Archive for category Politika Yazıları
Trump’ın üç korkusu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/05/2019
ABD Ukrayna cephesinde Rusya’yla, Suriye cephesinde Rusya ve İran’la çatışıyor. Taraflar askeri olarak doğrudan karşı karşıya değillerse de, vekilleri üzerinden savaşıyorlar.
Her iki cephede de geride kalan süreçte ABD istediğini alamadı. Ukrayna ne NATO ne de AB üyesi olabildi, dahası Kırım’ı kaybetti. Suriye’de ise Esad yıkılmadı, “kuzey koridoru” kurulamadı ve ülke parçalanmadı.
Tüm bunların yanında ABD’nin “küresel liderliğini” sorgulayan üç somut sorun var:
1. Huawei korkusu
ABD’nin “küresel liderliğini” sorgulayan konuların başında Çin’le yaşadığı Huawei sorunu geliyor. Sorun, Huawei Mali İşler Direktörü Meng Wanzhou‘nun ABD talebiyle Kanada’da gözaltına alınmasıyla “büyük sorun” seviyesine yükselmişti.
ABD Huawei’nin yükselişini küresel liderliğine karşı tehdit olarak görüyor. Zira Huawei sadece ABD devi Apple’a rakip bir cep telefonu markası değil; ondan daha önemlisi, ABD, AB ve Kanada şirketlerini kenara iterek dünyaya telekom altyapısı sunan bir şirkettir artık.
Öte yandan Huawei satışta Apple’ı geçmekle kalmadı, “yapay zeka” kullanımında da liderliği ele geçirdi.
Dahası, sadece iletişim alanında değil, ulaşımdan askeri endüstriye, hemen her alanı “yeniden düzenleyecek” teknoloji olan 5G’nin dünyaya Huawei tarafından kurulacak olması, ABD için korkulu rüya haline geldi. ABD, Huawei’nin Avrupa’da 5G ağları kurmasını istemiyor ve bu nedenle AB ülkelerini açık açık tehdit ediyor.
Trump son olarak imzaladığı başkanlık emriyle Huawei’yi kara listeye aldı. Buna göre başta Google olmak üzere bazı ABD’li şirketler, artık geliştirdiği teknolojileri Huawei’ye satamayacaktı.
Karar, Huawei kadar aslında ABD’li şirketleri de olumsuz etkiliyor. Hem bu nedenle hem de AB ülkelerinin ABD kararına rağmen Huawei’yle 5G anlaşmalarını sürdüreceklerini ilan etmeleri nedeniyle, Trump Huawei kararını 90 gün erteleme yoluna gitti…
2. Kuzey Akım-2 korkusu
Trump’ın ikinci korkusu, Rusya ve Almanya ile yaşadığı Kuzey Akım-2 sorunudur.
Kuzey Akım-2, Almanya’nın Rusya’dan doğalgaz alacağı hattın ismidir. ABD bu projeye karşı çıkıyor. Zira Ukrayna ve Polonya’yı pas geçerek Baltık üzerinden Almanya’ya gaz ulaştıracak bu hat, Berlin’in Washington’a bağımlılığını azaltıyor.
Kısacası AB’nin bir bölümünün ABD’nin elinden adım adım kaymasına neden olan projelerden biri Kuzey Akım-2.
Trump yönetimi bu nedenle hattı durdurmak için uğraşıyor. ABD Enerji Bakanı Rick Perry 12 Kasım 2018’de Rusya’nın Almanya’yla yürüttüğü Kuzey Akım-2 projesine ve Türkiye’yle yürüttüğü Türk Akımı projesinin Avrupa’ya uzanmasına karşı “mücadele etme” kararı ilan etmişti. Ancak geride kalan 6 ayda bu konuda taraflara en ufak bir geri adım attıramadı.
ABD şimdi de Kuzey Akım-2 projesinde yer alan şirketlere karşı yaptırım uygulamaya hazırlanıyor. Ancak hem Moskova’dan hem Berlin’den gelen mesajlar, Kuzey Akım-2’nin ABD tehditlerine rağmen tamamlanacağına işaret ediyor.
3. S-400 korkusu
Trump’ın üçüncü büyük korkusu Türkiye ve Rusya ile yaşadığı S-400 füze savunma sistemi sorunudur. Türkiye’nin Rusya’dan S-400 almasına şiddetle karşı olan ABD, satışı iptal edebilmek için yoğun baskı uyguluyor.
Türkiye’nin S-400 alması askeri dengeden siyasi dengeye çok şey değiştirecek. Üstelik bir NATO üyesinin S-400 kullanmaya başlaması, pek çok ülkeye benzer yolu açmış olacak. Kaldı ki Hindistan, Suudi Arabistan ve Irak da S-400 alma adımları atmış durumda…
Bu ise ABD silah pazarını olumsuz etkileyecek ama ondan daha önemlisi, silah satışı üzerinden sağlanan “bağımlılıkları” kıracak.
Bu üç sorunu çözemeyecek bir ABD ise, hegemonyasının da inişe geçtiği şartlarda, “küresel liderliğini” hızla kaybedecek.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2019
Rojava-İstanbul Açılımı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/05/2019
Önce 6 Mayıs’ta Öcalan’a avukatlarıyla görüşme izni verdiler ve mektubunun kamuoyuna duyurulmasını sağladılar. Özetle iki mesaj veriyordu Öcalan mektubunda:
1. Türkiye için: “Toplumsal uzlaşmaya ihtiyaç var. Kutuplaşma ve çatışmadan uzak durulmalı.”
2. Suriye için: “SDG (ana omurgasını PYD/YPG’nin oluşturduğu yapı) çatışmadan uzak durmalı. Soruna Suriye’nin bütünlüğü içinde ve Anayasal güvence ile çözüm aranmalı. Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olunmalı.”
AKP’nin açtığı yol ile Öcalan’ın hem Türkiye’de hem Suriye’de uzlaşı mesajı vermesine Cumhur İttifakı’nın milliyetçi kanadından da hemen destek geldi. Bahçeli 11 Mayıs’ta “bana sorarsanız Öcalan avukatlarıyla görüşsün” dedi. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül de bu onayın ardından 16 Mayıs’ta “Öcalan’la görüşme yasağına ilişkin kısıtlama kararı kaldırıldı ve görüşme imkânı getirildi” dedi.
Peki AKP’nin tam da 23 Haziran seçimi öncesine gelen bu hamlesi ne anlama geliyor?
