Archive for category Politika Yazıları

Türkiye ile Çin’in 50 yılı

Türkiye Cumhuriyeti ile Çin halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkilerin 50. yılındayız…

Yarım yüzyıl; ilk 15 yılı görece sessiz ve sakin, ikinci 15 yılı karşılıklı adımların atıldığı ve son 20 yılı da ilişkilerin geliştiği bir dönem oldu.

İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişim sıçraması, 28 Şubat süreciyle oldu. Türkiye’nin Batı ittifakıyla ilişkilerini sorgulamaya başladığı o dönem, Batı dışı silah arayışını ve Çin’le bu amaçla temasları ve işbirliğini getirmişti.

EKONOMİK TABLO

Türkiye ile Çin’in öncelikle ekonomik tablosuna kısaca göz atalım:

1987 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 275 milyon dolar. Bu hacim 1999’da 931 milyon dolara çıkıyor. 2005 yılında 7,3 milyar dolara ve 2013 yılında da 28,3 milyar dolara uzanıyor.

Bu, iki ülke arasındaki ticaret hacminin zirve yaptığı yıl oluyor. Ardından üç yıl boyunca 27 milyar dolar seviyesinde kalıyor ve 2017’de 26 milyar dolara, 2018’de 23 milyar dolara ve 2019’da da 21 milyar dolara geriliyor.

Bu 7 yıllık gerilemenin kuşkusuz Türkiye açısından iç ve dış bazı nedenleri var. Şu kadarını söyleyebiliriz; aynı yıllarda Türkiye ekonomisi de ne yazık ki küçüldü.

Tablonun iyi yanı ise şu: İki ülke arasındaki ticaret açığı azaldı. Türkiye ticaret hacminin zirve yaptığı 2013 yılında Çin’e 3,6 milyar dolarlık ihracat yaparken, Çin’den 24,7 milyar dolarlık ithalat yapmıştı. 2019 yılında Türkiye Çin’e 2,6 milyar dolarlık ihracat yaparken, Çin’den yapılan ihracat 18,5 milyar dolara geriledi.

Son yılları baz alırsak, ortalama 25 milyar dolar düzeyinde seyreden Türkiye-Çin ticaret hacmi, potansiyelinin yanında oldukça düşüktür. Bu hacmi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi içerisinde önümüzdeki yıllarda hızla yükseltmek ve 10 yıl sonra 50 milyar dolar seviyesine çıkartmak gerçekçidir.

ASKERİ TABLO

Ayrıntılı olarak bu köşede 2 Mart 2021 tarihinde, “Çin’le gizli füze anlaşması” başlıklı yazımızda incelemiştik: 28 Şubat süreciyle Türkiye, Batı dışında silah arayışına girmiş ve Çin’le füze anlaşması yapmıştı.

ABD’nin Black Hawk helikopter satışına, Almanya’nın Leopard tank satışına terörle mücadelede nedeniyle engel getirdiği şartlarda 28 Şubat süreci, dış politikada iki temel hedef belirlemişti: 1) Türkiye’nin bölgesinde Rusya ve İran’la işbirliği yapması, 2) ABD ve NATO’ya silah bağımlılığının azaltılması…

İşte bugün gurur duyulan MİLGEM projesi savaş gemileri, o günlerin mirasıdır. Bir diğer miras da füzelerdir.

Çin’den, karadan karaya 80 kilometre menzilli, toplam 19 üniteden oluşan bir WS-1 bataryası alındı. Anlaşmaya göre teknoloji transferi ile 5 batarya Türkiye’de ortak üretildi. O süreçte bu resmi olarak açıklanmadı. Türkiye, Çin’den teknoloji transferi ve ortak üretimle geliştirilen Toros füzelerini, TÜBİTAK ve SAGE üretimi olarak IDEF Fuarı’nda sergiledi. TSK envanterine giren füzeler, 70-100 km menzilli ve karadan karaya ya da denizden karaya kullanılabiliyor. Türkiye, sonraki yıllarda Toros’u geliştirdi ve 160 km menzilli Toros-260’ı üretti.

ŞİÖ ÜYELİĞİ HEDEFİ

1996 yılında Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan, “Şanghay Beşlisi” adıyla bir birlik oluşturdu. Birlik 2000 yılında Şanghay Forumu’na, 2001 yılında da Özbekistan’ın katılımıyla Şanghay İşbirliği Örgütüne dönüştü.

Örgüte 2017 yılında Hindistan ve Pakistan da katıldı. Böylece Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) 8 üyeli, 4 gözlemci ve 6 diyalog ortağı olan Asya kıtasının en önemli işbirliği örgütü oldu.

Türkiye bu çok önemli örgüte Nisan 2011’de diyalog ortağı olmak için başvurdu ve 2012 yılında kabul edildi.

Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda ŞİÖ’ye tam üye olabilmesi çok önemlidir. Bu üyelik bölge ülkeleriyle terör başta pek çok konuda işbirliğinin zeminini doğurmasının ötesinde, Türkiye’nin dış politikada elini güçlendirecek bir kart olacaktır.

İKİ PROJE

50 yıl bitip, ikinci 50 yıla girilirken, Türkiye ile Çin’in önündeki en önemli fırsat alanı Kuşak ve Yol İnisiyatifidir.

Türkiye halihazırda bu inisiyatifin Kara İpek Yolu bölümünün Orta Koridor içinde katılımcısıdır.

Ancak Türkiye’nin Deniz İpek Yolu içinde de yer bulma şansı, büyük fırsat kaçmasına rağmen, hâlâ var. Bu aynı zamanda Türkiye’nin yalnızlaştığı Doğu Akdeniz’de elini güçlendirecek bir getiri olur.

Neler yapılabilir ya da yapılmalıdır?

Doğu Akdeniz, Kuşak ve Yol İnisiyatifi adlı üç kıtayı birbirine bağlayan dev projede önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim Çin, projenin Deniz İpek Yolu için İsrail’de ve Yunanistan’da limanlar kiralamıştır.

Türkiye geç kaldıysa da, Doğu Akdeniz’de hâlâ Çin’le şu iki projeyi hayata geçirebilir:

1) Türkiye ile Çin arasında liman-teknopark işbirliği: Ceyhan Limanı ile Çukurova’da dev bir teknopark ortaklığı, hem Çin’e, bölgeden temin ettiği hammaddeleri yine bölgede işleyerek Avrupa’ya kısa yol ve zamanda satma avantajı sağlayacak, hem de ABD ve AB’nin de yer aldığı büyük enerjipolitik mücadelede Doğu Akdeniz’de önemli bir köşe tutmasını kolaylaştıracak.

2) Çin’le İzmir Limanı merkezli bir işbirliği de Yunanistan’ın Pire Limanına rağmen hâlâ mümkündür ve Pekin yönetimi için de Ankara için de kârlı bir ortaklıktır.

Umarız, ikinci 50 yıla girilirken bu iki projeyi hayata geçirecek siyasi ilişki derinleştirilir. Çünkü Çin artık dünya ekonomisinin lokomotifidir; Çin’le ticarette avantajlı ülkeler, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin büyük ekonomileri olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Ağustos 2021

2 Yorum

Hindistan ABD stratejisine eklemlenir mi?

Önceki yazımızda ABD’nin Çin’e karşı Hindistan ortaklığı arayışını incelemiş, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in Yeni Delhi’de yaptığı görüşme sonunda iki ülkenin “Çin’in bölgede artan etkisine karşı aralarındaki bağları derinleştirilerek güvenlik ortaklıklarını genişletme sözü verdiği” üzerinde durmuştuk.

Peki Hindistan, ABD’nin istediği türden bir Çin karşıtlığına yönelir mi? Bu amaçla ABD’nin stratejisine eklemlenir mi? Tamam, Hindistan ile Çin’in Asya’daki potansiyel çıkarları çatışıyor ve iki ülkenin çözemediği sorunları bulunuyor olabilir; ancak buna rağmen Hindistan ABD’nin stratejisine eklemlenir mi?

Bugün bu sorulara yanıt arayacağız.

Başkasının projesine sığamayacak büyüklükte

1) Hindistan büyük bir ülke. Önceki yazıda da belirttiğim gibi küresel mücadelenin beşinci büyük merkezi. Nüfusu, hızla büyüyen ekonomisi, nükleer gücü, bilişim alanındaki önemli başarıları bu ülkeyi ABD, Çin, AB ve Rusya’nın ardından beşinci büyük güç merkezi haline getiriyor.

Bu çapta bir güç merkezinin, bir başka güç merkezinin stratejisine tamamen eklemlenmesi pek olası değil. Ortaklık, belli alanlarda işbirliği tamam ama stratejiye eklemlenmek, son tahlilde yörüngesinde olmak demek ve bu Hindistan çapında bir ülkenin kabullenemeyeceği bir durum. Üstelik Hindistan tarihi kökleri olan, uygarlık tarihi içinde çok önemli bir yeri olan ülke.

Yani Hindistan, başkasının projesine sığamayacak büyüklüktedir.

Hindistan’ın ‘bağlantısız’ geleneği

2) Hindistan, ABD ile SSCB’nin Soğuk Savaş yılları boyunca bağımsız ve bağlantısız kaldı. Bu, Hindistan’ın bugünkü güç mücadelesinde de bir başka gücün stratejisine eklemlenmeyeceğine işaret eden siyasi gelenektir.

ABD, o yıllarda Hindistan’a baskı kurmuş ve iki taraftan birini seçmeye zorlamıştı; 1974’te nükleer deneme yapmasına karşı çıkmıştı. Hindistan baskılara rağmen bağlantısız kaldı.

3) 20. yüzyılın ikinci yarısındaki Çin-SSCB rekabetinin Hindistan-Pakistan sorununa yansıması, SSCB’nin Hindistan’ı, Çin’in Pakistan’ı desteklemesi şeklindeydi. ABD de, “yeşil kuşak” stratejisi içerisinde önemli bir yer verdiği ve mücahit eğitim kampı olarak kullandığı Pakistan’ı destekliyordu.

İşte o yıllardan kalan bugünkü Moskova-Yeni Delhi işbirliği, Hindistan’ın ABD stratejisine eklemlenmesinin önünde duran bir başka engeldir.

4) Çin ve Rusya’nın Hindistan ve Pakistan’ı 2017 yılında “birlikte” Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye yapması, ABD’nin Hindistan’la Çin’e karşı ortaklık hedefinin önünde duran bir başka engeldir.

Çin-Rusya-Hindistan işbirliği

Özetle, ABD’nin Hindistan’ı Çin’e karşı stratejisine eklemleyebilmesi pek olası değil; hele de Rusya faktörü varken…

Hatta tersi bile olası. Yani Washington’un Çin-Rusya’ya karşı inşa etmek istediği “ABD-AB-Hindistan bloğu” yerine, “ABD-AB bloğuna” karşı “Çin-Rusya-Hindistan işbirliği modeli” bile kurulabilir.

Rusya’nın ünlü dışişleri bakanı ve başbakanı Yevgeny Primakov, 1990’ların sonunda ABD’ye karşı Rusya-Çin-Hindistan bloğunun oluşturulması gerektiğini savunmuştu.

Aslında bu adım blok olarak değil ama işbirliği modeli olarak adım gerçekleşiyor: Hindistan hem Şanghay İşbirliği Örgütü içinde, hem de BRICS içinde Çin ve Rusya’yla yan yana gelmiş durumda zaten.

Çin ve Hindistan’ın ortak yararı

Özetle, Hindistan ABD projesine sığmayacak büyüklükte ve coğrafi konumundan siyasi geleneğine kadar pek çok etken, bu ülkenin son tahlilde Asya’da Asyalılarla birlikte hareket etmesini gerektiriyor.

Hindistan, Rusya’nın da aracılığıyla Çin’le olan sorunlarını mutlaka çözecektir. Çin ile Hindistan’ın iyi ilişkiler geliştirmesi, ABD’nin planlarına uymasa da, iki ülkenin çok yararına zira…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ağustos 2021

1 Yorum

ABD’nin Çin’e karşı Hindistan ortaklığı arayışı

Hegemonyası zayıflayan ABD’nin Çin’e karşı, hele de Çin-Rusya ortaklığına karşı Hindistan’sız bir seçeneği yok. Peki Hindistan gerçekçi bir seçenek mi? O da oldukça soru işaretli Washington açısından…

Beş merkezli yeni dünya

Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi Yayınevi – 2019) isimli kitabımda, hem ABD’nin hegemonyasının zayıflamasını hem de şekillenmekte olan “beş merkezli dünya”yı incelemiştim: Hegemonyası zayıflayan ABD’nin hâlâ en güçlü birinci merkez olduğunu, yükselen ekonomisi ve teknoloji makasını kapatmaya başlamasıyla Çin’in onu izleyen ikinci merkez olduğunu, ekonomik gücüyle AB’nin üçüncü, SSCB’den miras nükleer gücüyle Rusya’nın dördüncü, Hindistan’ın da potansiyeli nedeniyle beşinci merkez olduğunu yazmıştım.

21. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren, küresel güç mücadelesi bu beş merkez arasındaki mücadele olacak bir bakıma. Bu beş merkezin ikili ya da üçlü ittifakları da mücadeleyi belirleyecek en önemli etken durumunda.

‘Geniş Batı’ Putin’e takıldı

ABD’nin “Çin’e karşı geniş Batı” stratejisi içinde Rusya’yı Batı’ya eklemleme hedefi Putin engeline takıldı. Çünkü Kremlin bu eklemlenmenin SSCB alanlarının parçalanmasının ötesine geçip, Rusya’nın federasyon halini de tehdit ettiğini gördü. Moskova’ya gittikçe yakınlaşan NATO varlığı, Kremlin’in yeni baştan strateji oluşturmasını sağladı. Kısacası ABD için Çin’e karşı Rusya’yı yanına çekme defteri çoktan kapandı.

Zaten Washington artık Çin ve Rusya’yı “birlikte” düşünerek strateji oluşturuyor. Ocak 2019’daki, CIA başta tüm istihbarat kurumlarının başkanlarının bulunduğu Senato İstihbarat Komisyonu oturumunda ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Dan Coats’ın yaptığı “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda” saptaması ABD’nin resmi görüşüdür.

