Archive for category Politika Yazıları

Türk ordusuna darbenin 4. aşaması

“Güçlü ordu, güçlü Türkiye” demektir…

Ordu yurt savunması içindir ve “güçlü ordu” düşmanı caydırır! Yani ordunuzun güçlü olması, savaşmaya gerek kalmamasının da sigortasıdır. Barış iklimleri ordunuzun, silahınızın olmadığı iklimler değildir; tersine, güçlü ordunuzun ve etkili silahlarınızın olduğu iklimdir.

Ve güçlü ordu, en gelişmiş organizasyon olarak deprem gibi ulusal afetlerle mücadeledeki belirleyici rolünden, dış politika hedefinizi gerçekleştirmenin aracı olmaya kadar pek çok öneme sahiptir.

Kısacası ordu, milletin gözü gibi koruması gereken bir kurumdur. Oysa tersine bizzat milletin temsilcilerince orduya darbe üstüne darbe vuruluyor!

1. aşama: Ergenekon-Balyoz kumpasları

AKP-FETÖ işbirliğiyle yürütülen Ergenekon-Balyoz kumpasları, Türk ordusuna darbenin 1. aşamasıydı.

21. yüzyılda AKP şeklinde partileşen tarikatlar koalisyonu, 1. Meşrutiyet’ten beri kendilerine engel gördükleri “milli ordu”yu tasfiye etmek için, ABD’nin de desteğiyle darbenin 1. aşamasını başlattılar.

“Askeri vesayetten kurtulmak” diye propaganda ettikleri darbenin 3 hedefi vardı:

a. Türk ordusunu ABD-AKP-FETÖ siyasetlerine itiraz edemez hale dönüştürmek.

b. NATO’ya mesafeli Avrasyacı komutanları tasfiye etmek.

c. “Komutanın değil, imamın emrine itaat eden” subayların önünü açmak, onları yükseltmek…

2. aşama: FETÖ darbe girişimi

1. aşama belli ölçülerde başarılı oldu ve AKP’nin YAŞ desteğiyle pek çok FETÖ’cü subay hızla yükseldi, general oldu…

Ve o generaller, AKP ile FETÖ’nün ayrışmasında, 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulundular.

Fakat FETÖ’nün darbe girişimi hükümete olduğu kadar, TSK’ye de darbe girişimiydi. Neyse ki gerçek subayların kararlı mücadelesinin öncülüğünde püskürtüldü.

3. aşama: “Allah’ın lütfu” dönemi

FETÖ’nün darbe girişimi AKP’ye göre “Allah’ın lütfu”ydu. Darbe girişimini fırsata çevirip Türk ordusunu parçaladılar!

Gerçek anlamıyla parçaladılar, orduyu parçalara bölüp bakanlıklara dağıttılar: Jandarma ve Sahil Güvenlik’i TSK’den koparıp İçişleri Bakanlığı’na bağladılar. Askeri hastaneleri TSK’den alıp Sağlık Bakanlığı’na bağladılar, askeri okulları kapattılar ve harp okullarını tek bir üniversite çatışı altında birleştirip sivil rektöre bağladılar. Bazı askeri birimleri kapattılar, “şehir dışına çıkarıyoruz” diyerek arazilerine el koydular. Yüksek Askeri Şura’yı “mini Bakanlar Kurulu”na çevirdiler; kimin general olacağına dışişleri, adalet, hazine ve eğitim gibi ilgisiz bakanlar karar verecekti!

4. aşama: askerlik yasası

Ve Türk ordusuna darbenin 4. aşamasını da TBMM’den çıkardıkları “askerlik yasası” ile uyguladılar.

Yeni askerlik yasasına göre askerlik artık 6 ay olacaktı, “bedelli askerlik” sürekliydi ve parası olan bedelini ödeyerek o 6 ayı da yapmayacaktı…

6 aylık askerlik ve sürekli bedelli askerlik, birisi hemen, ikisi zaman içinde üç sonuç doğuracaktır:

a. Ordunun yarıya yakını bir anda terhis olacak.

b. TSK’nin” halk ordusu” özelliği ortadan kalkacak.

c. TSK’nin “milli ordu” karakteri aşınacak.

Sonuç

TBMM’den geçen, Erdoğan’ın hızla onayladığı ve Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe giren yasanın ne anlama geldiği açıktır:

1. Ordunun yarısının terhis edilmesi ancak mütareke dönemlerine görülebilir!

2. Askerliğin 6 aya inmesi ve sürekli bedelli olması, pratikte askersizlik demektir!

3. Darbenin bu son aşaması, doğuracağı sonuçlar itibariyle, Türk ordusuna vurulmuş en büyük darbedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2019

2 Yorum

Öcalan mektubun karşılığında ne aldı?

Tamam, saray istedi ve Öcalan HDP’ye “tarafsız kal” mektubu yazdı. Peki karşılığında saray Öcalan’a ne verdi?

Belki de kafalarda bu soru oluşmasın diye mektup “devletin PKK’yi bölmek için Öcalan’ı kullanması” diye sunuluyor ısrarla…

Devletin operasyonu olsa, herhalde seçime 3 gün kala beklenmezdi!

Açık ki mektubun esas hedefi, Öcalan’ın etkileyebileceği kadar HDP seçmenini sandıktan uzak tutmak ve Binali Yıldırım’a bu şekilde dolaylı destek vermekti.

Devlet Bahçeli’nin “neden Öcalan’ın talimatına uymuyorsun” diyerek HDP’ye kızması bile bu esas hedefi işaret ediyordu!

6 Mayıs mektubunun iki mesajı

Öcalan’ın karşılıksız mektup yazmayacağını PKK tarihini az çok bilen herkes tahmin eder…

Peki Öcalan mektubunun karşılığında ne aldı?

20 Mayıs’ta bu köşede “Rojava-İstanbul açılımı” başlıklı bir makale yazmış ve ErdoğanBahçeli oluruyla 6 Mayıs’ta Öcalan’la yeninden başlatılan görüşmelerden yansıyan ilk mektubu incelemiştik.

O ilk mektubun iki mesajı vardı:

Birincisi İstanbul içindi; “kutuplaşmadan uzak durulmalı” diyordu.

İkincisi Rojava’yaydı; “PYD Suriye’nin bütünlüğü içinde, anayasal güvence ile çözüm aramalı, Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olmalı” diyordu.

Anayasa taslağındaki özerklik

Suriye’nin bütünlüğü içinde ve anayasal güvence ile çözüm araması demek, özetle “ayrı devlet değil, Suriye içinde özerklik” demekti.

Rusya’nın hazırladığı anayasa taslağında “özerklik” olduğunu bilen Öcalan, belli ki Moskova’nın Şam’ı ve Ankara’yı bu “çözüm”e ikna edeceğini düşünüyor!

Öyle düşündüğü için de PYD’nin, tam da ABD’yle Suriye’nin kuzey doğusunda güvenli bölge pazarlıkları yapan Türkiye’yle çatışmamasını, Ankara’nın hassasiyetlerine duyarlı olmasını istiyordu.

Peki o pazarlık ne aşamada?

ABD, PYD’yi güneye çekmeyi ve 30 km’lik bir bandı Türk-Amerikan denetiminde güvenli bölge yapmayı teklif ediyor…

PKK ile PYD’yi ayrıştırmak

Peki “PYD PKK’nin Suriye koludur, ABD’nin PYD’ye desteği PKK’ye destektir” gerçeği ortadayken, AKP hükümeti bu söylemden vaz mı geçecek?

Açıkçası bu sürpriz olmaz. Nitekim ABD’yle güvenli bölge pazarlıklarının başladığı süreçte, 8 Ocak’ta New York Times’a makale yazan Erdoğan şöyle diyordu: “Suriye Kürtleriyle herhangi bir sorunumuz olmadığını ifade etmek istiyorum. Savaş koşullarında birçok genç Suriyelinin seçenekleri olmadığı için PYD/YPG saflarına katıldığını biliyoruz.”

Peki bu dönüşüm nasıl sağlanacak? PKK ile PYD’yi Türk kamuoyunun zihninde ayrıştırarak!

Bunun da iki anahtarı var:

Biri Öcalan, ki Suriye’de özerklik onun için zaten hedefti ve o hedefin PKK-PYD ayrışmasıyla gerçekleşmesi sorun olmayacaktır!

İkincisi de Barzani, ki ABD Barzani-PKK farkı üzerinden Irak’ta Kürt özerk bölgesini Ankara’ya kabul ettirebilmişti!

Neçirvan Barzani’nin Irak Kürdistanı başkanı olarak bu süreçte Ankara’da ağırlanmasını da önemle not edelim elbette!

Türkiye’ye kaybettiren anlaşma

Özetle, “Türk devletinin PKK’yi bölmek için Öcalan’ı kullanması” diye sundukları operasyon, Ankara’nın Irak’taki Kürdistan’ndan sonra Suriye’de de Kürdistan’ı kabul etmesi şeklinde sonuçlanabilir.

Daha şimdiden, Öcalan yine ağzına bakılan “önemli siyasi aktör” mertebesine çıkarıldı!

Kısacası Erdoğan ile Bahçeli, İstanbul’u kaybetmemek için Türkiye’ye kaybettirmeyi göze alabiliyor.

Türkiye’nin asıl “beka” sorunu işte bu anlayıştır!

Peki AKP’nin bunları Türkiye’ye kabul ettirmeye gücü yetecek mi? Göreceğiz!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Haziran 2019

Yorum bırakın

İhvancılık dış politikayı esir aldı

Türkiye’nin Kıbrıs çevresindeki sondaj faaliyetine karşı ABD’den gelen tehdide, bir tehdit de AB’den eklendi: AB Genel İşler Konseyi, Türkiye’nin “yasa dışı sondaj faaliyetlerine karşı gerekli tedbirlerin” alınmasını istedi (18.06.2019).

Daha önce de ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew PalmerTürkiye, Kıbrıs açıklarındaki sondaj faaliyetlerini durdurmalı” demişti (08.06.2019).

Kısacası, aslında uzun zamandır ortada olan ama iktidarın pek üzerinde durmadığı en önemli sorunlarımızdan Doğu Akdeniz sorunu, adım adım tehdit boyutu yükselerek ülkemizi sıkıştırıyor.

Doğalgaz nereden taşınacak?

Doğu Akdeniz, iki nedenle büyük önem kazandı: Birincisi doğal rezervleri bulundu, ikincisi de Rusya Doğu Akdeniz’e indi.

Doğalgaz rezervleri, önce İsrail ile Yunanistan-Rum Kesimi ikilisini müttefik yaptı; ardından İhvan nedeniyle AKP iktidarının diplomatik ilişkileri kestiği Mısır yönetimi de bu ittifaka katıldı.

Doğalgazın Avrupa’ya nasıl taşınacağı sorusunun iki yanıtı vardı: Türkiye ve Yunanistan. Kıbrıs’tan Ceyhan’a kolayca taşınacak doğalgaz, Avrupa’ya transferin en az maliyetli olanıydı. Girit Adası’na, oradan Yunanistan’a doğalgaz taşımak ise maliyetliydi.

Fakat daha az maliyetli Türkiye güzergâhının önündeki engellerden biri Kıbrıs anlaşmazlığı, diğeri de AKP iktidarının İsrail politikasıydı. Gerçi İsrail’le ticaret her yıl artıyordu, Barzani’nin Ceyhan’a taşınan korsan petrolleri AKP hükümetinin oluruyla oradan İsrail’e sevk ediliyordu ama iç politikada İsrail karşıtlığı propagandası AKP hükümeti için hep ihtiyaçtı!

Sonuçta güzergâh konusu hâlâ kesinlik kazanmış değil.

Askeri cepheleşme

Doğu Akdeniz’i önemli kılan ikinci önemli gelişme ise Rusya’nın Suriye nedeniyle bölgeye inmesiydi. ABD saldırılarına karşı Suriye’yi savunan Moskova bu süreçte Doğu Akdeniz’deki Tartus üssünü genişletti, çok önemli bir hava üssü inşa etti ve Doğu Akdeniz’de ve Suriye açıklarında gemi yüzdürmeye başladı.

Bu gelişmeler Rum Kesimi’ne ve AB ülkelerine de yeni fırsatlar doğurdu. Örneğin Rum Kesimi Fransa ile bir anlaşma imzalayarak bu ülkeye deniz üssü verdi. Fransa böylece hem Suriye saldırganlığı için bir harekât sahası elde edecek, hem Doğu Akdeniz’deki enerji savaşında kendi şirketini koruyacak, hem Türk müdahalesini caydıracak, hem de Rusya’nın varlığına karşı ABD ve İngiltere’ye destek verecekti.

Öte yandan İngiltere de 121 adet F-35 uçağını Kıbrıs’taki üssüne yerleştireceğini ilan etti.

Müttefiklerimiz kim?

Bu durumda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki müttefikleri aslında kimdir?

Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerden Suriye, yukarıda özetlediğimiz cephenin hem dışında kalan, hem de o cephenin ağır toplarının saldırısı altında olan bir ülke. Bu nedenle aslında nesnel olarak Türkiye’nin müttefiki olabilecek ülkedir.

Ancak AKP hükümetinin Esad karşıtlığını sürdürüyor olması, bu olası müttefikliğin önündeki engeldir. Oysa Ankara Şam’la anlaşsa, hem Rusya’yla yavaş yavaş tansiyonu da yükselten İdlip yükünden kurtulacak, hem de Doğu Akdeniz’de İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi üçlüsüne karşı güç birliği oluşturacak ve coğrafi üstünlük sağlayacak.

Diğer yandan İhvancılık nedeniyle diplomatik ilişkilerin kesildiği Mısır’la ilişkilerin düzeltilmesi de, bölgedeki dengeleri Türkiye adına değiştirebilecektir. Mısır’ı İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi cephesinden koparmak, hatta Türkiye-Suriye-Mısır cephesi inşa edebilmek olası…

Türkiye’nin sorunu: İhvancılık

Türkiye’nin bu dış politika ihtiyacının önündeki engel ise AKP hükümetinin İhvancılığıdır!

Erdoğan, İhvancı Mursi’yi şehit ilan ediyor, onunla “aynı yolu” yürüyen kardeşlerine baş sağlığı diliyor, mevcut Mısır yönetimini İhvan’a karşı tutumu nedeniyle kınamaya devam ediyor.

Erdoğan yönetimi, hükümetine İhvan’ı monte etmediği için devirmeye kalktığı Esad’a karşı olan pozisyonunu sürdürüyor; Esad yönetiminin kendi topraklarında -İdlip’te- yürüttüğü terörle mücadeleye karşı askeri olarak konumlanıyor!

Kısacası Türkiye’nin dış politika ihtiyaçlarıyla AKP’nin İhvancılığı çelişiyor, çatıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Haziran 2019

Yorum bırakın

Asya-Pasifik çağı başladı

Geçen yazımızı şu saptamayla bitirmiştik: Atlantik yüzyılı bitti, Asya-Pasifik çağı başladı!

Türkiye’deki Amerikancılar kabul etmese de, ABD’liler bu gerçeği görüyor ve bu gerçeğe göre strateji oluşturmaya çalışıyor. Örneğin Daniel Wagner özetle şöyle diyor: “Washington, dünyaya liderlik eden gücünün düşüşte olduğu ve Çin’in yükselişinin kaçınılmaz olduğu gerçeğinden hareketle, asıl Çin stratejisini oluşturmalı” (National Interest, 15.06.2019).

ABD hegemonyasının inişe geçtiğini, dünyaya liderlik etme yeteneğini kaybetmeye başladığını ve Washington’un çekim gücünün zayıflaması sonucunda merkezkaç etkisiyle nasıl yeni türden ilişkiler kurulduğuna birkaç örnek verelim:

Müttefikleri ABD’yi dinlemiyor

ABD Senatosu Silahlı Hizmetler Komitesi, 2020 mali yılı savunma bütçesine ilişkin yasa tasarısında, İsrail’i uyarıyor. Neden? Çünkü İsrail Hayfa Limanı’nı Çinli Shanghai International Port Group’a 2021 itibariyle 25 yıllığına kiraladı! ABD, İsrail’in bu sözleşmeyi feshetmesini istiyor.

ABD, İran’ı kuşatmak üzere bu ülkeyle yapmış olduğu nükleer anlaşmayı iptal ediyor, İran Devrim Muhafızlarını terör örgütü ilan ediyor ve uyguladığı sert ambargoya müttefiklerinin uyasını istiyor. Sonuç? AB, ABD’nin çekildiği nükleer anlaşmayı destekliyor ve Almanya, Fransa ve İngiltere üçlüsü, İran’la ticareti sürdürebilmek ve ABD yaptırımlarını baypas edebilmek için “ortak ödeme mekanizması” kuruyor.

ABD, ekonomisindeki zayıflama nedeniyle müttefiki AB’ye ticari yaptırım uyguluyor. Hatta Trump AB’ye “NATO’ya olan borcunuzu ödeyin” baskısı yapıyor ve açık açık NATO’nun artık anlamsız olduğunu savunuyor. Fransa ve Almanya’nın buna yanıtı ise Avrupa ordusu kurma iradesini ilan etmek oluyor.

ABD silah tekellerinin en büyük müşterisi olan Suudi Arabistan Kralı Selman, Moskova’ya gidip Kremlin’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le S-400 için ön anlaşma imzalıyor.

Çin-Rusya ortaklığı

Kuşkusuz küresel liderliğin el değiştirmesi, bugünden yarına ve sorunsuz olmayacak!

Yukarıda verdiğimiz örnekleri bardağın dolu tarafı sayarsak, elbette bardağın boş tarafı da vardır: ABD’nin siyaseten Çin ve Avrupa’yı da hedef aldığı İran kuşatmasından Doğu Akdeniz’e güç yığmasına, Güney Çin Denizi’nde donanma gücü dolaştırmasından arka bahçesi Latin Amerika’da hamleler yapmasına kadar bir dizi “taktik atağı” mevcuttur. Ancak tüm bunlar ABD’nin “stratejik savunmada” olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Çünkü bardağın dolu tarafı, boş tarafından fazladır:

ABD Rusya’yı “boğazından” tutmak için Ukrayna’yı AB’ye ve NATO’ya alma hamlesi yaptı ama Moskova’ya Kırım’ı kaptırdı!

ABD bölgeyi ve Rusya’yı “karnından” tekmelemek için Suriye’yi bölme operasyonu başlattı ancak Rusya’nın Doğu Akdeniz’e inmesi gerçeğiyle karşılaştı!

ABD, Malaka Boğazı’nı tutarak Çin-Ortadoğu yolunu denetimi altına almak istedi ancak Pekin yönetimi Çin-Pakistan koridoru inşa ederek Malaka Boğazı’nı baypas etti.

ABD stratejik düzlemde Çin’e karşı “daha geniş batı” inşa etmek için Rusya’yı yanına çekmek istedi (NATO-Rusya Konseyi, AB-Rusya ilişkileri vs) ancak tersine Çin-Rusya stratejik ortaklığı oluştu. ABD, Çin-Rusya stratejik ortaklığına karşı denge kurabilmek için Hindistan’ı yanına çekmeye çalıştı ama Pekin-Moskova ikilisi Pakistan’la birlikte Hindistan’ı da Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye yaptı.

Bunların küresel çapta ne denli önemli gelişmeler olduğu önümüzdeki dönemde kuşkusuz çok daha iyi anlaşılacaktır. Nitekim son Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi ile Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı o işareti vermiştir: Asya’nın neredeyse tamamı “daha güvenli ve daha müreffeh bölge” için “ortak vizyon” ilan etmiştir!

Yeni dönemin denklemi

Önümüzdeki sürecin pek çok ülke açısından temel iç sorunu artık şu denklem olacaktır: Amerikancı siyasal odaklar iktidarda kalabilmek için ya ABD’ye mesafeli siyasetlere yönelecekler ya da iktidardan düşecekler!

Ancak rüzgâr sertleşmektedir. Öyle ki, ABD’ye mesafe koymak bile yeni dönemde Amerikancıları iktidarda tutmaya yetmeyebilecektir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Haziran 2019

Yorum bırakın

Yeni bir dünya kuruluyor

ABD Başkanı Lyndon Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye tehdit dolu o tarihi mektubu yazdığında, İnönü’nün yanıtı şu olmuştu: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır.”

O gün için Türkiye’nin şartlarına en uygun yeni dünya aslında 1961’de doğan “Bağlantısızlar Hareketi”ydi. Tabii Johnson Mektubu’nun geldiği 1964 yılında Ankara çoktan tercihini yapmıştı: Atatürk’ün ölümünden hemen sonra imzalanan serbest ticaret anlaşmaları ile rota Atlantik’e kırılmıştı! Ardından Truman Doktrini, Marshall Planı, Kore’ye asker gönderme, NATO üyeliği, Türkiye’yi “küçük Amerika” yapma süreci…

Anlayacağınız 1964 yılında “yeni dünyada yer almak” uyarısı pratikte ABD’yle pazarlıktan öteye gitmeyen bir uyarı oldu.

Amerikancı otoban

ABD’nin 10 yıl sonra yine Kıbrıs konusunda Türkiye’yi tehdit etmesine ve silah ambargosu uygulamasına ise üslere el konması gibi çok somut bir karşılık verildi. Ancak o dönemeç de yine ABD’ye bağlılığın arttığı bir yola soktu Ankara’yı…

Ve 12 Eylül sopasıyla tamamen Amerikancı otobana girildi

Kuşkusuz o günün şartları başkaydı: ABD’nin liderlik ettiği Batı bloku, SSCB’nin liderlik ettiği Doğu bloku ve bu iki blok dışında kalarak ulusal çıkarlarını koruyan Bağlantısızlar Hareketi vardı…

Ve süreç gün geçtikçe ABD’nin liderlik ettiği bloğun egemenlik savaşını kazanacağı bir tabloya dönüşüyordu… Öyle de oldu.

Fakat bugün durum çok farklı!

Atlantik’ten Pasifik’e

Şu iki gerçeği saptamadan bugünü kavrayamayız:

1. Dünyanın ekonomi merkezi Atlantik’ten Pasifik’e kaydı. Son 20 yıldır süren bu gelişme artık siyasetin merkezinin de Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymasına doğru evriliyor.

2. Bu gelişmeye bağlı olarak, 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin liderliğinde kurulan uluslararası düzen de değişmeye başlıyor.

Yeni dünyanın temsilcileri eski dünyanın düzeninden daha çok pay istiyor. Eski dünyanın IMF’den Dünya Bankası’na, Dünya Ticaret Örgütü’nden BM Güvenlik Konseyi’ne kadar pek çok taşıyıcı kolonunda artık yeni dünya temsilcilerinin ağırlığı artmış durumda. Dahası yeni dünyanın temsilcileri eski dünyanın taşıyıcı kolonlarına alternatifler de oluşturmaya başlıyorlar.

ABD-Çin çatışması

Ve bu tablo pratikte eski dünyanın lideri ABD ile yeni dünyanın temsilcisi Çin’i karşı karşıya getiriyor: Taraflar Pasifik’ten Ortadoğu’ya, Afrika’dan Güney Amerika’ya kadar dünyanın hemen her noktasında birbirilerine karşı pozisyon alıyorlar.

Peki bu değişim nasıl olacak? Savaşlı mı, savaşsız mı? ABD değişimi kabullenecek mi, yoksa Çin’le çatışacak mı? Çin henüz hazır olmadığı bu çatışmadan kaçınabilecek mi? ABD ile Çin’in birlikte liderlik edebildiği eski-yeni karışımı bir dünya mümkün mü?

Kuşkusuz yanıtları bu köşenin boyutlarını aşan sorular bunlar. Biz Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan son kitabımız ABD Hegemonyasının Sonu’nda konuyu etraflıca inceledik…

Bugün bu konuya değinmemizin nedeni ise teslimat tarihi yaklaştıkça daha çok tartışılmakta olan S-400’lerdir.

Türkiye ve yeni dünya

Türkiye’nin S-400 alma çabasını –AKP hükümetinin bunu ABD’yle pazarlığında kart olarak kullanma hevesinden ayrı tutarak– bu kurulmakta olan yeni dünya bağlamında değerlendirmek gerekiyor.

Artık eski dünya yok. Bugünün yönetimleri Soğuk Savaş’taki gibi sadece kendi kamplarının üyeleriyle kapsamlı ilişki kurmuyorlar. ABD’nin eski dünya müttefiki, yeni dünyada ABD kadar Çin ve Rusya’yla da ilişki kuruyor.

Türkiye de bu koşullara uygun olarak yeni dünyada yerini almaktadır; kimin yönettiğinden bağımsız olarak, hatta yönetenlerin tersi eğilimine rağmen! Dahası, son dakikada S-400’den vazgeçse bile!

Atlantik yüzyılı bitti, Asya-Pasifik çağı başladı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2019

Yorum bırakın

Shanahan Mektubu ve Kıbrıs

Siyasi tarihimize geçen en ünlü mektup Johnson Mektubu’ydu. ABD Başkanı Lyndon Johnson, 5 Haziran 1964’te Başbakan İsmet İnönü’ye yazmıştı ve Türkiye’yi sertçe tehdit ediyordu: Türkiye Kıbrıs’a müdahil olursa silah ambargosuna uğrayacak ve NATO’dan tecrit edilecekti…

İnönü’nün yanıtı da tarihi oldu: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır.

Kıdemli gazeteci Haluk Şahin, bu tarihi mektupla ilgili son derece önemli bir kitap yazdı: Johnson Mektubu. Kırmızı Kedi Yayınevi, geçen aylarda bu kitabı yeniden yayımladı ve Şahin’in mektubu kaleme alanlarla yaptığı çok önemli söyleşileri ve o dönemin -bugüne de ışık tutan- tarihi belgelerini yeniden gündeme getirdi.

ABD’nin 6 tehdidi

“5 Haziran” tarihli bu ünlü mektuptan sonra, siyasi tarihimize bu kez “6 Haziran” tarihli bir başka mektup girdi: Shanahan Mektubu.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a yazılan, ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan imzalı mektup, 6 tehdit ve 1 çağrıdan oluşmaktadır:

1. Türkiye’nin Rusya’ya S-400 eğitimi için personel göndermesi hayal kırıklığı yarattı.

2. Türkiye S-400 alırsa, F-35 alamayacak.

3. Türkiye, 12 Haziran 2019’da yapılacak yıllık F-35 İcra Kurulu Başkanları Yuvarlak Masa toplantısına katılamayacak.

4. Türkiye S-400 alırsa CAATSA (Amerika’nın Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşıkoyma Yasası) yaptırımları uygulanacak.

5 S-400 almanız, milli gelirinizde ve uluslararası ticaretinizde kayıplara neden olacak.

6. ABD’de eğitim gören Türk F-35 pilotları 31 Temmuz’a kadar geri dönecek ve Rus S-400 füzelerinin alımı durdurulmazsa eğitim için yeni pilot kabul edilmeyecek.

7. S-400 tutumunuzu değiştirme seçeneğiniz halen bulunmaktadır.”

ABD’nin Kıbrıs tehdidi

Sertlikte Johnson Mektubu’na yakın olan Shanahan Mektubu, ilk bakışta sadece S-400’lerle ilgili bir tehdit mektubu olarak görülüyor.

Ama aslında Shanahan Mektubu da 55 yıl önceki Johnson Mektubu gibi Kıbrıs’la ilgili!

Ne demek istediğimizi anlatabilmek için geçen hafta Pentagon dışında bir başka Amerikan tehdidinin geldiği yere, ABD Dışişleri Bakanlığı’na bakmamız gerekiyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer, açık açık Kıbrıs konusunda Türkiye’yi yüksek perdeden tehdit etti geçen hafta:

1. Doğu Akdeniz bizim açımızdan enerji kaynakları nedeniyle stratejik öneme sahip.

2. Kıbrıs Cumhuriyeti stratejik ortağımızdır.

3. İki kesimli, iki toplumlu federal bir çözüm istiyoruz. Taraflar müzakere sürecine bağlı kalarak, enerji dahil işbirliğini oluşturacak koşulları yaratmalı.

4. Türkiye Kıbrıs açıklarındaki sondaj faaliyetlerini durdurulmalı.

5. Bölgede 10 savaş gemimiz ve 130 savaş uçağımız var.”

Doğu Akdeniz’deki cepheleşme

Bu köşede uzun zamandır Doğu Akdeniz’in önemine ve bölgedeki saflaşmalara dikkat çekiyoruz. Ankara’nın atması gereken adımlardaki gecikmesinin yol açacağı risklere işaret ediyoruz.

Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan enerji kaynakları, Kıbrıs sorununu da çok aktörlü bir çatışma alanına dönüştürdü:

ABD ve Rusya hem Kıbrıs’ta hem de Doğu Akdeniz’de varlık bulundurma çarpışması içinde. Rusya, Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’de artık. ABD ise İngiltere ve Fransa’yla birlikte hem Kıbrıs’a hem de Doğu Akdeniz’e güç yığıyor.

Diğer yandan İsrail, Mısır ve Yunanistan bir ittifak oluşturarak bölgede Türkiye’ye karşı konumlanmış durumda.

Suriye ve Lübnan ise nesnel olarak İsrail-Mısır-Yunanistan ittifakının karşısında.

Ama ne acı ki Ankara Esad karşıtlığı nedeniyle karşıtına karşı olana da karşı!

S-400 bu tehditler için

Tablo bu kadar karışık ve tehditler bu kadar üst seviyede…

Türkiye bu şartlarda kendi milli füze savunma sistemini kurmak zorunda. Bugünden yarına gecikmemek için de S-400’leri almalı mutlaka!

ABD’yle siyasi pazarlık sonucunda Çin füzesinden vazgeçen Ankara’nın, tehditler bu seviyeye yükselmişken Rus füzelerinden vazgeçme lüksü yok!

ABD tehditleri S-400 olsa da var, olmasa da… Bilinmeli ki S-400’den vazgeçmek tehditleri ortadan kaldırmayacak, fakat tehditlere karşı Türkiye’yi zayıf tutacak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Haziran 2019

3 Yorum

S-400’ün maliyeti

Türkiye’nin S-400 almasına karşı çıkanlar şu üç temel itirazı dile getiriyor:

1. Türkiye S-400 alırsa, F-35 projesinden çıkarılır!

2. Türkiye S-400 alırsa, ABD silah ambargosu uygular ve Türkiye’nin elindeki silahlar modernize edilemez, yedek parça sıkıntısı yaşanır.

3. Türkiye S-400 alırsa, ABD yaptırım uygular ve Türk ekonomisini çökertir.

Üç itirazı da “Türkiye’nin uzun vadeli yararı ve çıkarları” düzleminde inceleyelim:

F-35 tehdidi

Türkiye’nin S-400 alması karşısından ABD’nin ülkemizi F-35 projesinden çıkarma tehdidi, Türkiye’nin çıkarları bakımından en zayıf tehdittir. Şundan:

Türkiye, bize göre zaten F-35 projesinde yer almamalıydı. Mevcut haliyle hava kuvvetlerimiz zaten yüzde 80 oranında ABD’ye bağılıyken, F-35’lerle bağımlılık yüzde yüz olacaktır.

Hava kuvvetlerimizin tek bir adrese tamamen bağımlı olmasından daha büyük bir sıkıntı yok aslında…

Tersine, Türkiye silahlanmada üç hedefli bir strateji uygulamalı:

1. Temel hedef milli silahlanma olmalı.

2. Bu temel hedefe ulaşabilmek için de, kendisine teknoloji transfer edecek ve ortak üretim yapabilecek seçeneklere yönelmeli.

3. Yakın hedefi de silah envanterini çeşitlendirmek ve tek taraflı bağımlılığı azaltmak olmalı.

Askeri ambargo tehdidi

Bu üç hedefli strateji perspektifinden bakıldığında, ABD’nin Türkiye’ye askeri ambargo uygulaması, kısa vadede aleyhimize olsa bile, uzun vadede lehimizedir!

Askeri ambargo, tıpkı 1975’te olduğu gibi Türkiye’yi yeniden “milli silahlanma” rotasına yöneltecektir.

ABD, Kıbrıs Harekâtı nedeniyle Türkiye’ye askeri ambargo uyguladığında, esas tehditle yüzleşmişti: O tehdit “tek taraflı bağımlılığın” nasıl büyük bir sorun olduğu ve Türkiye’nin askeri gücünü nasıl büyük bir zaafa uğrattığı gerçeğiydi.

Türkiye bugün çok övündüğümüz ASELSAN başta olmak üzere pek çok milli askeri hamleyi, askeri ambargo tehdidiyle yüzleştiği için gerçekleştirdi.

Türkiye bugün de milli bir askeri hamle yapmak zorundadır. Milli Gemi (MİLGEM) Projesi ile Deniz Kuvvetlerimizde yaptığımız millileşme hamlesini, Hava Kuvvetlerimizde de yapmalıyız.

Türkiye için asıl büyük tehlike, silahlanmada ABD’ye tam bağımlı olmaktır.

Ekonomik ambargo tehdidi

Türkiye’nin “küçük Amerika” süreci ve ardından 24 Ocak 1980’de serbest piyasaya eklemlenmesi, ekonomide, kamu ekonomisinden ve üretimden adım adım uzaklaşmak demekti.

Özetle Türkiye’ye “üretme, biz sana satarız” diyorlardı. Dahası “kamu kurumlarına ne gerek var, hepsini özelleştir, hepsini sat” diyorlardı. Diyenler, şimdi kendi kamu kurumları ve uluslararası tekelleri aracılığıyla Türkiye’ye artık üret(tir)mediklerini satıyorlar.

Asıl büyük tehdit ve milletçe endişe etmemiz gereken, samandan F-35’e kadar hemen her şeyi ithal ediyor olmamızdır. ABD’nin ekonomik ambargo uygulayacak olması, bu büyük tehlikenin yanında tehdit değildir.

Türkiye yeniden tarlasında üretmeli, fabrikasının bacasını tüttürmeli ve dışarıdan her şeyi satın almaktan kurtulmalıdır.

Sonuç

Son 40 yılımız, ABD’nin dediklerini yapsak bile ABD ambargolarına maruz kalmamızın tarihidir bir yönüyle.

Sadece Kıbrıs Harekâtı mı? Terörle mücadele yılları boyunca, sürekli Türkiye’ye “sattığımız silahı şu operasyonda, verdiğimiz tankı bu harekatta kullanamazsınız” şartlarını dayattılar!

S-400 konusunda karşılaştığımız tehditleri bu kez fırsata çevirmeli ve milli silahlanmaya ve üreten ekonomiye yönelmeliyiz.

Bu ise içeride işçiye, köylüye, emekçiye, halkın her kesimine ve elbette “ulusal” burjuvaziye dayanan bir iktidar modeli oluşturabilmemize bağlıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Haziran 2019

 

2 Yorum

Üç dış politika problemi

AKP’nin dış politikada birbirine bağlı 3 problemi var: S-400, F-35 ve Suriye’de güvenli bölge.

Bu üç problem şu üç nedenle çözülemiyor:

1. Türkiye güçlü bir ekonomiden yoksun olduğu için, problemlere dış aktör etkisini sınırlandıramıyor.

2. AKP, problemler üzerinde etkin olan aktörlerin (ABD, Rusya) karşıt pozisyonundan yararlanmayı şimdiye kadar sürdürebildi. Ancak “karar zamanının” yaklaşması, AKP’yi sıkıştırıyor.

3. AKP, dış politikayı iç politikada kendi iktidarını sağlamlaştırmanın aracı olarak kullanıyor ve iç cephe oluşturamıyor.

S-400

AKP, S-400 problemine ABD’yi bunu kabul etmeye mecbur eden bir çözüm arıyor. AKP, Türk-Amerikan ilişkilerinin İran karşıtı yeni süreçte çok değerli olduğunun en az Washington kadar farkında ve bundan yararlanmaya çalışıyor. İşler keskinleştiğinde de Rusya’yı küstürmeyecek bir çözüm düşünüyor.

Ve en önemlisi, sürecin 23 Haziran İstanbul seçiminde kendisini olumsuz etkilememesini hedefliyor.

S-400 konusunda ABD’den AKP’ye 2 hafta süre tanındığı şeklindeki haber servis edilince ve bu iki hafta da 23 Haziran öncesine denk gelince, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar şu zaman kazanma ve oyalama hamlesini yaptı: “S-400 hazirana yetişmeyebilir ama önümüzdeki aylarda gelecek” (27.5.2019).

Moskova, bunun AKP’nin ABD’ye karşı 23 Haziran’ı atlatma manevrasından daha ileri olabileceğini düşünerek, karşı hamle yaptı ve Kremlin, Akar’ın açıklamasına karşı “teslimatın gecikmesi söz konusu değil” mesajı verdi (29.5.2019).

F-35

ABD’nin S-400’lere karşı en önemli argümanı bu sistemin F-35’lere karşı geliştirilen bir sistem olduğudur. ABD bu nedenle S-400 alması halinde Ankara’nın F-35 projesinden çıkarılacağı mesajını vermektedir.

AKP bu teze karşı Aralık 2018’den beri ABD’ye “S-400 ortak çalışma grubu” öneriyor. Hatta “NATO hakemliği” önerisi bile yaptı: Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Ortak çalışma grubuna NATO’nun başkanlık etmesi gerektiğini açık ve net bir şekilde söyledik” dedi (11.5.2019).

Erdoğan ile Trump’ın 29 Mayıs tarihli son telefon konuşmasında ikilinin “S-400 ortak çalışma grubunda uzlaştığı” iddia edildi. Ancak Pentagon, haberlerin ardından yazılı bir açıklamayla ortak çalışma grubuna karşı olduğunu duyurdu (31.5.2019).

Meselenin bir diğer yanı ise Moskova’nın bu çalışma grubuna nasıl bakacağıdır. Zira ortak çalışma grubu, çalışmanın derinliğine göre S-400 konusunda kimi sırların ABD’nin eline geçme potansiyelini de taşıyor haliyle…

Güvenli bölge

AKP diğer yandan her iki problemi, “güvenli bölge” probleminin lehine çözümüne manivela yapmaya çalışıyor.

Rusya’yla normalleşerek Suriye’de kendisine alan açan AKP, bir yandan da ABD’yle Suriye’de güvenli bölge kurmaya çalışıyor. Ankara güvenli bölgede PYD’nin olmasını istemiyor. ABD buna karşılık PYD’nin 30 km derinliğe indirilerek ABD ve Türk askerlerinin denetiminde bir kuşak oluşturulmasını teklif ediyor.

Suriye haliyle buna karşı. Rusya ise AKP’yi ABD’nin yanına itmemek için ağırdan alıyor ve İdlib üzerinden baskı oluşturuyor. Diğer yandan PYD de, Ankara’nın denetiminde bir kuşağa karşı çıkıyor.  Kısacası güvenli bölge çok parametreli bir problem olarak varlığını sürdürüyor.

ABD Türkiye’yi kendi teklifini kabule zorlamak için şimdi Almanya’yı devreye sokmaya çalışıyor. Berlin’i ziyaret eden ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Almanya Şansölyesi Angela Merkel ve Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’tan, “PYD/YPG’yi Türkiye ile Esad’ın saldırılarından koruyacak güvenli bölge için Alman hava kalkanı” talep etti (30.5.2019). Der Spiegel Berlin’in teklife yeşil ışık yaktığını ve İncirlik’ten Ürdün’e götürülen Tornado savaş uçaklarının devreye sokulabileceğini yazdı (31.5.2019).

Sonuç

Görüldüğü gibi üç problem de AKP’nin “çok taraflılık” dediği dış politikası nedeniyle karma karışık durumda. Oysa çözüme giden yol belli: Ankara’nın Şam’la anlaşması!

Oysa AKP tersine, Suriye konusunda Öcalan’ı devreye sokmaya çalışan bir yönelime girdi yeniden!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Haziran 2019

Yorum bırakın

İskenderun-Kıbrıs-Süveyş hattı

Bir süre sonra Fransız George Picot ile Osmanlı’yı paylaşma anlaşmasını hazırlayacak olan Britanyalı Mark Sykes, savaşı kazandıracağını düşündüğü plana desteğini almak için Denizcilik Bakanı Winston Churchill’e bir mektup yazıyor ve “tanıdığım risk alacak tek insana” diye imzalıyordu.

Plan şuydu: Osmanlı’yı boğazından yakalayacak ve karnına tekme indirecek eşzamanlı iki çıkarma yapılmalıydı. Osmanlı’yı boğazından yakalamak için Gelibolu’ya, karnına tekme atmak için de İskenderun’a çıkarma yapmak gerekirdi. Akdeniz’in kıvrıldığı noktada önemli konuma sahip olan İskenderun, aynı zamanda Osmanlı başkenti İstanbul’u Arapların iki önemli merkezi olan Bağdat ve Şam’a bağlayan demiryolu bağlantılarının geçtiği yerdi.

Sykes, Churchill’e planını yazarken, o sırada Kahire’de bulunan T. E. Lawrence da “bir donanmanın Mısır’a karşı harekata başlayabileceği tek yer İskenderun” diye saptıyordu. Lawrence’a göre İskenderun “mükemmel bir doğal deniz üssü”ydü.

Böylece Britanya’nın stratejik çıkarları açısından Doğu Akdeniz’de üç düğüm noktası oluşmuştu: İskenderun, Kıbrıs ve Süveyş…

Britanya 1878’de Kıbrıs’ı ele geçirmiş, 4 yıl sonra da Hindistan’a giden yolu güvence altına almak için Mısır ve Süveyş Kanalı’nı ilhak etmişti. Süveyş’in denetimi Kıbrıs’ın elde tutulmasına bağlıydı, Kıbrıs’ı tehdit edebilecek nokta da İskenderun’du…

Sanırım bu tarihsel girişle, Doğu Akdeniz’in bir bütün olarak önemini yeterince anlatabilmişizdir. Artık günümüze gelebiliriz…

Doğu Akdeniz’in önemi

Doğu Akdeniz, mevcut öneminin üzerine günümüzde üç konu nedeniyle daha da önemli:

1. Doğu Akdeniz, Avrupa ve Afrika’yı Çin’e bağlayan Modern İpek Yolu projesi açısından önemli.

2. Doğu Akdeniz, Suriye’de süren savaş ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’e inmiş olması nedeniyle ABD açısından önemli.

3. Doğu Akdeniz, İsrail ve Kıbrıs arasındaki havzada ve çevresinde bulunan doğalgaz rezervleri ve bu gazın Avrupa pazarına nasıl taşınacağı sorunu nedeniyle önemli.

Ayrıntılı olarak Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan kitabım “Amerikan Hegemonyasının Sonu”nda anlattım: Bu üç konu nedeniyle, Doğu Akdeniz artık kritik bir mücadelenin merkezine dönüşmüş durumda.

Kıbrıs’a askeri yığınak

ABD’den Fransa’ya, İngiltere’den Mısır’a, İsrail’den Yunanistan ve Rumlara kadar pek çok ülke bu önemi görerek hamleler yapıyor uzun zamandır.

İşte birkaç örnek: Kıbrıs Rum Kesimi tek taraflı olarak Münhasır Ekonomik Bölge ilan etti. Yunanistan, Rum Kesimi ve Mısır, “ortak deklarasyon” ile Türkiye’nin garantörlüğünü hedef aldı. Mısır ve Kıbrıs Rum Kesimi boru hattı anlaşması yaptı. ABD enerji şirketleri İsrail ve Kıbrıs Rum Kesimi ile anlaşmalar imzalayarak bölgede sondaj yürütüyor. Fransa, Kıbrıs’ta deniz üssü inşa etmek için Rumlarla askeri anlaşma yaptı. İngiltere, 121 adet F-35B savaş uçağını sonbaharda Kıbrıs Rum Kesimi’ndeki Agratur Üssü’ne göndereceğini açıkladı.

Atılması gereken 5 adım

Peki tüm bunlar olurken Ankara ne yapıyor?

Yukarıda özetlediğimiz gelişmelere karşı sözlü tepki gösterilse de, o gelişmeleri boşa çıkaracak ciddi hamleler hâlâ yapılmıyor.

Peki neler yapılmalı?

1. Daha fazla geciktirilmeden Türkiye Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmeli.

2. Türkiye hızla Kıbrıs’ta büyük bir deniz üssü kurmalı.

3. Türkiye KKTC’ye en yakın noktada, İskenderun-Silifke arasında, hem yeni inşa için, hem de bakım-onarım için hızla tersane hatta tersaneler kurmalı.

4. Ankara, Şam’la anlaşmalı. Doğu Akdeniz’de Türkiye, KKTC ve Suriye işbirliği yukarıda özetlediğimiz cepheyi dengeler.

5. Ankara, ABD ve AB’nin Doğu Akdeniz politikasına karşı Çin ve Rusya’yla işbirliği aramalı. Daha önce bu köşeden önermiştik: Çin’in Adana-Ceyhan’da dev bir teknopark açması, Ceyhan Limanı’nın İpek Yolu projesinde terminal haline getirilmesi gibi konuşulması çok yararlı projeler, İskenderun havzasında ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin elini güçlendirecektir.

Zaman daralıyor ve Türkiye karşıtı cephenin Doğu Akdeniz yığınağı daha da büyük bir sorun haline geliyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2019

Yorum bırakın

ABD İran’a saldıracak mı?

ABD’nin İran’a karşı hamlelerini bu ülkeye karşı saldırı hazırlığı olarak gören değerlendirmeler var. Ancak biz bu değerlendirmelere katılmıyoruz.

Bize göre bu hazırlıklar bir savaş hazırlığı değil, tersine savaşamayacak olanın, saldırmadan bir şeyler elde edebilme çabasıdır…

Peki ABD ne elde etme peşinde?

“Yüzyılın anlaşması” hazırlığı

Trump’ın İran kuşatması, doğrudan İsrail’le ilgili. Daha somut söylersek, ilan etmeye hazırlandığı “yüzyılın anlaşması”yla ilgili.

ABD, İsrail-Filistin barışı için hazırladığını duyurduğu “yüzyılın anlaşması”nı ilan etme sürecinde, karşıtlarını buna mecbur etmenin hamlelerini yapıyor aslında…

Ki yüzyılın anlaşması dedikleri gerçekte Filistin’in işgal edilmiş topraklarını İsrail’e verme ve “Geniş İsrail”i Ortadoğu’ya kabul ettirme dayatmasıdır aslında…

İran’a karşı Suudi Arabistan-İsrail ittifakı da, İran’a karşı Arap NATO’su inşası da, Kudüs’ü başkent ilan etmek de, işgal altındaki Suriye toprağı olan Golan Tepeleri’nde İsrail egemenliğini tanıma kararı da, İran Devrim Muhafızlarını terör örgütü listesine almak da, Obama’nın İran’la yaptığı nükleer anlaşmayı bozmak da, İran’a ekonomik ambargo uygulamak da, bölgeye uçak gemisi ve ağır bombardıman uçakları yollamak da, 1.500 asker göndereceğini ilan etmek de, PYD’yi İran’a karşı Irak-Suriye sınırında kullanmak üzere tahkim etmek de…

Hepsi İsrail’e Ortadoğu’da büyük kazanç getirecek “yüzyılın anlaşması”nı rayına oturma hedefiyle ilgili öncelikle. Kuşkusuz başka hedefler de içeriyor kimi hamleler.

500 bin askerle Irak’ta zafer kazanamayan ABD’nin, 1.500 askerle, hatta sevk etmesi mümkün olsa 500 bin askerle bile İran’a diz çöktüremeyeceğini Trump da çok iyi biliyor elbette!

Stratejik savunmada taktik atak

Durum ABD için aslında şudur: ABD’nin hegemonyası bir süredir iniştedir ve ABD egemen güçleri bu inişe karşı iki çözüm önermektedir. ABD’de bir kanat geri çekilip içeride güç biriktirmeyi, bir kanat da hâlâ en büyük askeri güce sahip olmanın avantajıyla savaş çıkarılmasını istemektedir.

Savaş isteyen bu kanada göre savaş, tam olarak çıkılamayan 2008 krizinin ilacı ve 10 yıl sonra baş edilemeyecek güçlere karşı bugünün son fırsattır.

İşte Trump, bu iki kanadın 10 yıldan fazla zamandır sürdürdüğü mücadelenin bir sentezidir. Bu sentezde geri çekilme de vardır, vekalet savaşları da; gümrük duvarlarını yükseltme de, müttefiklerine bile ekonomik ambargo uygulama da…

Fakat ABD için esas olan, ülkenin artık stratejik savunmada olduğu gerçeğidir. Hamleler, stratejik savunmada taktik atak olmaktan öteye geçemeyecektir.

Bu, kuşkusuz her şeyden önce ekonomik güce dayalı bir gerçekliktir.

Nedir o gerçeklik? Somut rakamlarla anlatalım:

ABD güç kaybediyor

ABD’nin dünya ekonomisindeki payı 1980 yılında yüzde 24,5’ti. Aynı yıl Çin’in payı sadece yüzde 2,1’di.

ABD’nin 2000 yılındaki payı yüzde 21,9’a düşerken, Çin’in payı yüzde 11,2’ye yükseldi.

15 yıl sonra, 2015’te ABD’nin payı yüzde 15,8’e geriledi. Çin ise yüzde 17,3 ile ABD’nin önündeydi.

Sonraki her yılda ABD’nin payı gerilerken, Çin’inki yükselmeye devam etti.

Yani ABD artık en büyük ekonomik güç değil, en büyük ticarete de sahip değil! Askeri gücünün hâlâ en büyük olmasını bu açığı kapatmanın aracı olarak değerlendirmeye çalışıyor sadece.

Ancak bu çaba, Bolton-Pompeo ikilisinin temsil ettiği sınıfa Ortadoğu’da savaş çıkarabilme olanağı tanımıyor. Tam da o nedenle Trump bu ikiliyi dengelemeye çalışıyor, açık açık savaş lobisinden şikâyet ediyor…

Ve ABD’nin İran’a saldırmasının nasıl bir felaket getireceğini öngören “eski yetkililer” de Bolton-Pompeo ikilisine itiraz ediyor.

Eski ulusal güvenlik uzmanları ve generallerden oluşan bir grup, Trump’a yazdıkları bir mektupla, İran’la yaşanan gerilimden endişe duyduklarını ifade ettiler örneğin.

ABD kaybeder

Kısacası ABD’nin İran’a saldırma olasılığı, güç analizi yapıldığında mümkün görünmüyor. Tarih elbette güç analizine uymayan delice hamlelere de sahne oldu.

Ancak belirtelim: Böylesi bir delilik, ABD’ye çok ağır bir yenilgi tattıracaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Mayıs 2019

 

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın