Archive for category Politika Yazıları
AKP’nin İsrail’e 6 mesajı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/04/2022
Aytunç Erkin 19 Nisan’da Sözcü’de bahsedince öğrendim; Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, İsrail’in Moşe Dayan Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi’ne Türkiye-İsrail ilişkilerine dair bir makale yazmıştı.
Mercan’ın İsrail yönetimine mesajları şöyle:
Yeniden BOP!
1. Türkiye ve İsrail, “bölgedeki kötü niyetli aktörlere karşı” işbirliği yapmalı.
2. Türkiye ve İsrail ortaklığı, “Daha geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika”daki istikrarsızlaştırıcı hamleleri frenlemeli.
3. Türkiye-İsrail ortaklığının “Daha geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika”daki işbirliği, Kafkaslar, Orta Asya ve Sahra Altı Afrika bölgelerine kadar uzanabilir.
4. Türkiye ve İsrail, Trans-Atlantik çıkarları güçlendirecek işbirliği alanları potansiyeline sahip. ABD bu nedenle canlanan Türkiye-İsrail işbirliğini teşvik etmeli. Bu ilişki, yeni bir uluslararası sistemin şekillendirilmesine öncülük edebilir.
5. Türkiye-İsrail uzlaşısı, başta doğalgaz olmak üzere hidrokarbonların araştırılması, üretilmesi, taşınması ve pazarlanmasına yeni bir ivme kazandırır.
6. Filistin meselesi gibi görüş ayrılıkları olan konuları bir kenara bırakalım.
Washington ve Tel Aviv ortak büyükelçisi
İsrail’e bu mesajları veren Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan, anlaşılan New York’ta görüştüğü Haham Rabbi Mark Schneier’in tavsiyesini uyguluyordu.
Schneier, 11 Mart 2022’de Times of Israel’e anlatmıştı: Murat Mercan, Washington Büyükelçiliğine atandıktan kısa bir süre sonra (Nisan 2021) Haham Schneier ile görüşmüş ve ona “Erdoğan beni Türkiye ile Amerikan Yahudi Cemaati ilişkilerini düzeltmekle yetkilendirdi” demişti. Schneier de bu sözler üzerine Mercan’a şu tavsiyede bulunmuştu: “Eğer Türkiye’nin Amerikan Yahudileri, Kongre, yönetim vb. ile ilişkilerini düzeltmek istiyorsanız, bunun yolu İsrail’den geçiyor.”
Böylece AKP kurucusu Murat Mercan’ın, sadece Washington Büyükelçisi değil, aynı zamanda fiili Tel Aviv Büyükelçisi yapıldığını da öğrenmiş bulunuyoruz!
Mercan’ın faaliyetleri
Mercan, 15 Mart 2021’de Washington Büyükelçisi olarak atandı. (Ancak ilk kez bir yılı aşkın süre sonra, NATO Günü olan 4 Nisan 2022’de Biden tarafından Beyaz Saray’da kabul edildi.)
Mercan, Nisan 2021’de Haham Rabbi Mark Schneier’den başlayarak Yahudi cemaatinin önemli isimleriyle görüştü.
Tele1’in Washington Temsilcisi Yılmaz Polat, Mercan’ın Kasım ve Aralık 2021’deki bazı temaslarını, fotoğraflarıyla birlikte haber yapmıştı. Bir çok Yahudi etkinliğine katılan Murat Mercan, buralarda IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Dünya Bankası Grup Başkanı David Malpass ve çeşitli Yahudi finans kurumları yöneticileriyle görüşmeler yapmıştı.
Mercan öncesinde “Türkiye ile ABD Arasında Uzlaşma Zamanı Geldi” başlıklı bir makaleyle Washington’a öneride bulunmuştu: “Ortadoğu, Kuzey Afrika, Karadeniz Havzası ve Asya’da çıkarlarımız ortak. Avrasya bilmecesinin sularında istikrarlı ve güvenli bir şekilde gezinmek için transatlantik topluluğun rol modellere ihtiyacı var. Türk askeri varlığı Büyük Avrasya’daki güç dengesinin Trans-Atlantik topluluğu lehine çevrilmesine yardımcı oldu. Türkiye ve ABD birlikte çalışmalıdır” (Defense One, 17.10.2021).
Koçbaşı olma teklifi
Özetle, AKP’nin ABD ve İsrail’le ilişkileri düzeltmekten sorumlu diplomatı Murat Mercan, Washington’a Trans-Atlantik dünya adına Avrasya’da “koçbaşı” olmayı teklif ediyor.
Mercan bu görevin gereği olarak da “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika”dan başlayarak Kafkaslar ve Orta Asya’ya kadar etkisi olacak bir Türkiye-İsrail işbirliği öneriyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Nisan 2022
Şam karşıtlığı eşittir sığınmacı artışı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 19/04/2022
Çok değil, daha bir ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle diyordu: “Ana muhalefetin başındaki ve yanındakiler ‘seçimi kazandığımızda mültecileri ülkelerine göndereceğiz’ diyorlar. Biz göndermeyeceğiz.”
Aynı Erdoğan, dün ise tersini söyledi ve “5 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.”
Nedir bu değişikliğin nedeni?
Türkiye artık seçim atmosferinde, erken değil zamanında yapılsa bile 14 ay kaldı… Sığınmacı sorununun AKP’ye 5-6 puan kaybettirdiği ise araştırmacıların genel kanaati.
AVRUPA’NIN HUZURU KAÇMASIN, TÜRKİYE’NİN KAÇSIN!
Oysa Erdoğan yönetimi, Türkiye’yi bile isteye bir “göçmen deposu”, bir “tampon ülke” haline getirdi. Dahası AKP iktidarı, bununla da övündü hep!
Örneğin AKP hükümetinin başbakanı Binali Yıldırım 2016’da aynen şöyle diyordu: “Türkiye olmasa, mülteciler Avrupa’yı istila edecek.”
Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’da “Avrupa’nın huzurunu, 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlamıştı.
Yıldırım ve Erdoğan’ın sözleri açık: Mülteciler/göçmenler/sığınmacılar Avrupa’yı istila etmesin diye Türkiye’nin istila edilmesine göz yumdular; Avrupa’nın huzuru kaçmasın diye Türkiye’nin huzurunun kaçmasını kabullendiler!
Vahim sözler, vahim itiraflar…
Peki AKP iktidarı Avrupa’nın huzurunu nasıl sağladı, istila edilmesini nasıl önledi? AB ile “Geri Kabul Anlaşması” imzalayarak!
GÖÇMENİ DEĞİL GÖÇMENİ DOĞURAN POLİTİKAYI KONUŞMALIYIZ
Bugünlerde sığınmacı sorunu yeniden alevlendi. Yine kamuoyu iktidar ve muhalefetin yaklaşımlarına paralel olarak gönderilsin-gönderilmesin diye ikiye bölündü. Ama “gönderilsin” diyenlerin arttığı da bir gerçek.
Konu, çok boyutlu ve oldukça hassas. O nedenle özellikle siyasetçilerin konuya dair çözümlerinde insani perspektifi esas alan, sığınmacıdan ziyade sığınmacı doğuran şartları tartışan ve o şartları değiştirmeye yönelen bir çizgi izlemesi gerekir.
Altı ay önce yazdığım Tampon Ülke kitabımda, başından sonuna bu ince çizgiye dikkat çekerek konuyu çözümlemeye çalışmıştım.
Ve şöyle demiştim:
“Türkiye’nin göç sorununun kaynağı, birincisi ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır, ikincisi de o politikalarla işbirliği yapan iktidardır. Sorunun olan ABD, AB ve AKP yerine göçmenleri/sığınmacıları suçlamak ve mazlum sığınmacı ile emperyalizmin işbirlikçisi göçmeni aynı kefeye koyarak kategorik bir göçmen karşıtlığı yapmak büyük yanlıştır. Göç sorunun çözümü, işte bu perspektifle başlar.”
UCUZ İŞGÜCÜNE DAYALI SÖMÜRÜ DÜZENİ
Dolayısıyla tartışmamız gereken şey “Suriyeli” değil, “Suriye politikası”dır. Yani Türkiye’nin “Suriyeli göçmen sorunu” değil, “Suriyeli göçmen sonucunu doğuran AKP dış politikası sorunu” vardır.
AKP iktidarı Suriye’de Esad yönetimini yıkmaya kalkmasa, bugün Türkiye’de resmi 5 milyon Suriyeli olmayacaktı.
Ankara, bu politikasını sürdürdükçe, Suriye sayısı daha da artacak!
Yukarıda alıntıladığımız Erdoğan’ın sözleri artışa işaret ediyor. Erdoğan 2019’da 4 milyon Suriyeli derken, bugün 5 milyon Suriyeliden bahsediyor. 2,5 yılda 1 milyon daha arttı…
Tabi bu resmi olanı!
Gayri resmi olarak sayı çok daha yüksek. Zira egemen sınıf göç emeğini, birincisi ucuz işgücü olarak, ikincisi de zam/iyi ücret/sendika isteyen Türk işçisine karşı “alternatifin var” diyerek kullanmaktadır ne acı ki…
Öyle bir “ucuz işgücüne dayalı sömürü düzeni” kurmuşlar ki, iktidar partisinin kimi yöneticileri “Suriyelileri gönderirsek ekonomi batar” demek durumunda kalmıştır!
MİLLET İTTİFAKI’NIN SIRTINDAKİ DAVUTOĞLU YÜKÜ
Sonuç olarak…
Ankara, Esad yönetimini yıkma hedefinden vazgeçmezse, yanlış Suriye politikasını değiştirmezse, Şam’la anlaşmazsa, Adana Mutabakatı şartlarına dönmezse, Suriyeli sayısı artmaya devam edecek…
Ana muhalefet partisi başından itibaren AKP yönetiminin Suriye politikasını eleştiriyor. İktidara geldiklerinde Şam’la anlaşacaklarını da söylüyor. Bu, sığınmacı sorununun çözümünün olmazsa olmazıdır.
Burada asıl üzerinde düşünülmesi gereken konu, altılı masa kurulduktan sonra da ana muhalefet partisinin bu çizgisini sürdürüp sürdüremeyeceği…
Zira altılı masada, bu yanlış Suriye politikasının mimarı da var ve o mimar artık AKP’ye muhalif olmasına rağmen, Suriye politikasını hâlâ savunuyor!
Davutoğlu’nun “Suriye’yle ilgili hiçbir pişmanlığım yok” sözleri, Millet İttifakı’nın sırtındaki yük olmayı sürdürüyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Nisan 2022
ABD’nin sponsorluğunda AKP-İsrail-Barzani enerji üçgeni
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/04/2022
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Nisan’da Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başbakanı Mesrur Barzani ile görüştü. Dolmabahçe’deki görüşmeye, Erdoğan’ın yanında MİT Başkanı Hakan Fidan, Barzani’nin yanında da IKBY Dış İlişkiler Ofisi Sorumlusu Sefin Dizayi katıldı.
AKP yönetimi, son üç aydır Barzanilerle görüşmeleri sıklaştırdı. Neden mi? İnceleyelim:
Barzanilerin Türkiye trafiği
Erdoğan, 2 Şubat’ta Ankara’da IKBY Başkanı Neçirvan Barzani ile görüştü. Erdoğan Barzani ile ne konuştuğunu, Ukrayna dönüşünde gazetecilere şu sözlerle açıkladı: “Neçirvan Barzani, Irak’ın kuzeyinde de olsa biz onunla Irak’ın merkezini de konuşabiliriz ve konuştuk. Neçirvan Barzani’yle olan dostluğumuz bizim çok çok farklıdır ve aramızdaki hukuk ileri derecededir. O da bu konuda elinden geleni yapacağını, döner dönmez merkezi yönetimle olsun, ilgililerle olsun konuyu görüşeceğini söyledi. İnşallah Irak doğalgazıyla ilgili de anlaşmalarımızı yapıp oradan kazan-kazan esasına göre hem onlar kazanacak hem de biz kazanmış olacağız.”
Erdoğan, Neçirvan Barzani’yle bir süre sonra 12 Mart’ta, Antalya Diplomasi Forumu vesilesiyle yine görüştü. O görüşmeye saray tam kadro katılmış, Erdoğan’a Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun ve MİT Başkanı Hakan Fidan ile AKP Sözcüsü Ömer Çelik eşlik etmişti.
Erdoğan’ın bu görüşmelerinin arasında, bir de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Barzanilerle buluşması vardı. Akar, Münih Güvenlik Konferansı’nı fırsata çevirmiş, 18 Şubat’ta hem IKBY Başkanı Neçirvan Barzani ile hem de IKBY Başbakanı Mesrur Barzani ile ayrı ayrı görüşmüştü.
Hedef: Avrupa’ya gaz ihracı
AKP yönetiminin Barzanilerle görüşme trafiğinin merkezinde enerji var. İki taraf da, Ukrayna krizini fırsata çevirerek Avrupa’ya doğalgaz transferinde işbirliği yapmak istiyor. Nitekim IKBY Başbakanı Mesrur Barzani, 28 Mart’ta yaptığı bir açıklamada “yakında Türkiye üzerinden Avrupa’ya gaz ihraç etmeye başlayacağız” müjdesi vermişti.
Bu görüşmeler hakkında yapılan kısıtlı açıklamalarda altı çizilmesi gereken cümle, Erdoğan’ın Barzani’yle “Irak’ın merkezini de konuştuk” demesiydi. Zira Irak’ın merkezi, Barzanilerin Kuzey Irak petrol ve gazını merkeze rağmen satış operasyonlarıyla uzun süredir mücadele ediyor. Çünkü Irak anayasasına göre petrol tüm Iraklıların. Yani Barzaniler, sattığı petrolün parasını Bağdat’a aktarmak zorunda. Bağdat da, tüm petrol gelirinin yüzde 17’sini Kürt bölgesine daha sonra ödemek durumunda.
Ancak Barzaniler geçmişte AKP ile anlaşarak, Irak anayasasına aykırı hareket etmişti. O dönem IKBY Başbakanı olan Neçirvan Barzani, AKP iktidarıyla 50 yıllık anlaşma imzaladıklarını, daha da uzatabileceklerini belirtmişti. Bu anlaşmanın ardından Irak’ın petrolü uluslararası pazarda satılmaya çalışılmış, Irak Başbakanı Maliki, konuyu BM’ye kadar taşımıştı. Dahası Irak Petrol Bakanlığı, Barzaniler tarafından “çalınan” petrollerinin, Türkiye üzerinden İsrail rafinerisine ulaştırıldığına dair belgeler olduğunu açıklamıştı.
Şimdi aynı risk yeniden belirdi: Irak Yüksek Federal Mahkemesi, 2 Şubat’taki Erdoğan-Barzani görüşmesinin ardından, 15 Şubat’ta IKBY gaz ve petrol yasasının “Irak anayasasına aykırı olduğuna ve ihraç gelirlerinin Bağdat’a teslim edilmesi gerektiğine” dair karar açıkladı.
Sponsor: ABD
AKP yönetimi, Barzanilerle yoğunlaştırdığı bu görüşmeleri, İsrail ile de sürdürüyor. İsrail’le normalleşmenin merkezinde de yine Avrupa’ya gaz transferi var.
AKP’nin İsrail ve Barzani gazına talip olmasının arkasında ise doğrudan ABD’nin sponsorluğu var. ABD, Türkiye’yi dışlayan Doğu Akdeniz Boru Hattı’na (EastMed) desteğini birkaç ay önce çekmiş ve bu kez tersine, tarafları Türkiye’nin de dahil edileceği yeni bir anlaşmaya yöneltmişti. Son olarak 7 Nisan’da ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Nuland, “EastMed’i bekleyemeyiz. Gazı şimdi Avrupa’ya getirmeliyiz. Türkiye, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum kesimi geniş perspektifli bir işbirliği içerisinde olmalı” demişti.
Türkiye-İsrail-Irak Kürt Bölgesi üçgenindeki bu yeni enerji merkezli işbirliği, haliyle Türkiye’nin dış politikasını etkileyecek niteliktedir. Sadece Bağdat’la değil, Moskova’dan Tahran’a bazı bölge ülkesiyle ilişkileri de olumsuz etkileme potansiyeline sahiptir. O nedenle enerji-politik mücadeleyi doğru bir strateji içinde yürütmek gerekir. Salt taktik düzeyde ve hele de ABD’nin sponsorluğunda yürütmek, Türkiye’yi enerji hatlarının iyi gelir getiren merkezi terminali yapmak yerine, Batı’ya transferin ucuz koridoru haline düşürür!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Nisan 2022
Avrupa’nın güvenlik sorunu: NATO’nun genişlemesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/04/2022
İsveç ve Finlandiya’nın haziranda NATO’ya üye olacağı haberleri yoğunluk kazandı. Nitekim Finlandiya Başbakanı Sanna Marin, “NATO üyeliğine başvurup başvurmama kararı, birkaç hafta içinde parlamentoda görüşülecek” dedi (12.4.2022). Oysa 15 gün önce, 31 Mart’ta NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, Finlandiya’nın NATO üyeliğine başvurduğunu açıklamıştı! Kaldı ki Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö, kısa bir süre önce, 20 Mart’ta, “NATO’ya katılmamız, Avrupa’daki güvenlik durumunu olumsuz etkiler” demişti.
Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi ile yoğunlaşan ABD baskısı günlerinde, İsveç de benzer tutumu almıştı. İsveç Başbakanı Magdalena Andersson; 25 Şubat’ta “NATO üyeliği düşünmüyoruz”, 7 Mart’ta “NATO üyeliği için referanduma gidilmesinde tereddütlerim var”, 8 Mart’ta “NATO’ya başvurumuz, Avrupa’yı daha da istikrarsızlaştıracak” demişti. Hatta İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist, 10 Mart’ta, “Görevde olduğum sürece NATO’ya katılmayacağız” demişti.
ABD’nin küresel NATO hedefi
Sadece şu açıklamalar bile gösteriyor ki, İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya girmesi değil, NATO’nun İsveç ve Finlandiya’ya girmesi söz konusu! Öyle ki 4 Mart’ta NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, “İki ülkenin istemesi halinde, çok hızlı bir şekilde NATO’ya katılabileceklerini” ilan etmişti! Çünkü ABD’nin acelesi var!
SSCB dağıldığında ve Varşova Paktı feshedildiğinde, NATO 16 üyeden oluşuyordu. Ancak ABD, Moskova’ya “kazık atarak”, 1999’dan itibaren NATO’yu Rusya’ya doğru genişletme kararı aldı. Böylece Soğuk Savaş boyunca SSCB’yi çevrelemesini daha da ilerleterek, Rusya’yı “daraltılmış kuşak” ile boğmaya başladı.
ABD birinci dalgada, 12 Mart 1999’da Çekya, Macaristan ve Polonya’yı; ikinci dalgada 29 Mart 2004’te Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya’yı; üçüncü dalgada 1 Nisan 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan’ı, dördüncü dalgada 5 Haziran 2017’de Karadağ’ı ve beşinci dalgada 20 Mart 2020’de Kuzey Makedonya’yı NATO’ya üye yaptı.
ABD 2008’den beri de, 30 üyeli NATO’yu, Ukrayna ve Gürcistan ile, şartlar elverdiğinde de Moldovya, Bosna-Hersek, Finlandiya ve İsveç ile 36 üyeli bir savaş makinesi haline getirme amacındaydı.
Avrupa barışında iki farklı yaklaşım
ABD’nin NATO’yu genişletmesinin Avrupa’nın güvenliğini sağlamakla ilgili olmadığı ortada. Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi hem Finlandiya Cumhurbaşkanı, hem de İsveç Başbakanı, ülkelerinin NATO üyeliğinin Avrupa’nın güvenliğini olumsuz etkileyeceğini belirtiyorlar.
Sadece İsveç ve Finlandiya değil, Avrupa’nın iki lider ülkesi Almanya ve Fransa da bunun farkında. Son olarak Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “Avrupa’nın Rusya ve Türkiye ile ilişkilerini yeniden düşünmesi gerektiğini, aksi takdirde Avrupa’nın barış içinde yaşayamayacağını” söyledi (13.4.2022).
Stratejik düzlemde mesele şu: AB, ABD’den “stratejik özerk/bağımsız” olmak ve yükselen Asya-Pasifik bölgesiyle ayrı işbirliği yürütmek istiyor. ABD ise Avrupa üzerindeki hegemonyasını sürdürebilme peşinde ve bunun aracı olarak da NATO’yu kullanıyor.
Dolayısıyla “Avrupa güvenlik mimarisi”, çarpışmanın yaşandığı asıl konu olarak önümüzde duruyor. Rusya, temel olarak “bölünmez güvenlik” anlayışı içerisinde Avrupa ve Asya’nın oluşturduğu Avrasya’nın güvenliğinin birlikte ele alınmasını savunuyor. Almanya ve Fransa da, Rusya’ya rağmen bir Avrupa güvenliğinin inşa edilemeyeceğini görüyor. Bu yaklaşımdaki ortaklık, ABD’yi saha dışına itiyor.
ABD ise karşılığında, Baltık-Akdeniz hattında, İngiltere’nin (hatta Türkiye ile birlikte) liderlik ettiği Doğu Avrupa inşa etmeye çalışıyor: İngiltere, Polonya ve Ukrayna üçlüsünün kurduğu “Küçük Avrupa İttifakı”nı, Baltık ve Karadeniz ülkeleri ile genişletmeye çalışıyor. Böylece Avrupalıların Avrupa güvenliğini inşa etmesine engel olmaya çalışıyor.
ABD’nin Rusya’nın istediği güvenlik garantilerini vermemesi, Ukrayna’yı ateşe sürmesi, Rusya-Ukrayna müzakerelerini baltalaması, savaşı uzatacak şekilde silah ve yabancı asker transferi yapması ve NATO’yu genişletmeye çalışması bu nedenle…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Nisan 2022
ABD, Asya’daki dörtgene kama sokma peşinde
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/04/2022
Türkiye gibi Hindistan da Rusya’dan S-400 aldı. Ancak ABD Türkiye’ye “ABD Hasımları ile Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Yasası (CAATSA)” kapsamında yaptırımlar uygularken, Hindistan konusunda (henüz) yaptırım uygulama kararı vermedi. Hatta ABD Kongresi’nin etkili senatörleri, Hindistan’ın yaptırımlardan muaf tutulması için tasarı bile hazırladı (2.11.2021).
Diğer yandan Hindistan Rusya’ya yaptırımlara katılmadı, hatta yeni enerji anlaşmaları yaptı. Konu Beyaz Saray Sözcüsüne sorulduğunda, Psaki’nin yanıtı şu oldu: “Hindistan’ın petrol satın alması, Rusya’ya uygulanan yaptırımların delinmesi anlamına gelmiyor. Ama Başkan Biden yine de Rusya’dan petrol alımını artırmanın Hindistan’ın çıkarına olmayacağını dile getirdi” (11.4.2022).
Senatörün işaret ettiği stratejik ihtiyaç
Peki S-400 konusunda ABD’nin Hindistan’ı Türkiye’den farklı olarak yaptırıma tabi tutmamasının nedeni ne? Türkiye’nin NATO üyesi olması ama Hindistan’ın olmaması mı? Değil.
Sorumun yanıtı, yukarıda bahsettiği senatörlerin tasarısında var aslında. Tasarının tanıtımında konuşan Cumhuriyetçi Senatör Ted Cruz şöyle diyordu: “Hindistan, Çin’e karşı birleşen güvenlik mimarisinin kritik bir parçası. Çin’in saldırgan davranışlarına karşı koymak için Asya ve ötesinde kabiliyetli ortaklar gerekiyor ve ABD-Hindistan ilişkisi bu konuda çok taraflı çabalarımızın temel taşı haline geldi. (…) yaptırımları uygulamak, Hindistan’ı Rusya’ya bağımlı olmaya zorlamak gibi ortak güvenlik hedeflerimizi baltalamaktan başka bir işe yaramaz.”
Yani özetle ABD’li Senatör, bu köşede de sık sık altını çizdiğimiz Washington’un şu stratejisine işaret ediyor: ABD’nin Çin’e, hele de Çin-Rusya ikilisine karşı kesinlikle Hindistan’a ihtiyacı var.
Çin, ABD-Hindistan görüşmesini nasıl değerlendirdi?
Peki tablo ne? Hafta başında ABD Başkanı Joe Biden ile Hindistan Başbakanı Nadendra Modi arasındaki görüşme ve ardından savunma ve dışişleri bakanlarıyla yapılan “2+2” toplantılarından ne çıktı?
Benim gözlemim şöyle: Görüşme boyunca Biden, Modi’ye Rusya’ya yaptırımlara dahil olması çağrısı yaptı, Modi ise görüşme boyunca bu çağrıyı geçiştirdi.
Peki, bu görüşmenin en çok ilgilendirdiği ülke olan Çin nasıl değerlendirdi Biden-Modi buluşmasını? Çin yönetiminin resmi görüşlerini yansıtan Global Times’ın analizi şöyle: “Hindistan da dâhil olmak üzere BRICS ülkeleri Rusya’ya yaptırımlara katılmayı reddetti. Hindistan, Rusya ile ticareti askıya almamakla kalmadı, aynı zamanda Rusya’dan enerji ithalatını da önemli ölçüde artırdı. Hindistan, ABD’nin liderliğini takip etmiyor ve ABD’yi utandırdı. Bu durum aynı zamanda Washington’un yeteneklerinin giderek stratejik amaçlarından uzaklaştığını ve kontrol edebileceği kapsamın sınırlı olduğunu gösteriyor. Uluslararası durum artık Washington’un sopasıyla gelişmeyecek ve gelişmemelidir. (…) Washington yönetimi Dörtlü Güvenlik Diyaloğu’nun (QUAD) beklentileri ile Çin’i kuşatmak için özenle düzenlediği ‘Hint-Pasifik Stratejisi’ mekanizmalarını baltalamak istemiyor. ABD’nin Hindistan’ı cezbedecek hiçbir şeyi yokken Hindistan’a karşı ‘zorlama’ taktiğini kullanması (kendisi açısından) uygun değil.”
ABD’nin hedefi Hindistan ile Çin karşıtlığı
Çin’in değerlendirmesi önemli. Ancak ABD’nin elbette hâlâ devreye sokabileceği taktik kartları var. Pakistan’da İmran Han’ın darbeyi önledikten sonra bile Anayasa Mahkemesi’nin Cumhurbaşkanı’nın fesih kararını geçersiz sayarak muhalefetin parlamentoda Şahbaz Şerif’i başbakan seçebilmesi örneğin…
Dolayısıyla ABD, Çin-Pakistan-Rusya-Hindistan dörtgeninde birtakım sabotajlara yönelebilir. ABD örneğin Çin-Pakistan işbirliğini bozamaz, örneğin Rusya-Hindistan ticaretini sıfırlayamaz; ancak Hindistan ile Pakistan arasında kışkırtıcılık yaparak, Hindistan-Pakistan çatışmasını Çin ile Hindistan arasında bir gerilime dönüştürmeye çalışabilir.
Son tahlilde ABD buradan da stratejik düzeyde bir sonuç elde edemez ama yine de Hindistan-Pakistan ilişkisi, Asya’nın bütünü açısından kritik bir konu haline gelmiş durumda…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Nisan 2022
Ya Rusya Ukrayna’da ABD’yi durduramasaydı?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 12/04/2022
Ukrayna meselesinin, Ukrayna’dan öte doğrudan Amerikan düzeniyle ilgili olduğu gün geçtikçe daha net ortaya çıkıyor.
Ukrayna cephesi, ABD açısından birincisi Rusya’yı kuşatmanın, ikincisi Avrupa hegemonyasını sürdürebilmenin, üçüncüsü Almanya/AB-Rusya enerji işbirliğini kesebilmenin, dördüncüsü Doğu Avrupa ve Karadeniz’e askeri olarak yerleşebilmenin aracıydı. ABD açısından NATO’yu genişletmek, bu amaçlara ulaşmanın yoluydu.
İşte böyle olduğu için de Rusya’nın Ukrayna cephesinden ABD kuşatmasına müdahalesini, ilk günden beri “yarma harekâtı” olarak niteledim.
UKRAYNA’DA HEDEF: AMERİKAN DÜZENİNİN SONA ERDİRİLMESİ
Ve tam da böyle olduğu için Ukrayna meselesi tartışılırken, Moskova’da da, Washington’da da, Berlin’de de, Beijing’de de asıl tartışılan Amerikan düzenidir.
Çünkü Ukrayna, ABD açısından Amerikan düzenini sürdürebilmenin ama Rusya açısından da o düzeni durdurabilmenin sahası yapılmıştır. Ukrayna’nın bir oyun sahasına, bir cepheye dönüştürülmesinin birinci sorumlusu Washington yönetimi ise ikinci sorumlusu da “NATO üyeliği” hayali üzerinden o oyuna gönüllü oyuncu olan Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’dir; daha doğrusu Zelenski’nin arkasındaki oligarklar takımıdır.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un son açıklaması, bu gerçekliği berraklaştırması bakımından önemliydi. Lavrov, Rusya’nın Ukrayna’ya düzenlediği “özel askeri operasyonunun” hedefini şu sözlerle açıkladı: “NATO’nun arsız genişlemesine ve ABD ile Batılı tebaalarının dünya sahnesinde tam hakimiyete yönelik arsız gidişine bir son vermeyi amaçlamaktayız.”
Özetle Lavrov, “ABD egemenliğindeki dünya düzenini sona erdirmek istiyoruz” diyor. Evet, konu budur ve Ukrayna’da “emperyalistler arası savaş” görenlerin de, “Rusya’nın durduk yere komşusuna saldırdığını” söyleyenlerin de, “Ne Ukrayna ne Rusya” tarafsızlığı ile üstüne çamur sıçratmaktan kaçınanların da görmediği gerçek budur: Ukrayna’da, ABD egemenliğindeki düzenin varlığını sürdürebilmesi ya da sona erdirilmesinin çarpışması yaşanmaktadır!
Amerikan düzeni denilen dolar saltanatının, liberal kapitalizm ile halkların yoksullaştırılmasının ve Irak’tan Afganistan’a, Suriye’den Libya’ya sürdürülen işgallerin devamı ya da durdurulmasıdır!
ÇİN’DEN NATO’YA TEPKİ
Kısacası, bir süredir başta Çin ve Rusya olmak üzere “gelişmekte olan ülkeler”, “emperyalist batı kampının” iradesine boğun eğmeyeceklerini ortaya koymaktadırlar.
Yani Ukrayna’da, Tayvan’da, Suriye’de, Libya’da olanlar, emperyalist Atlantik kampı ile gelişen yeni dünya arasındaki mücadeledir. Gelişmekte olan ülkeler, emperyalizmin saldırdığı bu cephelerden emperyalizme yanıt vermektedirler.
Nitekim Beijing yönetimi de Moskova yönetimi gibi, son açıklamasıyla meselenin bu esas yanına işaret etmektedir. Çin Dışişleri Bakanı Sözcüsü Cao Licien, NATO’nun Avrupa’yı istikrarsızlaştırmasına dikkat çekerek, aynı şekilde Asya’yı ve dünyayı da istikrarsızlaştırmaya çalışmasına tepki gösterdi.
NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in 6-7 Nisan’daki dışişleri bakanları toplantısından sonra Çin’i hedef almasına yanıt veren Çin Dışişleri Sözcüsünün açıklaması şöyle: “Kuzey Atlantik bölgesinin askeri örgütlenmesi NATO, son yıllarda gücünü göstermek ve gerilim yaratmak için Asya-Pasifik bölgesine yönelmeye başladı. NATO bir süredir sınır aşırı girişimlerde bulunuyor ve yeni bir Soğuk Savaş cepheleşmesi yaratmak için yaygara koparıyor. NATO, dezenformasyon yaymayı ve Çin’i hedef alan kışkırtıcı yorumları derhal bırakmalı, ideolojik çizgideki cepheleşmeyi terk etmeli. Avrupa’yı istikrarsızlaştıran NATO, Asya’yı ve dünyayı da istikrarsızlaştırma çabasına son vermeli.”
ABD’Yİ UKRAYNA’DA DURDURMANIN KAZANÇLARI
Özetle, ABD’nin NATO aracılığıyla Amerikan düzenini sürdürebilme hamleleri görülmeden, ne Ukrayna meselesi anlaşılır ne de gelişmekte olan ülkelerin emperyalist kampa boyun eğmeme iradesi kavranır…
ABD Ukrayna cephesi üzerinden atağını sürdürebilirse, yani Rusya ABD’yi Ukrayna’da durduramazsa, önümüzdeki yıllarda Türkiye başta pek çok bölge ülkesi için büyük sorunlar ortaya çıkabilecektir:
– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Montrö Sözleşmesi barış sağlama özelliğini yitirir, Karadeniz NATO gölü olur, Amerika’nın tek giremediği deniz olan bölge denizimiz yeni çatışmaların alanına döner.
– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan geniş coğrafyada çatışmalar, rejim değişiklikleri, hatta yeni haritalar oluşur.
– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Pakistan’da “ABD destekli darbe” ile devrilen İmran Han örneklerinin benzerleri Asya’da çoğalır.
– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Amerikan mali sermaye sınıfının dünya halklarını daha da dizginsizce sömürebilmesinin önü açılacak; halklar daha da yoksullaşacaktır.
Neyse ki Rusya Ukrayna cephesinde ABD’yi durdurabildi!
Dolayısıyla asıl şöyle söylemeliyiz: Rusya, Ukrayna’da ABD’yi durdurarak, aslında önümüzdeki yıllarda Karadeniz’in NATO gölüne ve çatışma alanına dönüşmesini, Kafkasya’dan Orta Asya’ya yeni savaş cephelerinin oluşmasını önlemektedir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Nisan 2022
Stratejik kıskaç: Kod 4 Nisan
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/04/2022
Önceki yazımda Türkiye’nin Rusyasız ama Polonyalı Karadeniz toplantısının, ABD-İngiltere ikilisinin Polonya merkezli “Küçük Avrupa İttifakı” planıyla uyumuna dikkat çekmiştim.
O toplantının ardından Türkiye bu kez İtalya ve İngiltere savunma bakanlarıyla üçlü görüşme yaptı; Ukrayna’yı ve Akdeniz’i konuştu!
4 Nisan’da Stratejik Mekanizma
4 Nisan’da Türk-Amerikan Stratejik Mekanizması kuruldu. Neden 4 Nisan? Aynı zamanda kuruluş tarihi olduğundan “NATO günü” de olan 4 Nisan, belli ki özellikle seçilmiş. Nitekim NATO günü vesilesiyle hem iktidar NATO’ya bağlılığını teyit eden açıklamalar yaptı, hem de bir kısım muhalefet ABD’ye “biz iktidardan daha NATO’cuyuz” mesajı verdi.
Peki ne yapacak bu Stratejik Mekanizma? ABD’nin teröre desteğine son verecek ve mevcut diğer sorunları mı çözecek? Elbette hayır, Stratejik Mekanizma’nın tek amacı var; ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in 9 Haziran 2021’de ilan ettiği iki hedefi sağlamak: 1. “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.” 2. “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD ile aynı safta olması sağlanmalı.”
Bu iki hedef, Stratejik Mekanizmanı’nın “stratejik kıskaç” olduğunu resmetmektedir.
4 Nisan’da Büyükelçi Beyaz Saray’da
ABD’nin Türkiye’yi “stratejik kıskaca” almak için 4 Nisan’ı özel olarak seçtiği anlaşılıyor. 15 Mart 2021’de Türkiye’nin Washington Büyükelçisi olarak göreve başlayan Murat Mercan, bir yıldan biraz fazla süre sonra, 4 Nisan 2022 günü ABD Başkanı Biden tarafından ilk kez Beyaz Saray’da kabul edildi!
Aynı zamanda AKP kurucusu da olan Mercan, bir süredir “ABD ile ilişkileri düzeltmenin yolu olarak İsrail ile normalleşme”nin çalışmasını yürütüyordu. Mercan bu süreçte pek çok Yahudi etkinliğine katılarak buralarda hem finans dünyasının hem de Yahudi cemaatinin önemli isimleriyle bir araya gelmişti. Nitekim bu süreçte AKP hükümeti hem İsrail ile normalleşmeye başladı hem de ABD, Doğu Akdeniz’de sponsorluğunu yaptığı EastMed projesine desteğini çekerek, “Türkiyeli çözüme” yöneldi; İsrail ve Yunanistan’ı da bu çözüme yöneltti.
Stratejik Mekanizma toplantısı için Türkiye’ye gelen ABD Dışişleri Müsteşarı Nuland, iki gün sonra Yunan gazetesi Kathimerini’ye verdiği röportajda şöyle diyordu: “10 yıl beklememize ve bu şeylere (EastMed boru hattı) milyarlarca dolar harcamamıza gerek yok. Gazı şimdi getirmeliyiz. LNG yoluyla gaz taşınması için Türkiye, Yunanistan, Mısır, İsrail ve Güney Kıbrıs Rum kesiminin geniş perspektifli bir işbirliği içerisinde olması gerekiyor.”
Nuland’ın 4 Nisan’daki Stratejik Mekanizma kuruluşu ve ilk toplantısının ardından 5 Nisan’da ABD Ticaret Bakanlığı Müsteşarı Marisa Lago başkanlığındaki heyetle yapılan görüşmede, masada “enerji işbirliği” vardı. Toplantının ardından açıklama yayınlayan ABD Büyükelçiliği, “ABD’li şirketlerin Türkiye’yi bölgesel bir merkez olarak gördüğünü” propaganda etti.
4 Nisan haftasında servis edilen mektup
Tam da Stratejik Mekanizma kurulduktan hemen sonra, aslında üç hafta önce ABD Kongresi’ne yazıldığı anlaşılan ABD Dışişleri mektubu basına servis edildi. ABD Dışişleri Bakanlığı Yasama-Kongre İlişkilerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Naz Durakoğlu’nun imzasını taşıyan 17 Mart tarihli mektupla ABD yönetimi Kongre’ye özetle, “Türkiye’ye F-16 satmalıyız” diyordu. Neden mi? Mektupta şöyle gerekçelendirilmiş:
1. “Türkiye, F-35 programından çıkartılarak S-400 konusunda gereken bedeli ödedi. F-16 satışı, ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarıyla uyumlu ve NATO’nun uzun vadeli birliğine hizmet edecek.”
2. “F-16 satışıyla, Türkiye’nin Ukrayna’ya desteği ve savunma bağları, ‘bölgede kötü niyetli nüfuza karşı önemli bir caydırıcılık’ olacak.”
ABD’nin Avrupa hegemonyası hedefi
Özetle tablo şudur: ABD, Avrupa hegemonyasını sürdürebilmek üzere bir süredir İngiltere, Baltık ve Doğu Avrupa ülkeleri işbirliği üzerinden yürüttüğü “Avrupa güvenlik mimarisini inşa” çabasına, Türkiye’yi de dahil etmeye çalışıyor.
ABD, “stratejik özerklik” isteyen, “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” diyen Fransa-Almaya eksenine karşı hareket ediyor; Ukrayna krizini bu hedef için de kullanıyor.
İşin kötüsü, Ankara’da bunu “ABD’yle restorasyon” fırsatı olarak gören ve pozisyon alanlar var!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Nisan 2022
Akar’ın Rusyasız Karadeniz girişimi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/04/2022
Önceki gün tuhaf bir altılı toplantı vardı. Telekonferans yöntemiyle yapılan toplantıya altı ülkenin savunma bakanları katıldı ve Karadeniz’i görüştü.
Karadeniz’e kıyısı olan altı ülke bulunduğundan yanlış bir çağrışım yapabilir; altılı toplantıda altı Karadeniz ülkesi yoktu, beş Karadeniz ülkesi vardı: Türkiye, Ukrayna, Gürcistan, Bulgaristan ve Romanya.
Ya altıncı ülke? Karadeniz’le ilgisi olmayan Polonya!
Akar’ın mayın toplantısı
Hulusi Akar’ın Milli Savunma Bakanlığı’nın internet sitesindeki açıklamasına göre bu altılı toplantı, Türkiye’nin davetiyle ve koordinasyonunda yapılmıştı.
Yine Akar’ın açıklamasına göre Ukrayna’da acil ateşkes ihtiyacı, sivillerin tahliyesi ve diplomatik çözüm çabaları konuşulmuş ve esasa geçilmiş: “Görüşmede, mayınla mücadele dâhil Karadeniz’de barış, sükûnet ve istikrarın korunması için işbirliğinin önemi bir kez daha dile getirilmiştir.”
Türkiye neden böyle bir toplantıya ev sahipliği yaptı? Rusya’sız altılı Karadeniz toplantısı ne anlama geliyor? Sorgulayalım:
Rusyasız ama Polonyalı Karadeniz işbirliği!
1. Öncelikle Akar’ın bu toplantısı, Ankara’nın Ukrayna ile Rusya arasında yürüttüğü diplomatik çözüm çabalarını gölgeler nitelikte. Zira toplantıda taraflardan biri var ama diğer yok. Dolayısıyla taraflara tarafsız davranılmamış oldu.
2. Türkiye kıyılarına da vuran mayın konusu, açıklığa kavuşmuş değil. Ukrayna Rusya’yı, Rusya Ukrayna’yı suçluyor. Konunun uzmanlarına göre mayınların Ukrayna’ya ait olma olasılığı yüksek, zira Rusya kendi gemilerini gönderdiği yere neden mayın döşesin? Akar, bu altılı mayın toplantısıyla pratikte Ukrayna’nın tezine yaslanmış oldu.
3. Konu Karadeniz’de işbirliği ise neden Rusya yok? Rusya savaş nedeniyle çağrılmadıysa, Ukrayna neden çağrıldı? Bu haliyle toplantı Karadeniz’de işbirliği ama “Rusya’ya karşı işbirliği” mesajı vermiş oluyor.
4. Akar’ın Karadeniz toplantısında Karadeniz ülkesi Rusya yokken, Karadeniz’le ilgisi olmayan Polonya neden var?
Bu soru, bizi bu toplantının ana sponsoruna götürecek türden bir sorudur. Şundan:
Polonya ve Küçük Avrupa İttifakı
Rusya, ABD ve NATO’dan güvenlik garantileri talep ederek bir anlaşma yapmak istediği süreçte, Avrupa’da bir “Küçük İttifak” oluşturuldu: İngiltere, Polonya ve Ukrayna.
Bu “Küçük Avrupa İttifakı”, Almanya ve Fransa’nın ABD-İngiltere ikilisini Ukrayna konusunda frenleme çabasına karşı ortaya çıktı. Berlin-Paris ekseni, NATO’nun Ukrayna cephesine sürülerek Avrupa’nın yangın yerine dönüşmesine itiraz ediyordu. Nitekim bu eksen, ABD’nin Rusya’ya yaptırımlarına da direndi, örneğin enerji yaptırımlarına katılmadı.
Bu süreçte, Polonya’ya NATO silahları taşınmasından yabancı asker transferi geçiş sahası olmasına kadar pek çok görev dayatıldı. (Bu durum, Varşova yönetimi içinde kırılmalar yarattıysa da, Polonya esas olarak ABD-İngiltere stratejisine eklemlendi.)
Özetle, Rusya’yı kuşatmak adına Ukrayna’yı ateşe atan ABD-İngiltere, Baltık bölgesinden Karadeniz’e inen hat boyunca Polonya’yı hedeflediği “uzun savaşın” cephesi yapmaya çalışıyor. ABD bu nedenle müzakereleri baltalıyor, bu nedenle savaşı bitirmenin değil uzatmanın taktiklerini uyguluyor.
ABD-İngiltere stratejisiyle uyumlu
Bu durum haliyle Avrupa güvenliğinin şekillenmesinde iki ana strateji doğuruyor: Bir tarafta ABD’nin Doğu Avrupa’ya yerleşerek Rusya ile Batı Avrupa’yı ayırması, diğer tarafta da coğrafyanın gereği olarak Avrupa ile Asya’nın “bölünmez ve ortak güvenliği.”
Meseleye bu büyük stratejik hedefler düzleminde bakılınca, Akar’ın Rusyasız altılı Karadeniz toplantısı, ABD-İngiltere stratejisiyle uyumlu görünüyor. Almanya-Fransa eksenli Batı Avrupa’ya karşı İngiltere, Polonya ve Ukrayna’dan oluşan “Küçük Avrupa İttifakı”na, Türkiye’nin ve Karadeniz ülkelerinin eklemlenmek istendiği görülüyor. Böylece Karadeniz ve Doğu Avrupa ile Batı Avrupa’yı ABD adına dengeleyerek Büyük Avrasya Ortaklığı’nın önlenmesi hedefleniyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Nisan 2022
Tunus, İhvan, Macaristan, NATO
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/04/2022
İki meclis feshi yaşandı bu hafta: Biri Pakistan’da, diğeri Tunus’ta.
Pakistan’da başbakanın çağrısıyla cumhurbaşkanının meclisi feshetmesini hafta başında yazmıştık. Pakistan yönetimi bu hamlesiyle ABD’nin darbe girişimini -şimdilik- püskürtmüştü.
Diğer meclis feshi ise Tunus’taydı. Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’in bu son kararı, özü itibariyle İhvan’a (Müslüman Kardeşler) karşı yürüttüğü ve 25 Temmuz’da hükümeti feshederek başlattığı mücadeleyi sürdürmek.
Yani Pakistan’da ABD darbe girişimine karşı, Tunus’ta ise İhvan’a karşı bir siyasal tutum var.
Tunus’la İhvan krizi
Bir süredir mezhep ve İhvan temelli dış politikayı terk ettiği savunulan AKP hükümeti için, bu iki gelişme bir turnusol kâğıdı görevi gördü.
Erdoğan, Tunus’ta cumhurbaşkanının meclisi feshetmesine sert tepki gösterdi ve darbe olarak niteledi! Tunus devleti de Erdoğan’ın açıklamasına sert tepki gösterdi. Tunus Dışişleri Bakanlığı, açıklamayı “içişlerine kabul edilemez bir müdahale” olarak değerlendirdi. Ayrıca Tunus Dışişleri Bakanı Othman Jerandi, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu ile telefonda görüştüğünü ve Erdoğan’ın yorumlarını reddetmek üzere Türk büyükelçisini çağırdıklarını açıkladı.
Özetle, Erdoğan yine İhvan için bir ülkeyle daha kriz yarattı!
Dahası, yine İhvan nedeniyle ilişkilerin bozulduğu Mısır’la normalleşme aranan şu süreçte, İhvan nedeniyle Tunus’la kriz yaşamak, kaçınılmaz olarak Kahire-Ankara adımlarını baltalayacaktır.
İktidar ve muhalefet NATO’culuk yarışında
Neyse ki Erdoğan, Pakistan’daki meclis feshi konusunda bir açıklama yapmadı!
4 Nisan kuruluş tarihi vesilesiyle NATO’culuk propagandalarının zirve yaptığı, ABD’yle ilişkileri düzeltmek için Ukrayna krizinin fırsata dönüştürülmeye çalışıldığı ve Türk-Amerikan Stratejik Mekanizması’nın kurulduğu şu günlerde, Pakistan’daki Amerikancı darbe girişimini boşa düşüren meclis feshine itiraz, Ankara’nın Moskova ve Tahran’dan başlayarak Pekin’e kadar uzanan siyasetlerini sıkıntıya sokabilirdi zira…
Bu arada önemli bir not: İktidarın Amerikancılık/NATO’culuk gazına bastığı şu günlerde, CHP dahil altılı muhalefetin bazı bileşenlerinin de benzer şekilde Amerikancılık/NATO’culuk gazına basması, muhalefetin Washington’a “biz iktidardan daha çok NATO’ya bağlıyız” özetli mesajlar vermesi, iki kere tuhaf.
Birinci tuhaflık şurada: Amerikan düzeni değişiyor. ABD Genelkurmay Başkanı Milley’in de son olarak önemle belirttiği gibi, “Çin ve Rusya yeni bir dünya düzeni inşa etmeye çalışıyor.”
İkinci tuhaflık da şurada: Türk halkı da anketlerde bu eğilimi yansıtan turumlar sergiliyor. Örneğin Ukrayna krizinde ABD/NATO’nun sorumlu olduğunu belirtenler, Rusya’nın sorumlu olduğunu belirtenlerden iki kat fazla. Kısacası Amerikancılık Türkiye’de kaybediyor.
Ancak iktidar da ve daha tuhaf şekilde muhalefet de, NATO’culuk yarışında!
Macaristan’da NATO’culuk kaybetti
Macaristan seçimleri ile Türkiye’de yapılacak seçimleri “tek adama karşı 6 partili muhalefet bloğu” üzerinden benzerlik kurarak yorumlanmasına genel olarak karşıyım. Zira iki ülke arasında en başta ekonomi düzleminde büyük fark var.
Ama ille de bir karşılaştırma yapılacaksa, muhalefetin çıkarması gereken ders üzerinden bir değerlendirme yapılabilir.
Orban Macaristan’da 6’lı muhalefete karşı yine kazandı çünkü:
1) Orban iktidarı Ukrayna krizinde, Rusya’ya yaptırımlarda, NATO’nun Ukrayna’da frenlenmesinde olumlu bir rol oynadı. Tersine Macaristan 6’lı muhalefeti ise NATO’culuk yaptı!
2) Macaristan’ın 6’lısı, Orban’ın karşısına eski bir Orban’cıyı çıkardı!
Buradan hareketle bir Macaristan-Türkiye karşılaştırması yaparsak, Türkiye’deki muhalefetin başarısı NATO karşıtı pozisyon almasında (en azından NATO’culuk yapmamasında) ve Erdoğan’ın karşısına eski Erdoğancı bir ismi ya da Erdoğan’ın pek çok seçimde eskittiği bir ismi sürmemesindedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Nisan 2022
Goldman Sachs ve IMF’nin dolar endişesi
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 05/04/2022
CRI Türk’teki 8 Mart tarihli makalemin başlığı şöyleydi: “Yaptırım, yapanı da vurur.”
Bugün 5 Nisan ve daha bir ay dolmadan, yaptırım, yapanı da vuruyor; hem de en önemli yerden: Doların rezerv konumunu kaybetme riski üzerinden…
GOLDMAN SACHS: DOLARIN EGEMENLİĞİ RİSK ALTINDA
Harry Robertson imzalı Business Insider haberine göre, Goldman Sachs dolar uyarısı yaptı.
Finans kapitalin en önemli aktörlerinden olan ABD yatırım bankası Goldman Sachs, doların egemenliğini kaybetme riski altında olduğu ve İngiliz sterlini gibi daha düşük bir oyuncu haline gelebileceği konusunda uyarı açıkladı. Goldman Sachs ekonomistleri Cristina Tessari ve Zac Pandl, doların düşmeden önce İngiliz sterlininin karşılaştığı zorluklara benzer bir dizi zorlukla karşı karşıya olduğuna dikkat çekiyor.
Goldman Sachs’ın 31 Mart’ta yayımladığı araştırma raporu şu noktalara dikkat çekiyor:
– ABD artan dış borçlarla birlikte kötüleşen bir “net dış varlık pozisyonuna” sahip.
– ABD’nin büyük bir mal ithalatçısı olmasından kaynaklanan büyük borçları, özel bir sorun oluşturabilir.
– Rezerv para birimi ihraç edenlerin borcunun GSYİH’ye göre büyümesine izin verilirse, sonunda yabancılar daha fazlasını elinde tutmak konusunda isteksiz hale gelebilir.
– ABD’nin Rusya’ya sert yaptırımları, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin dolardan uzaklaşmaya çalışabileceği endişelerini artırdı.
IMF: DOLAR EGEMEN REZERV PARA KONUMUNU KAYBEDEBİLİR
Sadece finans kapitalin bu en önemli kurumu değil, bizzat IMF de benzer uyarıları yaptı.
IMF Başkan Yardımcısı Gita Gopinath, Rusya’ya uygulanan yaptırımlar nedeniyle ABD dolarının egemen rezerv para konumunu kaybetme tehdidi altında olduğunu belirtti.
31 Mart’ta Financial Times’a konuşan IMF Başkan Yardımcısı, Rusya’ya yaptırımların dolara zarar verebilecek daha parçalı bir küresel sistem yaratabileceğini söyledi. Ayrıca Gopinath dünya ticaretinde diğer para birimlerinin kullanımının artmasının, ulusal merkez bankalarının ellerindeki döviz rezervlerini dolar pahasına çeşitlendirmesine neden olacağını söyledi.
Dahası IMF Başkan Yardımcısına göre Rusya’ya yaptırımlar, kripto para ve Merkez Bankalarının dijital para birimleri kullanımını arttıracağını vurguladı.
ASYA EKONOMİLERİNİN ULUSAL PAR ATAĞI
Durum tam da Goldman Sachs ve IMF Başkan Yardımcısının dediği gibi…
ABD’nin Avrupa’yı da zorlayarak uyguladığı Rusya’ya yaptırımlar, son birkaç yıldır yavaş yavaş konuşulan “ticarette ulusal paraların kullanılması” konusunu, Doğu ve Güney ülkeleri adına hızlandırdı.
Çin, Rusya, Hindistan, İran ve Türkiye gibi ülkelerin son birkaç yıldır ikili ticaretlerinde uygulama hedefi ilan ettikleri konu, şimdi bizzat ABD’nin “yaptırım hatasıyla” hızlanarak hayata geçiyor.
Birkaç örnek anımsatmak gerekirse:
– Rusya, önce sattığı doğalgazı ama ardından da sattığı tüm ürünleri dolar ya da avro ile değil, ruble ile satacağını ilan etti.
– Rusya ile Hindistan, ikili ticaretlerini ulusal paralarıyla yapmak üzere bir mekanizma kurma çalışması başlattı.
– Dünyanın en önemli petrol üreticilerinden Suudi Arabistan, Çin’e sattığı petrolü yuan ile satmayı görüşüyor. Suudi petrolünün dörtte birinden fazlası Çin’e satılıyor.
JP MORGAN: DOLARDA UZUN YILLAR SÜRECEK DÜŞÜŞ BİZİ BEKLİYOR
Goldman Sachs ve IMF’nin açıkladığı endişeler, kuşkusuz ABD’nin Rusya’ya uyguladığı yaptırımların hızlandırdığı doların egemenliğini yitirme riskine işaret ediyor. Ancak bu aslında yeni bir durum değil. Ukrayna krizinden ve ABD’nin bu büyük yaptırım saldırısından önce de doların egemenliği risk altında görülüyordu…
Örneğin 2019 yılında, doların dünya rezervlerindeki payının, son 20 yılın minimumu olan yüzde 61.7’ye düşmesi üzerine, neoliberal sistemin önemli aktörlerinden JP Morgan şu uyarıyı yapmıştı: “Dolarda uzun yıllar sürecek düşüş bizi bekliyor” (25.7.2019).
JPMorgan Chase’in baş ekonomisti Jim Glassman’ın uyarısı şöyleydi: “Önümüzdeki yıllarda küresel ekonomi, ABD’nin ve doların hakimiyetinden çıkarak, daha çok Asya’nın hüküm sürdüğü bir sisteme geçiş yapacak. Döviz bağlamında bu durum, doların, altının da dahil olduğu diğer dövizlerin sepetine göre ucuzlayabileceğini gösteriyor.”
Amerikan para araştırmaları şirketi A.G. Bisset Associates LLC’nin CEO’su Ulf Lindahl, JP Morgan’ın bu uyarısından bir süre önce olası felakete dikkat çekmişti: “Dolar çökecek” (17.10.2018).
TEK PARA DÜZENİNİN SONU
Sonuç olarak, tek kutuplu dünya düzeninin ve buna paralel doların egemen olduğu iktisat düzeninin yerini çok merkezli dünya düzeni ile ulusal paraların öne çıktığı iktisat düzeni alıyor…
Ekonominin merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymasıyla başlayan süreç, “adil ve demokratik” bir yeni dünya düzenini müjdeliyor.
Kuşkusuz sancılı olacak, elbette emperyalist ABD’nin karşı-saldırıları sürecek ancak her halükârda yeni bir dünya kuruluyor…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Nisan 2022