Archive for category Politika Yazıları

AKP’nin ters normalleşmesi

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dış Politika Danışma Kurulu Üyesi Şakir Özkan Torunlar’ı 11 Kasım 2022’de “İsrail Devleti nezdinde Türkiye Büyükelçisi” olarak atayarak, İsrail’le normalleşme sürecini tamamlamış oldu.

Böylece Suriye ve Mısır’la normalleşme başlayamadan, İsrail’le normalleşme tamamlandı bile. Bu terslik, AKP’nin normalleşmeyi stratejik düzlemde değil de taktik düzlemde yürütmesinden ve Türkiye’nin çıkarlarından önce iktidarda kalmayı öncelemesinden kaynaklandı.

Oysa tersine Türkiye Ortadoğu normalleşmelerine Suriye ile başlamalı, Mısır ile sürdürmeli, ardından Körfez ülkeleri Suudi Aranbistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile geliştirmeli ve programa en son İsrail’i eklemeliydi.

Bu şu bakımdan da önemli: İsrail’le hızla normalleşmek, Suriye’yle normalleşmeyi zorlaştıracak parametrelere sahip…

Golan, hava saldırısı, Türk hava sahası kullanımı

Şu soru artık önümüzde: İsrail’in Suriye topraklarındaki (Golan) işgalini sürdürdüğü, periyodik şekilde Suriye topraklarına hava saldırısı düzenlediği şartlarda, Türkiye-İsrail normalleşmesi Türkiye’nin Suriye’yle normalleşmesini nasıl etkiler?

Zira şu kısmı Türkiye’yi ilgilendiriyor: Anımsayın, İsrail uçakları AKP’nin izniyle Türk hava sahasını kullanarak kuzeyden bile Suriye’yi bombalıyordu. İsrail uçakları Akdeniz’de uçup, Türk topraklarına girip, dönüp Hatay-Urfa hattından Suriye topraklarına giriyordu. Hatta İsrail uçaklarının bombardımandan sonra bıraktığı yakıt tanklarının topraklarımıza düşmesi büyük sıkıntı yaratıyordu.

Bu arada, İsrail’in Türk hava sahasını kullanarak Suriye topraklarını vurması sadece 2011’den sonra, yani Türkiye’nin de içinde yer aldığı Atlantik cephesinin Esad yönetimini devirme operasyonuna başlamasından sonra değildi. Daha 2007’lerde bile “İsrail yakıt tanklarını bulan Türk çoban” başlıklı haberleri arşivlerde bulabilirsiniz.

Türkiye-İsrail ilişkileri bozulunca, en azından bu konu fiilen ortadan kalkmış oldu. Şimdi İsrail’le normalleşmek, bunların yeniden yaşanması riskini doğurmayacak mı? O nedenle Ankara’nın Türk hava sahasını İsrail savaş uçaklarına açmaması kritik önemdedir; zira şartlar geçmişte “yanlışlıkla” meydana gelen durumların bile artık kabul edilemeyeceği nazikliktedir.

İsrail’in Suriye hedefleri

AKP’nin hedefi Esad’ı devirmek, İsrail’in hedefi de Suriye’nin dörde bölünmesiydi. İsrail Savunma Bakanı “Suriye’nin bir omlet olduğunu, omletten yeniden yumurta yapılamayacağını” savunuyordu. Sonuç? AKP de İsrail de kaybetti, Esad ayakta.

Ancak İsrail açısından mesele şu: Suriye’yi omlet yapamadılarsa da, Suriye’de siyasi çözüme geçilmesini engellemeye çalışıyorlar. Bunu da periyodik hava saldırısı düzenleyerek ve ABD sponsorlu PYD devletinin kurulabilmesini destekleyerek sağlamaya çalışıyorlar.

Suriye’nin krizli hali, İsrail için biri kısa, diğer ikisi uzun vadeli üç hedef demek çünkü:

1) Ortadoğu’daki İsrail sorununun ve İsrail’in parça parça sürdürdüğü Filistin’i işgal politikasının üzeri örtülmüş oluyor. Filistin meselesi esas gündem olamıyor.

2) “PYD devleti” inşası, İsrail açısından “paratoner devlet” işlevi görecek. Şimşekler oraya düşerken, İsrail rahatlayacak.

3) İsrail, fırsat çerçevesinde Suriye topraklarındaki işgalini genişletecek.

Sorunlar konu edilmeden normalleşildi

Kısacası, İsrail’le “normal” bir şekilde normalleşildi. Normalleşirken hiçbir konu masaya getirilmeden, konu edilmeden, normal normal eski ilişkiye dönüldü.

Yukarıda işaret ettiğimiz doğrudan Suriye’yi ilgilendiren konular da, Filistin sorunu da, İsrail’in işgal politikası da, Gazze ablukası da sorun edilmedi…

Haliyle sormak durumundayız: Normalleşirken hiçbir konu sorun edilmediyse, Türkiye İsrail’le neden anormalleşmişti peki?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2022

1 Yorum

Yunanistan’ın çektiği acı!

NATO Parlamenterler Asamblesi’nin “Akdeniz ve Ortadoğu Görev Gücü” toplantısında Türkiye’ye karşı ilginç bir suçlama vardı. Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Miltiadis Varvitsiotis, Rusya’ya karşı yaptırımlara katılmayan Türkiye’yi “özel ekonomik kazançlar” elde etmekle suçladı.

Daha ilginci, Varvitsiois’in, “Yunanistan ve diğer ülkeler acı çekip gelir kaybederken Türkiye para kazanıyor” demesiydi (cumhuriyet.com.tr, 10.11.2022).

Bile bile lades

Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois’in sözleri, bana Türkiye’deki bazı muhaliflerin tavrını anımsattı. Putin “Avrupa’ya gaz sevkiyatı için Türkiye’ye büyük bir merkez kurabiliriz” (TRT Haber, 12.10.2022) dediğinde, kimi muhalifler bunu Putin’in AKP’ye seçim desteği olarak yorumlamıştı. Hatta içlerinde “Putin Cumhur İttifakı’na katıldı” diyerek politika(!) yapanlar bile olmuştu.

İlginç olan şu ki, Putin’in açıklamasının seçimde AKP’ye katkı olacağını görebilenler, yine de seçimde Batıcılık yapmayı sürdürüyor!

Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Varvitsiois de benzer durumda: Rusya’ya yaptırımlar uygulamanın ülkesine kaybettirdiğini görüyor, bu nedenle “acı çektiklerini” söylüyor ama bu politikayı savunuyor ve sürdürüyor. Üstelik kendileriyle benzer şekilde acı çekmediği için, Türkiye’yi NATO içinde “sorunlu” ilan ediyor.

Almanya girdaptan çıkış arayışında

Varvitsiois’in belirttiği gibi acı çeken sadece Yunanistan değil, “diğer ülkeler” de var. Yunan politikacının “diğer ülkeler” dediği, Rusya’ya yaptığım uygulayan Avrupalı ABD müttefikleri.

Avrupa ekonomileri daralmış durumda, daha büyük enerji krizi kapıda. Öyle ki Brüksel’deki AB Komisyonu yetkilileri Avro Bölgesi’nin 2023 yılı büyüme tahminini yüzde 1,4’ten yüzde 0,3’e düşürdü, enflasyon tahminini yükseltti, resesyon uyarısı yaptı (bloomberght.com, 11.11.2022). Özetle Avrupa, Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle kaybetmeye ve acı çekmeye devam edecek.

Yazmıştık: Almanya ABD’nin soktuğu bu girdaptan çıkmaya, Rusya’daki kayıplarını Çin’le işbirliğini geliştirerek dengelemeye çalışıyor ama Atlantik kampı içinde de büyük tepki görüyor.

Yunanistan’ın çekeceği asıl acı

Bu arada Yunanistan aslında iki kere kaybediyor ve acı çekiyor: Hem Varvitsiois’in belirttiği gibi Rusya’ya yaptırımlar nedeniyle ama hem de o yaptırımların zorlayıcı sahibi olan ABD’yle kurdukları özel ilişki nedeniyle.

Anımsarsınız: Yunanistan Başbakanı Kiryakos Mitçotakis o ilişkiyi, yani ABD’yle imzaladığı anlaşmayı parlamentoda savunurken şöyle demişti: “ABD, Yunanistan’daki ayak izini artırmaya karar verdi.”

ABD’nin Yunanistan’ı boydan boya büyük bir Amerikan üssüne dönüştürmesinin Yunan halkına kaybettireceği ve vereceği acı, Rusya’ya yatırımlardan kaynaklanan kayıplardan daha büyük olacak üstelik.

Muhalefetin görmesi gereken gerçek

Görüldüğü üzere, AKP hükümetinin neo-Abdülhamitçiliği nedeniyle sorunlu ilerlese bile, Ankara’nın Moskova’yla yürüttüğü işbirliği, Türkiye’ye avantajlar doğuruyor. (Türkiye Rusya’ya yaptırımlara katılsaydı, AKP’nin rezervleri erittiği borcu borçla çevirme ekonomisi şimdilerde çok daha büyük yıkım yaratmış olurdu.)

Muhalefet, işte bu nedenle Rusya’yla ilişkileri daha da geliştireceğini; Moskova’yla ilişkileri Doğu Akdeniz’de pozisyon kazanma, KKTC’nin konumunu güçlendirme ve enerjide avantaj elde etme gibi politikalarda kaldıraç haline getireceğini kamuoyuna anlatmalı.

Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un ülkesine ekonomik kayıplar yaratan ABD politikaları karşısında Çin başkentinde denge aradığı şartlarda, Türkiye’nin muhalefetinin hâlâ ABD ve İngiltere başkentlerinde seçim avantajı araması, dünyanın yeni gerçekleriyle son derece terstir.

Türkiye acı çekmemelidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Kasım 2022

2 Yorum

Pentagon ‘erken hesaplaşma’ mı istiyor?

ABD’de devletin bir kanadı, eninde sonunda hesaplaşacaklarını düşündükleri “esas düşman” Çin’le erken hesaplaşılmasını savunuyor.

Ki bu görüş uzun zamandır var. 20 yıldır ABD içinde kabaca şu iki strateji çarpışıyor: “Önce içeride yeniden ekonomiyi büyütelim, güçlenelim” diyenler ile “en büyük askeri güçken yangını erkenden çıkarıp yangından en az hasarı görelim” diyenler…

Obama, Trump ve Biden dönemleri

Obama dönemi bu iki stratejinin senteziydi: Afganistan ve Irak’tan çekilme kararı alındı. Ortadoğu’daki işler taşeronlara havale edildi. Çin’e kaptırılan ekonomi alanlarına yatırım planlandı. Çin “stratejik rakip” ilan edildi. Çin’e karşı “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” isimli dış politika belgesi yayımlandı.

Trump dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama döneminin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme uygulandı. Ortadoğu’daki işler taşeronlarla sürdürüldü. Çin “meydan okuyan stratejik rakip” ilan edildi. “Önce Amerika” denilerek “gümrük duvarları” yükseltildi. Çin’le ticaret savaşı başlatıldı. Çin’e karşı Asya-Pasifik (Hint-pasifik) stratejisi benimsendi. Stratejinin gereği olan cephelerin oluşturulması kararlaştırıldı.

Biden dönemi bu iki stratejinin senteziydi ve o nedenle Obama ile Trump dönemlerinin de devamıydı: Afganistan’dan çekilme tamamlandı. Çin’le ticaret savaşı sürdürüldü. Çip başta en önemli konularda ABD içi yatırım esas alındı. Transatlantik ilişkilerin restorasyonu hedeflendi. Rusya ve Çin’e karşı cepheler inşa edilmeye çalışıldı. Çin, ABD ve NATO belgelerine hesaplaşılacak esas rakip olarak işaretlendi.

ABD’li Amiralin üç mesajı

Yukarıda çok kısaca özetlediğimiz tabloya dikkat edilirse, ABD birbirinin devamı olan stratejilerle adım adım Çin’i hedef alıyor, Çin’i bölgesine sıkıştırmaya çalışıyor, Çin’e karşı müttefikler ağı oluşturuyor…

Buna rağmen ABD içinde bir kanadın, “işlerin hızlandırılmasını” istediği anlaşılıyor: Üç başkanın da uyguladığı sentez stratejide, ikincilerin yani “yangın çıkaralımcıların” lehine ağırlık oluşturulması savunuluyor.

İşte ABD Strateji Komutanlığı Komutanı Amiral Charles A. Richard’ın, Donanma Denizaltı Birliği’nin 2022 Yıllık Sempozyumunda yaptığı konuşma, o kanadın görüşleriydi. Amiral Richard’ın mesajları şöyleydi:

– Ukrayna’daki savaş ABD için “ısınma”dır, asıl ve “çok uzun savaş” Çin’le olacak.

– ABD’nin Çin’e karşı konvansiyonel ve nükleer caydırıcılık seviyesi aşınıyor.

– Zaman Çin’in lehine. Hızlı hareket edilmezse Çin ABD’yi geride bırakacak.

Özetle ABD Strateji Komutanlığı Komutanı, geç kalınmaması için “erken hesaplaşmak” gerektiğini savunuyor.

ABD’nin asıl korkusu

Peki ABD nereye geç kalıyor? Çin ABD’yle hesaplaşmayı planlıyor da ABD bunun için mi erken hareket etmeli? Değil tabi. Çin’in ne ABD’yle hesaplaşmak ne de ABD gibi bir düzen kurmak hedefi var. Çin, Batı’nın işlediği bu propagandaya karşı son olarak ÇKP’nin 20. Kongresi’nde bir kez daha net olarak açıkladı: “Hegemonya peşinde değiliz.”

Emperyalist ABD, Çin’in ekonomik gücü büyüdükçe, kendi hegemonyasının ve sömürü düzeninin daha da zayıflayacağını bildiği için endişeli. Fakat asıl önemlisi, emperyalist ABD, Çin’in yolunun kendi yoluna alternatif olması nedeniyle endişeli. ABD o nedenle Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan ediyor, CFR’nin dergisi Foreign Affairs o nedenle “Kızıl Çin’in dönüşü” diyerek ÇKP’nin 20. Kongresi’ni yorumluyor.

Özetle ABD’nin esas korkusu sosyalist modeldir ve bunun pratikteki uygulaması olan “Çin’e özgü sosyalizm”dir.

Başlığa dönersek: Pentagon’un, hatta Pentagon içinde bir kanadın “erken hesaplaşma/savaş” istemesi, elbette ABD’nin bunu yapabileceği anlamına gelmiyor. ABD Çin’i tehdit ederek, şu aşamada daha çok müttefik toplamaya çalışıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Kasım 2022

1 Yorum

ABD’nin Almanya-Çin işbirliği rahatsızlığı

Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un 4 Kasım’da Çin’i ziyaret etmesi, küresel güç mücadelesi açısından kritik önemdeydi. Öyle olduğu için de ziyaret hem ABD’den hem de Almanya’daki Amerika’dan büyük tepki gördü.

27 Ekim’de Cumhuriyet gazetesinde yazdığım “İki Almanya” başlıklı makalede tam da buna işaret etmiştim: Hükümet içindeki SPD-Yeşiller, yani Scholz-Baerbock farkına, Çin’le işbirliği konusundaki iki zıt tutuma…

Bu zıtlık ne kadar yönetilebilir, belli değil. Ama yönetilemezse Almanya’da iki olasılık belirebilir: Ya Almanya’daki Amerikancılık Scholz’a Ukrayna’daki gibi geri adım attırır ya da SPD-Yeşiller koalisyonunun yerini SPD-CDU koalisyonu alabilir. Şimdilik görünen “iki Alman tutumunun” idare edilebilir olduğu…

ABD’YE DİRENEN VOLKSVAGEN

Duetsche Bank’tan BMW’ye, Siemens’ten Volksvagen’e, Adidas’tan BionTech’e, büyük Alman şirketlerinin yöneticileri Olaf Scholz’un heyetindeydi…

Scholz’un beraberinde Alman sermayesinin çok önemli temsilcileriyle Çin’i ziyaret etmesi, işbirliğinin merkezinde elbette ticaret olduğunu resmediyor.

Almanya ile Çin arasındaki ticaret hacminin yaklaşık 250 milyar dolar olduğunu, Alman otomotiv ve kimya devlerinin Çin’de büyük yatırımlarının ve ortak işletmelerinin olduğunu, en büyük Alman otomotiv şirketlerinin satışlarında Çin pazarının büyük payının olduğunu önemle belirtelim.

Ki Volkswagen, 1983’ten beri Çin’in Sincian-Uygur Özerk bölgesinde bulunan fabrikasını kapatma baskısıyla karşı karşıyaydı bir süredir ama hükümetin de desteğiyle bu Atlantik baskısını reddetmişti.

ABD’NİN STRATEJİSİ VE ALMANYA

Scholz’un Çin ziyaretinin küresel güç mücadelesi düzleminde ne anlama geldiğini inceleyebilmek için birkaç temel stratejik hedefi not edelim:

ABD’nin “büyük stratejisi”, esas rakip gördüğü Çin’le hesaplaşma üzerinedir. ABD bunu, özetle Çin’i bölgesine sıkıştırarak yapmaya çalışıyor. Bunun için de Çin’in Asya’yı Avrupa ve Afrika’yla entegre eden Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ni düğüm noktalarından kesmeye çalışıyor. ABD’nin bu stratejiyi bölgedeki müttefikleri Japonya, Güney Kore ve Avustralya’yla yapması mümkün değil. O nedenle stratejisine Hindistan’ı ve AB’yi eklemlemeye çalışıyor.

ABD bu stratejisini hem kendi strateji belgelerine hem de liderlik ettiği NATO belgelerine işlemiş durumda. Almanya ve AB strateji belgeleri de bunu kabul etmiş durumda. Nitekim Almanya Asya-Pasifik’e savaş gemisi de gönderdi, Tayvan’a heyet de…

Ya daha fazlası?

RUSYA’DAKİ KAYIPLARI ÇİN’LE DENGELEMEK

Ağırlıkla otomotiv, makine ve kimya sektörlerine dayanan Alman sanayisi açısından Almanya ekonomik tehdit/kriz riski altında. ABD, uyguladığı ağır baskıyla kesemediği Almanya-Rusya enerji işbirliğini, Ukrayna krizi üzerinden önemli oranda kesebildi. Bunun Alman ekonomisine maliyeti büyük…

Alman sanayi devleri bu nedenle Alman hükümetine hem Rusya’ya yaptırımları yumuşatması hem de Rusya’daki kayıpları Çin’le işbirliğini geliştirerek dengelemesi için baskı uyguluyor.

Bunun somuta yansıması ise şu: Alman sermaye sınıfının temsilcileri birincisi Ukrayna-Rusya savaşında barış masasının kurulmasını, ikincisi de Avrupa’nın güvenlik mimarisinin, Rusya’sız mümkün olmadığı gerçeğine göre inşa edilmesini istiyor.

Bunun somuta diğer yansıması da şu: Yukarıda sorduğumuz “ya daha fazlası” sorusunun yanıtının olumsuz olması. Yani Alman sermaye sınıfı ABD’ye, “Asya-Pasifik’e savaş gemisi, Tayvan’a heyet tamam ama daha fazlası olmaz, Çin’le ekonomi merkezli işbirliği yapmak zorundayım” diyor özetle…

SCHOLZ’UN ÇOK KUTUPLULUK VURGUSU

Kuşkusuz her ekonomi merkezli işbirliği, aynı zamanda siyasi işbirliğidir. Nitekim Olaf Scholz’un Çin’e ziyaretinden ve Xi Jinping’le görüşmesinden önce kaleme aldığı makale o siyasi işbirliğine işaret etmektedir.

Scholz 2 Kasım’da Frankfurter Allgemeine Zeitung’a yazdığı makalede üç temel mesaj veriyor:

1) “Soğuk Savaşı özellikle acı bir şekilde yaşamış bir ülke olarak yeni bir kutuplar arası çatışmanın ortaya çıkmasına karşıyız.”

2)Çok kutuplu bir dünyada yeni güç merkezleri ortaya çıkıyor ve hepsiyle ortaklıklar kurmayı ve genişletmeyi hedefliyoruz”

3) “Çin’den ayrılmak istemiyoruz.”

Özetin özeti şudur: Scholz, dünyanın artık çok kutuplu olduğunu, Almanya’nın ABD stratejisine eklemlenerek Çin’e karşı pozisyon almayacağını, çıkarı gereği hem ABD’yle hem de Çin’le işbirliği yapacağını belirtiyor.

Demek ki Almanya’daki “İki Almanya” çatışması büyüyecek…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Ekim 2022

1 Yorum

Londra tefecilerinin kirli parası

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ABD’den sonra İngiltere’ye gitti. ABD’ye giderken bunu “bilim ve teknoloji ziyareti” diye açıklamıştı. İngiltere ziyaretinde bu gündemine ek yaptı: “Temiz para bulmaya gidiyorum.”

Baştan belirtelim: İngiltere’de temiz para yok, Londra tefecilerinin verdiği borçlar dünyanın en kirli paralarıdır!

AKP’nin yolu

Kılıçdaroğlu’nun burada “temiz paradan” kastettiği, yasal paradır kuşkusuz. Paranın yasallığının ölçüsü ise sistem içi para olup olmamasıdır. Hangi sistem? Atlantik sistemi.

New York bankerlerinin ve Londra tefecilerinin kontrolündeki sistem, bazen ambargo uygulayarak, bazen doğrudan sistemden atarak rakiplerinin/düşmanlarının paralarını “kirli para” haline getirirler.

Oysa asıl “kara/kirli para”, New Yok bankerlerinin ve Londra tefecilerinin sömürü düzeniyle ele geçirdikleri ve o düzeni sürdürmek üzere borç vererek kullandıkları paralardır.

Yıllardır AKP’yi bunun için eleştiriyoruz: IMF’ye gitmemenin karşılığında New York bankerlerinden ve Londra tefecilerinden borçlanmak, çözüm değil. Tersine borcu borçla çevirme yöntemi, en sonunda siyasi tavizler vermenizin beklendiği bir ekonomik iflas yoludur. AKP 20 yıldır Türkiye’yi “sıcak para bulma” yöntemiyle yönetti ve geldiğimiz yer büyük borçluluktur.

Sıcak paracılık sorunu

Kılıçdaroğlu’nun “temiz para” söylemi, iktidarın yukarıda işaret ettiğimiz o borç çemberinin zaman zaman dışına çıkarak bulmaya çalıştığı paralarla ilgili aynı zamanda.

İktidarın bulabildiği borçların yetmediği durumlarda ülkeye çağırdığı o paralara tepki göstermek ne kadar doğruysa, bunlara itiraz ederken Londra tefecilerinin parasına sarılmak da o kadar yanlıştır!

Rıza Zarraf örneği tipiktir. Zarraf temsilciliğini yaptığı İran’daki asıl para sahibini dolandırmış, AKP’nin kolaylaştırıcılığı sayesinde hem Türkiye’yi hem İran’ı kazıklayarak ABD’ye sığınmıştır. Bundan ders çıkarmayanlar, “sıcak para” ihtiyacıyla Balkanlardan Kafkaslara, Doğu Avrupa’dan Ortadoğu’ya, yüzlerce para sahibine kolaylaştırıcı fırsatlar sunmaya devam ediyorlar. İş, rakiplerin ülkemizde silahlı çatışmalarının rutinleşmesine dönüştü.

Yani sorun “sıcak para”cılıktır; sıcak parayı New Yok bankerlerinden mi, Londra tefecilerinden mi, kara paracılardan mı, yoksa Körfez şeyhlerinden mi bulacağınız, durumu değiştirmiyor.

Nitekim, Altılı Masa’nın Ali Babacan’ı da özetle “ben AKP’den daha iyi sıcak para bulurum, çünkü geçmişte AKP’ye sıcak parayı ben buldum” diyor. Dolayısıyla iktidar ile muhalefetin ekonomi-politik farkı, sıcak paraya ulaşma kolaylığı-zorluğu farkından ibaret kalıyor.

Övünülecek konu değil

Böyle olacağı en başından belliydi. Örneğin Kılıdaroğlu, belirli isimlere verilen elektrik işlerini kamulaştırabileceği sinyalini verdiğinde, AKP’den önce Altılı Masa ortağı DEVA’dan tepki görmüştü. Babacan’ın yardımcıları ekran ekran dolaşıp “kamulaştırma değil, daha çok özelleştirme” propagandası yapmıştı. Çünkü Türkiye’nin o en büyük özelleştirme adı altında yapılan yağmasında, Babacan’ın da rolü vardı.

Babacan, 31 Mayıs 2013’te TBMM’de şöyle diyordu: “Bizden önce 13 hükümet sadece 8 milyar dolarlık özelleştirebildi. Biz ise tam 42 milyar dolarlık özelleştirdik.” Babacan’ın bu sözlerine CHP milletvekili sıralarından tepki geliyor, Süleyman Çelebi “bu övünülecek bir şey değil” diyordu. İşte o CHP’den, Londra tefecilerinden para bulabilmeyle övünen CHP’ye gelmiş bulunmaktayız.

Tüm bu eleştirileri niye yapıyoruz? “Cumhuriyet’i yıkmakta olan olan AKP’nin” yıkılabilmesi için. İktidarın ilk kez bu kadar dezavantajlı başladığı seçim yarışında muhalefetin yaptığı hatalara o nedenle tepki gösteriyoruz. Olmayan türban sorununa “yasallık çözümü” açıklayıp ABD’ye gitmek, TBMM’deki “sansür yasası” oturumlarında olunmamasını “nasıl olsa AKP sayısal çoğunluğuyla yasayı çıkaracaktı” diye gerekçelendirmek, ardından “temiz para” bulmak için İngiltere’ye gitmek, oralarda Taraf’çılarla poz vermeyi sürdürerek tarafını işaretlemek…

Tüm bunların AKP saflarında yarattığı memnuniyet bile öğretici olabilmeli oysa!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2022

4 Yorum

AKP’nin Suriye’de ‘düzenli ordu’ adımı

ÖSO komutanları ile Türk yetkililer Gaziantep’de 4 saatlik bir toplantı yapmışlar. Toplantıdan çıkan karar şu: “ÖSO düzenli ordu olacak” (Türkiye Gazetesi, 4.11.2022).

Daha önce de “düzenli ordu” kararı almış ancak hayata geçirememizlerdi.

O zaman da söyledik: İkinci bir ordu demek, ikinci bir devlet demektir; Suriye’nin bölünmesi demektir.

Hani normalleşme?

Bu hayalden vazgeçmeyen bir iktidar, nasıl Şam yönetimiyle normalleşebilecek? Yoksa amaç gerçekten normalleşme değil de, normalleşme sözleriyle seçim sürecinde iç kamuoyunu oyalamak mı?

Aynısını sığınmacı sorununda da yaşamadık mı? Muhalefet sığınmacı sorununu gündeme getirdiğinde Erdoğan itiraz ediyor, hatta “Türkiye göç alırken mevcut imkanlarıyla alıyor, finansmanı iyi yönettiği için bunu başarıyor. Bundan sonra da yine finansı iyi yöneterek bu tür adımları atacağız” diyordu (7.8.2021). Ancak seçim iklimine girilince Erdoğan “sığınmacı sorununu çözen kişi” olabilmek için taktik değiştirdi, sığınmacıları Suriye’ye gönderme planı açıkladı.

Ama şu farkla: AKP iktidarı “güvenli bölge” adı altında oluşturmak istediği “ÖSO nüfuz bölgesi”nde briket ev projesi yaparak sığınmacıları oraya yerleştirecekti. Yani aslında sığınmacıları asıl hedefi için kullanacaktı. Moskova ve Tahran itiraz etti, “sığınmacıların geldikleri bölgelere gönderilmesi yöntemine” işaret etti.

AKP’nin Türkiye’yi sıkıntıya sokan hayalleri

Döne döne aynı şeyi yaşıyoruz: AKP, Türkiye’nin dış politika ihtiyaçlarını, kendi siyasi hedefini gerçekleştirmenin ve iktidarını sürdürebilmenin aracı haline getiriyor.

Rusya Devlet Başkanı Putin, Erdoğan’a “PYD’ye karşı Ankara-Şam işbirliği” önerdiğinde, AKP bunu kendi “ÖSO nüfuz bölgesi inşa etme” hedefiyle birleştirmeye çalıştı. Çavuşoğlu “Suriyeli muhalifler ile rejim arasında barış olması gerekir” derken de, Erdoğan “güvenli bölgeye sığınmacı göndermeyi” açıklarken de hedef Suriye’de “ÖSO nüfuz bölgesi” inşa etmekti.

Öyle olduğu için de o zaman uyarmıştık: “Olması gereken Ankara’nın Esad ile ÖSO’yu barıştırmaya çalışması değil, ÖSO’ya desteğini çekip Türkiye’deki karargâhını dağıtmasıdır. ÖSO’ya destek kesilirse, Ankara-Şam normalleşmesi zaten başlar” (Cumhuriyet, 13.8.2022).

Bırakın ÖSO’yu dağıtmayı, şimdi ÖSO’dan “düzenli ordu” kurma peşindeler. Neden peki?

Biliyorsunuz, ÖSO’yu Kuvayı Milliye’ye benzetmişlerdi. O benzetmeden hareket edersek, şunu sormak zorundayız: Hedefiniz “Kuvayı Milliye’den düzenli orduya” geçişteki gibi bir taarruz ordusu inşa etmek mi? Geçiniz!

Erdoğan’ın Suriye’de mandater olma hevesi

Önemle anımsamalıyız. Üç yıl önce, yani “artık BOP eşbaşkanı değil, tersine antiemperyalist oldu” denilen zamanlarda, 7 Ocak 2019’da, Erdoğan ABD’nin ünlü New York Times gazetesine “Türkiye Suriye’de işi halleder” başlıklı bir makale yazmıştı.

O makalesinde Erdoğan ABD’ye şu çağrıyı yapıyordu: “Türkiye’nin gözetiminde (…) Suriye toprakları, (…) yerel meclisler tarafından idare edilecektir. (…) Suriye’nin kuzeyinde, nüfusunun çoğunluğu Kürt olacak yerlerde kurulacak yerel meclislerde Kürt toplumunun temsilcileri çoğunluğu oluşturacaktır. (…) Deneyimli Türk yetkililer, bu meclislere belediye işleri, eğitim, sağlık ve acil durum hizmetleri gibi alanlarda danışmanlık verecektir.”

Tablo ortada: Yola çıkarken savundukları “küresel düzenin altında bir alt bölge düzeni kurma” hedefleri/hayalleri sürüyor.

O nedenle, Türkiye’nin Suriye’yle normalleşme konusu da her konu gibi, öncelikle bir iktidar değişimi sorunudur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Kasım 2022

2 Yorum

Yeni Cumhurbaşkanının programı

İsimler elbette önemlidir. Ancak isimleri fikirlerden ve olaylardan çok tartışmak iyi değildir. Günlük siyasetimiz ne yazık ki böyle yürüyor: Altılı Masa’nın adayı kim olacak? İktidar bunu tartışıyor ve tartıştırıyor. Muhalefetin bir kısmı da bu tartışmaya katılıyor.

Evet, isim önemli ama program daha önemli. Asıl isimden önce programı tartışmalıyız. Erdoğan’ın karşısına çıkacak cumhurbaşkanı adayının programı ne olmalı?

Üstelik bu tartışma Erdoğan’ın karşısına çıkarılan önceki cumhurbaşkanı adayı nedeniyle iki kere önemli. Çünkü Ekmeleddin İhsanoğlu ile Erdoğan’ın programları neredeyse aynıydı. Haliyle Erdoğan’ın benzeriyle Erdoğan’ı yenemediler. Nitekim CHP’nin cumhurbaşkanı adayı MHP’nin TBMM adayı, MHP de AKP’nin iktidar ortağı oldu.

Yeni bölüşüm

1. Yeni cumhurbaşkanının ekonomi-politikasının en tepesinde “yolsuzluklarla hesaplaşmak” olmalıdır. Geçmiş dönemde kamu ihalesi, belediye, vakıf vb. yöntemlerle yapılan büyük sermaye transferleriyle ortaya çıkan “yeni zenginleşmeler” tek tek incelenmelidir.

2. Özal’la başlayan, Çiller’le gelişen ve Erdoğan/Babacan ile zirve yapan özelleştirmeler, stratejik kurumlardan başlayarak kamulaştırılmalıdır.

3. Ekonomide kamuculuğun ağırlığı artırılmalıdır.

4. Zenginlerin zenginleştiği, yoksulların yoksullaştığı bir dönemin ardından hızla makası daraltacak bölüşüm politikaları hayata geçirilmelidir.

5. AKP döneminde inşa edilen “oy için sadaka dağıtan devlet” yerine, yeniden güçlü sosyal devlet inşa edilmelidir.

6. İşçi sınıfının ve emek örgütlerinin önündeki tüm yasaklar kaldırılmalı, emek temsilcilerinin çalışma başta tüm ekonomi-politikalarda özne olmasının anayasal yolu sağlanmalıdır.

7. Finans kapital düzenine karşı endüstriyel tarım ve ağır sanayi atılımı yapılmalıdır; tarımda ve sanayide üretim programları desteklenmelidir.

Cumhuriyeti ve savcılarını ayağa kaldırmak

8. Yeni Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet’i ve savcılarını ayağa kaldırmalıdır; adalet tanrıçasının gözünü kapatmalı, yargıçların cübbesindeki düğmeleri koparmalıdır.

9. Laikliği tavizsiz uygulamalıdır. Bir ucu “katı laiklik”, diğer ucu “özgürlükçü laiklik” olan laikliği sulandırma çabalarına karşı ideolojik mücadele yürütmelidir.

10. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyerek yeniden bilimsel eğitime dönmelidir.

11. FETÖ’yle, FETÖ’cülükle ve tüm tarikatlarla mücadele etmelidir.

Aktif kolektivizm

12. Erdoğan/Gül/Davutoğlu üçlüsünün inşa ettiği ve yayılmacı yönleri olan “ABD’nin küresel düzeni altında alt bölgesel düzenler kurma” politikası reddedilerek Atatürk döneminin “aktif kolektivizm” modeli yeniden uygulanmalı. Tam bağımsızlık hedefiyle ve “yurtta barış, komşularda barış” anlayışıyla, antiemperyalist bir dış politika oluşturulmalı.

13. Atlantik yüzyılının ardından belirmeye başlayan Asya-Pasifik yüzyılına uygun konumlanmalıdır. Bloklar yerine işbirliği platformları, ittifaklar yerine ortaklıklar tercih edilmelidir (Bağlantısızlık bu yüzyılda çok daha kolaydır).

14. Ulusal savunma için ulusal silahlanma programı temel alınmalı; bunun gereklerini yerine getirecek bir bilim-teknoloji eğitimi hedeflenmelidir.

15. Sığınmacı sorunu doğuran politikalar terkedilmeli ve emperyalistlerle yapılan göç anlaşmaları iptal edilmelidir. Bölgesel sorunlara bölgesel çözümler üreterek, sığınmacıların yurtlarına kavuşturulmasının yolu açılmalıdır.

Programsızlıkta ittifak

Altı Masa’nın aktörleri, şu anda daha çok “programsızlıkta ittifak” yapmış görünüyorlar.

Ancak geçmiş seçimler incelendiğinde görülecektir ki, seçimlerin sonucunu asıl belirleyen, ortaya konulan güçlü programlardır.

O nedenle Erdoğan’ın karşısına isim tartışmasından önce bir program konmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Kasım 2022

1 Yorum

Biden neden petrolcüleri hedef aldı?

ABD Başkanı Joe Biden, büyük petrol şirketlerinin elde ettiği rekor kârlarını tüketiciye yansıtmadığını belirterek, o kârlara karşı yüksek vergi ya da başka kısıtlamalar için Kongre’yle çalışmaya gideceğini açıkladı (AA, 1.11.2022).

Özetle Biden ABD petrol devlerinden yüksek kârlarını düşürerek benzin fiyatlarında 50 sentlik bir düşüş istiyor.

BIDEN’IN 8 KASIM ENDİŞESİ

Neden? Çünkü 8 Kasım’da ABD’de Kongre ara seçimi var ve Biden’ın en büyük zorluğu artan benzin fiyatları!

Öyle ki yaklaşık 10 gün önce bu konuda Beyaz Saray’da düzenlediği bir basın toplantısında “benzin fiyatlarını kontrol altında tutma stratejisi” açıklamıştı. Biden’ın stratejisi özetle aralık ayı sonuna kadar stratejik petrol rezervlerden piyasaya parça parça petrol sürmek (AA, 19.10.2022).

Ancak bunun çözüm olmadığı görülüyor. Biden’ın şimdi petrol şirketlerini hedef almasının nedeni bu. Çareyi petrol şirketlerinin kârlarını kısarak benzin fiyatlarını düşürmesinde arıyor.

ABD ŞİRKETLERİNİN UKRAYNA KÂRI

Biden petrolcüleri hedef alırken önemli bir gerçeğe işaret etti: ABD petrol şirketleri rekor kârlarını yenilikçi bir şey yaptıkları için değil, Ukrayna’daki savaş nedeniyle elde etmişlerdi.

Oysa Ukrayna savaşını siyasi hedefleri için “uzun savaş” stratejisiyle yürüten doğrudan Biden’ın kendisi: Biden yönetimi savaşı uzatarak Rusya’yı askeri ve ekonomik yönlerden yıpratmayı, Rusya-Avrupa bağını kesmeyi, Almanya-Fransa’yı zayıflatarak Avrupa üzerindeki tahakkümünü sürdürebilmeyi hedefliyor.

Diğer yandan Biden’ın “uzun savaş” stratejisinden en çok enerji (petrol/doğalgaz) ve silah şirketleri kazanıyor. Rus doğalgazının boşluğu, pahalı ABD sıvılaştırılmış doğalgazıyla kapatılmaya çalışılıyor.

Silah şirketleri ise üç şekilde kazanıyor: 1) Doğrudan ABD’nin Ukrayna’ya gönderdiği silahlar. 2) O silahların yerini alacak ve depoya girecek yeni silahlar. 3) ABD baskısıyla Ukrayna’ya silah gönderen Avrupalıların boşalan silah depolarının yerini alacak yeni ABD silahları.

Özetle ABD petrol şirketlerine rekor kârlar sağlayan siyasetlerin sahibi olarak Biden, şimdi onlardan 8 Kasım Kongre ara seçimi öncesinde destek istiyor!

6 ŞİRKETİN 6 AYLIK KÂRI 100 MİLYAR DOLARIN ÜZERİNDE

Ancak iş o kadar kolay değil zira kapitalist şirketlerin kârlarından rahatça vazgeçebilmesi sistemin doğasına aykırı. Nitekim Biden daha önce de defalarca bu petrol devlerine çağrılarda bulunmuş ama sonuç alamamıştı.

Örneğin Biden ExxonMobil, Chevron, BP ve Shell’in de aralarında bulunduğu şirketlere bir mektup yazarak, artan benzin fiyatlarına karşı “üretimi ve tedariki artırın” çağrısı yapmıştı (AA, 15.6.2022).

Hatta Biden artan benzin fiyatlarıyla mücadele amacıyla “federal benzin vergisinin eylül ayına kadar 3 ay süreyle askıya alınması için Kongre’ye çağrı” da yapmıştı (AA, 22.6.2022)

Yine Biden, “Ian Kasırgasını fiyat arttırmak için kullanmayın” diyerek petrol şirketlerini uyarmıştı (AA, 28.9.2022).

Sonuç? Örneğin Exxon Mobil, üçüncü çeyrekte 19,7 milyar dolar rekor kâr etmişti. Oysa geçen yılın aynı dönem kârı 6,8 milyar dolardı.  Örneğin Chevron üçüncü çeyrekte 11,2 milyar dolar rekor kâr etmişti ve geçen yılın aynı dönemine göre artış yüzde 84’tü.

Tabloyu topluca değerlendiren Biden’a göre son 6 ayda en büyük 6 petrol şirketinin toplam kârı 100 milyar doların üzerinde.

RUSYA-SUUDİ ARABİSTAN-BAE ÇIKAR ORTAKLIĞI

Biden, Kongre desteği alabilirse, elbette petrol şirketlerinin yükse kârlarına yüksek vergi gibi yollarla tırpan vurabilir. Ancak bu artan petrol fiyatlarını durdurmaz, kısmi etkisi olur.

Zira Biden’ın içeride petrol şirketlerine yönelik yapabilecekleri varken, dışarıdaki asıl faktöre karşı eli kolu bağlı. Şöyle ki:

Biden “benzin fiyatlarını kontrol altında tutma stratejisi”ni açıkladığı basın toplantısında, artan petrol fiyatlarından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i sorumlu tutmuştu.

Yine Biden’ın ve diğer ABD yöneticilerin başka açıklamalarından da biliyoruz ki, fiyatların artmasından Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ikilisini de sorumlu tutuyorlar. Doğru, çünkü bu iki ülke ABD’nin “üretimi artır” baskısının tersine, üretimi azalttı. Böylece fiyatların düşmesini engelleyerek kendi kazançlarını artırdılar. Bu elbette iki ülkenin de çıkarınaydı. Fiyatların artmasıyla gelirini koruyabilmesi, elbette Rusya’nın da çıkarınaydı.

İşte Biden bu dış faktörü önleyemediğinden, 8 Kasım seçiminde elini rahatlatabilmek için, bu kez iç faktör olan ABD’li şirketlere yönelmiş durumda.

Ne çare, çünkü seçime kaldı bir hafta…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Kasım 2022

1 Yorum

Tahıl koridoruna İngiliz operasyonu

1 Ağustos’tan bu yana, tahıl koridoru anlaşması sayesinde toplam 408 gemi seferi ile 9,2 milyon ton Ukrayna tahılı taşındı. Müşterek Koordinasyon Merkezi’nin verilerine göre, bu tahılların yüzde 47’si Avrupa’ya, yüzde 20’si Asya’ya, yüzde 16’sı Türkiye’ye, yüzde 13’ü Afrika’ya ve yüzde 4’ü Ortadoğu’ya gitti.

Bu veriler, öncelikle ABD-İngiltere ikilisinin o dönem yürüttüğü “Rusya yüzünden Afrika’da insanlar aç, Afrika ülkeleri Ukrayna tahılına erişemiyor” propagandasının doğru olmadığını belgeledi. Çünkü Ukrayna tahılının sadece yüzde 13’ü Afrika’ya gitti.

O dönemde de dikkat çekmiştik: ABD-İngiltere ikilisi, tahıl krizi üzerinden Ukrayna gemilerine NATO kalkanı oluşturarak Karadeniz’e girmenin peşindeydi. İşte temmuz ayında kotarılan tahıl koridoru anlaşmasıyla ABD-İngiltere ikilisinin bu planını boşa çıkarılmıştı. Ankara-Moskova ekseni, Ukrayna gemilerinin güvenliğinin sağlanması için Anglosakson savaş gemilerine ihtiyaç bırakmayarak, Karadeniz’in güvenliğini korumuştu.

Moskova’nın işaret ettiği İngiliz parmağı

Tüm bunları şu nedenle anımsattık: Rusya, önceki gün tahıl koridoru anlaşmasını askıya aldığını ilan etti. Çünkü Kırım’da Rus gemileri saldırıya uğradı.

Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili açıklaması şöyle: “Kiev rejiminin, İngiliz uzmanların da yardımıyla Karadeniz Filosu’na ve ‘tahıl koridoru’nun güvenliğinin sağlanmasında görev alan sivil gemilere karşı gerçekleştirdiği terör eylemini dikkate aldık. Rusya, Ukrayna limanlarından tarım ürünlerinin ihracatına ilişkin anlaşmaların uygulanmasına katılımı askıya almıştır” (TASS, 29.10.2022).

Açıklamadaki dikkat çekici nokta, Ukrayna’nın saldırıyı “İngiliz uzmanların yardımıyla” yaptığının belirtilmesidir. Rus devleti, boru hatlarına sabotajda Anglosakson ize, yani ABD-İngiltere ikilisine işaret ederken, Kırım’daki saldırıda sadece İngiltere’ye işaret etti.

Londra-Kiev görüşü

Başta da belirttik: ABD-İngiltere ikilisi için tahıl krizi Karadeniz’e girebilmenin aracıydı ve Türkiye-Rusya anlaşması o planı bozdu. Dolayısıyla tahıl koridoruna operasyon elbette öncelikle ABD-İngiltere ikilisinin işine gelecektir. ABD ile İngiltere’nin ne imza sonrasında tahıl koridoru anlaşmasından memnuniyet duyduklarını açıklaması, ne de şimdi Rusya’nın anlaşmayı askıya aldığını belirtmesine tepki göstermeleri bu gerçeği değiştirmiyor.

Öte yandan Londra ve Kiev’den gelen “Rusya anlaşmadan çekilmeye bahane arıyor” söylemi de yanıltıcı. Zira Rusya’nın anlaşmadan çekilmek için bahaneye ihtiyacı yok. Anlaşmanın “Rus tarım ürünlerinin sevkiyatına yönelik kısıtlamaların kaldırılması” kısmının yerine getirilmemesi bile Moskova’nın anlaşmayı askıya almasına yeterli gerekçe zaten.

İngiltere’nin amacı

Moskova’nın doğrudan İngiltere’ye işaret etmesinin özel bir anlamı var. Zira ABD içinde de “artık barış masası kurulmalı” görüşü seslendirilmeye başlandı. Son olarak ABD Kongresi’nin 30 üyesi, Biden’a “Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmek için diplomatik çözüm sağlaması çağrısı” içeren bir mektup gönderdi (cumhuriyet.com.tr, 25.10.2022).

Tahıl koridoruna operasyon ise barış masası kurulması olasılığını zayıflatan bir operasyondur. Moskova’nın bu kez ABD-İngiltere yerine sadece İngiltere’yi adres göstermesi, barış masasına en çok karşı çıkana işaret etmektedir.

Yani İngiltere tahıl koridoruna operasyon yaparak, Batı içinde ağırlık kazanmaya başlayan “artık barış masası kurulmalı” görüşünün önünü kesmeye çalışmaktadır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2022

2 Yorum

İkinci yüzyılın önündeki iki sorun

Gerçi bugün Cumhuriyet’in 99. yaşı ama seçim iklimine katkısı üzerinden siyaset erken doğumla “yüzyıl”ı tamamladı bile!

Biz de buradan hareketle yüzyıl biterken, ikinci yüzyıla işaret eden bir değerlendirme yapalım: Birinci yüzyılda ortaya çıkan ve ikinci yüzyılda mutlaka çözülmesi gereken iki temel sorunu tartışalım.

1. Sorun: Bağımlılık

Mustafa Kemal Atatürk “bağımsızlık benim karakterim” derken, kişisel bir özelliğine değil, kurucu öznesi olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi karakterine işaret ediyordu.

Kurtuluş Savaşı, sadece bir işgalden kurtulma savaşı değil, çeşitli düzlemlerdeki bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırma savaşıydı:

a) İstanbul’un siyaseten son elli yılda önce Londra’ya, sonra Berlin’e bağımlı olmasının kesilmesidir.

b) Ekonominin Düyûn-ı Umûmiye ve benzeri mekanizmalarla büyük devletlere bağımlılığının kesilmesidir.

c) Kul-hanedan ilişkisinin kesilmesi ve çağdaş devlet-yurttaşlık ilişkisinin inşa edilmesidir.

Ancak Cumhuriyet’in birinci yüzyılında, Kemalist Devrim’in sürdürülememesi sonucunda Türkiye tüm bunları yitirmeye başladı:

a) Ankara, NATO üzerinden Washington’a bağlandı; Atlantik kampı içinde ve blok siyasetleri düzleminde tam bağımsızlığını kaybetti. AB üyeliği gibi tam bağımsızlık ilkesine aykırı bir “hayal” hedef, hâlâ Ankara’nın stratejik hedefi.

b) Türkiye, ekonomide önce IMF’ye, ardından Londra tefecileri ile New York bankerlerine bağlandı. Türkiye’de lira değil dolar egemen oldu. Üreten değil satın alan, parası bitince borçlanan ülkeye dönüşüldü.

c) Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasının siyasi mekanizması olan meclis pek çok işlevini yitirdi ve birinci yüzyılın sonunda bu topraklarda yeni tür bir saray rejimi oluştu.

2. Sorun: Ön-Sünni İslam devleti

Kurtuluş Savaşı ve devrimci Cumhuriyet ile kul yurttaşa, ümmet ulusa dönüştü. Kulun ve ümmetin hanedanla ve hilafetle ilişkisi yerine yurttaşın ve ulusun laik devletle ilişkisi inşa edildi.

Ancak Atlantik kampı içinde bağımsızlığın yitirilmesiyle birlikte, laiklik de aşındırılmaya başlandı. Çünkü Ankara’nın çağdaşlaşma hedefinin yerini, Ankara’nın bağlandığı emperyalist merkezin stratejik hedefi almaya başladı. Emperyalizmin stratejik hedefi, komünizmle mücadeleydi ve SSCB’yi İslamcılıkla kuşatmaktı.

Türkiye o çizginin devamında adım adım bugün bir “ön-Sünni İslam devleti” haline gelmeye başladı. Artık Diyanet kadroları eğitim kurumlarından hastanelere kadar hemen her yerde görevlendirilir oldu. Diyanet kadrosu imamlara, saray kararnameleriyle psikologluktan öğretmenliğe kadar pek çok ek işlev yüklenerek toplumun dinsel dönüşümü hızlandırılmaya çalışılıyor.

Çağdaş yasalar “iki ayyaşın yaptığı yasalar” olarak küçümseniyor ve dini emirlerin kanunların üstünde olmasının önü adım adım açılıyor.

Kısacası, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında önümüzdeki bir diğer önemli sorun da laik devletin bir ön-Sünni İslam devletine dönüşmüş olmasıdır.

Devrimci Cumhuriyet

Dolayısıyla 2023’te Türk milleti şu kararı verecek: Cumhuriyet’in birinci yüzyılının başındaki bağımsızlık ve laiklik hedeflerine mi sahip çıkılacak, yoksa birinci yüzyılın ortasında başlatılan ve sonuna doğru hızlandırılan din devleti hedefine mı teslim olunacak?

Cumhuriyetin 98. yılına girerken bu köşede “çıkarılacak asıl ders şudur” demiştim: Devrimcilik, Atatürk’ün altı oku içinde en önemlisidir. O ok olmayınca, diğer okların ulaşacağı mesafe kısalmaktadır. Artık korunacak bir Cumhuriyetimiz yok, yeniden devrimci programla inşa edilecek bir Cumhuriyet ihtiyacımız var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ekim 2022

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın