Archive for category Politika Yazıları

TSK’ye ‘sürekli darbeler’ dönemi

İçerideki saflaşmayı bir kenara bırakarak gelişmelere dışardan bir bakalım. Ne görürüz? 2006-2016 arasındaki 10 yıllık süreçte Türk Ordusu’na sürekli darbeler vurulduğunu…

İşte asıl üzerinde durmamız gereken budur.

ERKEN DOĞUMA ZORLANAN DARBE

15 Temmuz darbe girişimi eldeki mevcut bilgilere göre ABD’nin merkezinde F Tipi subayların bulunduğu konsorsiyuma yaptırdığı darbe girişimidir. Konsorsiyumda F Tipi subaylar dışında “Laik-Atlantikçi” olan subayların da bulunduğu anlaşılıyor.

Fakat bir önceki yazımızda da incelediğimiz gibi, darbe girişimi haber alınmış ve bastırabilmek için erken doğuma zorlanmıştır. Bu süreçte saf değiştirmeler, darbeye karşı darbeler, 30 Ağustos’u garanti edecek şekilde ittifaklara yönelmeler yapıldığı da anlaşılıyor. Yakında aydınlanacaktır…

Erdoğan’ın şimdi bu darbe girişiminden hareketle muhaliflerini tasfiyeye yöneleceği, “ya başkanlık ya darbe” ikilemi üzerinden kendisine yol açmaya çalışacağı da görülmektedir. Nitekim sürekli mitingler yaparak taraftarlarını konsolide etmeye çalışmakta ve “işte ordu, işte komutan”, “idam isteriz” sloganlarıyla mesajlar vermekte, pazarlıklar yapmaktadır!

Erdoğan bir yandan da “isteseniz de istemeseniz de, Taksim’e tarihine uygun olarak topçu kışlasını yapacağım” diyerek alışageldiğimiz kutuplaştırıcı siyasetini uygulamakta ve böylece kitlesini “dayanacağı militan bir kuvvet” haline getirmeye çalışmaktadır!

Özetle o cenahta iddia edildiği gibi bir Kemalizm’e teslimiyet süreci değil, ezelden 31 Martçılık sürmektedir!

15 TEMMUZ ASIL TSK’YE DARBE

Gelelim işin esasına…

15 Temmuz darbe girişimi, esas olarak TSK’ye vurulmuştur!

Atabeyler Davası’ndan bu yana, Türk Ordusu ABD tarafından kesintisiz ve sürekli hedef alınmaktadır. Bu bazen Ergenekon ve Balyoz kumpaslarındaki gibi, bazen de 15 Temmuz’deki gibi gerçekleşmektedir…

Ama her hâlükârda ABD Türk Ordusu’nu zayıflatmaya çalışmakta ve belli ölçülerde de maalesef başarmaktadır. (AKP Hükümeti’nin bunda katkısı ayrıca ele alınması gereken çok önemli bir sorundur!)

Peki, ABD neden sürekli TSK’yi zayıflatmaya çalışmaktadır?

Anlatmaya çalışalım:

SURİYE’DE KORİDORA MECBUR ETME HEDEFİ

Önceki yazımızı şöyle bitirmiştik: “Bize göre ‘erken doğurtulmuş’ darbede asıl parmağı olan ABD’ydi ve hesabını Erdoğan’ın içeride güçlenmesinden çok dışarda zayıflamasına göre yapmıştı! Şimdi Ankara’nın önünde Suriye merkezli bölgesel gelişmelerle ilgili kritik bir ajanda bulunuyor!”

ABD’nin stratejik düzlemdeki planı Türkiye’yi Suriye’nin kuzeyinde bir koridora mecbur etmektir! ABD’nin bu stratejik hedefini gerçekleştirebilmesi birincil olarak zayıflatılmış bir TSK’ye ve ikincil olarak da Ankara’da Atlantik’e çıpalı bir hükümetin bulunabilmesine bağlıdır.

ABD zaman zaman sorunlar yaşasa da ikincisini sürekli gerçekleştirmiştir. O nedenle de ağırlığı hep Türk Ordusu’nu zayıflatmaya vermiştir; bu yönde taktikler uygulamıştır.

ABD Türk Ordusu’nu zayıflatabilmek için 10 yılda elinden gelen her şeyi yapmıştır: Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla Avrasyacı eğilimli subayları tasfiye etmiştir, 15 Temmuz darbesiyle TSK’yi “bölmüştür”, AKP eliyle TSK’nin yetkilerini tırpanlamıştır, PKK’yi bazen havuç, bazen sopa olarak kullanmıştır, bombalar patlatmıştır vs…

Irak örneği işte bu nedenle çok önemlidir. Orada da ABD Türkiye’yi bir koridora mecbur edebilmek için her şeyi yapmıştır. 1991-2003 yılları arasında geçen 12 yıllık sürece dönülüp bakıldığında, Türkiye’nin karşı çıktığı bir koridora adım adım mimarlık yaptırıldığı görülmüştür.

İşte aynı pratiği ABD bugün de Suriye için uygulamaktadır: Türk Ordusu’nu Suriye’nin kuzeyinde bir koridoru kabullenmeye itiraz edemeyecek hale getirmeye çalışmaktadır!

AKP EN BÜYÜK GÜVENLİK SORUNUDUR

Peki, Türkiye ABD’nin stratejik düzlemdeki bu hedefine nasıl karşı koyabilir?

Birincisi ABD cephesi içinde kalarak, ikincisi de AKP Hükümeti ile bu sürece karşı koyabilmek mümkün değildir. Taktik düzlemdeki kimi gelişmeler, stratejik düzlemdeki sürecin yönünü değiştirememektedir. Menbiç Operasyonu bunun en somut göstergesidir!

Sürekli AKP Hükümeti’nin bir ulusal ve bölgesel güvenlik problemi haline geldiğinde ısrar etmemiz bundandır. Türkiye’nin AKP Hükümeti ile bu sürece direnebilmesi mümkün değildir. Erdoğanlar Irak’ta da görüldüğü gibi en sonunda Barzanilere müttefik olurlar!

AKP Hükümeti’nin merkezinde olduğu siyasal İslamcı cenah, Komünizmle Mücadele Dernekleri köklerinden beri kronik Cumhuriyet karşıtıdır ve bu nedenle bünyelerinden sürekli F Tipi türü yapılar üretirler!

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesindeki kimi bilgiler, 15 Temmuz darbe girişimini konuştuğumuz şu günlerde daha da önem kazanmıştır. Zira soru şudur: Bu kadar Fetullahçı subay TKS’de nasıl barınabildi, çoğalabildi? Yanıtı iddianamededir: TSK 1984-2015 yılları arasında 400 subay ve astsubayı Fethullahçı diye ordudan atmıştır. Yanız bunların 398’i 2003’den öncedir ve TSK 2003’de 2 astsubayı ordudan ihraç ettikten sonra bir daha AKP’yi aşarak Fetullahçı tasfiye edememiştir!

Yani Erdoğan’ın “ne istediler de vermedik” sözü devletin her kuruumunda uygulanmıştır!

Sonuç olarak TSK “sürekli darbeler dönemi” ile zayıflatılmıştır ve ABD’nin çevremizde yeni haritalar çizmesine itiraz edemeyecek pozisyona zorlanmaktadır. Bu süreci değiştirebilmek, içeride cumhuriyetçi, halkçı, devrimci, milli bir iktidar kurabilmemize bağlıdır!

Mehmet Ali Güller
19 Temmuz 2016

1 Yorum

Erken doğuma zorlanan darbe girişimi

Dünkü ilk notlarımızda da belirttik: Darbe girişiminin, insanların ayakta hatta sokakta olduğu saat 22.00’de, üstelik mevcutlarından farklı olarak köprüyü hem de tek yönlü keserek başlatılması normal değildi. Darbe girişiminin siyasi hedeflerine karşı önlem almaması, darbe girişiminin baş hedefinin uçağıyla Marmaris’ten İstanbul’a gelişnin neredeyse canlı yayınlandığı, 8-10 askerle kurumların ele geçirilmeye çalışıldığı görüntüler normal değildi.

Evet, normal değildi normal olmamasına ama iddia edildiği gibi de tiyatro ya da düzmece değildi!

Peki neydi?

F Tipi darbe girişimi düzmece değil ama bastırabilmek için erken doğuma zorlanmış bir darbe girişimi şeklinde görünüyor!

Dünkü ilk notlarımızdan sonra ortaya çıkan yeni gelişmeler de bunu doğrular nitelikte:

ORG. AKAR DARBEYİ 5 SAAT ÖNCE ÖĞRENDİ!

Örneğin Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ın darbe girişimini 15 Temmuz’da, saat 17’de öğrendiği ortaya çıktı! Yani darbe girişimine başlanılmasından 5 saat önce!

Peki, Org. Akar bu beş saat içinde ne yaptı? Hükümeti uyardı mı? Darbeyi bastırabilmek için önlem aldı mı? Henüz bilmiyoruz…

Ama bildiğimiz şu: Karargâhta kalmaya devam etti ve saat 21:15’te darbeciler gelip kendisini tutukladı. 16 Temmuz gecesi saat 3’e kadar karargâhta tutulan Org. Akar, ardından Akıncı Hava Üssü’ne götürüldü.

BİLDİRİLERDE TUTMAYAN SAATLER

O gece değişik saatlerde darbeciler basın bildirileri yayımladılar. Bunlardan bir kısmı doğrudan TRT’de okundu, bir kısmı TSK’nin internet sitesinden yayımlandı, bir kısmı da basın bilgilendirme olarak Genelkurmay’ın hesaplarından biz gazetecilere yollandı.

Bu basın bildirileri içinde dikkat çekenlerden biri gece 00.00’da yayınlananıydı, çünkü içeriğinde saat 03.00’te yönetime el konulduğu yazıyordu!

Bir başkasında 06.00’dan itibaren sokağa çıkma yasağı ilan edildiği duyuruluyordu ama darbe girişimi 22.00’de başlamış ve önceki bildiride 00.00’dan itibaren sokağa çıkma yasağı ilan edildiği belirtilmişti!

Birbirini tutmayan bu bildiriler nasıl açıklanabilir? Darbe içinde darbe şeklinde mi? Öncü artçı darbeler şeklinde mi? Her durumda bir “erken doğum” yapıldığı açıktır.

DARBEYE KARŞI MESAJ YAYIMLAYAN AMA DARBECİ DİYE TUTUKLANAN KOMUTANLAR

Dikkat eken bir durumu daha paylaşalım: O gece AKP’nin önemli isimleri darbenin başındakilerin E. Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Akın Öztürk ile 1. Ordu Komutanı Org. Ümit Dündar olduğunu ilan etti. Aynı isimlere göre darbenin planlayıcısı ise Korg. Metin İyidil’di!

Fakat ilginçtir, Başbakan Binali Yıldırım Org. Ümit Dündar’ı ilerleyen saatlerde Genelkurmay Başkan vekili olarak atadı! Sonradan ortaya çıkan bilgilere göre de Org. Dündar o gece Erdoğan’a “Ankara’ya değil İstanbul’a gelin, ben sizi korurum” diyen kişiydi!

Gelelim diğer tuhaflıklara… Örneğin o gece erken saatlerde iki komutandan iki kritik açıklama geldi:

  1. Kolordu Komutanı Korg. Erdal Öztürk o gece erken saatlerde şu açıklamayı yaptı: “TSK milletin iradesine saygılıdır. Darbe girişiminde bulunan tüm askerlere kışlalarına dönme emri veriyorum. Kışlaya dönmeyenler hakkında işlem yapılacaktır.”

Fakat emri darbe girişiminin bastırılmasında etkili olan Korg. Erdal Öztürk, sabah darbeci diye tutuklandı!

  1. Ordu Komutanı Org. Adem Huduti o gece şu mesajı yayımlamıştı: “Bu faaliyetlere katılan personelin derhal emir komuta zincirindeki görevlerine ve komutanlarının emrine girmelerine kendilerinin ve ülkemizin menfaatine olduğunu ikazen hatırlatıyorum.”

Fakat 2. Ordu Komutanı Org. Adem Huduti sabah darbeci olarak tutuklandı! Oysa Org. Huduti daha kısa bir süre önce AK-Medya tarafından “İşte Cizre ve Sur’u teizleyen komutan” diye alkışlanıyor, teröristleri hendeklere gömen komutan diye övülüyordu!

Diğer yandan darbeyi bizzat planlayan isimler diye dile getirilenler de o gece açıklamalar yayımlayarak “milletimin ve Sayın Cumhurbaşkanımız ile Sayın Genelkurmay Başkanımız ile sıralı komutanlarımın emrindeyim” diyorlardı!

ERDOĞAN: DARBE GİRİŞİMİ ALLAH’IN LÜTFU

İlginçti, o gece Marmaris’ten uçakla İstanbul Atatürk Havalimanı’na gelen Erdoğan, daha henüz darbe girişimi bastırılmamışken şöyle diyordu: “Bu Allah’ın bir lütfu. Çünkü tertemiz Silahlı Kuvvetlerimizin temizlenmesine vesile olacak.

Nitekim öyle oldu. Darbe girişiminde bulunanlardan çok daha fazlası gözaltına alınmaya başladı…

Zaten bu tasfiye sırasında Milli Savunma Bakanı Fikri Işık aynen şöyle diyordu: “TBMM’nin çalışması dâhil, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!”

Ve yine aynı saatlerde 2.745 hâkim ve savcı açığa alınıyor; 140 Yargıtay, 48 Danıştay, 5 HSYK ve 2 Anayasa Mahkemesi üyesi için gözaltı kararı çıkarılıyordu.

“YA DARBE YA BAŞKANLIK” İKİLEMİ

Darbe girişiminin başladığı ilk saatlerde sosyal medyadan paylaştığım ilk mesaj şuydu: “F Tipi darbe girişimi sabaha kadar bastırılır. Fakat Türkiye ‘ya darbe ya başkanlık’ ikilemine sokularak büyük kan kaybetmiş olacak.”

İşte şimdi bu noktaya doğru zorlanıyoruz. Erdoğan “işte ordu, işte komutan” diyerek slogan atan kitlesine dün “bir hafta boyunca benimle birlikte alanlarda olmaya var mısınız?” diye sorup, kitleden “idam isteriz” sloganlı sokaklarda olma sözü alıyordu!

Şimdi Erdoğan bu darbe girişiminden azami faydalanarak içerideki gücünü konsolide etmeye ve başkanlık yolu açmaya çalışacak.

Fakat gerçekte bundan daha büyük bir sorunla karşı karşıyayız!

Bize göre “erken doğurtulmuş” darbede asıl parmağı olan ABD’ydi ve hesabını Erdoğan’ın içeride güçlenmesinden çok dışarda zayıflamasına göre yapmıştı!

Şimdi Ankara’nın önünde Suriye merkezli bölgesel gelişmelerle ilgili kritik bir ajanda bulunuyor!

Mehmet Ali Güller
17 Temmuz 2016

7 Yorum

​F Tipi darbe girişiminde 5 durum, 3 sonuç

15 Temmuz gecesi başlayan ve 16 Temmuz sabahı bastırılan F Tipi darbe girişimiyle ilgili ilk notlarımızı şöyle özetleyebiliriz:

Durum 1: F Tipi darbeciler TSK içinde azınlıktaydı ama darbe TSK’nin ana gövdesiyle değil, polisle engellendi!

Durum 2: Darbe girişiminin sıradışı bir şekilde 22.00’de ve köprüde başlatılması, girişimin daha baştan kaybedeceğinin göstergesiydi!

Durum 3: Darbecilerin siyasilere önlemler almadan yol tutma yöntemiyle bir darbeye soyunması, kaybedeceklerinin bir başka göstergesiydi!

Durum 4: Havada darbeci uçaklar dolanırken, RTE’nin Marmaris’ten Atatürk Havalimanı’na doğru yola çıktığının ilan edilmesi akıl işi değildi!

Durum 5: Tablo, halkı bir ikileme zorluyordu: Ya darbeden yanasın, ya AKP’den yana… Bu kıskaç, haliyle en çok RTE’nin işine yarayacaktı!

Sonuç 1: Neticede RTE kazanmış oldu, TSK yıpranmış oldu. Şimdi TSK’de ciddi operasyonlar başlayacaktır.

Sonuç 2: RTE mevcut tabloyu kullanarak başkanlığı alabildiğine zorlayacak. Her durumda “ya darbe ya başkanlık”a sıkışan Türkiye kaybetti!

Sonuç 3: Türkiye ve demokrasi cephesi için asıl mücadele şimdi başlıyor. Cumhuriyet ve özgürlüğümüzü asıl şimdi savunmak durumundayız.

Not 1; Ağırlıklı Albay-Yarbay düzeyindeki darbeciler, 2003`ten bu yana AKP sayesinde YAŞ’ta atılamayan subaylardır!

Mehmet Ali Güller

16 Temmuz 2016

4 Yorum

Suriyelilere Türk vatandaşlığı değil, Suriye vatanı lazım!

Suriyelilere vatandaşlık tartışması, Erdoğan karşıtı cephede bir kırılma yarattı. Kimi kesimler “Suriyeli istemiyorum” kampanyası yaparak vatandaşlığa karşı çıkıyor, kimi kesimler de vatandaşlığın artık kaçınılmaz olduğunu, Suriyelilerin de vatandaş olabilmesi gerektiğini savunuyor.

Bize göre ise meseleye “problemin kaynağına” inerek bakılmalı…

Nasıl mı? Şöyle ama önce Albert Einstein’ın şu şok önemli sözünü anımsatalım: “Hiçbir sorun, sorunun oluştuğu bilinç düzeyinde çözülemez.”

AKP’nin iç ve dış politikada yaptığı 180 derecelik hamlelerin gerçek bir çözüm olamaması, işte bu nedenledir.

Zira AKP problemlerin kaynağıdır, o nedenle de problemlere gerçek çözümler bulamaz! Hatta AKP problemlere çözüm ararken yeni problemler yaratır!

AKP’NİN YARGIYI ELE GEÇİRME AŞAMALARI

Örneğin yargıyı ele alalım. AKP yargıda yükselttiği ve kritik yerlere atadığı cemaatçilerle hem Cumhuriyet Yargısını biçti, hem de muhaliflerini tasfiye etti. AKP bu işi yapabilmek için yasama gücünü kullandı; yapısal değişikliğe gitti.

Bu yargıda büyük bir problemdi. Bu problemi yaratan Erdoğan, ardından devlet gücünü paylaşmak isteyen Cemaat ile hesaplaşmaya başladı. Kuşkusuz Cemaatin yargıdan temizlenmesi Türkiye için yararlıydı, dahası her cumhurbaşkanı ve başbakanın da normalde göreviydi! Fakat Erdoğan eski problemi çözme adına, bu kez yeni bir problem yarattı. Yargı yapısını yeninden bozdu, kurulları genişletti. Bunun için milliyetçi ve sosyal demokrat yargı üyeleriyle ittifak kurdu. Kurullar genişleyince Cemaatçi yargı üyeleri azınlıkta kaldı.

En sonunda Erdoğan, bu kez azınlıkta kalan Cemaatçi yargı üyelerini de tasfiye etmek için yeniden bir yapı değişikliğine soyundu. Bu kez daha önce genişlettiği kurulları daraltacaktı! Oysa yapıya hiç dokunmadan, cemaatçi yargı üyelerini soruşturma, disiplin gibi yollarla da yargıdan temizlemek mümkündü!

Fakat Erdoğan yapıyı değiştirerek birkaç kuş vurma peşinde. Kurulları, mevcut cemaatçi sayısından daha fazla daraltmaya yönelen Erdoğan, böylece ittifak yaptığı çeşitli kesimleri de sepete koyup eleyecek!

Sonuç olarak Erdoğan yarattığı problemi hem çözememiş, hem de yeni problemler yaratmış oldu; fakat iktidarını da korumuş oldu!

EĞİTİM, KÜLTÜR, SANAT VE SPORDA DA AYNI YÖNTEM

Benzer durum eğitim alanında da geçerli. Erdoğanlar orada da 12 yılda 12 farklı sistem uygulayarak adım adım Cumhuriyet eğitimini bitirdiler.

Önce Cemaatle birlikte eğitimin sınavlarını ve atamalarını felç ettiler. Ardında çeşit çeşit sistemler deneyerek Cumhuriyet eğitiminden ne kaldıysa tırpanladılar.

Sonra pay kavgasına tutuştular. Devlet gücünü kullanan AKP Cemaatin eğitim kurumlarını biçti. Fakat bu bir problem çözme değildi! Tersine başka problemler yarattılar: Okulları İmam Hatipleştirdiler, seçmeli ders adı altında müfredatı dinselleştirdiler, eğitimi bilimsellikten çıkardılar, evrimi müfredattan attılar…

En sonunda da kendi rejimlerini inşa etmek ve “kindar nesil” yaratmak amacıyla kendi vakıflarını kurup, eğitim kurumlarını ele geçirmeye başladılar.

Sadece yargı, sadece eğitim mi? Kültür, sanat ve spor dünyası bu yağmadan kurtulabildi mi?

Elbette hayır. Sanat ve kültür dünyasını ablukaya aldılar; ilgili kurumları yönetenleri sudan gerekçelerle görevden aldılar; birçok sahneyi kapattılar, çeşitli yazarların oyunlarını yasakladılar…

Asıl patlama ise sporda ve özellikle futbolda yaşanacak. AKP yıllar içinde bir yandan kendi kulüplerini kurdu, bir yandan da mevcut kulüpleri ele geçirmeye çalıştı. Direnişle karşılaştığında, Fenerbahçe örneğinde olduğu gibi, hapis cezalarına varan operasyonlar yaptı.

Ardından bir yandan stat operasyonları ile kulüp yönetimlerini bağladı, bir yandan da kulüpleri iflas noktasına götürecek borçlanma sistemini dayattı. Kulüplerin batarak ağa düşmeleri maalesef an meselesidir artık…

SURİYELİ PROBLEMİNİN KAYNAĞI ERDOĞAN’DIR!

Gelelim asıl meseleye, Suriyelilere vatandaşlık meselesine…

Güya şimdi Erdoğan Suriyelilere vatandaşlık vererek bir problemi çözecek! Oysa Erdoğan bu yöntemle bir problem çözmeyeceği gibi, çok daha büyük problemler yaratacaktır! Çünkü Erdoğan asıl problemin kaynağıdır!

Bugün ülkemizde 3 milyon Suriyelinin bir mülteci hayatı yaşıyor olmasının baş sorumlusu Erdoğan’dır! Erdoğan’ın yeni-Osmanlıcı politikaları ve Esad’ı yıkma hedefi, bu büyük problemi yaratmıştır.

Kendi itiraflarıdır. Örneğin AB Bakanı Volkan Bozkır aynen şöyle demiştir: “Türkiye çok önemli bir şey yaptı. Suriye’de olmayan bir muhalefetin oluşması için önayak oldu. Türkiye topraklarında filizlenmesine izin verdi. Bugün eğer bir Suriye muhalefetinden bahsedebiliyorsak Türkiye’nin çabaları sayesinde bu olmuştur.” (Hürriyet, 18 Mart 2013)

Erdoğanların Esad’ı yıkma ve Suriye’de Müslüman Kardeşler kurma hedefi nedeniyle milyonlarca Suriyeli mülteci durumuna düştü.

Şimdi Erdoğan bu büyük probleme “vatandaşlık” yoluyla çözüm bulacakmış!

Oysa bu bir çözüm değil, yeni problemlerdir. Tıpkı yukarıda verdiğimiz örneklerdeki gibi, Erdoğan vatandaşlık oyunu ile de iktidarını sürdürmeye çalışmaktadır.

Bakınız ne diyor Orman Bakanı Veysel Eroğlu: “Suriyelilerin duası ve bereketiyle yüzde 5 büyüdük.”

Hangi bereketmiş acaba o? Ucuz işgücü bereketi mi? Aslında en iyi Suriyeliler biliyor: Suriyeliler AKP için önce terörist ve ucuz iş gücü olarak değerliydi, şimdi de oy anlamına gelecek “vatandaş” olarak…

Kaldı ki Erdoğan’ın “mültecileri otobüslere doldurur göndeririz” diyerek AB’yle pazarlık yapmasının üzerinden daha iki ay bile geçmedi!

Diğer yandan 3 milyon önemli bir rakamdır ve bu ağırlıkta bir vatandaşlık kabulü, milletleşme meselesinde yeni sorunlar yaratacaktır. Kuşkusuz Erdoğan için millet yerine ümmet olmak ideolojik, çok etnisiteli olmak da başkanlık ve federasyona uyacağından siyasi tercihtir!

SURİYELİ’YE DEĞİL, ERDOĞAN’A KARŞI ÇIKALIM!

Yeri gelmişken belirtelim; Erdoğan’ın Suriyelilere vatandaşlık oyunu ne kadar yanlışsa, bazı çevrelerin kaba bir Suriyeli karşıtlığına soyunması da o kadar yanlıştır!

Suriyelilerin büyük çoğunluğu, doğrudan silahlı muhalif olan ve gece sınırı geçip savaşanlar hariç, zorunlu mültecidir. Fakat böyle olmasının sorumluluğu kendilerinde değil, AKP Hükümeti’ndedir!

Bu çevrelerin kaba bir Suriyeli karşıtlığına soyunmak yerine doğrudan AKP Hükümeti’nin Suriye’ye düşmanlığını mahkûm eden bir muhalefet anlayışına yönelmesi, Türkiye adına da “zorunlu misafirlerimiz” olan Suriyeliler adına da daha yararlı olacaktır.

Suriye’ye düşmanlık bitirilmeli ve Suriyeli kardeşlerimiz de vatanlarına kavuşmalıdır. Çünkü Suriyelilerin Türk vatandaşlığına değil, vatanları olan Suriye’ye kavuşmaya ihtiyaçları vardır!

Mehmet Ali Güller
12 Temmuz 2016

Yorum bırakın

NATO Rusya’yı düşman ilan etti

SSCB’nin dağılmasından sonraki en kritik NATO zirvesi olarak işaret edilen Varşova Zirvesi, beklendiği gibi ittifakın Rusya’ya karşı konumlanmasıyla sonuçlandı.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg bu konumlanmayı “Rusya stratejk partnerimiz değil” diyerek ilan ederken, ABD Başkanı Barack Obama da “NATO, şu anda normal şartlarda bir işbirliği yapamaz” dedi.

