Mektup ve mutabakat

7 Ağustos tarihli Erdoğan-Trump Mutabakatı: Tampon Mutabakatı diyebileceğimiz bu anlaşma 440 km genişliğinde ve 5-10 km derinliğinde bir bölgenin ele geçirilmesini hedefliyordu. AKP hükümeti 5-10 km derinlik yerine, derinliğin 30 km’ye çıkarılmasıyla tamponun güvenli bölgeye dönüştürülmesini ve bölgenin denetiminin Türk askerinde olmasını istiyordu. Trump’ın Suriye’den asker çekme girişimine karşı olan Kongre ve Pentagon ise denetimin sadece Türk askerinde olmasını kabul etmiyor, ABD askeriyle birlikte olması gerektiğini zorluyordu. 10 km derinliğin ise altındaki PYD bölgesinin fiilen AKP tarafından tanınması karşılığında, 30 km’ye çıkarılabileceği kabul ediliyordu.

6 Ekim tarihli Erdoğan-Trump Uzlaşması: 2 ay boyunca bir gelişme sağlanamaması üzerine Trump ve Erdoğan karşılıklı geri adım atarak 6 Ekim tarihli uzlaşmada, Güvenli Cepler Mutabakatı’nda buluştular: ABD askerleri operasyon bölgesinden çekilecek; Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusuna operasyon yapacak; ABD bu operasyonun içinde olmayacak ve desteklemeyecek; ABD’ye yük olan IŞİD’li tutuklular ve ailelerinin barındırıldığı kampların sorumluluğu Türkiye’de olacak; Türkiye “cep bölgeler” kuracak…

Barış Pınarı Harekâtı

Türkiye’nin Barış Pınarı Harekâtı bu şartlarda başladı ama Astana ortakları İran ve Rusya’dan bile istediği desteği alamadı. Bunun en önemli nedeni harekatın Şam yönetimiyle bir anlaşmaya varılmadan yapılıyor olmasıydı. Diğer yandan AKP hükümetinin sahadaki kimi “toprak bütünlüğüne” aykırı eylemleri, özellikle Tahran’da ama Moskova’da da ciddi endişe yaratıyordu. Ancak Moskova yine de harekattan kimi kazanımlar gördüğü için Tahran gibi kökten karşı çıkmıyordu.

Nitekim Şam-Moskova açısından şu kazanımlar oldu: PYD Şam’a 4 maddelik taahhütname ile zorunlu yanaştı; Suriye ordusu, Türk ordusunun denetimine aldığı alandan daha fazlasında, tek kurşun atmadan egemenliğini tesis etti ve AKP’nin hedefi açısından kesintisiz bir 440 km genişliğinde bölge ele geçirmek, eğer Suriye ordusuyla savaşmayı göze almayacaksa, imkânsız hale geldi.

Diğer yandan Pentagon, “kara ordusu” YPG’nin Şam’a teslim olma sürecini stratejik bir kayıp olarak gördü ve ABD Kongresi, Trump’ın Suriye’den çekilme kararını engelleyecek bir tasarıyı hızla devreye soktu. Azil soruşturmasıyla da sıkışmış olan Trump, içeriden gelen bu büyük basıncı içeride dengelemek için hemen her gün Türkiye’yi hedef alan sosyal medya mesajları paylaştı. Erdoğan o tehditlere neden sessiz olduklarını şu sözlerle açıkladı: “Trump baskıları hafifletmek için mecburen tweet üzerinden bazı mesajlar veriyor.”

Erdoğan-Pence Mutabakatı

İşte bu şartlarda ve AKP’nin  8 gündür sessiz kaldığı, kabul edilemez nitelikteki 9 Ekim tarihli “Trump mektubu”nun gölgesinde 17 Ekim’de Erdoğan-Pence Mutabakatı yapıldı.

Harekatın 10. gününde yapılan bu üçüncü mutabakat, imzalanan 13 maddesi incelendiğinde görülecektir ki, iki taraf açısından da hem geri adımlar hem de kazançlar içermektedir:

ABD açısından kazançlar:

1. TSK baskısı altındaki YPG, 5 günlük silah bırakma kararıyla, 32 km derinliğin altındaki “korunaklı bölge”ye taşınacaktı. (Peki ABD o bölgede kalabilecek mi, soru işareti.)

2. PYD’nin Şam yönetimine teslim olma sürecine müdahale edilmiş oluyordu.

3. Moskova’nın zorladığı olası Ankara-Şam ilişkisi baltalanıyordu.

4. Ankara’nın Atlantik cephesinde olan bir ayağı, yeni bir anlaşma ile orada tutulmaya devam ettiriliyor ve Astana cephesinde olan diğer ayağı yerinden oynatılmaya zorlanıyordu.

Erdoğan açısından kazançlar:

1. Erdoğan, 120 km genişliğinde ve 32 km derinliğinde bir cep bölge kazanacaktı.

2. Kişisel mal varlığının da dahil edildiği ABD yaptırımlarını askıya aldırtıyordu.

3. Dünyanın “harekâtı durdurun” baskısına karşı zaman kazanıyordu ve ABD’yle anlaşarak o baskıları bir ölçüde sönümlüyordu. (ABD’nin, Rusya’yla birlikte BM’de Türkiye karşıtı açıklama yapılmasını engellediği unutulmamalı!)

4. Ve elbette mutabakata rağmen harekât, İstanbul’u kaybederek iktidarı inişe geçen Erdoğan için önemli bir siyasi kazanç oldu.

Tuzağa dikkat

Fakat Erdoğan ile Trump’ın anlaşmasının nasıl sonuçlar doğurabileceği, ancak Putin’in yapacağı hamleden sonra netleşecektir. Zira Suriye’de inisiyatif Putin ve Rusya’dadır; Trump ve ABD’nin mutabakat hamlesi ise geri bir mevzide tutunma hamlesinden öte bir şey değildir!

Bitirirken, ABD’nin tüm bu mutabakatlarla zorlamak istediği o tuzak hedefi anımsatalım: Türkiye’yi PYD’yi tanımaya mecbur etmek! “Türkler ile Kürtler arasında arabuluculuk yapacağız” diyen Trump’ın mutabakatı “İki çocuğun (TSK ve YPG) kavga etmesine izin verdik, sonra da ayırdık” şeklinde tanımlamasını ve Erdoğan-Pence Mutabakatı görüşmeleri boyunca ABD heyetinin eşzamanlı olarak PYD yetkilileriyle görüşerek bir “dolaylı müzakere” başlatmasını önemle not edelim!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Ekim 2019

1 Yorum

Kürt’ü ‘kart’ olmaktan çıkarmak

PKK’nin Suriye tarihini çok kısaca dört dönemde inceleyebiliriz:

1. Dönem: Hafız Esad’ın, biraz da Ankara’nın 1982’deki İhvan ayaklanmasına verdiği desteğe yanıt olarak PKK’yi himaye ettiği ve Türkiye’ye kötü komşuluk yaptığı dönem.

2. Dönem: Türkiye’nin sınıra asker yığarak Şam’ı, Öcalan’ı himaye etmekten vazgeçirttiği ve 1998’de Adana Mutabakatı imzalatarak başlayan iyi komşuluk dönemi. Bu dönem PKK’nin büyük güç kaybettiği dönemdir.

3. Dönem: ABD’nin 2003’te Irak’ı işgaliyle başlayan ve PKK’nin bölgede güç olmaya başladığı dönem. Suriye yönetimi bu dönemde Türkiye ile iyi komşuluk ilişkilerini sürdürdü ve Adana Mutabakatı’nın gereğini yerine getirdi. 2003’te kurulan PYD, Beşar Esad yönetiminin baskısı altındaydı.

4. ABD’nin ve maalesef Türkiye’nin Suriye’de Esad rejimini devirmeye kalktığı 2011 yılından sonraki dönem. PKK’nin Suriye kolu PYD bu süreçte büyük güç kazandı; Obama’nın ifadesiyle Suriye’de ABD’nin “kara ordusu” oldu.

Bu dönemde Ankara da Esad karşıtlığı temelinde maalesef PYD’yi destekledi; Öcalan’ın PYD’ye talimatlarının ulaştırılmasından, PYD lideri Salih Müslim’e “özerkliğinize karışmayız” desteği vermeye kadar…

PKK’nin ABD gücüne bağımlılığı

Bu çok kısa özetten çıkan sonuçlar şunlardır:

1. ABD bölgemizde güçlüyken, PKK de güçlüdür; ABD zayıfladığında PKK de zayıflar!

2. Bölge güçlüyken ve bölge ülkeleri arasında işbirliği varken PKK zayıflar, bölge ülkeleri birbirine karşıt konumlandığında ise PKK güç kazanır!

Bu iki sonuca ek olarak, bir de bölge ülkelerinin birbiriyle rekabetinden kaynaklı üçüncü bir sonuç vardır:

3. Bölge ülkelerinin birbirilerine karşı “Kürt kartı” kullanması, PKK’ye alan açar!

Kürtlerin için dersler

Trump, göreve geldiği ilk günden beri Ortadoğu’dan çekilmek istiyor; Trump karşıtı güç odağı ise bölgede bulunmayı sürdürmekten yana…

Trump bu nedenle son iki yılda üç kez geri çekilme açıklaması yaptı ancak devamını somut olarak getiremedi.

Trump ikinci kez seçilerek bu çizgisini sürdürebilir mi, hatta ikinci kez seçilse bile bu çizgisini sürdürebilir mi, kesin bir şey söylemek şu aşamada pek mümkün değil.

Fakat kesin olan bir şey var: ABD hegemonyası inişte ve Beyaz Saray’ı kim yönetirse yönetsin, büyük askeri operasyonları finanse etmesi artık pek mümkün olmayacak!

Bu gerçeği en iyi okuması gerekenlerin başında Kürtler gelmektedir. İşte bir kez daha görülmüştür: ABD çıkarları için PKK’yi “kara ordusu” olarak da kullanır ve yine çıkarları gereği ortada da bırakır!

Sadece PKK mi? Barzani de elbette!

Son 25 yılda ABD’nin Kürtleri kaç kez sattığı, Kürtler açısından alınabilecek en önemli derstir!

ABD üst düzey Dışişleri yetkilisinin Amerika’nın Sesi’ne yaptığı şu açıklama tüm Kürtlere ders olmalıdır: “Kürtlere hiçbir zaman Türkiye’ye karşı onları askeri güç kullanarak savunacağımızı söylemedik.”

PYD’nin Şam’a taahhütnamesi

Barış Pınarı Harekâtı ile bölge için yeni bir fırsat oluştu: PYD’yi ABD kartı olmaktan çıkarmak!

Şam yönetimi ile PYD arasında yapılan görüşmeler, işte bu fırsatı kullanabilmenin yoludur.

Elbette PYD, ABD kendisini sattığı için Şam yönetimine yanaştı…

Elbette PYD, TSK baskısı altında olduğu için Şam yönetimiyle anlaşma arıyor…

Ancak bu iki gerçeğe rağmen AKP cephesinden “Şam-PYD görüşmelerine” tepki göstermek anlamsızdır. Sonuçları itibariyle PYD’nin ABD’nin “kara ordusu” olmasındansa, Suriye ordusuna “dahil olması” Şam’ın da, Ankara’nın da yararınadır; hatta Kürtlerin de!

Üstelik AKP cephesinden sunulduğu gibi ortada bir “anlaşma” da yoktur; tersine dün Mehmet Yuva’nın ayrıntılarını Aydınlık’ta yazdığı gibi, 4 maddeli bir “taahhütname” vardır: PYD’nin Şam’a taahhütleri…

Özetle PYD, “Suriye Arap Cumhuriyeti ordusu saflarında ve bayrağı altında yer almaya” söz vermiştir. Bu aslında “beyaz bayrak” çekilmesidir. Zira tek bayrak altında PYD ayrı bir yapılanma olarak kalamayacak ve eriyecektir.

Şimdi Ankara, Şam ile işbirliği yaparak, Suriye ordusunun ülkenin kuzeyinde egemenliğini tesis etmesini kolaylaştırmalıdır.

ABD’yi tamamen devreden çıkartacak ve Kürtleri de bölgede “ABD’nin kartı olmaktan” kurtaracak işbirliği fırsatı kapımızdadır.

AKP’nin “fetih” hevesiyle Türkiye’ye bu fırsatı teptirmesi kesinlikle kabul edilemez!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ekim 2019

2 Yorum

Putin’in üç hedefi

AKP hükümetinin başından itibaren büyük yanlışlıkla süren Suriye dış politikasındaki tek doğru taktiği, Rusya’nın uzattığı eli tutarak Astana Süreci’ne başlamasıydı. Ancak o süreç de Erdoğan’ın Esad karşıtlığını sürdürmesi nedeniyle sorunlu yürüyordu.

Şimdi o “tek doğru taktik” de ciddi risk altında…

AKP hükümetinin Barış Pınarı Harekatı’nı Şam’a rağmen başlatması ve “Şam’la diyalog” çağrılarına kulak tıkayarak sürdürmesi, Astana İttifakı’nda ciddi sıkıntıya dönüşüyor.

Aktif çekimser

İran net bir şekilde Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna askerî harekâtına karşı çıkıyor. Moskova ise Erdoğan’ın Trump’la “kısmi uzlaşısına” dayalı Barış Pınarı Harekâtı konusunda kendi çıkarları nedeniyle “aktif çekimser.”

Moskova, Türkiye’nin askerî harekâtı ile Trump’ın Suriye’den askerlerini çekme kararını uygulayabilmesi arasında olumlu bir doğru orantı görüyor.

Kremlin için Suriye’deki tüm sorunların en başında geleni ABD’nin Suriye’deki varlığıdır. Bu sorunu ortadan kaldıracak her gelişme, Moskova için değerli.

Kremlin, ABD çekildikten sonra nasılsa işlerin daha kolay çözüleceğini öngörüyor. Bu hedefin gerçekleşmesi için de potansiyel riskleri baskılayarak Türkiye’nin askerî harekâtını şu denge üzerinde tutmaya çalışıyor: Şam’la diyaloga zorlamak ve Trump’la kapsamlı bir işbirliğine dönüşmesini engellemek.

Moskova’nın mesajları

Kremlin ilk günden itibaren harekata desteklerinin “her durumda Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması koşuluna bağlı olduğunu” belirtti. Zira Moskova, Ankara’nın sahadaki kimi uygulamalarının Astana Süreci’nde dile getirilen “Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasal birliğini savunma” sözüyle çeliştiğini dikkatle not ediyor.

Aynı nedenle, Kremlin dışında, Rus parlamentosunun üst kanadı Federasyon Konseyi ile alt kanadı Duma’dan da Ankara’ya uyarılar geliyor:

Örneğin Federasyon Konseyi’nin Dışişleri Komitesi Başkanı Konstantin Kosaçev “Türkiye’nin Suriye’ye başlattığı harekatın bölgedeki durumu olumsuz etkileyeceğini” savunuyor. Örneğin Duma’nın Savunma Komitesi Başkanı Vladimir Şamanov, Moskova’nın “Kürt nüfusun çıkarlarını dikkate alacak” şekilde görüşme masası kurması gerektiğini savunuyor.

Putin’den iki çıkış

Putin, şimdi tüm bu çok parametreli denklemleri çözmek üzere taktik bir hamle başlatmış durumda. Putin bu amaçla harekatın 3. ve 4. gününde ikisi birbiriyle ilintili iki mesaj verdi.

Putin’in öncelikle verdiği mesaj, ABD’nin Türkiye’nin kucağına bıraktığı IŞİD sorunuyla ilgiliydi: “Türkiye’nin Suriye’deki harekâtı neticesinde esir alınmış olan IŞİD militanları kaçabilir, Ankara’nın bu durumu kontrolü altına alıp alamayacağı konusunda emin değilim.

Putin’in ikinci mesajı ise TSK’nin Suriye’deki varlığının hukuki durumuna ilişkindi: “Suriye topraklarında yasalara aykırı olarak bulunanlar bu bölgeyi terk etmeli ve bu tüm ülkeler için geçerli. Eğer Suriye’nin gelecekteki meşru yönetimi, ülkede Rus silahlı kuvvetlerinin bulunmasına gerek duymadığını açıklarsa, bu durum Rusya için de geçerli olacak.”

Peki Ankara’yı sıkıntıya sokacak bu açıklamalar ne anlama geliyor?

Moskova çok açık bir şekilde Şam’la işbirliğine dayalı sürdürülmeyen askeri harekatın hem sahada hem uluslararası hukuk alanında karşılaşacağı büyük zorluklara dikkat çekerek, Ankara’ya “Şam’la işbirliği”nin artık zorunlu olduğunu belirtiyor!

Kremlin’in amacı

Moskova, ABD’yi dışarıda tutacak bir süreci tesis edebilmek için üç yol belirlemiş durumda:

1. Ankara’yı Şam’la diyaloga zorlayarak, Erdoğan-Trump uzlaşmasını ortadan kaldırmak.

2. Şam ile PYD arasında diyalog başlatarak, harekât nedeniyle sorunlu hale gelen ABD-PYD ilişkisini asgari seviyeye indirmek; ABD’nin Kürt kartını elinden almak.

3. Bu iki konuda ay sonuna kadar önemli bir gelişme sağlayarak, Anayasa Komitesi toplantısını kararlaştırılan takvimde başlatabilmek.

Kremlin bu üç hedefi gerçekleştirmek üzere diplomatik girişimler başlatmış durumda.

Kısacası sadece Ankara’dan değil, Moskova’dan, hatta Tahran’dan ve Bağdat’tan görünen ihtiyaç da aynı: Ankara’nın Şam’la işbirliğine “artık” girmesi!

Çünkü tüm sorunların en sağlıklı çözümü buradan başlıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ekim 2019

Yorum bırakın

‘Güvenli cep’ mutabakatı

Erdoğan ile Trump’ın 6 Ekim Pazar gecesi telefon görüşmesinde vardıkları mutabakat, 5-7 Ağustos’ta askeri heyetler arasında yapılan üç günlük müzakerenin sonunda varılan “güvenli bölge” mutabakatının devamıdır.

Öyle olduğu için de Trump, 6 Ekim telefonunda yanında Savunma Bakanı Mark Esper’i ve Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley’i bulundurmuş ve öyle olduğu için de kamuoyuna yapılan açıklamayı danışmanına bizzat kendisi yazdırmıştır.

7 Ağustos mutabakatı özetle Türk ordusunun 480 km boyunca ve 5-10 km derinliğince Suriye’ye girmesi ve bir güvenli bölge oluşturmasıydı. Türkiye bunu 30 km derinliğe zorluyor ve denetimin Türk ordusunda olmasını şart koşuyordu. ABD ise pazarlığa açık derinliğin altındaki PKK/PYD/YPG bölgesinin güvenliğini planlıyor ve bu nedenle güvenli bölgede denetimi Türk ve Amerikan askerlerinin birlikte sağlamasını savunuyordu.

Her iki taraf da -ipleri koparmamak için- 7 Ağustos mutabakatından geri adımlar atarak, 6 Ekim mutabakatında buluştular.

6 Ekim mutabakatı

6 Ekim mutabakatından çıkan kararlar şunlar: Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusuna operasyon yapacak; ABD bu operasyonun içinde olmayacak ve desteklemeyecek; ABD askerleri olası operasyon bölgesinden çekilecek; ABD’ye yük olan IŞİD’li tutuklular ve ailelerinin barındırıldığı kampların sorumluluğu Türkiye’de olacak; Erdoğan 13 Kasım’da Beyaz Saray’da Trump’la buluşacak.

Tabii varılan mutabakat, Trump’ın bölgeden çekilme isteğine karşı ABD’nin çıkarlarının orada bulunmaktan geçtiğini savunan kesimleri çok rahatsız etti. Trump’ın bu hamlesine ABD’de büyük tepkiler oldu.

Azil soruşturması baskısı altındaki Trump, sonrasında birkaç açıklamayla, örneğin operasyonun bir sınırının olduğunu ve o sınırın aşılması halinde Türkiye’ye “ekonomik sopa” gösterileceği tehdidini savurarak, süreci dengelemeye çalıştı.

Ortada bir mutabakat olduğu için ve Trump’ın bu tehditleri bir denge arayışı nedeniyle yaptığı düşünüldüğünden, Saray’dan o açıklamalara ciddi tepki gösterilmedi maalesef!

Yeni uzlaşma noktası

6 Ekim mutabakatı, başta da belirttiğimiz gibi, 7 Ağustos mutabakatının ardından her iki tarafın geri adımlarıyla vardıkları yeni ama kısmi bir uzlaşma noktasıdır.

Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un mutabakatın ardından Washington Post’ta yayımlanan “ABD’nin kazanımlarını korumak bizim çıkarımızadır” mesajlı makalesi de bu yeni uzlaşma noktasıyla ilgilidir.

Somut tablo artık şudur: ABD, Türkiye’nin operasyonunu ve desteklediği YPG kuvvetlerinin biraz daha güneye inmesini kabul ederek geri adım atmıştır. Türkiye ise 480 km boyunca olmayan, birkaç noktadan yapılacak 30 km derinlikli operasyonlara -şimdilik- razı olmuştur.

ABD, bu geri adımına karşılık IŞİD sorumluluğunu Türkiye’ye yıkma kârı elde etmiş ve hava sahasını kapatmak gibi zorluklarla TSK’yi “sınırlı” harekâta mecbur etmeyi hesaplamıştır.

Kısacası 6 Ağustos varılan “güvenli bölge” mutabakatının yerini, şimdi “güvenli cep” mutabakatı almıştır.

Bulanık siyasi hedef

Ancak pazarlıklar ve geri adımlar, üstelik ABD’nin PYD devleti inşa etme hedefi ile AKP’nin Suriye’den toprak kazanma hedefi, Türk ordusunun harekâtının siyasi hedefini bulanık hale getiriyor!

Nedir siyasi hedef? PYD koridorunu dağıtmak mı? Yoksa sadece güvenli cepler oluşturmak mı? Hatta AKP’ye içeride siyasi bir kazanca dönüşecek bir toprak kazancı mı? Açık ve kesin değil! Üstelik IŞİD sorumluluğu gibi yeni yüklerle daha da bulanık hale geliyor.

Geçen hafta da belirtiğimiz gibi, “AKP’nin fetih niyeti, Türkiye’nin PKK koridoruna karşı haklı operasyonunu gölgeleme riski ve baltalama potansiyeli taşıyor!”

AKP’nin şu noktada bile Esad karşıtlığını sürdürüyor olması, soruna yeni sorunlar ekleme riski doğuruyor. Hem bu risk nedeniyle hem de olası operasyonun ABD’yle kısmi uzlaşma içermesinden dolayı, Ankara’ya Moskova ve Tahran’dan “toprak bütünlüğüne” dikkat çeken uyarılar ve “operasyon yerine Şam’la diyalog” çağrıları geliyor.

Sorunun en maliyetsiz çözümü hâlâ şu: Esad’la anlaşarak ve Ankara ile Şam arasındaki Adana Mutabakatı’nı yeniden uygulayarak, ABD’nin PYD devletçiği hedefini ortadan kaldırmak! Bunun dışındaki çözüm girişimleri hem maliyetli hem ABD’ye “kazanımlarını koruma” şansı veriyor hem de Suriye’nin bölünmesi riskini artırıyor!

Not: Bu makale, Barış Pınarı Harekatı başlamadan önce kaleme alındı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet gazetesi
10 Ekim 2019

Yorum bırakın

Sözde toprak bütünlüğü

Erdoğan “Belki bugün, belki yarın denecek kadar yakın” diyerek Fırat’ın doğusuna operasyon yapılacağı sinyali verdi.

Erdoğan açısından içeride erken seçim baskısı, dışarıda (ABD’de) Trump’a azil soruşturması, kuşkusuz bir operasyonu içeri için fırsata çeviriyor, dışarısı bakımından da şartlarını kolaylaştırıyor.

Fakat Fırat’ın doğusuna “kapsamlı” bir operasyonun en nihayetinde Suriye’nin kuzeydoğusuna bir operasyon olduğunu bilmeli ve Şam yönetimine rağmen yapıldığı sürece, uluslararası hukuk açısından çok sorunlu olacağını görmeliyiz.

Fırat’ın doğusuna operasyonun hedefleri

AKP hükümeti açısından Fırat’ın doğusuna (Suriye’nin kuzeydoğusuna) yapılacak operasyonun üç nedeni var:

1. AKP hükümeti, 2011 tarihli “Esad rejimini” yıkma ve Şam’da İhvan rejimi kurma hedefini, zorunlu olarak 2015’ten sonra Suriye’nin kuzeyinden “toprak kazanmaya” güncelledi.

2. AKP hükümeti, Suriye’nin kuzeydoğusuna yapılacak operasyonla PKK koridorunu yıkmak istiyor.

3. AKP hükümeti, içeride ciddi siyasal, sosyal ve ekonomik soruna dönüşen Suriyeli sığınmacıları Suriye’nin kuzeydoğusuna yerleştirmek istiyor.

Bu hedeflerden ikincisi, yani PKK koridorunu dağıtma hedefi Türkiye’nin ulusal çıkarları bakımından esas olsa da, Türkiye ve Suriye Kürtlerinin arasına Arap sığınmacıları yerleştirme niyetli üçüncü hedef, bu hedefi/çıkarı, sonrası için sorunlu hale getirme potansiyeli taşıyor.

Diğer yandan “Suriyeli sığınmacıları Suriye’nin kuzeydoğusuna yerleştirme” hedefinin, “PKK koridorunu dağıtma” hedefine dayanak yapıldığını; “Kürt koridorunu dağıtma” haklı hedefinin de “Suriye’den toprak kazanma hedefine” örtü yapıldığını görmek gerekiyor.

AKP’nin fetih niyetinin olguları

Evet, AKP hükümetinin Suriye’nin kuzeyiyle ilgili esas hedefi, toprak kazanmaktır! Bunu bir siyasi analizin sonucunda değil, somut olgulara bakarak söylüyoruz.

Diyeceksiniz ki, AKP resmiyette “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasal birliği” diyor ama!

Evet, Astana toplantılarında diyor ama sahada da tersine şunları yapıyor:

1. AKP medyasında “82. il: Halep” manşeti atıldı (5.8.2015).

2. AKP, İdlib’deki çeşitli grupların temsilcileri ile Türkiye’deki Suriyelilerin temsilcilerini Cilvegözü Sınır Kapısı’nın bitişiğinde toplayarak 425 üyeli bir “meclis” kurdu (17-18.9.2017).

3. AKP’nin topladığı o meclis, kısa bir süre sonra, “milli selamet hükümeti”ni ilan etti (2.11.2017).

4. Erdoğan, “Afrin’e fetih yakındır” diyerek, “o toprakları ele geçirme” ve “elde tutma” niyetini ortaya koydu (25.2.2018).

5. İçişleri Bakanı Süleyman SoyluAzez’e kaymakam, Cerablus’a emniyet müdürü, Mare’ye jandarma komutanı atadık” dedi (28.1.2018).

6. İktidarın ortağı Devlet Bahçeliise “Suriye yönetimi teröristlerle işbirliği yaparsa toprakların bir kısmını elimizde tutmanın yolu açılacaktır” diyerek, Suriye topraklarını elde tutmaya gerekçe üretti (6.3.2018). Nasılsa Suriye yönetimini toptan terörist görüyorlardı!

7. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Suriye toprakları olan El-Bab, Azez ve Afrin’de, Gaziantep Üniversitesine bağlı fakülteler kurulacağı ilan edildi, Resmi Gazete’de yayımlandı (3.10.2019).

8. AKP’nin 2017’de kurduğu “Suriye geçici hükümeti”nin sözde başbakanı Abdurrahman Mustafa, yanında sözde savunma bakanı ve genelkurmay başkanı Selim İdris ve ÖSO komutanları ile Şanlıurfa’da basın toplantısı düzenledi (4.10.2019). Basın toplantısında Özgür Suriye Ordusu’nu oluşturan ve daha önce “milli ordu” ve “ulusal kurtuluş cephesi” adı altında birleşen grupların tek çatı altında toplandığı, “Suriye geçici hükümeti savunma bakanlığı”na bağlandığı ve “düzenli orduya” geçileceği ilan edildi!

Türkiye’nin önündeki büyük sorun

AKP hükümetinin Şam’a karşı Suriye geçici meclisi, hükümeti ve ordusu kurması; Suriye topraklarındaki yerleşim yerlerine Türkiye’den kaymakam, emniyet müdürü ve jandarma komutanı ataması, Suriye topraklarında kararname ile üniversite kurması, açık ki “toprak bütünlüğünü savunma” sözünün değil, “toprak kazanma niyeti”nin göstergeleridir!

AKP hükümeti, tam da bu nedenle hem Astana ortaklarının hem de Türk kamuoyunun “Esad’la barış” çağrısına kulaklarını kapatıyor ve Esad’a “katil” demeyi sürdürüyor!

Fakat önümüzdeki süreç açısından asıl mesele şu: AKP’nin fetih niyeti, Türkiye’nin PKK koridoruna karşı haklı operasyonunu gölgeleme riski ve baltalama potansiyeli taşıyor!

Türkiye’nin Şam yönetimini tanımadan, onunla anlaşmadan yapacağı “sınır ötesi” operasyonlar şu anda sadece meşruiyet sorunu taşıyor ama ileride Türkiye’nin önüne çok büyük sorunlar bırakacaktır.

AKP’nin uluslararası boyutta yaratacağı sorunları sonrasında çözmek ise öyle kolay olmayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2019

1 Yorum

Erdoğan’ın çekmecesindeki 3 harekât planı

Erdoğan 8 Eylül’de şöyle demişti: “Bu iş öyle 3-5 helikopter uçuşuyla, 5-10 araç devriyesiyle, göstermelik birkaç yüz askerin bölgede bulunmasıyla olacak iş değildir. Eylül ayı bitmeden Fırat’ın doğusunda kendi askerlerimizle fiilen güvenli bölge oluşumunu başlatmamış olursak artık kendi yolumuza gitmekten başka çaremiz kalmayacaktır.”

Evet, Eylül ayı bitti.

Trump’la 25 Eylül’de New York’ta görüşemeyen Erdoğan, şimdi çekmecesindeki 3 harekât planıyla baş başa…

1. Harekât Planı: ABD’yle devam

Erdoğan’ın çekmesindeki ilk harekât planı, ABD’yle yapılan “oyalama mutabakatı”nı sürdürmek şeklinde…

Bu harekât planında AKP’nin istediği 480 km uzunluğunda ve 30 km genişliğinde, kontrolü Türk askerlerinde olan, devriye ve daimi üslerle yerleşilmiş bir “güvenli bölge” kazancı yok.

Bu harekât planında ABD’yle ipleri atmamak var; 480 km uzunluğunda ve 5-10 km derinliğinde, Amerikan ve Türk askerlerinin ortak gözetiminde bir “tampon bölge” kazanımı var.

Bu harekât planı, AKP için masada güçlü olabilmek için sahada olabilmeyi sürdürmenin aracı olarak görülüyor yine de…

Ancak bu harekât planı, son tahlilde Ankara’yı PYD/YPG devletçiğini tanımaya kadar götürebilecek tuzaklar içeriyor ve dahası Erdoğan’ın göstermeye çalıştığı “kararlı duruşu” gölgeliyor. İç politikada AKP açısından sorunların büyüdüğü bir süreçte, bu büyük zaaf olarak değerlendiriliyor.

2. Harekât Planı: ABD’ye rağmen operasyon

Erdoğan’ın çekmecesindeki ikinci harekât planı, ABD’ye rağmen Türkiye’nin “güvenli bölge” inşasına girişmesidir.

Bu harekât planı kuşkusuz Türkiye ile ABD ilişkilerini koparma potansiyeli taşıyacaktır zira sahada Türk ve Amerikan askerlerinin karşı karşıya gelme olasılığı vardır.

Bu planın askeri zaafı, ABD’nin Türkiye’ye kapatacağı hava sahasının, karadaki ilerlemeyi yavaşlatması ve riskleri artırması olacaktır.

Yeri gelmişken belirtelim; bu planın siyasi zaafı, ABD’ye rağmen yapılacak olmasında değil, Suriye’ye rağmen de yapılacak olmasındadır!

3. Harekât Planı: Küçük cepler oluşturma

Erdoğan’ın çekmecesindeki üçüncü harekât planı, bir bakıma ilk iki planın sentezidir.

Hem ABD’yle ipleri koparmayan ama hem de mevcut mutabakatı aşarak ve zamana yayarak küçük operasyonlarla uygun yerlerde cepler oluşturmak şeklinde hedefi olan bir harekât planı bu…

AKP böylece hem ABD’yle tamamen karşı karşıya gelmemeyi sağlamış olacak, hem de küçük toprak kazanımları elde edip bunu iç politikada değerlendirmiş olacak.

30 Eylül’de yapılan MGK’nin “güvenli bölge projesi için samimi gayretleri daha ileri adımlarla güçlendirme” kararı, bu üçüncü seçeneğin öne çıktığına işaret ediyor.

Türkiye’nin harekât planı: Suriye’yle anlaşmak

Fakat Erdoğan’ın çekmecesindeki her üç harekât planı da, ulusal çıkarlar açısından Türkiye’nin harekât planı değildir.

Her üç harekât planı da Şam yönetimine rağmen planlar olduğu için siyaseten yanlış, askeri olarak zaaflı ve ekonomik bakımdan maliyetlidir.

Oysa siyaseten doğru, askeri ve ekonomik bakımdan en az maliyetli bir çözüm var: Ankara-Şam işbirliğiyle Suriye’nin kuzeyinde Şam yönetiminin egemenliğini tesis etmek!

Türkiye’de “Ankara Şam’la görüşmeli” fikri gittikçe güç kazanıyor ve hükümeti zorluyor. Böyle olduğu için de AKP medyasında “CHP’nin ‘Esad’la görüşün’ önerisi en çok YPG’yi memnun eder” propagandası yapılıyor.

Oysa gerçek tersidir. Ankara’nın Esad karşıtlığı en çok ABD ve YPG’yi memnun etmektedir. Zira YPG, fiilen ABD ve AKP iktidarının Esad karşıtlığı temelinde yürüttüğü stratejinin içinde kendine yer buldu ve devletçik olma yoluna girdi. Anımsayın: AKP hükümeti, Ankara’ya davet ettikleri PYD/YPG liderine “özerkliğinize karışmayız, yeter ki Esad’a karşı ÖSO’yla harekât edin” diyordu!

Gerçek şudur: Suriye ordusu kuzeye girdiğinde ne ABD üssü kalır ne de YPG devletçiği!

Ankara, işte bunun önünü açmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2019

1 Yorum

Suriye’de barış, Türkiye’de barış

CHP’nin düzenlediği “Suriye’de Barışa Açılan Kapı” temalı Uluslararası Suriye Konferansı’na dair gözlemlerimi dün Cumhuriyet’te kısaca yazmıştım. Bugün o gözlemlerimin üzerinden meselenin esasını tartışacağım.

“Katil Esad” yanlışı!

Konferansın katılımcıların çoğunlukla dile getirdiği görüş özetle şuydu: “Esad diktatördü, katildi, halkına zulüm yaptı. Suriyeliler o nedenle ülkelerini terk etmek ve Türkiye’ye sığınmak zorunda kalmışlardı.”

AKP’nin de savunduğu bu tez, CHP’nin konferansının öne çıkan görüşü oldu maalesef.

Tespit bu olunca, yani sorunun kaynağı Esad olunca, örneğin AKP açısından teşhis şu oluyor haliyle: Esad rejimi devrilmeli!

Gerçi AKP “katil Esad” lafını aslında Suriye’deki hedefine ulaşmanın propaganda malzemesi olarak kullandı en başından beri… Fakat CHP’nin konferansına katılanlar ise ciddi ciddi “katil Esad” söylemine inanıyorlar!

“Suriyeliler Türkiye’de kalmalı” yanlışı!

Bir kez sorunun kaynağını Esad olarak koyduğunuzda da Türkiye’ye sığınmış Suriyeliler konusunda çözümünüz şu oluyor:

AKP, örneğin son ABD’yle “güvenli bölge” anlaşmasında olduğu gibi, Suriyeli Arapları, Türkiye Kürtleri ile Suriye Kürtleri arasında tampon yapmaya kalkıyor; CHP konferansına katılan liberal sosyologlar ise Esad’ın devrilmeyeceğini de gördükleri için Türkiye’deki Suriyelilerle uyum içinde yaşamayı savunuyor!

CHP konferansının konuşmacılarından bazıları, ciddi ciddi “Suriyelileri yeniden Suriye’ye göndermemeliyiz, çünkü orada izole olurlar; en iyi çözüm burada bizimle uyum içinde yaşamalarıdır” diyorlar!

Bir kez sorunun kaynağını yanlış olarak Esad diye teşhis ettikleri için, o sosyologların kafasında Suriyelileri vatanlarına kavuşturma perspektifi de olamıyor!

Suriyeliler Esad’dan değil, cihatçılardan kaçtı!

Oysa o liberal sosyologlar yıl yıl gelenlerin sayılarına ve hangi olay üzerine geldiklerine baksalar, Türkiye’ye gelen 4 milyon Suriyelinin çok büyük çoğunluğunun Esad’dan değil, cihatçılardan kaçtığı gerçeğini görecekler!

Görmek istemeyenler, bari ilk gelen Suriyelilerin arşivlerde kayıtlı olan şu özlerini hatırlasalar: “Esad 6 ay sonra devrilecek, geri döneceksiniz diyerek gelmemizi teşvik ettiler.

Evet, Türkiye’ye ilk gelen Suriyeliler, Esad’ı 6 ayda devirme hedefi olanların teşvikiyle geldiler. Ardından gelenler ise sınırların açılmasıyla Suriye’ye Esad’ı devirmeye giden/gönderilen Bosnalı, Çeçen, Afgan, Uygur kökenli cihatçıların teröründen kaçarak geldiler. ABD’nin PYD’yi meşrulaştırmak için savaştırdığı “kullanışlı düşman” IŞİD’den kaçarak geldiler.

Gerçek budur, “katil Esad” söylemi ise bu gerçeğin üzerini örten perdedir!

Emperyalizmin derdi insan değil, para!

Meselenin esasına gelecek olursak…

2011 yılında Suriye’nin başında Esad değil de, bizim liberal sosyologlarımızı tatmin edecek ölçüde “demokrat” olan bir devlet başkanı olsaydı; Suriye’de bu yaşanılanlar olmayacak mıydı?

ABD Suriye’ye “demokrasi” için mi geldi? ABD Irak’ı “demokrasi” için mi işgal etmişti? ABD Libya’ya “demokrasi” için mi saldırmıştı?

ABD, Irak’taki, Libya’daki, Suriye’deki halkların daha demokratik bir düzende yaşamasını sağlamak için mi milyonları öldürdü?

Geçiniz!

ABD Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji koridoru inşa etmek için bölgemizde; Kürtlerin kara kaşı kara gözü için değil! ABD enerji hatlarını Çin ve Rusya’ya karşı denetiminde tutmak için bölgemizde; Arap sevgisinden değil! ABD, etnik ve mezhep üzerinden bölgedeki etkili ulus devletleri bölerek kontrolünde tutmak için bölgemizde; Türklere, Kürtlere, Araplara, İranlılara demokrasi getirmek için değil!

Sorunun kaynağı Esad değil, ABD!

Milyonların kanını döken ABD’yi değil de, sorunun kaynağı olarak vatanını savunan Esad’ı görenler, haliyle yanlış öneriler sunuyor.

Sorunun kaynağı ABD emperyalizmi ve onun işbirlikçileridir. Sorun bu olunca, çözüm de bellidir: ABD emperyalizmine karşı bölgesel işbirliği!

Bunun da pratikteki ilk ifadesi, Ankara’nın Şam’la işbirliğine geçmesidir!

İşte her şeye rağmen CHP’nin konferansı bu ana mesajı vermesi bakımından Türkiye ve Suriye için yararlı olmuştur.

Zira Suriye’de barış, Türkiye’de barıştır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Eylül 2019

2 Yorum

Sorunun kaynağı Esad değil ABD!

Gözlemci sıfatıyla davet edildiğim CHP’nin Uluslararası Suriye Konferansı’na dair “gözlemlerim” kısaca şöyle:

Türkiye’nin ana muhalefet partisinin, iktidarın yanlış Suriye dış politikasına karşı önemli bir uyarı çıkışı yapması ve ana mesaj olarak “Ankara Şam’la görüşmeli” demesi, oldukça önemliydi.

Ancak bu önemli ana mesajın altı maalesef içerikte pek doldurulamadı. Bu, bir parça belirlenen oturumların ağırlıklı olarak Türkiye’deki Suriyeliler sorununa ayrılmasından ama bir parça da katılımcıların Suriye meselesindeki pozisyonlarından kaynaklanıyordu.

Şöyle ki:

Sempozyumu CHP yerine AKP düzenleseydi, katılımcıların yarıya yakını yine katılımcı olurdu!

2011 yılından beri medyada Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a karşı konumlanan akademisyen ve gazeteci yorumcuların önde gelenleri sempozyumdaydı!

Nitekim, konuşmalarda maalesef yukarıda belirttiğim ana mesaja rağmen, ağırlık olarak Esad karşıtı mesajlar verdiler.

CHP yönetimi, Chattam House kurallarının geçerli olduğunu belirterek, konferansta dile getirilen görüşlerin sahipleri üzerinden dışarı aktarılmasını ne yazık ki istemedi. Yanlış bulsak da, haliyle ev sahibinin kurallarına uyuyoruz. Ama o görüşleri de kısaca eleştirelim:

Bir kere konuşmacılarının çoğunun, Suriyelilerin Türkiye’ye sığınma nedenini Esad’ın diktatörlüğüne ve zulmüne bağlamaya kalkması, çok büyük bir yanlıştı. Kaldı ki bu AKP’nin argümanıydı.

Ve ana muhalefet partisinin konferansında sorunun kaynağı olarak iktidarla aynı saptamaların yapılıyor olması, çözüm oluşturma çabası açısından daha baştan soru işareti yaratıyordu.

Sorunun nedeni yanlış teşhis edilince, soruna çözüm de güdük kalıyordu. Sorunu Esad’a bağlayan liberal sosyologlar bu nedenle Türkiye’deki Suriyelileri vatanlarına kavuşturma perspektifi yerine, onların Türkiye’ye nasıl uyum gösterecekleri üzerinde durdular ağırlıkla.

Ve dördüncü oturumda bir generalle kıdemli bir gazetecinin söz sırası gelene kadar da maalesef sorunun ana kaynağı olan ABD emperyalizminden bahseden olmadı!

Ancak her şeye rağmen CHP’nin Uluslararası Suriye Konferansı, Ankara-Şam işbirliği gibi meselenin esasına dair vurgusu ve bunu iktidara zorlama potansiyeli nedeniyle oldukça önemliydi.

Sürdürülmesi ve yeni katılımcılarla geliştirilmesi, ülkemiz için de, komşumuz için de yararlı olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Eylül 2019

3 Yorum

Erdoğan’ın gösterdiği iki harita

Tayyip Erdoğan, BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, iki harita gösterdi.

İkisi de bölgemizle ilgili; biri doğrudan, diğeri dolaylı ülkemizi ilgilendiren iki harita…

İlkiyle başlayalım…

İsrail’in işgal haritası

Erdoğan’ın elinde tutarak BM Genel Kurul üyelerine ve dünyaya gösterdiği ilk harita, İsrail’in çeşitli dönemlerini gösteren haritaydı.

Benim de yıllar önce İsrail’in işgaline ve yıllar içinde genişlemesine işaret ettiğim bir yazımda kullandığım o harita, İsrail karşıtı çevrelerde yaygınca bilinen bir işgal haritasıdır.

Erdoğan haritayı göstererek şunları söyledi: “Bugün adaletsizliğin en çok yaşandığı yerlerden biri, İsrail işgali altındaki Filistin topraklarıdır. Ben merak ediyorum bu İsrail neresidir? Bu İsrail’in toprakları nereleri kapsıyor? 1947’de neresiydi, 1949-67’de neresiydi ve şu anda İsrail neresidir? İsrail doymuyor. BM’nin İsrail’le ilgili aldığı kararları uygulamıyor. O zaman BM ne işe yarıyor?”

Doğru, İsrail doymuyor ve Filistin topraklarını yıldan yıla işgal ederek sürekli genişliyor. Erdoğan’ın gösterdiği o harita da bu işgal ile genişlemenin somut göstergesi…

Bölünmüş Suriye haritası

Erdoğan’ın gösterdiği diğer harita ise komşumuz Suriye’nin haritasıydı…

Çeşitli renklerdeki harita, hangi topraklarda kimin kontrolünün olduğunu gösteren bir haritaydı…

Şam yönetimi, PYD, TSK/ÖSO denetimindeki toprakları ve en önemlisi ABD ile AKP’nin mutabakata vardığı “güvenli bölge” topraklarını gösteren bir haritaydı…

Sınırı, Suriye içine taşıyan “güvenli bölge” anlaşması haritasıydı…

Özetle harita, aslında “bölünmüş Suriye” haritasıydı…

Erdoğan o haritayı göstererek, ABD’yle anlaştıkları “güvenli bölge”nin genişletilmesini istiyordu: “Bu bölgenin derinliğini Deyr-ez Zor – Rakka hattına indirebilirsek Avrupa’nın diğer bölgelerinden de dönecek Suriyeli sayısını 3 milyona çıkarabiliriz.”

Birbirine meşruiyet kazandıracak haritalar

Bu iki haritayı aynı konuşmada sergilemek, özel bir hedefi yoksa, tam bir taktik felakettir.

Zira Filistin’i işgal ederek genişleyen İsrail’in o haritasını BM Genel Kurulu’nda göstermek ne kadar haklı bir işse, ardından Suriye’yi bölen bir haritayı aynı konuşmada gösterebilmek o kadar haksızcadır!

Aynı konuşmada gösterilen o iki harita, kaçınılmaz olarak şu sonucu doğuracaktır:  Bölünmüş Suriye haritası göstermek, Filistin’i işgal ederek genişleyen İsrail haritasına meşruiyet sağlar!

Tersini, yani İsrail’in Filistin’i işgal eden haritasının, bölünmüş Suriye haritasına meşruiyet kazandırmak için gösterilmiş olabileceği ihtimalini ise düşünmek bile istemiyoruz!

Haritaların asıl sahibi ABD

Erdoğan’ın gösterdiği o iki harita, aslında birbirine zıt değil, birbirini bütünleyen haritalar…

Her iki haritanın da esas sahibi emperyalizmdir!

Filistin’i bölen haritanın asıl sahibi İsrail değil, İngiltere ve ABD emperyalizmidir.

Suriye’yi bölgen haritanın asıl sahibi PYD ya da AKP ile ÖSO değil, ABD emperyalizmidir.

Erdoğan, iki haritanın da sahibi olan ABD’yle bir haritanın oluşmasında ortaklık yapıp, diğer haritaya itiraz ediyor!

Toprak bütünlüğü korunmuş harita

Bölünmüş Suriye haritası, Türkiye’nin ulusal çıkarına değildir.

Tersine “toprak bütünlüğü ve siyasal birliği” korunmuş bir Suriye haritası Türkiye’nin çıkarınadır.

Israrla yazacağız: Türkiye’nin Şam yönetimine rağmen, ABD’yle Suriye’de kuracağı “güvenli bölge”, PYD devletçiğinin fiili kabulü demektir.

Kaldı ki Pentagon açık açık bunu söylüyor: Güvenli bölge, PYD için güvenli bölgedir!

“Bölünmüş Suriye” haritasında ısrar etmek, Türkiye’yi ateşe atmaktadır!

Doğru dış politika, “bölünmüş Suriye” haritasını yırtmak ve Şam ile anlaşarak “toprak bütünlüğü korunmuş Suriye” haritasına destek olmaktır!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2019

Yorum bırakın

Pentagon’un 4 taktiği

ABD, Esad’ı devirme olasılığının ortadan kalktığını çoktan gördü ve kabullendi. Hesabını, Esad’sız Suriye’ye göre değil, Esad’lı Suriye’ye göre yapıyor.

Hesabı da özetle şu: Rusya’yı “federal Suriye”ye razı/mecbur ederek, Fırat’ın doğusunda “özerk PYD devletçiği” oluşturmak.

ABD bunun için şu taktikleri uyguluyor:

ABD’nin ‘Kuzey Suriye’ planı

1. Pentagon PYD’nin askeri birimi YPG’yi silahlandırıyor, donatıyor, eğitiyor ve toplamda 80 bin kişilik “düzenli bir ordu” oluşturmaya çalışıyor.

2. Pentagon, Fırat’ın doğusunda çok sayıda üs kurarak, bölgeyi “dış güçlere” karşı korumaya çalışıyor.

3. ABD, Suriye ordusunu Fırat’ın doğusuna girmekten uzak tutacak siyasi ve askeri hamleler yapıyor. Washington, bu amaçla Ankara-Şam karşıtlığından (özellikle İdlib’de ve teröristlere destek düzleminde) azami yararlanmaya çalışıyor.

4. ABD, Türkiye’ye 180 km uzunluğunda ve 15km (pazarlığa göre ileride 30 km) derinliğinde tampon bölge havucu vererek, Türkiye’yi tamponun altındaki “PYD için güvenli bölge”yi kabule zorluyor.

Tehdit ne, kaynağı kim?

Türkiye açısından Suriye’de istenmeyen durum ne? Suriye’nin bölünmesi ve Fırat’ın doğusunda ABD’nin nüfuzu altında bir Kürt bölgesi kurulması…

Peki bu tehdidin önündeki engeller ne? Türkiye ya ABD’ye rağmen (ve Suriye’nin de onayıyla) bölgeye girer ve PYD otoritesini ortadan kaldırarak bölgeyi Şam yönetimine teslim eder ya da Suriye ordusunun bu bölgeye yapacağı askeri operasyona fiili destek vererek ABD ve PYD otoritesini ortadan kaldırmasına yardım eder…

Ancak Türkiye bunu yapmıyor. Tersine AKP hükümeti Esad karşıtlığını sürdürüyor ve ABD’yle işbirliği yaparak “müttefikini” Fırat’ın doğusunda bir PYD devletçiği kurmaktan vazgeçireceğini sanıyor.

Oysa Türkiye işbirliği yapsa da, ABD Fırat’ın doğusunda bir özerk yapı kurmaktan vazgeçmez. Zira bu ana hedefinin bir parçası.

Nedir o ana hedef? Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir Amerikan Koridoru kurmak. Irak’ın kuzeyinde inşa ettiği ilk parçaya, Suriye’nin kuzey doğusunda (Fırat’ın doğusunda) bir parça eklemek ve zamanla bunu Fırat’ın batısına taşıyarak Doğu Akdeniz’e ulaştırmak…

Güvenli bölgenin anlamı

Peki Ankara bunu görmüyor mu? Ya da Ankara’da birileri ABD’nin bu planından yararlanarak Suriye’nin kuzeyinde toprak kazanımı mı elde edebilmeyi hesaplıyor?

Bakınız, ABD oyununu kapalı değil, gayet açık oynuyor ve her şeyi tüm çıplaklığıyla dile getiriyor. Yani Ankara’nın gözden kaçırabileceği bir gizlilik yok.

Şu iki açıklama bile her şeyi anlamak için yeterli:

1. ABD IŞİD ile Mücadele Görev Gücü Direktörü Chris Maier, Pentagon’da düzenlenen brifingde şöyle diyor: “Amacımız hem Türkiye’nin güvenlik kaygılarını çözmek hem de (ana omurgasını YPG’nin oluşturduğu) DSG’nin güvenliğini sağlamak.

ABD’yle yapılan “güvenli bölge” mutabakatının fiilen ne anlama geldiği daha açık nasıl ifade edilebilir? Pentagon açık açık Türkiye’yle varılan mutabakatın esas hedefinin YPG’nin güvenliğini sağlamak olduğunu belirtiyor!

2. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, DSG’nin hakimiyetindeki bölgeye kimseyi sokmayacaklarını ilan ederek şunu söylüyor: “Esad’a bağlı güçler ya da uluslararası destek güçlerinin Suriye’nin kuzeyine girmeye çalıştıkları sırada onlara engel olduk. Bu girişimleri engellemek için gereken bütün adımları attık ve atmaya da devam edeceğiz.

Kaldı ki Trump da açık açık “Bunu (Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine askerî harekâtını) yapamazsınız dedim. Ve Erdoğan yapmadı. O yüzden bir ilişkimiz var,” demişti!

AKP’nin ABD’yle ortak üs kurma hedefi!

Hal böyleyken bakın Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ne diyor: “Bizim amacımız sınır hattı boyunca 30-40 kilometrelik güvenli bir bölge oluşturmak. Fırat’ın doğusuna devriye üsleri kuracağız. Bunlar Türkiye ile ABD’nin ortak üsleri olacak. Daimî olmasını istiyoruz. İhtiyaca göre sayıları belirlenecek. Devriye yaparken, arazi şartlarına göre sayı tespit edilecek. İdlib’dekiler gözlem noktası ama Fırat’ın doğusundakiler üs bölgesi olacak.”

Heyhat! Hedefe bakınız: Suriye topraklarında, ABD’yle ortak üs kurmak!

Bu durumda AKP, ABD ile Suriye’yi bölmeye çalışmış olmuyor mu? O bölünmeden de Türkiye’yi bölmeye çalışacak bir tramplen çıkmayacak mı?

Heyhat ki heyhat! Ankara’yı AKP’den kurtarmak, bölgeyi ateşten ve Türkiye’yi bölünmeden kurtarmaktır son tahlilde…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Eylül 2019

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın