Archive for category CGTN Türk
Yeni NATO stajyeri: Japonya
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 21/06/2022
ABD’nin son dönemde Japonya’yı askerileştirmeye çalıştığı ve NATO’yu küreselleştirme hedefi doğrultusunda Japonya’yı da dahil ettiği yeni ortaklıklar inşa ettiği görülüyor.
Özellikle son 15 gün içerisinde hem siyasi mesaj olarak açıklananlar hem de sahaya yansıyan kimi olgular, ABD’nin bu ülkeyi bir “NATO stajyeri” gibi değerlendirdiğini ortaya koymaktadır. İşte o mesaj ve olgular:
JAPONYA NATO ZİRVESİNE DAVETLİ
1) NATO’dan yapılan açıklamaya göre, Japon savaş gemileri JS Kashima ve JS Shimakaze, 6 Haziran’da NATO Deniz Görev Grubu-2’ye bağlı Türkiye’nin TCG Salihreis ve İtalya’nın ITS Margottini gemileriyle Doğu Akdeniz’de ortak deniz tatbikatı yaptı (TRT Haber, 9.6.2022).
2) NATO Askeri Komite Başkanı Amiral Rob Bauer, Japonya’yı ziyaret etti ve Tokyo’da Japonya Genelkurmay Başkanı General Yamazaki Koji ile görüştü. “Japonya, NATO’nun Avro-Atlantik bölgesi dışındaki en uzun süreli partneri” diyen Amiral Bauer, NATO-Japonya ilişkilerini derinleştirmek istediğini açıkladı (AA, 8.6.2022).
Japon General Yamazaki Koji ise “Avrupa ile Hint-Pasifik güvenliği ayrılmaz” diyerek, ülkesinin NATO’yla ilişkileri derinleştirmek istediğini belirtti.
3) Japonya Savunma Bakanı Nobuo Kishi, Shangri-La Diyaloğu forumunda yaptığı konuşmada, Çin ve Rusya arasındaki askeri işbirliğinin bölgede güvenlik kaygılarını keskinleştirdiğini söyledi (Reuters, 11.6.2022).
4) Japonya Savunma Bakanı Nobuo Kişi ve Avustralya Savunma Bakanı Richard Marles, Hint-Pasifik bölgesinde, ikili askeri ve ekonomik işbirliğinin artırılmasına yönelik anlaşmaya vardı (TRT Haber, 15.6.2022).
5) Japonya Başbakanı ilk kez bir NATO Zirvesine davet edildi. Japonya Başbakanı Kişida Fumio, 29-30 Haziran’da İspanya’nın başkenti Madrid’de yapılacak NATO Zirvesine katılacak.
JAPONYA ÖZ SAVUNMA KUVVETİNİ ORDULAŞTIRIYOR
Son 15 günde yaşananlara bazı eklemeler yapmalıyız:
7) ABD ve Japonya mart ayında Çin’e karşı askeri tatbikat yaptı.
8) Japonya Savunma Bakanı Nobuo Kişi, mayıs ayında Pentagon’u ziyaret etti. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile Japon mevkidaşı, “ABD ve Japonya’nın güvenlik stratejilerinin daha uyumlu hale getirilip pekiştirilmesinde” mutabık kaldı. Bu kapsamda ABD, Japonya’nın bölgesel caydırıcılığının artırılması ve müdahale kapasitelerinin genişletilmesi hedefiyle Tokyo yönetimine çok boyutlu destek sağlayacak.
ABD işgali ve bu ülkeyi askerisizleştirme kararı nedeniyle 2. Dünya Savaşı’nın ardından düzenli ordusu bulunmayan Japonya’nın sadece Öz Savunma Kuvvetleri var. Ancak ABD son yıllarda Japonya’nın Öz Savunma Kuvvetlerinin “ordulaşmasını” teşvik ediyor. ABd bu amaçla hem Japonya’nın savunma harcamalarını 50 milyar dolar seviyesine çıkarmasını teşvik etti, hem de başta F-35 olmak üzere Japonya’ya güçlü silahlar sattı.
Bu arada anımsatalım: ABD’nin Japonya’da 85 üs ve tesisi, bu tesislerde de 55 bin askeri personeli bulunuyor.
PASİFİK-NATO’SU PARÇALARI
Peki ABD Japonya’ya neden NATO stajı yaptırıyor? Çünkü;
1) ABD Çin’i askeri olarak kuşatmak istiyor.
2) ABD bu amaçla NATO’yu küreselleştirmeyi hedefliyor.
3) ABD,, önümüzdeki süreçte Pasifik’i NATO alanı haline getirmeyi amaçlıyor.
ABD son dönemde Çin’e karşı hem ekonomik hem de güvenlik yapıları inşa etmeye, var olanları geliştirmeye çalışıyor.
Bunlar arasında en dikkat çekenleri QUAD (ABD, Hindistan, Japonya, Avustralya), AUKUS (ABD, İngiltere, Avustralya) ve IPEF’tir (Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi).
ABD bu yapıları, bir nevi “Pasifik-NATO’su parçaları” olarak değerlendirmeye çalışıyor. Japon yetkililerin “Avrupa ile Hint-Pasifik güvenliği ayrılmaz” mesajı ise tam bu noktada NATO’ya pasa dönüşüyor.
ÇİN KARŞITLIĞI KAYBETTİRECEK
ABD’nin Çin’e karşı bu “askeri” hamleleri, emperyalizmin saldırganlığını daha da artıracağına işaret ediyor.
Ancak bu “askerileştirme” programının, Asya-Pasifik ülkeleri açısından Çin’le boy ölçüşmeye yetmeyeceği ortada. Tersine bu ülkelerin ateşe atılmasından başka bir anlama gelmiyor.
Nitekim Avustralya içinde Çin gibi büyük bir ticari ortakla hasım politikası izlenmesine tepkiler yükseliyor. Benzer tepkilerin başka ülkelerde de ortaya çıkmaya başlayacağını göreceğiz…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
21 Haziran 2022
ABD’nin Pasifik-NATO’su inşa çabası ve Çin’in yanıtı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 14/06/2022
ABD bir süredir Asya-Pasifik’te “Tayvan gerilimi” artırmaya çalışıyor. ABD Başkanı Joe Biden’ın Japonya ziyareti sırasında “Çin Tayvan’ı işgal ederse askeri yanıt veririz” (23.5.2022) çıkışı ile başlayan söz düellosu, zaman zaman sahaya da yansıdı.
Çin Dışişleri Bakanlığı aynı gün Biden’ı “sözlerinize dikkat edin” diyerek uyardı. Bir hafta sonra 30 Mayıs’ta ABD’li Senatör Tammy Duckworth’ün başkanlığındaki bir heyetin Tayvan’ı ziyaret etmesi üzerine ise Beijing yönetimi 30 savaş uçağını ada yakınında uçurdu. Çin Halk Kurtuluş Ordusu, “Tayvan yakınında askeri güç gösterimiz, ABD’nin peşine takılmanın ciddi sonuçlarına dair uyarı”dır dedi (2.6.2022).
Bu restleşmenin ardından gözler Singapur’da yapılacak Shangri-La Diyaloğu forumuna çevrildi. Zira ABD ve Çin Savunma Bakanları bu forumda karşı karşıya gelecekti.
ÇİN SAVUNMA BAKANI’NIN ÜÇ UYARISI
Çin Savunma Bakanı Vey Fınghı, mevkidaşı ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’e ikili görüşmede “Tayvan’ın bağımsızlığına yönelik girişimleri her ne pahasına olursa olsun bastıracakları ve gerekirse bu uğurda savaşacakları” (11.6.2022) mesajını verdi.
Çin Savunma Bakanı, ertesi gün forumda yaptığı “Bölgesel güvenlik vizyonu” başlıklı konuşmasında üç kritik uyarı yaptı:
1. “Çin kesinlikle (Tayvan ile) yeniden birleşmeyi gerçekleştirecektir. Eğer ki birileri Tayvan’ı Çin’den koparmaya çalışırsa savaşmaktan kaçınmayacağız.”
2. “ABD, tek Çin ülkesine bağlılığını ihlal ediyor, ayrılıkçı güçlere destek veriyor ve Tayvan İlişkileri Yasası’nı öne sürerek Çin’in iç işlerine müdahale ediyor.”
3. “ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi, ‘özgür ve açık Hint-Pasifik’ adı altında özel bir küçük grup oluşturma, belirli bir ülkeyi hedef almak üzere bölge ülkelerinin iradesini gasp etme girişimidir.”
EMPERYALİST İKİYÜZLÜLÜK
ABD Savunma Bakanı Austin’in Shangri-La Diyalogu forumunda yaptığı konuşmada dile getirdiği şu sözler, bir geri adım olarak değerlendirildi: “Tayvan’daki statükoyu tek taraflı olarak değiştirecek her türlü girişime kategorik olarak karşıyız. Tek Çin ilkesine bağlıyız. Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz. Taraflar arasındaki anlaşmazlıkların barışçı yöntemlerle çözülmesi gerektiği ilkesine sonuna kadar bağlıyız.”
Elbette geri adımdı ancak ABD’nin sık sık yaptığı “bir ileri bir geri adım” türünden hamleydi. Dahası emperyalist ikiyüzlülüğü resmeden türden bir açıklamaydı. Çünkü ABD resmi olarak “tek Çin” ilkesini savunuyor, Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyor ama Tayvan’ın bağımsızlığı için siyasi ve askeri destek veriyor! (Kuşkusuz Türk kamuoyu için ABD’nin hiç de şaşırtıcı olmayan bir politika yapma şekli bu: ABD PKK’ye sözde terör örgütü diyor ama uygulamada PKK’nin Suriye koluna askeri destek veriyor.)
ABD’NİN MÜTTEFİK AĞI ÖRME HEDEFİ
Peki ABD en sonunda “Tek Çin ilkesine bağlıyız, Tayvan’ın bağımsızlığını desteklemiyoruz” diyecekse, neden öncesinde “Tayvan’ı savunuruz, askeri yanıt veririz” gibi çıkışlar yapıyor? Ki daha önce de olmuştu bu…
Bunun tek nedeni var: ABD, Tayvan kışkırtması üzerinden bölge ülkelerine Çin’i tehdit göstermeye ve karşılığında da Asya-Pasifik’te müttefik ağı örmeye, bu yolla Pasifik-NATO parçaları oluşturmaya çalışıyor.
İşte Çin Savunma Bakanı Vey Fınghı’nın yukarıda dikkat çektiğimiz üçüncü uyarısı tam da buna işaret ediyor. Çin, ABD’yi Asya-Pasifik’ye “cepheleşme yaratmakla” suçluyor.
ABD’nin yaptığı bu: QUAD (ABD, Hindistan, Japonya, Avustralya), AUKUS (ABD, İngiltere, Avustralya) ve IPEF (Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi) gibi güvenlik ve ekonomi örgütleriyle Çin’e karşı cepheler inşa etmeye çalışıyor.
BÖLGE ÜLKELERİ ABD UĞRUNA ÇİN’LE KARŞI KARŞIYA GELMEK İSTEMİYOR
Peki bu bir işe yarıyor mu? Hayır. Tersine ABD’nin Japonya-Güney Kore ve Avusturalya-Yeni Zelanda gibi müttefiklerine eklemek istediği ülkeler, bölgede cepheleşmeye karşı olduklarını, hem ABD’yle ama hem de Çin’le iyi ilişkiler kurmak istediklerini belirtiyorlar.
Özellikle IPEF’e katılan ülkelerin bu yöndeki mesajları ve Çin’in de bu örgüte katılması gerektiğini savunmaları, önemliydi. Dahası yeni Avustralya hükümeti bile AUKUS sonrası Çin’le gerilen ilişkileri düzeltme sinyalleri veriyor. Avustralya Ticaret Bakanı Don Farrell 11 Haziran’da Shangri-La Diyaloğu forumundaki konuşmasında Çin’le ticaret ilişkisini normale döndürmeye istekli olduklarını belirtirken, Avustralya Savunma Bakanı Richard Marles de aynı gün Çin’le verimli ilişkiler kurmaya önem verdiklerini dile getirdi.
Öte yandan Çin Dışişleri Bakanı’nın geçen ay ziyaret ettiği 9 Pasifik Adaları ülkesi ile ikili ilişkileri geliştirme hamlesi de ABD’nin çabalarının nihai sonuç almaya yetmediğini gösteriyor.
ABD, Çin’e karşı müttefik ağı örmeye çalıştıkça, Çin de Asya-Pasifik’te daha çok ülkeyle ikili ilişkisini geliştirecek adımlar atıyor. Ve Asya-Pasifik ülkelerinin Çin’den kazanacakları, ABD’den kazanacaklarından çok daha fazla…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Haziran 2022
Türkiye ve Rusya ‘tahıl koridoru’ ile ABD planını bozuyor
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 07/06/2022
Batılı liderler bir süredir “gıda krizi” alarmı veriyorlar. Krizin, Rusya’nın Ukrayna buğdayının Batı pazarlarına ulaşmasını engellemesi nedeniyle yaşandığını savunuyorlar.
Peki öyle mi? “Gıda krizi” var mı, yok mu? Krizin sorumlusu Rusya mı? Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Türkiye ziyareti bu krizi çözebilecek mi? İnceleyelim:
UKRAYNA BUĞDAYININ PAYI SADECE YÜZDE 3!
Önce verilere bakalım: 2021 yılı verilerine göre dünyada 775 milyon ton buğday üretimi yapılmış. Peki Ukrayna’nın üretimi ne kadar? Sadece 25 milyon ton! Yani dünya üretiminin yaklaşık yüzde 3’ü…
Peki dünya sadece bu yüzde 3’lük pay nedeniyle mi kriz yaşıyor? Rusya’nın bu yüzde 3’lük Ukrayna buğdayının Batı pazarlarına ulaşmasını engellemesi(!) gıda krizine mi neden oldu?
Değil elbette. Öte yandan Rusya’nın bir engellemesi de söz konusu değil zaten. Ukrayna’ya silah gönderilebilen sınırlardan pekâlâ Ukrayna da Avrupa’ya buğdayını gönderebilir!
O zaman nedir sorun?
RUSYA’YA YAPTIRIM GIDA KRİZİNDE DAHA BÜYÜK FAKTÖR
ABD ve İngiltere ikilisi, bir süredir “gıda krizi” alarmı üzerinden Karadeniz’e girmenin peşindeler. Rusya’nın Odesa’daki Ukrayna buğdayının Ukrayna gemileriyle taşınmasını engellediğini, bu nedenle dünyanın açlık riskiyle karşı karşıya olduğunu savunarak, NATO gücü ile buğdayların güvenli şekilde Batı’ya taşınmasını savunuyorlar.
Fakat yukarıda da belirttim gibi, Ukrayna’nın dünya buğday üretimi içindeki payı yüzde 3 ve bu “alarm” gerektiren bir oran değil. Batı’nın Rusya’ya yaptırımlarının “gıda krizine” etkisi çok daha fazla. Çünkü Rusya’nın 775 milyon tonluk dünya buğday üretimi içindeki payı yaklaşık yüzde 11 ile 85 milyon tondur.
Bu arada diğer üreticilerin payları da şöyledir:
Çin 134 milyon ton ile birinci, AB 124 milyon ton ile ikinci, Hindistan 108 milyon ton ile üçüncü, Rusya 85 milyon ton ile dördüncü, ABD 50 milyon ton ile beşinci büyük buğday üreticisi durumunda. Ukrayna 25 milyon ton ile dokuzuncu, Türkiye 21 milyon ton ile onuncu sırada.
Görüldüğü gibi Batı’nın yaptırımları nedeniyle ihraç edilemeyen Rusya buğdayı, Ukrayna buğdayının üç katından fazladır.
Yani birincisi “gıda krizi”ne Rusya buğdayına yaptırımın etkisi, Ukrayna buğdayından üç kat daha fazladır; ikincisi de Ukrayna buğdayının Avrupa’ya ihracatı için silah transferi yapılabilen sınırları zaten açıktır.
İSTANBUL PLANI
Rusya Karadeniz üzerinden Ukrayna buğdayının ihraç edilmesinin önündeki engelin kendileri değil, Ukrayna’nın döşediği mayınlar olduğunu açıkladı.
Şimdi Ankara ve Moskova bu mayınların temizliği konusunda işbirliği yapmaya çalışıyorlar. Ardından Ukrayna’yı da dahil ederek, Türkiye üzerinden bir “tahıl koridoru” ile Rusya ve Ukrayna’nın buğdaylarını Batı pazarlarına ulaştırmayı istiyorlar.
Böylece Türkiye-Rusya işbirliği pratikte, ABD ile İngiltere’nin “gıda krizi” üzerinden NATO’yu Karadeniz’e sokma hesaplarını bozmuş olacak!
Ukrayna gerçekten buğdayını Batı’ya ihraç etmeyi istiyorsa, bu işbirliğine dahil olmalı elbette. Ancak Kiev yönetiminden Ankara-Moskova işbirliğini karalamaya dönük suçlamalar geliyor. Örneğin Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Vasyl Bodnar, Rusya’yı Ukrayna’nın tahılını “çalmakla” ve özellikle Türkiye’ye götürmekle suçluyor (DW, 4.6.2022).
Sonuç olarak:
1. Ukrayna buğdayının dünyadaki payı %3, Rusya’nın payı ise %11. Yani Batı’nın Rusya’ya yaptırımının “gıda krizine” etkisi çok daha büyük.
2. Ukrayna’nın buğday ihracını önleyen Ukrayna’nın kendisidir. a) Ukrayna’ya silah gönderilebilen sınırlardan Ukrayna da Avrupa’ya buğdayını ihraç edebilir. B) Ukrayna’nın gemilerle buğday gönderebilmesinin önündeki engel, Ukrayna’nın Karadeniz’e döşediği mayınlardır.
3. Ankara-Moskova işbirliği ile “tahıl koridoru” inşası, ABD’nin “gıda krizi” üzerinden Karadeniz’e girme planını bozuyor.
Bakalım Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Türkiye ziyaretinde bu süreç ilerletilebilecek mi?
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Haziran 2022
Anastasiadis’in işaret ettiği fırsat
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 31/05/2022
Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi ile Türkiye’nin Kıbrıs’a barış harekâtı arasında, gerekçesi ve argümanları bakımından “tıpatıp benzerlik” olduğunu savundu (cumhuriyet.com.tr, 27 Mayıs 2022).
Konumuz iki harekatın Anastasiadis’in ifadesiyle “tıpatıp” benzeyip benzemediğini incelemek ya da ne kadar benzeyip benzemediği ortaya çıkarmak değil. Konumuz Anastasiadis’in kurduğu benzerlik denkleminin uluslararası ilişkilerde nasıl değerlendirilebileceği…
LAVROV’UN KKTC İFADESİNİN ÖNEMİ
Somutlarsak: Türkiye açısından Kıbrıs meselesinde en önemli hedef, KKTC’nin tanınmasını sağlayabilmektir. TC yönetiminin de KKTC yönetiminin de temel hedefi bu olmalıdır.
Rumların, Türklerin Kıbrıs ile Rusların Ukrayna harekâtı arasında bir benzerlik ilişkisi kurması, bu temel hedefi kolaylaştıracak fırsatlar sunuyor. Üstelik, Moskova’nın meseleye bakışı da ortadayken, bu iki kere fırsat demek.
Anımsayın, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Ukrayna’daki harekâtı gerekçelendirirken KKTC’yi örnek göstermişti ve şöyle demişti: “Birleşmiş Milletler’in ele aldığı bir ihtilafta Batı, doğrudan diyaloga giren ülkelerin ilkesini reddetmez. Kıbrıs’a bakın. Kuzeyde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tek taraflı olarak ilan edildi. BM Güvenlik Konseyi kararlarına uymayı reddediyor, ancak kimse Kuzey Kıbrıs temsilcilerinin diyaloğun bir parçası olma hakkını inkâr etmiyor” (28 Şubat 2022).
Lavrov’un sözleri Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta büyük rahatsızlık yaratmış, Rum basını Lavrov’a verilen nişanın geri alınmasını bile istemişti.
İKİ HAREKATIN GEREKÇELERİNİN BENZERLİĞİ
Ruslar açısından aslında Lavrov’un sözleri “ilk” değildi. Daha önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de “sözde” demeden KKTC demişti. Dolayısıyla uygun politikalarla Rusya KKTC’yi tanımaya zorlanabilir.
Ancak Ankara’nın ve Lefkoşa’nın izlediği mevcut politikalarla bu mümkün değil. Çünkü Ankara’nın “Kırım’ın ilhakını tanımama” çizgisi ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunma perspektifi, başkalarına da “Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünü kabul etmeme” kozu vermektedir.
Oysa Anastasiadis’in dediği doğru: Türkiye’nin Kıbrıs ve Rusya’nın Ukrayna harekâtı benzer gerekçelere sahip. Çünkü Türkiye Kıbrıs Türklerini Rumlara karşı, Ruslar da Ukrayna Ruslarını Nazilere karşı savunmak için harekât düzenledi.
ABD ve AB, Ukrayna’da Aralık 2014’te turuncu darbe düğmesine bastığında, mevcut hükümeti yıkıp yerine NATO’ya girmeyi hedefleyen ve AB’yle katılım ortaklığı anlaşması imzalayacak bir hükümet atamaya kalktığında, Ukrayna’nın bazı bölgeleri itiraz etmişti. Kırım, Donetsk, Lugansk gibi bölgeler bağımsızlık kararı almıştı. Coğrafi avantajı olan Kırım bir halk oylamasıyla hızla Rusya’ya katılmış ancak Donetsk ve Lugansk Ukraynalı Nazi taburlarının yoğun saldırısı altında kalmıştı. 2015’ten 20022’ye kadar, bu iki bölgede resmi olarak 14 bin kişi öldürülmüştü. Yani 7 yıldır orada savaş yaşanıyordu. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri de bu iki cumhuriyeti boğmak üzere bir büyük saldırıya hazırlanıyordu. İşte Moskova’nın Ukrayna harekâtını “savaşı önleyen savaş” diye nitelemesi bu nedenleydi.
TATAR’IN ÇELİŞKİSİ
Tablo ortada: Kıbrıs Türklerinin ayrılma hakkı ile Kırım’ın, Donetsk’in, Lugansk’ın ayrılma hakkı arasında benzerlik var. Öyle ki o benzerliği Rumların lideri Anastasiadis bile kurabiliyor.
Hal böyleyken, siz Kırım halkının oylayarak verdiği kararı tanımazsanız, hatta Ukrayna’nın Kırım’ı yeninden ele geçirme hedefini desteklerseniz, Donetsk ve Lugansk halklarının “bağımsız cumhuriyet” olma mücadelesini tanımazsanız, Ruslara Kıbrıs Türklerinin aynı hakkı kullanmış olmasını resmi olarak nasıl kabul ettirebilecekseniz?
KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın Rusya’nın Donetsk ve Lugansk’ı savunma harekâtını “Ukrayna’nın işgali” olarak gören açıklamaları altında, Rusların KKTC’yi tanıması nasıl sağlanabilir? Rusya’nın Donetsk ve Lugansk’ı Nazi saldırılarından kurtarması ile Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı Rum saldırılarından kurtarması aynı şey değil mi? Bu durumda KKTC lideri ve de Türkiye yöneticileri, birine işgal diyerek diğerinin sağlam zeminini torpillemiş olmuyor mu?
KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın hem “Lavrov’un KKTC adını kullanması, egemenliğimizin ifadesi olarak kayıtlara geçti. Haklı mücadelemizin göstergesi oldu” sözleri ama hem de “Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı işgal harekâtının…” demesi birbiriyle çelişmiyor mu?
NE YAPMALI?
Sonuç olarak KKTC’nin tanınmasını sağlamak açısından Ankara ve Lefkoşa’nın önünde altın bir fırsat var: Rusya Devlet Başkanı Putin de, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov da artık KKTC adını kullanıyor; Rumların lideri Anastasiadis, Türkiye’nin Kıbrıs ve Rusya’nın Ukrayna harekatlarının benzerliğine işaret ediyor; Kuzey Kıbrıs ile Kırım, Donetsk ve Lugansk arasında paralellik kuruluyor…
İşte bu şartlarda Ankara ve Lefkoşa, “Rus işgali” söyleminden çıkarak Kırım, Donetsk ve Lugansk halklarının iradesini destekleme karşılığında Rusların da Kıbrıs Türklerinin iradesini desteklemesini talep etmelidir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
31 Mayıs 2022
ABD-Çin mücadelesinde yeni perde: BRICS’e karşı IPEF
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/05/2022
BRICS, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan ekonomi grubu, dünyanın en önemli birliklerinden biri durumunda.
2009 yılında kurulan, 2010’da Güney Afrika’nın katılımıyla bugünkü şeklini alan grup, çeşitli ülkelerin katılma talebiyle karşı karşıya. Arjantin Devlet Başkanı Alberto Fernandez, bu yılın başında ülkesinin gruba katılmak istediğini açıklamıştı. Yine Asya-Pasifik bölgesinin önemli ülkelerinden Endonezya’nın da gruba katılmak istediği biliniyor.
GENİŞ BRICS
Çin’in dönem başkanlığını yürüttüğü grubun son toplantısında, BRICS ülkeleri dışişleri bakanları, grubun “genişletilmesini” konuştu.
Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önerisini, diğer ülke dışişleri bakanları da destekledi. Toplantı sonrasında yayınlana açıklamada, genişleme hedefi için ilke, standart ve prosedürlerin belirlenmesi kararı alındığı belirtildi.
Şimdilik BRICS’in genişlemesine hangi ülkelerin katılacağı belli değil. Ama yukarıda belirttim gibi Arjantin ve Endonezya gruba katılmak isteyen ülkelerin başında geliyor.
Diğer yandan BRICS üyeleri, “BRICS Artı Diyalogu” kapsamında bir toplantı da yaparak, “yükselen ekonomileri” bir araya getirme hedefini ilan etti. Dolayısıyla “BRICS Artı Diyalogu” toplantısına katılan üyeleri de, “geniş BRICS”in potansiyel üyeleri sayabiliriz.
“BRICS Artı Diyalogu”na katılan o üyeler şunlar: Kazakistan, Suudi Arabistan, Arjantin, Mısır, Endonezya, Nijerya, Senegal, Birleşik Arap Emirlikleri ve Tayland.
ABD’nin enerji piyasalarını kontrol altında tutmak için birlikte çalışmayı önerdiği ancak Rusya’yla çalışan Suudi Arabistan ile BAE’nin bu toplantıya katılması ayrıca önemliydi.
Öte yandan “geniş BRICS”in potansiyel üyeleri arasında Türkiye’nin de mutlaka olması gerektiğini belirtelim. Keza İran da bu gruba üye olmak isteyecektir büyük olasılıkla.
Dolayısıyla zaten önemli bir grup olan BRICS, yükselen ekonomilerle en büyük grup haline gelecektir.
HİNT-PASİFİK EKONOMİK ÇERÇEVESİ
BRICS’in “Geniş BRICS” olma hedefiyle hareket ettiği bir süreçte, ABD de Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı yeni bir hamle çabası içinde. Washington bu amaçla, bölgedeki bazı ülkelerle “Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi (IPEF)” isimli bir grup kurdu.
ABD Başkanı Joe Biden’ın Japonya ziyareti sırasında duyurduğu grupla ilgili açıklamasındaki şu saptama, her şeyi özetliyordu: “Bugün bir amaç için buradayız. 21. yüzyılın ekonomisinin geleceği büyük oranda Hint-Pasifik’te yazılacak.”
Evet, 21. yüzyılın ekonomisi Hint-Pasifik’te, daha doğrusu Asya-Pasifik’te yazılıyor. Atlantik yüzyılı bitti, Asya-Pasifik yüzyılı başladı. (Bu arada ABD önceleri Asya-Pasifik ismini kullanırken ve bölgeye ilişkin Asya-Pasifik stratejisi belirlemişken, daha sonra bunu, Hindistan’ı kendi stratejisine eklemleyebilmek için Hint-Pasifik’e çevirdi.)
Beyaz Saray’ın açıklamasına göre IPEF’te ABD ve Japonya’nın dışında Hindistan, Güney Kore, Avustralya, Endonezya, Tayland, Singapur, Malezya, Filipinler, Vietnam, Yeni Zelanda ve Bruney yer alıyor. (Hindistan’ın aynı zamanda BRICS üyesi olduğunu, Endonezya’nın da BRICS’e katılmak istediğini belirtelim.)
ABD GİRİŞİMİNİN İKİ ZAYIF YANI
Peki IPEF, BRICS’in önüne geçebilecek mi? Daha doğrusu ABD Asya-Pasifik’te Çin’e “ekonomik kuşatma” uygulayabilecek mi? IPEF böylesi bir “ekonomik kuşatma” aracına dönüşebilir mi?
Pek olası görünmüyor. Çünkü IPEF’in iki zayıf yanı var:
1) ABD’nin dahil etmek istediği ülkelerin bölgedeki en büyük ticari partneri Çin. O nedenle Asya ülkeleri, Çin’in olmadığı bir ekonomi birliğine imza atmak istemiyor.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, her ne kadar belirlenen kriterlere uymayacağına inandıkları için Çin’i davet etmediklerini belirtse de, IPEF anlaşması, bazı Asya ülkelerinin talebi nedeniyle hâlâ Çin’in katılımına açık.
2) IPEF gümrük vergisi indirimi içermiyor. Oysa Obama döneminde başlayan ama Trump’ın sonlandırdığı Trans-Pasifik Ortaklığı’nın en önemli özelliği, gümrük indirimi içermesiydi…
Konu ABD Kongresi’nde de olumsuz karşılandı. ABD ihraç ürünlerinin yurtdışına satılmasında gümrük vergisi indirimi uygulanmayacak olması hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin yoğun eleştirisine uğradı. Kongre üyeleri bu nedenle IPEF’i yeterince iddialı bulmadıklarını belirttiler. ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai ise anlaşmanın yeterince iddialı olmadığı eleştirilerine katılmadığını belirtti.
HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ BAŞARISIZLIĞA MAHKÛM
ABD Kongre üyeleri haklı: IPEF, BRICS’e karşı yeterince iddialı bir anlaşma gibi görünmüyor.
Asya-Pasifik’te Çin’i dışlayarak bir başarı kazanamayacağını ABD istese de istemese de yaşayarak görecek.
Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önemle vurguladığı gibi, ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi başarısız olmaya mahkûm…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Mayıs 2022
Küresel terörizmin ana sponsoru
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/05/2022
İsveç ve Finlandiya, NATO üyeliği için başvuru kararı aldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, önce “iki ülkenin NATO üyeliğine olumlu bakmadığını” söyledi. 24 saat sonra sözcüsü İbrahim Kalın, “iki ülkeye kapıyı kapatmadık” diyerek bir düzeltme yaptı.
Ancak Erdoğan dün, bu kez daha net bir şekilde veto kartını kullanacağını dile getirdi: “Teröristleri teslim etmeyeceklerine dair mesajları var. Türkiye’ye yaptırım uygulayan ülkelerin NATO’ya girmesine ‘evet’ demeyiz.”
Erdoğan, Finlandiya ve İsveç heyetlerinin Türkiye’ye ziyaretiyle ilgili de, “İknaya mı gelecekler? Kusura bakmasınlar, yorulmasınlar” dedi.
AKP’NİN NATO ÇARKLARI
Türkiye’nin terör destek veren ülkelere karşı veto kartını kullanması elbette hakkıdır, kullanmalıdır, kamuoyunun çok büyük bir kısmı da o vetoyu alkışlayacaktır. Ancak konu NATO olunca, AKP’nin “veto” söylemlerinin kısa sürede tersine döndüğü de bir vakıadır.
Örneğin Erdoğan’ın 2009’da Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği adaylığına karşı çıkıp sonra onaylaması gibi…
Örneğin Erdoğan’ın 2013’te “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye rest çekip operasyona karşı çıktıktan kısa bir süre sonra, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için bu ülkeye girmelidir” şeklinde tarihe geçecek bir gerekçeyle geri adım atması ve operasyona katılması gibi…
ERDOĞAN BİR AY ÖNCE DESTEK VERMİŞTİ
Erdoğan, bir kez daha NATO konusunda söylediğinin tersini yapacak mı, yine geri adım atıp Türkiye’nin ağırlığını zayıflatacak mı, göreceğiz…
AKP cephesindeki ağırlıklı görüş; Erdoğan’ın veto kartının pazarlık amaçlı ve İsveç ile Finlandiya’nın teröre desteğini kesmeye yönelik olduğu, bu konuda kısmi bir başarı kazandığı taktirde üyeliklerini onaylayacağı şeklinde…
Bu türden bir pazarlığın işe yarayıp yaramayacağı bir yana, Erdoğan’ın daha bir ay önce Finlandiya Cumhurbaşkanı Niinisto’ya şu söyledikleri, vetonun “teröre destek” gerekçesini zayıflatıyor: “Açık olmak gerekirse biraz kafam karıştı çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaklaşık bir ay önce bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim ve benden önce inisiyatif aldı ve ‘NATO’ya başvuruyorsunuz ve biz bunu olumlu değerlendireceğiz’ dedi. Kendisine teşekkür ettim ve teşekkürün karşısında çok memnun oldu. Yani anlayacağınız, kafam biraz karıştı. İki gün önce duyduklarımız farklıydı. Dün yeniden Türkiye’nin üyeliğimize açık olduğunu duyduk fakat hayıra dönüştü ya da olumsuza dönüştü diyelim. Sanırım şu anda net bir yanıta ihtiyacımız var.”
Haliyle bir ay önce Finlandiya’nın NATO üyeliğine “teröre destek” gerekçesi olmadan destek verip, bir ay sonra “teröre destek” gerekçesiyle karşı çıkmak, pazarlık argümanını zayıflatıyor.
ADRES İSVEÇ DEĞİL ABD
Dolayısıyla konu pazarlıktan ziyade, Erdoğan’ın iç kamuoyuna “uluslararası siyasette önemli bir aktör olduğunu” resmedebilme hamlesi olarak da yorumlanabilir. Zira Erdoğan’ın kötüye giden ekonomi nedeniyle içeride pozisyonunu sağlam göstermeye ihtiyacı var. Diğer yandan mesele teröre destek ise, pazarlığın ve kavganın adresi İsveç ve Finlandiya değil, ABD olmalıdır!
Çünkü terörizmin asıl destekçisi ABD’dir; dahası ABD küresel terörizmin ana sponsorudur.
İsveç ve Finlandiya da, diğer devletler de teröre, ABD destek verdiği için destek vermektedir. ABD destek vermese, ne İsveç ne de Finlandiya, ne de çok daha büyük Avrupa devletleri teröre destek verebilir.
O nedenle asıl mesele ABD’nin teröre desteğini kesebilmektir.
ABD’NİN TERÖRE DESTEĞİ NASIL KESİLİR?
NATO içinde pazarlık yaparak ABD’nin PKK’ye desteğinin kesilemediği de, ABD’nin FETÖ gibi gladyo yapılarıyla açık darbe girişiminde bulunabildiği de görüldü, yaşandı…
Dolayısıyla Türkiye bu meselede yığınağı esasa yapmalı ve doğrudan ABD’nin teröre desteğine karşı kartlarını kullanmalıdır. Bu arada İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerinin veto edilmesi de, bu stratejiyi besleyen bir taktik hamle olarak elbette değerli olacaktır, olabilecekse…
Dahası bu iki ülkenin, Türkiye ya da bir başka ülke tarafından NATO üyeliklerinin veto edilebilmesi, savaşın Avrupa’nın geneline sıçrama riskini de önleyecektir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Mayıs 2022
Avrupa Siyasi Topluluğu
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 10/05/2022
Almanya-Fransa liderliğindeki Avrupa’nın, bir süredir inşa etmeye çalıştığı “stratejik özerklik”, her ne kadar Ukrayna krizi nedeniyle frenlendiyse de, Stratejik Pusula’ya yine de girmişti.
Nitekim, ABD’nin Ukrayna kriziyle ilgili hedeflerinden biri de, Avrupa üzerindeki hegemonyasını sürdürebilmek, yani pratikte Berlin-Paris ikilisinin stratejik özerklik arayışını önleyebilmekti.
AVRUPA ORDUSU ÇABASI
Stratejik özerklik, Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrasında Amerikan hegemonyasından çıkarak bağımsız bir çizgi izleyebilmesinin adıydı. Bir ekonomik merkez olarak AB, ABD stratejisinden ayrı, Rusya ve Çin ile kendi özel ilişkisini kurmak istiyordu.
ABD’den stratejik özerklik kazanmak, elbette son tahlilde bir Avrupa Ordusu inşa edebilmeye bağlıydı. İşte son birkaç yıldır gerek NATO’ya karşı “beyin ölümü” metaforu ile yapılan eleştiriler, gerek AB Savunma Birliği girişimi, gerekse Avrupa İlk Giriş Gücü çabası, Avrupa Ordusu inşa edebilmenin aşamalarıydı.
Öyle olduğu için de ABD adına konuşan NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, birkaç kez AB’nin bu “ordu” arayışının NATO’ya zarar vereceği uyarısını yapmıştı.
ABD-İNGİLTRE’NİN HEGEMONYA ÇABASI
Avrupa, ABD hegemonyasından çıkmanın adı olan stratejik özerkliğini oluşturamazsa, 21. yüzyılda güçlü bir merkez olabilme hedefini yitirmiş olacak.
Berlin’in de, Paris’in de bunu gördüğü açık. İki başkentin, Washington’un tüm ağırlığına rağmen, Ukrayna krizi konusunda frenleyici pozisyonlar alması, enerji yaptırımı gibi en kritik alana girmemeye özen göstermeleri, Avrupa coğrafyasını uzun süreli bir savaşın zemini yaptırmamak üzere konumlanmaya çalışmaları bu nedenle…
Diğer yandan ABD, özellikle AB’den ayrılmış İngiltere’yi de devreye sokarak ve onu Doğu Avrupa merkezli bir alanın liderliğine taşıyarak, Berlin-Paris ekseninin bu stratejik özerklik arayışını kırmaya çalışıyor.
PARİS’İN GEVŞEK TOPLULUK ÖNERİSİ
Ukrayna’nın NATO üyeliği, Rusya’nın müdahalesiyle rafa kalktı. Ancak ABD Ukrayna’nın AB’ye üyeliğini zorluyor.
Paris’in işte bunu fırsata çevirerek, stratejik özerklik hedefi için alan açmaya çalıştığı anlaşılıyor. Şöyle ki…
Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Ukrayna’nın AB üyeliğinin bugünden yarına gerçekleşmesinin teknik olarak mümkün olmadığını, üyeliğinin on yılları bulabileceğini belirterek, bir pratik çözüm önerisi sundu: Avrupa Siyasi Topluluğu.
Macron, Ukrayna, Moldova ve Gürcistan gibi ülkelerin AB’ye üye olabilmeyi beklerken, Avrupa Siyasi Topluluğu gibi bir yapıya dahil edilebileceğini savundu. Hatta Macron, bu topluluğu sadece AB’ye katılmak isteyen ülkelere değil, AB’den ayrılan ülkelere de açık olabileceğini söyledi. Yani Macron, İngiltere’nin de Avrupa Siyasi Topluluğu içinde yer alabileceğini savundu.
Özetle Paris, stratejik özerklik hedefini yürütebilmek için, Avrupa Siyasi Topluluğu adlı yeni bir araç oluşturma niyetinde…
ANKARA İÇİN YENİ ‘KAPI’ OLUR MU?
Peki, Paris’in gündeme getirdiği Avrupa Siyasi Topluluğu, Türkiye-AB ilişkileri açısından yeni bir “kapı” olur mu? Zira Türkiye’nin pek çok nedenle AB üyesi olamayacağı, artık AB’ci çevrelerin bile kabullendiği bir gerçek. Benzer şekilde AB’den de geçen yıllarda üyelik dışı ortaklık benzeri ilişkilerin kurulabileceği savunuluyordu.
İşte Paris’in Avrupa Siyasi Topluluğu önerisi, Ankara açısından da Brüksel açısından da “yararlı” bir çözüm olarak görülebilir. Zira 9 Mayıs Avrupa günü nedeniyle Ankara’dan yapılan açıklamalar, iktidarın AB üyeliği hedefinin hâlâ stratejik olduğuna işaret ediyor.
“AB’nin, Ukrayna Savaşı’yla birlikte kendine yeni bir hikâye yazmasının zamanı geldi” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin “mevcut meydan okumaların aşılmasında AB’ye somut katkı sağlayacağını” savundu! Erdoğan “Güvenlik, göç, tedarik zincirleri ve enerji başta olmak üzere pek çok alanda, Türkiye’nin AB için stratejik önemde olduğunu” belirtti.
ÇİN’DEN STRATEJİK ÖZERKLİK DESTEĞİ
AB’nin ABD’den stratejik özerk olmasının, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde yaşanacak büyük güç mücadelesi açısından taşıdığı anlam, AB’nin yakın komşusu Rusya kadar, uzak komşusu Çin’in içinde çok önemli.
O nedenle konu, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Almanya Başbakanı Olaf Scholz arasındaki çevrim içi görüşmede de gündeme geldi. Xi Jinping, Çin-Avrupa ilişkileri bağlamında çok önemli üç mesaj verdi:
1. Avrupa’nın güvenliği, Avrupalıların elinde olmalı.
2. Çin, Avrupa’nın stratejik özerkliğini destekliyor.
3. Çin-AB ilişkisi, üçüncü bir tarafın hükmünde ve kontrolünde olmamalı.
Özetle stratejik planda yaşanan şudur: ABD, Ukrayna krizini AB-Rusya ilişkilerini bozmanın ve Avrupa’yı yeniden tahakküm altına almanın aracı olarak kullanmaya çalışırken, Çin de Avrupa’nın ABD’den stratejik özerklik kazanmasını destekleyerek, ABD’den bağımsız bir Çin-AB işbirliği inşasına çalışıyor.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Mayıs 2022
Çin ve Rusya’nın ‘sınırsız’ ortaklığı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 26/04/2022
Bir süredir Çin ile Rusya, işbirliği ilişkilerini, “sınırsız” kavramıyla niteliyor. Öyle ki düzenlenen son foruma da yine bu kavramla isim verildi: “Çin-Rusya İlişkileri – Sınırsız Gelecek”
Forumda konuşan Çin’in Moskova Büyükelçisi Zhang Hanhui iki ülkenin “stratejik işbirliğinin ısrarla derinleştirileceği” mesajını verdi. Buradaki “ısrarla” ifadesi, kuşkusuz Ukrayna krizi üzerinden Çin’e baskı yaparak Rusya’ya yaptırım uygulatmaya kalkan ABD’ye bir yanıttı…
Zhang Hanhui’nin mesajlarına geleceğiz ancak şu “sınırsız” kavramı ile tanımlanan Çin-Rusya ilişkilerine dair yakın zamanda kim ne söyledi, öncelikle onu anımsayalım:
ÇİN VE RUSYA KÜRESEL SORUNLARDA TEK SES
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ülkesinin Ukrayna harekâtından bir süre sonra Beijing’i ziyaret etmiş ve iki ülkenin dışişleri bakanları, ABD’nin tehditlerine karşın, dünyaya çok önemli mesajlar vermişti.
Lavrov, görüşme öncesi yayımladığı videoda “sizinle ve sempatizanlarımızla birlikte çok kutuplu, adil, demokratik bir dünya düzenine doğru ilerleyeceğiz” mesajı vermişti.
Rusya Dışişleri Bakanlığı, iki ülkenin dışişleri bakanlarının yaptığı görüşmenin ardından yayınladığı açıklamada, “iki tarafın işbirliğini derinleştirme ve küresel meseleler hakkında ‘tek bir sesle’ konuşma konusunda anlaştığını” duyurmuştu.
Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü de, düzenlediği basın toplantısında şu çarpıcı mesajı vermişti: “Çin-Rusya işbirliğinde sınır yok, barışı sağlama, güvenliği koruma ve hegemonyaya karşı çıkma çabalarımızda sınır yok” (30.3.2022).
SOĞUK SAVAŞ İTTİFAKLARINDAN ÜSTÜN İLİŞKİ
Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yaklaşık iki ay önce, 4 Şubat 2022’de imzaladıkları tarihi ortak bildiri de iki ülkenin işbirliğine dair özel bir nitelemede bulunmuşlardı.
Putin ve Şi, “Rusya ile Çin devletleri arasındaki yeni tür ilişkileri, Soğuk Savaş döneminin askeri-politik ittifaklarından daha üstün olduğunu” ilan etmişlerdi.
“Bilinen ittifaklardan üstün ilişki” yaşayan iki ülkenin liderleri, 4 Şubat’ta imzaladıkları ortak metinle, aslında yeni dünya düzeninin bildirisini ilan etmişlerdi.
İki lider, “Yeni dönem, yeni güç dağılımı ve yeni düzen”e işaret etmiş, çok kutupluluk ve çok taraflılık mesajı vermişti. İki lider, “Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne paralel ve eşgüdümlü olarak Büyük Avrasya Ortaklığı’nı inşa etmeye odaklandıklarını” duyurmuştu.
YENİ ULUSLARARASI İLİŞKİLERİN İNŞASI
Son olarak iki ülkenin işbirliğinin “sınırsızlığına” vurgu, düzenlenen forumla da dünya kamuoyuna gösterilmiş oldu.
Çin’in Moskova Büyükelçisi Zhang Hanhui’nin “Çin-Rusya İlişkileri – Sınırsız Gelecek” forumunda yaptığı konuşmada verdiği şu dört mesaj ise, hem küresel güç mücadelesindeki saflaşmayı hem de dünyanın gidişatının yönünü berrak bir şekilde ortaya koyuyor:
1. “Uluslararası durum nasıl değişirse değişsin, Çin ve Rusya her zaman stratejik işbirliğini ısrarla derinleştirecek”
2. “Çin ve Rusya, uluslararası adalet için omuz omuza duracak”
3. “Çin ve Rusya, hegemonya ve güç politikalarına karşı çıkacak”
4. “Çin ve Rusya, yeni bir tür uluslararası ilişkilerin inşasını ve insanlığın ortak kaderini teşvik edecek.”
Özetle, Çin ve Rusya, adil ve demokratik bir dünya düzeni inşası için “sınırsız bir ortaklık” kurmuş durumda…
Pentagon-CIA imalatı “Çin ve Rusya ortak değil, birçok sorunu bulunan rakiptir” temalı propaganda, artık Batı’da da inandırıcılığını kaybetmiş durumda. Beijing ve Moskova, Washington’un tehditlerine rağmen, belirledikleri stratejide adım adım ilerliyorlar…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Nisan 2022
Şam karşıtlığı eşittir sığınmacı artışı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/04/2022
Çok değil, daha bir ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle diyordu: “Ana muhalefetin başındaki ve yanındakiler ‘seçimi kazandığımızda mültecileri ülkelerine göndereceğiz’ diyorlar. Biz göndermeyeceğiz.”
Aynı Erdoğan, dün ise tersini söyledi ve “5 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.”
Nedir bu değişikliğin nedeni?
Türkiye artık seçim atmosferinde, erken değil zamanında yapılsa bile 14 ay kaldı… Sığınmacı sorununun AKP’ye 5-6 puan kaybettirdiği ise araştırmacıların genel kanaati.
AVRUPA’NIN HUZURU KAÇMASIN, TÜRKİYE’NİN KAÇSIN!
Oysa Erdoğan yönetimi, Türkiye’yi bile isteye bir “göçmen deposu”, bir “tampon ülke” haline getirdi. Dahası AKP iktidarı, bununla da övündü hep!
Örneğin AKP hükümetinin başbakanı Binali Yıldırım 2016’da aynen şöyle diyordu: “Türkiye olmasa, mülteciler Avrupa’yı istila edecek.”
Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’da “Avrupa’nın huzurunu, 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlamıştı.
Yıldırım ve Erdoğan’ın sözleri açık: Mülteciler/göçmenler/sığınmacılar Avrupa’yı istila etmesin diye Türkiye’nin istila edilmesine göz yumdular; Avrupa’nın huzuru kaçmasın diye Türkiye’nin huzurunun kaçmasını kabullendiler!
Vahim sözler, vahim itiraflar…
Peki AKP iktidarı Avrupa’nın huzurunu nasıl sağladı, istila edilmesini nasıl önledi? AB ile “Geri Kabul Anlaşması” imzalayarak!
GÖÇMENİ DEĞİL GÖÇMENİ DOĞURAN POLİTİKAYI KONUŞMALIYIZ
Bugünlerde sığınmacı sorunu yeniden alevlendi. Yine kamuoyu iktidar ve muhalefetin yaklaşımlarına paralel olarak gönderilsin-gönderilmesin diye ikiye bölündü. Ama “gönderilsin” diyenlerin arttığı da bir gerçek.
Konu, çok boyutlu ve oldukça hassas. O nedenle özellikle siyasetçilerin konuya dair çözümlerinde insani perspektifi esas alan, sığınmacıdan ziyade sığınmacı doğuran şartları tartışan ve o şartları değiştirmeye yönelen bir çizgi izlemesi gerekir.
Altı ay önce yazdığım Tampon Ülke kitabımda, başından sonuna bu ince çizgiye dikkat çekerek konuyu çözümlemeye çalışmıştım.
Ve şöyle demiştim:
“Türkiye’nin göç sorununun kaynağı, birincisi ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır, ikincisi de o politikalarla işbirliği yapan iktidardır. Sorunun olan ABD, AB ve AKP yerine göçmenleri/sığınmacıları suçlamak ve mazlum sığınmacı ile emperyalizmin işbirlikçisi göçmeni aynı kefeye koyarak kategorik bir göçmen karşıtlığı yapmak büyük yanlıştır. Göç sorunun çözümü, işte bu perspektifle başlar.”
UCUZ İŞGÜCÜNE DAYALI SÖMÜRÜ DÜZENİ
Dolayısıyla tartışmamız gereken şey “Suriyeli” değil, “Suriye politikası”dır. Yani Türkiye’nin “Suriyeli göçmen sorunu” değil, “Suriyeli göçmen sonucunu doğuran AKP dış politikası sorunu” vardır.
AKP iktidarı Suriye’de Esad yönetimini yıkmaya kalkmasa, bugün Türkiye’de resmi 5 milyon Suriyeli olmayacaktı.
Ankara, bu politikasını sürdürdükçe, Suriye sayısı daha da artacak!
Yukarıda alıntıladığımız Erdoğan’ın sözleri artışa işaret ediyor. Erdoğan 2019’da 4 milyon Suriyeli derken, bugün 5 milyon Suriyeliden bahsediyor. 2,5 yılda 1 milyon daha arttı…
Tabi bu resmi olanı!
Gayri resmi olarak sayı çok daha yüksek. Zira egemen sınıf göç emeğini, birincisi ucuz işgücü olarak, ikincisi de zam/iyi ücret/sendika isteyen Türk işçisine karşı “alternatifin var” diyerek kullanmaktadır ne acı ki…
Öyle bir “ucuz işgücüne dayalı sömürü düzeni” kurmuşlar ki, iktidar partisinin kimi yöneticileri “Suriyelileri gönderirsek ekonomi batar” demek durumunda kalmıştır!
MİLLET İTTİFAKI’NIN SIRTINDAKİ DAVUTOĞLU YÜKÜ
Sonuç olarak…
Ankara, Esad yönetimini yıkma hedefinden vazgeçmezse, yanlış Suriye politikasını değiştirmezse, Şam’la anlaşmazsa, Adana Mutabakatı şartlarına dönmezse, Suriyeli sayısı artmaya devam edecek…
Ana muhalefet partisi başından itibaren AKP yönetiminin Suriye politikasını eleştiriyor. İktidara geldiklerinde Şam’la anlaşacaklarını da söylüyor. Bu, sığınmacı sorununun çözümünün olmazsa olmazıdır.
Burada asıl üzerinde düşünülmesi gereken konu, altılı masa kurulduktan sonra da ana muhalefet partisinin bu çizgisini sürdürüp sürdüremeyeceği…
Zira altılı masada, bu yanlış Suriye politikasının mimarı da var ve o mimar artık AKP’ye muhalif olmasına rağmen, Suriye politikasını hâlâ savunuyor!
Davutoğlu’nun “Suriye’yle ilgili hiçbir pişmanlığım yok” sözleri, Millet İttifakı’nın sırtındaki yük olmayı sürdürüyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Nisan 2022
Ya Rusya Ukrayna’da ABD’yi durduramasaydı?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/04/2022
Ukrayna meselesinin, Ukrayna’dan öte doğrudan Amerikan düzeniyle ilgili olduğu gün geçtikçe daha net ortaya çıkıyor.
Ukrayna cephesi, ABD açısından birincisi Rusya’yı kuşatmanın, ikincisi Avrupa hegemonyasını sürdürebilmenin, üçüncüsü Almanya/AB-Rusya enerji işbirliğini kesebilmenin, dördüncüsü Doğu Avrupa ve Karadeniz’e askeri olarak yerleşebilmenin aracıydı. ABD açısından NATO’yu genişletmek, bu amaçlara ulaşmanın yoluydu.
İşte böyle olduğu için de Rusya’nın Ukrayna cephesinden ABD kuşatmasına müdahalesini, ilk günden beri “yarma harekâtı” olarak niteledim.
UKRAYNA’DA HEDEF: AMERİKAN DÜZENİNİN SONA ERDİRİLMESİ
Ve tam da böyle olduğu için Ukrayna meselesi tartışılırken, Moskova’da da, Washington’da da, Berlin’de de, Beijing’de de asıl tartışılan Amerikan düzenidir.
Çünkü Ukrayna, ABD açısından Amerikan düzenini sürdürebilmenin ama Rusya açısından da o düzeni durdurabilmenin sahası yapılmıştır. Ukrayna’nın bir oyun sahasına, bir cepheye dönüştürülmesinin birinci sorumlusu Washington yönetimi ise ikinci sorumlusu da “NATO üyeliği” hayali üzerinden o oyuna gönüllü oyuncu olan Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’dir; daha doğrusu Zelenski’nin arkasındaki oligarklar takımıdır.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un son açıklaması, bu gerçekliği berraklaştırması bakımından önemliydi. Lavrov, Rusya’nın Ukrayna’ya düzenlediği “özel askeri operasyonunun” hedefini şu sözlerle açıkladı: “NATO’nun arsız genişlemesine ve ABD ile Batılı tebaalarının dünya sahnesinde tam hakimiyete yönelik arsız gidişine bir son vermeyi amaçlamaktayız.”
Özetle Lavrov, “ABD egemenliğindeki dünya düzenini sona erdirmek istiyoruz” diyor. Evet, konu budur ve Ukrayna’da “emperyalistler arası savaş” görenlerin de, “Rusya’nın durduk yere komşusuna saldırdığını” söyleyenlerin de, “Ne Ukrayna ne Rusya” tarafsızlığı ile üstüne çamur sıçratmaktan kaçınanların da görmediği gerçek budur: Ukrayna’da, ABD egemenliğindeki düzenin varlığını sürdürebilmesi ya da sona erdirilmesinin çarpışması yaşanmaktadır!
Amerikan düzeni denilen dolar saltanatının, liberal kapitalizm ile halkların yoksullaştırılmasının ve Irak’tan Afganistan’a, Suriye’den Libya’ya sürdürülen işgallerin devamı ya da durdurulmasıdır!
ÇİN’DEN NATO’YA TEPKİ
Kısacası, bir süredir başta Çin ve Rusya olmak üzere “gelişmekte olan ülkeler”, “emperyalist batı kampının” iradesine boğun eğmeyeceklerini ortaya koymaktadırlar.
Yani Ukrayna’da, Tayvan’da, Suriye’de, Libya’da olanlar, emperyalist Atlantik kampı ile gelişen yeni dünya arasındaki mücadeledir. Gelişmekte olan ülkeler, emperyalizmin saldırdığı bu cephelerden emperyalizme yanıt vermektedirler.
Nitekim Beijing yönetimi de Moskova yönetimi gibi, son açıklamasıyla meselenin bu esas yanına işaret etmektedir. Çin Dışişleri Bakanı Sözcüsü Cao Licien, NATO’nun Avrupa’yı istikrarsızlaştırmasına dikkat çekerek, aynı şekilde Asya’yı ve dünyayı da istikrarsızlaştırmaya çalışmasına tepki gösterdi.
NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in 6-7 Nisan’daki dışişleri bakanları toplantısından sonra Çin’i hedef almasına yanıt veren Çin Dışişleri Sözcüsünün açıklaması şöyle: “Kuzey Atlantik bölgesinin askeri örgütlenmesi NATO, son yıllarda gücünü göstermek ve gerilim yaratmak için Asya-Pasifik bölgesine yönelmeye başladı. NATO bir süredir sınır aşırı girişimlerde bulunuyor ve yeni bir Soğuk Savaş cepheleşmesi yaratmak için yaygara koparıyor. NATO, dezenformasyon yaymayı ve Çin’i hedef alan kışkırtıcı yorumları derhal bırakmalı, ideolojik çizgideki cepheleşmeyi terk etmeli. Avrupa’yı istikrarsızlaştıran NATO, Asya’yı ve dünyayı da istikrarsızlaştırma çabasına son vermeli.”
ABD’Yİ UKRAYNA’DA DURDURMANIN KAZANÇLARI
Özetle, ABD’nin NATO aracılığıyla Amerikan düzenini sürdürebilme hamleleri görülmeden, ne Ukrayna meselesi anlaşılır ne de gelişmekte olan ülkelerin emperyalist kampa boyun eğmeme iradesi kavranır…
ABD Ukrayna cephesi üzerinden atağını sürdürebilirse, yani Rusya ABD’yi Ukrayna’da durduramazsa, önümüzdeki yıllarda Türkiye başta pek çok bölge ülkesi için büyük sorunlar ortaya çıkabilecektir:
– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Montrö Sözleşmesi barış sağlama özelliğini yitirir, Karadeniz NATO gölü olur, Amerika’nın tek giremediği deniz olan bölge denizimiz yeni çatışmaların alanına döner.
– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan geniş coğrafyada çatışmalar, rejim değişiklikleri, hatta yeni haritalar oluşur.
– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Pakistan’da “ABD destekli darbe” ile devrilen İmran Han örneklerinin benzerleri Asya’da çoğalır.
– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Amerikan mali sermaye sınıfının dünya halklarını daha da dizginsizce sömürebilmesinin önü açılacak; halklar daha da yoksullaşacaktır.
Neyse ki Rusya Ukrayna cephesinde ABD’yi durdurabildi!
Dolayısıyla asıl şöyle söylemeliyiz: Rusya, Ukrayna’da ABD’yi durdurarak, aslında önümüzdeki yıllarda Karadeniz’in NATO gölüne ve çatışma alanına dönüşmesini, Kafkasya’dan Orta Asya’ya yeni savaş cephelerinin oluşmasını önlemektedir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Nisan 2022