Archive for category Politika Yazıları
Türk-Rus işbirliğine sabotaj zemini olarak Kazakistan
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/01/2022
Kazakistan olaylarını, “Türkiye ile Kazakistan’ın liderlik ettiği Türk Devletleri Topluluğu’na (TDT) karşı bir Rus operasyonu” olarak yorumlayanlar, sadece AKP medyasının kalemleri değilmiş…
Bizzat sarayın içinden de yapılıyor bu değerlendirme. Hem de ne tonda!
Erdoğan’ın danışmanına göre Rus işgali!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı İhsan Şener, “15 Temmuz’u Unutturmayacağız” konferansında, Rusya’yı Kazakistan’ı işgal etmekle suçladı: “Türk devletleri, birliklerini yeni oluşturdu. Bu birlik oluştuktan sonra bunların patronajı olarak görülen devletleri Türkiye ve Kazakistan’dır. Gaz parasıdır, pazar ücretlerinin artırılması bahane edilerek bugün Kazakistan işgal ediliyor. 30 yıllık Sovyet boyunduruğundan kurtulmuş, kendi zenginliğine, kültürüne, değerlerine yönelmiş devleti yeniden o sığ, anlamsız cendereye almak istiyorlar. Hayat pahalılığı, petrol pahalılığı işin kılıfıdır. Türk Devletleri Topluluğu kurulduktan sonra buna karşı bir takım menfi süreçler yaşandı.”
Şener’in tüm diplomatik kuralları da hiçe sayarak, valisinden emniyet müdürüne yetkililerin bulunduğu ve kamuya açık bir etkinlikte bu ifadeleri kullanması, bu görüşlerin saray çekirdeği tarafından da paylaşıldığına işaret ediyor. Ancak…
1. Erdoğan’ın başdanışmanının Türkiye ve Kazakistan’ı, TDT’nin “patronajı” ilan etmesi başlı başına vahim bir tutumdur. Bu tür ittifaklarda “patronluk” ilişkisi yoktur. Sarayın zihniyetini yansıtan bu anlayış, ittifak ilişkilerine zarar verir.
2. Kazakistan’ın üyesi olduğu Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü’nden (KGAÖ) yardım istemesini “Rus işgali” saymak, sadece Rusya karşıtlığı değil, sonuçları itibariyle Kazakistan karşıtlığıdır da!
3. Rusya’nın Türk Devletleri Topluluğu’ndan rahatsız olduğu için önce Kazakistan’da olaylar çıkmasını sağladığını, sonra o olayları bastırmak için asker gönderdiğini ve ülkeyi işgal ettiğini savunmak, hem gerçeğe aykırıdır ama hem de Türk-Rus işbirliğini hedef almaktadır!
Suriye’deki varlığı tartışmaya açan tutum
Kazakistan olaylarını Rus operasyonu saymak, temelde ABD’nin görüşüdür. Dahası ABD, KGAÖ’nün Kazakistan’a asker göndermesini de gayri meşru ilan etmektedir. Eş zamanlı olarak, AKP medyasında KGAÖ’nün Kazakistan’a asker göndermesinin hukuka aykırılığını iddia eden yorumlar yapılmaktadır.
Başdanışman Şener’in görüşü, sonuçları itibariyle, ABD’nin temel tezine paraleldir. Bu çizgi, Türk Devletler Topluluğu’nu, daha oluşumunun başında, Avrasya’da istikrarsızlık üreten bir numaralı kuvvet olan ABD’nin yedeğine sürükler. Oysa Türk devletlerinin, aralarında kendilerine olduğu kadar bütün Avrasya’ya yarar ve istikrar sağlayacak bir Türk devletleri örgütü oluşturması meşrudur. ABD’nin yedeğine düşmüş bir örgüt ise, o meşruiyeti zedeler.
Peki, Kazakistan’ın üyesi olduğu KGAÖ’den asker istemesi üzerine Rusya’nın ve diğer üye devletlerin Kazakistan’a asker göndermesini hukuki bulmayanlar, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını Rusya’ya ve İran’a karşı nasıl savunacaklar? Rusya’nın açıktan, “Bizi Esad davet etti ama siz Suriye topraklarında davetsiz bulunuyorsunuz” demesi mi isteniyor?
ABD’nin Türk-Rus işbirliği rahatsızlığı
Israrla belirtiyoruz: ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in ifadesiyle Washington’un hedefi, Türkiye ile Rusya’nın işbirliğinin gelişmesini önlemek ve kritik konularda Türkiye’yi ABD safında tutmaktır.
ABD birincisi Libya ve Suriye/İdlib konularını Türkiye ile Rusya işbirliğinin sabote edileceği, ikincisi Ukrayna ve Karadeniz konularını Türkiye’nin ABD safında tutulacağı ve üçüncüsü de Kafkasya-Orta Asya hattındaki gelişmeleri Türkiye ile Rusya’nın çıkarlarını çatıştırıcı alanlar olarak görüyor.
Saray ekibinden yayılan “Türk Devletler Topluluğu’na operasyon ve Kazakistan’da Rus işgali” görüşü, işte tam da ABD’nin istediği gibi Türkiye-Rusya ilişkilerine kama sokma işlevi görüyor.
Tür-Rus işbirliğinin Ortadoğu ve Kafkasya bölgesinde sağladığı başarıyı geliştirmek ve işbirliği alanını Doğu Akdeniz’e da taşıyarak genişletmek varken, Kazakistan üzerinden sabote etmeye kalkışmak, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına vurulacak bir darbedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ocak 2021
Kazakistan’dan Ukrayna çıkmaz
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/01/2022
Kazakistan’daki ayaklanma, birbiriyle mücadele eden iki büyük küresel gücün operasyonu olarak yorumlanıyor: Bir taraf, olayların ABD’nin Rusya’yı hedef alan kadife devrim girişimi olduğunu; diğer taraf ise hem Ukrayna görüşmelerinde ABD’ye karşı güç gösterisi yapmak hem de Türk Devletleri Teşkilatı’nı zayıflatmak için Rusya’nın operasyonu olduğunu savunuyor. Oysa bir büyük gücün, eğer içeride uygun dinamik yoksa, bir başka ülkede, sıfırdan, düğmeye basarak ayaklanma çıkarabilmesi kolay değildir.
Diğer yandan, olayları Rusya’nın eseri gören yorumun dayanaksız olduğu da ortada. Zira Kazakistan’ı karıştırmak Rusya’nın elini ABD’ye karşı güçlendirmez ama Kazakistan’ın karışması, Ukrayna cephesini sağlamlaştırmak isteyen ABD’nin elini Rusya’ya karşı kesinlikle güçlendirir!
Ayaklanmanın zemini
Aralık ayında enerji sektöründe 40 bin işçinin işten atılması, yeni yılın ilk günlerinde Hazar havzasındaki şirketlerde grev dalgası başlattı. Tam da işten atmalar ve grevler sırasında Kazakistan hükümetinin yakıt fiyatlarına yüksek oranda zam yapması, başta işsiz gençler olmak üzere halkın tepkisine yol açtı ve şehirlerde ayaklanma başladı.
Petrol ve doğalgaz ülkesi olan bir ülkede yakıt zamlarına tepki göstermek, elbette halkın en doğal hakkıdır. Nitekim zamlar geri çekildi ve hükümet istifa etti. Yani hedefi bakımından başarıya ulaşıldı. Neden? Çünkü talep haklıydı, hedef doğruydu.
Ancak devamında eylemlerin yöntemi de, hedefi de rayından çıkmaya başladı. Durumdan yararlanmak isteyen kuvvetlerin devreye girmeye yeltendiği anlaşılıyor. Çünkü güvenlik kuvvetlerini doğrudan hedef alan silahlı eylemler, kitle eylemi de halk hareketi de değildir.
İşte bu noktada Batı destekli kimi sözde Kazakistan muhalefet liderlerinin hem de karargâh kurdukları Ukrayna üzerinden “rejim yıkma” hedefi ilan ederek ayaklanmaya yön vermek istemeleri, güneyden ülkeye sızan bazı siyasal İslamcı grupların olaylara dahli, Batı fonlarıyla faaliyet yürüten kimi kurumların devreye girmesi, tipik bir “turuncu darbe” girişimini işaret ediyor.
İç darbe olasılığı
Peki, grevlerle başlayan haklı eylemlerden yararlanmak isteyen ve yönünü, yöntemini, hedefini saptırarak bunu kendi amacı için kullanmaya çalışan sadece ABD-İngiltere ikilisi mi?
Bazı göstergeler, tablonun “iç darbe” şeklinde yorumlanabilmesini de olanaklı kılıyor. Şöyle ki, Devlet Başkanı Tokayev, hükümetin istifasını istedikten sonra, ülkeyi yaklaşık 30 yıl yöneten ve 2019’da istifa eden ama fiilen ipleri hâlâ Devlet Konseyi Başkanlığı ile elinden tutan Nursultan Nazarbayev’in bu “görevini” de üstüne aldı!
Tokayev’in kendi gücünü sağlamlaştırmak için eylemleri fırsata çevirmiş olabilmesi de olası yani. Zaten Kazakistan, feodal faylar üzerinde. Bunu kendileri “üç (büyük-orta-küçük) cüz” diye tanımlıyorlar. Bu feodal tabakaların en üstünde de Nazarbayev ailesi var.Ailenin büyük şirketleri, enerji sektöründeki güçleri, Kazakistan’daki ve Batı’daki büyük malvarlıkları zaten halkın bir bölümünün tepki gösterdiği bir durumdu.
Karışıklık ABD’ye yarar
Sonuç olarak Kazakistan’ın haritadaki yeri, ABD ile Çin-Rusya arasındaki büyük güç mücadelesi açısından bu ülkeyi çok önemli hale getiriyor. ABD, batısında cephe açtığı Rusya’yı zorlayabilmek için güneyinde karışıklık çıkmasından, çekilmek zorunda kaldığı Afganistan’ın ardından Orta Asya’da problem doğmasından ve Çin’in Kuşak-Yol projesinin güzergahında kaos bulunmasından en memnun olacak ülkedir elbette.
Ancak ABD’nin Ukrayna’dan farklı olarak, Kazakistan’da bu hedeflerine ulaşabilecek ve karışıklığı sürdürebilecek gücü yok. Yani ABD, Kazakistan’dan bir Ukrayna çıkaramayacak.
Bitirirken halk hareketleri bağlamında şunu söylemeliyim: Doğru hedefi ve programı olmayan, örgütlü bir önderliği bulunmayan halk hareketlerinin amacına ulaşamaması, dış müdahaleyle yönünün sapması, sızmalarla iktidarın karşı-propagandasına malzemeye dönüşmesi ve en sonunda sönümlenmesi yüksek olasılıktır. Örneğin Mısır’da böyle oldu. Süveyş Kanalı başta Mısır’daki yaygın grevler üzerinden yükselen halk hareketi, Mübarek’i yıktı ama eylemlere sonradan katıldığı halde en örgütlü kuvvet olduğu için İhvan tarafından çalındı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ocak 2021
Çözüm çemberin dışında
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/01/2022
Krizi incelediğimiz bir makalede sormuştuk: Ekonomik krizin nedeni, mali sermaye sınıfı ve o sınıfın iktidardaki temsilcisi AKP midir, yoksa emekçi sınıflar ve o sınıflar adına siyaset yapan partiler mi?
Bu soruyu şu nedenle sormuştuk: Krizin faturası mali sermaye sınıfına ve o sınıfın temsilcisi AKP’ye mi kesilecek, yoksa emekçilere mi?
Birincisi 20 Aralık operasyonu, ikincisi de 31 Aralık-1 Ocak gecesi yapılan zamlar bu sorunun açık yanıtını verdi:
1) İktidar 20 Aralık operasyonu ile mali sermayeyi ve bankaları memnun etti, Hazine ve Maliye Bakanı Nebati’nin ifadesiyle küçük yatırımcı, yani üç kuruşunu enflasyona ezdirmemek için çare arayan gariban çarpıldı.
2) İktidar 31 Aralık-1 Ocak gecesi yaptığı zamlarla da, yine mali sermaye gruplarının tekelindeki enerji sektörünü memnun etti, krizin faturasını emekçilere kesti.
Çemberin içinde sanayici bile kaybedecek
Bu tablo, çözümün çemberin dışında olduğu gerçeğini bir kez daha önümüze koydu. Çemberin içinde, yani sistem dahilinde, yani 41 yıldır uygulanmakta olan serbest piyasa ekonomi modeli içinde bir çözüm yok.
Sadece emekçiler ve halk için değil, üretici için de, sanayici için de, reel sektör için de artık çember dahilinde bir çözüm yok. TOBB Başkanı’nın bile “Feda reel sektörde, kâr mali sektörde şeklinde bir paylaşım olamaz” diye çıkış yapmak zorunda kalması boşuna değil.
Çemberin içinde kalındığı müddetçe, yani neoliberal sistem içinde yola devam edildiği müddetçe, emekçiler açlığa mahkûm edilecek ama sanayi burjuvazisi de iflasa doğru gidecek!
Çemberin dışında kamulaştırma var
“Serbest piyasa ekonomisine bağlılığını” açıklamalarıyla sürekli teyit eden iktidarın enerji sektöründe yaptığı zam bile, tek başına bir örnek olarak, sistemin dışına çıkılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Enerji sektörünü özelleştiren, ülkeyi 20 parçaya ayırıp kendine yakın gruplara paylaştıran ve bu şirketleri sürekli palazlandıran iktidarın son zam operasyonu ibretliktir: 2021’in son çeyreğinde bu şirketlere elektriğin birim fiyatını 23,76 kuruştan satan iktidar, 2022’nin ilk çeyreğinde birim fiyatı 31,85 kuruşa çıkardı. Yani yaklaşık yüzde 35 zam yaptı. Peki şirketler bunu vatandaşa nasıl yansıtacak? 2021’in son çeyreğinde elektriğin birim fiyatı 91,72 kuruşken, 2022’nin ilk çeyreğinde, ortalama 165 kuruşa çıkarılmış oldu. Yani yüzde 76 zam yapılmış oldu. Devlet şirketlere verdiği elektriğin birim fiyatını yüzde 34 artırırken, şirketler de vatandaşa sattığı elektriğin birim fiyatını yüzde 76 artırmış oldu. Yani devlet de, şirketler de halkın sırtına bindirmiş oldu!
Devletten alınan elektriği vatandaşa dağıtmak için aracılık yapan bu şirketlerin varlığı, “halkçı ekonominin” temel ilkelerine aykırıdır. Başından beri özelleştirmeler, işte bu kazançları oluşturmak içindi. Şirketler kazanabilsin diye de vatandaş elektriğe daha çok ödedi.
Çemberin içindeki çözüm, “devlet şirketlere verdiği elektriğe yüzde 34 zam yaptıysa, şirketler vatandaşa vereceği elektriğe yüzde 76 değil, yüzde 30-40 oranında yapsın” şeklinde olacaktır. Ancak çemberin dışındaki çözüm, devlet ile vatandaş arasındaki bu gereksiz aracılığı kaldırmak, yani kamulaştırmak şeklinde olacaktır. Dahası bunca yıl kazandıkları nedeniyle de, kamulaştırmanın bedelsiz olarak yapılmasını sağlamak şeklinde olacaktır.
Çemberin dışındaki çözüm: karma ekonomi
Bu, Özal-Çiller-Erdoğan iktidarlarının 30 yıldır özelleştirdiği tüm stratejik kurumlar için geçerli olmalıdır: Kâğıt fabrikalarının yeniden açılmasından, santrallerin, limanların, köprü ve otoyolların yeninden kamulaştırılmasına kadar…
Bunlar yapılmadığı müddetçe, Türkiye dışarıdan saman almayı sürdürecek, bacası tüten fabrikalar da hızla kapanacaktır.
Çünkü çemberin içindeki her çözüm, Türkiye’yi daha da borçlandıracaktır. Borcu borçla kapatan bu ekonomi modeli, Türkiye’yi iflasa götürecektir.
O nedenle Türkiye’nin problemi sadece AKP’den kurtulmak değildir, çemberin dışındaki çözümü getirecek, yani karma ekonomi modelini uygulayacak iktidarı oluşturabilmektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ocak 2021
Kissinger’a göre ABD-Çin farkı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 04/01/2022
Emperyalist ABD’nin Türkiye karşıtı politikalarını dile getirdiğinizde karşınıza en çok çıkan argümanlardan biri şudur: “ABD emperyalist ve yayılmacı da Çin değil mi!”
Hatta bu argümanı, “Çin’in ABD’den daha tehlikeli bir emperyalist olduğu” iddiasına kadar götürenler bile vardır.
Siz istediğiniz kadar emperyalizmin Lenin’in tarifiyle kapitalizmin en yüksek aşaması olduğunu anlatın ya da Çin’in emperyalist ABD’den farklı olarak ticari anlaşmalarına siyasi şartlar getirmediğine dair onlarca örnek verin, fark etmez…
Madem Türkiye karşıtı politikaları nedeniyle emperyalist ABD savunulamayacak durumdadır, o zaman Çin de Rusya da ABD gibi emperyalist olmakla suçlanmalıdır ki, Amerikancılık denge bulabilsin!
Böylelerini değil ama böylelerinden etkilenenleri ikna etmek açısından en etkilisi, sanırım yukarıda verdiğimiz örneğin benzeri onlarca örnek vermekten ziyade Kissinger gibi isimlerin görüşlerine başvurmaktır!
KISSINGER: ÇİN, ABD GİBİ DEĞERLERİNİ YAYMAYA ÇALIŞMAZ
ABD-Çin ilişkilerinde özel bir yere sahip olan ve ABD’de, hatta Batı’da Çin’i en derinlemesine incelemiş isimlerin başında gelen kişi Henry Kissinger’dır.
Richard Nixon ve Gerald Ford yönetimlerine Ulusal Güvenlik Danışmanlığı da yapan ABD’nin ünlü Dışişleri Bakanı Kissinger, ülkesi ile Çin arasındaki temel farkı, Çin Üzerine isimli önemli kitabında çok doğru bir şekilde şöyle ortaya koyuyor:
“ABD’nin kendisini bütün dünya ülkelerinden müstesna bir konumda görmesi, misyonerce bir tutumu beraberinde getirmektedir. ABD, sahip olduğu değerleri dünyanın her yanına yayma mecburiyeti olduğunu savunur. Çin’in kendisini müstesna bir konumda addetmesinin nedeniyse kültüreldir. Çin, değerlerini yaymaya çalışmaz; çağdaş kurumlarının Çin’in dışındaki dünyaya uygun olduğunu da ileri sürmez.” (Henry Kissinger, Çin- Dünden Bugüne Yeni Çin, Çev: Nalan Işık Çeper, Kaknüs Yayınları, 1. Basım, 2015 İstanbul, s. 14.)
Yine Kissinger, her iki ülkenin de özel bir rol üstlendiğini düşündüğünü belirterek şöyle der: “Çin, ABD gibi kendisinin özel bir rol üstlendiğini düşünmekteydi. Ama bu düşünce hiçbir zaman değerlerini bütün dünyaya yaymak üzerine kurulu Amerikan evrenselciliğini benimsememiştir. Çin kendisini barbarları kapının önünde tutmakla sınırlamıştır.” (s.40.)
KAPİTALİZM-SOSYALİZM FARKI
Kuşkusuz Kissinger’ın iyi gözlemlediği bu fark vardır ancak fark her iki ülkenin de kendisini müstesna görmesinden ya da ABD’nin misyonerce tutumundan kaynaklanmamaktadır. Farkın kaynağı, ABD’nin emperyalist kapitalist, Çin’in ise sosyalist olmasıdır.
Yeni pazarlara, yeni hammaddelere ihtiyacı olan kapitalizmin en yüksek aşaması emperyalizm, modern sömürgecilik yapabilmek üzere yayılmacıdır. Sahip olduğu değerleri yaymak istemesi bundandır.
Dahası ABD, Yugoslavya, Afganistan, Irak, Suriye ve Libya örneklerinde de görüldüğü gibi, sahip olduğu değerleri yaymaktan çok, o değerleri saldırganlığına örtü yapmak için kullanmaktadır. İnsan hakları ve demokrasi gibi iki değer, ABD’nin işgal etmek istediği ülkelere götürmek istediği değerler olmuştur!
LATİN AMERİKA VE AFRİKA’NIN ÇİN-ABD FARKI DERSLERİ
Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi geliştikçe ve ABD’nin bu projeye karşı ortaya koyacağı proje etkisiz kaldıkça, önümüzdeki süreçte bu “yayılmacılıkta benzerlik” iddiası daha çok yer bulacak Batı basınında…
Bu bağlamda Latin Amerika ile Afrika ülkelerinin, Çin ile Batı’nın kendileriyle kurduğu ilişkileri değerlendirme biçimi oldukça yararlı olacaktır. O ülkeler için farkın özeti üç maddedir:
1. Çin’in verdiği kredinin şartları, ABD’nin verdiği kredinin şartlarından çok hafiftir.
2. Çin, verdiği kredinin kullanımını ABD gibi siyasi şarta bağlamıyor.
3. Çin ile işbirliğinin ekonomik kazancı, ABD ile işbirliğinin kazancından çok daha fazla.
İsrail gibi bir ülke bile, tam da bu nedenlerle ABD’nin sert uyarılarına rağmen, Çin’le işbirliğini geliştirmenin yollarını boşuna aramıyor!
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
4 Ocak 2022
ABD’nin Türkiye politikası ve üç hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/01/2022
Washington’un mevcut Türkiye politikasının temelini, ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in ilan ettiği şu iki madde oluşturuyor: 1. “Türkiye Batı’ya çapalanmış şekilde kalmalı.” 2. “Türkiye’nin, bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olması sağlanmalı” (9.6.2021).
ABD-Türkiye ilişkileri açısından Washington’un hedefini 2022’de de bu iki madde oluşturuyor. Peki bu sahaya nasıl yansıyor?
ABD’nin iki çapası: NATO ve AB
ABD’nin Türkiye’yi Batı’ya çapalanmış şekilde tutabilmesinin iki temel aracı var: NATO üyeliği ve AB aday üyeliği.
AB aday üyeliği, AKP’nin Türk devletini dönüştürmesinin de aracı olacağı için iktidar tarafından kuvvetle sahiplenildi. Dönüşüm sağlandıktan sonra kullanım değeri olan bir araç olmaktan çıkarıldı. AB açısından da aday üyelik ya da pratikteki anlamıyla “Türkiye’yi kapıda tutma” politikasının kullanım değeri pek kalmadı. AB için Türkiye, Doğu’yla AB sınırları arasındaki tampon ülkedir artık. Türkiye’nin Batı’ya geçmek isteyen göçmenleri tutan konumda tutulması, Brüksel açısından oldukça değerlidir!
AB aracının kullanım değerini kaybetmesi, ABD açısından NATO aracını daha da önemli hale getirmiş durumda. Üstelik bu sadece Ankara için değil, örneğin ABD politikalarına zaman zaman itiraz eden Paris için de geçerli!
ABD’nin üç rahatsızlığı
Gelelim ABD’nin iki temel üzerinden şekillendirmeye çabaladığı üç hedefine… Bu üç hedef, ABD açısından bir inşa değil, inşa olmakta olanı bozma hedefidir: ABD, birincisi Türkiye-Rusya işbirliğinin gelişmesini, ikincisi Türkiye-Rusya-İran’ın Astana Platformu’nun kurumsallaşmasını, üçüncüsü de Türkiye ile Suriye’nin normalleşmesini engellemeye çalışmaktadır.
Bu üç ilişkinin engellenmesi, ABD’nin yukarıda belirttiğimiz iki maddelik politika temelinin gerçekleşmesi içindir. Yani Türkiye’nin, “bazı kritik meselelerde ABD’yle aynı safta olmasının sağlanması” içindir. Şöyle ki…
ABD açısından Türkiye-Rusya işbirliğinin gelişmesi Ukrayna ve Karadeniz stratejisinin, Türkiye-Rusya-İran işbirliğinin kurumsallaşması Ortadoğu, Kafkasya Orta Asya hattındaki planlarının, Türkiye-Suriye normalleşmesi de PYD devleti hedefinin önündeki kritik engeldir.
İşte ABD bu nedenle bu üç ilişkiyi bozmaya odaklanan politik sabotajlar peşindedir.
ABD’nin sabotaj alanları
ABD, İdlib’i Türkiye-Rusya işbirliğini zayıflatmanın ve Türkiye-Suriye normalleşmesini önlemenin bir yolu olarak kullanmaktadır. Libya’daki tabloyu yine Türkiye-Rusya işbirliğini zayıflatmanın zemini olarak görmektedir. Karadeniz’deki NATO faaliyetlerini ve yine NATO yükümlülükleri üzerinden inşa olan Türkiye-Ukrayna ilişkilerini Türkiye-Rusya işbirliğini sabote edebilecek konular olarak ele almaktadır.
ABD, İsrail üzerinden etkide bulunduğu Azerbaycan konusunu ve Suriye’deki Türk askeri varlığını, Türkiye-İran ilişkilerini hedef almanın malzemesi yapmaya çalışmaktadır.
Çelişki gibi görünebilir: Suriye’deki Türk askeri varlığı bir yönüyle ABD’nin enerji koridorunu kesmenin aracıdır ama Şam karşıtlığına devam ederek Suriye’de Türk askeri bulundurmayı sürdürmek, aynı zamanda İran’la ilişkilere olumsuz yansıyan ve Türkiye-Suriye ilişkilerini tahrip eden bir durumdur. Dahası, ABD açısından da Rus askerini ve İran milislerini dengeleme fırsatı olarak görülebilmektedir. ABD’nin İdlib’te Türkiye’yi desteklemesi bu nedenledir. İdlib merkezli bu askeri tablonun sürmesi, Washington için aynı zamanda Fırat’ın doğusundaki konjonktürün devam edebilmesi demektir.
Türkiye ne yapmalı?
Bu kısa özet, Türkiye açısından “ne yapmalı” sorusunun da yanıtlarını barındırıyor:
1. Türkiye, Suriye’yle normalleşmeli, İdlib başta bulunduğu alanlara Suriye ordusunun egemen olmasının önünü açmalı, terörle mücadelede işbirliği şartlarına dönmeli.
2. Türkiye, Ukrayna ve Karadeniz politikalarını değiştirmeli. ABD’nin planlı-plansız Karadeniz’de NATO tatbikatları yaparak Rusya’yı kışkırtmasına karşı durmalı. “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin konusudur” yaklaşımına sıkı sıkıya sarılmalı. Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliğine karşı çıkmalı.
3. Türkiye, Astana Platformu’nun kurumsallaştırılmasına katkı sunmalı.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ocak 2021
Son zirve ve büyük dönüşüm
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/01/2022
Yeni yılın ilk gününe, eski yılın son zirvesi damga vurdu.
Türkiye saati ile 30-31 Aralık 2021 gece yarısı ABD Başkanı Joe Biden ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir telefon görüşmesi yaptı. Konu, Ukrayna merkezli ABD-Rusya mücadelesiydi…
10 Ocak 2022’de ABD ve Rusya heyetleri arasında yapılacak “güvenlik garantileri müzakeresi” öncesi, iki lider karşılıklı birbirini tarttı: Biden, Putin’e “Ukrayna’ya saldırırsanız, ABD ve müttefikleri yanıt verecek, kararlıyız” derken, Putin’in yanıtı reste restti: “Sınırlarımıza tahkimat yapılmaması ve NATO genişlememesi açısından yazılı (legal) garantiler vermelisiniz. Yaptırım uygularsanız ilişkiler sona erer.”
Bu son zirve mücadelesinin sonucuna gelince: “Nükleer savaşın başlatılmaması gerektiğini, bunun kazananı olmayacağını” belirten Biden, Putin’e “gerginliği düşürme” çağrısı yaptı!
Güvenlik garantisi görüşmeleri
Rusya yönetimi ABD ve NATO’ya 9 maddelik bir güvenlik anlaşması taslağı önermişti. CRI Türk’te “Rusya’dan NATO’ya ‘iki olmaz’” başlığıyla incelediğim taslak metni, Moskova’nın iki kırmızı çizgisini, iki olmazını özetliyordu: “Birincisi; Ukrayna NATO’ya üye olamaz. İkincisi; NATO, Ukrayna’nın yanı sıra Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer ülkelerin topraklarında askeri faaliyet yürütemez” (21.12.2021).
Washington, bir süre ayak diredi ama bu konuları Moskova’yla konuşmayı kabul etmek zorunda kaldı; tabii masaya kendi “endişelerini” getireceğini belirterek…
İşte yeni yılın ilk ayına ve sonuçlarına göre tüm yıla damgasını vuracak görüşmeler karşılıklı güvenlik garantisi elde etme mücadelesi şeklinde olacak: Görüşmeler 3 formatta; önce 10 Ocak’ta Cenevre’de Rusya ve ABD heyetleri arasında, ardından 12 Ocak’ta Brüksel’de NATO-Rusya Konseyi’nde ve 13 Ocak’ta Viyana’da AGİT Daimi Konseyi’nde ele alınacak.
ABD’nin Ukrayna politikası Avrupa’yı böldü
ABD yönetimi, güvenlik garantisi görüşmeleri nedeniyle, Körfez’e doğu yola çıkmaya hazırlanan uçak gemisi ve eşlik eden savaş gemilerine, Akdeniz’de beklemesi emri verdi. Bunu da “Avrupa’ya güvence” diye açıkladılar. Gerçek mesaj elbette “güvence” değil. ABD’nin hedefi üç görüşme boyunca diplomasiyi askeri güçle desteklemek ve Avrupa’yı ikna etme yolunda güç gösterisi sergilemek.
Şundan: Her ne kadar son zirvede Biden, Putin’e “Ukrayna’ya saldırırsanız, ABD ve müttefikleri yanıt verecek” dese de, Rusya’ya yanıt verecek güçlü bir müttefiki yok!
2021 yılı boyunca ABD, Rusya’ya karşı AB’yi yanına çekmeye çok çalıştı ama bunda başarılı olmadı. NATO’yu da devreye sokarak “Rusya’nın saldırganlığı ve Çin’in meydan okuması” gibi gerçekle ilgisi olmayan tehdit algılamaları dayattıysa da, ABD Berlin-Paris eksenini ikna edemedi. Hatta bu ısrar AB’yi de böldü. Polonya merkezli Doğu Avrupa ABD’nin krizi tırmandırma politikalarına tam destek verirken, Berlin-Paris eksenli Batı Avrupa, özetle şöyle bir sınır koydu ABD taleplerine: “Rusya’ya yaptırım uygulanması ve Ukrayna’ya siyasi destek verilmesi gibi hamleler tamam ama sıcak çatışma riski taşıyacak kadar ileri gidilmesine karşıyız.”
Yeni bir dünya kuruluyor
Yılın son zirvesi böyleydi. Aslında yılın ilk kritik zirvesi de böyleydi. 18 Mart’ta Alaska Zirvesi’nde bir araya gelen ABD ve Çin heyetleri, sert bir müzakere yürütmüştü. Biden yönetiminin işbaşı yaptığı süreçte ABD Çin’e Alaska’da “ayar vermeye” çalışmış ancak beklemediği sertlikte yanıt almıştı. Çin heyeti zirvede saldırgan tutum takınan ABD heyetine “bela istemediğini ama belaya da hak ettiği yanıtı vereceğini” göstermişti.
Bu ilk ve son zirveler, 15 Aralık’ta yapılan Şi Jinping- Putin zirvesinde dile getirilen dönüşümün yansımasıdır. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Rusya-Çin ilişkilerinin. 21. yüzyılda devletler arası işbirliği anlamında “örnek” olduğunu savunurken, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping de dünyanın “büyük değişim” dönemine girdiğini belirtmişti.
Nedir büyük değişim? ABD’nin emperyalist saldırganlığının dizginlenmeye başladığı ve yeni bir dünyanın kurulmakta olduğu…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ocak 2021
AKP-Bankalar-JP Morgan üçgeni
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/12/2021
Erdoğan’ın “köpüğünü aldık”, Nebati’nin “küçük yatırımcı çarpıldı” dediği 20 Aralık operasyonunun ayrıntıları netleşiyor.
Öyle iddia edildiği gibi Erdoğan’ın “kur korumalı mevduat” açıklamasıyla vatandaş elindeki dövizini bozdurmuş değil. Tersine, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) verilerine göre 20-21 Aralık günlerinde döviz hesapları 218 milyon dolar artmış.
Peki bu durumda olan ne?
MB’nin arka kapı satışı
Merkez Bankası (MB) verilerine göre, 20-21 Aralık’ta hiçbir müdahale açıklaması olmamasına rağmen, “arka kapıdan” 7 milyar dolar satılmış! Buna açıklanan 22 Aralık’taki 2 milyar dolar da eklenirse, MB 9 milyar dolarlık satış yapmış demektir. Peki bu dövizi kim aldı? Bu 9 milyarı kamu bankalarının aldığı ve bunu da ekleyerek operasyonda 20 milyar dolarlık satış yaptığı anlaşılıyor (CHP Sözcüsü Öztrak’ın açıklamaları, 27.12.2021 tarihli haber siteleri).
Yani MB ile kamu bankaları arasında bir operasyon işbirliği yapılmış oldu. Tabii iktidarın mimarlığında! Ya özel bankalar?
AKP-Bankalar işbirliği
Hazine ve Maliye Bakanı Nebati’nin 20 Aralık operasyonundan iki gün önce, 18 Aralık’ta banka genel müdürleriyle bir toplantı yaptığı, “TL’nin değer kazanımına yönelik bir mekanizma açıklanacağını” bildirdiği basına yansıdı (bloomberght.com, 19.12.2021). Nitekim kimi özel banka yöneticileri, 20 Aralık operasyonu sonrası, tarifsiz mutluluk açıklamaları yapmış, kendilerinin bile akıl edemediği böylesi bir mekanizma için iktidara bol bol teşekkür etmişlerdi.
Daha önce de yazdığımız gibi, mali sermayenin merkezindeki bankalar, “kur korumalı mevduat” ile çifte kazanç elde etmiş; Hazine, bankanın garantörü haline getirilmişti. Sonuçta 20 Aralık operasyonunda mali sermaye sınıfının partisi olarak AKP, gereğini yapmış ve bankaları mutlu etmişti. Peki operasyon AKP-Bankalar işbirliğiyle mi sınırlı?
AKP’den JP Morgan’a danışmanlık izni
JP Morgan’ın da işin içinde olduğu anlaşılıyor. Şöyle ki, JP Morgan 18 Aralık’ta, yani operasyondan iki gün önce müşterilerine bir mektup yazıyor ve “TL için yeni algoritma emri almayacağını” belirtiyor, “eski emirlerin de en kısa sürede iptal edilmesini” tavsiye ediyordu. Belli ki JP Morgan iki gün sonra olacaklardan müşterilerini uzak tutuyordu!
Bitmedi… Operasyondan bir gün sonra, 21 Aralık’ta Resmi Gazete’de çarpıcı bir gelişme duyuruldu: BDDK, JP Morgan’a Türkiye’de danışmanlık yapma izni veriyordu! Oysa bir süre önce JP Morgan hakkında soruşturma gündemdeydi!
Küresel mali sermaye sınıfının en önde gelen isimlerinden JP Morgan, Türkiye ve benzeri ülkeler için kredi musluğudur, Londra tefecilerine ve New Yok bankerlerine açılan kapıdır. Tüm dünyada, 20 Aralık türündeki büyük para operasyonlarının içinde yer almaktadır. İktidarın daha önceki MB-kamu bankaları arka kapı operasyonları başarılı olmamıştı. JP Morgan’ın 20 Aralık’tan önce TL algoritma işlemlerini iptal etmesinin, operasyonun bu kez başarılı olmasına yaradığı görülüyor.
Feda reel sektörde, kâr mali sektörde
2 Aralık tarihli “AKP büyükelçisinin finans görüşmeleri” başlıklı yazımızda önemle dikkat çekmiştik: Yılmaz Polat, Türkiye’nin Washington Büyükelçisi Murat Mercan’ın Ankara’nın talimatıyla yürüttüğü temasları fotoğraflarıyla belgelemişti. Çeşitli Yahudi etkinliklerine katılan Mercan, buralarda IMF Başkanı Kristalina Georgieva, Dünya Bankası Grup Başkanı David Malpass ve çeşitli finans kurumları yöneticileriyle görüşmeler yapmıştı (tele1.com.tr, 30.11.2021). Son olarak Yılmaz Polat, Erdoğan’ın en yakınındaki isim olan İbrahim Kalın’ın bir süredir sessiz sedasız ABD’de olduğunu yazdı (tele1.com.tr, 27.12.2021).
Mercan’ın AKP adına finans kurumlarıyla yaptığı bu görüşmeler mutlaka mercek altına alınmalı. Böylece hem AKP’nin içeride yürüttüğü “dış güçlere karşı mücadele”, “doları dize getirme” gibi propagandanın gerisindeki asıl gerçek açığa çıkar, hem de JP Morgan gibi şirketlerle yapılan işbirliğinin derinliği anlaşılır.
Olayın “üretim ekonomisi” boyutuna gelince… Onu da TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’ndan aktaralım: “Bazı bankaların yüzde 25-30’lar seviyesinde, hatta kredili mevduat hesaplarına 35 civarında kredi faizleri uyguladıklarını duyuyoruz. Feda reel sektörde, kâr mali sektörde şeklinde bir paylaşım olamaz” (28.12.2021).
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2021
‘Tek ülkede sosyalizm’ deneyi başarıldı
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 29/12/2021
Birkaç gün önce (25 Aralık), dünyanın ilk sosyalist ülkesi olan SSCB’nin dağılmasının 30. yıldönümüydü.
25 Aralık 1991 gününün ertesinde “liberal düzen” kesin zaferini ilan etti, ardından bunu “tarihin sonu” diye nitelediler. Emperyalist ABD’nin “liberal dünya düzeni” son düzendi.
Oysa liberal düzen dedikleri kapitalizm, feodal düzen içinde 1200’lerde filiz vermeye başlamış, 1500’lerden itibaren üretim biçimi ve ilişkisi olarak toplumlarda yavaş yavaş ikinci bir sistem olarak yer bulmuş, 1600’lerden itibaren de sıra sıra ülkelerde egemen düzene dönüşmeye başlamıştı. Yani kapitalizmin, ticaret yönü ağır basarak gelişmesi, sanayi devrimiyle büyük atılım yapması ve tekelleşerek emperyalizme dönüşmesi neredeyse 400 yıllık bir süreçti.
Kısacası sosyalizmin ilk deneyi olan 1917-1991 deneyinin başarısız olmasını, “tarihin sonu” ilan etmek, her şeyden önce tarihin gelişim yasalarına aykırıydı. Kaldı ki 1991’de dağılan SSCB ilk deneydi ama 1949 devrimi ile dünyanın en büyük devletinde, Çin’de ve 1959’de dünyanın görece küçük devletlerinden birinde, Küba’da, yani iki uç ölçekte ülkede deneyler sürüyordu.
Dahası, Çin Halk Cumhuriyeti’nin sosyalizm deneyi de, aşağı yukarı SSCB’nin deney süresine yetişti. Ve Çin Komünist Partisi’nin ilk deney olan SSCB pratiğinden çıkardığı derslerle, yolunu hem de çok başarılı olarak sürdürdüğü görülüyor.
SOSYALİZMİN İKİ TEMEL ÖLÇÜTÜ
Gerçi tıpkı SSCB’nin dağılmasından hemen sonra yılgınlığa düşen bir kesim solun hatalı bir şekilde “demek ki tek ülkede sosyalizm mümkün değilmiş” sonucuna varması gibi, bugün de yine bir kesim solda, Çin’e özgü sosyalizmi, sosyalizme benzetememe durumu görülüyor!
Kanımca bu birincisi sosyalizmin bağrında sınıf mücadelesini sürdürdüğü gerçeğinin ve ikincisi de sosyalizmin inşa sürecinin kısa olmadığı gerçeğinin üzerinden atlanmasıyla ilgili bir durum. Buna üçüncü olarak da konuya “şablon”la bakma hatasını ekleyebiliriz..
Bir ülkede sosyalizmin varlığının yanıtını iki temel özelliğe bakarak yanıtla bulabiliriz:
1) Üretim/mülkiyet ilişkileri: Üretim araçları üzerinde özel mülkiyet mi, yoksa kamu/ortak mülkiyet mi egemen?
2) Sınıf egemenliği: Devlet aygıtına hangi sınıf egemen? Burjuvazi ve onun siyasal temsilcisi mi, yoksa işçi sınıfı ve onun komünist partisi mi?
Çin’de “dışa açılma ve reform” sürecinde özel mülkiyete de alan açılması, Çin’in sosyalizmden dönüşü olarak yorumlanıyor kabaca. Oysa önemli olan egemen durumda hangi ilişkinin olduğudur. Orada da kamu/ortak mülkiyetin egemen olduğu, dahası özel mülkiyet üzerinde de devletin sıkı bir denetimi olduğu görülmektedir.
Devlet aygıtına hangi sınıfın egemen olduğu sorusunun yanıtı ise daha kolaydır: Yaklaşık 100 milyon üyesi bulunmakta olan ÇKP.
Özel mülkiyet sahibi çeşitli isimlerin son dönemde ÇKP’ye üye olma eğilimi taşıması, her ne kadar çeşitli çevrelerde burjuvazinin partiyi ele geçirme çabası olarak değerlendiriliyorsa da, bunu tersinden ÇKP’nin özellikle son yıllarda sosyo-ekonomik kategoriler arasında makası daraltmak üzere yaptığı sert ve önemli hamlelerin dolaylı sonuçları olarak okumak gerekir.
Bir diğer itiraz da Çin’in “sosyalist piyasa ekonomisi”ne olan itirazdır. Çeşitli çevreler bunu da kapitalizm olarak okumaktadırlar. Oysa piyasa ekonomisi ile kapitalizm özdeş değildir. Dahası SSCB’yi dağılmaya götüren nedenlerden biri de güçlü bir piyasa inşa edememiş olmasıdır. (Kuşkusuz bu belirleyici bir neden değildi ve Stalin dönemi sonrası SBKP’nin adım adım revizyonistleşmesinden Kızıl Ordu’nun kendi devrimine sahip çıkamayacak kadar parti ordusu olmaktan uzaklaşmasına kadar pek çok neden sayabiliriz.)
ÇİN’E BÜYÜK ÖLÇEKTEN BAKILMALI
Çin’le ilgili -hangi konuda olursa olsun- değerlendirme yapmak isteyenlere hep “büyük ölçeğe” dikkat etmelerini söylerim. 20 milyonluk, 50 milyonluk, 100 milyonluk bir ülkeden bakarak 1,5 milyarlık bir ülke hakkında değerlendirme yapmak, ölçek farkı nedeniyle her zaman güçtür.
Kolaylaştırmak için iki temel sorunda örnekler vereyim:
1,5 milyar insan için günde ikişer ekmek üretmek, 3 milyar adet ekmek üretmek demektir. Bunun için gereken fırın sayısı, gerekli tonlarca un/buğday konusu başlı başına bir üretim problemidir.
Diğer yandan 1,5 milyar insanın her gün 250 gr dışkıladığını düşünün. Bu her gün çözülmesi gereken 400 milyon kg büyüklüğünde kanalizasyon sorunu demektir.
Özetle, bu büyüklükte bir ülkede sosyalizm öyle bugünden yarına tamamlanabilecek bir sistem değildir. O nedenle ÇKP adım adım şu kadar yıl sonra şu çıta, bu kadar yıl sonra bu çıta diyerek somut hedefler koymaktadır.
Örneğin ÇKP, “orta halli refah toplumu” hedefine ancak 70 yılın ardından ulaşabilmiştir. Ve ÇKP, ancak devrimin yüzüncü yılında güçlü sosyalist bir modern toplum olabilmeyi önüne hedef koyabilmektedir. Çünkü belirttiğimiz gibi ölçek çok büyüktür.
Kuşkusuz bu büyük ölçek, sosyalizm deneyi açısından büyük bir iç pazara sahip olmak gibi bir avantaj da doğurmaktadır, ancak esas olarak adımların ağır, kararlı ve sağlam atılmasını gerektirecek zorluklar barındırmaktadır.
SOSYALİZM BAŞARDI
CRI Türk’teki yılın bu son yazısında, SSCB dağılsa da sosyalizmin hâlâ ayakta olduğuna işaret etmek için özetledik bunları…
Elbette bırakın bir yazıya, kalınca bir kitaba bile sığmayacak önemde ve derinlikte konular bunlar. Şimdilik 25 Aralık 1991’de SSCB’nin dağılmasının 30. yılı vesilesiyle bazı konu başlıklarına değinmiş olalım ve fırsat buldukça yeni yıldaki yazılarımızda bu konu başlıklarına değineceğimizi belirtelim.
Bitirirken de önemle vurgulayalım: İlk sosyalist ülke olan SSCB’nin 1991’de dağılması “tek ülkede sosyalizm” teorisini geçersiz kılmadı, hatta Çin Halk Cumhuriyeti’nin 21. yüzyılda gün geçtikçe daha da öne çıkan başarısı, “tek ülkede sosyalizm” deneyinin başarıldığını gösterdi.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Aralık 2021
ABD’de darbe olasılığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/12/2021
Üç emekli Amerikan generali, 17 Aralık 2021’de Washington Post’ta “Ordu şimdi 2024 ayaklanmasına hazırlanmalı” başlıklı bir makale yazdı.
Paul D. Eaton, Antonio M. Taguba ve Steven M. Anderson isimli emekli generaller, “ordu içerisinde her şeyi alt üst edecek ölümcül kaos potansiyeli konusunda giderek daha fazla endişe duyduklarını” belirterek, “Amerikalılar ciddi risk altında” uyarısı yapıyorlar. Üç emekli general, 6 Ocak 2021 Kongre baskınının yıldönümü yaklaşırken, bir dahaki seçimde, 2024’te “bir darbe olacağı düşüncesiyle iliklerimize kadar donuyoruz” diyorlar.
Başkomutanın emrini reddeden general
Üç emekli generali böyle düşünmeye iten etkenlerden şu ikisi önemli:
1) Generaller “6 Ocak Kongre saldırısında suçlananların 10’da 1’inden fazlasının hizmet kaydı olduğuna” dikkat çekiyorlar. Doğru, davada yargılanan yaklaşık 700 kişinin 100’den fazlasının gazi ve emekli ordu mensubu olduğu basına yansıdı. Nitekim o tür bir baskının öyle bir Şaman’ın liderliğiyle olamayacağı, organizasyonunda “askeri deneyim” gerektiği ortadaydı.
2) Oklahoma Ulusal Muhafız Komutanı General Thomas Mancino, ABD Başkanı Biden’ın “tüm Ulusal Muhafız üyeleri koronavirüse karşı aşılanacak” emrini reddetti ve başkomutanının eyaletin Cumhuriyetçi valisi olduğunu belirtti!
Üç emekli general, ayrıca ordu içinde gruplaşmaların/particiliğin arttığına dikkat çekiyorlar ve başa baş geçecek 2024 seçiminde, ordunun, bir bölümünün seçimi kazanacak ve başkomutan olacak kişi yerine seçimi kaybedenden emir alabilecek kadar bölündüğünü belirtiyorlar. Ve askeri çöküşün de iş savaşa yol açacağına dikkat çekiyorlar.
Emekli askerlerin bekleme süresi uzatıldı
Aslında ordu içinde birtakım rahatsızlıkların yaşandığını, küçük çaplı tasfiye ve ön alma operasyonlarının olduğunu Pentagon’un 2022 bütçesine yansıyan bazı ayrıntılardan da anlayabiliyoruz.
Temsilciler Meclisi’nden ve Senato’dan geçen, onay için Biden’ın önüne gelen Pentagon’un 768 milyar dolarlık yeni bütçesinde, emekli askerlerin hükümet üyesi olmak için gerekli bekleme süreleri uzatıldı. Buna göre ABD ordusundan emekli olduktan sonra bir kişinin savunma bakanı olabilmesi için geçmesi gereken süre 7 yıldan 10 yıla, dışişleri bakanı olabilmesi için de 5 yıldan 7 yıla çıkarıldı. Savunma bakanlığı için ek üç yıla, dışişleri bakanlığı için ek iki yıla neden ihtiyaç duyuldu acaba? En önemlisi de bu süre uzatımı, hangi generalleri engellemek için yapıldı?
124 general/amiral bildirisi
ABD ordusu içindeki bölünme işaretlerinden biri de ünlü 124 general ve amiral mektubuydu. 9 Ocak Kongre baskınından ve Biden’ın görevi devralmasından birkaç ay sonra, 12 Mayıs 2021’de 124 emekli general ve amiral, “ulusumuz büyük tehlike içinde” diyerek Biden karşıtı bir bildiri yayımlamıştı.
Seçimleri şaibeli ilan eden ve Biden’ın “fiziksel ve zihinsel durumunu” sorgulayan 124 general ve amiral, Kongre liderlerini de “ABD ordusunu siyasi piyon olarak kullanmakla” suçlamıştı. 124 general ve amiral, ABD’nin Çin’e karşı sertleşmesini, İran’la anlaşmaya dönmemesini ve İsrail’in güvenliğini sağlamasını istemişti.
Felaketi önlemek vatanseverliktir
Trump’ın ABD Genelkurmay Başkanı Mark Miley’ı “vatan haini” ilan ettiği olayı da anımsamalıyız: Org. Miley’in Kongre baskını sürecinde Çin Genelkurmay Başkanı Li Zuocheng ile görüştüğü ve Milley’in Çinli mevkidaşına, “iki devlet arasında savaşın çıkmasına izin vermeyeceğini” söylediği ortaya çıkmıştı birkaç ay önce. Konu “Amerikan komutanından Çin’e saldırmama güvencesi” denilerek eleştirilmişti.
Miley, Afganistan yenilgisinin konuşulduğu Senato Silahlı Kuvvetler Komitesi’nde bu telefon görüşmesi sorulunca, ABD Genelkurmay Başkanının görevinin yanlış hesaplamaları önlemek ve gerilimi azaltmak olduğunu belirtmişti. Haklıydı…
ABD’nin Çin’e saldırması tüm dünya için felakettir ve felaketi önlemek Trump’ın iddia ettiği gibi “vatan hainliği” değil, tersine vatanseverliktir!
Son not: Türkiye dahil pek çok ülkede onlarca darbeye imza atan ABD’nin darbe endişesi yaşıyor olması, “büyük dönüşüm” belirtilerindendir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Aralık 2021
Bağımsız Merkez Bankacılığı, FED’e bağımlılıktır
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/12/2021
Merkez bankalarının “bağımsızlığı” konusu, 1980’lerde yükselen bir eğilimdir. Bu eğilim, neoliberal sistemin ihtiyacından doğmuştur. Neoliberal sistem Hayek ve Friedman gibi iktisatçıların Keynesçiliğe karşıtlıkları üzerinden şekillenmeye başlayan bir sistemdir. Bir laboratuvar olarak Şili’de, 1973’te yapılan darbeyle ilk kez uygulanmış, ardından 1979’da İngiltere’de Thatcher ve 1981’de ABD’de Reagan iktidarlarıyla uluslararasılaştırılmaya başlanmıştır.
Özetle neoliberalizm, kapitalist sistem içinde gelişmekte olan ülkeleri merkeze bağlamanın önündeki bütün engelleri kaldırmak, yeni yeni sömürgeciliktir. Bunun için gelişmekte olan ülkelerde devletin ekonomi içindeki varlığının ve payının azaltılması, kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, finansal sistemin, dış ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi gerekmektedir. Kritik konu, piyasada alınıp satılan bir meta olan paranın “gümrüksüz” (vergisiz) girip çıkmasına izin verilmesidir. Böylece sermaye birikimi bakımından tarihsel olarak zaten geriden gelen ülkeler, hiçbir zaman kendi sermaye birikimini oluşturamaz.
Türkiye’nin neoliberalizm yolu
Türkiye ilk olarak 24 Ocak 1980 kararıyla, ikinci olarak da 1989’da doların serbestçe alınıp satılmasının yolunun açılmasıyla, “dünya ekonomisiyle bütünleşme” programına sokuldu. Ve dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, bu sistemin ihtiyacı olarak, Merkez Bankası’nın (MB) bağımsızlığı konusu bir zorunluluk gibi pompalandı. Bunu, “merkez bankalarının siyasetin etkisinden uzak kararlar alabilmesini sağlama” ihtiyacı diye pazarladılar. Aslında temel hedef, gelişmekte olan ülkeleri, mali bakımdan para politikalarının lokomotifi olan Washington-Londra lokomotifinin peşine dizmekti.
Türkiye bu amaçla 2001 yılında TCMB kanununda değişiklik yaparak, kervana katıldı. 25 Nisan 2001 tarihli 4651 sayılı TCMB kanununda “Banka, bu kanun ile kendisine verilen görev ve yetkileri, kendi sorumluluğu altında müstakil (bağımsız) olarak kullanır” hükmü getirilerek, “kurumsal bağımsızlık” sağlandı.
AKP-MB ilişkisi
2018 krizinden bu yana hem Hazine ve Maliye Bakanlarının hem de Merkez Bankası Başkanlarının sık sık değişmesi ve iktidarın Merkez Bankası’yla ilişkisi, “MB bağımsızlığı” konusunu tartışmaya açtı. Ancak ne yazık ki konu, yukarıda özetlediğimiz esastan ayrı olarak, iktidar ile muhalefet arasında salt “AKP-MB ilişkileri” düzleminde ele alındı, alınıyor…
Kuşkusuz Erdoğan’ın iktidarını sürdürebilmek için seçimi kurtarma ekonomisi uygulama çabası, haliyle iktisatçıların genelinde “AKP-MB ilişkisine” tepki gösterilmesine yol açıyor; “MB bağımsız olmalı” görüşü, AKP’nin uluslararası mali sermaye güdümündeki ekonomi politikasından korunabilmenin aracı olabilir düşüncesiyle savunuluyor.
Aslında iktidarın yeni ekonomi politikası, ne yazık ki, bu tartışmayı bitirmiş oldu. Zira hükümet, bağımsızlığını savunsa da fiilen kendi politikalarına uyuma mecbur ettiği Merkez Bankası’nı, yeni programıyla fiilen Amerikan Merkez Bankası’na, yani Federal Rezerv Sistemi’ne (FED) bağladı! Merkez Bankası’nın serbest piyasada belirlenen döviz kuruna ek olarak her gün saat 11’de kur açıklaması ve dolar kuruna garantör yapılması, fiilen FED’e eklemlenmektir!
Kimileri bu vahim durumu “aslında kontrollü kambiyo rejimi” diyerek perdelemeye çalışsa da, gerçek değildir. Kontrollü olmasının en önemli ölçütü vergilendirmedir çünkü. Ayrıca Erdoğan defalarca ilan ettiği gibi serbest piyasa ekonomisine bağlıdır, serbest kambiyo rejimi içindedir ve programının esası da dolarizasyondur.
Türk ekonomisi operasyona alanına dönüştürüldü
Yeni ekonomi modeli, bu özellikleri nedeniyle gerçekte küresel mali sermayeye teslimiyet programıdır. Bu modelle Türk ekonomisi küresel mali sermayenin kolayca müdahale edilebileceği hale getirilmiştir; mali sermayenin ve merkezindeki bankacılık sisteminin operasyon alanı haline dönüştürülmüştür.
Tarımı bitirmenin, sanayiyi eritmenin, kamu kuruluşlarını satmanın, sürekli borçlanmanın, borcun faizini ödeyebilmek için yeniden ve yeniden borçlanmanın kaçınılmaz sonucudur bu… Cari fazla adına TL’yi değersizleştirmeleri ve dolara yol verip üç ayda 8 TL’den 18 TL’ye çıkarmaları da, sonra bankacıları memnun edip çifte faiz yoluyla doları bir gecede 13 TL’ye düşürmeleri de, teslimiyetin ve çaresizliğin dalgalı halidir.
Sadece kurun hızlı çıkış ve inişine kilitlenmek, tavşana tutulan projektör gibidir, esası görmemizi engeller. Bize gösterilene değil, gerçekte olana bakmalıyız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Aralık 2021