HDP’yi sandıktan uzaklaştırmak
HDP 31 Mart’ta CHP’nin adayını desteklemiş, bu da AKP’nin İstanbul’u kaybetmesine yol açan etkenlerden biri olmuştu. Şimdi AKP yine bir “Kürt Açılımı” yaparak 23 Haziran’da İstanbul’u mu kazanmak istiyordu?
AKP 23 Haziran’da İstanbul’u kazanmak istiyor ama yine bir “Kürt Açılımı” yapmak için hem koşullar uygun değil hem de yeterli zamanı yok. Ancak AKP’nin İstanbul’u kazanması için HDP seçmenlerinin oylarına ihtiyacı yok; HDP seçmenlerinin CHP’ye oy vermemesine ihtiyacı var!
Tıpkı 12 Eylül 2010 halkoylamasında olduğu gibi! BDP (HDP) Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş anayasa değişikliği halkoylaması için “evet + boykot = çözüm” formülü ilan etmişti. Yani AKP’nin evet oyu ile BDP’nin hayır cephesine destek vermeyen oy kullanmama tavrı, çözüm getirecekti!
O halkoylaması ülkeye felaket getirdi: AKP iktidarını güçlendirerek Cumhuriyet yıkımını hızlandırdı, FETÖ yargıyı tam denetimine aldı, PKK Açılım ile güç kazandı ve güneydoğuda iktidar oldu!
İşte bugün de “evet + boykot = çözüm”e benzer bir beklenti içinde AKP; “AKP oyları + HDP’nin seçime gitmemesi = İstanbul” diye hesaplıyor…
Bu kadar kısa zamanda bu mümkün mü? HDP seçmeni 31 Mart’ta oy verdiği İmamoğlu’na 23 Haziran’da oy vermekten vazgeçebilir mi? Kuşkusuz zaman dar ancak İmamoğlu ile Yıldırım arasındaki oy farkı çok az ve Öcalan’ın işaretiyle hareket edecek küçük bir kesim bile yeterli AKP için…
Erdoğan’ın PYD mesajı
Fakat AKP-MHP’nin “Öcalan’a başvurması” sadece İstanbul’la ilgili değil. Nitekim Öcalan mektubunda belirtiyor: PYD/YPG’den Türkiye’nin hassasiyetlerini dikkate almasını ve çatışmadan uzak durmasını istiyor!
Şundan: AKP Fırat’ın doğusuna askerî harekâtı iptal etti, zira Erdoğan ve Trump’ın ön anlaşmasıyla o bölgede “güvenli bölge” kurulmaya çalışılıyor. Bunun nasıl şekillendirileceği müzakere ediliyor.
Öte yandan AKP Fırat’ın batısında sıkışmış durumda. Şam ve Tahran, Moskova’yı sıkıştırıyor ve bir an önce İdlib’e askeri operasyon istiyor. Moskova ise Ankara’yı kaybetmeyen bir ince stratejiyle İdlib’i teröristlerden temizleme yolunu açmaya çalışıyor. AKP ise biliyor ki, İdlib’i kaybederse, sonrasında Afrin’den de çıkmak zorunda kalacak.
Dolayısıyla AKP Fırat’ın batısında Rusya ve İran’la, Fırat’ın doğusunda ABD’yle yürüttüğü müzakeresinde asgari kazanç arıyor!
Bu sıkışmışlık AKP’yi Fırat’ın doğusunda “PYD’li bir çözüme” götürebilir. Bu olasılığı gören Erdoğan 8 Ocak’ta New York Times’a yazdığı “Türkiye Suriye’de işi halleder” başlıklı makalesinde şöyle demişti: “Suriye Kürtleriyle herhangi bir sorunumuz olmadığını ifade etmek istiyorum. Savaş koşullarında birçok genç Suriyelinin seçenekleri olmadığı için PYD/YPG saflarına katıldığını biliyoruz.”
Bu mesajın anlamı açıktı: ABD’yle güvenli bölge müzakereleri sürecinde PYD/YPG’nin Türkiye’nin hassasiyetlerine göstereceği özen, AKP’nin bu örgüte bakışındaki katılığı yumuşatabilirdi! Nasılsa daha birkaç yıl önce bu örgütün başı Ankara’da devlet katında ağırlanıyordu!
Bakalım Erdoğan bu virajı da dönebilecek mi?!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Mayıs 2019
Moskova AKP’yi İdlib’den uyardı!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/05/2019
Önce anımsayalım: Neydi İdlib meselesi?
Suriye ordusu Rus Hava Kuvvetleri desteğinde kuzeye doğru taarruz yapıyor ve teröristleri adım adım temizliyordu. Sıra İdlib’e gelmişti.
ABD İdlib’e operasyona karşı çıktı. Çünkü Suriye’nin İdlib’i almasıyla Halep’ten Hama’ya, Humus’tan Şam’a güvenli bir hat oluşacaktı. Ayrıca İdlib operasyonuyla Rusya’nın Hmeymim üssünü güvence altına alması da ABD’yi rahatsız ediyordu.
İdlib ısrarının nedeni
Suriye’nin İdlib operasyonuna karşı çıkanlardan biri de AKP hükümetiydi. Öyle ki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan telefonda Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’e “Suriye rejiminin İdlib’e yönelmesi durumunda Astana mutabakatı sona erer” tehdidinde bile bulunmuştu (14.07.2018).
Peki neden? Çünkü AKP hükümeti çok iyi biliyordu ki, desteklediği kimi İslamcı grupların da mevzilendiği İdlib düşerse, Afrin’den de er geç çıkmak zorunda kalırdı! Bu ise “Halep 82. İl” sloganlı fetih ve Suriye’nin kuzeyinde genişleme hedefinin boşa düşmesi demekti.
Erdoğan bu nedenle Putin’e şu teklifi yaptı: İdlib’e operasyon yapılmasına gerek yoktu, zira Türkiye radikallerle ılımlıları ayrıştırır, radikallerin ağır silahlarını teslim etmesini sağlayabilirdi.
Kuşkusuz Putin bunun mümkün olmadığını görüyor ancak Ankara’yı da kaybetmek istemiyordu. Belirli süreliğine kabul etti ve Erdoğan’la Soçi Mutabakatı’nı imzaladı.
Uzatmayalım, aradan hayli zaman geçmesine rağmen AKP hükümeti mutabakatın gereğini yapmadı.
ABD’yle müzakereye tepki
AKP hükümetinin ABD ile güvenli bölge müzakerelerinde ilerleme sağlamaya başladığı süreçte ise Moskova İdlib konusunda Ankara’ya sorumluluklarını yerine getiremediği uyarısını yapmaya başladı.
Önce Rusya Genelkurmay Başkanlığı Ana Harekât Dairesi Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Stanislav Gacimagomedov açıklama yaptı: İdlib’de El Nusra güç topluyordu, bölgenin yüzde 99’u onların kontrolündeydi (24.4.2019).
Ardından Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Türkiye’nin İdlib’de kontrolü kaybetmesinin kendilerinde hayal kırıklığı yarattığını söyledi (26.4.2019).
Hemen sonra da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov konuştu ve “İdlib’deki Nusra (yeni adıyla HTŞ) varlığını kabul etmeyeceklerini” ilan etti (29.4.2019).
Rusya’nın bu açıklamalarının ardından da Suriye ordusu yavaş yavaş harekete geçti ve İdlib çeperindeki köyleri tek tek teröristlerden temizlemeye başladı.
AKP’nin Esad karşıtlığı
Ankara operasyona tepki gösterdi ve Moskova’yı “Astana süreci” üzerinden uyardı!
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar “Suriye’deki rejim unsurlarının İdlib’in güneyine yönelik artan saldırı ve tacizlerinin 6 Mayıs’tan itibaren kara harekâtına dönüştüğünü” söyleyerek, bunun Astana Mutabakatı’na aykırı olduğunu belirtti (10.5.2019).
Yine Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da “Suriye rejiminin saldırıları Soçi Muhtırası’nın açık ihlalidir ve Astana ruhuna aykırıdır” dedi (14.5.2019).
Aynı süreçte Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın da “Suriyeli katil” diyerek Esad’ı hedef aldı (12.5.2019).
Bu açıklamalarla AKP hükümeti 1) İdlib’i Suriye toprağı olarak görmediğini 2) İdlib nedeniyle Astana sürecini askıya bile alabileceğini ve 3) Esad’la anlaşmayacağını ilan etmiş oluyordu!
İbreyi kırmak
Ankara ile Moskova arasındaki sorun İdlib’den ibaret değil ve yukarıda da belirttiğimiz gibi İdlib meselesi esas olarak Moskova’nın Ankara ile Washington arasındaki güvenli bölge müzakerelerine tepkidir.
Diğer yandan S-400 konusunda Ankara ile Washington’un en azından alımı 2020’ye ertelemede anlaştığı şeklindeki iddia da bir başka sorun olarak dosyaya girmiş durumda.
Kısacası AKP hükümetinin iki kuvveti de idare ederek kendisine alan açma taktiğinde geldiği aşamanın -23 Haziran baskısı ve ekonomik kriz nedeniyle- ibreyi biraz da Washington’a kırmak şeklinde olduğu anlaşılıyor.
Aynı anda iki sandalyeye birden oturamayacak zayıflıkta olunduğu ise er geç anlaşılacak elbette!
Biz olması gerekeni ısrarla yazalım: Ankara Şam’la anlaşmalı ve kendi milli füzesini üretmek üzere Rusya’dan S-400 almalı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2019
ABD İran’da Çin ve AB’yle çatışıyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/05/2019
ABD’nin İran’ı kuşatması, bu ülkeyi hedef almasından ibaret değildir. ABD İran’ı kuşatırken Çin’le ve AB’yle de çatışmaktadır.
İncelemeye ABD’nin hamlelerini sıralayarak başlayalım: ABD; 1) Obama döneminde İran’la imzalanan nükleer anlaşmadan çekildi; 2) İran’a ekonomik ambargo ve yaptırım uygulamaya başladı; 3) Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etti; 4) İsrail’in işgal ettiği Suriye toprağı olan Golan Tepelerini İsrail toprağı olarak tanıdı; 5) İran Devrim Muhafızları’nı terör listesine aldı; 6) İran’dan petrol alan ülkelere uyguladığı muafiyeti kaldırdı; 7) Irak-Suriye sınırında kullanmak üzere PYD’yi tahkim ediyor; 8) bölgeye uçak gemisi, ağır bombardıman uçakları ve Patriot bataryaları sevk etti.
1. Hedef İran
ABD bu hamlelerle öncelikle İran’ı ablukaya almaya çalışıyor: PYD’yi Irak-Suriye sınırında kullanarak İran-Suriye bağlantısını kesmek istiyor; Golan Tepeleri ile Suriye-Lübnan bağlantısını, dolayısıyla İran-Lübnan bağlantısını kesmek istiyor; bölgeye uçak gemisi göndererek Hürmüz Boğazı’nın kontrolünde denge oluşturmaya çalışıyor; İran’a karşı İsrail-Körfez ittifakı örüyor.
ABD bu hamlelerle aynı zamanda İran’ı petrol gelirinden etmeye çalışıyor. Böylece İran’ın ciddi ekonomik krize gireceğini, bunun da yönetime karşı ayaklanma doğuracağını hesaplıyor.
2. Hedef Çin
ABD’nin bu kuşatmada İran’dan sonra en önemli hedefi Çin! Zira Çin, İran petrolünün en büyük alıcısı…
Daha önce bu köşede incelemiştik: ABD Malaka Boğazı’nı tutarak Arap/Fars Körfezi’nden Çin’in doğu limanlarına ulaşan önemli ticaret yolunu kesme gücünü elinde tutuyor. Çin ABD’nin bu gücünü boşa çıkaran bir hamle yapmıştı: Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru.
Pakistan’ın Umman Denizi’ndeki Gwadar Limanı’nı satın alan Pekin yönetimi, bu limanı Pakistan karayolu ile Çin’in batısına bağlıyor. Böylece İran’dan petrol alıp Hürmüz Boğazı’ndan çıkan bir tanker ABD denetimindeki Malaka Boğazı’na girmeden, Umman Denizi’ndeki Gwadar’a petrolü boşaltıyor ve petrol karadan/boru hattı ile Çin’e ulaşıyor.
Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun Çin ayağı Kaşgar eyaletidir; yani Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’nin batı komşusu… Bölgedeki ABD merkezli kışkırtmaların nedeni elbette ABD’nin Uygur sevgisi değil, işte bu stratejik hattır!
Şimdi koridorun güneyinde terör saldırıları başladı! Belucistan Özgürlük Ordusu, Gwadar’da Çin’in işlettiği Pearl Continental Oteli’ne saldırı düzenledi. Aynı örgüt geçen ay da Gwadar’a gitmekte olan 14 Pakistanlı güvenlik görevlisini öldürmüştü.
3. Hedef AB
Trump, İran’la nükleer anlaşmayı iptal ettiğinde, bu anlaşmanın bir parçası olan AB anlaşmayı sürdürme kararı aldı. Dahası, AB, ABD’nin yaptırım kararlarını devre dışı bırakarak İran’la ticareti sürdürebilmek için “ortak ödeme mekanizması (Instex)” bile kurdu.
ABD’nin İran Devim Muhafızları’nı terör örgütü listesine alması, AB’yi sıkıştıran bir hamle. Zira Devrim Muhafızları sadece bir ordu değil, onlarca şirketi olan bir ekonomik yapı. ABD bu şirketlerle ticareti teröre destek sayarak AB’yi sıkıştırmayı planlıyor.
Diğer yandan ABD’nin İran’dan petrol alan ülkelere uyguladığı muafiyeti kaldırması AB’yi de etkiliyor. Çünkü muaf olan 8 ülke içinde İtalya ve Yunanistan da var. Dahası AB ülkeleri toplamda İran’ın Çin ve Hindistan’dan sonra üçüncü büyük petrol müşterisiydi.
Tahran ise AB’nin ABD’ye baskı kurmasını sağlamak amacıyla karşı-hamle yaptı ve nükleer anlaşmanın bazı maddelerini uygulamaktan vazgeçtiğini ilan etti!
İpek Yolu çatışması
Tüm bu gelişmelerin bağlandığı yer ise Çin’in “Kuşak ve Yol İnisiyatifi” dediği modern İpek Yolu projesidir. Zira bu proje, esas olarak AB’yi Çin’e, Çin’i AB’ye bağlayan stratejik bir projedir.
ABD’nin İran’ı kuşatması Çin’den AB’ye uzanan yolu kesme hedefiyle ilgilidir.
Mümkün mü? Hegemonyası zayıflayan ABD’nin bu ataklarından istediği sonucu alamayacağı görülüyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Mayıs 2019
ABD Venezuela’da neden darbe yapamadı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/05/2019
ABD’nin Ukrayna’da, Suriye’de sahada olmasına; İran’a karşı İsrail-Suudi Arabistan ittifakı kurmasına ve Venezuela’da darbe yapmaya kalkmasına bakarak “Amerikan Hegemonyasının Sonu” isimli kitabıma itiraz edenler var…
Yanıtım kısa: ABD hegemonyası eskisi gibi güçlü olsaydı, biz Venezuela darbesi girişimini günlerce izlemezdik, zaten sabah uyandığımızda Venezuela’da darbe olduğunu öğrenmiş olurduk!
Hegemonyası zayıflamaya başladığı için ABD 100 gündür darbe yapamadı!
Amerikancılar Brezilya’ya kaçtı
Amerikancı Guaido’nun bir grup askerle bir üssü ele geçirmeye çalışarak başlattığı ikinci darbe girişimi de başarısız oldu! Guadio’nun askerleri Brezilya’ya kaçtı!
Başarısızlığın ardından toplanan Beyaz Saray, Pentagon ve Dışişleri üçlüsü başarı getirecek bir çözüm bulamadı! ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton doğrudan Venezuela’ya askeri müdahale istiyor ancak Pentagon buna karşı…
Trump, kazanca odaklanan işadamı refleksiyle şu aşamada askerlerden yana tutum alıyor…
Maduro’ya karşı olmak yanlışlığı
Türkiye’de Venezuela meselesi ilginç bir düzlemde tartışılıyor. Çoğunluk ABD’nin darbe girişimine karşı ama Maduro’ya da karşı!
Hatta bazıları, ABD’nin daha önce Saddam’ı, Kaddafi’yi, Esad’ı “şeytanlaştırma” propagandasından etkilenmiş gibi, Maduro’yu katil ilan edebiliyor!
Bu, halkıyla birlikte kenetlenerek emperyalizme direnen Maduro için büyük haksızlık!
Elbette Maduro’nun yönetim anlamında hataları olabilir ama bu Venezuela halkının sorunudur. Kuşkusuz rakamlara baktığımızda Maduro döneminin Chavez döneminden daha başarısız olduğu görülüyor ama nedenlerini de incelemek gerekmez mi?
Venezuela petrolünü satın alan ama parasını ödemeyen ABD’ye değil de, o kaynaktan mahrum kaldığı için içeride ekonomik sorun yaşayan Maduro’ya yüklenmek haksızlık değil mi?
Venezuela’ya Erdoğan-Maduro ilişkisinden bakma hatası
Bana gelen mesajlardan çıkardığım sonuçlara göre, Venezuela gerçeğine tam hâkim olmadan Maduro karşıtlığı yapanların büyük kısmının motivasyonu, Erdoğan karşıtlığıdır.
Erdoğan ile Maduro’nun iyi ilişkilere sahip olası, bazı Erdoğan karşıtlarını Maduro’ya da karşı olmaya şartlandırıyor. Hatta Maduro emperyalizme direndiği için, bunun Erdoğan’ında emperyalizme direndiği yönündeki gerçek olmayan propagandaya destek olacağını düşünerek Maduro’ya karşı çıkanlar bile var.
Erdoğan ile Maduro’nun farkı
Meseleleri kendi düzlemleri içinde değerlendirmek gerekir. Erdoğan ile Maduro’nun ilişkisi çıkarlar ilişkisidir. ABD ambargosu altındaki Maduro’nun uzatılan her eli tutmaya ihtiyacı var. Erdoğan’ın da Venezuela kaynaklarına!
Meseleyi bu basitlikten çıkararak ideolojik bir birliktelik aramak doğru değil. Zira Erdoğan ile Maduro bambaşka yerlerdeler:
1. Maduro kategorik olarak anti-emperyalist, Erdoğan değil. Erdoğan çıkarları gereği emperyalizmle işbirliği yapan birisi…
2. Maduro ABD karşıtı, Erdoğan değil. Erdoğan dengecilik adına ABD’yle de, Rusya’yla da çalışan birisi…
3. Maduro ABD’yle fiilen çarpışıyor, Erdoğan ABD’yle pazarlık yapıyor.
4. Maduro sosyalist, Erdoğan siyasal İslamcı… Sosyalistler ile siyasal İslamcıların ABD’yle ilişkileri birbirine zıttır.
Amasız antiemperyalizm
Sonuç olarak Maduro’yu Erdoğan’a hatta Nusret’e bakarak değerlendirmek büyük yanlıştır.
Maduro, halkıyla birlikte 100 gündür ABD saldırısına direnmektedir.
28 Ocak tarihli “Venezuela gerçeği” başlıklı yazımızda belirttiğimiz gibi, “ABD emperyalizminin saldırısına ve ‘arka bahçesi’nden hasat almak istemesine ‘amasız karşı olmak’ esastır.”
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet gazetesi
9 Mayıs 2019
AKP-ABD-PYD üçgeninde pazarlık
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/05/2019
Türkiye ile ABD arasındaki Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge kurulması konusu müzakere edilmeye devam ediyor. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, konuyu Suriye’nin kuzeyinde “ilgilileriyle” görüştükten sonra Ankara’ya geldi ve müzakerelere AKP yetkilileriyle devam etti.
Peki müzakereler ne aşamada?
ABD ve AKP: İlerleme var
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu pazarlıkları şöyle değerlendiriyor: “Daha tam anlamıyla henüz tam mutabık olmuşuz sayılmaz. Ama yakınlaşma olduğunu söyleyebiliriz. Sarınırım bu konuda ileride daha da yakınlaşma olacaktır. Henüz her konuda mutabık değiliz ama mesafe kat ettik.” (2.5.2019)
ABD tarafı da temaslarda ilerleme sağlandığını açıkladı. ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Sözcü Vekili RaeJean Stokes, “Görüşmeler pozitif ve yapıcıydı. İlerleme kaydetmeye devam ediyoruz” dedi. (2.5.2019)
Peki müzakere edilen ne? ABD, PYD’siz 32 km’lik bir kuşağı Türkiye’ye verme karşılığında, altındaki PYD bölgesini AKP’ye kabul ettirmeye çalışıyor özetle…
Dolayısıyla konu ABD ile AKP arasında olduğu kadar, ABD ile PYD/YPG arasında da görüşülüyor…
Peki ya PYD ile AKP arasında?
Doğrudan görüşme yok
CHP İstanbul Milletvekili Ünal Çeviköz, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Charles Summers’ın bir açıklamasına dayanarak Çavuşoğlu’nun yanıtlaması istemiyle TBMM’ye “görüşme var mı” şeklinde bir soru önergesi verdi.
Ancak Summers’ın 18 Nisan tarihli açıklamasından “AKP ile PYD’nin, daha doğrusu PYD’nin ana omurgasını oluşturan SDG’nin doğrudan görüştüğünü” çıkarmak mümkün değil.
Ya dolaylı?
Jeffrey’in önce Suriye’de SDG yetkilileriyle, ardından Ankara’da AKP yetkilileriyle görüşmesi, elbette “dolaylı” bir görüşme anlamına gelir.
Şöyle ki:
Jeffrey’in SDG’ye teklifi
Jeffrey Ankara’ya gelmeden önce Suriye’de SDG Komutanı Mazlum Abdi ile görüştü. Abdi, daha sonra yaptığı bir açıklamada, bu görüşmeyi “Türkiye ile dolaylı görüşme” diye yorumladı. (Basnews, 4.5.2019)
Basnews’in haberine göre Jeffrey, SDG komutanına Türk askerlerinin konuşlandırılmasıyla ilgili bir öneride bulundu (Aktaran: YDH, 4.5.2019). Özetle Jeffrey, Türk askerinin güvenli bölgede “nezaret amacıyla” bulunacağını, SDG’nin bunu kabul etmesini istedi. SDG ise bu öneriyi, Türkiye’nin Afrin’den çekilmesi halinde kabul edebileceğini Jeffrey’e iletti.
Jeffrey’in SDG’ye ilettiği belirtilen teklif, kuşkusuz önceki açıklamalarıyla da uyumlu. ABD’li yetkili son aylarda birkaç kez “YPG’siz bir güvenli bölge planı için çalıştıklarını” belirtmişti.
Fakat Türkiye açısından doğrusu, ABD ile yürütülen “güvenli bölge” müzakerelerini kesmektir. PYD’li ya da PYD’siz, farketmez, ABD’yle bir “güvenli bölge” anlaşması yapmak, Türkiye’yi Suriye ile daha da sorunlu yapacaktır.
Olması gereken, Moskova’nın da istediği gibi, Suriye’nin kuzeyinin Şam yönetiminin kontrolüne bırakılmasıdır.
AKP’nin Barzani’yle normalleşme hamlesi
Bu arada Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge müzakereleri sürerken, AKP Irak’ın kuzeyinde Barzani’yle ilişkileri yeninden güçlendirme kararı aldı. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu bu amaçla 29 Nisan’da Irak Kürdistanı’nın başkenti Erbil’i ziyaret etti.
Çavuşoğlu’nun Erbil temaslarını değerlendiren Irak Kürdistan Bölgesi Hükümet Sözcüsü Sefin Dizayi “Erbil ve Ankara ilişkileri eski günlerine dönecek, daha da iyi olacak” dedi.
Nitekim Çavuşoğlu’nun temaslarıyla birlikte Barzani yönetiminin Ankara’da bir temsilcilik açma kararı aldığı açıklandı. Çavuşoğlu ile görüşen Mesrur Barzani, kendi başbakanlığında kurulacak hükümetin Ankara’da bir temsilcilik açmak istediğini iletti (30.4.2019).
Daha önce KDP ve KYB gibi partiler Ankara’da temsilcilik açmış, ancak Irak Kürdistanı hükümetinin hiçbir zaman Ankara’da temsilciliği olmamıştı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Mayıs 2019
3 farklı güvenli bölge
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/04/2019
Suriye’nin kuzeyinde bir güvenli bölge kurmak, ABD’nin 2011’den beri stratejik hedefi. ABD, bu hedefiyle Irak’ın kuzeyinde inşa ettiği Barzani kuşağını, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e açmak istiyor.
AKP Hükümeti uzun süre ABD’nin bu stratejik hedefinin içinde kaldı. Öyle ki, Ankara’ya davet edilen PYD lideri Salih Müslim’e “Esad’ı devirme cephesinde yer alması karşılığında özerkliğe karşı çıkmama” mesajı verdi.
Ancak Suriye’nin direnmesi, İran’ın desteği ve Rusya’nın silahlı olarak sahaya girmesi tabloyu değiştirdi. AKP hükümetinin “Irak ve Suriye’de Kürtlere dayanarak genişleme” stratejisi tutmadı, dolayısıyla içeride de “açılım” çöktü. Başından beri Esad cephesine (Suriye, İran ve Rusya) karşı konumlanan ve ABD cephesinde yer alan AKP hükümeti, cephe dışı kaldı.
O noktadan sonra AKP hükümeti “Rusya ile normalleşerek ama ABD’yle pazarlığı sürdürerek, Suriye’de kendisine alan açmak” yolunu izlemeye başladı. Ancak bu “normalleşme”, Esad karşıtlığını koruduğu için sorunlu ilerledi.
Türkiye ile ABD’nin güvenli bölge ayrılığı
14 Aralık 2018’de yeni bir gelişme yaşandı: Telefonla görüşen Trump Suriye’den çekileceklerini, Erdoğan da Fırat’ın doğusuna operasyonu rafa kaldırdıklarını ilan etti. Ardından “güvenli bölge” meselesi yeniden gündeme oturdu. Erdoğan 7 Ocak 2019’da New York Times’a “Türkiye Suriye’de İşi Halleder” başlıklı bir makale yazarak, ABD’den vekalet istedi ve Suriye’de manda yönetimine talip oldu!
Fakat yapılan müzakerelerde çok temel bir sorun vardı: Nasıl bir güvenli bölge?
1. ABD, PYD için güvenli bölge istiyor.
2. AKP, Türk askerinin kontrolünde ve PYD’siz bir güvenli bölge istiyor.
Aylardır bu hedefler üzerinden süren müzakerelerde kesin bir sonuca varılabilmiş değil. Ancak ABD, müzakereyi İran stratejisine eklemleyerek, AKP’nin kabul edebileceğini düşündüğü bir noktaya çekmiş görünüyor. Geçen makalemizde incelediğimiz gibi, ABD Türkiye’ye, 30 km derinliğinde YPG’siz bir kuşak öneriyor ve PYD’yi güneye çekerek, İran’a karşı Irak-Suriye sınırına yerleştirmek istiyor.
Rusya’ya göre güvenli bölge
Fakat, Türkiye’nin Astana ortakları Rusya ve İran bu planlara karşı! Rusya’nın istediği güvenli bölge ise masada ve sahada üçüncü bir tez olarak beliriyor:
3. Rusya, Suriye hükümetinin kontrolünde bir güvenli bölge istiyor! Dahası sadece Fırat’ın doğusunda değil, Türkiye’nin kontrolünde olan Fırat’ın batısında da, Afrin’de de…
Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Nursultan’da (Astana) yapılan son Türkiye-Rusya-İran zirvesinde bu konuda net konuştu: “En iyi seçenek, bu bölgelerin kontrolünün Suriye hükümetine devredilmesi olur. Hem Afrin’den hem de Azez ve Cerablus şehirleri arasındaki bölgeden bahsediyorum.” (26.4.2019)
Moskova’nın İdlib uyarıları
Moskova’nın tam bu süreçte AKP’yi İdlib konusunda da uyardığını önemle not edelim:
Önce Rusya Genelkurmay Başkanlığı Ana Harekât Dairesi Başkan Yardımcısı Tuğgeneral Stanislav Gacimagomedov somut veri açıkladı: “İdlib’de El Nusra güç topluyor, bölgenin yüzde 99’u onların kontrolünde” (24.4.2019)
Ardından Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Lavrentyev Moskova’nın şüphelerini ilan etti: “Türkiye’nin İdlib’de kontrolü kaybetmesi pek çok soru işaretine ve büyük bir hayal kırıklığına yol açıyor.” (26.4.2019)
Düğüm: Ankara-Şam anlaşması
Dönüp dolaşıp aynı noktaya geliyoruz. Tüm bu karışık denklemlerin çözümü aslında çok basit: Ankara’nın Şam’la anlaşması!
Esad’la barışmak, hem güvenli bölge sorununu sorun olmaktan çıkaracak, hem de ABD planını boşa düşürecek!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Nisan 2019
ABD’nin İran’ı Suriye’den çıkarma planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/04/2019
Türkiye ile ABD arasında Suriye’de güvenli bölge müzakeresi sürüyor. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Suriye üst düzey danışmanı Richard Outzen, yürütülen müzakerelerden umutlu olduğunu açıkladı. Outzen güvenli bölgenin doğru şekilde uygulanması durumunda YPG’nin sınırdan çekileceğini söyledi (22.4.2019).
Outzen’den bir hafta önce, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey de benzer şeyi, hem de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın katıldığı Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) Ortak Yıllık Konferansı’nda söyledi: “Türkiye ile YPG’nin olmayacağı bir güvenli bölge konusunda çalışıyoruz” (15.4.2019).
Peki PYD/YPG’siz bir güvenli bölge mümkün mü? Ve nasıl olacak?
ABD’nin ikili tuzağı
ABD, planını masaya koydu. Senatör Lindsey Graham Türkiye’ye gelmiş ve Erdoğan’la, Çavuşoğlu’yla, Akar ve Fidan’la ayrı ayrı görüşüp anlatmıştı: “General Dunford’ın bir planı var. YPG unsurlarını buradan uzaklaştıracak, Türkiye’nin kendisine tehdit hissetmeyeceği yönünde bir plan. Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarını giderecek bir tampon bölge” (19.1.2019).
Somut olarak ABD’nin teklifi şu: Türkiye’nin güvenliğine tehdit gördüğü PYD kuvvetleri 30 km sınırdan aşağıya indirilecek; yani 30 km derinliğinde bir bant, Türkiye ile PYD arasında tampon görevi görecek.
Bu ABD açısından ikili bir tuzak içeriyor: Birincisi ABD Türkiye’ye 30 km bant vererek, Suriye’de PYD bölgesini kabul ettirmiş oluyor; ikincisi de, İran’ı hedef alan bir plana Ankara’yı dolaylı dahil etmiş oluyor!
Nasıl mı? İşte asıl meseleye gelebiliriz…
Golan kararıyla İran-Lübnan hattı hedefte
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo “İran asıllı Amerikan toplumunun 15 lideriyle” yaptığı özel bir toplantıda, İran’a askeri müdahaleye kalkışmayacaklarını söyledi (22.4.2019).
İsteseler de kalkışamazlar! ABD Ortadoğu’da, hem de İran’la savaşı göze alabilecek durumda değil. Fakat İran’ı tamamen ablukaya almak istiyor:
1) ABD, İran’ın petrol gelirlerini sıfırlamak istiyor: Trump, 2 Mayıs’tan itibaren 8 ülkenin (Çin, Hindistan, Japonya, Güney Kore, Tayvan, Türkiye, İtalya ve Yunanistan) İran’a yönelik yaptırımlardan muaf tutulmasına son vereceğini ilan etti (22.4.2019).
2) ABD, İran Devrim Muhafızlarını terör listesine aldı. Böylece, Devrim Muhafızları’nın kontrolündeki işletmeler de yaptırıma maruz kalacak. ABD, o işletmelerle dolaylı-dolaysız iş yapan, AB ülkeleri dahil tüm müttefiklerini sıkıştırmış oldu.
3) ABD, “Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini” tanıma kararı alarak, önce Suriye’yi, sonra Lübnan’ı hedef almış oldu. Fakat ABD bu hamleyle pratikte Suriye-Lübnan bağlantısını, daha doğrusu İran-Lübnan bağlantısını koparmak istiyor.
ABD’nin PYD’yi Irak-Suriye sınırında kullanma niyeti
Artık yeni hedefe gelebiliriz…
4) ABD İran’dan Lübnan’a uzanan hattı kesmek ve ardından İran’ı Suriye’den çekilmeye zorlamak için “güvenli bölge” oluşturmayı planlıyor!
Şöyle: PYD/YPG kuzeyden 30 km kadar aşağıya, güneye indirilecek, Irak-Suriye sınırına yerleştirilecek ve İran’dan Suriye’ye uzanan hattın önünde tampon olacak!
ABD böylece hem Türkiye’yi güvenli bölgeye ikna etmiş oluyor, hem PYD’yi -üstelik bu kez İran’a karşı- kullanmaya devam ediyor.
Peki Ankara buna razı olur mu?
Jeffrey yalanlanmayan çok önemli bir açıklanmasında şöyle demişti: “Türkler, Suriye’deki ana hedeflerimiz konusunda bizimle hemfikir. Bu hedefler İran’ın Suriye’den tamamen çekilmesi, çatışmaları hafifletmek ve siyasi süreci yeniden canlandırmak” (18.10.2018).
AKP hükümeti ekonomi sopasıyla, F35 programından çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya olabilir ama her koşulda Ankara, ABD’nin İran’ı da hedef alan bu güvenli bölge planına razı olmamalı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Nisan 2019
Bağdat’taki bölge fotoğrafı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/04/2019
Bölgemizde iki temel karşıtlık var:
1. Türkiye-Suriye karşıtlığı. (Bunu AKP’nin Esad karşıtlığı diye okumak daha doğru.)
2. İran-Suudi Arabistan karşıtlığı.
Kuşkusuz bölgesel politikalar açısından temel olmamakla birlikte Türkiye’nin İran’la, İran’ın Irak’la, Irak’ın Kuveyt’le, Kuveyt’in Suudi Arabistan’la karşıtlıkları da var elbette…
Ancak belirleyici olan bu iki karşıtlıktır, zira bu karşıtlıklar aynı zamanda ABD emperyalizminin bölgemize yönelik planlarında yararlandığı bir zemindir.
Emperyalizmin istemediği fotoğraf
Geçen hafta bu iki karşıtlığa rağmen, çok anlamlı bir “bölge fotoğrafı” ortaya çıktı: Bağdat’ta düzenlenen “Irak’a Komşu Ülkeler Parlamento Başkanları Zirvesi”nde Irak, Türkiye, Suriye, İran, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Ürdün yetkilileri bir araya geldi! (İran’ı Şura Meclisi üyesi Alaaddin Brocerdi temsil ederken, diğer tüm ülkeler Meclis başkanlarınca temsil edildi.)
Zirve’nin sonuç bildirgesinde “Irak’ın istikrarı bölgenin istikrarı için gereklidir” denildi.
Çok doğru…
Irak’ın istikrarı Suriye’nin istikrarıdır; İran’ın istikrarı Türkiye’nin istikrarıdır, Ürdün’ün istikrarı Suudi Arabistan’ın istikrarıdır vb.
Ülkenizde istikrar ve barış, komşularınızda istikrar ve barıştır; aynı zamanda komşularınızda istikrar ve barış, ülkenizde istikrar ve barıştır.
İktidarların çıkarları, ABD’ye zemin sağlıyor
Peki bu fotoğraf, yukarıda belirttiğimiz iki temel karşıtlığın ortadan kalktığı anlamına mı gelir? Elbette hayır. Ancak uygun şartlarda kalkabileceğinin de işaretidir.
Örneğin Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşen (16.4.2019) İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in “bu görüşmeyle ilgili Erdoğan’a rapor sunacağını” söylemesi ve ardından Erdoğan’la bir araya gelmesi (17.4.2019) oldukça önemlidir.
Ankara’nın Şam’la anlaşması ve ardından Ankara, Şam, Bağdat, Tahran dörtlüsü arasında bir bölgesel ittifak zemini oluşması, örneğin Suudi Arabistan’ı dizginleyecektir!
Bölgesel istikrar ve barışın önündeki engel tek tek ülkelerin çıkarları değil, iktidarda kalma çıkarını ülkenin çıkarının önünde gören yöneticilerdir!
Bölgemizin asıl sorunu budur ve ABD emperyalizmi, işte bu sorunu kullanarak bölgede etkinliğini sürdürebilmektedir!
Somut söylersek…
Örneğin ABD’nin “İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanıma” hamlesinde Suriye’de Esad karşıtı konumlanan Türkiye ve Suudi Arabistan’ın, hatta Ürdün’ün sorumluluğu yok mu? Elbette var!
Örneğin Irak’taki istikrarsızlıkta belli ölçülerde İran ve Türkiye’nin sorumluluğu yok mu? Elbette var!
Uzatmayalım, önemli olan yukarıdaki fotoğrafı bir bölgesel istikrara nasıl dönüştüreceğimizdir.
Bölgenin düğümü: Ankara-Şam ilişkisi
Ankara-Şam ilişkisi burada kritik düğümdür. Ankara ile Şam anlaştığı anda Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında kritik bir işbirliği oluşur. Bu dörtlünün yan yana gelmesinin önemini somut örneklerden verelim:
ABD’nin Irak’a saldırısına Suriye karşı çıkmıştı, Türkiye katılmamış ama karşı çıkmamıştı, İran ise sessiz kalmıştı.
ABD’nin Suriye’ye saldırısına ise İran eylemli olarak karşı çıkmış, Irak karşı çıkmış ama tersine Türkiye ABD’nin yanında yer almıştı.
Buradan çıkarmamız gereken sonuç şudur: ABD’nin bu dört ülke üzerindeki hamlelerini durdurabilmenin öncelikli yolu, dört ülkenin ittifakıdır!
Dört ülkenin işbirliği, ABD’nin inşa ettiği İran karşıtı cepheyi de bölecektir. ABD İran’a karşı hem Arap NATO’su kurmakta hem de Mısır destekli Suudi-İsrail ittifakı oluşturmaktadır.
Ankara, Tahran, Bağdat, Şam işbirliği, öncelikle Mısır’ı bu girişimin dışında kalmaya itecektir. Mısırsız Suudi Arabistan-İsrail ittifakı ise işlevsiz olacaktır.
Sonuç olarak, Ankara ile Şam’ın anlaşması, bölgenin istikrarı için başlama noktasıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Nisan 2019
Diktatörlerin sonu: Ya devrim ya darbe
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/04/2019
Sudan’ı 30 yıldır yöneten Ömer El Beşir 4 aydır süren halk hareketinin ardından devrildi. Ancak El Beşir’in yerine yönetime ordu el koydu ve bu haliyle değişim darbeye dönüştü.
Peki darbe, halk hareketinin daha da ileri gitmesinden korkan ve rejimi kurtarmaya çalışan ordunun bir refleksi mi, yoksa arkasında onu yönlendiren bir dış parmak mı var? Çünkü pek çok analist, ilk andan beri olağan şüpheli olarak ABD’yi işaret ediyor. İnceleyelim:
ABD faktörü
ABD elbette Ömer El Beşir yönetiminden rahatsız olabilir. Zira Sudan’ın en büyük ticaret ortağı Çin. Üstelik Sudan Çin’le petrol üretimi anlaşmasından, barışçıl nükleer enerji üretimi anlaşmasına kadar bir dizi ABD’yi rahatsız eden anlaşma yaptı.
Öte yandan ABD 1997’den beri sürdürdüğü Sudan’a ekonomik yaptırımı, bu ülkenin artık “bölgesel sorunların çözümünde ve terör tehlikesine karşı ABD ile yakın ilişki içinde olduğu” gerekçesiyle 2017’de kaldırdı. ABD, 1993’te “teröre destek veren ülkeler listesi”ne aldığı Sudan’ı, 6 başlıktaki yasal şartları yerine getirmesi halinde bu listeden çıkaracağını açıkladı.
Körfez faktörü
1989’da Sudan’da darbe yapan ve uzun süre ülkeyi İhvanla birlikte yöneten El Beşir, bu örgütün 1999 yılında Meclis’te aldığı bir kararla kendi yetkilerini sınırlamaya kalkması üzerine, Meclis’i lağvetti ve İhvan lideri Turabi’yi tasfiye etti. (İhvancıların bir bölümü El Beşir’in safına geçti.)
Şeriat ilan ederek ülkesini bir iç savaşa sürükleyen ve bölünmesine neden olan El Beşir, 2011’de Güney Sudan’ın ayrılmasıyla petrol gelirinden oldu ve ekonomik krize girdi. El Beşir krizi açmak için en sonunda Körfez’e teslim oldu!
İşe önce Suudi Arabistan adına, daha 2015 yılından itibaren Yemen’e asker göndermekle başladı. (Karşılığında Sudan’a 2016 yılında Körfez’den 2,5 milyar dolar yardım gitti.) Ve El Beşir yavaş yavaş İran’la arasına mesafe koymaya başladı.
El Beşir son olarak Körfez’in “Yeni Suriye Açılımı” adına 17 Aralık 2018’de Şam’da Beşar Esad’ı ziyaret etti. Körfez özetle El Beşir üzerinden Esad’a, “Suriye krizi Arap krizidir” mesajı veriyor ve İran’ı dışlaması şartıyla yeniden Arap Birliği’ne kabul edileceğini belirtiyordu.
Ekonomik kriz
Sudan’daki gelişmelerin arkasında doğrudan bir dış parmak aramadan önce, içerideki gerçeği doğru saptamalıyız.
Öncelikle Sudan’da eylemler yeni başlamış değil, 19 Aralık 2018’den beri Sudanlılar ayakta ve El Beşir’in istifasını istiyor. Çünkü Kasım 2018’de Sudan parası yüzde 90 değer kaybetti ve enflasyon yüzde 70’e yükseldi. Benzinden başlayarak her şeye zam geldi. Fakat özellikle ekmeğe yapılan üç kat zam bardağı taşırdı ve halk 19 Aralık’ta ülkenin kuzey doğusundaki Attaba’da ayaklandı. O tarihten bu yana Sudanlılar her türlü şiddete ve baskıya rağmen El Beşir’i protesto etmeyi sürdürüyor.
Ordu, 23 Aralık’ta bir bildiri yayımlayarak El Beşir’e desteğini ilan etti. Ancak eylemlerin kararlılıkla sürmesi sonrası ordu bir yol ayrımına geldi: El Beşir’i destekleyip halkla karşı karşıya mı gelecekti? Yoksa El Beşir’e el çektirip rejimi mi kurtaracaktı?
İkincisini seçti: Ordu yönetime 11 Nisan’da el koydu. El Beşir’in Savunma Bakanı (Eski Genelkurmay Başkanı) Avad bin Avf, El Beşir’in yıkıldığını ve 2 yıllık geçişin başladığını ilan etti. Ancak protestolar devam etti ve sadece El Beşir’in değil, rejimin hedef alındığı mesajı verildi. Bunun üzerine bin Avf da 24 saat dolmadan istifa etmek zorunda kaldı ve sokağı yatıştırmak adına yerine Genelkurmay Başkanı Org. Abdulfettah El Burhan geçti.
Fakat halk eylemleri sürdürüyor!
Mısır dersi
Bu olgulara bakarak şimdiden kesin bir şey söylemek mümkün değil.
Ancak Mısır dersi önemli: Orada da halk uzun süren kitle eylemleri ile 2011’de Mübarek’i yıkmış ama en örgütlü kuvvet olan İhvan (Mursi) iktidara konmuştu. Halk bu kez Mursi’ye karşı ayaklanmış, ordu (Sisi) Mursi’yi devirerek rejimi kurtarmış, devrimi çalmıştı!
Programı ve öncüsü olmayan kendiliğinden halk hareketlerinin devrimini, en örgütlü kuvvet kimse (ki genelde ordu) rejimi kurtarmak adına çalar!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet gazetesi
15 Nisan 2019