Archive for category CGTN Türk
Almanya-Polonya çatışmasının perde arkası
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/01/2023
Ukraynalıların kanı üzerinden ajanda belirleyen üç ülke var: ABD, İngiltere ve Polonya.
Bu üç ülkenin ortak ajandaları da var, özel ajandaları da…
Örneğin İngiltere ve Polonya, daha krizin başında Ukrayna’yla birlikte üçlü “küçük Avrupa” ittifakı kurmuştu. Kuzeyde Baltık ülkeleriyle, güneyde Karadeniz ülkeleriyle genişletmeyi hedefledikleri bu ittifak ile İngiltere Almanya-Fransa’ya karşı kara Avrupasında güç olmayı hedeflerken, Polonya da 2015 yılında ilan ettiği “Üç Deniz Girişimi” hedefine ulaşmanın peşinde…
Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda’nın 2015’te açıkladığı “Üç Deniz Girişimi” Baltık, Karadeniz ve Adriyatik Denizleri arasında yer alan on iki ülkenin ekonomik ve altyapı gelişimini hedefliyor.
POLONYA ALMANYA’DA 1,3 TRİLYON DOLAR İSTİYOR
İşte Polonya bu nedenle krizin başından beri en agresif politika izleyen kara Avrupa ülkesi oldu. ABD ve NATO adına Rusya’ya karşı saldırgan bir tutum takınan Polonya, yukarıda özetlediğimiz stratejisinin gereği de, Ukrayna krizini Almanya’ya karşı kullanmaya çalışıyor.
Polonya hem kendi adına hem de ABD adına Almanya’yı Avrupa’da sıkıştırma politikası izliyor.
Polonya’nın bu hamlelerinin başında, Ukrayna krizini fırsata çevirerek, Almanya’dan II. Dünya Savaşı nedeniyle yüklü tazminat istemesi geldi. Polonya’nın Almanya’da 1.3 trilyon dolarlık tazminat talebini resmiyete taşıması, Avrupa düzleminde önemli bir soruna dönüştü.
Polonya’nın bir başka hamlesi, her fırsatta Almanya’yı Ukrayna’ya yeterli destek vermemekle suçlayarak, Berlin’i AB içinde sıkıntıya düşürmeye çalışmak oldu. Bu kimi zaman mali yardım, kimi zaman yaptırım, kimi zaman da füze ya da tank konusu oldu.
BATI’DAN UKRAYNA’YA TANK/ZIRHLI ARAÇ KAMPANYASI
ABD liderliğinde NATO ülkelerinin Rusya’ya karşı bir hazırlık içinde olduğu anlaşılıyor. Eş zamanlı olarak bazı ülkeler Ukrayna’ya tank ve zırhlı araçlar göndermeye başladılar.
Örneğin ABD Bradley isimli zırhlı araçları, İngiltere Challenger-2 ana muharebe tankları, Fransa ise Leclerc tipi tankları Ukrayna’ya gönderme hazırlığında. Türkiye ise Ukrayna’ya ikinci parti Kirpi adlı zırhlı araçlardan gönderdi. İlk parti, 50 adet olarak Ağustos 2022’de teslim edilmişti.
ABD ve Polonya ise Almanya’nın bu tank-zırhlı araç kampanyasına liderlik(!) etmesini ve ünlü Leopard-2 tanklarını Ukrayna’ya göndermesini istiyor. Berlin yönetimi ise bu talebe mesafeli.
Polonya Almanya’yı sıkıştırmak için, kendi elindeki Leopard tankları Berlin’in izniyle Ukrayna’ya vermeyi teklif ediyor.
BERLİN YÖNETİMİNDE KRİZ
Alman koalisyon hükümeti, özellikle Rusya’ya yaptırımlar konusunda zaten bölünmüşken ve Almanya’da biri Amerikancı diğeri Alman sanayisinin çıkarlarını gözeten “iki Almanya” çarpışırken, üstüne bir de tank krizi Berlin yönetimindeki çatlağı derinleştirdi.
Bu süreçte Alman Savunma Bakanı Christine Lambrecht’in istifası da dikkat çekiciydi.
Koalisyonun büyük ortağı SPD ve Başbakan Olaf Scholz Ukrayna’ya tank vermeye mesafeli dururken, koalisyonun Amerikancı ortağı Yeşiller tank verilmesini savundu. Almanya’nın Yeşil Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock bu konuda çok istekli.
Krizi fırsata çevirmeye çalışan CDU ise koalisyonu bozmaya çalışıyor. Sol Parti ise Almanya’nın Ukrayna’ya Leopard-2 tankı vermesine kesinlikle karşı çıkıyor. Bu arada Alman toplumunun üçte ikisinin Ukrayna’ya Leopard tankı verilmesine karşı olduğu da Alman basınında yer aldı.
ABD-ALMANYA ARASINDA TANK GERİLİMİ
Tank konusu, geçen hafta Almanya’daki ünlü Ramstein üssünde yapılan Ukrayna Savunma Temas Grubu toplantısında ele alındı.
ABD, İngiltere ve Polonya baskısı altındaki Almanya, masaya şöyle bir formül koydu: “Almanya’nın Leopard-2 tanklarını vermesinin koşulu, önce ABD’nin M1-Abrams tanklarını Ukrayna’ya vermesidir.”
Bu şart, haliyle Washington ile Berlin’i karşı karşıya getirdi.
Durum önce ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile Alman Federal Özel İlişkiler Bakanı Wolfgang Schmidt’in, ardından da ABD Başkanı Joe Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile Almanya Başbakanı Olaf Scholz’ün dış siyaset danışmanı Jens Plotner’in temaslarına yansıdı.
BATI SAFLARINDA KIRILGANLIK POTANSİYELİ ARTIYOR
Ukrayna krizi, bir pencereden bakıldığında, NATO’yu canlandırdı ve genişlemesinin önünü açtı, ABD-AB ilişkilerini restore etti, Batı’yı Çin ve Rusya’ya karşı birleştirdi.
Ancak Ukrayna krizine bir başka pencereden bakıldığında ise bu canlanma-genişleme-birlik görüntüsünün yanıltıcı olduğu, tersine kırılganlık potansiyelinin arttığı görülüyor. NATO içinde fikir ayrılıkları derinleşiyor, ABD-İngiltere-Polonya ile Almanya-Fransa ilişkileri gerginleşiyor, yaptırımlar Avrupa ekonomisini yıprattığı için restore edildiği sanılan ilişkiler güçlü ticari çatışma olasılığı doğuruyor.
Baksanıza: Avrupa İstatistik Ofisinin (Eurostat) açıkladığı son verilere göre AB’nin toplam kamu borcu 13 trilyon avroyu aşmış ve Avro Bölgesi’nde kamu borcunun GSYH’ye oranı yüzde 93’e çıkmış durumda.
Kamu borcunun GSYH’ye oranı Yunanistan’da yüzde 178, İtalya’da yüzde 147, Portekiz’de yüzde 120, İspanya’da yüzde 115, Fransa’da yüzde 113, Belçika’da yüzde 106’ya ulaşmış durumda. Oysa AB kurallarına göre, normal şartlarda üye ülkelerin kamu borçlarının GSYH’lerinin yüzde 60’ını geçmemesi gerekiyor!
Kısacası, Ukrayna krizinin Batı’yı ABD liderliğinde birleştirdiği görüntüsü geçicidir ve tersine, daha büyük ayrılıkları tetikleyecek derin sorunları biriktirmektedir. Almanya-Polonya çatışması ve tank krizi, o sorunlara yeni bir halka eklemiş oldu.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Ocak 2023
Yüzde 1’in esir aldığı dünya
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/01/2023
Finans kapitalin egemenliği, servetin paylaşımı sorununu olağanüstü bir dengesizliğe doğru itiyor. Son 10 yılın ekonomik verilerinin ortaya koyduğu üç büyük gerçek şudur:
1) Zengin-yoksul makası iyice açıldı. Zengin daha da zenginleşti, yoksul daha da yoksullaştı.
2) Orta sınıflar alt sınıflara dönüşmeye başladı.
3) En zenginler ile zenginler arasındaki fark büyümeye başladı.
Bu tablo, finans kapitali elinde tutanların inşa ettiği neoliberal düzenin kaçınılmaz sonucuydu. En zengin yüzde 10’un, yüzde 50’nin servetine eşit olduğu “dengesizlikten”, en zengin yüzde 1’in, yüzde 50’nin servetine ulaştığı daha büyük dengesizliğe dönüştü dünya…
YÜZDE 1’LİK KESİM SERVETE EL KOYUYOR
Oxfam’ın son raporu, işte bu gerçeği çırılçıplak sergiliyor. En zenginlerin az vergi ödemesi ile yoksulların çok vergi ödemesi üzerinden makasın nasıl açıldığını ortaya koyuyor.
İşte o veriler:
1) Oxfam’ın raporuna göre 2020’den beri 42 trilyon dolar yeni servet yaratıldı. En tepedeki yüzde 1, son 2 yılda dünyanın geri kalanının 1,5 katından fazla yeni servet ele geçirdi.
Yani 42 trilyon dolarlık servetin 26 trilyon dolarını yüzde 1 ele geçirirken, 16 trilyon dolarlık servet, yüzde 99’a kaldı.
2) Son 10 yılda yaratılan tüm yeni servetin yarısını ele geçiren zenginler, salgından bu yana, yani 2020’den beri ise oranını yükseltti, servetin üçte ikisini ele geçirdi.
Dolayısıyla daha önce yıllık verilere dayanarak ortaya koyduğumuz “salgının zengini zenginleştirme” gerçeği, bir kez daha teyit edilmiş oldu. (Bkz, 15 Ekim 2020 tarihli “Salgın zengini zenginleştirdi” başlıklı Cumhuriyet gazetesi makalem.)
3) Oxfam raporuna göre dolar milyarderlerinin sayısı ve serveti, son 10 yılda ikiye katlandı. Milyarderlerin net varlıkları, 11.9 trilyon dolarak ulaştı.
4) Yaklaşık 1.7 milyar emekçi, enflasyonun ücretleri geride bıraktığı ülkelerde yaşıyor.
ZENGİNLERİN ÖDEMEDİĞİ VERGİLER
Bu tablodaki ana renklerden biri zenginlerin ödemediği vergilerdir elbette!
Yine Oxfam’ın raporundan somut örneklerle aktaralım:
Dünyanın en zenginlerinin başında gelen Elon Musk’ın 2014-2018 yılları arasında ödediği “gerçek vergi oranı” sadece yüzde 3,27’ydi!
Oysa, örneğin Ugandalı un satıcısı Aber Christine, aylık 80 dolar kazanırken, ödediği vergi oranı yüzde 40’tı.
Yani sistem, zenginin daha az vergi ve yoksulun daha çok vergi ödemesi üzerine inşa olmuş durumda. Bu da haliyle zengin-yoksul makasını daha da çok açıyor.
Bu arada önemle belirtelim: Elon Musk – Aber Christine örneği, neoliberal ekonomi modelini uygulayan hemen her ülkede geçerlidir. Türkiye’de de vergisini en yüksek ve en düzenli ödeyen kesim ücretli çalışanlardır, emekçilerdir. Türkiye’nin yüzde 1’i ise daha az vergi ödemesinin ötesinde, hükümet eliyle vergi afları, vergi istisnaları yollarıyla daha da semirmektedir!
Yani mesele ülkeden ülkeye değişen bir hükümet beceriksizliği değil, kapitalizmin doğasının gereğidir.
YÜZDE 1’İN ESİR ALDIĞI DÜNYAYI ÖZGÜRLEŞTİRMEK
Oxfam ekibi, verilerden hareketle üç temek öneride bulunuyor:
1) “Küresel krizlerden vurgunculuğu sona erdirmek için tek seferlik servet vergisi ve beklenmedik kârlara vergi getirilsin.”
2) “Ülkede ikamet eden en zengin yüzde 1’lik kesiminin vergileri, emek ve sermayeden elde ettikleri gelirin en az yüzde 60’ına kadar kalıcı olarak artırılsın.”
3) “İlk yüzde 1’dekilerin vergi oranları, sayılarını ve servetlerini önemli ölçüde azaltacak kadar yüksek olmalı. Buradan elde edilecek fonlar daha sonra yeniden dağıtılmalı.”
Öneriler iyidir ve önemlidir. Ancak bu önerilerin hayata geçmesi “kolay yoldan” pek mümkün değildir. Hükümetler, yüzde 1’lik kesime servet vergisi getirmez, getiremez; tersine salgın sürecinde de görüldüğü gibi hükümetler, kamu kaynaklarını yüzde 1’lik kesime peşkeş çeker.
Çünkü hükümetler, yüzde 1’lik kesimin hükümetidir. Siyasal partiler, sınıf partileridir ve yüzde 1’lik kesim de kendi temsilcisi olan partileri destekleyerek iktidara taşımaktadır.
O nedenle Oxfam’ın önerilerinin “kolay yıldan” hayata geçmesi mümkün değildir; zor ama tek yol ise yüzde 1’lik kesimin dünyasını başına yıkmaktan geçmektedir.
Daha adil bir dünya için, yüzde 1’in esir aldığı dünyayı kurtarmak ve özgürleştirmek gerekmektedir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ocak 2023
Normalleşmenin sabotajcıları
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 10/01/2023
Türkiye’nin dış politika ihtiyaçlarının başında Ankara’nın Şam’la ilişkilerini normalleştirmesi geliyor. İki ülkenin 2011 öncesi duruma dönmesi, Amerikan koridorunun yıkılmasından sığınmacı sorununa çözüme kadar bir çok olumlu sonuç doğuracak.
Bu nedenle Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’in telkiniyle başlayan Ankara-Şam normalleşmesinin büyük bir özenle yürütülmesi gerekiyor. Bunun yolu da 12 yıldır süren bu probleme kaynaklık etmiş anlayışın mümkün mertebe normalleşme çabalarının kenarında tutulmasıdır.
Zira meseleye 12 yıldır aynı yanlış perspektiften bakan, Suriye’yi Osmanlı mirası gözüyle gören, fetihçi anlayışa sahip bu isimlerin değerlendirmeleri, Ankara-Şam normalleşmesini sabote edecek türden…
İşte bunlardan sonuncusu, AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın danışmanı ve parti yöneticisi olan Prof. Dr. Yasin Aktay’dı.
82. İL HALEP HAYALİ
Aktay, “Halep Türkiye’nin kontrolüne verilmeli” dedi!
Kahvede pişpirik oynarken bile edilmeyecek bu laf, bir televizyon programında, kamuya açık bir şekilde söylenebildi!
Üstelik profesör unvanlı iktidar partisi yöneticisi, bu lafı ederken kullandığı gerekçeleriyle de vahim anlayışını sergiledi. Prof. Aktay “Halep ilk zamanlarda ÖSO’nun elindeydi. Fakat İran ve Rusya’nın yardımıyla Esad rejimi oraya bir çullandı” dedi!
Sanırsın Halep Suriye toprağı değil, Esad yönetimi Suriye yönetimi değil!
Peki Erdoğan’ın danışmanı Prof. Aktay bu lafı hangi bağlamda söyledi? Türkiye’deki Suriyelilerin dönüşü bağlamında…
Bakınız bu, AKP’nin 2016’dan beri Suriye’nin müttefikleri olan Rusya ve İran’la işbirliği yaptığı halde neden bir türlü Suriye’yle ilişkilerini düzeltme yoluna gitmediğinin de nedenidir. Anlatalım:
AKP’NİN ÜÇ AŞAMASI
AKP iktidarının Suriye serüvenini kabaca üç aşamalı olarak değerlendirebiliriz.
1. Aşama: AKP’nin Esad’ı devirip, Suriye’de İhvan rejimi kurmayı hayal ettiği dönem. AKP bu dönemde Bosna’dan Sincian’a kadar dünyanın pek çok yerinden silahlı radikal İslamcı gruplara Türkiye’nin sınırını açtı. Bunları Suriyeli muhaliflerle birleştirerek Özgür Suriye Ordusu kurdu. AKP, Esad karşıtlığı düzleminde PYD/YPG’yle de ittifak aradı.
2. Aşama: Rusya’nın Suriye’de sahaya inmesi AKP için tabloyu değiştirdi. Esad’ın devrilmesi artık mümkün değildi. AKP’nin de uçak krizinden sonra aynı çizgiyi sürdürebilmesi mümkün değildi. Erdoğan ikili bir politika belirledi. Hem Rusya’yla işbirliği yapacak ama hem de devirme hedefi yerine Esad karşıtlığını sürdürecekti. Amaç da Suriye’nin kuzey batısında Türkiye’nin himayesinde ÖSO nüfuz bölgesi edinmekti. İktidar, TSK’nin terörle mücadele operasyonlarını da bu amacın zemini yapmaya çalıştı.
İşte bu süreçte iktidar gazeteleri “82. İl Halep” manşetleri attı; iktidarın içişleri bakanı, Suriye iç işmiş gibi, ÖSO’nun etkin olduğu topraklara kaymakam, belediye başkanı, emniyet müdürü atadı; cumhurbaşkanı kararnamesiyle Suriye topraklarında Türk üniversitesine bağlı fakülte açıldı; Türk Lirası dolaşıma sokuldu vb.
Jeopolitikçi bir yaklaşımla Ankara’nın güvenliğini Hatay’a, Hatay’ın güvenliğini de Halep’e bağlayan bu anlayış, iktidarın Rusya-ABD arasında denge araması üzerinden bugüne kadar sürdürülebildi.
3. Aşama: Ukrayna krizi, Putin’i Suriye bagajını hafifletme ihtiyacıyla karşı karşıya getirdi. Erdoğan’ın da en kritik seçimi öncesinde muhalefetin gündeme getirdiği sığınmacı sorununa çare bulması gerekiyordu. Yani Putin’in dış politika ihtiyacı ile Erdoğan’ın iç politika ihtiyacı örtüştü. Putin, Erdoğan ile Esad’ın normalleşmesini istedi.
Kuşkusuz Erdoğan açısından 12 yıllık politikayı bir gecede sıfırlamak kârlı değildi. Sığınmacı sorununa çözüm ile ÖSO nüfuz bölgesi hedefini sürdürebilmeyi birleştirmeye çalıştı: Sığınmacıları, Suriye topraklarında projelendireceği yerleşim bölgelerine taşımak.
Rusya da, İran da buna karşı çıktı; sığınmacıların geldikleri yerlere dönmesini savundu. Bu durum ile Esad yönetiminin iki şartı, normalleşmenin başlamasını önledi. Şam’ın şartları, Ankara’nın ÖSO’ya desteğini kesmesi ve TSK’nin Suriye topraklarını terk etmesiydi.
Moskova’nın kolaylaştırıcılığında şartlar esnetildi ve AKP normalleşmeye mecbur kaldı.
KENARDA TUTULMALILAR
İşte Erdoğan’ın danışmanı Prof. Yasin Aktay’ın sığınmacılara çözüm bağlamında Halep’in Türkiye’ye verilmesini talep eden sözleri, ÖSO nüfuz bölgesi hedefini sürdürmenin ifadesidir. Ancak 82. il Halep konusu dün de hayaldi, bugün de…
Bu tür çıkışlar, Davutoğlu’nun inşa ettiği “stratejik derinlik”çiliğin devamıdır, jeopolitikçi yayılmacılıktır, neo-Osmanlıcılıktır ve 12 yıldır görülen rüyadır, hayaldir…
Bu açıdan hiçbir ciddiyeti yoktur. Ancak…
Bu gayriciddi sözlerin sahibi iktidar partisinin yöneticisidir ve iktidar partisinin genel başkanının danışmanıdır. O bakımdan Ankara-Şam normalleşmesini sabote edebilecek niteliktedir.
Bu nedenle başta da belirttiğimiz gibi, Ankara, bu kritik dış politikayı hayata geçirirken azami özen göstermeli ve 12 yıllık yanlışta ısrar edenleri kenarda tutmalıdır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Ocak 2023
Yeşil değil kızıl Marx
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/01/2023
Almanya’nın ünlü dergisi Der Spiegel, 2023’ün ilk sayısında dikkat çeken bir kapak yaptı: “Sonuçta Marx haklı mıydı?”

Marx, derginin kapağında kolları dövmeli ve yeşil bir gömlekle resmedilmiş.
Marx’ın kızıllığını örterek yeşilleştirmek, düzene öfkesini dövmeye indirgemek, sistemin tanıdık bir yaklaşımı…
Emperyalist-kapitalist sistem, üzerindeki basıncı yüzyıl önce sosyal demokrasi ile, bir süredir de yeşilcilik ile dengelemeye çalışıyor. Arasında bir de sivil toplumculuk ve feminizm vardı elbette…
Özellikle Avrupa’da, son 20 yıldır, sistemin sistem içi muhalefeti olarak büyütüldü yeşilcilik. Böylece alarm veren sistem, sistem karşıtlarının “yıkıcı” muhalefeti yerine, sistem içi kuvvetlerin “yapıcı” muhalefetiyle ayakta tutulacaktı.
SİSTEMİN KABULLENEBİLECEĞİ BİR MARX HAYALİ
Der Sipegel, dövmeli, yeşil gömlekli Marx kapağıyla, kızıllığı/devrimciliği budanmış bir Marx’ın sistem için kabul edilebilir olacağının mesajını vermiş oluyor aslında…
Emperyalist-kapitalist sistemin 2008 krizinden bu yana Marx elbette yeniden keşfediliyor, doğru ama Marx’ı “keşfeden” sistemin sahipleri, ondan, sistemin sürdürülebilmesinde yararlanmak istiyorlar.
Sınıf savaşı ve proletarya diktatörlüğü yoluyla kapitalist sistemin yıkılmasını esas alan görüşleri yok sayılarak, sadece ekonominin sorunları bağlamında değerlendirilebilecek bir Marx’a sistemin kimi ideologları bir süredir “evet” diyor…
Piyasanın düzenleyiciliğinin yetmediğinin görüldüğü ve devlet müdahalesinin hatta belli ölçülerde kamuculuğun bile gündeme geldiği salgın şartlarında, Marx’ı sadece “ekonomide daha adil bölüşüm” yönüyle kabullenmenin teorileri de yapıldı.
‘PİYASA YETMEZ, DEVLET LAZIM’
Kapaktan içeri geçebiliriz artık. Bakalım Der Sipegel “Sonuçta Marx haklı mıydı?” sorusuna kimlerden hangi yanıtları aktarmış?
Makalede özetle “Daima eşitsizlik üreten ‘iklim katili kapitalizm’ yenilenmeli” görüşü işleniyor (harici.com.tr, 2.1.2022). “Piyasanın her şeyi düzene sokacağı” görüşüne artık kimsenin inanmadığını belirten dergi, küreselleşmenin raydan çıktığını, örneğin Almanya’da toplam servetin üçte ikisinin, nüfusun yüzde 10’na ait olduğunu, bunun da büyük dengesizlik yarattığını belirtiyor.
Der Spiegel, kapak dosyasında çeşitli isimlerin görüşlerini aktarıyor:
Örneğin 22 milyar dolar serveti olan Hedge fonu yöneticisi Ray Dalio “Zenginliği ve refahı tek taraflı paylaştıran bu kapitalizm acilen ve kökten reforma tabi tutulmalı, yoksa yok olacak” uyarısını yapıyor ve “yeniden paylaşım” öneriyor.
Örneğin Japon felsefeci Kohei Saito, artık büyümeye değil refahın daha iyi paylaştırılmasına odaklanılması gerektiğini savunuyor ve ekolojik denge için “Marksist büzülme/küçülme kültürü”nü uygun görüyor.
Örneğin ABD Başkanı Bush’un ekonomi başdanışmanlığını yapmış olan Prof. Glenn Hubbard, “Kapitalizm bugün az sayıda insanın refahını artırmasına yol açıyor” uyarısında bulunuyor.
Örneğin iktisatçı Mairana Mazzucato, özellikle iklim değişikliği düşünüldüğünde, tek başına piyasanın başarılı olamayacağına dikkat çekiyor. “Şirketlerin iradeden ve genel bakıştan yoksun olduğunu” belirten Mazzucato, “Devletin yön belirlemesi, iddialı toplumsal hedefler saptaması ve tüm güçleri buna odaklaması gerekir” diyor. Mazzucato’nun gerekçesi de şöyle: “Çünkü modern ‘hissedar-kapitalizmi’, şirketlerin paralarını inovasyona değil, finans işlemlerine yatırmalarına olanak tanıyor.”
Örneğin iktisat profesörü Tim Jackson, “daha fazla tüketim, daha çok kâr ve daha büyük servet” amaçlayan kapitalizme işaret ederek, tersinin mümkün olabileceğini savunuyor.
MARX HAKLIYDI: LENİN VE MAO İSPATLADI
Özetle Der Spiegel, emperyalist-kapitalizmin mevcut krizi aşamadığı şartlarda, piyasanın yetmediğini, devletin devreye girmesi gerektiğini sayfalarına taşıyor.
Ancak en başta da belirttiğimiz gibi, bu, yeni olmayan ve zaten bir süredir sistemin ideologları tarafından da görülerek uyarısı yapılan bir gerçekliktir. Der Spiegel, bunun üzerinden, kapak dosyasıyla, kızıllığı yani devrimciliği giderilmiş bir iktisadi yaklaşımın sistemin restorasyonunda değerlendirilebileceğine işaret etmiş özetle…
Bu nedenle Der Spiegel’in kapağı, siyaseten tümüyle aldatıcı bir kapaktır ve sorusunun yanıtı da zaten çoktan verilmiştir: “Sonuçta Marx haklı mıydı?” Evet haklıydı. Lenin Marx’ın haklı olduğunu ispatladı. Mao Marx’ın haklı olduğunu ispatladı. Bugün de Xi Jinping Marx’ın haklı olduğunu gösteriyor.
Başta Foreign Affairs olmak üzere sistemin ideolojik yayın organları, “Xi Jinping, Mao’nun kızıl Çin’ini geri getirdi” yakınmalı dosyaları boşuna kapaklarına taşımıyor!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Ocak 2022
Fransa’nın ‘yeniden’ stratejik özerklik çıkışı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 27/12/2022
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ürdün’de düzenlenen “Bağdat İşbirliği ve Ortaklık Konferansı” sonrasında ülkesine dönerken başkanlık uçağında gazetecilere önemli değerlendirmede bulundu. Macron’un bu değerlendirmeleri, öncesindeki ABD ziyaretiyle birlikte düşünüldüğünde, daha da dikkat çekiyor.
Önce Macron’un mesajlarını / değerlendirmelerini sıralayalım:
1) “İttifak (NATO), bağlı olmam gereken bir şey değil, seçmem gereken ve birlikte çalıştığım bir şey.”
2) “AB, NATO içinde ittifaka bağlı olmadan hareket edebilmeli.”
3) “AB, güvenlik konusunda ABD’ye bağımlılığını azaltmalıdır.”
4) “AB, kendi savunma yeteneklerini geliştirmelidir.”
5) “Avrupa’nın savunma kapasitesini geliştirme çabası, NATO’ya alternatif değildir.”
6) “Stratejik özerkliğimizi yeninden düşünmeliyiz.” (AA, 22.12.2022)
YENİ DÜNYA ŞARTLARI
Fransa, Almanya’yla birlikte 2014’ten bu yana “stratejik özerklik” hedefliyor.
Stratejik özerklik, Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığını azaltması ve üçüncü taraflarla ABD’den bağımsız ilişki kurabilmesidir özetle…
AB, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Atlantik kampı içinde ve Soğuk Savaş şartlarında tamamen ABD’ye bağımlı hale gelmişti. Avrupa’nın motor ülkeleri Almanya ve Fransa, yeni dünya şartlarında, eski kıtanın ABD’den bağımsız ilişkiler kurabilmesini sağlamak istiyor.
Buradaki iki kilit konu, yeni dünya şartları ve bağımsız ilişki kurulacak ülkelerdir. Somutlarsak, Avrupa ekonominin merkezi olmaya ilerleyen Çin’le ve Avrupa güvenlik mimarisinin parçası gördüğü Rusya’yla ABD’den bağımsız ilişki kurmak istiyor.
Bu stratejik yönelim, Berlin ve Paris için Avrupa savunma anlayışı oluşturmayı ve Avrupa ordusu kurmayı gerekli kılıyor.
ABD’NİN AVRUPA HEDEFLERİ
Yukarıda özetlediğimiz bu tablo, aynı zamanda Ukrayna krizinin ve ABD’nin Ukrayna’da “uzun savaş” istemesinin nedenidir.
Çünkü ABD Ukrayna krizi üzerinden;
– Rusya’yı askeri ve ekonomik kayıplara uğratarak geriletmeyi,
– Rusya’yı Avrupa güvenlik mimarisinden çıkarmayı,
– Almanya-Fransa liderliğindeki Avrupa’nın stratejik özerklik arayışını önlemeyi,
– NATO konseptine Çin’i esas rakip, Rusya’yı yakın tehdit yazıp, Avrupa ile bu iki ülke arasına “düşmanlık” sokmayı,
– Bu düşmanlık üzerinden Batı Avrupa’yı yeniden Soğuk Savaş şartlarındaki gibi stratejisine eklemlemeyi,
– “Uzun savaş” ile Avrupa’ya gaz ve silah satarak, eski kıtayı kendisine yeniden bağımlı hale getirmeyi hedeflemektedir.
BERLİN-PARİS’İN YENİ ARAYIŞI
Nitekim, Ukrayna krizi ile birlikte Almanya-Fransa ikilisinin “stratejik özerklik” arayışları yara almış ve iki ülke ABD’nin Rusya’ya yaptırım baskısı altında fiilen “stratejik özerklik” adımlarını durdurmuştu.
Dolayısıyla şimdi Macron’un “stratejik özerkliğimizi yeninden düşünmeliyiz” demesi, özetlediğimiz güç ilişkileri tablosu bağlamında, Berlin-Paris ekseninde yeni bir arayışın olduğuna işaret etmektedir.
Nedir o arayış? Avrupa’yı ekonomik olarak büyük krize sokan Ukrayna savaşının sonlanması. Bunun için bir barış masası kurulması, Rusya’nın Ukrayna’ya askeri operasyonlarından önce Batı’dan istediği güvenlik garantilerinin verilmesi ve Rusya’nın yeniden Avrupa güvenlik mimarisi içinde düşünülmesi…
Bu kuşkusuz, Almanya ile Fransa’nın ABD’ye dirsek gösterebilmesiyle mümkündür.
İşte Macron, yukarıda işaret ettiğimiz çok önemli mesajlarıyla o dirseği göstermeye çalışmaktadır. Macron’un dirsek gösterebilmesi, kuşkusuz Almanya’nın sahada bunun gereklerini yapıyor olmasıyla mümkündür.
Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un kasım ayı başında Çin’i ziyaret etmesi ve Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Stenmeier’in geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile telefon görüşmesi, o dirseğin fiili dayanağıdır.
Nitekim Almanya-Çin temaslarının odağında; iki ülkenin üçüncü taraflardan (ABD’den) bağımsız ilişki geliştirmesi, Avrupa’nın stratejik özerkliğinin önemi ve Ukrayna’da barışın inşası konuları vardı.
ABD-AB SERMAYE SINIFI ÇATIŞMASI
Kuşkusuz ABD, Almanya ve Fransa’nın arayışını önlemeye çalışacaktır, çalışmaktadır. Çünkü ABD’nin hegemonyasını sürdürebilmesi, başta ve öncelikle Avrupa’nın “Amerikan stratejisine eklemlenmesine” bağlıdır.
ABD’nin elinde elbette Almanya ve Fransa’yı sıkıştıracak kartlar mevcuttur:
– Soğuk Savaş ilişkilerinin devlet organlarındaki izleri; Alman hükümeti içindeki Amerikancı koalisyon ortakları, BND içindeki CIA vb.
– Almanya ve Fransa’nın NATO yükümlülükleri.
– Alman ve Fransız sermaye gruplarına uygulanabilecek yaptırımlar.
– ABD denetimindeki yapılar üzerinden Fransa’da çıkarılabilecek iç karışıklıklar.
Evet, ABD bunları denemektedir, denemeyi de sürdürecektir.
Ancak Berlin ve Paris açısından “stratejik özerklik” hedefi, 21. yüzyılda AB’nin bir güç merkezi olup olmayacağı konusudur ve Avrupa sermayesi, büyüyebilmek için ABD’nin tüm girişimlerine rağmen buna çaba gösterecektir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Aralık 2022
ABD Afrika’da denge arıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 20/12/2022
Washington yönetimi, sekiz yıl aradan sonra 2. ABD-Afrika Zirvesi düzenledi. 49 Afrikalı lider, ABD Başkanı Joe Biden’ın davetiyle üç günlük zirve için Washington’da buluştu. ABD’nin zirvesine, Fransa’yı topraklarından kovan ve Batıcı hükümetleri deviren Mali, Gine, Burkina Faso ve Sudan liderleri davet edilmedi.
Peki, ilk zirveyi 2014 yılında Obama döneminde düzenleyen Washington, sekiz yıl aradan sonra neden ikinci zirveye ihtiyaç duydu? 6 maddede inceleyelim:
ABD’NİN ÇİN RAHATSIZLIĞI
1) ABD, Çin’in Afrika’da kazan-kazan ilkesiyle yürüttüğü ekonomik ilişkilerden ve Afrika’nın Kuşak ve Yol’a entegrasyonundan çok rahatsız.
Çin’in son 10 yılda Afrika’da artan orandaki yatırımı, ticareti ve etkisi, ABD’yi endişelendirmektedir. Öyle ki, Çin’in Afrika’yla ticareti, ABD’nin Afrika’yla ticaretini önce aşmış, ardından da dört katına kadar çıkmıştır.
2021 yılında Çin-Afrika ticareti 254 milyar dolara ulaşırken, ABD-Afrika ticareti 64 milyar dolarda kaldı (Reuters, 15.12.2022).
2) ABD, Çin’in dışında Rusya, Hindistan, Brezilya ve Türkiye gibi ülkelerin de Afrika’yla ilişkilerini geliştirmelerinden rahatsız.
Bu değişimi en iyi ifade eden olgu, ülkelerin Afrika’da düzenlediği zirvelerdir. ABD, Afrika’yla ilk zirvesini, Obama döneminde, 2014 yılında yapmıştı. 8 yıl aradan sonra ikinci zirvesini düzenlemiş oldu. Bu süreçte Çin ve Japonya üçer, Türkiye iki, Rusya ve Hindistan ise Afrika ile birer zirve düzenledi (AA, 15.12.2022).
BIDEN’IN RÜŞVET PAKETİ
3) Peki ABD, Afrika’da Çin başta Rusya ve Hindistan’a karşı nasıl denge oluşturacak? Biden, bunun yolunun rüşvet olduğunu düşünüyor açıkça. Zirvede yaptığı konuşmada bu amaçla bir paket açıkladı ve “Afrika’nın ajandasındaki önceliklerini desteklemek için 55 milyar dolar ayırmayı düşündüklerini” söyledi.
Bu yatırım düşünceden fiiliyata ne oranda geçecek, göreceğiz. Zira Obama döneminde açıklanan projelerin ancak yüzde 25’i hayata geçebilmişti.
Öte yandan Biden, Afrika’daki demokrasilere 75 milyon yatırım yapacaklarını da söyledi ki, bu emperyalist sözlükte, ABD’ye yakın yönetimleri iş başına getirmek için düzenlenecek operasyonların gideri demektir.
4) Afrika, ülke sayısı çokluğu nedeniyle uluslararası kuruluşlarda çok önemli bir oy faktörü. ABD bu faktörü, hem BM’de, hem de G20’de kullanmak istiyor.
54 Afrika ülkesinin çoğunluğu, BM’deki kritik oylamalarda ABD’ye nazaran Çin ve Rusya’yla daha çok birlikte hareket ediyor ve ABD bu tabloyu değiştirmek istiyor.
ABD Başkanı Biden bu amaçla, ABD-Afrika Zirvesi’nin üçüncü ve son gününde şu çağrıyı yaptı: “Afrika, küresel meselelerin konuşulduğu her odada, masada olmalı. Bu nedenle de eylül ayında BM Genel Kurulunda, BM Güvenlik Konseyinin Afrikalı temsilcileri de kapsayacak şekilde reforme edilmesi çağrısında bulundum. Bugün de Afrika Birliğinin G20’ye daimi üye olarak katılması çağrısı yapıyorum” (AA, 15.12.2022).
FRANSA AFRİKA’DAN KOVULDU
5) Sosyalizm dalgasının yükseldiği yıllarda sömürgeciliğe karşı ayağa kalkan Afrikalılar, teker teker bağımsızlıklarını kazanmıştı. Ancak başta Fransa olmaz üzere batılı sömürgecilerin hâlâ kıtada azalsa da etkisi vardı.
Özellikle son on yılda Afrika’nın Çin ve Rusya’yla geliştirdiği ilişkiler, sömürgeciliğin kalan son izlerini de temizleyebilmek için fırsatlar doğurdu. Son olarak Fransa, Mali’den ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nden kovuldu ve kalan son askerlerini de çekmek zorunda kaldı.
İşte ABD, Afrika’da ağırlık oluşturarak Batı’nın bu geri çekilmesini de dengelemek istiyor.
ABD, AFRİKA’YI SEÇİME ZORLUYOR
6) ABD, zirvede açıkça Çin ve Rusya’yı hedef aldı ve Afrika ülkelerini de Çin ve Rusya’yla ilişkileri konusunda uyardı.
Zirvenin ilk günü konuşan ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Çin’in artan ekonomik etkisiyle Afrika’da günden güne “ayak izini” genişlettiğini ve Rusya’nın da Afrika’ya ucuz silah sattığını; iki ülkenin bu hamlelerinin Afrika’da istikrarı bozduğunu ileri sürdü.
Austin’in bu suçlamalarına tepki gösteren Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zaharova, zirvede Rusya ve Çin’i hedef alan ABD’nin “eşit diyalog ve adil rekabetten aciz olduğunu gösterdiğini” belirtti (Sputnik, 16.12.2022).
Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin ise “Afrika’nın büyük devletler arasında yarış alanı gibi kullanılmasına karşı olduklarını” belirtti (CRI Türk, 13.12.2022).
SONUÇ: AFRİKA ÇOK TARAFLILIKTAN YANA
ABD, Çin ve Rusya’nın artan, Fransa’nın (Batı’nın) azalan etkisini dengelemek için Afrika açılımı yaptı. Ancak Washington yönetiminin bu hamlesinin zayıf yanı, Afrika ülkelerini ABD ile Çin arasında seçim yapmaya zorlayan bir anlayışa sahip olmasıydı.
Afrika ülkelerinin genel eğilimi ise bir seçim yapma yönünde değil elbette. Bu eğilimi ifade eden açıklama ise Etiyorpya’nın BM Büyükelçisi Taye Atske Selassie Amde’den geldi. Etiyopyalı diplomat Reuters’e yaptığı açıklamada tutumlarını şöyle özetledi: “Her iki ülkenin de Afrika ülkeleriyle farklı düzeylerde ilişkileri olması, onları Afrika’nın kalkınması için eşit derecede önemli kılıyor. Ancak, her Afrika ülkesinin kendi ilişkilerini ve çıkarlarını en iyi şekilde belirleme ajansına sahip olduğu bilinmelidir.”
Kısacası, Washington’un bu hamlesine rağmen, önümüzdeki yıllarda da Afrika’da ABD’nin hegemonya diplomasisi değil; Çin’in içişlerine karışmama, karşılıklı yarara ve ortak kazanca dayalı işbirliği diplomasisi etkin olacak görünüyor…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Aralık 2022
ABD Ukrayna’da Avrupa’yı zayıflatıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 06/12/2022
ABD, bir süredir “Rus petrolüne tavan fiyat uygulaması” konusunda ağır baskı uyguladığı Avrupa’yı mecbur etti: G7, AB ve Avustralya Rus ham petrolüne 60 dolarlık tavan fiyatı belirleme konusunda “zorunlu” anlaştı.
ABD sadece petrolde değil, doğalgaz da “tavan fiyat” baskısı yapıyordu AB’ye… Hatta Almanya Başbakanı Olaf Scholz, “gaz fiyatlarına AB genelinde bir üst sınır getirilmesinin geri tepebileceği uyarısında bulunarak” şunları söylemişti: “Siyasi olarak belirlenmiş bir fiyat sınırı her zaman üreticilerin gazlarını başka bir yere satma riskini barındırır ve bu durumda biz Avrupalılar daha fazla değil daha az gaz alırız” (bloomberght.com, 20.10.2022).
HİNDİSTAN ABD’YE UYMADI
Peki müttefiklerine zorla aldırttığı bu karar, ABD’nin umduğu şekilde Rus ekonomisini çökertebilecek mi?
Hayır, tersine, aylardır süren yaptırımların sonucu gibi, petrolde ortak tavan uygulaması da Rus ekonomisinden çok Avrupa ekonomisini vuracak! Çünkü yaptırımlara uymayan Çin ve Hindistan başta büyük alıcılar, ortak tavan uygulamasının da dışında.
ABD’nin Asya-Pasifik (Hint-Pasifik) stratejisinde ümit bağladığı Hindistan, bu süreçte Rusya’nın en büyük müşterisi, hatta ilaç başta boşalan Rus pazarlarına girerek, yatırımcısı oldu. Nitekim ABD’nin “petrolde ortak tavan” baskısını da reddetti. Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, ülkesinin Rusya’dan “tavansız” petrol ithalatını sürdüreceğini açıkladı (Bloomberg HT, 5.12.2022).
Bu arada Hindistan’ın bu süreçte Rusya’dan petrol alımını arttırdığını da önemle belirtelim. Örneğin son olarak ekim ayında rekor kırılmış ve Rusya, günlük ithal edilen varil miktarı açısından Hindistan’ın en büyük petrol tedarikçisi olmuştu.
ABD İLE AB ARASINDA SENKRONİZASYON BOZUKLUĞU
ABD baskısının AB’ye zarar verdiğini Berlin de Paris de görüyor. Üstelik bunu çeşitli platformlarda dile de getiriyorlar.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ABD ziyareti de bu rahatsızlıkların ifadelerine sahne oldu. Örneğin Macron enerji-politik farka ve AB ile ABD’nin uyumsuzluğuna dikkat çekti: “Bugünkü duruma bakarsanız, gerçekten de bir senkronizasyon bozukluğu olduğunu görürsünüz. Neden? Enerji. Avrupa gaz ve petrol alıcısı, ABD ise üreticidir. Duruma bakarsanız, sanayimiz ve hane halkımız farklı fiyatlardan alım yapıyor. Dolayısıyla toplumlarımızın satın alma gücünü ve rekabetçiliğini etkileyen büyük bir uçurum var” (Cumhuriyet, 5.12.2022).
Yani Macron ABD’nin enerji-politik baskısının AB’yi olumsuz etkilediğini açıkça ortaya koyuyor. Nitekim Almanya Başbakanı Olaf Scholz da bunu ortaya koymuştu. Ancak henüz Scholz-Macron ikilisi, ABD’nin bu baskısına karşı “engelleyici bir hat” inşa edebilmiş değil.
ABD, AB’NİN STRATEJİK ÖZERKLİĞİNİ ENGELLEME PEŞİNDE
Berlin ve Paris’te artık daha net görülen gerçek şu: ABD’nin Ukrayna stratejisi, Avrupa’yı zayıflatıyor. Bunu ekonomilerinin aydan aya daha da bozulmasıyla iyice görmeye başladılar.
Oyda başında beri ABD’nin stratejisi açıktı. ABD, Ukrayna stratejisi üzerinden Avrupa’yı yeniden Soğuk Savaş’taki gibi stratejisine eklemlemek istiyordu. Çünkü Almanya-Fransa liderliğindeki AB, açıkça son yıllarda “stratejik özerklik” arayışına girmişti.
ABD Ukrayna stratejisi ile Avrupa’nın ekonomisini zayıflatarak, onu yeniden kendisine bağımlı hale getiriyor. Rusya’dan petrol ve gaz almasını engelleyerek, örneğin sıvılaştırılmış doğalgazını Avrupa’ya 3-4 kat daha pahalı satıyor. Avrupa’nın stoklarındaki silahları Ukrayna’ya verdirerek, boşalan stoklara yeni silahlar satıyor.
Ve ABD-İngiltere ikilisi, Almanya-Fransa ikilisinin burnunu sürtmek için de Avrupa içinde “Küçük Avrupa” inşa ediyor. Ukrayna krizinin daha başında İngiltere, Polonya ve Ukrayna üçlüsü, “Küçük Avrupa” ittifakı kurmuştu. Hedef, bu üçlüyü kuzeyde Litvanya, Letonya ve Estonya üçlüsüyle genişletip Baltık’a, güneyden de Karadeniz’e açmak.
MACRON’UN GÜVENLİK GARANTİSİ ÇIKIŞI
ABD stratejisinin belkemiğini ise Rusya’yı Avrupa’nın güvenlik mimarisinden çıkarma hedefi oluşturuyor. Baltık-Karadeniz arasındaki “Küçük Avrupa”, aynı zamanda ABD’nin Avrupa ile Rusya arasında inşa ettiği yeni demir perde oluyor.
Almanya da Fransa da başından beri Avrupa güvenlik mimarisinin Rusyasız olmayacağını, hele hele Rusya’ya karşı olamayacağını savunuyordu. İşte ABD yaptırımla, baskı uygulayarak, zorlayarak Berlin-Paris ikilisini bu stratejik yaklaşımdan çıkarmaya çalışıyor.
Ancak bunun uzun vadede gerçekleşmeyeceğini de söyleyebiliriz. Almanya ve Fransa, buldukları her boşlukta, o stratejik yaklaşımın gereği olan politikalar ortaya koyuyorlar. Sonuncusunu yine Macron, geçen hafta dile getirdi.
Macron, “yeni güvenlik mimarisinin Rusya’nın endişelerini dikkate alması gerektiğini” ve “müzakere masasına döndüğü gün Rusya’ya nasıl garanti verileceğini” Avrupa’nın tartışması gerektiğini söyledi. Macron bu görüşünü de, yine kendi ifadesiyle şu gerçeklik üzerinden şekillendirdi: “Putin’in her zaman söylediği gibi, ele almamız gereken temel noktalardan biri, NATO’nun kapılarına kadar gelerek Rusya’yı tehdit edebilecek silahların konuşlandırılması korkusu.”
Özetle, Almanya ve Fransa ABD baskısı altında ama bir yandan da Rusya’nın Avrupa güvenlik mimarisinin parçası olması gerektiği görüşünün gereklerini inşa etmeye çalışıyor.
Dolayısıyla Ukrayna krizi üzerinden ABD-AB mücadelesinin derinleşebileceği bir sürece girmiş bulunuyoruz…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Aralık 2022
Çok taraflılık
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 29/11/2022
ABD hegemonyasının zayıflaması ve küresel güç merkezlerinin çoğalması, bölgesel kuvvetlere geniş manevra alanı sağladı. İşte bu geniş manevra alanı içinde kazanç sağlayıcı bir şekilde hareket edebilmeye “çok taraflılık” diyoruz.
İki kutuplu ya da tek kutuplu (merkezli) dönemde bölge güçleri, bağlı oldukları kutbun stratejisine eklemlenerek, yani onun çıkarlarını esas alarak dar alanda hareket edebiliyorlardı. Küresel güç merkezlerinin artmasıyla, şimdi bölgesel güçler, çok taraflı hareket ederek, geniş alanda manevra yapabiliyorlar.
HİNDİSTAN
Örneğin Hindistan…
Önümüzdeki süreçte bir küresel güç merkezi olma potansiyeli de taşıyan bu bölgesel güç, hem ABD ile Asya-Pasifik’te ortaklıklar kuruyor ama hem de Çin ve Rusya ile birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi yapıların içinde yer alabiliyor.
Ve Hindistan hem ABD’yle ortaklık yürütüyor ama hem de ABD’ye rağmen Rusya’yla işbirliğini geliştiriyor; Washington’un talebini elinin tersiyle itip Moskova’ya yaptırımlara katılmıyor, tersine bunu fırsata çevirerek Rusya’dan daha ucuza daha çok mal alıyor.
Ve Hindistan hem ABD’yle ortaklık yürütüyor ama hem de Rusya’dan S-400 alıyor.
Ve Hindistan hem ABD’yele ortaklık yürütüyor ama hem de Çin ve Rusya ile ticarette ulusal paraların kullanımına adım adım geçiyor.
Kısacası Hindistan çok taraflı politika ile hem ABD’yle, hem Rusya’yla hem de Çin’le ilişkiler kurup daha çok kazanabiliyor.
SUUDİ ARABİSTAN
Benzer durum Suudi Arabistan için de geçerli. ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli ortaklarının başında gelen Suudi Arabistan küresel güç merkezlerinin çoğalmasının sayesinde çok taraflılık uyguluyor ve çok taraftan kazanıyor.
Örneğin Suudi Arabistan ABD’nin petrol üretimi talebini reddedip Rusya’yla işbirliği yaparak daha az petrolle daha çok kazanıyor.
Örneğin Suudi Arabistan, topraklarındaki ABD askeri varlığına rağmen Rusya’yla S-400 alımını görüşüyor.
Örneğin Suudi Arabistan, Çin’e petrolü dolar yerine Çin Yuan’ıyla satmayı görüşüyor.
İRAN
Benzer durum İran için de geçerli.
Tahran yönetimi hem Rusya ve Çin’le işbirliğini derinleştiriyor ama hem de çeşitli Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor.
İran Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılıyor, Rusya ve Türkiye ile Astana Platformu kuruyor ama hem de Fransa ve Almanya ile ekonomik ilişkilerini geliştiriyor.
Ve İran küresel güç merkezlerinin artmış olmasını fırsata çevirerek geniş alanda manevra yaparak ABD baskısını frenleyebiliyor.
İSRAİL
Çok taraflılık İsrail’e de kazandırıyor.
Hem ABD’nin Ortadoğu’daki karakolu olmayı sürdürüyor ama hem de ABD’nin itirazlarına rağmen Çin’le işbirliğini geliştiriyor; Çin’le liman kiralıyor, Çin parasını merkez bankasında rezerv para yapmaya başlıyor…
Ve çok taraflılık üzerinden hem ABD’nin Ukrayna’ya demir kubbe satması talebini reddediyor hem Rusya’yla ilişkilerini bozmadan Ukrayna’ya destek açıklayabiliyor ama hem de Rusya’ya yaptırımlara büyük ölçüde katılmıyor.
TÜRKİYE
Ve Türkiye…
Erdoğan’ın şansı ve 20 yıldır iktidarda kalabilmesinin kolaylaştırıcısı da küresel güç merkezlerinin bu süreçte artmış olması ve bunun da Türkiye’ye çok taraflılık uygulama olanağı vermesi oldu.
Şu farkla ki, Erdoğan bunu neo-Abdülhamitçi bir çizgide uyguladığı için yukarıda sıraladığımız diğer bölgesel güçler kadar Türkiye’ye kazandıramadı. Tersine neo-Abdülhamitçi çizgi, Türkiye’nin çok taraflılık ile çok taraftan kazanması yerine, çok tarafa taviz vermesine neden oldu. Erdoğan’ın kazancı ise bunu iktidarını sürdürebilmeye araç yapabilmesi oldu.
Önemle belirtelim: Çok taraflılık dengecilik demek değildir; çok taraflılık çok tarafla bağımsız ilişki yürütebilmektir. Taraflardan biriyle kurduğunuz ilişkiyi diğerine karşı pazarlık kartı yapmaya çalışırsanız, taraflar büyük güç olduğu için, çok taraftan kazanmak yerine çok tarafa taviz vermek durumunda kalabilirsiniz.
Sonuç olarak Türkiye’nin önünde altın bir fırsat dönemi var. Türkiye neo-Abdülhamitçilik yerine doğru bir şekilde çok taraflılık uygularsa, önümüzdeki dönemde siyasette ve ekonomide büyük kazanımlar elde edebilir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Kasım 2022
Güvenli bölge stratejisinin iflası: İstiklâl’e bomba
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 15/11/2022
13 Kasım’da İstiklal Caddesi’nde bomba patlatılarak düzenlenen terör saldırısı 6 kişinin ölümüne, 81 kişinin yaralanmasına yol açtı.
Failin Arap olduğu, PKK tarafından “özel istihbarat ajanı” olarak yetiştirildiği, talimatı Aynelarap’taki örgüt merkezinden aldığı, 4 ay önce Suriye’nin Afrin bölgesinden Türkiye’ye geldiği, kamufle olabilmek için bir tekstil atölyesinde çalıştığı, saldırıdan sonra Yunanistan’a kaçırılacağı ve orada infaz edileceği açıklandı.
Bu açıklama, AKP hükümetinin uyguladığı “güvenli bölge” stratejisinin işe yaramadığının resmi ifadesidir.
AKP’NİN “ALT BÖLGESEL DÜZEN” HAYALİ
“Güvenli bölge stratejisi”, tehdidin kaynağında önlenmesi esasına dayanan jeopolitikçi bir anlayıştır. AKP özetle Suriye’den Türkiye’ye yönelen terörü Suriye topraklarında “güvenli bölge” kurarak önlemek diye tarif ediyor bu anlayışı…
Daha geniş anlamda ise bu jeopolitikçi yaklaşım, ABD Başkanı Bush’un Irak ve Afganistan işgallerine dayanak yapılan stratejiydi. 11 Eylül’de saldırıya uğrayan ABD, teröristleri kaynağında, Irak’ta, Afganistan’da, sonra sıra sıra diğer “Büyük Ortadoğu” ülkelerinde, kaynağında “önleyici vuruş”la yok edecekti.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını yapan AKP Genel Başkanı ve kurmayları, bu stratejiyi, kendi ajandalarıyla birleştirdiler ve ortaya bir model koydular: Alt bölgesel düzen modeli.
AKP iktidarı, ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzen kuracaktı.
Alt bölgesel düzen iki ayaklıydı:
1) Türkiye Kürtlerle Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyine genişleyecekti. Bunun gereği olarak içeride Kürt Açılımı başlattılar, yine bunun gereği olarak Misakı Millicilik yaptılar.
2) Türkiye’nin liderliğinde Suriye, Ürdün ve Lübnan’la Ortadoğu Birliği kurmaya soyundular. İşte “kardeşim Esad” denilen dönem o dönemdi.
Birkaç nedenle olmadı: Hegemonyası zayıflayan ABD Büyük Ortadoğu Projesini ilerletemiyordu. Bölgedeki işlerini taşeronlara havale ederek Asya-Pasifik’e yönelmek istiyordu. Bu arada Arap Halk ayaklanmaları yaşandı.
Ve Atlantik Cephesi, Suriye’ye çullandı.
MODEL TERÖRÜ ÖNLEMEDİ
AKP iktidarı, Katar ve Suudi Arabistan’la birlikte ABD’nin Suriye’deki taşeronuydu. Hep birlikte Esad rejimini yıkacaklardı. Olmadı.
Önce İhvan ayrışması nedeniyle taşeronlar bölündü. ABD, stratejisini kuzeyde bir PYD devleti inşa etmek olarak belirledi. Bunun için “IŞİD’in kolaylaştırıcılığında” PYD’ye meşruiyet kazandırmaya çalıştı.
AKP iktidarı bu aşamada, ABD’nin PYD devletine karşı kendi ÖSO nüfus bölgesini kurmaya yöneldi.
İşte Suriye’de “güvenli bölge” stratejisi böyle doğdu. Öyle ki Türkiye’nin İçişleri Bakanı, Suriye topraklarındaki “güvenli bölgelere” kaymakam, emniyet müdürü, jandarma komutanı atamakla övünür oldu.
Türkiye terörü kaynağında, Suriye topraklarında yok edecekti. Ancak bunun mümkün olmayacağı açıktı. Çünkü ABD’nin PYD için güvenli bölgesiyle, Türkiye’nin ÖSO için güvenli bölgesi, birbirlerine karşı olsalar bile, Suriye’nin bütünlüğünü hedef aldığı için terörü besliyor, büyütüyor ve yerel iktidar yapıyordu!
Tersine Türkiye Suriye’yle anlaşarak güvenli bölgeleri dağıtmalı ve terörün ana sponsoru olan ABD’yi bölgeden çıkarmalıydı. Yapılmadı. AKP iktidarı kamuoyundan gelen “Şam’la normalleşme” taleplerini kendi “alt bölgesel düzen kurma” hayali nedeniyle hep geçiştirdi.
Ve model, Türkiye’ye yönelik terörü de önlemiyordu: İşte bunu bir kez daha 13 Kasım’da İstanbul’un göbeğinde yaşadık.
ATATÜRK’ÜN KOLEKTİF GÜVENLİK MODELİ
İstiklal’e bomba, bizi bir kez daha şu gerçekle yüzleştiriyor: AKP’nin “komşulara rağmen komşunun toprağında güvenli bölge” modeli değil, Cumhuriyet’in “komşularla birlikte barış ve güvenlik kuşağı oluşturma” modeli uygulanmalı.
Atatürk’ün “barış kuşağı” modeli tarihi önemdedir ve bugünün de ihtiyacıdır. Atatürk ve Genç Cumhuriyet’in kurmayları Türkiye’nin etrafında bir barış kuşağı oluşturdular: 1934’te Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’yla Balkan Paktı kurarak Türkiye’nin batısını güvenli kıldılar. 1937’de Irak, İran ve Afganistan’la Sadabad Paktı’nı kurarak Türkiye’nin güneyini ve doğusunu güvenli kıldılar. SSCB’yle dostluk zaten Türkiye’nin kuzeyini güvenli kılmıştı.
Atatürk barış kuşaklarını, “kolektif güvenlik” anlayışı ile inşa edebilmişti. “Yurtta barış, dünyada (komşularda) barış” hedefi, ancak “kolektif güvenlik” ile mümkündü. Türkiye’de barış Irak ve Suriye’ye barış getirecek, Irak ve Suriye’de barış da Türkiye’deki barışı besleyecekti.
Bu model, İkinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar Türkiye’nin güvenliğinin garantisi oldu. Ne zaman ki Türkiye Atlantik kampına girdi, bu model ortadan kalktı ve Türkiye ABD stratejisine eklemlenerek komşularıyla karşı karşıya gelmeye başladı.
NE YAPMALI?
Ve bugün Atatürk’ün modelinin tam tersi yapılıyor. Türkiye dün komşularıyla birlikte barış kuşağı kurarken, bugün komşularına karşı komşularının toprağında güvenli bölge kuruyor ama gerçekte güvenliğini zayıflatıyor.
Dolayısıyla terör bugün program ve strateji sorunudur:
1) Türkiye “alt bölgesel düzen” modelinden “kolektif güvenlik” modeline dönecek mi, dönmeyecek mi meselesidir.
2) Türkiye, ABD’ye karşı konumlanacak mı, konumlanmayacak mı meselesidir.
3) Türkiye teröre karşı komşularıyla işbirliği yapacak mı, yapmayacak mı meselesidir.
Bunlar yerine 40 yıldır yapılanı yapmak, 40 yıl daha aynı şeylerin yaşanacağı anlamına gelir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Kasım 2022
AKP’nin ters normalleşmesi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 14/11/2022
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dış Politika Danışma Kurulu Üyesi Şakir Özkan Torunlar’ı 11 Kasım 2022’de “İsrail Devleti nezdinde Türkiye Büyükelçisi” olarak atayarak, İsrail’le normalleşme sürecini tamamlamış oldu.
Böylece Suriye ve Mısır’la normalleşme başlayamadan, İsrail’le normalleşme tamamlandı bile. Bu terslik, AKP’nin normalleşmeyi stratejik düzlemde değil de taktik düzlemde yürütmesinden ve Türkiye’nin çıkarlarından önce iktidarda kalmayı öncelemesinden kaynaklandı.
Oysa tersine Türkiye Ortadoğu normalleşmelerine Suriye ile başlamalı, Mısır ile sürdürmeli, ardından Körfez ülkeleri Suudi Aranbistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile geliştirmeli ve programa en son İsrail’i eklemeliydi.
Bu şu bakımdan da önemli: İsrail’le hızla normalleşmek, Suriye’yle normalleşmeyi zorlaştıracak parametrelere sahip…
Golan, hava saldırısı, Türk hava sahası kullanımı
Şu soru artık önümüzde: İsrail’in Suriye topraklarındaki (Golan) işgalini sürdürdüğü, periyodik şekilde Suriye topraklarına hava saldırısı düzenlediği şartlarda, Türkiye-İsrail normalleşmesi Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesini nasıl etkiler?
Zira şu kısmı Türkiye’yi ilgilendiriyor: Anımsayın, İsrail uçakları AKP’nin izniyle Türk hava sahasını kullanarak kuzeyden bile Suriye’yi bombalıyordu. İsrail uçakları Akdeniz’de uçup, Türk topraklarına girip, dönüp Hatay-Urfa hattından Suriye topraklarına giriyordu. Hatta İsrail uçaklarının bombardımandan sonra bıraktığı yakıt tanklarının topraklarımıza düşmesi büyük sıkıntı yaratıyordu.
Bu arada, İsrail’in Türk hava sahasını kullanarak Suriye topraklarını vurması sadece 2011’den sonra, yani Türkiye’nin de içinde yer aldığı Atlantik cephesinin Esad yönetimini devirme operasyonuna başlamasından sonra değildi. Daha 2007’lerde bile “İsrail yakıt tanklarını bulan Türk çoban” başlıklı haberleri arşivlerde bulabilirsiniz.
Türkiye-İsrail ilişkileri bozulunca, en azından bu konu fiilen ortadan kalkmış oldu. Şimdi İsrail’le normalleşmek, bunların yeniden yaşanması riskini doğurmayacak mı? O nedenle Ankara’nın Türk hava sahasını İsrail savaş uçaklarına açmaması kritik önemdedir; zira şartlar geçmişte “yanlışlıkla” meydana gelen durumların bile artık kabul edilemeyeceği nazikliktedir.
İsrail’in Suriye hedefleri
AKP’nin hedefi Esad’ı devirmek, İsrail’in hedefi de Suriye’nin dörde bölünmesiydi. İsrail Savunma Bakanı “Suriye’nin bir omlet olduğunu, omletten yeniden yumurta yapılamayacağını” savunuyordu. Sonuç? AKP de İsrail de kaybetti, Esad ayakta.
Ancak İsrail açısından mesele şu: Suriye’yi omlet yapamadılarsa da, Suriye’de siyasi çözüme geçilmesini engellemeye çalışıyorlar. Bunu da periyodik hava saldırısı düzenleyerek ve ABD sponsorlu PYD devletinin kurulabilmesini destekleyerek sağlamaya çalışıyorlar.
Suriye’nin krizli hali, İsrail için biri kısa, diğer ikisi uzun vadeli üç hedef demek çünkü:
1) Ortadoğu’daki İsrail sorununun ve İsrail’in parça parça sürdürdüğü Filistin’i işgal politikasının üzeri örtülmüş oluyor. Filistin meselesi esas gündem olamıyor.
2) “PYD devleti” inşası, İsrail açısından “paratoner devlet” işlevi görecek. Şimşekler oraya düşerken, İsrail rahatlayacak.
3) İsrail, fırsat çerçevesinde Suriye topraklarındaki işgalini genişletecek.
Sorunlar konu edilmeden normalleşildi
Kısacası, İsrail’le “normal” bir şekilde normalleşildi. Normalleşirken hiçbir konu masaya getirilmeden, konu edilmeden, normal normal eski ilişkiye dönüldü.
Yukarıda işaret ettiğimiz doğrudan Suriye’yi ilgilendiren konular da, Filistin sorunu da, İsrail’in işgal politikası da, Gazze ablukası da sorun edilmedi…
Haliyle sormak durumundayız: Normalleşirken hiçbir konu sorun edilmediyse, Türkiye İsrail’le neden anormalleşmişti peki?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2022