Varşova Zirvesi’nin sonuç bildirisinde “Rusya’nın NATO toprakları çevresinde kışkırtıcı askeri eylemlerde bulunduğu”, “Moksova’nın son zamanlarda saldırgan tutumu ile tehdit ve güç yoluyla siyasi amaçlarını gerçekleştirmeye dönük istek gösterdiği”, “bu nedenle de bölgesel istikrarsızlığın kaynağı olduğu” savunuldu!

Ancak bildiriye yansıyan bu düşmanca tutuma rağmen, bazı NATO üyeleri Rusya karşıtı konumlanmaya yine de mesafeli yaklaşıyorlar. O nedenle çok daha açık bir düşmanlık ilanının 13 Temmuz’da yapılacak “NATO-Rusya Konseyi” toplantısı sonrasına bırakıldığı belirtiliyor.

VARŞOVA ZİRVESİ KARARLARI

NATO’nun bu yeni pozisyonu, “karşılıklı güvence” politikasından “caydırma” politikasına geçiş olarak niteleniyor. Nitekim alınan kararlar da buna işaret ediyor:

1) NATO, Ukrayna’ya savunma ve güvenlik sistemlerini daha etkili hale getirmesi için kapsamlı yardım paketi sağlayacak. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Rusya’nın Kırım’ı ilhakını tanımadıklarını ve Moskova’nın Ukrayna’daki politikalarını kınadıklarını açıkladı.

2) NATO Estonya, Letonya ve Litvanya’ya takviye birlikler gönderme kararı aldı.

3) Türkiye hava sahasında uçan AWACS uçakları, itttifak üyelerinin gönderdiği Patriotlar ve SAMP/T tipi füze savunma sistemleri bulunduğunu belirten NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, bunlara ek olarak Türkiye’ye Suriye ve Irak hava sahasını denetleyecek ek AWACS erken uyarı ve gözlem uçakları göndereceklerini belirtti.

4) NATO, Akdeniz’de terörle mücadele ve kapasite artırımı kapsamında “Deniz Muhafızı” adlı yeni bir güvenlik operasyonu başlatacak.

5) NATO, Irak’a yeniden askeri eğitmen gönderme kararı aldı. Stoltenberg, hazırlıklar için bir ekibin en kısa zamanda Bağdat’a gönderileceğini açıkladı.

6) NATO 2017-2020 yılları arasında Afgan Güvenlik Kuvvetleri’ne her yıl 1 milyar dolar yardım vaadinde bulundu. (Obama, Varşova Zirvesi’nden önce Afganistan’dan çekilme kararını yavaşlatacaklarını ilan etmişti.)

7) NATO “siber alanı”, kara, deniz ve hava gibi bir güvenlik alanı olarak kabul edilmesini kararlaştırdı.

KRİTİK KONU: KARADENİZ

8) Varşova Zirvesi’nin en kritik konularının başında Karadeniz geliyordu. Her ne kadar Erdoğan özür dileyerek Rusya’yla normalleşme sürecini başlattıysa da, yakın zamanda Karadeniz’in Rus gölü olduğunu iddia ederek NATO’yu buraya çağırması, zirvenin ana konularından biriydi.

Nitekim Varşova Zirvesi sonuç bildirisinde Rusya’nın Karadeniz’deki askeri varlığının müttefikler ile diğer ülkelere karşı risk oluşturduğu savunuldu. (Bildiride ayrıca Rusya’nın Suriye’ye askeri müdahalede bulunduğu iddia edilerek, rejime destek vermesi de hedef alındı.)

Her ne kadar NATO, somut ve açık bir karar almadıysa da, genel olarak NATO’nın Karadeniz’deki varlığını artırması karara bağlandı. (Açıkve somut bir karar alınamaması, kararın başta Montrö’nün delinmesi gibi oldukça karmaşık konuları kapsaması nedeniyleydi.)

NATO Karadeniz’deki askeri varlığını artırmanın yolu olarak, öncelikle ortak tatbikat sayısını artıracak. Nitekim NATO, Varşova Zirvesi’yle eş zamanlı olarak 8-17 Temmuz tarihleri arasında Karadeniz’de Breeze-2016 tatbikatı başlattı.

NATO KARARLARI TÜRKİYE-RUSYA İLİŞKİSİNE KARŞI

NATO’nun Rusya’yı düşman ilan etmesi, haliyle en çok Türkiye’yi etkiliyor. Zira Rusya hem Türkiye’nin güneyindeki Suriye’de, hem de Türkiye’nin kuzeyindeki Karadeniz’de NATO tarafından bölgesel istikrarsızlığın kaynağı ilan edilmiş durumda.

Ve bu karara uygun olarak da NATO’nun Ege’de, Akdeniz’de, Türkiye’nin Irak ve Suriye sınırlarında yaptığı askeri yığınaklar da, doğrudan Rusya’yı hedef alması nedeniyle iki kere risk oluşturmuş durumda.

Açık ki NATO’nun bu yeni pozisyonu, Türkiye ile Rusya’yı daha çok karşı karşıya getirecek nitelikte. Ancak Erdoğan ve AKP Hükümeti tersine NATO’nun bu konumlanışına destek vermekte, hatta Karadeniz çağrısında olduğu gibi, öncülük de etmektedir!

Nitekim Erdoğan Varşova Zirvesi’ne katılmak üzere havalimanından hareketi sırasında NATO’nun daha aktif olmasını ve Türkiye’nin güvenliği için daha çok çaba göstermesini istedi!

Öyle ki, Erdoğan NATO’nun aldığı kararları bile yetersiz buldu! Anadolu Ajansı‘na konuşan Cumhurbaşkanlığı kaynakları, NATO’nun Türkiye’ye destek kararlarını “bir adım, ama yeterli değil” şeklinde yorumladı. Cumhurbaşkanlığı kaynakları, Türkiye’nin bir güvenik çemberi oluşturulmasını talep etttiğini, bu çemberin de sadece Türkiye’nin değil, aynı zamanda NATO’nun güvenliği anlamına geldiğini savundu!

Kuşkusuz Saray’ın bu tutumu, özür dileyerek başlattığı normalleşme süreciyle oldukça uyumsuz. Nitekim Moksova da bunu görüyor ve Ankara’nın NATO eksenli bu stratejik konumlanışı ile özür üzerinden başlayan taktik hamleyi ayrı ayrı not ediyor. Moskova “Türkiye’nin tam karşıda olmasındansa, NATO ile Rusya arasında bulunması çıkarıma uygundur” diyerek hareket etmeye çalışıyor.

ERDOĞANCILIKLA MÜCADELE ZORUNLULUĞU

NATO’nun Rusya düşmanlığı, gerçekte Türkiye’nin çıkarlarıyla uyumlu değildir ve zararınadır.

Sıkıştığı için dış politikada Abdülhamit tarzı dengecilik arayan AKP Hükümeti’nin taktik manevraları, Türkiye’yi girdiği açmazdan çıkarmaz.

Açık ki Türkiye’nin Erdoğancılık ile düze çıkma şansı yok. Türkiye’nin devrimci birikimi bu nedenle öncelikle Erdoğancılık ile mücadeleyi önüne görev koymalıdır!

Mehmet Ali Güller
10 Temmuz 2016

2 Yorum

Muhafazakar kurnazlık ve Abdülhamit dengeciliği

Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin önce İsrail’le anlaşması, ardından Putin‘den özür dileyerek Rusya’yla normalleşme yoluna girmesi ve Mısır, hatta Suriye’de politika değişikliğine gideceğinin işaretini vermesi yoğun tartışılıyor.

Bu değişiklikleri genel olarak olumlu bulmayanlar, değişime toptan U dönüşü diyorlar. Eski muhafazakar ortaklar U dönüşleri “kimlik değişimi” diye, liberaller ise “eksen kayması” diye nitelendiriyorlar.

Peki biz nasıl değerlendiriyoruz? Madde madde görüşlerimizi açıklamaya çalışalım:

RUSYA’YLA ANLAŞMAK TÜRKİYE’NİN YARARINADIR

1) Kuşkusuz Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin dış politikadaki bu değişiklikleri, daha doğrusu manevraları öncelikle sınıfsaldır.

Biz, Erdoğan ve dayandığı sınıfların hedef ve niyetlerinden bağımsız olarak, İsrail’le değil ama Rusya’ya normalleşme sürecine girilmesini, Türkiye için çok değerli ve yararlı bir hamle olarak görüyoruz. Zira Rusya’yla yakınlaşma, İran ve Suriye politikalarına da belli ölçülerde olumlu yansıyacaktır.

Kuşkusuz her türlü muhalif kesim Türkiye için yararlı olan hamleden memnun olmalı, fakat aynı zamanda bir geri dönüş olması nedeniyle de siyaseten yararlanmalıdır!

İKTİDARDA KALABİLME MANEVRALARI

2) Erdoğanların Rusya’yla normalleşmeyi İsrail’le anlaşmaya denk getirmesi, muhafazakar kurnazlıktır; Abdülhamit’ten kalma bir dengecilik anlayışıdır.

Yine Erdoğanların “85 yıl sonra Ayasofya’da ilk ezan” hamlesi de, İsrail’le anlaşmadan rahatsız olan tabana yönelik bir muhafazakar kurnazlıktır.

AKP Hükümeti, İsrail ile Rusya anlaşmalarını aynı sürece denk getirerek, birine tepki gösterecek ama diğerinden memnun olacak kesimleri sessiz kalmaya zorlamıştır. Nitekim Rusya’yla anlaşmaya memnun olan kesimler, İsrail’le anlaşmaya yeterinde tepki gösterememiştir.

3) Her iki anlaşmanın da kendi içinde ayrı ayrı anlamları vardır. Fakat ikisinin birden toplamının ABD ve AB ile ilişkilerde gelinen noktayla doğrudan ilgisi vardır.

Son dönemde hem ABD, hem de AB ile sorunlu bir sürece giren AKP Hükümeti, bir yandan İsrail ile anlaşarak Batı’yla ilişkisinde dayanacağı bir müttefik bulmuş oluyor, bir yandan da Rusya ile normalleşme yoluna girere Batı’ya “bak cephemi değştiririm ha” mesajı vermiş oluyor.

Erdoğan‘ın “Çin füze anlaşmasını” Batı’ya karşı 1,5 yıl elinde bir kart olarak kullanması gibi…

Yani yıllar önce “iktidar olabilmek için gerekirse papaz elbisesi giyerim” diyen Erdoğan, bu kez iktidarda kalabilmek için her türlü elbiseyi üstüne deniyor!

4) Erdoğan’ların ABD’ye karşı içeriden İsrail, dışarıdan Rusya kartı oluşturmaya çalışması, herşeyden önemlisi Washington’un elindeki şu üç kartı dengelemek içindir…

Bu kartlardan birincisi Reza Zarraf, ikincisi Kuveyt Türk davası ve üçüncüsü de hazırlığı yapılan İHH davasıdır. Her üçü de doğrudan AKP Hükümeti’ni hedef almaktadır.

İSRAİL ANLAŞMASI VE DOĞALGAZ TRANSFERİ

5) İsrail anlaşması, İsrail-Kıbrıs-Mısır üçgeninde bulunan çok büyük miktarlardaki doğalgaz rezervlerinin çıkarılması ve Batı’ya transferi ile doğrudan ilgilidir. Nitekim üç ay önce Washington’da nükleer güvenik zirvesine katılan Erdoğan, burada İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz ile görüşmüştü. Steinitz, Türk basınına pek yansımayan bu görüşmeyi İsrail medyasına “anlaşma yüzde 90 tamam” diye müjdelemişti.

Peki neydi anlaşma? Steinitz, onu da bir kaç gün önce açıkladı. Bölgedeki doğalgazın Batı’ya en ucuz transferi Türkiye üzerinde yapılabilirdi. Kıbrıs’tan Türkiye’ye uzanacak boru hattı, 2019’da ilk doğalgazı Türkiye’ye sevkedecekti. 550 km’lik boru hattını, 2 milyar dolara bir Türk firması yapacaktı!

Tabi bu anlaşmanın hayata geçmesi için kritik olan konulardan biri de Kıbrıs’ta bir anlaşma sağlanmasıydı! Birkaç aydır Batı’nın Kıbrıs’ta anlaşma için bastırması bu nedenleydi.

TURİZM VE TARIM GELİRİ İHTİYACI

6) Erdoğanlar için Rusya’yla anlaşmak bir kaç nedenle zorunluydu. Birincisi Rusya’dan gelecek turizm gelirlerine ve Rusya’ya ihraç edilecek tarım ürünleri gelirlerine acil ihtiyaçları var.

Sıcak para girişine bağımlı bir ekonomiyi oldukça olumsuz etkileyen bu iki kalem, aynı zamanda AKP Hükümeti üzerinde bir Antalya baskısı oluşturuyordu!

Diğer yandan Rus uçağı düşürdüğü için Suriye sınırında uçak bile kaldıramez duruma gelen AKP Hükümeti, değil Suriye’de oyun kurmak, 7 aydır oyuncu bile olamıyordu.

Rusya’nın AKP Hükümeti’ni sınır geçişleri nedeniyle sık sık ABD’ye şikayet etmesi, hele son süreçte Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov‘un ABD Dışişleri Bakanı John Kerry‘den bu yönde müttefiki Türkiye’ye baskı yapmasını istemesi, diğer yandan Moskova’nın IŞİD işbirliği nedeniyle AKP Hükümeti’ni sıkıştırması, Erdoğan‘ı tüm söylediklerini bir kenara bırakarak Putin‘den özür dilemeye mecbur etti.

TAVİZ RİSKİ KAPIDA

7) Fakat bu dengeleme girişimi ve Erdoğan’ın iktidarda kalma manevraları, çıkarsal ve sınıfsal olduğu için, etkin bir muhalefet oluşturulamazsa eğer, Ankara’yı çeşitli tavizler vermeye götürecektir.

a) İsrail’le anlaşma zaten başlıbaşına bir tavizdir.

b) Kıbrıs’ta tavizler verilmektedir, daha da verileceği Başbakan Binali Yıldırım‘ın “Kıbrıs görüşmelerinde yapıcı olmaya devam edeceğiz” sözlerinden bellidir.

c) Diğer yandan İncirlik’te yeni tavizlerin işaretleri vardır. Daha bir hafta önce “İncirlik’e sivil giremez” diyerek güya Almanya’ya tepki gösteren AKP Hükümeti, İsrail-Rusya anlaşmalarının hemen ardından Almaya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen‘e İncirlik’in kapılarını açmıştır!

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘nun dün TRT‘de “İncirlik’i Rusya’ya da açma” mesajı vermesi ama bugün “işbirliği dedim, İncirlik demedim” şeklinde düzeltmeye gitmesi, AKP Hükümet’nin savrulmadan savrulmaya gidebileceği tehlikesini göstermektedir.

Yeri gelmişken belirtelim: Türkiye’nin sosyalistleri için İncirlik’in Rusya’ya da açılması gerçekçi olmadığı gibi, savunulacak bir politika da değildir. İncirlik Üssü’nün her ülkeye açılmasını değil, tamamen kapatılmasını savunmalıyız!

d) Diğer yandan mevcut gelişmeler, AKP Hükümeti’ni “Yeni Açılım” yapmaya da sevketme riskleri taşımaktadır. (Bu konuyu ayrıntılı işleyeceğiz.)

NE YAPMALI?

Erdoğan iktidarda kalabilmek için Abdülhamit dengeciliğine başlamıştır. Bu anlayışa karşı İttihat Terakki’nin izlediği “muhalefet yöntemi” bugün de geçerlidir. O günün devrimcileri “Abdülhamit iyi bir çizgiye geldi” deyip muhalefet etmeyi rafa kaldırmıyordu; tersine Abdülhamit’i devirmek için var güçleriyle muhalefet ediyolardı!

Bugün de aynı şey yapılmalı. Türkiye’nin devrimci, milli kuvvetleri “yapıcı muhalefet” adına Erdoğan‘ı alkışlamayı bırakmalı ve AKP Hükümeti’ni iktidardan indirmek için muhalefet etmelidir!

Mehmet Ali Güller
4 Temmuz 2016

1 Yorum

Terör ihraç eden, terör ithal eder!

28 Haziran 2016 akşamı Atatürk Havalimanı’nı hedef alan son terör saldırısı, 20 Temmuz 2015’te Suruç’ta başlayan saldırı dizisinin 10.’sudur. Bu 10 saldırının bir kısmını IŞİD, bir kısmını da PKK’ye yakın TAK üstlendi.

28 Haziran 2016 tarihli son saldırının failinin ilk bilgilere göre IŞİD olduğu anlaşılıyor.

TERÖRÜN HEDEFİNDE ÜÇ OLASILIK

Saldırıyla ilgili şu aşamada, sınırlı veriye ve zamanlamaya bakarak üç olasılıktan bahsedebiliriz:

1) ABD, Türkiye’nin Rusya’yla barış yoluna girme adımından rahatsızdır ve “elverişli tasarlanmış düşman” IŞİD’in bu saldırısı üzerinden rahatsızlık mesajı vermiş olabilir.

2) Bir süredir Türkiye’de ve Doğu Akdeniz’de konuşlu ABD ve diğer NATO ülkeleri IŞİD’e karşı mücadele için Ankara’dan “uçuş kolaylığı” istiyordu. AKP Hükümeti geçen günlerde bu taleplere olumlu bir yanıt verdi ve angajman kuralları, Suriye sınırında NATO’ya uçuş kolaylığı sağlayacak şekilde gevşetildi. IŞİD Türkiye’nin bu kararına tepki olarak terör eylemi yapmış olabilir.

3) IŞİD, 29 Haziran 2014’te hilafet ilan etmişti ve yıldönümü nedeniyle bu eylemi yapmış olabilir. IŞİD’in bu tarihlerde eylem yapabileceği istihbarat kurumlarının bilgisi dâhilindeydi. O nedenle başta ABD olmak üzere çeşitli ülkeler kendi vatandaşları için Türkiye’ye seyahat uyarısı yayımladılar.

TERÖRÜN ZEMİNİ SORUNU

Bu üç olasılıktan hangisi geçerli, saldırının üzerinden sadece saatlerin geçtiği şu süreçte bilemiyoruz…

Ancak şu kanun gibi gerçeği biliyoruz: Terör ihraç eden, terör ithal eder!

Elbette faili, asıl faili, mesajı, arkasındaki devleti sorgulayacağız ama sorgulamamız gereken bir nokta da, terörün zeminidir!

Komşulara düşmanlığın sürdürüldüğü, bu amaçla komşulardaki terör örgütlerinin desteklendiği bir süreçte terör kaçınılmazdır. Bu sadece Türkiye için değil, diğer komşularımız için de geçerlidir.

Suriye’nin Türkiye’ye, Türkiye’nin Suriye’ye, İran’ın Irak’a, Irak’ın İran’a karşı terör örgütü desteklemesi, en sonunda gelip destekleyeni de vuracaktır. Bölge için son 40 yılın deneyiminin en önemli sonucu budur.

O nedenle, ancak bölgesel işbirliğiyle ve emperyalizme karşı birlikte konumlanarak teröre karşı başarılı olunabilir!

Ankara, ABD’nin talebi üzerine İsrail’le değil, Türkiye’nin çıkarı için Rusya-İran-Suriye cephesiyle işbirliği yapmalıdır.

NATO’YA DAVET, TERÖRE DAVETTİR!

Erdoğan’ın Obama’ya teşekküründen de anlaşıldığı gibi İsrail’le anlaşma talebi doğrudan ABD’den geldi. Bu anlaşmanın İran’a karşı Ankara-Riyas-Tel Aviv hattı inşa etmek için yapıldığı ortada.

Diğer yandan İncirlik başta Diyarbakır ve Malatya üslerini Atlantik kuvvetlerine bölge düşmanlığı için kullandırıyoruz. Ege ve Doğu Akdeniz NATO gemileriyle dolu. Kürecik’te radar; Konya’da Awacks; Adana, Antep ve Kilis’te patriot bataryaları var…

Yetmiyor, Erdoğan hem Karadeniz’e hem de Suriye sınırına NATO’yu davet ediyor!

Bu şartlarda teröre karşı konumlanılamaz, teröre yatak olunur!

BÖLGSEL İŞBİRLİĞİ YAKICI İHTİYAÇ

Topraklarını komşularına düşmanlık yapacak kuvvetlere üs yapan bir ülke, kaçınılmaz olarak terörün hedefi olur!

İşte bu nedenle İsrail’le anlaşmayı dengelemek için Rusya’ya özür mektubu yazmak yetmez. Türkiye öncelikle ve hemen stratejik konumlanışını değiştirmelidir.

Ankara Şam’la anlaşmalı, Suriye hava kuvvetlerine karşı ilan ettiği angajman kurallarını kaldırmalı, sınırlarını terör örgütlerine kapatmalı, muhalif adı altındaki terör örgütlerine her türlü desteği kesmelidir.

Ankara zaman kaybetmeden İran, Irak ve Suriye’yle “bölge ülkelerinin siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” hedefli bir işbirliği anlaşması imzalamalıdır!

Hem PKK hem de IŞİD terörüne karşı sonuç alıcı mücadele, bölge işbirliğine bağlıdır!

Tabi bir de ve en önemlisi nkara’nın Ankara’dan yönetilebilmesine!

Mehmet Ali Güller
29 Haziran 2016

2 Yorum

8 maddeli Türkiye-İsrail anlaşması

Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu ile İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold’un 22 Haziran 2015’te Roma’da gizlice buluşmasıyla başlayan Türkiye-İsrail mutabakatı, 26 Haziran 2016’da yine Roma’da yapılan son görüşmeyle nihai anlaşmaya dönüştürüldü. Başbakan Binali Yıldırım ile İsrail Başbakanı Benyamin Natamyahu bugün eş zamanlı olarak anlaşmaya varıldığını ilan edecekler.

Aslında mutabakata üç ay önce varılmıştı. Ancak bunun bir nihai anlaşma olarak sonuçlandırılması için Erdoğan’ın zamana ve kamuoyunu alıştırmaya ihtiyacı vardı. Nitekim hükümet ve hükümete yakın basın, bir süredir adım adım kamuoyunu İsrail’le anlaşmaya hazırlıyordu.

Örneğin bir yandan Erdoğanİsrail’e ihtiyacımız var” (Sputnik, 2 Ocak 2016)diyordu, örneğin bir yandan da Ekonomi Bakanı Nihat ZeybekçiBizim için İsrail önemli bir müttefik; ekonomik, askeri ve stratejik işbirliği yapmamız gereken bir ülke” diyordu! (El Cezire, 25 Haziran 2016)

Hatta Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Mesut Özcan da, “Suriye başta olmak üzere Ortadoğu’daki güvenlik sorunları Türkiye ile İsrail’i birbirine bağlıyor” diyordu! (Sol Haber, 25 Haziran 2016)

ERDOĞAN’IN İSRAİL KARNESİ

Peki, Erdoğan neden üç ay bekledi? Neden kamuoyunu bu anlaşmaya hazırlamaya gerek duydu? Örneğin Erdoğan Mart ayında ABD’de İsrail Enerji Bakanı Yuvak Steinitz ile görüşmesini neden gizli tuttu? (Steinitz o görüşmeden sonra Türkiye-İsrail anlaşmasının yüzde 90’nının tamamlandığını açıklamıştı!)

Erdoğan buna mecburdu zira Davos’taki “van münit” tiyatrosu ile Mavi Marmara kışkırtması sonrasındaki açıklamaları, öyle kolay kolay geri dönüşe izin vermiyordu!

Örneğin ErdoğanBiz kimseyi titretmedik bugüne kadar, İsrail’den başka” diyordu. (Twitter, 22 Eylül 2011)

Örneğin Erdoğanİsrail bir terör devletidir” diyordu. (NTV, 19 Kasım 2012)

Örneğin Erdoğanİsrail, eninde sonunda kendi döktüğü kanda boğulacak” diyordu. (Twitter, 18 Temmuz 2014)

Örneğin ErdoğanBen görevde bulunduğum sürece İsrail ile hiçbir zaman olumlu bir şey olmaz” diyordu. (Yeni Şafak, 19 Temmuz 204)

Örneğin Erdoğanİsrail barbarlıkta Hitler’i bile geçti” diyordu. (Yeni Akit, 20 Temmuz 2014)

Örneğin Erdoğanİsrail bir terör devleti olduğu için insana karşı en ağır zulmü yapıyor” diyordu. (Twitter, 21 Temmuz 2014)

Örneğin ErdoğanTürkiye İsrail’in ve diğer zalimlerin nöbetçisi bir ülke olmayacak” diyordu. (Twitter, 23 Temmuz 2014)

Örneğin ErdoğanO masum çocukların ahı, o masum annelerin feryadı er ya da geç İsrail’den sorulacak” diyordu. (Twitter, 2 Ağustos 2014)

Bu kadar ağır suçlamalardan sonra Erdoğan’ın İsrail’le oturup anlaşması, haliyle önce kamuoyunun alıştırılmasını gerektiriyordu!

ASKERİ İŞBİRLİĞİNDEN DOĞALGAZ PAZARLAMAYA

Gelelim anlaşmaya…

Yediot Ahronot gazetesinin haberine göre Roma’da imzalanan anlaşma şu maddelerden oluşuyor:

1) İsrail ve Türkiye, Büyükelçilerin karşılıklı olarak gönderilmesi ve karşılıklı devlet ziyaretleri de dâhil olmak üzere tam diplomatik ve normalleşmiş ilişkilerini yeniden kuracaklar. İki taraf ayrıca NATO ve BM gibi uluslararası forumlarda birbirlerinin çıkarlarını zedeleyeceği düşünülen biçimde hareket etmekten kaçınacaklarını da taahhüt edecekler.

2) İsrail’in, Türk yardımının İsrail denetiminden geçtikten sonra Aşdod limanı üzerinden Gazze’ye ulaştırılmasına izin vereceğini vaat etmesi karşılığında, Türkler Gazze’deki ablukanın kaldırılması taleplerinden vazgeçecekler. İsrail, ayrıca Türklerin Gazze’de yeni bir elektrik santrali, (Almanya ile işbirliği çerçevesinde) bir deniz suyu arıtma tesisi ve bir hastane inşa etmesine izin verecek.

3) Anlaşma, Eylül 2014’ten beri Gazze’de kayıp olan İsrailli sivil Avera Mengiustu’nun geri dönüşü veya aynı yılın daha önceki bir zamanında “Koruyucu Eşik Operasyonu”nda öldürülen Oron Shaul ve Hadar Goldin’in kalıntılarının geri dönüşü ile ilgili bir madde içermiyor. Fakat Türk hükümeti, Hamas’la bağlantıları aracılığıyla askerlerin kalıntılarının iade edilmesinin sağlanmasında çaba göstereceğine söz veriyor. Ayrıca gerekli durumlarda İsrail ve Hamas arasında aracı olacağında da mutabık kaldı.

4) İsrail, Mavi Marmara olayında öldürülen ya da yaralananların ailelerine para sağlayacak; bir Türk insani yardım fonuna yaklaşık 21 milyon dolar aktaracak.

5) Türkiye, Türk mahkemelerinde Mavi Marmara olayına karışmış olan İsrailli yetkililere karşı açılmış tüm yasal süreçleri sona erdirecek.

6) Ankara, Hamas’ın Türkiye’yi İsrail aleyhindeki eylemleri için bir üs olarak kullanmasını engelleyecek. Bunun karşılığında İsrail, Türkiye’nin Hamas’ın komuta merkezini ülkesinden sürme talebini feshetti. Gil-Ad Shaer, Naftali Frenkel ve Eyal Yifrach isimli İsrailli çocukların 2014 yazında Gush Etzion’da kaçırılıp öldürülmesinden sorumlu olan üst düzey Hamas üyesi Salih el-Aruri artık Türkiye’de değil ve yetkililer Aruri’nin dönmesine izin verilmeyeceğine söz verdiler.

7) İki ülke askeri işbirliğine geri dönecekler ve yeniden istihbarat paylaşmaya başlayacaklar.

8) İki ülke, İsrail’in doğalgaz rezervlerinin çıkartılıp taşınabilmesi için bir doğalgaz boru hattının döşenmesi konusunda resmi görüşmelere başlayacaklar. Türkiye, İsrail’den doğalgaz satın alıp Avrupa pazarlarına satmada ilgi gösterecek.” (Yakın Doğu Haber, 27 Haziran 2016)

SURİYE’DE ORTAK OPERASYON HEDEFİ

Tabi bir de bu maddelerin dışında işbirliği alanları var. Bunların başında da Türk Dışişleri yetkilisinin de dediği gibi Suriye geliyor! Peki nasıl?

AKP Hükümeti’nin Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte kurduğu, desteklediği SUKO’nun lideri Kemal Labwani aylar önce Ankara’nın da onayıyla Tel Aviv’e gitmişti. Labwani bu ziyarette İsrail’den Suriye sınırında “güvenli bölge” istemişti! (Yakın Doğu Haber, 19 Şubat 2016)

Yani Türkiye Suriye’nin kuzeyinde, İsrail de Suriye’nin güneyinde “güvenli bölge” kurarak bu ülkeyi parçalayacaktı!

Nitekim İsrail Savunma Bakanı Moşe Yaalon Suriye’nin bir omlet olduğunu, omletten yeniden yumurta yapılamayacağını söyleyerek İsrail’den pay kapmanın peşindeydi.

Zaten bir yandan Feridun Sinirlioğlu’yla görüşen İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold, bir yandan da Suudi Arabistan yetkilisi Enver Macid Ekşi ile görüşüyor ve Tel Aviv ile Riyad, Kürt devleti kurulmasını da öngören 7 maddelik bir anlaşmaya varıyordu!

Riyad diğer yandan da İslam İttifakı kurarak Ankara’yla İran’a karşı eksen geliştiriyordu. Böylece bölgede İran ve Suriye karşı Ankara-Riyad-Tel Aviv hattı inşa ediliyordu.

Peki, pratik hedef neydi? Onu da İsrail’in İstanbul Başkonsolosu Shai Cohen açıklıyordu: “Türkiye ile İsrail Suriye’de ortak operasyon yapabilir.” (Hürriyet, 11 Mayıs 2016)

DIŞ POLİTİKA İFLASI

Türkiye ile İsrail’in bugünkü şartlarda Suriye’de ortak operasyon yapabilmesi çok olası görünmüyor.

Fakat ABD’nin PYD ile birlikte IŞİD’e karşı Menbiç Operasyonu yaptığı şu günlerde İsrailli yetkililerin yaptığı IŞİD açıklamaları dikkat çekiyor.

Örneğin İsrail Askeri İstihbarat Şefi Tümg. Herzl Halevi İran’a karşı IŞİD’i tercih ettiklerini açıkladı. Tümg. HaleviSuriye’deki durumun IŞİD’in yenilmesiyle sona ermesini istemiyoruz” dedi. (Sputnik, 23 Haziran 2016)

Bu dikkat çeken çıkış Halevi’nin kişisel düşüncesi değildi. Zira İsrail Savunma Bakanı Moşe Yalon da aylar önce aynı şeyi söylemişti: “İran ve IŞİD arasında tercih yapmam istense IŞİD’i seçerim.” (Sputnik, 20 Ocak 2016)

Tel Aviv’in bu tutumu, IŞİD’in neden İsrail karşıtı bir açıklamasının bile olmadığını açıklıyor sanırım…

AKP Hükümeti’nin yeni ortağının IŞİD tutumunu bir kenara not ederek, işin esasını belirtelim: Bölgede İran ve Suriye’ye karşı Ankara-Riyad-Tel Aviv hattının inşa edilmiş olması, Türk dış politikasının iflasıdır ve de intiharıdır!

Umarız dış politikada Türkiye’nin çıkarlarına uygun ve komşularla işbirliğini içeren bir değişiklik yapılabilmesinin Erdoğan hükümetleriyle mümkün olmayacağı anlaşılır!

Mehmet Ali Güller
27 Haziran 2016

3 Yorum

Trans-Atlantik ittifakın bölünmesi

Büyük Britanya’nın AB’den ayrılma kararı alması, 2008’de başlayan ve hâlâ süren büyük kapitalist küresel krizin sonucudur.

Büyük Britanya AB’yle mali ilişkilerde yılda 7 milyar dolar zarara uğramaktadır. Büyük Britanya’nın AB’yle ticareti son 15 yılda yüzde 60’dan yüzde 47’ye düşmüştür. Büyük Britanya AB’yle ticaretinde 78 milyar dolara varan açık vermektedir.

AB’nin genişlemesi, Britanya ekonomisini olumsuz etkilemiştir. Ayrıca 2008 küresel krizinin AB’nin zayıf ülkeleri Yunanistan, İspanya ve Portekiz’de yarattığı tablo ve bunun AB ülkelerince fonlanması, Britanya’yı daha da zorlamıştır.

BÜYÜK BRİTANYA’NIN DAĞILMA RİSKİ

AB’den ayrılmak isteyen toplamda Büyük Britanya’dadır fakat aslında İngiltere ve Galler’dir; yoksa Kuzey İrlanda ve İskoçya’da AB’de kalma yönünde bir sonuç çıkmıştır.

Haliyle bu sonuç Büyük Britanya’nın da dağılabileceği riski taşımaktadır. Daha şimdiden Kuzey İrlanda’da Serbest İrlanda ile birleşmek ve AB’de kalmak, İskoçya’da da bağımsızlık fikri seslendirilmeye başlamıştır.

Kaldı ki Büyük Britanya’nın AB üyeliği ne para birliğini ne de Şengen’i kapsamaktaydı. Kuzey İrlanda ve İskoçya en azından bu noktada bir girişimde bulunabilirler.

ÇEKİRDEK AB İNGİLTERE’DEN KURTULDU!

Peki, İngiltere’nin AB’den ayrılmasını AB’nin dağılması diye yorumlayabilir miyiz? Kuşkusuz AB’den ayrılan, hele de İngiltere gibi önemli bir ülke ise, buna nesnel olarak AB’nin bölünmesi, dağılması, küçülmesi diyebiliriz.

Fakat diğer yanıyla bu, AB’nin “çekirdek Avrupa” yönelimine dönmesi ve hatta AB’nin daha da sağlamlaşması demektir.

Yani olayın bir yönü İngiltere’nin AB’den çıkması ise de, diğer yönü AB’nin İngiltere’den kurtulması demektir. AB’nin İngiltere’den kurtulması ise ABD’ye karşı “bağımsızlaşması” demektir!

Zira İngiltere ABD’nin AB içindeki Truva atıydı. Ya da ABD’li yetkililerin tanımladığı haliyle, ABD’nin AB’ye açılan penceresiydi.

Dolayısıyla İngiltere’nin olmadığı bir AB, ABD’den daha bağımsız hareket edebilecektir. Bunun pek çok ekonomik ve siyasi sonucu olacaktır.

ABD ‘DAHA GENİŞ BATI’ İNŞA EDEMEDİ

Gelelim meselenin ABD’yi etkileyen boyutuna…

Washington, 21 yüzyılda da küresel liderliğini sürdürebilmeyi, “daha geniş batı” inşa edebilmeye bağlamıştı. Zira hızlı gelişen Çin’e karşı liderliği koruyabilmek bunu gerektiriyordu.

“Daha geniş batı” ise sadece AB ülkelerini ve SSCB’den kopan Baltık ile Doğu Avrupa ülkelerini değil,  bizzat Rusya ve Türkiye’yi bile içeriyordu. Türkiye’nin AB kapısına bağlanması da, bir süre devam eden NATO-Rusya ya da AB-Rusya yakınlaşmaları da Washington’un bu hedefinin gereğiydi. Yani Rusya ve Türkiye Asya’ya yöneleceğine, Batı’nın dış halkasında tutulmalıydı.

Fakat 2008 küresel krizi bu hedefi tersine çevirdi. Rusya “daha geniş batı”nın dış halkası olacağına, tersine Çin’le daha da yakınlaştı ve siyaseten de ABD’yle Ukrayna ve Suriye cephelerinde doğrudan karşı karşıya geldi.

TÜRKİYE İÇİN GÜMRÜK BİRLİĞİ’NDEN ÇIKMA FIRSATI

Ya Türkiye?

Türkiye için İngiltere’nin kararı büyük bir fırsattır. Ankara bu fırsatı Gümrük Birliği’nden çıkarak kullanmalıdır.

Fakat AKP Hükümeti bu fırsatı değerlendirebilecek noktada değildir. Tersine AB Bakanı Ömer Çelik, İngiltere’nin AB’den ayrılmasına üzüldüklerini açıklamakta, hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş da “İngiltere’nin kararının AB’nin Rusya’nın genişlemesine mani olamadığından kaynaklandığını” belirterek sonuçtan yakınmaktadır. Fakat daha vahimi Çelik’in bu karardan hareketle “AB ile Anadolu birleşmelidir” diyebilmesidir!

Yani AKP Hükümeti İngiltere’nin AB’den ayrılmasını Gümrük Birliği’nden çıkma fırsatına dönüştürmek yerine, tersine bir fırsat olup olmadığını kollamaktadır!

KÜRESEL SAVAŞ RİSKİ

Yukarıda da belirttiğimiz gibi İngiltere’nin AB’den ayrılması, Almanya-Fransa eksenli kara Avrupa’sının ABD’den daha bağımsız siyasetler yürütebilmesinin yolunu açacaktır.

ABD’nin Rusya’ya yaptırım kararından etkilenen Avrupa ülkelerinin eli rahatlayacaktır. Bunun öncelikle Ukrayna krizine bir siyasi etkisi olacaktır.

Fakat yine de şu risk vardır: Yaşananlar büyük küresel kapitalist krizin yansımalarıdır ve 8 yıldır süren bu krizden çıkışı ancak ve ancak küresel bir savaşta gören büyük tekeller vardır!

Mehmet Ali Güller
25 Haziran 2016

2 Yorum

Diyarbakır’ı merkez yapma görevi sürüyor!

Başbakan Binali Yıldırım’ın ilan ettiği “4 cazibe merkezi” hedefi, Erdoğan’ın 2004 yılında açıkladığı “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız” görevinin gereğidir!

Zira o görev, Erdoğan’ın en büyük hayali olan başkanlığın da zeminidir! Açalım:

CAZİBE MERKEZİ MASKELİ EYALET MODELİ

Başbakan Binali Yıldırım’ın ilan ettiği 4 cazibe merkezi şunlar: Kars, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Var.

Binali Yıldırım’ın belirttiğine göre örneğin Ağrı, Iğdır ve Ardahan bu “cazibe merkezlerinden” Kars’a bağlanacak. Yani çevre iller, toplamda da Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizdeki tüm iller, bu 4 merkeze bağlanmış olacak!

Açıkça belirtelim: AKP’nin Kars, Diyarbakır, Urfa ve Van’ı “cazibe merkezi” yapıp çevre illeri oraya bağlama projesi, eyalet sistemine geçiş projesidir!

Erdoğanların Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Kalkınma Ajansları ve Bütünşehir yasasıyla adım adım adem-i merkeziyetçi bir idari yapılanma kurma gayretlerinin de dördüncü halkasıdır!

Denilebilir ki, ne var bunda, dört şehir kalkındırılacak ve büyük şehirlere göç engellenecek!

Keşke… Pek çok ilimizin kalkınması, Marmara ağırlıklı sanayileşmenin her bölgeye yayılması hepimizin arzusudur. Ama Erdoğanlar için maksat başkadır.

En iyisi ne demek istediğimizi bizzat Erdoğan’ın ağzından açıklayalım:

ERDOĞAN HEP EYALET MODELİ İSTEDİ

Erdoğan daha 1993’te “ileride Türkiye eyalet sistemine geçebilir” dedi. (Metin Sever, Can Dizdar, 2. Cumhuriyet Tartışmaları, Başak Yayınları, 1993)

Erdoğan bir yıl sonra İstanbul’un Ankara’dan yönetilemeyeceğini söyleyerek “İstanbul’a Osmanlı yönetimi” önerdi. (Milliyet, 23 Mayıs 1994)

Erdoğan, 1998’de bir nikâh sırasında Kenan Evren’e de şöyle demişti: “Sizin döneminizde belediye başkanı olsaydım, İstanbul’u uçururdum.” (Kenan Evren de sonraki yıllarda “Türkiye ileride eyalet sistemine geçebilir” diyerek Erdoğan’a destek vermişti. Sabah, 28 Şubat 2007)

Erdoğan’ın bu hedefleri, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne uyuyordu. Bu uyum, 3 Kasım 2002’de bir turuncu darbeyle AKP iktidarını doğurdu.

Ardından Erdoğan’a hukuki yollar açıldı ve “muhtar bile olamayacak” Erdoğan, önce milletvekili, sonra başbakan oldu. Tabi aynı zamanda da BOP eşbaşkanı!

Ve Erdoğan ABD dönüşü ekranlardan açık açık ilan etti: “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde Diyarbakır’ı bir merkez yapacağız.” (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

2005 Diyarbakır Açılımı, 2009 Kürt Açılımı, 2013 İmralı Açılımı hep bu hedefin gereğiydi…

BAŞKANLIK İÇİN EYALET MODELİ ŞART

Peki, Erdoğan neden eyalet modeli istiyordu? Erdoğan “Diyarbakır’ı merkez yapma” görevini açıkladığı programda başkanlık sisteminden bahsedince, Fatih Altaylı “bunun uygulanabilmesi için eyalet sisteminin de olması gerekmiyor mu?” diye sormuştu. Erdoğan’ın yanıtı netti: “Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur!”. (Kanal D, Teke Tek, 16 Şubat 2004)

Yani Erdoğan, hayalini kurduğu başkanlığın üniter yapıda değil, eyalet modelli federatif yapılarda uygulanabileceğini bildiği için, adım adım adem-i merkeziyetçi bir yapı inşa ediyordu.

Sonraki yıllar da zaten böyle oldu…

Burada Açılımlar ve Öcalan’la anlaşmalar, daha doğrusu Washington’un Erdoğan ile Öcalan’ı aynı hedefte birleştirmesi kritik önemdedir. Şöyle:

Örneğin Öcalan 4 Mayıs 2005’te avukatlarına şöyle diyordu: “Türkiye’de 81 il var. Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur.

Peki, Erdoğan hükümeti ne yaptı? 26 Ocak 2006’da Kalkınma Ajansları yasasını çıkardı. Ardından Erdoğan 2010 halk oylaması sonrasında balkondan yaptığı konuşmada “biz ne istiyoruz” diye sordu ve şu yanıtı verdi: “Batı ülkelerini şöyle bir gözden geçirin, orada hep bunları göreceksiniz, federal meclisi göreceksiniz, federal konseyi göreceksiniz.”

12 Haziran 2011 seçimlerinin ardından da Erdoğan Kalkınma Bakanlığı kurup, Kalkınma ajanslarını genişleterek oraya bağladı! Nasıl mı? 7’si Doğu ve Güneydoğu’yu kapsayan, 25 Kalkınma ajansı şeklinde!

Yani tam da Öcalan’ın açıkladığı gibi!

AÇILIM SÜRMEKTEDİR

Şimdi Erdoğan yeni mevziler kazandığı şu süreçte bu büyük hedefini gerçekleştirmek için yeni hamleler yapmaktadır. İşte “cazibe merkezi” diye maskelenen hamle bunlardan biridir.

Sonbaharda başkanlık hedefli yeni anayasasını getirmeye hazırlanan Erdoğan, başkanlığın uygulanacağı zemini adım adım döşemeye çalışmaktadır. Çünkü kendisinin de ifade ettiği gibi, “Başkanlık sistemi, eyalet sistemi olmadan üstü kaval, altı şişhane olur!”

Üstelik bu hazırlık, PKK’nin Türkiye’de “bir süreliğine” silah bırakacağı ve karşılığında Suriye’de tanınacağı yeni süreç için de ön hazırlıktır.

Zira Açılım Erdoğan’ın belirtiği gibi bitmemiştir, buzdolabındadır. Zaten ABD açısından Açılım gerektiğinde pazarlığı, gerektiğinde çatışmayı içeren iki boyutlu bir süreçtir. Bu özelliği nedeniyle de aslında sürmektedir. Çünkü Açılım Türk ile Kürt’ü ayrıştırmaktır, Suriye’de Kürt koridorudur, Türkiye’de başkanlık-federasyondur. Ve bu hedefler masadayken de, sahadayken de yürürlüktedir!

Mehmet Ali Güller
20 Haziran 2016

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın