Archive for category CGTN Türk
ABD Ankara’dan Montrö’ye göz yummasını istiyor
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 09/11/2021
ABD Donanması subayı Brian Harrington, The Hill gazetesi için kaleme aldığı makalede, “Montrö Sözleşmesi’ne göz yumularak düzenli askeri tatbikatlar yapmanın Rusya’yı Karadeniz’deki hakimiyetten mahrum etmeye yardımı olacağını” söylüyor.
Yani ABD subayı açıkça ülkesinin bir süredir yaptığı türden askeri tatbikatların ve sık sık Karadeniz’e girmesinin, Karadeniz’i Rusya’da dar etmek hedefini taşıdığını belirtiyor. Ve Türkiye açısından daha önemlisi, Amerikalı subay, ülkesinin Montrö Sözleşmesi’ni sulandırma çabalarını ve delme hedefini dile getiriyor.
PENTAGON: KARADENİZ ULUSAL ÇIKARIMIZ
ABD’li subayın söyledikleri, ülkesinin resmi politikasını yansıtıyor elbette.
Daha geçenlerde, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, açık açık Karadeniz’in ulusal çıkarları olduğunu dile getirmişti!
NATO Savunma Bakanları toplantısı öncesi Karadeniz turu yaparak Gürcistan, Ukrayna ve Romanya’yı ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin aynen şöyle demişti: “Karadeniz’in güvenliği ve istikrarı ABD’nin ulusal çıkarıdır ve NATO’nun doğu kanadının güvenliği açısından kritik önem taşımaktadır” (20.10.2021).
Austin, Romanya ve Yunanistan’daki üslerin, “Rusya’ya karşı caydırıcılık taşıdığını” da belirtmişti.
ABD-NATO İÇİN KARADENİZ’İN ÖNEMİ
Karadeniz’in ABD açısından önemi çok boyutlu. Hatta ABD’nin Baltık Bölgesinden Orta Asya’ya uzanan geniş bir yay hedefi düşünüldüğünde, Karadeniz’in merkez olduğu da görülecektir.
Nitekim ABD’nin eski Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanı Ben Hodges, ülkesi açısından Karadeniz’in neden önemli olduğunu şöyle belirtiyor: “Rusya ve İran’ı çevrelemek ve bölgedeki müttefiklerimizi ve dostlarımızı korumak için Karadeniz’e ihtiyacımız var” (25.10.2021).
Karadeniz ABD için bu kadar önemli olduğundan, Washington son NATO Zirvesi’nde konuyu önemli gündem başlıkları arasına almıştı.
Ve 14 Haziran 2021’deki zirveden, Karadeniz merkezli iki önemli karar çıkmıştı:
1) NATO, Karadeniz’deki varlığını, denizde, karada ve havada artırma kararı aldı.
2) Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye yapılması hedefi teyit edildi ve o sürece kadar NATO ülkelerinin bu iki ülkeyle askeri işbirliğini geliştirmesi istendi.
RUSYA VE ÇİN’E KARŞI ABD CEPHELERİ
Yukarıda da belirttik: ABD’nin Rusya ve Çin’e karşı, Baltık bölgesinden başlayıp, Orta Asya’ya uzanan geniş bir yay hattı hedefi var. Ve Karadeniz bu geniş yayın merkezi konumunda…
Bu hatları/cepheleri Batı ve Güney diye adlandırırsak:
ABD’nin Batı hattı, Baltık-Doğu Avrupa-Karadeniz şeklinde. ABD için bu hattın ana hedefi, Rusya’yı batısından ve güney batısından kuşatmak. Ancak ABD bu hat ile şu yan hedeflere de ulaşmak istiyor: Türkiye ile Rusya’nın arasına girmek, Rusya’yı Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’den uzak tutmak, Doğu Avrupa ülkelerini “Rusya tehdidi” diyerek Washington’a çapalamak…
ABD Batı hattının altına bir de yardımcı hat inşa ediyor: Karadeniz-Doğu Akdeniz hattı. Bu hat, esas olarak Yunanistan’a askeri yığınaklanma ile inşa oluyor. ABD Dedeağaç-Ege-Girit hattı ile Rusya’nın Doğu Akdeniz çıkışına baraj kurmayı hedefliyor.
Gelelim Güney hattına…
ABD’nin Güney hattı ise Karadeniz-Kafkasya-Orta Asya şeklinde. ABD bu hat ile esas olarak Rusya’yı güneyinden, Çin’i de batısından kuşatmak istiyor. Kuşkusuz ABD’nin yan hedefleri de var. Hattın Kafkasya ayağı üzerinden Rusya ile İran’ın, hattın Orta Asya’nın batısı ayağı üzerinden Rusya ile Hindistan’ın ve Orta Asya ayağı üzerinden de Rusya ile Çin’in arasına girmek…
AMİRALLERİN UYARISININ HAKLILIĞI
Özetle ABD planlaması gereği Karadeniz’e büyük önem veriyor. Türkiye’yi NATO üyeliğinin sorumlulukları üzerinden Rusya’ya karşı karşıya getirmeye çalışan ABD’nin gözünü Montrö Sözleşmesinin sulandırılmasına ve delinmesine dikmiş olmasının üzerinde önemle durulmalı…
Bir süre önce konuya vakıf 104 amiralin kamuoyunu bilgilendirerek dikkat çektiği durum, bugün çok daha yakıcı bir hal almıştır.
Ankara’nın Montrö Sözleşmesine sahip çıkması ve “Karadeniz’i Karadeniz’e kıyısı olan devletlerin konusu” olarak görme anlayışını sürdürmesi, ulusal güvenlik bağlamında kritik önemdedir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
9 Kasım 2021
Ortak mekanizma mutabakatının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 02/11/2021
Erdoğan’ın ABD bayrağı önünde, Biden’ın Türk bayrağı önünde poz vererek başladığı Roma görüşmesi; özetle “diyalog var, mesaj var, ortak mekanizma mutabakatı bile var ama çözüm yok” şeklinde sonuçlandı.
Hep belirttik: Türk-Amerikan ilişkileri bağlamında masada büyük sorunlar var. Bu sorunların çözümü Ankara ya da Washington konum değiştirmedikçe mümkün değil. Yani ABD, Türkiye karşıtı hamlelerinden vazgeçmedikçe ya da Türkiye ABD’nin talepleri karşısından büyük tavizler vermedikçe, “çözüm” yok.
Ancak…
Türkiye taviz verdikten sonra ortaya çıkan “çözüm” de, Türkiye’nin çıkarları bakımından çözüm olmayacaktır.
BEYAZ SARAY’IN ‘GÖRÜŞÜLENLER’ LİSTESİ
Görüşmeye ve görüşmeden sonra iki başkentten yapılan açıklamaya gelince…
Beyaz Saray’ın açıklamasına göre;
–Biden, yapıcı ilişkileri sürdürme, işbirliği alanlarını genişletme ve anlaşmazlıkları etkin bir şekilde yönetme arzusunun altını çizdi.
–Biden, Türkiye’nin Afganistan’daki NATO misyonuna yaklaşık yirmi yıldır yaptığı katkılardan dolayı takdirini dile getirdi.
–Biden ve Erdoğan, Suriye’deki siyasi süreci, ihtiyaç sahibi Afganlara insani yardımın ulaştırılmasını, Libya’daki seçimleri, Doğu Akdeniz’deki durumu ve Güney Kafkasya’daki diplomatik çabaları ele aldı.
–Biden, ABD ile Türkiye’nin savunma ortaklığını ve Türkiye’nin bir NATO müttefiki olarak önemini yeniden teyit etti, ancak ABD’nin Türkiye’nin Rus S-400 füze sistemine sahip olması konusundaki endişelerine dikkat çekti.
–Biden, barış ve refah için güçlü demokratik kurumların, insan haklarına saygının ve hukukun üstünlüğünün önemini vurguladı.
Ancak….
ANA KONU F-16
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Beyaz Saray’ın açıklamasını yalanlayarak, Biden’la 70 dakikalık görüşmesinde Doğu Akdeniz konusunun gündeme gelmediğini belirtti: “Görüşmede, Doğu Akdeniz gündemimize gelmedi. Gelmediğine göre de Sayın Biden’ın gündeminde değil, benim de gündemimde değil.”
Kuşkusuz ABD’nin AB’yle birlikte Türkiye’yi sıkıştırmaya çalıştığı Doğu Akdeniz konusunun Erdoğan’ın gündeminde olmaması, ülkemiz açısından fazlasıyla sorunlu!
Açıklamalara bakılırsa, 70 dakikalık görüşmede en ağırlıklı yer tutan konu, F-16 konusuydu. Ancak Erdoğan’ın, F-35’ler yerine F-16 alınması ya da mevcutların modernizasyonu konusunda Biden’dan “olumlu yaklaşım gördüğünü” belirtmesi, öncelikle Amerikan Kongresinin gerçekleriyle örtüşmüyor.
Ama daha önemlisi de şudur: ABD Kongresinin F-16 talebini kabul etmesi durumunda, Türkiye parasının karşılığını alt nesil uçakla tahsil etmiş olacak ki, bu da sonuç bakımından Türkiye’nin çıkarlarına uygun bir durum değildir.
ROMA MUTABAKATI
Erdoğan ile Biden’ın 70 dakikalık görüşmesinde neyin ele alınıp neyin ele alınmadığının aslında pek bir önemi yok. Zira ele alınan konularda bir çözüm yok, ilerleme olasılığı da yok.
Nitekim, AKP medyasının “Roma mutabakatı” diye sevindiği tek konu, tarafların üzerinde anlaştığı “ortak mekanizma” konusudur ki, bu da bize göre Türkiye açısından çok sorunlu bir konudur. Şöyle ki:
Cumhurbaşkanlığının açıklamasına göre “İki lider Türkiye-ABD ilişkilerini daha güçlendirmek ve geliştirmek için müşterek irade beyanında bulundu ve bu doğrultuda ortak bir mekanizma kurulması konusunda mutabık kaldı.”
NATO üyeleri olan Türkiye ile ABD’nin “ilişkileri geliştirmek” için bir “ortak mekanizmaya” ihtiyaç duyuyor olması, aslında Türk-Amerikan ilişkilerinin gerilediği seviyeyi göstermektedir. Ortak mekanizmanın Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlara çözüm bulmak bakımından pratikte bir anlamı da yoktur.
Ortak mekanizmanın tek hedefi vardır: Türk-Amerikan ilişkilerinde masanın devrilmesini önlemek. Ankara ve Washington, aslında bu ortak mekanizmayla, iki ülkeyi son büyükelçiler krizindekine benzer sorunlardan korumakta mutabakata varmıştır. Şöyle ki, bu mekanizmayla, sorunlara dair çıkışlar, liderlerden önce heyetler arasında yumuşatılmış olacak. Roma mutabakatı dedikleri, işte budur.
Sonuç olarak Erdoğan ve Biden, bırakın Türk-Amerikan ilişkilerindeki tek bir sorunu bile çözmeyi, 70 dakikada görüşüldüğü belirtilen konular listesinde bile mutabık değildirler. Mutabakata vardıkları tek konu olan “ortak mekanizma” ise büyükelçiler krizi gibi sorunları liderler öncesinde “heyetler arasında” soğutma mutabakatıdır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Kasım 2021
Karadeniz-Suriye hattında NATO’culuk
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 26/10/2021
Karadeniz’le arasında bir deniz ve bir okyanus ile bir kıta bulunan ABD, Karadeniz’i ulusal çıkarı ilan etti!
NATO Savunma Bakanları toplantısı öncesi Karadeniz turu yaparak Gürcistan, Ukrayna ve Romanya’yı ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, “Karadeniz’in güvenliği ve istikrarı ABD’nin ulusal çıkarıdır ve NATO’nun doğu kanadının güvenliği açısından kritik önem taşımaktadır” dedi (20.10.2021).
Eski CENTCOM Komutanı ve eski ABD Genelkurmay Başkanı Yardımcısı olan Austin, Romanya-Mihail Kogalniceanu hava üssü ile Yunanistan-Dedeağaç’taki askeri yığınağın, “Rusya’ya karşı caydırıcılık taşıdığını” belirtti.
ABD’NİN RUSYA VE İRAN’I ÇEVRELEME HEDEFİ
Bir başka asker, ABD’nin eski Avrupa Kara Kuvvetleri Komutanı Ben Hodges da Austin’le aynı fikirde. “Stratejik düşünmek gerektiğini” söyleyen Hodges, “Rusya ve İran’ı çevrelemek ve bölgedeki müttefiklerimizi ve dostlarımızı korumak için Karadeniz’e ihtiyacımız var” dedi (25.10.2021).
Biden hükümetinin Karadeniz hamlelerini yeterli bulmayan Ben Hodges şunları öneriyor:
– Rusya’ya diplomatik baskı artırılmalı.
– Bölge ülkelerine yapılan ekonomik yatırımlar artırılmalı.
– Ukrayna ve Türkiye ile ilişkiler nitelikli şekilde iyileştirilmeli.
AUSTIN-AKAR GÖRÜŞMESİ
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, Karadeniz turunun ardından katıldığı NATO Savunma Bakanları toplantısı sırasında, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’la bir görüşme yaptı. Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre, “görüşmede, Roma’da gerçekleştirilecek G20 Liderler Zirvesi öncesinde olumlu gündem oluşturulması için ayrıntılı bir görüşme yapılmasının gerekliliği ele alındı.” (AA, 21.10.2021).
İlginçtir, Austin’in NATO temaslarını değerlendiren ve ABD-Türkiye-NATO üçgeni içinde ilişkileri analiz eden ABD’nin ünlü Foreign Policy dergisi ise Akar’ı “anlaşması en rahat Türk yetkili” ilan ediyordu.
Austin ile Akar, Biden ve Erdoğan için “olumlu gündem” oluşturabildi mi, bilmiyoruz ancak AKP’nin bu süreçteki NATO faaliyetleri, Washington’u fazlasıyla memnun etti.
NATO’NUN KARADENİZ’E ODAKLANAN RUSYA KARŞITI PLANI
Sondan başlarsak, NATO Savunma Bakanları, “Karadeniz’e odaklanan Rusya karşıtı master planı” onayladı (21.10.2021).
Türkiye’yi Karadeniz’de Rusya’yla karşı karşıya getirecek plana Hulusi Akar’ın itirazı yok!
Neden olsun ki!
Öncesinde de NATO Parlamenterler Meclisi’nde görevli AKP’liler NATO’yu Rusya’ya karşı Suriye’ye çağırıyorlardı!
NATO Parlamenterler Meclisi Türk Grubu Başkanı ve AKP Rize Milletvekili Osman Aşkın Bak, 11 Ekim 2021’de yapılan NATO Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’ndaki konuşmasında, İdlib’deki Rusya ve Suriye saldırılarının durdurulması için NATO’dan destek talep etti! (Cumhuriyet, 19.10.2021).
Neyse ki NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, Bak’ın talebini reddetti: “Bazı NATO müttefiklerinin Suriye’de sahada varlıkları bulunuyor, fakat NATO’nun sahada bir varlığı yok. Suriye’de sahada bir NATO misyonu ya da NATO varlığı olmamalıdır.”
Bitmedi…
NATO Parlamenter Meclisi Türk Grubu üyesi ve AKP Denizli Milletvekili Ahmet Yıldız’ın hazırladığı ve 11 Ekim 2021’de Lizbon’daki Genel Kurul’da oybirliğiyle kabul edilen rapor var bir de…
AKP raporunda açık açık şöyle deniyor: “Türkiye, yeniden güçlenen Rusya’ya karşı NATO ittifakına Karadeniz’de önemli caydırıcılık kapasitesi sağlıyor.”
KARADENİZ KARADENİZLİLERİNDİR
10 Batı büyükelçisiyle “istenmeyen kişi” krizi sürecinde bunlar yaşandı işte…
Oysa ABD’nin Karadeniz’i ulusal çıkar ilan etmesi de, NATO’nun Rusya’ya karşı Karadeniz’e odaklanma kararı alması da Türkiye’nin ulusal çıkarına aykırıdır.
Türkiye’yi Karadeniz’de Rusya’yla karşı karşıya getirmek, bir tek Atlantik’in işine yaramaktadır.
Türkiye’nin ulusal çıkarı, Karadeniz’in Karadeniz ülkelerine ait olmasından geçmektedir. ABD’nin Montrö Sözleşmesini zayıflatarak Karadeniz’e sınırsızca girmek istemesi ile Ukrayna ve Gürcistan’ı NATO üyesi yaparak Karadeniz’i adeta bir NATO gölüne çevirmek istemesi, Türkiye’nin çıkarına değil, tersine Türkiye’nin zararınadır.
AKP’li Hulusi Akar, Osman Aşkın Bak ve Ahmet Yıldız’ın NATO’daki faaliyetleri, AKP iktidarının resmi politikasıdır ve Ankara’yı önümüzdeki dönemde büyük sıkıntılara sokma potansiyeli taşımaktadır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Ekim 2021
Büyükelçinin ABD’ye uzlaşma mesajı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/10/2021
Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, aynı zamanda AKP’nin kurucusu. Dahası, AKP’nin kuruluş sürecinde Erdoğan’ın ABD ilişkilerini düzenleyen isimlerin başında geliyor.
Erdoğan, Mercan’ı, ABD’yle ilişkilerin en sıkıntılı olduğu bir dönemde, Washington’a büyükelçi olarak gönderdi.
Amaç açık: AKP ile ABD’nin ilişkilerini restore etmek…
ABD ADINA AVRASYA’DA KOÇBAŞI OLMA TEKLİFİ
Murat Mercan da, işte bu amaçla, ABD’nin savunma ve ulusal güvenlik analizlerinin yer aldığı “Defense One” için bir makale yazdı.
“Türkiye ile ABD Arasında Uzlaşma Zamanı Geldi” başlıklı makale özetle AKP’nin ABD’ye “uzlaşalım ve anlaşalım” diyerek el uzatması anlamına geliyor.
AKP’li büyükelçi Murat Mercan’ın Erdoğan adına Biden yönetimine verdiği mesajlar şunlar:
– Ortadoğu, Kuzey Afrika, Karadeniz Havzası ve Asya’da çıkarlarımız ortak.
– Türkiye ve ABD bu nedenle aralarındaki kademeli yakınlaşma alanlarını araştırmalı.
– Türkiye yetenekli, istekli ve güvenilir bir NATO müttefikidir.
– Türk ordusu, Libya ve Suriye’de yeteneğini gösterdi.
– Avrasya bilmecesinin sularında istikrarlı ve güvenli bir şekilde gezinmek için transatlantik topluluğun rol modellere ihtiyacı var.
– Türk askeri varlığı Büyük Avrasya’daki güç dengesinin transatlantik topluluğu lehine çevrilmesine yardımcı oldu.
– Türkiye ve ABD birlikte çalışmalıdır.
Tek kelimeyle Türkiye adına “vahim” mesajlar…
Türkiye’nin, daha doğrusu AKP’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, ABD’ye, Transatlantik dünya adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif ediyor.
TÜRK-AMERİKAN SORUNLAR LİSTESİ NE DURUMDA?
Peki Türkiye ABD adına Avrasya’da nasıl koçbaşı olabilecek?
Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlar çözüldü de bizim mi haberimiz yok?
– ABD teröre destek vermeyi mi kesti?
– ABD FETÖ’cüleri korumayı mı bıraktı?
– ABD Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtlığından mı vazgeçti?
– ABD Kıbrıs’ta Türk tezlerini mi destekliyor?
– ABD Ege ve Trakya’da Türkiye’ye karşı askeri yığınak yapmayı mı bıraktı?
– ABD Türkiye’ye “istediğiniz silahı elbette alabilirsiniz” mi dedi?
– ABD Türkiye’nin parasını ödediği F-35’leri mi teslim etti?
Hiçbiri…
Bunlardan teki bile çözülmedi, düzelmedi.
Peki AKP’nin büyükelçisi buna rağmen nasıl oluyor da ABD’ye “uzlaşma” çağrısı yapabiliyor? Nasıl oluyor da ABD adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif edebiliyor?
ULUSAL GÜVENLİK SORUNU
AKP iktidarı siyaseten ve ekonomik olarak sıkışmış durumda. 20 yılda inşa ettikleri “borcu borçla çevirme” ekonomisi iflas etti. Yeni borçlara, yeni kredilere, yeni musluklara ihtiyaçları var. Üstelik seçim sürecine girişlmiş durumda…
Ancak AKP’nin borç bulabilmesi, ABD’nin vereceği desteğe bağlı.
İşte AKP bu nedenle, Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunların teki bile çözülmemişken, Washington’a “uzlaşma” mesajı veriyor, ABD adına rol almayı teklif ediyor…
Özetle AKP iktidarı, iktidarını sürdürebilmek için ABD’nin siyasi ve ekonomik desteğine ihtiyaç duyuyor. Bunun için de siyaseten ağır tavizler vermeye hazır olduğunu beyan ediyor.
Onlarca kez yazdım, ancak bugün için artık daha da yakıcı bir tehlikedir: AKP, ulusal güvenlik sorunudur.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
19 Ekim 2021
Düşmanları Suriye’yle normalleşirken
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/10/2021
Atlantik cephesi 10 yılın sonunda Suriye’yi tahrip etti, terör örgütleri aracılığıyla sınırlı egemenlik alanları oluşturdu ancak temel hedeflerine ulaşamadı.
Neydi o temel hedef? Suriye’yi parçalamak; içinden denize açılan bir Kürdistan, kıyıda bir Nusayri devleti, güneyde Dürzi devleti ve ortada bir Sünni devleti çıkarmak.
Bu sadece ABD’nin değil, İsrail’in de hedefiydi. Hatta eski İsrail İçişleri Bakanı Gideon Sa’ar ile emekli bir asker olan Dr. Gabi Siboni, “dört parçalı Suriye” planını rapor olarak yazıp yayınlamışlardı.
Benzer analizler, ABD Dışişleri, CIA ve Pentagon’a yakınlıklarıyla bilinen yarı-resmi düşünce kuruluşlarının çalışmalarında da vardı.
ABD’nin bu hedefe ulaşabilmesi, pratikte Esad yönetimini devirebilmesine bağlıydı.
Sonuç? 10 yılın ardından Atlantik cephesi Esad yönetimini deviremedi, rejimi değiştiremedi, Suriye’yi parçalayamadı.
Hatta, bugünlerde yaşanan kimi gelişmeler de, Suriye’nin “normalleşmesinin” başladığına işaret ediyor.
ARAP ÜLKELERİ SURİYE’YLE BARIŞIYOR
Örneğin, Suudi Arabistan, Şam’daki büyükelçiliğini açmaya hazırlanıyor.
Örneğin, 10 yıl aradan sonra Ürdün Kralı Abdullah ile Beşar Esad bir telefon görüşmesi yaptı. Ürdün Suriye sınır kapısını açtı, uçuşları başlatmaya hazırlanıyor.
Örneğin Mısır doğalgazının Suriye üzerinden Lübnan’a taşınması konusu üzerinden 10 yıl sonra Mısır ile Suriye arasında temaslar başlamış oldu ve bir anlaşmaya imza atılmış oldu.
Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Dışişleri ve Uluslararası İşbirliğinden Sorumlu Bakanı Abdullah bin Zayed Al Nahyan, Suriye’nin Arap Ligi’ne dönmesinin “kaçınılmaz” olduğunu söyledi.
Örneğin diğer Arap devletleri de Suriye’nin Arap Birliği toplantılarına katılmaya başlaması gerektiğini savundu.
Sadece Araplar mı?
Yunanistan, İtalya, İspanya, Romanya, Çekya gibi bazı Avrupa ülkeleri, Şam’da Büyükelçilikleri yeniden açma niyetinde olduklarını açıkladılar.
Örneğin Interpol, Şam bürosunu yeninden faaliyete geçiriyor.
Kısacası Suriye normalleşiyor…
Daha doğrusu Esad yönetimine ve Suriye’ye 10 yıldır düşmanlık yapanlar, Suriye’yle normalleşme yoluna dönüyor…
ABD, İSRAİL VE TÜRKİYE ESAD KARŞITLIĞINDA ORTAK
Suriye’de 10 yıllık politikasını sürdürmeye çalışan üç ülke kaldı: ABD, İsrail ve Türkiye.
ABD, pek çok ülkenin Suriye’yle normalleşmeye başlamasından rahatsız ve bunu açıkça belirtiyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı bu konuda yaptığı bir açıklamada, Washington’un kesinlikle Şam’la diplomatik ilişkileri normalleştirmeyeceğini duyurdu.
Türkiye için de aynı durum geçerli. AKP iktidarı, Suriye’nin ortakları Rusya ve İran ile işbirliği yapmasına rağmen, Suriye karşıtlığını sürdürüyor ve Esad yönetimini yıkma hedefini, 10 yıllık hayal olsa bile, koruyor. Dahası, Esad yönetimine karşı kurduğu sözde hükümeti ve sözde orduyu desteklemeyi sürdürüyor.
SURİYE’DE TÜRKİYE-ABD KARŞITLIĞI
Peki bu tabloyu nasıl değerlendirmeliyiz? Çünkü tablo kendi içinde aynı zamanda çelişkili…
Şöyle ki, ABD ve Türkiye Esad karşıtlığını sürdürme konusunda ortaklarken, PYD nedeniyle Suriye’de fiilen karşı karşıya konumlanmış durumdalar.
Dahası önce Erdoğan “ABD askerleri Suriye’den çıkmalı” dedi, ardından da ABD Başkanı Biden, Suriye hakkındaki ulusal acil durum halini bir yıl daha uzatmasıyla ilgili kararının gerekçesini yazdığı ve Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’ye gönderdiği mektupta “Türkiye hükümetinin Suriye’nin kuzeydoğusuna askeri taarruz düzenleme yönündeki eylemleri, IŞİD’i yenilgiye uğratma çabasına zarar veriyor” dedi.
Diğer yandan Esad yönetimi de, Türk askerlerinin bulunduğu bölgelerle, ABD askerlerinin desteklediği PYD bölgeleri dışında, ülkenin tamamında egemenliği sağlamış oldu.
ESAD KAZANDI, ERDOĞAN KAYBEDİYOR
Tüm bunlardan çıkarılması gereken sonuçlar var:
1) Türkiye’nin Esad karşıtlığı “artık” sürdürülemez çünkü Esad karşıtlığı Türkiye’ye zarar veriyor, Türkiye’nin dış politikasını esir alıyor. Ankara Şam’la anlaşarak, hem Ortadoğu’daki diğer ülkelerle normalleşme yolunu açmış olacak, hem de Doğu Akdeniz’de avantaj kazanacak.
2) 10 yılın özeti, Esad’ın kazanması ve Esad karşıtlarının kaybetmesidir. Bu Türkiye için de geçerlidir; Esad kazandı, Davutoğlu kaybetti, Erdoğan da kaybediyor. AKP iktidarının Şam’la normalleşmeye direnerek Türk dış politikasını esir alma süreci, ilk seçimde sona erecek.
3) ABD’nin 900 askerle PYD devleti inşa edebilme şansı yok. Aslında 900 askerle, süreci uzatabiliyor olmasında, Türkiye’nin de dolaylı rolü var. Türkiye Suriye karşıtlığını sürdürdükçe ve Türk askeri Suriye’de bulundukça, ABD’nin de Suriye’de bulunabilmeyi sürdürmesi ne yazık ki kolaylaşıyor.
4) Türk ordusunun, Suriye ordusunun önünü açarak, Şam yönetiminin ülke topraklarının tamamında egemen olmasını kolaylaştırması, ABD’nin planını en kolay yıkma yoludur.
Özetin özeti: Türkiye, herkesten önce Suriye’yle normalleşmelidir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Ekim 2021
ABD Genelkurmay Başkanı vatan haini mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 05/10/2021
Geçen haftalarda ABD’de ilginç bir tartışma yaşandı.
Washington Post’un ünlü gazetecileri Bob Woodward ve Robert Costa’nın birlikte yazdıkları ve yakında piyasaya çıkacak olan “Tehlike” isimli kitap, daha çıkmadan, basına yansıyan bazı sayfalarıyla ABD’de gündem oldu.
Kısaca anımsatalım:
ABD GENELKURMAY BAŞKANINDAN ÇİN’E GÜVENCE
İki ünlü gazeteciye göre ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley, 30 Ekim 2020 ve 8 Ocak 2021’de olmak üzere iki kez Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng ile görüştü. Milley, Çinli mevkidaşına, iki devlet arasında savaşın çıkmasına izin vermeyeceğini söyledi. Yani Amerikan askerlerinin komutanı, Çinli komutana, saldırmayacakları güvencesi vermişti.
Milley 30 Ekim 2020’deki ilk görüşmede Li’ye, bir saldırı olasılığında kendisini önceden uyaracağına dair söz verdi. Kitaba göre Milley şöyle dedi: “General Li, Amerikan hükümetinin istikrarlı olduğu ve her şeyin yoluna gireceği konusunda sizi temin ederim. Size saldırmayacağız veya size karşı herhangi bir kinetik operasyon yürütmeyeceğiz.”
İkinci görüşme, bundan 70 gün sonra yapıldı. 8 Ocak 2021’de Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng’i arayan Milley, 6 Ocak’ta ABD Kongresi’nin basılması olayıyla ilgili mevkidaşını bilgilendirdi ve şöyle dedi: “Yüzde yüz istikrarlıyız. Her şey yolunda. Ancak demokrasi bazen böyle özensiz olabiliyor.”
PELOSI-MILLEY GÖRÜŞMESİ
Woodward ve Costa’nın kitabında şu bilgiler de var: ABD Genelkurmay Başkanı Milley, ayrıca ABD’nin Hint-Pasifik Komutanını da aramış ve bazı askeri tatbikatları ertelemesini tavsiye etmişti.
Daha ilginci, kitaba göre, bu süreçte kimi üst düzey yetkililer, Trump’ın nükleer silah kullanma emrini vermesi halinde, Milley’in bu sürece müdahil olmasını sağlamaları için yemin etmelerini de istemişti.
Woodward ve Costa’nın yazdıkları kesinlikle doğruydu. Nitekim ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi, 6 Ocak’taki Kongre binasının basılması olayından sonra ABD Genelkurmay Başkanı Milley ile “Trump’ın savaş çıkarmasını veya nükleer silah kullanma emri vermesini önlemek için ‘mevcut önlemler’ hakkında” konuşmuştu. Hatta Pelosi bu yönde ABD Genelkurmay Başkanı’ndan güvence aldığını da açıklamıştı.
GÖREV: YANLIŞ HESAPLAMALARI ÖNLEMEK
Haber duyulur duyulmaz, eski ABD Başkanı Donald Trump, ABD Genelkurmay Başkanı Milley’i “vatan haini” ilan etti.
Tam da bu süreçte, Afganistan yenilgisi nedeniyle “askeri üçlü” ABD Senatosu’nun Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde ifade verecekti. Haliyle Milley’e o iki telefon da sorulacaktı.
ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley ve ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı Org. Kenneth McKenzie’nin komiteye ifade toplantısında bu konu açıldığında Milley şöyle dedi: “Ben bu millete 42 yıl hizmet ettim. Savaşta yıllarımı harcadım ve bu ülkeyi savunurken ölen birçok askerimi gömdüm. Bu millete, anayasaya olan bağlılığım değişmedi ve değişmeyecek. Verecek bir nefesim olduğu sürece sadakatim mutlaktır. Ve düşmüşlere sırtımı dönmeyeceğim.”
Milley, Çin Genelkurmay Başkanı ile görüşmesinin “sivil yönetimin gözetimi, bilgisi ve koordinasyonu” ile yapıldığını söyledi. Görevlerinden birinin “yanlış hesaplamaları engellemek” olduğunu belirten Org. Milley, “Savunma Bakanlığı rehberliği ile ve siyasi diyalog mekanizması tarafından özellikle Çinlilerle iletişim kurmaya yönlendirildim” dedi. Org. Milley, görevlerinden birinin de “gerilimi azaltmak” olduğunu belirtti.
FELAKETİ ÖNLEMEK VATANSEVERLİKTİR
Gerçekten de Org. Milley’in Çinli mevkidaşına güvence verdiği o günler, ABD tarihi açısından en ilginç günlerdi. Seçini kaybettiğini kabullenmeyen ABD Başkanı Trump, taraftarlarını ABD Kongre binasına yönlendirmiş ve binlerce insan ABD Kongresi’ni işgal etmişti!
Kongre üyelerinin baskın sırasında kaçtığı o süreçte, Trump’ın başkanlık koltuğunu bırakmamak için her türlü çılgınlığı yapabileceği konuşuluyordu. O çılgınlıklara Çin’e savaş açmanın da, nükleer bir bomba atmanın da dahil olabileceği, ABD’de en üst seviyede siyasi ve güvenlik çevrelerinde konuşuluyordu.
Böylesi bir çılgınlığa Trump’ın bile soyunabilmesi elbette çok zor. Ancak, bunun küçük bir olasılık bile olsa görülüp, Çin’in uyarılması, “vatan hainliği” kavramının tartışılmasını zorunlu hale getiriyor. Zira son yüzyıl, iki dünya savaşının da etkisiyle, “vatan hainliği” kavramının çokça kullanılabildiği bir yüzyıl oldu. Ülkemizde bile olur olmaz, herkes herkesi siyasi karşıtlığı üzerinden ne yazık ki “vatan hainliği” ile suçlayama kalkabiliyor. Öyle ki, bu kadar “vatan hainliği” bolluğunda, gerçek vatan hainliği olgusu da pratikte sulanmış oluyor.
Gelelim Org. Milley’in durumuna…
Sonuçları bakımından, Çin’le, hem de nükleer savaş olasılığı gibi bir büyük felaketi önleme çabası içinde olması, ABD Genelkurmay Başkanı Org. Milley’i kesinlikle “vatan haini” yapmaz; Amerikan halkını felakete götürecek bir olayı durdurma yönünde tavır aldığı için, tersine yaptığı vatanseverliktir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Ekim 2021
Türk-Amerikan ilişkileri Soçi masasında
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 28/09/2021
Erdoğan’ın Biden’la görüşemediği New York ziyaretinin dönüşünde “ABD’nin Suriye’den çıkmasını istemesi”, AKP’nin 11 yıllık Suriye politikasında çok önemli bir değişimdir.
Peki ne oldu da, 11 yıldır ABD’yi Suriye’de yeterince bulunmamakla suçlayan, Beyaz Saray’ı Suriye sorununda elini taşın altına yeterince sokmamakla eleştiren, Suriye topraklarına daha çok Amerikan askeri isteyen, ABD Suriye’ye her füze attığında “yetmez ama evet” diyen AKP iktidarı, bu kez “ABD Suriye’den çıkmalıdır” dedi?
ERDOĞAN’IN TAKTİK HAMLESİNİN NEDENLERİ
–Erdoğan, New York’ta Biden ile görüşemediği için hayal kırıklığı yaşadı. Öyle ki, New York’a ayak bastığı gün Biden’le bölgesel ve küresel meselelerde mutabık olduğunu söyleyen Erdoğan, dönüşte “Bush ile, Obama ile, Trump ile iyi çalıştım ancak Biden ile iyi başlamadık” dedi. Yani Erdoğan, kendisine randevu vermeyen Biden’a, bir kart göstermiş oldu.
-New York dönüşü Soçi’de Putin’le çok kapsamlı bir zirve yapacak olan Erdoğan, Biden’e Suriye kartı çekerek, Moskova’ya mesaj vermiş oldu.
-Afganistan’dan çekilen, Irak’tan bu yılın sonunda çekilecek olan ve er geç Suriye’den de çekilmek zorunda kalacak olan ABD’nin mevcut durumuna uygun olarak, Erdoğan da gitmekte olana, git demektedir.
-Her ne kadar Erdoğan ve Biden, 14 Haziran tarihli NATO zirvesi sırasında yaptıkları baş başa görüşmede Türk-Amerikan sorunlarını paranteze alarak birlikte çalışmayı Kâbil Havalimanı üzerinden sürdürme adımı attıysalar da, 15 Temmuz’da Taliban’ın Kâbil’e egemen olmasıyla başlayan süreç, AKP’nin ABD’yle mutabık kaldığı havalimanı güvenliği sağlama görevini zorunlu olarak askıya aldı. Böylece Türk-Amerikan ilişkilerinin tıkanıklığını bir parça aşacak fırsat da zora girmiş oldu. Dolayısıyla, mevcut sorunların da çözümsüz olduğu şartlarda, Türk-Amerikan ilişkilerinin kısa vadede “kurtarılması” pek mümkün görünmüyor.
ERDOĞAN-PUTİN İKİLİSİNİN ÖNÜNDEKİ DOSYALAR
Erdoğan’ın Soçi’ye giderken Türk-Amerikan ilişkileri açısından kritik önemdeki mesajı “ABD Suriye’den çekilmeli” ile sınırlı değildi; Rusya’dan ikinci parti S-400 alabileceğini de söyledi.
Dolayısıyla Putin’i Türk-Amerikan ilişkileri açısından memnun edecek bir tablo önünde kuruluyor Soçi masası. Ancak tablo yine de pembe değil, hatta yer yer siyah…
Masadaki konu başlıklarına kısaca bakacak olursak:
–Erdoğan ve Putin’in en önemli gündemi İdlib. Düğüme dönen konu, pek çok kez belirttiğimiz gibi Suriye’nin siyasi çözümünü geciktiriyor. Ankara ve Moskova hem mevzisini korumaya çalışıyor hem de birbirini mutabakata uymamakla suçluyor. Putin’in daha önce bu konu tıkandığında yaptığı açma hamlesinin bir benzeri gelebilecek mi, yoksa Erdoğan İdlib konusunda bir parça taviz vermeyi mi seçecek, göreceğiz. Ancak Soçi’den yarın ne çıkarsa çıksın, İdlib en sonunda Şam’ın istediği gibi çözülmek zorunda olacak.
–Erdoğan ile Putin arasındaki bir diğer sorunlu konu Kırım meselesi. Erdoğan New York’ta bu konuda verdiği mesajla, Moskova’yı bir kez daha rahatsız etti. Ankara her ne kadar “Kırım’ın ilhakını tanımıyoruz” politikasını Moskova’ya karşı bir kart olarak görüyorsa da, 25 Eylül’de Cumhuriyet gazetesindeki “Erdoğan-Putin zirvesinin sorunları” başlıklı makalemizde de belirttiğimiz gibi, “Bu kart, aslında bir koz kartı değil. Ceza oyunlarında elde tutulmaması gereken bir kâğıda daha çok benziyor. Elde tutmak yerine, bir an önce elden çıkarılması halinde, daha çok kazanç getirecek bir kart hatta.”
–Erdoğan ile Putin arasındaki sorunlu başlıklardan biri de doğalgaz. Ankara’nın ABD’nin sunduğu sıvılaştırmış doğalgaz alımları nedeniyle, Moskova’nın imzalamak istediği uzun vadeli kontrata yanaşmaması, kış yaklaşırken önemli bir konu.
–Erdoğan ve Putin’in karşı karşıya geldiği konulardan biri de Libya. Berlin Konferansı’ndan çıkan “yabancı silahlı güçlerin ülkeden çıkması” kararı ve üç ay sonra yapılması planlanan seçimler, bu konunun da ikilinin önemli bir gündemi olmasını zorunlu hale getiriyor.
NEO-ABDÜLHAMİTÇİLİK
Soçi masasında Kafkasya, Karadeniz, Afganistan ve Orta Asya konuları da var. Fakat ağırlıklı konu başlıkları yukarıda özetlediğimiz dört konudur.
Ancak…
Türk-Rus işbirliğinin seviyesi ile Türk-Amerikan sorunları arasındaki bağ nedeniyle, Soçi masasında aslında Türk-Amerikan ilişkileri de olacak. Erdoğan’ın “ABD Suriye’den çıkmalı” mesajı da, “Rusya’dan ikinci parti S-400 alabiliriz” mesajı da, işte bu nedenle.
Erdoğan, iki boyutlu bir taktik izliyor: Hem ABD’nin bölgedeki ağırlığını azaltmaya başladığını görerek dümeni Rusya’ya daha çok kırıyor ama hem de Rusya’ya yakınlaşmasını ABD’den taviz koparabilmenin aracı olarak kullanabilmeyi umuyor.
Perdenin önünde iki büyük güç arasında taktik manevralar gibi gözükse de, perdenin arkasında iki büyük güce de gereğinden fazla taviz vermekle sonuçlanacak bir Neo-Abdülhamitçilik bu…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
28 Eylül 2021
Dünya 5’ten büyüktür: New York’ta 35 katlı Türkevi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 21/09/2021
Erdoğan’ın New York’ta açtığı 35 katlı Türkevi binası, AKP iktidarı açısından betonun sadece bir belediyecilik ve ihalecilik faaliyeti olmadığını, ak-diplomasinin de motoru anlamına geldiğini ortaya koyuyor.
Erdoğancılığın hâkim olduğu çeyrek yüzyılın sonunda İstanbul’un beton-gökdelen siluetine bakarak “bu şehre ihanet ettik” diyen anlayış, gökdelenler şehri New York’un siluetine 35 katlı bir bina kazandırmakla övünüyor ne yazık ki…
Tablo o kadar vahim ki, Türkiye’nin önceki Washington Büyükelçisi Namık Tan durumu şu sözlerle özetledi sosyal medyada: “Beton diplomasisi diye bir kavram kazandırdık literatüre…Zira, New York’a 35 katlı bina dikmek ile övünüyoruz. Tek konu bu… Öylesine abarttık ki, sanki gökdelenler şehrinde bu boyutlarda ilk binayı biz yapmışız. Orada bizimkine benzer onlarca bina var. Lütfen, dönüp etrafınıza bakın.”
NEW YORK’TA DA AYNI ŞİRKET
Kısacası “dünya 5’ten büyüktür” parolasıyla gidilen New York’ta, 35 katlı bina yapmakla övünen bir diplomasi anlayışıyla karşı karşıyayız…
Ancak AKP’nin ihalesinde de diplomasisinde de merkezde hep aynı isimler var. Bir nevi sermayeyi merkezde tutma anlayışı…
291 milyon dolara mal olan New York’taki Türkevi’ni kim yaptı dersiniz?
IC İçtaş İnşaat…
Hani şu Kuzey Marmara Otoyolu ile Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün işletmecisi olan şirket!
GENÇLER YURT BULAMAZKEN
Erdoğan New York’ta 35 katlı binayla övünürken, Türkiye’de öğrencilerin “barınamıyoruz eylemleri” de sürüyordu.
Yurt bulamayan ve kira ödeyecek gücü olmayan binlerce öğrencinin kayıt dondurma durumunda olduğu şartlarda, Erdoğan’ın “hedef 2023” parolasıyla New York’ta 291 milyon dolara 35 katlı bina yaptırması, haliyle büyük tepki çekiyor…
Bu parayla binlerce öğrenci için yurtlar yapılabileceği ortada.
Dahası bu şekilde gençlerimizi FETÖ’vari cemaat yurtlarına düşmekten de kurtarmış oluruz ki bu, konunun parasal boyutundan çok daha önemlidir.
HANGİ ATANIN SÖZÜ!
Erdoğan, büyük şaşaayla açtığı Türkevi’ndeki konuşmasında sık sık 35 katlı bu binayla nasıl da gurur duyduğunu dile getirdi: “Gururluyuz, çünkü bu eserle New York’un siluetine tarihi ve geleneksel mimarimizin güzelliklerini ve zarafetini yansıtıyoruz.”
Fakat daha dikkat çeken sözleri ise şu oldu: “Ülkemizde de sık sık tekrarladığım bir atasözümüzü burada paylaşmak istiyorum. Atalarımız ‘şerefü’l mekan bi’l mekin’ diyor.”
Anlaşılan Erdoğan New York’ta ataları da karıştırmıştı. Zira böyle bir Türk atasözü yok. Dahası söz Türkçe de değil!
TAMPON ÜLKE
BM binasının karşısındaki Türkevi’nin açılışına BM Genel Sekreteri Antonio Guterres de katıldı.
Gutarres ülkemizin en önemli sorunlarından biri haline gelen göç sorununa değinerek, Erdoğan’ın konuşmasındaki bol “gururluyuz” ruh halini gıdıkladı: “Türkiye’nin ve Türk toplumunun mültecilere yönelik muazzam cömertliğine bizzat aşinayım. Korunmaya muhtaç mültecilere desteği için Türkiye’ye içten teşekkürlerimi sunuyorum.”
Oysa Türkiye’nin övülmeye ve teşekküre değil, bu ağır göç yükünün paylaşılmasına ihtiyacı var!
Kırmızı Kedi Yayınlarından çıkan son kitabın Tampon Ülke- Emperyalizmin Göç Stratejisi, Türkiye’nin geride kalan yıllarda nasıl “övülerek” sırtına bol bol yük yüklendiğinin örnekleriyle dolu…
DÜNYA KESİNLİKLE 5’TEN BÜYÜKTÜR
Evet, dünya kesinlikle 5’ten büyüktür…
Ancak bu politika, sözle ve 35 katlı binayla değil, eylemle hayata geçirilir; komşularla barışarak, Suriye’deki yanlıştan dönerek, emperyalist politikalara alet olmayarak, Kabil’de havaalanı bekçiliğine soyunmayarak, AB’nin geri kabul anlaşmasıyla tampon bölge olmayarak…
Dünya 5’ten kesinlikle büyüktür; Amerikan hegemonyasının zayıfladığı, Amerikan rüyasından uyanıldığı şartlarda, yeni bir dünya kurulurken, dünya çok merkezli bir hale gelirken, Türkiye de o dünyada yerini alarak…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
21 Eylül 2021
BOP’un 20 yıllık muhasebesi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 15/09/2021
Neydi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi?
Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleeza Rice, 7 Ağustos 2003’te Washington Post’ta yazdığı “Ortadoğu’nun Dönüşümü” başlıklı makalede, bu soruya “resmi” yanıtı verdi:
Rice, makalesinde Ortadoğu’nun “Amerika’nın güvenliğine sürekli bir tehdit oluşturduğunu” iddia ederek, 22 ülkenin yer aldığı bu coğrafyada büyük ve uzun vadeli bir dönüşüm gerektiğini belirtiyordu.
“Ortadoğu’nun dönüşümü hiç kolay olmayacak, hem de çok fazla zaman alacak” diyen Rice, bu dönüşün yöntemlerini de şöyle ifade etmişti: “Bu, öncelikli olarak bir askeri adanmışlık değildir, bunun yerine, tüm ulusal gücümüzü -ekonomik, siyasi ve kültürel- kullanmamız gereken bir iştir.”
Evet, Rice’ın “resmi” BOP tarifi buydu. Pratikte uygulaması ise ABD’nin önce Afganistan’ı, ardından Irak’ı işgal etmesi demekti. Sıranın Suriye, Libya ve İran’a gelmesi demekti. Irak’ın ve Suriye’nin parçalanarak, etnik ve mezhepsel temelde yeni devletler oluşturmak demekti.
BARDAĞIN DOLU VE BOŞ TARAFLARI
Ancak ABD’nin bu “ulus inşa” projesi hedefine ulaşamadı.
Tamam, ABD iki ülkeyi işgal etti. Tamam, diğer iki ülke hâlâ iç savaş tehdidi altında. Tamam, bunlar elbette ABD’nin “başarı” hanesine yazılacak bardağın dolu tarafındakilerdir.
Ancak bir de bardağın boş tarafı var ki, doludan daha çok; yani ABD’nin gerçekleştiremedikleri…
20 yılın sonunda gelin o muhasebeyi yapalım; bardağın ABD açısından boş tarafını inceleyelim:
İŞGAL VE “ULUS İNŞA” PROJELERİ ÇUVALLADI
1) Afganistan: ABD 20 yıl işgal ettiği Afganistan’dan çekildi. Üstelik çekilme görüntüleri, ABD açısından büyük bir itibar kaybına dönüştü.
Aslında ABD daha 2011 yılından itibaren Afganistan’da kazanamayacağını gördü ve askeri operasyonlarını havayla sınırlayarak sahada geri adımlar attı. Ardından 2014 yılında, Obama döneminde artık Afganistan’dan çekilmek gerektiği gündeme geldi. Trump döneminde bu parça parça uygulandı. Biden yönetimiyle de sonuçlandırıldı.
2) Irak: ABD işgal ettiği ve fiilen içinden üç ayrı ülke çıkarmak istediği Irak’tan da büyük oranda çekilmişti. Kalan askerlerini de bu yılın sonunda çekme anlaşması imzalamış durumda.
ABD’nin Irak’taki “ulus inşa” projesi iflası, daha 2004’te Felluce’deki direnişte görülmüştü. Sonraki yıllarda ABD Irak’ta emperyalist işgalini sürdüremedi ve zamanla kuzeye doğru çekildi. En sonunda da tamamen çekilecek.
BÖLGEDE İRAN’IN NÜFUZU ARTTI
3) Suriye: Suriye’de yıkılması hedeflenen Esad yönetimi ayakta. Dahası Şam yönetimi adım adım ülkenin bütününde egemenliğini sağlıyor. ABD sahada ve çözüm masalarında inisiyatifi tamamen Rusya’ya kaptırmış durumda.
4) Libya: ABD Libya’da da sahada yok. Çözüm inisiyatifi, AB ile Rusya arasında…
5) Lübnan: ABD-İsrail ikilisinin Lübnan hedefi gerçekleşmedi. Tersine Hizbullah daha da güçlendi. Son olarak ABD, Suriye’ye yaptırımları da gevşeterek, Mısır doğalgazı ile Ürdün elektriğinin Suriye üzerinden Lübnan’a taşınmasını kabullenmek zorunda kaldı. Suriye, Mısır, Lübnan ve Ürdünlü bakanların Amman toplantısı bile tek başına ABD’nin başarısızlık hanesini resmetmeye yetiyor.
6) İran: Irak ve Suriye’den sonra hedeflenen İran, 20 yılda bölgesinde daha da güçlendi. ABD geride kalan yıllarda bırakın İran’a doğrudan müdahale edebilmeyi, hedefini bu ülkenin Irak ve Suriye’deki nüfuzunu kesmeye geriletti; ancak onda bile başarılı olamadı. ABD’nin Süleymani suikastı gibi terörist eylemleri ise pratikte İran’ı etkilemedi, tersine ABD’nin itibarına olumsuz etki yaptı.
Diğer yandan ABD, İran’la bu süreçte nükleer anlaşma bile yapmak zorunda kaldı. Trump o anlaşmadan çekildiyse de, Biden yönetimi yeniden anlaşabilme yolu arıyor.
7) Suudi Arabistan: ABD, Suudi Arabistan’daki füze savunma sistemlerini geri çekti. Bu ülkenin Yemen saldırısına desteğini birkaç ay önce zaten çekmişti.
Riyad şimdilerde Bağdat’ın ev sahipliğinde Tahran’la ilişkileri normalleştirmeye çalışıyor.
KAFKASYA ve ORTA ASYA’DA İNİSİYATİF BÖLGE ÜLKELERİNDE
8) Gürcistan: ABD’nin Kafkas Seddi, 2008’de Rusya’nın müdahalesiyle yıkıldı. Washington’un adamı Saakaşvili ortada kaldı, ardından ülkesini terk etti.
9) Ermenistan-Azerbaycan: ABD emperyalizmin işine gelen ve kendisi için bir müdahale zemini olarak gördüğü Dağlık Karabağ sorunu, Azerbaycan lehine çözüldü. Dahası Ermenistan adım adım “bölge barışına” razı olma mesajları vermeye başladı.
10) Orta Asya: ABD’nin Afganistan işgaline ek olarak komşularında başlattığı üs açma hamleleri, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün girişimleriyle tersine çevrildi. ABD önce Özbekistan’daki Karşi-Hanabad üssünü 2005’te, ardından Kırgızistan’daki Manas Üssü’nü de 2014’te boşaltmak zorunda kaldı.
BİR DÖNEM KAPANDI
Özetle, 11 Eylül 2001’i baz alırsak, ABD’nin Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Orta Asya coğrafyasına dair hedefleri bakımından 20 yılın özeti ve sonucu budur.
ABD bölgeye ağır tahribatlar verdiyse de, etkisi önümüzdeki on yıllarda da sürecek sorunlar ürettiyse de, son tahlilde, temel hedefi bakımından başarısız oldu.
Emperyalist saldırganlığın sınırlandırılmaya başlaması, başta bölgemiz olmak üzere dün dünyanın yararınadır. Gerilemekte olan ABD’nin emperyalist tekellerin çıkarları için farklı silahlarla farklı türden saldırganlığı ise elbette sürecektir.
Ancak işgallerle kıyaslandığında, artık bir dönem kapanmıştır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
14 Eylül 2021
NATO’da ‘AB ordusu’ endişesi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 07/09/2021
ABD’nin ve NATO’nun Afganistan yenilgisi, “AB ordusu” tartışmalarını yeniden ateşledi.
ABD’nin Afganistan’dan çekilmesinin ardından konuyu yeninden gündeme getiren AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell şöyle söylemişti: “Avrupalılar olarak, bölgeyi güvence altına almak için Kâbil Havalimanı’nın çevresine 6 bin asker gönderemedik. Stratejik Pusula’mızda acil bir durumda hızlı hareket edebilecek kalıcı bir Avrupa ‘İlk Giriş Gücü’ oluşturulmasını öneriyoruz. Amerikalılar dâhil olmak istemediğinde AB, çıkarlarımızı korumak için müdahale edebilmelidir. İlk Giriş Gücümüz, kısa sürede harekete geçebilecek 5 bin askerden oluşmalıdır” (30.8.2021).
Borrell ardından Slovenya’da düzenlenen gayriresmi AB dışişleri bakanları toplantısında da bu görüşünü sürdürdü: “Batı destekli hükümetin ani çöküşü ve yabancı güçlerin kaotik çekilmesi dahil Afganistan’daki dramatik gelişmeler, AB’nin acil müdahale gücü dahil kendi ortak savunmasını oluşturması için katalizör görevi görebilir. Bazen tarihi harekete geçiren, çığır açan olaylar oluyor ve Afganistan’ın da bu durumlardan biri olduğunu düşünüyorum” (2.9.2021).
STOLTENBERG: NATO ZAYIFLAR, AVRUPA BÖLÜNÜR
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilci Borrell’in bu çıkışına, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’den endişe yüklü itiraz geldi.
“Borrell’in gündeme getirdiği proje NATO’ya zarar verir” diyen Stoltenberg, şu mesajları verdi: “Savunma alanında Avrupa’nın daha fazla çaba göstermesini memnuniyetle karşılıyorum, ama bu asla NATO’nun yerini alamaz ve bizim Avrupa ile Kuzey Amerika’nın birbirine bağlılığını garanti altına almaya ihtiyacımız var. Bu bağı zayıflatabilecek her türü girişim NATO’yu zayıflatmakla kalmaz, Avrupa’yı da böler.” (Telegraph, 6.9.2021).
“NATO’nun Afganistan konusunda ders çıkarma sürecinde olduğunu” dile getiren Stoltenberg, “İttifakın kıt kanaat kaynakları da gözönüne alındığında, kumanda yapısını ikili hale getirecek çabalar ve paralel yapılar yaratılması, birlikte çalışmaya yönelik ortak kabiliyetimizi zayıflatmaktan başka bir şeye yaramaz” dedi.
PARİS’İN ‘EGEMEN AB RODUSU’ TALEBİ
AB ordusu konusu bir süredir Avrupa’nın gündeminde:
Yaklaşık üç yıl önce Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “ABD’ye bağımlı olmayan, egemen bir AB ordusu kurmadıkça Avrupalıların güvende olamayacağını” söylemişti (6.11.2018). Almanya Başbakanı Angela Merkel de bir “Avrupa Güvenlik Konseyi” kurulmasını önermişti (13.11.2018).
Washington ise bu çabalara şiddetli tepki göstermiş, AB ülkelerinin NATO’ya borçlarını ödemelerini istemişti.
Aslında Macron ve Merkel’in çıkışları, 13 Kasım 2017 tarihli “Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması (PESCO)” imzalanmasına dayanıyordu. Berlin ve Paris, önüne “ABD’ye ve NATO’ya bağımlılığı azaltma” hedefi koymuş, bu amaçla savunma alanında daha sıkı işbirliği ve koordinasyon için PESCO’yu imzalamıştı.
AB’NİN ABD’DEN STRATEJİK ÖZERKLİK ARAYIŞI
Merkel ve Macron’un ABD Başkanı Trump’la sürdürdüğü o tartışmalardan sonra, Avrupa’nın asıl hedefini ortaya koyan kişi, yine AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell olmuştu.
Borrell, Project Syndicate’te yayımlanan makalesinde, özetle, “ortaya çıkan yeni koşullar nedeniyle AB’nin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini” belirtmiş ve “bunun gerçekleşebilmesi için de AB’nin ‘stratejik özerklik’ geliştirmek zorunda olduğunu” kaydetmişti (13.11.2020).
Borrell, “stratejik özerklik” kavramını ise şöyle açıklamıştı: “Bir yandan ittifakları güçlendirip çok taraflılık ve açıklığa bağlı kalırken, kendi adına düşünme ve kendi değerlerine ve çıkarlarına göre hareket etme yeteneği.”
AFGANİSTAN YENİLGİSİNİN SONUCU
Afganistan yenilgisi, AB’nin önüne yeniden ve daha güçlü bir şekilde AB ordusu ihtiyacını getirdi. NATO Genel Sekreteri’nin “bölünme” riskine dikkat çekerek buna itiraz etmesi, doğrudan Washington’un endişelerine sözcülük anlamına geliyor.
Aslında Stoltenberg’in “AB ordusu olursa, NATO’da ikili kumanda yapısı ortaya çıkar” demesi de çok önemli bir gerçeğe işaret ediyor: NATO eşittir ABD.
Bu söz, açıkça “ABD ordusu olması NATO’da ikilik değil ama AB ordusu olması NATO’da ikilik yaratıyor” anlamına gelir ki, bunun da sonucu NATO’nun aslında ABD olduğudur!
Diğer yandan AB ordusunun gittikçe daha çok ihtiyaç olduğunun vurgulanması, ABD hegemonyasının zayıflamasının kaçınılmaz sonucudur. ABD zayıfladıkça, AB kendisini garantiye almak istiyor.
İşte Afganistan yenilgisi, AB ordusu tartışmalarını ateşlendirdi: Atlantik’in iki yakasını karşı karşıya getirdi ve NATO’nun siyasi karargahında büyük endişeye yol açtı.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Eylül 2021