ABD AB’yi ikna edemedi

Washington, bu gerçek nedeniyle sadece AB’yi değil, Hindistan’ı da yanına almaya çalışıyor. Hindistan’a geleceğiz ama öncelikle ABD’nin AB’yi bu mücadelede ne oranda yanına katabildiğine değinelim.

Hazirandaki sıralı ABD-İngiltere, G7, NATO ve ABD-AB zirvelerinin Biden yönetimi açısından temel hedefi, Çin ve Rusya’yı AB için “düşman” ilan ettirebilmekti. Washington bunu sağlayamadı; evet rakiplerdi, evet risklerdi ama düşman değillerdi. Çünkü Avrupa için kaçınılmaz ticari ortaklardı.

ABD yönetimi, Almanya’yı Rusya’yla yürüttüğü Kuzey Akım-2 projesinden bile koparamadı; onca tehdit sonunda Biden-Merkel görüşmesinde Washington Kuzey Akım-2’yi kabullenmek zorunda kaldı.

Evet, ABD AB’yi ikna edemedi ama İngiltere ABD’nin stratejisine eklemlendi. 15 gün önce ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile görüşen İngiltere Savunma Bakanı Ben Wallace, Hint-Pasifik bölgesine odaklanacaklarını duyurdu.

Ortaklık genişletme sözü

Peki ABD, AB’yi bile “tam” ikna edememişken, Çin’e karşı Hindistan’ı ikna edebilecek mi? Washington yönetimi Hindistan ile Çin’in Asya’daki potansiyel çıkar çatışmalarını ve mevcut Çin-Hindistan sorunlarını zemin görerek bunu deniyor ve zorluyor. Pentagon bu amaçla “Asya-Pasifik” stratejisinin adını bile 2019 yılından itibaren “Hint-Pasifik” stratejisi diye güncelledi. Biden yönetimi de olanca ağırlığıyla Çin’e karşı Hindistan ortaklığı arayışında. Son olarak ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, bu amaçla Yeni Delhi’yi ziyaret etti ve Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar ile görüştü.

Bu görüşme sonucunda iki bakan “Çin’in bölgede artan etkisine karşı iki ülke arasındaki bağları derinleştirerek güvenlik ortaklıklarını genişletme sözü verdi.” Evet, resmi bir anlaşma yok ama verilen söz var; bir de “savunma sanayi tedariki” konusunda imzalar…

Sözler içerisinde Blinken’in şu sözü ise ABD’nin Çin’e karşı Hindistan’la işbirliğini nasıl da önemsediğini ortaya koyuyor: “Dünyada ABD ile Hindistan arasındaki ilişkiden daha önemli çok az ilişki var.

İkili ve dörtlü model

Özetle ABD bir yandan ikili ABD-Hindistan ortaklığı modeli içinde, bir yandan da dörtlü ABD-Hindistan-Japonya-Avustralya işbirliği modeli içinde Çin’e karşı Hindistan’ı yanına çekmeye çalışıyor.

Peki Hindistan buna razı olur mu? Soğuk Savaş boyunca bağlantısızlığını sürdüren, üstelik Rusya’yla iyi ilişkileri olan, dahası artık Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi de olan Hindistan ABD’nin stratejisine eklemlenir mi? Bunu da bir sonraki yazımızda inceleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Temmuz 2021

2 Yorum

Tunus’ta 10 yıllık çarpışma

Tunus’ta Cumhurbaşkanı Kays Said’in Anayasa’nın 80. Maddesine dayanarak meclisi kapatması ve başbakanı görevden alması, İhvancı Meclis Başkanı Gannuşi tarafından “devrime darbe” diye nitelendi.

Benzer şekilde AKP hükümetinin tüm sözcüleri ile AKP’den çıkan Gelecek Partisi ve DEVA Partisi de olayı darbe olarak niteledi. Böylece Erdoğan, Davutoğlu ve Babacan (ve haliyle Gül) Tunus İhvan’ını savunma hedefinde birleşmiş oldu!

Kavramlar tersyüz edildi

Devrim, darbe, demokrasi gibi kavramlar, emperyalist merkezler ve o merkezlerle işbirliği içindeki siyasal İslamcılar tarafından bozuldu. Emperyalizmin klasik numarasıdır: Sömürgeciliklerini “uygarlık götürmek”, işgallerini “demokrasi taşımak”, saldırılarını “insan hakları oluşturmak” diye makyajlamadılar mı?

Neoliberalizmin 40 yılı, aynı zamanda kamuoylarında kavramları tersyüz etme tarihiydi. Darbelere devrim, devrimlere darbe dediler çoğu zaman. Örneğin burjuva demokratik devrimi, feodalizmin ve ortaçağ güçlerinin tasfiyesiyken, emperyalizmin çıkarı gereği o güçleri yeniden iktidara taşımak “devrim” oldu! Oysa bal gibi karşıdevrimdi. İşte ülkemizde yaşananlar: Siyasal İslamcılar; cumhuriyetle, laiklikle, demokrasiyle hesaplaşmalarına “devrim” diyorlar, hatta kendilerini “muhafazakâr demokrat” diye niteliyorlar!

Arap halk hareketi

Tunus’un bugününü analiz edebilmek, 60 yıllık mücadelesinin hangi güçler arasında olduğunu saptamakla mümkün. Tunus, 1959’da Habib Burgiba’nın devrimci atılımıyla laikleşme ve modernleşme sürecini başlatmıştı. Atatürk’ün izinden giden ve Nasırcı Arap sosyalizmini savunan Burgiba, 1987’de Zeynel Abidin bin Ali tarafından devrildi. O da 2011’de Tunus halk hareketi ile devrildi ve kaçtı.

Her ne kadar yaygın olarak “Arap baharı” diye nitelense de, o dönemde yazdığımız ortak kitapta kullandığım gibi, “Arap halk hareketi” kavramını kullanacağım. Şundan: Tunus ve Mısır’daki o süreç, öyle iddia edildiği gibi ABD’nin düğmeye basmasıyla başlamadı. Arkasında 10 yıllık işçi, sendika, öğrenci, aydın eylemleri vardı. Nitekim halk hareketinin hedefindeki 30 yıllık diktatörler olan Mübarek de bin Ali de Batıcıydı.

O süreç iyi incelendiğinde görülecektir ki, ABD, Mısır’la ilişkisini kurtarmak için son dakikaya kadar savunduğu Mübarek’i feda etmek zorunda kalacak ve sistemi kurtarabilmek için de İhvan’a yeşil ışık yakacaktı. Halk hareketinin ilk günlerinde ortada olmayan İhvan ve Mursi süreci işte öyle başlamıştı. Yani İhvan Mısır devrimini çalmıştı!

Mısırlılar kısa bir süre sonra devrimine sahip çıkmak ve İhvan’ı devirmek için yeniden ayaklandığında, bu kez Sisi, sistemi kurtarabilmek için Mursi’yi devirdi. Yani bir kez daha Mısır’ın devrimi çalındı! (Mısır’ın geniş kesimleri için İhvan’dan kurtulmak olumluydu elbette).

Benzeri Tunus’ta da yaşandı. Orada da İhvan iktidara ortak olabildi.

Batı müdahalesi dönemi

Amerikancı-Batıcı 30 yıllık iktidarların bu şekilde devrilmesi, Washington’u yeni bir yol açmaya götürdü: Arap halk hareketinin yönünü Mısır ve Tunus gibi Amerikancı iktidarlar yerine, Libya ve Suriye gibi Amerikan karşıtı iktidarlara çevirmeye çalışmak!

Bu amaçla 14 Mart 2011’de İstanbul’da düzenlenen Değişim Liderleri Zirvesi’nde yapılacaklar konuşuldu. Başbakan Erdoğan “değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz” derken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu görev ilan ediyordu: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

AKP iktidarının Libya ve Suriye maceraları böyle başladı: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir” diyerek Kaddafi’yi devirme saldırısına katıldılar; 6 saatte Şam’a ulaşma ve Emevi Camisinde zafer namazı kılma propagandasıyla Suriye’de Esad yönetimini yıkma hedefi ilan ettiler.

İnişli çıkışlı mücadele

Tunus’ta Said’in hamlesi, Sisi’nin Mısır’daki hamlesine benziyor. İhvan’ın tasfiyesi için toplumsal kesimleri temsil eden siyasal güçler arasında geniş bir uzlaşı oluşmuş görünüyor.

2000’li yılların başından itibaren inişli çıkışlı dalgalanan Arap halk hareketleri, İhvancılıkla, siyasal İslamcılıkla mücadele edecek kadar enerjik ama iktidara taşıyacak “örgütlü bir güç”ten hâlâ yoksun. Bu nedenle mücadele inişli çıkışlı sürüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Temmuz 2021

3 Yorum

ABD’den Çin’e işbirliği teklifi

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ve Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Şie Fıng ile yaptığı görüşmeleri, Associated Press ajansına değerlendirdi.

Sherman, ABD ile Çin arasında sorunlar bulunduğunu ancak küresel bir güç olan Çin’in, tüm dünyayı ilgilendiren konularda, bu sorunları bir kenara koyarak ABD’yle birlikte çalışmasını istedi.

Sherman’ın Çin’e işbirliği teklif ettiği alanların başında ise Covid-19 salgınıyla mücadele ve iklim geliyor.

ABD’NİN SALGINDA BİRİNCİ AŞAMASI

Covid-19 salgının ilk döneminde, bu salgına karşı mücadelesi nedeniyle Çin’i suçlayan, Çin’in aldığı önlemlerin insan haklarına ve demokrasiye aykırı olduğunu savunan, hatta Amerikan Ticaret Bakanının ağzından salgının Çin ekonomisine zarar vereceği için Amerikan ekonomisine yarayacağını savunan bir ABD vardı…

Bu birinci aşamada, ABD Başkanı Donald Trump başta pek çok Amerikalı yetkili, Covid-19’u küçümsemiş, griple eşdeğer tutmuştu.

ABD’NİN SALGINDA İKİNCİ AŞAMASI

Ardından ABD salgınla tanıştı ve bu kez Çin’i salgını gizlemekle ve dünyayı geç bilgilendirmekle suçlamaya başladı. Hatta Trump yönetimi salgının faturası büyüdükçe, Çin’i doğrudan salgının sorumlusu diye suçlamaya bile kalktı.

Trump’un tüm baskısına rağmen, Amerikan istihbaratı bu yönde bir “kanıt” bulamadı. Amerikan gazeteleri, Trump’ın nafile çabalarının komplodan ötesi olmadığını yazdı.

Trump’ın seçimi kaybedip Biden’ın başkan olmasına rağmen bu aşama, inişli çıkışlı olarak hâlâ sürüyor. Washington zaman zaman Çin’e baskı uygulamak için Trump’tan kalma komploları raftan indirip kullanmaya çalışıyor.

Ancak onca çabaya rağmen ABD bırakın Çin’in virüsü bilerek yaydığı saçmalığına dayanak üretebilmeyi, yanlışlıkla Vuhan’daki laboratuvardan sızdığına dair iddiasına bile en ufak bir kanıt üretemedi. Tersine, örneğin İtalya’da biliminsanları, Çin’den birkaç ay önce Covid-19’un görüldüğüne dair kanıtları raporladırlar.

ABD’NİN SALGINDA ÜÇÜNCÜ AŞAMASI

Dolayısıyla ABD Dışişleri Bakanı Wendy Sherman’ın ağzından ABD’nin Çin’e yaptığı Covid-19 salgınıyla mücadele işbirliği teklifini, ABD’nin salgında izlediği Çin politikasının üçüncü aşaması olarak isimlendirebiliriz.

Bu işbirliğinde ABD ne kadar samimi ya da Washington yönetimi salgınla mücadelede Çin’le işbirliğine gerçekte ne oranda açık, bunu önümüzdeki haftalarda göreceğiz.

Ama salgında küresel dördüncü dalganın konuşulduğu ve tüm dünyada delta varyantıyla birlikte vaka sayısının yeninden arttığı şartlarda, ABD ve Çin’in salgınla mücadelede işbirliği yapması gerektiği hiç şüphesiz ortadadır.

Zira ulaşımın kolaylığı ve küreselleşmenin geldiği boyut düşünülürse, dünyanın en zengini de olsa hiçbir devletin tek başına salgından çıkma ve kurtulma şansı yok. Dünya, salgınla topyekûn mücadele etmek zorunda.

AŞI EŞİTSİZLİĞİ

İşte bu noktada aşı eşitsizliği konusu büyük önem kazanıyor. Hindistan’ın delta varyantının dördüncü dalgayı tetiklediği şartlarda, nüfusu Hindistan’ın nüfusunun yaklaşık dörtte biri olan ABD’nin, Hindistan’dan dört kat fazla aşı yapması, dördüncü dalgadan korunmasına yetmiyor.

ABD ve Hindistan arasındaki bu 16 katlık ilişki, küresel salgına karşı küresel mücadele edilmesi gerektiği gerçeğini en açık şekilde gösteriyor.

Ancak emperyalist ve büyük kapitalist Batı devletlerinin henüz bu yönde adım atmaya hevesli olmadığı görülüyor. Aşı eşitsizliği konusunda tabloyu özetlersek:

Kanada her vatandaşı için 10.5 doz, İngiltere 8.2 doz, AB 6.9 doz ve ABD 4.6 doz aşı stoklamış durumda!

Tersine tabloda ise 1 dozun altında pek çok ülke var: Örneğin Bangladeş şimdiye kadar her vatandaşı için ancak 0.2 doz, Pakistan 0.3 doz ve Afrika Birliği 0.4 doz aşı temin edebildi.

Pakistan’ın 0.3 doz aşı oranı 3’lere çıkmadığı müddetçe, İngiltere’nin elindeki 8.2 doz aşı miktarı bu ülkeyi salgından tamamen kurtaramayacak. Antikorun vücuttaki oranının azalma hızı göz önüne alındığında, bu eşitsizlik sürdüğü müddetçe, dünyanın aynı periyotta yüzde 70’inin aşılanması mümkün olmayacak. Bu da yeni dalgaların, ek dozların artması anlamına gelecek.

NE YAPMALI?

Bu kısır döngüden çıkmak açısından dünyanın en büyük iki ekonomisi olan ABD ve Çin’in işbirliği yapması iyi bir başlangıç olacaktır.

Ancak devamında mutlaka aşıda patent sorunun çözülüp, seri üretimi kolaylaştıracak önlemlerin alınması gerekmektedir.

Unutulmamalı, salgının sürmesi, küresel ekonomiye maliyeti daha da artıracaktır. Bugün harcanacak paralar, yarın daha çok para harcanmasını önleyecektir.

Dördüncü dalganın başladığı şu günlerde, bir dört dalgayla daha karşılaşmamak için “aşı eşitsizliği” konusu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun en önemli sorunu olarak hep gündemde olmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Temmuz 2021

1 Yorum

Basın özgürlüğünün arkasında fon değil devrim var

23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildi. Ertesi gün, 32 yıldır olduğu gibi gazeteleri basılmadan önce sansürlemeye gelen memurlar, bu kez II. Meşrutiyet’in gücüyle içeri alınmadılar. İşte o nedende 24 Temmuz, “Basın Bayramı” oldu. Çünkü sansürün kaldırılması, basın özgürlüğü demek, özgürlük de bayram demekti.

113 yıldır bu topraklarda 24 Temmuz “Basın Bayramı” olarak kutlanıyor. Ama Amerikancı 12 Mart darbesinden sonra gazetecilere yönelik tutuklamalar, ağır baskılar ve sıkıyönetim sansürü nedeniyle, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) 24 Temmuz’u “Geleneksel Gazeteciler Günü ve Basın Özgürlüğü için Mücadele Günü” diye kutlamaya başladı; hâlâ da öyle kutluyor.

Öyle ya da böyle, 24 Temmuz bayram olarak kutlandığında da arkasında devrim vardır; “basın özgürlüğü için mücadele günü” olarak kutlandığında da arkasında devrimin kazanımı vardır. Yani bu topraklara, pek çok yerde olduğu gibi, basın özgürlüğü devrimle gelmiştir!

Fon alan – fon veren ilişkisi

ABD ve AB fonlarından yararlanan medya, kendisini “bağımsız ve özgür basın” ilan ediyor. Oysa 24 Temmuz gününün “basın bayramı” ya da “basın özgürlüğü için mücadele günü” seçilmesi bile basının bağımsız ve özgür olmasının ABD ve AB fonlarıyla değil, devrimle, devrimci mücadeleyle, bedel ödeyerek mümkün olduğunu gösteriyor.

Bu konudaki görüşlerimi dört maddede özetleyeyim:

1) Medyada, hatta derneklerde, sendikalarda, sivil toplum kuruluşlarında fonculuk yeni değil. “Küçük Amerika” süreciyle başladı ama Türkiye’nin AB kapısına bağlandığı son dönemde, yaygınlaştı ve “normalleşti.” Çünkü AB’yle yapılan anlaşmalar proje ve fonları da kapsıyor. Dolayısıyla AB kapısına bağlanma sürecinin en önemli aktörü olan AKP iktidarının “fonculuktan” şikâyet etmeye hakkı yok. Kaldı ki devleti yöneten hükümet olarak en büyük fonu kendisi alıyor.

2) Fon alan, istediği kadar kendisini bağımsız ve özgür ilan etsin; bağımlıdır ve istediğini yazacak kadar özgür değildir. Bu fon sahiplerinin doğrudan açık baskısı nedeniyle değil, fon veren ile alanın yayıncılığı arasındaki uyum ve fonu alanın vereni üzecek yayıncılıktan uzak durması nedeniyledir. 

Turnusol kâğıdı şudur: Fon alan basın her türlü demokrasi şampiyonluğu yapabilir, etnikçilik ve mezhepçilik yapabilir, otokrasiye karşı çıkabilir ama antiemperyalist yayıncılık yapamaz, işçi sınıfının çıkarına uygun yayın yapamaz!

AKP’nin asıl hedefi

3) Uzunca bir süredir “yandaş medya” olarak nitelenen AKP medyası, fon alan medyayı “fondaş medya” ilan etti. Fondaş medya, yandaş medyaya yakışmış. Zira aslında bu iki medya, siyaseten büyük oranda kardeştir!

AKP-FETÖ ortaklığının Ergenekon-Balyoz kumpası günlerinde, bugünkü fondaş medya, “yetmez ama evet” diyerek, “Ergenekon karartılmasın” diyerek AKP iktidarına açık destek veriyordu. Ve şikâyet ettiği bugünkü düzenin inşasına tuğla diziyordu.

4) Bu konunun bir anda büyük bir tartışmaya dönüşmesi, AKP’nin her şeye rağmen tam egemen olamadığı Türk basınını, bu vesileyle boğma fırsatı yakaladığını düşünmesindendir.

Erdoğan’ın KKTC’de yeni bir “sosyal medya düzenlemesi” ilan etmesi, İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un “Yeni kisveler altında beşinci kol faaliyetlerine müsaade etmeyiz. Yabancı devletlerin veya kuruluşların fonlarıyla ülkemizde faaliyet gösteren medya kuruluşlarına yönelik bir düzenleme ihtiyacı olduğu açıktır” demesi, RTÜK’ün “Fon alan medya milli güvenlik sorunlarına yol açabilir” açıklaması yapması, AKP’nin esas amacına işaret etmektedir.

Fondaşlığa da, yandaşlığa da hayır

Fonculuk vahimdir. Ancak hükümetin bağımsız ve özgür basını boğması da vahimdir.

Vergilerimizle TRT ve Anadolu Ajansı’nı saray medyası yapan, bankalarımız üzerinden kredi dağıtıp havuz medyası inşa eden, hükümet olanaklarıyla medyasına sürekli kaynak aktaran, son basın kalelerine RTÜK eliyle sürekli ceza kesen ve Basın İlan Kurumu (BİK) reklamlarını durduran bu anlayış, fonculuk bahanesiyle kalan son bağımsız basını da boğmak istiyor.

Sarayın hedefinin anlaşılması için şu dört örnek yeterlidir: BİK Cumhuriyet’in ilanlarını kesiyor, RTÜK, AKP’nin dış politikasına karşı çıktığı için Tele1’e “milli güvenliğe aykırı yayın yapmaktan” ceza veriyor; Sözcü yazarlarına -AKP kadrolarına açılması gereken- FETÖ’cülük davaları açılıyor; OdaTV hukuksuz bir şekilde kapalı tutuluyor…

Bağımsız ve özgür medya, hem fondaşlığa hem de yandaşlığa karşı çıkılarak savunulabilir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Temmuz 2021

2 Yorum

Göçün ekonomi-politiği

1) Göç (göçmen, mülteci, sığınmacı) sorunu, sadece Türkiye için değil, dünyanın geneli için bir sorundur.

2) Sorunun “son” küreselleşmesinin nedenleri; birincisi neoliberalizmin sermayeyi ve işgücünü küreselleştirmesi, ikincisi de emperyalist saldırı ve işgallerdir.

3) Tarihsel boyutuyla baktığımızda ise, göç, insanlık tarihinin bütününde olan bir yer değiştirme hareketidir. Uygarlık tarihi, sınıf mücadelesi tarihidir ve bu nedenle aynı zamanda göçler tarihidir. Göçebe ile yerleşik toplumların mücadelesi, çobanlar ile çiftçilerin mücadelesi, uygarlığın çok önemli bir aşamasıdır.

Buzul çağ sonrası Kafkaslar üzerinden Mezopotamya’ya göçler de, miladın ilk yüzyıllarında başlayarak neredeyse 10 yüzyıl süren Asya’dan Avrupa’ya uzanan büyük göçler de, tarihin akışını ve uygarlığı biçimlendirmiştir: Türk kavimlerinin birbirini iten göçleri ile Batı Hunlarının Cermen kabilelerini sıkıştırması, bin yıllık Roma’nın yıkılmasına ve bugünkü Avrupa’nın temellerinin atılmasına neden olmuştur örneğin. Yine Türk ve Moğol göçleri, Oğuzları Bizans’a komşu yapmış ve Anadolu’nun tarihini değiştirmiştir. Ki Anadolu, coğrafi konumu nedeniyle hep kavimler kapısı ve göçün en çok yaşandığı koridor olmuştur.

Sorun Suriyeli değil Suriye politikası

4) Göç sorununda göçmenleri suçlamak, işin en kolay yanıdır ama yanıltıcıdır. Zira hemen her göç, bir zorunluluğun sonucudur. O nedenle kabaca “hiç kimse, sebepsiz bulunduğu yeri değiştirmez” diyebiliriz.

5) Türkiye’nin göç sorunu bağlamında en büyük problemi, niceliği nedeniyle Suriyeliler sorunudur. Resmi olarak 3,6 ama gayri resmi olarak 5 milyon Suriyelinin Türkiye’de olduğu belirtilmektedir.

Türkiye nüfusunun yüzde 6’sına ulaşan bu yoğunlukta bir Suriyeli varlığı, kuşkusuz ekonomik olarak da, siyasi olarak da sorundur. Ancak bu sorunda doğrudan Suriyelileri suçlamak kolaycılıktır ve doğru değildir.

Suriyeli göçünün zorlayıcı tarihsel nedeni, AKP iktidarının Atlantik kuvvetleriyle birlikte Esad rejimini yıkma hedefini 2011’den itibaren uygulamaya geçmesidir. Bu nedeni yok sayarak “Suriyelileri Türkiye’ye geldikleri için suçlamak” sorunlu bir yaklaşımdır.

O nedenle şöyle diyebiliriz: Türkiye’nin “Suriyeli göçmen sorunu” değil, aslında “Suriyeli göçmen sonucu doğuran AKP dış politikası sorunu” vardır.

Göçmenler üzerinden sömürü düzeni

6) Afganistan’dan göç konusu, NATO çekilirken AKP iktidarının ABD emperyalizmi adına Afganistan’da görev almak istemesi nedeniyle gündeme gelmiş olsa da, uzunca bir süredir bu ülkeden Türkiye’ye göç yaşanıyordu. Afganlıların bir bölümü Türkiye’de kalırken, bir bölümü de Avrupa’ya geçiyordu.

7) Afganlılar dışında, uzunca bir süredir, Orta Asya’daki diğer ülkelerden de ülkemize yoğun göç yaşanmaktadır. (Hatta Afrika ülkelerinden bile.)

8) Bu göçlerin “sınır güvenliği” yokmuşçasına kolay sürüyor olmasının temel nedeni, Türkiye’nin egemen sınıfının bu göç konusunu -basında tartışıldığının tersine- kendileri için yararlı görüyor olmasıdır.

Türkiye’nin egemen sınıfı, göçmenleri birincisi ucuz işgücü olarak, ikincisi Türk işçisini tehdit aracı olarak görmektedir. Büyük, orta, küçük pek çok işletmede göçmenler kayıtsız, sigortasız ve asgari ücretten düşük ücretlerle çalıştırılmaktadır. Hatta ev işlerinde de yoğun miktarda Orta Asyalı çalıştırılmaktadır. Egemen sınıf bu ucuz işgücünü, aynı zamanda sigorta isteyen, asgari ücretten fazla maaş isteyen, sendika isteyen Türk işçisine karşı “alternatifin var” diyerek kullanmaktadır. Dolayısıyla göçmenler üzerinden iki yönlü sömürü düzeni kurulmuş durumdadır.

Ne yapmalı?

Sonuç olarak Türkiye, AKP’nin göçmen sorunu doğuran dış politikasından ve ucuz işgücüne dayalı sömürü düzeninden kurtularak, -göç sorununu daha fazla artmadan ve örneğin Suriye ile anlaşıp bir ölçüde geriye çevirerek- çözebilir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet gazetesi
24 Temmuz 2021

3 Yorum

Yeşil Kuşak talebeleri

ABD’yle Kabil Havalimanı pazarlığını sürdüren Erdoğan’ın “Taliban’ın bu görüşmeleri Türkiye’yle çok daha rahat yapması lazım, çünkü Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” demesi, haliyle tepki gördü.

Öncelikle belirtelim. Türkiye’nin Taliban’la görüşmesinde bir sorun yok. Öyle ya da böyle, Taliban Afganistan’ın geleceğinde hâlâ var; ABD, AB, Çin ve Rusya nasıl kendi çıkarları için Taliban’la görüşüyorsa, Türkiye de görüşmeli.

Erdoğan’ın cümlesindeki sorun Taliban’la görüşme değil, Taliban’ın inancıyla ters bir yanlarının olmadığını belirtmesidir!

Amerikan mücahitliği

Erdoğan’ın inancıyla Taliban’ın inancı ne kadar örtüşüyor, bilemem, ancak bildiğim şu: Erdoğan da, Taliban da, “yeşil kuşak” stratejisinin talebeleridir.

Yeşil Kuşak, ABD’nin SSCB’yi İslamcılıkla çevreleme stratejisiydi. Bu stratejinin gereği, pek çok ülkede komünizmle mücadele etsin diye dinciliğin önü açıldı. Ziya ül-Hak’ın 1977’de Pakistan’da, Kenan Evren’in 1980’de Türkiye’de yaptığı darbeler, bu stratejinin gereğiydi. 12 Eylül rejimi, Türkiye’de Türk-İslam sentezi altında laikliğin tırpanlandığı ve dinciliğin önünün alabildiğine açıldığı bir süreç oldu.

ABD’nin Afgan mücahitleri SSCB’ye karşı desteklemesinde Pakistan kilit önemdeydi; Taliban, bölgedeki medreselerde yetişen talebelerdi. ABD’nin Afganistan konusunda Pakistan’ı cihatçı örgütler yatağına dönüştürmesi ile Suriye konusunda Türkiye’nin cihatçı örgütler yatağına dönüşmesi arasındaki benzerliğe dikkatinizi çekerim.

İnanç aynılığı-ayrıklığı sorunu

Erdoğan’ın işaret ettiği “inanç aynılığı” konusu, iki yönlü incelenmesi gereken bir sorundur:

Birinci yön, “aynılığın örtü olması” sorunudur. Bu yön içinde aynılık en geniş anlamıyla, “hepimiz Müslümanız” anlayışıyla uygulanır. AKP iktidarının “alnı secdeye değenden zarar gelmez” anlayışı ile FETÖ kadrolarını devlete dolduruşu buna örnektir.

İkinci yön, “aynılığın ayrıklığı” sorunudur. Siyasal İslamcılık, İslamiyet’in iktidar mücadelesinin ideolojisi olarak kullanılması işidir. Konu iktidar mücadelesi olunca süreç kaçınılmaz olarak mezhepçilik, tarikatçılık, cemaatçilik ayrılıkları üzerinden dallanıp budaklanmaya ve karşılıklı mücadeleye dönüşmektedir.

Örneğin Erdoğan’ın Sisi’ye karşı olmasını esas nedeni, Sisi’nin darbeciliği değil, İhvan’ı iktidardan indirmesidir. Örneğin Erdoğan’ın Esad rejimini yıkma hedefi, Esad’ın İhvan’ı hükümetine monte etmeye direnmesidir.

Aynı durum Taliban için de geçerlidir. Konu SSCB’nin Afganistan’ı işgali olmaktan çıktığı ve iktidar mücadelesine döndüğü anda, Taliban, “inanç aynılığı” gereği diğer 7 mücahit grubuyla savaşmaktan geri durmadı örneğin…

Sonuç olarak, paranın iki yönü gibi birbirini bütünleyen inancın aynılığı ve ayrıklığı, temelde inancı siyasetin aracı olarak kullanma sorunudur.

Siyasal İslamcıların millet anlayışı

Erdoğan’ın Taliban’la “inanç aynılığına” işaret ettiği sözlerini, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun sözleriyle birlikte yorumlamakta yarar var.

“Millet olmak kolay iş değildir” diyen Soylu, “Ay-yıldızlı tabutları taşımakla millet olunur. Beraber cuma namazında sıkı sıkı saf tutarak millet olunur” diyor!

“İnanç aynılığını” millet olmanın gereği olarak ortaya koyan bu tanım, millet/ulus tanımı olmadığı gibi, tipik bir siyasal İslamcılık ve bölücülüktür!

Millet, bırakın inanç birliğini; ırk, milliyet, etnisite birliği bile değildir. Millet dil birliğidir, kültür birliğidir, hedef birliğidir; bu birlikler de vatan dediğimiz “ortak pazar” üzerinde tam egemenlik içindir. Laiklik de bu birliğin yapıştırıcısıdır, harcıdır.

Laiklik budandıkça, Süleyman Soylu gibiler çıkar ve Cuma namazında saf tutmayı millet olma ölçüsü koyarak, Müslüman olmayanları Türk milletinden saymamaya kalkar!

Siyasal İslamcılığın tipik hareket yöntemidir bu. Başörtüsü varken ve sorun değilken, türbanı bayrak yapar, iktidar mücadelesinin aracı olarak kullanır. “Özgürlükçülük” oynar, “kimsenin kıyafetine karışılmasın” diyerek bazı kesimleri kandırır ve türbanı kabul ettirir. Ancak “kimsenin kıyafetine karışılmasın” diyenler, zamanla şorta, eteğe karışmaya başlarlar.

Laiklik, budandığı haliyle bile korunamazsa, türbanlı kadınlar da risk altındadır; türbanları açık bulunur, çarşafa girmeleri istenir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Temmuz 2021

2 Yorum

AKP-MHP’nin Kürt Açılımı

Cumhur İttifakının 2023 (ya da erken seçim) planı netleşiyor: AKP-MHP ittifakının “Kürt Açılımı” anlamına gelen bu plana, daha somut olarak “HDP’yi CHP’yle ittifaktan uzak tutma operasyonu” diyebiliriz.

Daha iyi anlatabilmek için, bir süredir yapılmakta olan karşılıklı mesajlaşmaları anımsamamız gerekiyor:

AKP’den HDP’ye: CHP’yle bedava dostluk kurmayın

Bu köşede 19 Haziran’da “Konu: HDP’nin oyu” başlıklı bir inceleme yazmıştık. AKP’li Mehmet Metiner’in “Kürtleri yanlış politikalarla HDP’nin kucağına itmenin vebali ağır olur” (Yeni Şafak, 11.6.2021); Sırrı Süreyya Önder’in “Mevcut iktidar gidecek de gelecek olan kör bıçağıyla bekliyor gibiyken neyle umutlanacağız?” (Gazete Duvar, 12.6.2021); Selahattin Demirtaş’ın “Kimse bizi iki kötü arasında tercihe zorlamaya kalkmasın” (Politik Yol, 14.6.2021) ve Altan Tan’ın “Neden Erdoğan’a keskin bir düşmanlık, öbür tarafa bedava bir dostluk kuruyorsunuz? Kürtler, Cumhurbaşkanlığı seçiminde altından değerli bir fırsat yakalayacak. Bu fırsatı iyi değerlendirmeleri gerekir” (Medyascope, 15.6.2021) mesajlarını değerlendirmiştik.

Ve “Erdoğan’ın MHP’den vazgeçmeden Kürtlerin oyunu almaya ihtiyacı olduğunu” belirtmiş, “HDP’nin bölünerek Öcalan üzerinden bir parçasının Cumhur İttifakı’na eklemlenmesi beklentisi konuşuluyor” demiştik.

Erdoğan-Bahçeli operasyonu

Bu mesajlaşmaların ardından 9 Temmuz’da Diyarbakır’a giden Erdoğan iki temel mesaj verdi:

1)Diyarbakır’da 2005 yılında ne demişsek bugün de aynı yerdeyiz.” (Erdoğan 2005’te “Kürt sorunu benim sorunumdur” demişti ancak sonraki yıllarda da birçok kez “Kürt sorunun olmadığını” dile getirmişti.)

2) “Çözüm sürecini biz başlattık ama sonlandıran biz olmadık.”

Peki bu çizgi değişikliği AKP-MHP ittifakında çatlak yaratır mı? Hayır. Çünkü Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’dan üç gün önce grup toplantısında verdiği şu mesajlar, aralarında bu konuda bir uzlaşma olduğuna işaret ediyor: “Kürt’ten terörist olmaz, teröriste Kürt denilemez. Diyen varsa bu milletin evladı olamaz. Var diyen varsa vatan hainidir.”

Sarayın dört hedefi

AKP’nin HDP’yle kaldığı yerden yeniden bir “Kürt açılımı” yapması, pek olası değil. AKP o nedenle, MHP’ye de kabul ettirerek, bir başka açılıma yönelmiş görünüyor:

1) Sarayın birinci hedefi, “HDP kapatma davası” gibi nedenlerle AKP’nin Kürt oylarının erimesini engellemek.

2) Sarayın ikinci hedefi, HDP yerine Kürtlerle açılım yaparak, Cumhur İttifakına yeni Kürt oyları kazandırmak. (Bu hedef için yeniden Öcalan’a başvurulacak.)

3) Sarayın üçüncü hedefi, HDP’yi bölmek; içinden yeni bir parti çıkmasını sağlamak (Bazı HDP’lilerin HDP’ye karşı yeni parti hazırlıkları basına yansıdı.)

4) Sarayın dördüncü hedefi, HDP’nin CHP’yle ittifak yapmasını engellemek.

Erdoğan’ın CHP’ye kurduğu tuzak

SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, “Erdoğan’ın Diyarbakır söylemleri kime yarar” (Sabah, 17.7.2021) başlıklı yazısında, aslında bu hedefleri dolaylı doğruluyor.

Duran, Erdoğan’ın yeni çıkışının “HDP’yi baskılama hedefi” taşıdığını, Bahçeli’nin de Erdoğan gibi “Kürt seçmeni, Millet ittifakı tarafına bırakmamak gerektiğini gördüğünü” belirtiyor.

Duran’ın yazısında daha dikkat çeken kısım ise Erdoğan’ın CHP’yi sıkıştırma taktiğini anlattığı bölümdü: “CHP ve İP, özerklik ya da anadilde eğitim konularına giremedikçe Erdoğan’ın yeni söylemi ile HDP arasında sıkışacak. Onlar bir şey vaat edemezken Erdoğan kimlik hakları ile ilgili reformlara ve çözüm süreci iradesine sahip çıkıyor olacak. Kılıçdaroğlu ve Akşener, HDP’ye açık destek verirse bu defa Erdoğan’ın ‘hiçbir zaman meşru demokratik hukuk düzeni içinde siyaset yapmayı düşünmeyen’ HDP ile neden birliktesiniz sorusuna muhatap olacak.”

Kısacası HDP’nin yüzde 10 oyu, sarayın yeni operasyon alanını oluşturmuş durumda. O oyun bir bölümüne ve kendi Kürt oylarının erimemesine çok ihtiyacı olan Erdoğan, her türlü aracı çekmecesinden çıkarmaya ve yeni araçlar oluşturmaya başladı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Temmuz 2021

1 Yorum

Afganistan görevi hangi ulusal çıkarın gereği?

Türkiye’nin ABD ve NATO çekilirken Afganistan’da görev yapması gerektiğini savunanların “neden” sorusuna tek bir doyurucu yanıtı yok.

Bazıları, TRT’deki dizilere uygun argümanlar üretmeye çalışıyor: “Türkiye dünyanın yarısıdır” diyor; “Türkiye’yle baş edemeyen ABD çekilirken, yerini mecburen bize bırakıyor” diyor.

Bazıları, jeopolitikçi anlayışla, “harita öyle istiyor” diyor.

Bazıları, Azerbaycan’dan Orta Asya’ya uzanan klasik Turancı söylemlere sarılıyor.

Bazıları da, Türkiye’nin ABD’ye karşı Avrasya güçleriyle hareket ederek Afganistan’da bulunacağını iddia ediyor. Bu görev ABD’ye karşıysa, neden ABD’yle müzakere ediyoruz ve neden karşılığında ABD’den mali ve lojistik destek istiyoruz peki?

Mehmetçik bagaj mı taşıyacak?

Türkiye’nin Afganistan görevi konusuna mesafeli duran ve risklere dikkat çekenlerin temel argümanı ise şu: “Afganistan hükümet güçleri ve Taliban, Türkiye’nin Kabil havalimanı görevini onaylamazsa, orada işgalci konumuna düşeriz.”

Bu doğruya yanıt vermeye çalışanlar ise şu itirazı dile getiriyor: “Türkiye Afganistan’da hiç muharip güç olmadı, şimdi de olmayacak. İşimiz havalimanını işletmek ve güvenliğini sağlamaktan ibaret.”

Ciddi ciddi ekranlardan bunu söyleyebiliyorlar! Sonucu da şunu soramıyor tabii: Mehmetçik havalimanında yer hizmetleri çalışması mı yapacak? Uçağa bagaj mı taşıyacak? Yolcuların pasaport kontrolünü ve üst aramasını mı yapacak?

Görev bunlarsa, Mehmetçiğe ne gerek? ABD parasını bastırıp sivil personel yerleştirsin!

Uydurulan en tuhaf gerekçe ise Afganistan’dan Türkiye’ye göçü engellemek! Sanırsın göç için uçak kullanılıyor ve Mehmetçik Türkiye’ye yasadışı yollarla girecek olanları havalimanında engelleyecek!

Türkiye’nin bu görevden ulusal çıkarı ne?

Özetle, bu görevi savunanlar “neden” sorusuna ciddi bir yanıt veremiyor.

Türk ordusu “neden” Afganistan’da görev yapmalı? Yani Türkiye’nin bu işten çıkarı ne? Bu soruya yanıt verilmediği müddetçe, yok “harita istiyor”, yok “Türkiye dünyanın yarısı”, yok “görev aslında ABD’ye karşı” gibi gerçek olmayan savunmaların hiçbir anlamı olmaz.

Evet, Türkiye’nin Afganistan’da görev yapması hangi ulusal çıkarımızın gereğidir? Petrol kazancı mı? Bakır başta maden gelirleri mi? Afganistan’a inşaat yapabilme avantajı elde etmek mi? Aklımıza gelmeyen bir başka maddi kazanç mı?

Bakınız, bunların toplamı bile, bir ülkede işgalci konumunda bulunmanın karşılığı olamaz. Kaldı ki bunlar “egemen sınıfın” çıkarlarıdır sonuçta!

Ancak iktidarın Afganistan’da görev almak istemesinin nedeni bunlar bile değil. Bu görev, sadece ve sadece Erdoğan’ın iktidarını koruyabilmek için ihtiyacı olan “olası” siyasi ve ekonomik desteğin bedelidir. Yani sırf Erdoğan iktidarını sürdürebilsin diye Mehmetçik orada bulundurulacak.

Türkiye-Rusya-İran işbirliğine sabotaj görevi

Görünen o ki, devletin koridorlarında şu gerçeği de düşünen kalmamış: ABD’nin Türkiye’yle ilgili en rahatsız olduğu konu nedir? S-400 mü? Geçiniz, S-400 sorunun sonucudur; sorun ortadan kalktığında bir önemi kalmaz.

Nedir peki? ABD’nin en rahatsız olduğu konu Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliğidir. ABD, dikkatini Türkiye-Rusya işbirliğini bozmaya vermiş durumda. Libya’yı da, Suriye’de İdlib’i de, Karadeniz’i de, bu işbirliğini sabote edebileceği zeminler olarak görüyor.

Şimdi o zeminlere Afganistan da ekleniyor. Washington, Türkiye’nin Afganistan’da havalimanı bekçiliği görevini, Türkiye-Rusya-İran işbirliğini sabote edebilecek bir fırsat olarak görüyor.

Ama ne yazık ki Ankara’da bu gerçeği kimse görmüyor. Ya da görüyorsa bile sesini çıkarmıyor.

Henüz Akar ile Austin arasında “mali ve lojistik destek” pazarlığı sürüyorken, bu tarihi hatayı engellemeye çalışmayı sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Temmuz 2021

4 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın