Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Dolarizasyon ve borçlandırma operasyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/11/2021
Erdoğan’ın bir hafta içinde “ekonominin kitabını yazdık, yazmaya devam ediyoruz” yüksekliğinden “ekonomik kurtuluş savaşı veriyoruz” seviyesine inmesi, Türkiye’nin yönetim krizine işaret etmektedir.
Bu krizden nasıl çıkılacağı, krizin faturasının sermayeye mi yoksa halka mı kesileceği, önümüzdeki en büyük sorundur. Bunun için de 41 yıllık muhasebenin yapılması zorunludur.
AKP’nin serbest piyasaya bağlılığı
Bırakın gerçek enflasyonu (%50), resmi enflasyonun (%20) bile altında faiz (%15) vermek, fiilen TL sahiplerine “dolar alın” demektir. Dolayısıyla son üç ayda yaşanan üç faiz indirimi, sonuçları itibariyle dolarizasyon operasyonu anlamına gelmektedir. Nitekim eylül başında 8,88 TL olan dolar, kasım sonu yaklaşırken 13 TL seviyesindedir.
Erdoğan’ın faiz indiriminden sonra TÜSİAD’ı hedef alırken söylediği “Biz işadamlarına diyoruz ki, sen düşük faizle kredi istiyordun. Al, niye almıyorsun” sözleri, tüm kesimlere verilen mesajdır ve “düşük faizle kredi çek, konut al, araba al, tüket” anlamına gelmektedir. Bu da borçlandırma operasyonudur.
Asıl önemli nokta da şudur: Cumhurbaşkanı Erdoğan ile TCMB Başkanı Şahap Kavcıoğlu görüşmesinden sonra TCMB’den yapılan açıklamada “serbest piyasa ekonomisine bağlılık” mesajı verilmiştir.
O zaman soru şudur: Erdoğan “ekonomik kurtuluş savaşını” nasıl verebilecek? Çünkü serbest piyasa ekonomisine bağlılık içinde ekonomik kurtuluş savaşı verilemez. Çünkü krizin asıl sebebi “kötü yönetim” değildir, neoliberal kapitalizmin bizzat kendisidir. Kötü yönetimler krizin çapını artırmaktadır sadece.
Borcu borçla ödeme ekonomisi
24 Ocak 1980’den bu yana kaç iktidar değişti. Ancak tüm iktidarlar aynı ekonomi düzenini sürdürdüler. O nedenle 41 yılı bir süreklilik içinde Özal-Çiller-Erdoğan dönemi olarak sınıflandırmalıyız. Üçü de serbest piyasa ekonomi modelini, birbirlerini aşa aşa uyguladılar!
Özetlersek: Yabancı finans kuruluşlarına ülkeye serbest giriş vizesi verilmesiyle dövize/uyuşturucuya alıştırılan, döviz kazancı sağlamayan özel şirketlere de dövizle borçlanma yetkisi vererek dövize/uyuşturucuya bağımlı yapılan ve yap-işlet-devret modeliyle de bağımlılığı arttırılan bir ülke olduk.
“Döviz bağımlısı” bu model ile kaçınılmaz olarak dış borç arttı. Dış borç arttıkça, özelleştirme/yabancılaştırma yapıldı, yetmeyince daha da borçlanıldı. Sonuçta ortaya “borcu borçla ödeme” ekonomisi çıktı. Milli gelirin yüzde 60’ına ulaşan 465 milyar dolarlık bir büyük borç yükü altındayız özetle.
Bu model, yeni zenginler yarattı, zengini zenginleştirdi ama daha geniş kesimleri yoksullaştırdı, mevcut yoksulları ise daha da yoksullaştırdı.
Çare: Karma ekonomi modeli
Erdoğan’ın iktisatçıları mandacılıkla suçlaması, gerçeği örtmüyor. Ulusal parasını, ABD’nin neoliberal ekonomi düzeninde dalgalı kura çapalayan her iktidar, mandacıdır çünkü. Borcu borçla çevirme ekonomisi inşa ettikten sonra iktidarını sürdürebilmek adına para arama yöntemi olarak cumhuriyetin iktisadi kuruluşlarını yok pahasına yabancılara satan her iktidar mandacıdır çünkü.
Dolayısıyla Türkiye’nin önündeki sorun 41 yıllık mandacılıktan çıkıp, tam bağımsız ekonomi için kurtuluş savaşı vermektir. Bunun yolu da sistem içinde düzeltme aramaktan değil, sistem dışına çıkmaktan geçmektedir.
41 yılın özeti dövize bağımlılık ve borçlanmadır. Çözüm bu modelin içinde değil, dışındadır. Kamuculuğun yeniden öne çıkacağı karma ekonomik modeli, seferberlik programı olarak ilan eden parti, ancak Türkiye’yi gerçekten yönetebilecek ve düzlüğe çıkarabilecektir. Uluslararası finans kapitalin soygununa son vermek, ancak yeniden beş yıllık planlamalar yapmakla, tarımı yeniden ayağa kaldırmakla, endüstriyel tarıma geçmekle, yeniden büyük sanayi hamlesi yapmakla, üretmekle, döviz soygunculuğunu ve rantçılığı frenlemekle mümkündür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Kasım 2021
Türkiye’yi ABD’ye çapalama aracı: NATO
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/11/2021
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, 14 Haziran 2021’de yapılan Biden-Erdoğan zirvesinden önce Washington’un politikasını iki maddede özetlemişti:
1. “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.”
2. “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı” (9.6.2021).
Peki Türkiye, Batı’ya hangi araçla çapalı tutulabilecek, hangi araçla kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanacak? O çapa NATO’dur!
ABD için NATO’nun önemi
ABD için NATO üyeliği, Türkiye’nin bir eksen kayması yaşamamasının ve neoliberal ekonomi sistemi içinde kalmasının garantisidir.
Tamam, dünya değişmektedir, iki kutuplu dünyanın yerini beş merkezli (ABD, Çin, AB, Rusya, Hindistan) dünya almaktadır; bu durum geleneksel müttefiklik ilişkilerini değiştirmektedir, örneğin ABD kendi müttefiki AB’ye bile yaptırım uygular hale gelmiştir; dahası güç merkezleri pek çok ülkeye siyasi manevra alanı da doğurmaktadır, bu pratikte Almanya, Türkiye, Suudi Arabistan örneklerinde görüldüğü gibi farklı merkezlerle işbirliği yapabilme kolaylığı sağlamaktadır…
Ancak, ABD bilmektedir ki, NATO var oldukça, üye devletleri şu ya da bu ölçüde denetleyebilecektir.
Sistem partilerinin ortak programı
Türk-Amerikan ilişkileri, tarihinin en kritik döneminde. ABD’nin terörü desteklemesinden Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırı bölge politikaları uygulamasına uzanan geniş bir sorunlar listesi var.
Bu çapta büyük sorunlara rağmen ABD, Türkiye’yi Atlantik’e çapalı tutabileceğini düşünüyor. Üstelik iktidar değişse bile!
Çünkü AKP’den CHP’ye, MHP’den İYİP’e tüm partilerin programında iki ortak ve çok temel konu var: NATO üyeliği ve serbest piyasa ekonomisine bağlılık…
Bu partiler bağlamında iktidar değişikliği, özü itibariyle restorasyondan ibarettir. CHP liderliğindeki bir iktidar koalisyonu, Cumhuriyet değerlerini savunma ve sosyal devletçilik bağlamında elbette Türkiye’yi bugüne göre ileri taşıyacaktır ancak Atlantik’e çapalı olma bakımından bir şey değişmeyecektir.
Akar-Kalın-Çavuşoğlu üçlüsünün mesajları
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın son NATO açıklaması, yukarıda anlatmak istediğimiz çapalamayı en somut şekilde ortaya koyuyor: “Türkiye, NATO ve Avrupa’nın sınırlarını teröre, kaçakçılığa ve insan kaçakçılığına karşı korumak için ne gerekiyorsa yapmaktadır. Türkiye, NATO’yu kendi güvenliğinin merkezine koymakta ve aynı zamanda NATO’nun güvenliğinin merkezinde yer almaktadır” (19.11.2021).
Türkiye’nin NATO’nun güvenliğini kendi güvenliğinin merkezine koymasının dün de bugün de ne anlama geldiğini, yine Akar’ın bir açıklaması üzerinden 14 Haziran 2021’de “Ordubozan NATO’culuk” başlığıyla bu köşede incelemiştik. Yeniden okumanızı öneririm. Avrupa sınırlarına nasıl bekçilik yapıldığını ise göç sorunu bağlamında Tampon Ülke isimli son kitabımda derinlemesine inceledim zaten. O nedenle Akar’ın sözlerini ele almayacağım.
Fakat bu sözleri Erdoğan’ın sözcüsü İbrahim Kalın’ın “NATO’ya kayıtsız, şartsız bağlıyız” (Der Spiegel, AA, 1.10.2021) ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun “NATO’nun birliği ve bütünlüğü, savunma kabiliyetimiz kadar önemli” (5.10.2021) mesajlarıyla birlikte değerlendirmenizi isteyeceğim.
CHP fark ortaya koyabilecek mi?
Bu iktidarın gitmekte olduğu görülüyor. Muhalefet, büyük bir hata yapmazsa, 2022’de iktidar değişecek gibi görünüyor.
Peki CHP’nin ya da İYİP’in dış politikası NATO bağlamında AKP-MHP ittifakının dış politikasından farklı mı? Pek farklı görünmüyor… Hatta kimi politikacıların söylemlerine bakılırsa, Türkiye’nin Rusya’yla işbirliği yapmasından rahatsız olunduğu, Türkiye’yi “ABD ile Rusya arasında gidip gelmekten kurtaracakları” anlaşılıyor!
O nedenle ana muhalefet partisi “helalleşme” gibi gündemleri bir kenara bırakıp, dış politikası ile ekonomi politikasının bugünkünden farklı olup olmadığını ortaya koymalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Kasım 2021
ABD ve Rusya’nın Kürt politikası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/11/2021
Türkiye’de iki konu sık sık işlenir: Birincisi, Rusya ile ABD’nin Kürt politikasının hiçbir farkının olmadığı, ikincisi de ABD ile Rusya’nın Suriye’nin “paylaşımında” anlaştığı konuları…
Bugünlerde yine ABD ile Rusya’nın Suriye’de anlaştığı iddiaları gündeme getiriliyor. Oysa “Suriye’yi paylaşma” diye sunulan anlaşma, Suriye’deki Amerikan ve Rus askerlerinin olası çatışmasını önlemek üzere “askeri koordinasyonla” sınırlı olan bir anlaşmadan ibarettir.
Birlik-ayrılık farkı
İkinci konu ise daha çok ABD’nin “günahını” hafifletmek isteyen Amerikancıların “Moskof düşmanlığı” üzerinden gündeme getirilir. ABD’nin PYD’ye desteğini “normalleştirmek” için, “PYD’nin Moskova’da temsilciliği var” derler ve bu gerçek üzerinden Rusya’nın da ABD gibi PYD’yi desteklediğini savunurlar. Hatta buradan hareketle Türk-Rus işbirliğini sabote etmeye kalkarlar.
Oysa ABD ile Rusya’nın PYD’ye bakışı, bu örgütle ilişkisi bir ve aynı değildir; hatta aralarında çok temel bir fark vardır. O fark şudur: ABD, PYD’yi Suriye’yi “bölmenin” bir aracı olarak kullanmak isterken; Rusya PYD’yi Suriye’nin “birliği” içinde kalmaya zorlamaktadır.
Rusya bu temel hedef gereği de PYD’yi toptan ABD’ye “kaptırmamak” için bu örgütle temasını sürdürmekte, Moskova’da temsilcilik vererek, diplomasi aracını kullanımda tutmaya çalışmaktadır.
Moskova’nın kırmızı çizgisi
Nitekim Rusya’nın konuyla ilgili tüm açıklamaları, bu ülkenin Kürt politikasının ABD’nin Kürt politikasından çok farklı olduğunu sürekli ortaya koymaktadır.
Daha on gün önce Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, açık açık PYD’yi ABD konusunda uyardı: “Kürtlere, Suriye’nin doğusunda ayrılıkçı eğilimleri besleyen ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü hedef alan Amerikalı meslektaşlarımıza kanmamalarını tavsiye ederim” (10.11.2021).
Yine Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, iki gün önce Moskova’nın bu konudaki temel tutumunu anımsattı: “Suriye’yi bölmeye ve devlet benzeri oluşumları kurmaya yönelik her türlü girişimler, niyeti ne olursa olsun, bizim için kabul edilemez” (18.11.2021).
Özetle, Moskova’nın açıklamaları da sahadaki pratiği de Suriye’de bir PYD devletine karşıtlık temelindedir.
Lavrov’un bildiği ikna çalışması
Aslına bakılırsa, Rusya’nın PYD politikası, Türkiye’nin PYD politikasından daha tutarlıdır. AKP’nin Washington’la anlaşıp PYD devletini kabul etmesi, kimi açıklamalarına bakılırsa, Moskova’nın kenarda tuttuğu bir olasılık…
Nitekim Lavrov, geçen yıl bu konuda çok önemli bir çıkış yapmıştı: “Amerikalılar (Suriye’nin kuzeyinde) yarı devlet işlevlerine sahip olacak bir Kürt özerkliği kurmaya çalışıyorlar. Türkleri de itiraz etmeyecek şekilde ikna etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Bu durumda mesele sadece Suriye’yle ilgili değil, Kürt sorunu ile ilgilidir, Kürt sorunu bugünleri arattıracak kadar ciddi bir patlak verebilir” (5.10.2020).
Dün, PYD liderini Türkiye’ye davet edip ona “özerkliğinize karışmayız, yeter ki Esad’ı devirme hedefinde ÖSO’yla birlikte hareket edin” diyen AKP iktidarının, bugünkü politikasını terk ederek, yarın yeniden dünkü politikasına dönebilmesi, elbette olasılık dışı değildir.
AKP’nin Halep merkezli bir ÖSO nüfuz bölgesi kurma hedefi ortada. AKP, bunu günü geldiğinde ABD’nin PYD devletine karşılık pazarlık kartı olarak kullanmak istiyor. Fırat’ın doğusuna karşılık Fırat’ın batısında egemenlik yani. Ankara bu nedenle hem Esad karşıtlığına devam ediyor hem de İdlib’de bulunmayı sürdürebilmeyi taktik bir hamle olarak zorluyor.
Kısacası, Türkiye’deki Amerikancıların propagandasının aksine, Moskova’nın PYD devleti karşıtlığı, gerçekte AKP iktidarının PYD devleti karşıtlığından bile ileridir. Moskova’nın “kültürel özerkliğe” kırmızı ışık yakmayan politikası, PYD’yi Suriye’nin birliği içinde tutma hedeflidir. Bu nedenle Rusya’nın birlikçi çizgisiyle, ABD’nin ayrılıkçı çizgisini bir ve aynı şey gibi görmek, büyük hatadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Kasım 2021
Kılıçdaroğlu’nun helalleşme açılımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/11/2021
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, önce “Geçmişte partimizin de hataları oldu; helalleşme yolculuğuna çıkma kararı aldım” dedi. Gelen tepkiler üzerine bu kez “helalleşme başka, hesaplaşma başka” diyerek kimlerle helalleşeceğinin kısa bir listesini açıkladı TBMM grup toplantısında.
28 Şubat mağdurlarından Ali İsmail Korkmaz’ın ailesine, Maraş ve Sivas mağdurlarından Soma mağdurlarına, 6-7 Eylül mağdurlarından darbe mağdurlarına uzanan geniş bir listeyle helalleşeceğini söyledi CHP Genel Balkanı…
Sorumlu CHP mi ki helalleşecek?
Helalleşme, haksızlık yaptığınız kimseyle ödeşmektir özetle. Peki CHP iktidarı, bu sayılan kesimlerden hangisine haksızlık yapmıştır?
CHP 1950’den beri, yani 70 yıldır, sadece 10 yıl iktidar olabilmiştir. O 10 yılın da neredeyse tamamı koalisyon şeklinde ve hatta 4 yılı da koalisyonun küçük ortağı olarak. Dolayısıyla Türkiye’nin 70 yılında, mağdur edilenlerle helalleşmesi gerekenler CHP değil, sağ partilerdir.
Şöyle de söyleyebiliriz: Maraş’ta, Sivas’ta Alevileri CHP mi katletti ki, Kılıçdaroğlu mağdurlarla helalleşecek? Diyarbakır Cezaevi’nde mahkumlara CHP mi işkence yaptı ki, Kılıçdaroğlu mağdurlarla helalleşecek? Darbeleri CHP mi yaptı ki, Kılıçdaroğlu darbe mağdurlarıyla helalleşecek? Ya 6-7 Eylül’den başlayarak Gladyo/Kontrgerilla eylemleri? ABD emperyalizminin bu cinayetlerinin mağdurlarıyla neden CHP helalleşiyor?
CHP kendisinin sorumlu olmadığı bu olayların mağdurlarıyla helalleşemez, dayanışır ancak! Dahası, iktidar olduğunda da devlet arşivlerini açmalı ve bu mağduriyetleri yaratanlardan hesap sormalıdır.
İşin bir tuhaflığı da şudur: Türkiye’yi 20 yıldır AKP yönetmektedir ancak Türkiye’deki olumsuzlukları AKP yerine “helalleşme” hamlesiyle CHP üstlenmektedir!
Hesaplaşma-helalleşme diyalektiği
Kılıçdaroğlu’nun sonradan yaptığı “helalleşme başka, hesaplaşma başka” düzeltmesi aynı zamanda bu iki kavramın sıkı ilişkiye sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak, helalleşmenin mi yoksa hesaplaşmanın mı önce geleceği kritik önemde konudur.
Eğer önce geçmişle hesaplaşılır, suçlar ortaya konur ve yargılanırsa, ardından elbette helalleşme gelmelidir. Bu siyaseten devrimci bir tutumdur.
Hesaplaşma yapılmadan helalleşmeye soyunmak ise geçmişle uzlaşılacağı, geçmişteki suçlardan hesap sorulmayacağı anlamına gelir. Bu da siyaseten en fazla restorasyondur.
Helalleşme ile hesaplaşma arasında şöyle bir ilişki de vardır: Örneğin Kılıçdaroğlu “28 Şubat mağdurlarıyla helalleşeceğim” dediğinde, aslında “28 Şubatçılarla hesaplaşacağım” da demiş olmaktadır.
İşte meselenin esası da budur. Nitekim FETÖ’cüler Kılıçdaroğlu’nun çıkışını “yetmez ama evet” diyerek kutlamakta, AKP’liler ise fırsata çevirerek “CHP’nin herkesten özür dilemesi gerektiğini” savunmakta, yani Kılıçdaroğlu’ndan bir bütün olarak Cumhuriyet’le hesaplaşmasını istemektedirler.
28 Şubat’ı türbana indirgeyen ve “laiklerin dindarlara zulmü” olarak propaganda eden siyasal İslamcılık, ne yazık ki CHP yönetimini de avlamıştır. Oysa 28 Şubat’ın asıl “mağduru” Fethullah Gülen’dir; 28 Şubat’ın kılıcından kaçıp ABD’ye sığınmıştır. Ve 28 Şubat sürebilseydi, tarikat ve cemaatler devlete giremeyecek, FETÖ paralel devlet kuramayacaktı. Yani 28 Şubat sürse 15 Temmuz yaşanmayacaktı.
Ekmeleddin İhsanoğlu vakası da helalleşme açılımıydı
İşte Kılıçdaroğlu’nun helalleşme açılımının esası bunun içindir; siyasal İslamcıların, dincilerin, muhafazakârların oyunu alabilmek(!) için; Gül-Babacan-Davutoğlu ile müttefik olabilmek için.
Kılıçdaroğlu’nun türban açılımı ve “laiklik tehlikededir diyemem” çıkışıyla Türkiye’yi getirdiği yer ortadadır.
Büyük şairimiz Orhan Veli’nin 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra yaptığı saptama, geçerliliğini korumaktadır: “Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisi’ni korkunç bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkı kazanacağını umarak, fikirleriyle prensiplerinden son zamanlarda ne fedakârlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan ilahiyat fakülteleri, imam hatip kursları, türbeler, şahsi sermayeye sağlanan imtiyazlar, her türlü irticaya tanınan haklar… Hiçbiri kâr etmedi. Zavallı Halk Partisi.”
CHP, elinden kozlarını alacağım(!) diye AKP’nin hedeflerini gerçekleştirmesine omuz vererek, siyasal İslamcılığa taviz vererek iktidarı yıkamaz. Nitekim denendi ve görüldü. Kaldı ki AKP’yi yıksa bile bu şekilde Cumhuriyet’i kaybeder!
Bitirirken anımsatalım: CHP’nin tam da bu hedefle Ekmeleddin İhsanoğlu’nu cumhurbaşkanı adayı göstermesi de bir helalleşme açılımıydı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Kasım 2021
Erdoğan’ın üs mesajının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/11/2021
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Macaristan Başbakanı Orban ile 11 Kasım’da düzenlediği ortak basın toplantısında, ABD’nin Yunanistan’daki üslerine de değindi.
Yunanistan’daki ABD üslerini “saya saya bitiremediğini” söyleyen Erdoğan “Hepsini bir araya toparladığımız zaman ortaya öyle bir tablo çıkıyor ki Yunanistan’ın kendisi âdeta Amerika’nın bir üssü gibi” dedi.
ABD’ye ‘yanlış tercih’ tepkisi
Peki bu sözleri, bir kısım medyanın sunduğu gibi, Erdoğan’ın ABD üslerine itirazı olarak mı yorumlamalıyız, hatta bazı kesimlerce propaganda edildiği gibi Erdoğan’ın “antiemperyalistliğine” kanıt olarak mı görmeliyiz?
Kuşkusuz Erdoğan’ın konuşmasının salt burası haber yapılınca, okur ya da izleyicide bu duygular oluşabilir. Ancak Erdoğan devamında bakın neler söylüyor: “Kendilerine seçtikleri komşu, yanlış bir komşu ve üs olarak da Ege’de Yunanistan’la takındıkları bu tavır doğru bir tavır değil.”
Yani Erdoğan ABD’ye açıkça “Yunanistan’ı değil, Türkiye’yi tercih et” diyor! Tanıdık değil mi? Yıllarca ABD’ye “IŞİD’e karşı PYD/YPG’yi değil, bizi tercih et” dedikleri gibi…
Kaldı ki, bu çıkışı salt sunulduğu gibi “ABD üssüne tepki” diye anlamak, Türkiye gerçeğine aykırı. Türkiye’de 15’i üs olmak üzere toplam 38 ABD tesisi var çünkü!
Mesele NATO planı
Diğer yandan Yunanistan’ın giderek ABD üssü haline geldiği doğru. Nitekim 16 Ekim’de bu köşede ABD ile Yunanistan’ın anlaşmasını “İşgal anlaşması” başlığı altında incelemiş ve şöyle demiştim: “İlk bakışta ‘Türkiye’ye karşı ABD’yi yanına almak’ şeklinde yorumlanabilecek bu anlaşma, aslında açıkça Atina hükümetinin emperyalist ABD’ye Yunanistan’ı işgal ettirmesidir!”
Meselenin Türkiye ve Yunanistan ulusları açısından asıl önemi burada. Yunanistan Komünist Partisi’nin yayın organı Rizospastis’in dikkat çektiği gibi “ABD’nin Yunanistan’daki varlığını artırması, öyle basına yansıdığı gibi Türk-Yunan anlaşmazlıklarının sonucu olarak değil, Yunanistan’ın yeni NATO planlarında daha verimli kullanılması amacıyladır” (Sol, 26.3.2021).
Ne yazık ki Türkiye’de de konu Türk-Yunan karşıtlığı temelinde ele alınıyor daha çok. Ve ABD’nin Dedeağaç üssü, salt Türkiye’ye karşı ABD-Yunanistan yığınağı olarak yorumlanıyor.
Rusya’ya karşı ana ve destek hattı
Oysa Dedeağaç üssünün esas hedefi Türkiye değil, Rusya’dır. Nitekim Yunanistan’ın eski AP Milletvekili Notis Marias, bu gerçeği çok açık bir şekilde ortaya koymuştur: “Dedeağaç, ABD’nin Rusya karşıtı politikası için dayanak noktası olacak” (Sputnik, 3.11.2021). Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Panagiotopoulos’un son çıkışı da bu esasa işaret etmektedir: “NATO, Rusya’yla uzun mücadeleye hazırlanmalı” (Sputnik, 12.11.2021).
Çünkü ABD’nin Yunanistan’a askeri yığınağı, bu ülkenin Rusya’ya karşı oluşturmaya çalıştığı cephelerle ilgilidir.
ABD, Rusya’ya karşı “Baltıklar, Doğu Avrupa, Karadeniz” hattını ana hat olarak inşa ediyor. ABD aynı zamanda bu hattın devamı olarak, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e bir destek hattı inşa ediyor. İşte Ege’yi de kapsayarak Dedeağaç’tan Girit’e inen hat budur. ABD bu destek hattıyla Rusya’nın Karadeniz’den Akdeniz’e çıkışına barikat kurmak istemektedir.
Sistemin içi-dışı sorunu
İktidarın sistemli bir ABD karşıtlığının olup olmadığının esas ölçütü, Türkiye’nin ekonomik düzenidir. Ulusal parasını ABD’nin isteğiyle dalgalı kura bırakan bir ülke, son tahlilde ABD’nin inşa ettiği sistemin içindedir. Türkiye, 24 Ocak 1980’den beri ABD’nin neoliberal ekonomi sistemine çapalanmıştır. Erdoğan’ın ekonomi-politiği, Özal’ın ve Çiller’in devamıdır.
ABD’yle krizler ve sorunlar elbette vardır ama mesele sistemin içinde olunup olunmadığıdır. Sistem içinde kalındıkça da dönüp dolaşılıp ABD politikalarına eklemlenmek kaçınılmazdır.
İşte Suriye… Arap ülkelerinin tek tek Esad yönetimiyle barışmaya ve normalleşmeye başladığı, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in “Normalleşmeyi desteklemiyoruz ve dostlarımızı ve ortaklarımızı bunu dikkate almaya çağırıyoruz” (13.11.2021) dediği şartlarda, AKP iktidarı Esad karşıtlığı temelinde ABD ve İsrail ikilisiyle aynı safta kalmaya devam etmektedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Kasım 2021
Polonya-Belarus göç krizinin perde arkası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/11/2021
Öncelikle belirtelim: Polonya-Belarus göç krizi aslında bir göç krizi değildir. Hatta kriz, aslında Polonya-Belarus krizi bile değildir.
Bir yanıyla AB-Rusya krizidir ama daha çok ABD-Rusya krizi. Ve gelişim yönü itibariyle de kısmen ABD-AB krizi.
Belarus’un sınırı açması hakkı
Eemperyalist işgallerle başlayan büyük göç krizi dalgaları düşünüldüğünde, havayoluyla Belarus’un başkenti Minsk’e gelen ve oradan Polonya’ya geçmek isteyen göçmen sayısı çok sınırlıdır. O nedenle, Polonya Belarus krizi, aslında bu yönüyle bir göç krizi değildir.
Ancak bu sınırlı göçmen sayısı bile “medeni” Avrupa’nın maskesini düşürmeye yetmiştir. Sınırı geçmeye çalışan göçmenlere muamele bir “devlet terörü” halini almıştır.
Diğer yandan Belarus’un, ülkesinden başka yerlere göç etmek isteyenlere sınırlarını açması en doğal hakkıdır. AB’nin Rusya’yla iyi ilişkileri nedeniyle Belarus’u cezalandırmak amacıyla bu ülkeye yaptırım uyguladığı şartlarda, Minsk yönetiminin Avrupa’yı korumak için Belarus’u “tampon ülke” haline getirmesi elbette beklenemezdi. Hele ki ortada o yanlışı yapan Türkiye gibi “göçmen deposu” bir örnek varken!
Dolayısıyla Polonya-Belarus krizi, bir yanıyla AB-Rusya krizidir. AB’nin Rusya-Belarus işbirliğini baltalamak üzere Belarus’a yönelttiği ekonomik saldırıya karşı Minsk yönetiminin haklı yanıtıdır. Üstelik Minsk yönetiminin elinde, doğalgaz geçişini kapatmak gibi çok daha güçlü bir kart varken…
Batı Rusya-Belarus işbirliğinden rahatsız
Ancak daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Polonya-Belarus krizi, aslında AB-Rusya krizi olmaktan çok, ABD-Rusya krizidir. Zira Doğu Avrupa’yı Rusya’ya karşı cephe yapmaya çalışan, Berlin-Paris hattından ziyade Washington’dur.
ABD, Baltıklardan başlayan, Doğu Avrupa’yı kapsayan ve Karadeniz’e uzanan bir cephe inşa ediyor Rusya’ya karşı. Uzun zamandır yaşanan Ukrayna krizinin nedeni de budur.
Doğu Avrupa’da Rusya’nın tek müttefiki Belarus’tur ve Batı, Belarus Devlet Başkanı Alexander Lukashenko’yu o nedenle yıkmayı denedi, başaramayınca şeytanlaştırmaya çalışıyor. Ekonomik yaptırımlar da Lukashenko’yu zayıflatmak, çıkacak kriz nedeniyle halkıyla karşı karşıya gelmesini sağlamak için elbette…
ABD, AB içinde blok inşa ediyor
Aslında ABD-Rusya krizi olan Polonya-Belarus göç krizi, gelişim yönü itibariyle kısmen ABD-AB krizidir aynı zamanda. Şöyle ki, demin de belirttiğim gibi, Doğu Avrupa’yı Rusya’ya karşı cephe yapmak isteyen ABD’dir. Hatta Almanya ve Fransa, Ukrayna sorununda da görüldüğü gibi, işi Rusya’yla açık çatışmaya götürecek hamlelere mesafeli duruyorlar.
ABD yönetimi, AB’yi uzun zamandır Çin ve Rusya karşıtlığı için zorluyor. Ancak AB’nin en güçlü ülkesi Almanya, Gerhard Schröder’in politikalarını 16 yıldır sürdüren Angela Merkel sayesinde, Çin ve Rusya düşmanlığına yönelmedi. Dahası Berlin ve Paris, hem kıtayı riske atacak hamlelere karşı Washington’u frenlemeye gayret etti, hem de ABD’ye karşı stratejik özerklik arayışına girdi.
ABD ise işte tam da bu nedenle, kıtanın doğusunda Polonya merkezli bir blok inşa etmeye çalışıyor. ABD’nin politikalarına AB’nin diğer ülkelerinden daha sadık olabilecek ülkelerle, yeni ittifaklar oluşturuyor. Bu, kaçınılmaz olarak ABD ile AB arasında krize neden olacak.
AKP’nin rolü
AKP iktidarının dış politikası ise ne yazık ki bu meselelerde ülkemizi sıkıntıya sokuyor. İktidar Rusya’ya karşı Ukrayna’yı destekliyor, Karadeniz’de Türkiye ile Rusya’yı karşı karşıya getirecek ABD/NATO politikalarına olur veriyor, yine Polonya ile savunma işbirliği geliştiriyor.
Son krizde ise göçmenlerin bir kısmının İstanbul’dan uçakla gelmiş olmasına tepki gösteren Polonya ve AB karşısında hızla geri adım atıyor ve Türkiye’den Belarus’a seyahat etmek isteyen Irak, Suriye ve Yemen vatandaşlarına uçak bileti satışı yapmama kararı alıyor! Böylece AKP iktidarı, “medeni” Avrupa’nın talebiyle, “insan haklarına aykırı” bir uygulamaya daha imza atıyor!
Yetinmiyor, Dışişleri Bakanlığı, Belarus’la göç krizi yaşayan 3 AB ve NATO ülkesi Polonya, Litvanya ve Letonya’ya tam destek açıklaması yapıyor!
Not: Son kitabım Tampon Ülke: Emperyalizmin Göç Stratejisi’ni henüz okumayan okurlarıma önemle öneriyorum.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Kasım 2021
Erdoğan cephesindeki Susurluk
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/11/2021
Susurluk’un yıldönümü ve Mehmet Eymür’ün yeniden ortaya çıkması, Gladyo gerçeğini bir kez daha ele almamızı gerektiriyor.
Önce bir yanlışı düzeltelim:
“Gladyo eşittir FETÖ” denklemi gerçeği yansıtmıyor, madalyonun sadece bir yüzünü ortaya koyuyor. FETÖ Gladyo’nun ayaklarından sadece biridir. Ne kadar edildiği de soru işaretli olmakla beraber, FETÖ’yü tasfiye etmek, Gladyo’yu kazımak anlamına gelmiyor.
İşte Mehmet Eymür örneğin…
Gladyo’nun has adamıdır ve cinayet, hukuk dışı operasyonlar ve işkence itiraflarına rağmen yıllardır yargılanmıyor. (Bu kez siyasal iklimin adım adım değişiyor olması, Eymür için çanları çaldırabilir!)
Ki Mehmet Eymür’ü tasfiye etmek bile Gladyo’yu kazımak anlamına gelmiyor.
Çünkü, önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, Gladyo, NATO örgütlenmesidir ve NATO üyeliği sürdükçe, Gladyo zayıflasa bile, varlığını güncelleyerek sürdürür.
Çiller Özel Örgütü
Gladyo ahtapot gibidir, çok bacaklıdır. Bir bacağını kesmek, ahtapotu ortadan kaldırmıyor. Hatta Gladyo, ahtapot ve bacaklarından daha karmaşık bir yapıdır, bazı bacaklar içe içe geçmiştir. Siz keserken, diğer bacağa dolanmış olan parça harekete geçebiliyor.
Bunun tipik göstergesi 1990’larda Susurluk ve 2000’lerde FETÖ olgularıdır…
3 Kasım 1996’da Susurluk’ta meydana gelen kazayla ortaya çıkan Çiller Özel Örgütü ile önemli oranda mücadele edilebildi. Örgüt “kısmen” ortaya çıkarıldı, önemli merkezleri tasfiye edilebildi.
Ancak sadece Susurluk ile Gladyo tasfiye edilememiş oldu.
NATO bağı
Ve Gladyo’nun bir başka bacağı, FETÖ, 2000’lerde AKP iktidarının da sağladığı olanaklarla Türk ordusuna kumpaslar yaptı, devleti belli oranda ele geçirdi ve en sonunda 15 Temmuz’da darbeye soyundu.
Ve o süreçten sonra FETÖ’yü tasfiye operasyonu başlatıldı ancak yine Gladyo varlığını sürdürdüğü için, o mücadele de bölük pörçük ilerledi, bazı önemli unsurların kaçışına göz yumuldu, hatta bazı unsurlar da FETÖ’nün yerini dolduracak yapılara kaydırıldı!
İşin FETÖ borsası boyutuna hiç değinmiyorum bile…
Peki neden Gladyo’ya karşı, hatta FETÖ’ye karşı süpürücü ve kazıyıcı bir mücadele yürütülemiyor?
Bunun nedenlerinden biri, kuşkusuz iktidarın elinin AKP-FETÖ ortaklığı nedeniyle zayıf olmasıdır. Çünkü FETÖ’nün derinliklerine inmek, mızrağın ucunun kendilerine de değmesine neden oluyor.
Ama bundan daha önemli neden şudur: Türkiye’nin Gladyo gerçeğine karşı bütünlüklü bir stratejisi olmadığı için, daha doğrusu Türkiye’nin NATO üyeliği ile Gladyo faaliyeti zayıflasa bile sürebildiği için, bu örgütle kapsamlı ve kökü kazınacak türden bir mücadele yürütebilmek mümkün olmuyor.
Gladyo’yla esaslı mücadele için öncelikle NATO bağı kesip atılmalıdır.
Çiller-Ağar ikilisi
Susurluk döneminin öne çıkan üç portresi vardır: Tansu Çiller, Mehmet Ağar ve Mehmet Eymür.
Bunlardan ilk ikisi, bugün doğrudan AKP iktidarına eklemlenmiş durumda. Çiller ve Ağar, sadece siyasal tutumları ve verdikleri fotoğraflar ile değil, halkaları birbirine bağlama misyonlarıyla da Erdoğan’la birliktedir.
Susurluk’un üç önemli portresinin dışında, Çakıcı gibi unsurlar da bugün MHP bağı üzerinden iktidar cephesindedirler.
Kısacası, Susurluk’un en önemli isimleri, Erdoğan iktidarına dahil pozisyondadır.
Mehmet Eymür’ün Mehmet Ağar’la uzun yıllara dayanan kavgası ya da Sedat Peker’in bu yıl ortaya çıkan Mehmet Ağar’la ve Süleyman Soylu’yla kavgası, bu tür yapılardaki tipik iç çekişmeler ve güç mücadeleleridir. Bu kavgalar nedeniyle ortaya serilenler, esasa ulaşmaya yararları bakımından çok önemlidir.
O nedenle Eymür’ün belli periyotlarda ortaya çıkmasını çözümleyebilmek ve bugünkü pozisyonunun hangi odağı temsil ettiğini anlayabilmek önemlidir. Hele de son Ergenekon kumpasındaki rolü anımsanırsa…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Kasım 2021
Eymür kim adına ortaya çıktı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/11/2021
Birbirlerine ettikleri “vatan haini” gibi çok ağır sözleri geçtim ama işi miting meydanlarında idam ipi atmaya kadar getiren Erdoğan ve Bahçeli, 15 Temmuz’dan sonra bir anda nasıl ittifak kurabildi?
Peki, 14 Şubat 2015’te yazdığı mektupla Bahçeli’yi “aciz, egoist, bencil” ilan eden, Bahçeli’nin “Batı’nın ajanı olduğuna artık inandığını” belirten, Bahçeli’yi “miladı dolmuş, yürüyen Buda kılıklı” diye niteleyen, “yüreğin yiyorsa beni öldürt” diye meydan okuyan Çakıcı, nasıl oldu da Bahçeli’yle barıştı ve o sayede serbest kaldı?
O ağır mektuptan 3 yıl sonra, 23 Mayıs 2018’de, Bahçeli, cezaevinden tedavi için hastaneye yatırılan Çakıcı’yı ziyaret etti. Ardından 14 Nisan 2020 tarihli AKP-MHP imzalı infaz düzenlemesiyle Çakıcı 16 Nisan 2020’de serbest kaldı ve MHP Genel Merkezi’nde Bahçeli’yi ziyaret ederek onu “efsane lider” diye saygıyla selamladı.
Oysa 14 Şubat 2015 tarihli mektubunda, pek çok hakareti dışında, Bahçeli’den parti genel başkanlığını bile bırakmasını istemişti Çakıcı.
Eymür-Çakıcı ilişkisi
Çakıcı, 1987 yılında Ankara’da Dündar Kılıç’ın iki adamını vurdurdu. Ne tesadüf: Cinayet sırasında Mehmet Eymür ve Korkut Eken, olayın olduğu otelin karşısındaki işkembecideydi!
Aslında bu olaydan birkaç ay önce, Çakıcı MİT’le ilişki kurmuş, Mehmet Eymür ve Yavuz Ataç’a bağlanmıştı. 1988 tarihli ünlü MİT raporunu kaleme alırken, Eymür’ün en önemli kaynaklarından biri, zaten Çakıcı’ydı.
Nitekim Eymür, Çakıcı’yı Almanya’da bir operasyonda kullandıklarını ama başarısız olduklarını dile getirmişti.
Sonraki yıllarda Eymür ile Çakıcı’nın arası açıldı. Hatta Çakıcı’nın pasaport olayı nedeniyle Eymür ile Ataç yumruk yumruğa kavga etti. İkisi de MİT’te bu nedenle ceza aldı.
‘Bahçeli MİT ajanıdır’ mektubu
Özetle Bahçeli-Çakıcı ilişkisi de, Çakıcı-Eymür ilişkisi de, filmlere konu olabilecek renklilikte! Hele buna MHP camiası içinde çok konuşulan “Bahçeli’nin MİT ajanlığı” iddiası da eklenirse…
12 Eylül öncesinde MHP’nin en önemli isimlerinden olan Yaşar Okuyan’ın, Bahçeli’nin neden 564 sanıklı MHP dahası içinde olmadığını sorguladığı bir konuşmasında söyledikleri çok önemliydi: “Devlet Bahçeli hep görevlidir, MİT’le ilişkili. Rahmetli Türkeş’in mektubu var bende. Alparslan Türkeş’in el yazısı mektup, ‘Devlet Bahçeli MİT ajanı’ diyedir.”
MHP’nin, ABD’nin sola karşı İslamcılığı ve milliyetçiliği panzehir yapma stratejisinin bir aracı olarak kullanıldığı, bunda CIA’yla paralel çalışan MİT’in rolü elbette bir sır değil.
Bahçeli-Akar ilişkisi
Bahçeli’nin 15 Temmuz’dan sonra Erdoğan’a tam destek vermesinde ve ittifak olmasında Hulusi Akar’ın bir rolü var mı acaba? Ya da tersinden sorarsak, Hulusi Akar’ın Erdoğan kabinesine girmesinde Bahçeli’nin bir rolü mü var?
Anımsayalım: Bahçeli, 26 Ağustos 2018’de gazete ve TV’lerin Ankara temsilcileriyle bir araya geldiği kahvaltıda Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a Genelkurmay Başkanı olduğunda, Kur’an-ı Kerim, Türk bayrağı ve altın kaplama tabanca hediye ettiğini anımsatarak “Hulusi Akar Paşa Kuran’a, bayrağa, silaha sahip çıkmıştır” dedi.
Aslında Akar, Bahçeli’nin hediyesine pek de sahip çıkamamıştı! Zira Hulusi Akar, 15 Temmuz’dan sonra şikayetçi sıfatıyla savcılığa verdiği ifadede “odasının gayet düzenli bırakıldığını ama Devlet Bahçeli’nin kendisine hediye ettiği tabancanın kayıp olduğunu” belirtmişti.
O tabanca, Bahçeli ile Akar’ın özel ilişkisine işaret ediyordu.
Eymür’ün ortaya çıkmasının önemi
Eymür’ün söylediklerinde yeni bir şey olmadığını önceki yazımda belirtmiştim. Ancak Eymür’ün söylediklerinden çok ortaya çıkmış olması önemli. Zira Eymür Gladyo’nun has adamıdır, ne zaman ortaya çıksa, Türk siyasetinde önemli bir viraj alınır.
Eymür’ün kim ya da kimler adına ortaya çıkarak mesaj verdiği bu bakımdan önemle araştırılmalı ve çözümlenmelidir.
Son söz: Galdyo, NATO örgütlenmesidir. NATO üyeliği sürdükçe, Gladyo varlığını güncelleyerek sürdürür.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Kasım 2021
Özal-Çiller-Erdoğan devleti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/11/2021
Mehmet Eymür yine sahnede. Yeni şey söylemeden, 40 yıldır söylediklerini tekrarlayarak yine gündem oldu, konuşuldu, tartışıldı.
Oysa Eymür bunlardan fazlasını, MİT’ten atıldığında, MİT’in arşivini çalarak gittiği ABD’de kurduğu “atin” adlı internet sitesinde yazmıştı.
O nedenle Eymür’ün söyledikleri ve basında “yeniymiş” gibi tartışılan konular üzerinde durmayacağız. Ancak Eymür’ün anlattıklarından hareketle bir “devlet analizi” yapmaya çalışacağız.
Hukuksuz devlet
Devletin en önemli kurumlarından olan MİT’te üst düzey yöneticilik yapmış; 12 Mart, 12 Eylül ve 90’ları devlet görevlisi olarak geçirmiş Mehmet Eymür’ün iki sözü, “devlet” ve “devlet görevlisi” anlayışının tipik yansımasıdır:
– “Benim gözümde devlet her şeyi yapabilir, meşrudur, ama menfaat varsa” (T24, 4.11.2021).
– “Başka türlü konuşma imkânı yoksa işkence olabilir, çünkü çok inatçı tipler var!” (T24, 5.11.2021).
Bu iki cümleden de anlaşılacağı gibi, Eymür’ün devlet anlayışı, “hukuk devleti”ni değil, “hukuksuz devleti” işaret ediyor. Daha doğrusu, Eymür’ün tarif ettiği devlet, Türk hukukuna değil, Gladyo hukukuna bağlı devleti anlayışını ortaya koyuyor.
Gladyo rejimi
Anlattıklarının toplamında hareketle Ermürlerin görevlisi oldukları devlet şudur:
– 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de işçilere, solcu öğrencilere, Atatürkçü askerlere düşmandır.
– Çatlı’dan Çakıcı’ya, ülkücü mafyayı kullanmıştır.
– Yeraltı dünyasıyla (mafya babalarından kumarhanecilere) içli dışlıdır.
– Terörle mücadeleyi yürütme biçimiyle, terörden nemalanmalar doğurmuştur.
– Siyasilerin şahsi işlerinin “temizliğinde”, resmi görevlileri kullanmıştır.
– Neoliberal ekonomi sistemine eklemlenmiştir.
– En önemlisi de “Küçük Amerika” olma hedefine göre kurumlaşmıştır.
Erdoğan rejimi 12 Mart’ta başladı
Eymür’ün anlattıklarındaki devlet, bir bütünlük gösteriyor: 12 Mart’tan günümüze, aslında 50 yıl boyunca devlet, ton farklılığına rağmen hep aynı renktir.
Erdoğan’ın Kenan Evren övgüsü, AKP iktidarının Özal’ın ekonomisini uygulamayı sürdürmesi, Çiller ile Ağar’ın AKP cephesinde konumlanması, Çakıcı’lara AKP-MHP ittifakının parçaları olarak pozisyon verilmesi ve kısacası aynı isimlerin Özal, Çiller ve Erdoğan dönemlerinde el üstünde tutuluyor olması, o 50 yıllık bütünlüğe işaret ediyor.
Erdoğan rejimi Türkiye’ye paraşütle inmedi. 12 Mart’la başlayan, 12 Eylül’le biçimlenen ve 90’larda gelişen rejimin taçlanmasıdır gerçekte: 12 Mart süreci çıktısı olarak TÜSİAD’ın (egemen sınıf) 24 Ocak ve 12 Eylül’le inşa ettiği rejimin direksiyonu, yine TÜSİAD’ın desteğiyle 2002’de Erdoğan’a devredildi (TÜSİAD’ın, Erdoğan’ın direksiyonu fazla kırmasından rahatsızlık duyduğu çıkışı bu gerçeği değiştirmiyor.)
Siyasal İslamcılık Türkiye’nin Atlantik kampına girmesiyle tohumlandı, 12 Mart’ta filizlendi, 12 Eylül’de fidan oldu ve 90’larda ağaca, sonrasında da ormana dönüştü.
Demokrasi, cumhuriyetçilik ve laiklik bu süreç boyunca, sürecin aktörlerinin tümünün büyük-küçük katkısıyla tırpanlandı.
Sistem dışına çıkma sorunu
Seçim tartışmalarının yapıldığı şu günlerde, meseleye salt “Erdoğan iktidarından kurtulmak” diye bakmanın eksikliğine dikkat çekmek amacıyla bu 50 yılın bütünlüğüne işaret ediyorum.
Türkiye’nin önündeki sorun, sadece Erdoğan iktidarından değil, bir bütün olarak rejim ve düzenden kurtulmaktır; sistem dışına çıkmaktır. Erdoğan’dan kurtulan ama sistemi devam ettiren anlayış, sadece kötü bir restorasyondur ve geleceğin doğru inşası açısından bir çıkmazdır.
Erdoğan iktidarıyla birlikte rejimden ve düzenden “toplam kurtulma” perspektifi, Cumhuriyet’i yeniden devrimci bir programla inşa etmenin öncelikli şartı ve aşamasıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Kasım 2021
Seçim Amerikancılığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/11/2021
Anayasa’nın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir.” Yani Erdoğan’ın üçüncü kez cumhurbaşkanı olabilmesi, ancak Anayasa’nın 116. maddesine göre “seçim yenileme” kararı alınmasıyla mümkün. Yani, seçim yılına giriyoruz, 2022’de seçim var.
Dolayısıyla Türk-Amerikan ilişkilerindeki hiçbir sorun çözülmediği ve hiçbir sorunun da kısa hatta orta vadede çözümü görülmediği halde, Erdoğan’ın “Biden’la Afganistan, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz konularında işbirliğimizi güçlendirme kararı aldık” diyebilmesi, seçim süreciyle ilgilidir.
Yani Erdoğan Roma’da aslında “seçim Amerikancılığı” düğmesine bastı.
Ekonomi-politik kıskaç
Erdoğan’ın seçim kazanabilmesi için ekonomiye kaynak bulması lazım. Zira milli gelir düşüyor, milli gelirden kişi başına (seçmene) düşen pay da düşüyor.
Tarımı bitirdikleri, sanayiyi zaafa uğrattıkları ve ülkeyi beton ekonomisine mahkûm ettikleri için çareleri iki kalemdir: Varlık fonu satışları ve dış borç.
Türkiye’yi “borcun borçla çevrildiği” bir ekonomiye dönüştürdüler.
Dış borcun musluklarını elinde tutan New York bankerleri ile Londra tefecilerini ikna etmek ise Washington desteği bulabilmelerine bağlı. ABD desteği de, AKP’nin vereceği “siyasi taviz”e bağlı…
Türkiye’yi içine soktukları ekonomi-politik kıskaç özetle bu ne yazık ki…
Türkiye ile ABD’nin çıkarları çatışıyor
Erdoğan’ın Biden’la Afganistan’da, Suriye’de, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de “işbirliği” yapabilmesi, ancak ve ancak bu dört alanda Türkiye’nin çıkarlarına aykırı taviz vermesiyle mümkündür. Zira bu alanlar Türkiye’nin ABD’yle çıkarlarının örtüştüğü değil, çatıştığı alanlardır. Tek tek incelersek:
Afganistan’da iki inisiyatif var: Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği Asya inisiyatifi, Afganistan’dan bölgeye terör ihracının olmaması için istikrarı esas alıyor. ABD ise Afganistan’ın etrafında üs arıyor. Türkiye’nin göç sorunu başta pek çok çıkarı, Asya inisiyatifiyle birlikte hareket etmesini gerektiriyor.
Suriye: ABD’nin temel hedefi, Suriye’nin kuzeyinde bir PYD devleti oluşturmak. Türkiye’nin çıkarı ise Suriye’nin siyasal birliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasından geçiyor.
Libya ve Doğu Akdeniz: ABD, Kıbrıs meselesinde de Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve enerji-politik mücadelelerinde de Türkiye’ye karşı konumlanmış durumda.
AKP ile Türkiye’nin çıkarları aynı değil
Görüldüğü gibi Erdoğan’ın ABD’yle işbirliğini güçlendirme kararı aldığını belirttiği alanlarda Türkiye’nin çıkarları ile AKP’nin çıkarları örtüşmüyor. Bu durumda Türkiye ile ABD nasıl işbirliği yapabilecek? İşte meselenin esası burada: AKP iktidarı ile Türkiye’nin çıkarları bir ve aynı şey değil.
Bu dört alandaki çıkar çatışmasına rağmen işbirliği yapabilmek, ancak AKP hükümetinin ABD yararına Türkiye’nin çıkarlarından taviz verebilmesiyle mümkündür.
AKP’nin Suriye’de ABD’yle işbirliği yapabilmesi -Washington PKK/PYD kartından vazgeçmediğine göre- AKP hükümetinin ancak Fırat’ın doğusuna dair bakışında değişiklikle mümkündür. AKP’nin son tahlilde Fırat’ın doğusuna karşılık Fırat’ın batısında bir “ÖSO nüfuz bölgesi” hayali kurması o nedenledir.
AKP’nin Doğu Akdeniz’de ABD’yle işbirliği yapabilmesi, Kıbrıs ya da Münhasır Ekonomik Bölge konusunda taviz vermesiyle mümkündür.
Papaz elbisesi
Özetle, AKP iktidarı Türkiye’nin çıkarlarından taviz vermediği müddetçe ABD’yle Afganistan, Suriye, Libya ve Doğu Akdeniz’de işbirliği yapabilmesi olası değildir.
Kuşkusuz bu alanların tamamında AKP’nin taviz verebilmesi de mümkün değildir. Zira büyük siyasi tavizin bedeli seçim kazandırmaz, seçim sonucundan da ağır olur.
AKP o nedenle iç politikada “başarı” gibi sunulabilecek taviz(ler) verebilir en fazla. Örneğin Suriye’de bulunduğu alanı genişletmek gibi ya da Karadeniz’de Rusya karşıtlığı gibi…
AKP’de anti-emperyalizm görenlerin de, AKP’nin Türkiye’nin eksenini kaydırdığını sananların da anlamadığı gerçek şudur: “İktidar olmak için papaz elbisesi giymeyi kabul eden” bir anlayış, iktidarda kalmak için neler yapmaz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Kasım 2021