AKP-ABD mutabakatının 4 sonucu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/08/2019
AKP ile ABD’nin Suriye’nin kuzeyi için Fırat’ın doğusunda bir “güvenli bölge” uzlaşmasına varması ve bunun için Şanlıurfa’da “Müşterek Harekât Merkezi” kurulmaya başlaması, gerek Türk-Amerikan ilişkileri açısından, gerekse Suriye’de süren savaş açısından yeni bir aşamadır.
Türkiye’nin, AKP’ye rağmen, önümüzdeki süreçte bu anlaşmadan dönmesi olasılığına rağmen; “Müşterek Harekât Merkezi” bazı olası sonuçlar ortaya çıkarmıştır:
1. ABD hem PYD’yle hem de AKP’yle çalışacak
Suriye’de IŞİD tehdidinin ortaya çıkmasından itibaren AKP’nin ABD’ye yaptığı çağrı özetle şuydu: “PYD/YPG ile değil, benimle çalış.”
Oysa ABD’nin IŞİD stratejisinin hedefi, “bölgedeki en yeterli kuvvetlerle IŞİD’i hızla ortadan kaldırmak” değildi! ABD’nin IŞİD stratejisi, IŞİD üzerinden PYD/YPG’yi “meşru” kuvvet yapmak ve oradan hareketle bu örgüte Suriye’nin kuzeyinde bir devletçik kurmaktı.
Dolayısıyla ABD’nin o süreçte PYD’ye karşı AKP’yi seçmesi olası değildi. O zamanlar da belirttiğimiz gibi ABD birine stratejik, diğerine taktik araç olarak bakıyordu.
AKP ile ABD’nin “güvenli bölge” uzlaşmasına bu perspektiften baktığımızda, ortaya şu tablo çıkmış oluyor: AKP ABD’ye “PYD’yle değil, benimle çalış” diyordu; varılan mutabakat ABD’nin PYD’den vazgeçmeden AKP’yle çalışmasının “taktik aşaması” oldu!
2. Güvenli bölge Suriye’yi böler
Derin analizlere gerek yok: “Güvenli bölge” pratikte “ABD Suriye’yi YPG ile değil, TSK+ÖSO ile bölsün” demektir!
ABD’nin PYD ile Suriye’nin kuzeyinde “güvenli bölge” kurması ile, AKP’nin ABD ile Suriye’nin kuzeyinde “güvenli bölge” kurması arasında, Suriye’nin parçalanması bakımından bir fark yoktur.
Türkiye ve bölge için temel mesele, dün Irak’ın parçalanmamasıydı, bugün de Suriye’nin parçalanmamasıdır. Zira dün Irak’ın parçalanması, bugün de Suriye’nin parçalanması, Türkiye’nin de parçalanabilmesi riskini getirir.
ABD’nin stratejik hesaplar yaptığı bölgemiz için denklem basittir: Komşunun toprak bütünlüğü, bizim toprak bütünlüğümüzün garantisidir.
3. AKP bölgesi için PYD bölgesini tanıma
AKP’nin Suriye’nin kuzeyinde, belli bir derinlikte ABD’yle güvenli bölge” kurması, o derinliğin altını da fiilen tanıması demektir.
ABD’nin hedefi de budur: AKP’ye Suriye’nin kuzeyinde 15 km derinliğinde bir bant (tampon, kuşak) hediye ederek, altındaki geniş PYD bölgesini Ankara’da kabul ettirmek!
PYD bu nedenle belli bir derinliğe kadar AKP güvenli bölgesini kabul edebileceğini açıklamıştı.
4. “Yeni Açılım” olasılığı
AKP’nin ABD’yle “güvenli bölge” uzlaşması, sonuçları itibariyle PYD bölgesini tanımasını getireceğinden, içeride Kürt politikasında kimi değişikliklere neden olacaktır.
Nitekim HDP sözcüsü Kubilay Güney, parti olarak AKP ile ABD arasındaki “güvenli bölge” uzlaşmasını “olumlu bir gelişme olarak” değerlendirdiklerini açıklamıştır.
Anlaşma sürecine paralel olarak Öcalan’la yeniden görüşmelere başlanması, Öcalan’a daha 6 Mayıs’ta “PYD Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olmalı” mesajı verdirilmesi, “yeni açılım” olasılığına işaret etmektedir.
ABD’nin hedefi Ankara’ya PYD bölgesini kabul ettirmek olduğundan, bu kez “yeni açılım”da PYD’nin PKK’den “bağımsızlaştığı” işlenecek, buna paralel olarak da Öcalan’dan PKK’ye “silah bırakma çağrısı” gelebilecektir.
ABD’yle değil Suriye’yle “müşterek harekât”
Kuşkusuz bu dört sonuç da henüz olasılık boyutundadır. Türkiye’nin bu sonuçları yaşamak yerine önünde bir başka olasılık daha vardır:
Türkiye ABD ile değil, Suriye ile “müşterek harekât merkezi” kurmalıdır!
Türkler için de, Araplar için de, Kürtler için de, en hayırlı çözüm, Amerikasız çözümdür!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2019
NATO stratejisi ve Amerikan tuzağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/08/2019
ABD’yle “güvenli bölge” ne anlama gelmektedir? ABD’yle “güvenli bölge” kurarak “Amerikan Koridoru” yıkılabilir mi?
Konuyu geçen yazımıza ek olarak bir de tarihselliği içinden anlatmaya çalışalım:
“Esnek Mukabele” stratejisi
NATO’nun Soğuk Savaş boyunca uyguladığı iki temel strateji vardır: İlki “Kitlesel (Topyekûn) Mukabele” stratejisiydi. NATO’nun kendi yayınlarından çıkardığı “NATO’nun Dönüşümü” adlı kitapçıkta bu strateji şöyle özetleniyor: “‘Kitlesel Mukabele’ stratejisi, NATO’nun üyelerinden herhangi birine karşı yapılacak bir saldırıya nükleer silahlar dahil, emrindeki her türlü vasıtayı kullanarak mukabelede bulunacağı tehdidinin getirdiği caydırıcılığı vurguluyordu.”
NATO’nun bu stratejisi John F. Kennedy’nin ABD Başkanlığı dönemiyle birlikte değişti ve 1967’den itibaren “Esnek Mukabele” stratejisine dönüştü. Yine NATO’nun kendi kitapçığında bu strateji şöyle özetleniyor: “1967’de potansiyel bir saldırganın zihninde NATO’nun mukabelesinin konvansiyonel mi yoksa nükleer mi olacağı yolunda bir belirsizlik yaratmayı amaçlayan ‘Esnek Mukabele’ stratejisi getirildi. ‘Esnek Mukabele’ Soğuk Savaş’ın sonuna kadar NATO’nun benimsediği strateji oldu.”
Peki neydi “Esnek Mukabele” stratejisi?
Toroslardan savunma stratejisi
Belçikalı akademisyenlerden Luc Crollen, NATO bursuyla “NATO’nun Kanatları Tehdit Altında mıdır?” konulu bir araştırma yapmıştı. Doğan Avcıoğlu bu araştırmayı 2 Haziran 1970’de Devrim dergisinde okurlarına aktarmıştı.
Crollen, NATO yetkilileriyle yaptığı etraflı görüşmelerden sonra şu sonuca varmıştı: “Esnek Mukabele” stratejisi, aslında merkezi Avrupa’yı değil, Norveç ve Danimarka ile Türkiye ve Yunanistan gibi NATO’nun kanattaki üyelerini ilgilendirmekteydi. Zira merkezdeki ülkeleri hedef alan saldırılarda klasik silahlardan nükleer silahlara tırmanma hemen olacaktı ancak kanat ülkelerinde, özellikle güney kanadında durum farklı olacaktı.
Yunanistan’a bir SSCB-Bulgar saldırısı halinde Trakya’nın savunulamayacağı öngörülerek savunma hattı Güney Makedonya’dan kurulacaktı!
Türkiye’yi hedef alacak 24 tümenlik SSCB saldırısı için de Anadolu korunamayacak ve “Esnek Mukabele” stratejisi içinde savunma hattı Toroslardan kurulacaktı!
Yani NATO, daha doğrusu ABD, bir SSCB saldırısında aslında Anadolu’yu değil, Torosların altındaki bölgeyi koruyacaktı!
Peki neresidir o bölge?
ABD’nin federasyon teklifi
ABD acaba daha o tarihten itibaren kurmak istediği “Kürdistan”ı mı korumak istiyordu öncelikle? Hem de Türk Silahlı Kuvvetleri ile!
Zira “Esnek Mukabele” stratejisinin hazırlandığı yıllarda, daha 1965’te ABD Türkiye’ye “federasyon” öneriyordu. Senato üyesi Sadi Koçaş, ABD’nin 1965’te Demirel hükümetine “Irak, İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım” önerisi getirdiğini açıklamıştı.
ABD aynı projeyi güncelleyerek 12 Mart’tan sonra 1974’te ve 12 Eylül’den sonra 1986’da Türkiye hükümetlerinin önüne koydu yine.
Amerikan Koridoru
ABD’nin bu uzun yıllara dayanan hedefi neydi peki? Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji ve güvenlik koridoru kurmak! Bu koridor üzerinde yaşayanlar da çoğunlukla Kürt olduğu için bunu onlara dayanarak yapmak…
İşte ABD’nin Irak’a saldırısıyla 25 yılda ülkenin kuzeyinde inşa ettiği Barzanilerin devletçiği ile 8 yıldır Suriye’nin kuzeyinde oluşturmaya çalıştığı PYD devletçiği bu hedefin parçalarıdır.
Dün Irak’ta birinci aşamada Çekiç Güç ile korunan, ikinci aşamada Türkiye’ye kabul ettirilen ve üçüncü aşamada resmi olarak tanınır hale getirilip Ankara ile işbirliği yaptırılan Barzani devletçiği için uygulanan aşamalar, bugün de Suriye’de uygulanmaya çalışılıyor…
Dün Suriye’de birinci aşamada ABD üs ve askerleriyle korunan PYD devletçiği, “güvenli bölge” tuzağı ile Türkiye’ye kabul ettirilme aşamasında!
Çünkü ABD’yle belli bir derinliğe kadar “güvenli bölge”de anlaşmak, derinliğin altını da kabul etmektir!
Ne demişti Marx: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak.”
Peki çıkış yok mu? Elbette var: Suriye ile anlaşarak Amerikan Koridoru’nu yıkmak!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ağustos 2019
Güvenli bölgede “uzlaşma” ne anlama geliyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/08/2019
Türk ve Amerikan askeri heyetleri arasında süren güvenli bölge görüşmelerinden “anlaşma” çıktı. Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre:
a)Türkiye’nin güvenlik endişelerini gidermek üzere ilk aşama tedbirleri alınacak.
b)Bunun için ABD ile “Müşterek Harekât Merkezi” kurulacak.
c)Güvenli bölgenin bir barış koridoruna dönüştürülmesi için ek tedbirler alınacak.
Anlaşılan o ki, ABD Türkiye’yi kaybetmemek için, AKP de ABD’yle daha fazla karşı karşıya gelmemek için bir orta noktada uzlaştı. Ancak iki ülkenin stratejik hedeflerinin birbirine zıt olması nedeniyle kesin bir uzlaşmanın sağlanamayacağını şimdiden belirtelim!
Dolayısıyla varılan nokta aslında bir anlaşma değil, geçici bir uzlaşmadan ibarettir bize göre. Şundan:
Üçüncü seçenek: ABD’yle anlaşma
AKP’nin ABD ile müzakere ettiği güvenli bölge, Türkiye’nin önündeki seçeneklerden üçüncüsü ve en sorunlu olanıdır. Türkiye’nin ABD ile anlaşarak kuracağı bir güvenli bölge, Irak örneğinde de görüleceği gibi, yıllar içerisinde bir PYD güvenli bölgesine dönme riski taşımaktadır.
Bu konuda çokça yazdık. Türkiye ile ABD’nin güvenli bölge konusunda ortak bir çıkarı yoktur, zira hedefleri farklıdır. ABD güvenli bölgeyle, tıpkı Irak’ta olduğu gibi, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt Koridoru, daha doğrusu bir Amerikan Koridoru kurmaya çalışıyor. ABD’nin istediği güvenli bölge, “PYD için bir güvenli bölge”dir.
Türkiye’nin güvenli bölge anlayışı ise AKP’nin ajandası nedeniyle ikili bir durum sergiliyor. Türkiye bir yandan haklı olarak ABD’nin “PYD için güvenli bölge” hedefine karşı çıkıyor ama aynı zamanda bunu fırsata çevirerek, o güvenli bölgenin içinden “ÖSO için güvenli bölge” kurmayı hayal ediyor!
İkinci seçenek: tek başına operasyon
Türkiye’nin önündeki ikinci seçenek ise anlaşma seçeneğinin ortadan kalktığı koşullarda operasyon seçeneğini devreye sokmasıdır. Yani Fırat’ın doğusuna operasyon yapmasıdır.
Bu seçenek, Amerikan Koridoru’nu fiilen hedef alması bakımından yararlı, ancak Suriye’nin onayını almadığı için uluslararası hukuk açısından sorunlu olacaktır.
Elbette “Suriye’nin olurunu almak, Amerikan Koridoru’nu ortadan kaldırma hedefinin yanında önemsizdir” denilebilir, deniliyor da…
Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, AKP’nin Amerikan Koridoru’nun yerine ya da o koridorun içinden bir ÖSO koridoru çıkarma hayali, “daha önemsiz” denilen Suriye’nin olurunu alma sorununu, orta ve uzun vadede büyük sorun haline getirebilir!
Birinci seçenek: Suriye’yle anlaşma
Dolayısıyla Türkiye için en yararlı seçenek, Suriye ile anlaşarak Amerikan Koridoru’nu ortadan kaldırma seçeneğidir.
Üstelik bu seçenek Türkiye açısından en maliyetsiz seçenektir. TSK’nin komşu topraklarda alacağı askeri riski, bu seçenekte, kendi topraklarında Suriye ordusu alacaktır. Elbette Suriye ordusu bunda zorlanacaktır. Ancak Rusya’nın hava desteği ile Türkiye’nin hava ve özel kuvvet desteği Şam yönetimi için de maliyeti düşürecektir.
Diğer yandan bu birinci seçenek, 5 milyon Suriyeli sığınmacı sorununun da herkes için en yararlı çözümünü getirecektir.
AKP hükümetinin hâlâ “zalim ve katil” diyerek Esad karşıtlığını sürdürmesinin akılcı bir yanı yoktur. Kimi AKP sözcülerinin “halkına zulmeden biriyle anlaşmayız” diyerek sanki ilkeli bir tutum sergiliyormuş izlenimi vermesi, yukarıda anlattığımız ajandayı perdelemeye çalışmaktan başka bir şey değildir.
Amerikan Koridoru’na karşı tek gerçek seçenek, Suriye ile anlaşarak birlikte koridoru ortadan kaldırmaktır. Amerikan Koridoru’na karşı ÖSO koridoru kurmak bir seçenek değil, yeni ve daha büyük sorun demektir!
AKP’nin güvenli bölge konusunda şu aşamada ABD ile “uzlaşması” sorunu çözmemektedir. Türkiye birinci seçeneğe yönelmezse, bu “uzlaşma” ileride çok daha büyük bir soruna dönüşecektir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2019
YAŞ kararlarının anlamı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/08/2019
Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararları nasıl değerlendirilmeli?
İki ölçütümüz olmalı:
Birincisi, terfi edenlerin yeterliliklerinden önce terfi etmesi gerekenlerin neden ettirilmediği üzerinde durarak bir değerlendirme yapmalıyız.
İkincisi, YAŞ kararlarını hükümetin Türk ordusunu ilgilendiren politikalarıyla birlikte ve bir bütün olarak değerlendirmemiz gerekiyor.
Kararları hangi ölçütle değerlendirmeli?
Ölçütümüz neden terfi edenlere bakmaktan ziyade terfi ettirilmeyenlere bakmak şeklinde?
Şundan: Terfi edenler elbette iyi askerdir, vatanseverdir, henüz o görevin rütbesinde olmasalar bile elbette verilen görevleri en iyi şekilde yapmaya çalışacaklardır, bunda bir tereddüt yok.
Salt, terfi edenlere bu gözlükten ve toptancı bir yaklaşımla bakmak, bir YAŞ analizi olmaz; kuru bir TSK propagandası olur. Ve elbette öylesi bir değerlendirme en çok YAŞ’ın tek karar verici mekanizmasına dönüşe sarayı memnun eder!
Sağlıklı bir analiz için, süresi dolmadan emekli edilenlere, terfisi geldiği halde bekletilenlere bakmak gerekir.
FETÖ-metre rahatsızlık mı yarattı?
Uzun uzun isimleri ele almayacağız. Zira meselemiz isimler değil, yukarıda da belirttiğimiz gibi, tasfiye edilenlerin yerine gelenler de ellerinden geleni yapacaktır. Ancak “tipik” olması nedeniyle iki örnek üzerinde duracağız:
İlki Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndan Tümamiral Cihat Yaycı.
Tüma. Yaycı’nın terfi etmesi bekleniyordu. Çünkü Yaycı iki özelliği nedeniyle öne çıkan bir isimdi. Hazırladığı FETÖ-metre ile FETÖ’cülerin temizlenmesinde çok etkili bir isimdi. Öyle ki, yönteminin ordu dışındaki kurumlarda da uygulanması gerektiği herkesin mutabık olduğu bir konuydu.
Onu öne çıkaran bir diğer özelliği ise Doğu Akdeniz konusunda hazırladığı çok önemli kitabıydı: Sorular ve Cevaplarla Münhasır Ekonomik Bölge. Akademisyen kimliği de olan Tüma. Yaycı, Türkiye’nin bu en önemli sorununda yapılması gerekenleri anlatıyordu kısacası…
Ancak Tüma. Yaycı, iki yıl önce birlikte terfi ettiği ismin terfi etmesine rağmen, terfi ettirilmedi!
FETÖ raporu rahatsızlık mı yarattı?
İkinci örneğimiz Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan. Tuğgeneral Nerim Bitlislioğlu geçen yılki YAŞ’ta pasif bir göreve atanmıştı, şimdi de emekli edildi.
Oysa Tuğg. Bitlislioğlu, Genelkurmay’ın o çok önemli FETÖ raporunu yazan kritik önemde bir isimdi! TSK içinde FETÖ’yle mücadelede en öndeki komutanlardan biriydi!
15 Temmuz gecesi FETÖ’cülere direnenleri, Ergenekon-Balyoz kumpaslarında FETÖ’nün hedefi olanları ama bu YAŞ’ta tasfiye edilenlerin uzun listesinin dökümünü yapmıyoruz bile…
Zira sayıları, aynı özellikte olup da terfi ettirilenlerden çokça fazla!
TSK’ye kumpaslar sürüyor!
Gelelim diğer ölçütümüze…
Bu YAŞ’ı, hükümetin TSK’yi ilgilendiren politikalarından bağımsız, tek başına bir teknik mesele olarak değerlendiremeyiz.
Öncelikle YAŞ artık, konuya vakıf sicil amirlerin karar merci olduğu bir yapı değil; Maliye Bakanı’nın, Milli Eğitim Bakanı’nın içinde yer aldığı mini bir bakanlar kurulu adeta. Dolayısıyla kimin terfi edeceğinde askerlik ölçütlerinden çok, siyasi ölçütler kullanılıyor artık!
Diğer yandan biliyorsunuz, 15 Temmuz’u fırsata çeviren iktidar TSK’nin yapısını bozdu: Jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik Komutanlığı’nı İçişleri Bakanlığı’na, kuvvet komutanlıklarını Milli Savunma Bakanı’na, Genelkurmay Başkanı’nı ise saraya bağladı! Askeri liseleri kapattı, harp okullarının yerine sivil bir rektöre bağlı savunma üniversitesi kurdu. Askeri hastaneyi askerden koparıp Sağlık Bakanlığı’na bağladı. Askeri yargıyı lağvetti. Kısacası orduyu parçalara ayırdı!
Ve son olarak askerliği 6 aya indirerek ve bedelli askerliği sürekli hale getirerek, TSK’yi pratikte askersizleştirmiş oldu!
Dolayısıyla YAŞ kararları bu politikalardan ayrı yorumlanamaz. Zira tek başına şu karar bile YAŞ’ın sonuçlarının AKP politikalarıyla birlikte okunması gerektiğini göstermeye yetmektedir: Hiçbir korgeneral orgeneral yapılmadı ama iki ordu komutanı emekli edildi. Dolayısıyla orgeneral rütbesindekilerin komuta edeceği ordu komutanlıkları, korgeneral rütbesiyle komuta edilecek şimdi!
Peki ne anlama geliyor tüm bunlar? Anlamı açık: Ordumuzu hedef almaya devam ediyorlar!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ağustos 2019
‘Erdoğan Koridoru’ hayali
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/07/2019
ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in Ankara’daki “güvenli bölge” görüşmelerinden, neyse ki ciddi bir ilerleme çıkmadı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “ABD’nin önerilerinin tatmin eder düzeyde olmadığını” belirterek “Bir an önce güvenli bölge konusunda bir mutabakata varmamız lazım, sabrımız kalmadı” dedi. Ancak buna rağmen Millî Savunma Bakanlığı “güvenli bölgenin askeri yönünün heyetler arasında görüşülmeye başlandığını” duyurdu.
Dolayısıyla Türkiye açısından tehlike devam ediyor!
Amerikan Koridoru
Ulusal çıkarlara baktığımızda ABD ile Türkiye’nin “güvenli bölge” konusunda anlaşması olası değil. Çünkü ABD’nin çıkarları ile Türkiye’nin çıkarları birbirine ters.
1. ABD, güvenli bölgeyi Suriye’yi bölmek için istiyor. Oysa komşusunun topraklarının bölünmesi Türkiye’nin yararına değil.
2. ABD, Suriye’nin kuzeyinde Amerikan Koridoru’nun ikinci parçasını oluşturmak ve ilerleyen aşamada bunu Irak’taki birinci parçayla birleştirmek istiyor. Suriye’nin kuzeyinde bir Amerikan Koridoru parçası oluşturmak Türkiye’nin yararına değil, tersine sonrasında Türkiye’den bir parça koparma hedefini içerdiği için büyük tehdittir.
İran’a karşı destek
Bu iki temel hedefin dışında, ABD’nin “güvenli bölge” ile ilgili başka hedefleri de var:
3. ABD, “güvenli bölge” ile İran’dan İsrail’e uzanan hattı Irak-Suriye sınırı bölgesinde durdurmak istiyor. ABD bu amaçla yatırım yaptığı YPG’yi silahlandırmaya devam ediyor.
Ancak AKP’nin talep ettiği gibi PYD’nin güneye inmesi ve Türk askerinin kontrolünde bir bant/tampon kurulması karşılığında ABD, İran’dan İsrail’e uzanan hattın kesilmesinde Türk askerinden yararlanmak istiyor!
Bu açıkça Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getiren bir durum olur ki, bölge için felakettir!
4 ABD ile anlaşmak, Türkiye’yi Astana ortakları ile karşı karşıya getirir
5. Suriye toprakları üzerinde herhangi bir bölgenin Şam’ın egemenliğinden koparılması, koparanı Suriye ile düşman edecektir. Nitekim ABD ile Türkiye arasında süren güvenli bölge görüşmeleri nedeniyle Şam yönetimi “Egemenliğimize tehdit oluşturan herhangi bir ABD-Türkiye uzlaşmasını reddediyoruz” dedi.
AKP’nin ajandası
Peki ABD ile Türkiye’nin çıkarları bu kadar birbirine ters ise Erdoğan ve Trump yönetimleri neden güvenli bölge görüşmelerini sürdürüyor?
Burada AKP açısından ikili bir durum söz konusu:
AKP, YPG bölgesine, yani Amerikan Koridoru’na karşı ama aynı zamanda fırsattan yararlanarak o bölgenin bir parçasında “Erdoğan Koridoru” kurabilmeyi hayal ediyor!
Erdoğan Koridoru dediğimiz, AKP’nin nüfuz alanı olacak bir ÖSO devletçiğidir…
AKP bu hayali nedeniyle Astana sürecine rağmen Suriye’yle barışmıyor, Rusya’yla sıkıntı yaşadığı İdlib’ten çekilmiyor, ÖSO çatısı altında pek çok cihatçı örgütü desteklemeyi sürdürüyor.
Oysa AKP açısından mesele sadece Amerikan Koridoru’na karşı olmak olsa, çözümü basit ve maliyetsizdir: Ankara Şam’la anlaşır ve Suriye ordusunun kendi topraklarında egemen olmasının önünde durmaz, hatta kolaylık sağlar, destek verir.
Suriye ordusu Suriye’nin kuzeyinde egemen olursa ne Amerikan Koridoru kalır ne YPG bölgesi!
Ancak Ankara “Erdoğan Koridoru” hayali nedeniyle Şam ile anlaşmamakta diretiyor ve ABD’yle “güvenli bölge” pazarlığını sürdürüyor.
Güvenli bölge tuzağı
Ola ki Erdoğan yönetimi yaptırımları hafifletmek, Washington’la tamamen ters düşmemek ve kendi ajandası açısından bir mevzi kazanmak için ABD’yle “güvenli bölge” konusunda bir anlaşmaya vardı; bu Türkiye için büyük tuzak olacaktır!
Erdoğan Koridoru hayaldir ancak Amerikan Koridoru hayal değildir; hedef projedir, gerçekleşmesi zordur ama hayal değildir!
ABD için “güvenli bölge” stratejiktir ve pratikte YPG’nin güvenliği demektir, YPG bölgesine kalkan olmak demektir!
25 yıllık Irak deneyimi derslerle doludur: ABD ile Irak’ın kuzeyinde yapılan işbirliği nasıl Barzanistan ile sonuçlandıysa, Suriye’nin kuzeyinde ABD ile yapılacak işbirliği de benzer sonuç olasılığı taşır.
Bitirirken önemle uyaralım: Erdoğan Koridoru hayalinden çıkacak fatura, Emevi Camisi’nde “zafer namazı kılma” hayalinin faturasından misliyle kabarık olur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Temmuz 2019
FETÖ kimin Frankeştayn’ı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/07/2019
SETA’ya göre FETÖ Kemalistlerin Frankeştayn’ı!
Evet, yanlış okumadınız! SETA direktörlerinden Enes Bayraklı, 15 Temmuz’un yıldönümü için hazırladığı makaleye “Kemalizm’in Yarattığı Bir Frankeştayn: FETÖ” başlığını kullanmış.
Şöyle gerekçelendiriyor kısaca: “Kemalistler eğer bu topraklarda dindar ve muhafazakâr olmayı bir suç haline getirip baskı altına almasalardı, bu terör örgütü bu kadar neşv-ü nema bulmazdı.”
Böyle diyerek aslında, “Kemalist baskı olmasaydı, cemaat terör örgütüne dönüşmezdi” demeye de getiriyor ayrıca!
Siyasi ayak
SETA, AKP’nin düşünce kuruluşudur. Kurucusu Erdoğan’ın en yakınındaki isimlerden İbrahim Kalın’dır. SETA’da yazılanlar o nedenle Saray’ın resmi görüşüdür.
15 Temmuz’un yıldönümünde yazılan bu makale de, “AKP-FETÖ suç ortaklığı” tarihini yok sayarak, suçu başkasına atma girişimidir.
AKP, FETÖ’yle suç ortaklığının üstünü örtmek için başından beri birbiriyle çelişen şu üç tezi ortaya atıyor:
1. FETÖ bizden önce vardı ve bizden önce devleti ele geçirdi.
2. Gülen’i Kasım Gülek pazarladı; yani FETÖ’nün arkasında CHP var.
3. Zaten Kemalistlerin dindarlara baskısı olmasaydı, Cemaat FETÖ olmazdı.
(Şimdilerde bu “savunma”ya, bir yenisi eklendi: Gül, Babacan ve Davutoğlu’nun ayrı partiler kurmak üzere AKP’den kopması, “hani siyasi ayak?” baskısı altındaki Saray’a fırsat doğurdu: İşte “siyasi ayak” diyorlar! Kuşkusuz bu üçlü AKP içinde hem Batı’ya hem de FETÖ’ye en yakın olan isimledir; fakat “siyasi ayak” onlardan ibaret değildir!)
FETÖ, ABD’nin Frankeştayn’ıdır
Gelelim AKP’nin tezlerine…
Evet, FETÖ AKP’den önce de vardı fakat bu hukuken AKP-FETÖ suç ortaklığının üstüne örtmez! Zira AKP’den öncesi ve sonrası açısından çok temel bir fark vardır: FETÖ AKP’den önce devlete sızıyordu; fakat AKP’yle birlikte ve işbirliğinde devlete yerleşti, devlet oldu!
Fetullah Gülen’in Kasım Gülek ilişkisi CHP ve Kemalistlerle ilişkisine işaret etmez, ABD’yle ilişkisine işaret eder ki, AKP’nin pek çok ismini FETÖ’ye bağlayan da yine bu ilişkidir!
Şundan: Çünkü FETÖ aslında ABD’nin Frankeştayn’ıdır!
FETÖ, Saray’ın ve SETA’nın iddia ettiği gibi Kemalistlerin dindarlara baskısı nedeniyle oluşmadı; ABD tarafından komünizme, sola, sol Kemalizm’e karşı kullanmak için oluşturuldu!
Gülen’in Komünizmle Mücadele Derneklerine uzanan sicili de, Kasım Gülek’le ilişkisi de, (Türkeş aracılığıyla CIA şeflerinden Ruzi Nazar’la tanışan ve o ilişkiler üzerinden MİT’in başına geçen) Fuat Doğu’yla irtibatı da, o irtibatta görev yapan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür’le bağı da tek bir şeye işaret eder: Gladyo’ya!
Anti-Kemalist ortaklık: AKP-FETÖ-PKK
Evet, FETÖ Amerikan Gladyo’sunun alt örgütlerinden, operasyonel araçlarından biridir!
Bugün AKP’nin ağababaları içinde olup da geçmişte Kanlı Pazar’da ABD adına rol alanlar gibi, Fetullah Gülen de ABD adına pek çok operasyonda rol almıştır!
AKP ile FETÖ’yü siyasal bir koalisyonda birleştiren de işte bu ilişkidir!
Yani FETÖ Kemalistlerin dindarlara baskısı nedeniyle ortaya çıkan bir terör örgütü değildir; tersine ABD’nin sola/Kemalistlere operasyon için kurduğu bir örgüttür!
Bu o kadar öyledir ki, konu Kemalizm düşmanlığı olunca, AKP de, FETÖ de, PKK de aynı cephede mevziiye girmektedir!
İşte Ergenekon-Balyoz kumpaslarındaki işbirliklerinin zemini de budur: Kemalizm düşmanlığı!
O kumpaslarda AKP savcıdır, FETÖ operasyonu yapan polistir, PKK ise kirli ve yalancı tanıktır özetle… Mahkeme de ABD’dir!
Gladyo’nun panzehri: Sol ve Kemalizm
AKP elbette bugün FETÖ’yle mücadele etmektedir. Fakat suç ortaklığının kendisine siyasi bir maliyete dönüşmemesi için, mücadeleyi sorunlu yürütmektedir.
Dahası, AKP’nin Kemalizm ve laiklik karşıtlığı yeni FETÖ’lere zemin yaratmaktadır! Öyle ki tarikatlar ve cemaatlerin FETÖ’den boşalan yerlere yerleştirilmesine siyasi araçlık yapmaktadır AKP yine!
Bugünün büyük gerçeğidir: Gladyo’nun panzehri soldur, Kemalizm’dir; dindarları dincileştirerek ABD’nin hizmetine sokan tarikatların ve cemaatlerin panzehri de laikliktir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Temmuz 2019
Türk-Amerikan ilişkilerinde 5 sorun
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/07/2019
Sanki her şey güllük gülistanlıkmış da, Türkiye S-400 alınca Türk-Amerikan ilişkileri bozulmuş gibi bir algı var!
Kuşkusuz AKP’nin tavrı da bu algıyı kuvvetlendiriyor. Zira Erdoğan, Çavuşoğlu ve Akar meseleyi “S-400’leri almak bizim için tercih değil, zorunluluktu; ABD patriot satsa S-400 almak zorunda kalmazdık” diye sunuyor.
Erdoğanların meseleyi bu şekilde sunuşu, AKP’nin dış politikasına dair hep yaptığımız şu analizi doğruluyor: AKP Rusya’yla kendisine Suriye’de alan açarak, bunu ABD ile ilişkilerinde pazarlık kartı olarak kullanmaya çalışıyor.
Oysa S-400’ler Türk-Amerikan ilişkilerinin bozulmasının nedeni değil, sonucudur. İşte S-400’ler olmasa da var olan 5 önemli sorun:
1. Amerikan Koridoru
ABD’nin bölgemize dair en temel hedefi, Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji koridoru açmaktır. Bu bölge üzerinde çoğunlukla Kürtler yaşadığı için mesele ABD’nin Kürtlere devlet oluşturması biçiminde sunulmaktadır. Oysa ABD’nin derdi Kürtler değildir; bu koridorun üzerinde Aborjinler yaşıyor olsaydı, Aborjin sevdalısı olurlardı. Nitekim ABD stratejik bir hedef olan bu “Büyük Kürdistan” hedefinde, geride kalan yıllar içinde, kendi şartları gereği Kürtleri sattığı, ayaklandırıp yarı yolda bıraktığı durumlar da oldu.
Dolayısıyla emperyalist ABD’nin kurmaya çalıştığı enerji koridoru, aslında bir Kürt koridoru değildir; Amerikan koridorudur.
Amerikan koridoru, fiilen Irak, Suriye, Türkiye ve İran topraklarının bölünmesiyle oluşabiliyor. ABD bu stratejik hedefini, elbette gücü doğrultusunda, uzun vadeye yayarak gerçekleştirmeye çalışıyor: 25 yılda Irak’taki parçayı inşa etti, o parçayla birleştireceği Suriye parçası için 8 yıldır uğraşıyor. Devamının -tabi gücü yeterse; ki yetmeyecek- Türkiye ve İran olacağı, artık NATO salonlarında bile zaman zaman haritalarda ortaya çıkıyor!
2. Doğu Akdeniz’e askeri yığınak
Doğu Akdeniz’de büyük bir enerji savaşı başladı. AKP hükümeti önce Denktaş karşıtlığı sonra da İhvancılığı nedeniyle Doğu Akdeniz’de yanlış bir çizgi izledi. Suriye ve Mısır’la diplomatik ilişkileri olmayan Türkiye, Münhasır Ekonomik Bölge ilan edemedi ve Doğu Akdeniz’de yalnızlaştı.
ABD’li enerji tekelleri ise Rumlarla ve İsrail’le sözleşmeler imzalıyor ve Doğu Akdeniz’den en büyük payı alabilmek için adaya yerleşmeye çalışıyor: İngiltere’nin olan üsler yeterli gelmediği gerekçesiyle Rumlardan yeni ve kendine ait üs istiyor.
3. ‘Soykırım’ sopası
ABD Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan enerji koridoru projesinde ve hidrokarbon kaynakları için Doğu Akdeniz’e yerleşme hedefinde, kimi konuları Türkiye’ye karşı sopa olarak kullanıyor. Bunların başında da Ermeni meselesi geliyor. “Karşılıklı kırım” olarak nitelenen bir sorunu, “soykırım” statüsüne çıkarma tehdidiyle Ankara’yı sürekli sıkıştırıyor.
4. İran’a karşı koçbaşı
Irak ile İran’ın karşı karşıya gelmesi, 80’lerde ABD için çok önemli bir hedefti; Irak’a yeşil ışık yakarak ve her iki tarafa el altından silah satarak bunu sağladı. ABD 90’larda ise Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmeye çalıştı: 90’lardaki kimi suikastlara İran izleri yerleştirmeye ve suikastı protesto eylemlerini İran karşıtlığına dönüştürmeye çalışan Amerikancılık, bunda başarılı olamadı. Fakat bu hedefinden vazgeçmiş değil ve risk yarınlar için de geçerli.
Diğer yandan başta İsrail’in güvenliği için İran’a karşı, örneğin Kürecik’e kurulan radar gibi konular, Türkiye ile İran’ı karşı karşıya getirmenin araçları olarak kullanıldı hep. ABD, şimdi de olası bir İran saldırısında, Türkiye’yi İran’a karşı koçbaşı olarak kullanmanın yollarını arıyor.
5. Mali operasyonlar
ABD, Irak harekâtına karşı çıkan Ecevit hükümetine yaptığı 21 Şubat mali operasyonun bir benzeri, Rahip Brunson krizi sırasında da Erdoğanlara yatı. (Kuşkusuz Türk ekonomisini ABD’nin istediği kırılgan kıvama getiren ve kendi tarım ve sanayisini bitirme pahasına iktidar olabilmek ve iktidarda kalabilmek için ABD tekelleriyle anlaşmalar yapan Erdoğan’ın kendisidir!)
Bu 5 temel sorun da göstermektedir ki, Türkiye ABD’nin stratejik ortağı değil, stratejik hedefidir! Ve S-400’ler olmasa da bu sorunlar vardır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Temmuz 2019
Asya Yüzyılı ve G-3
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/07/2019
İçinde bulunduğumuz çağın en önemli gerçeği şudur: ABD’nin “21. yüzyılı Amerikan Yüzyılı yapma” hayali bitti. 21. yüzyıl, Asya Yüzyılı oluyor…
Kuşkusuz emperyalist ABD bunu kolayca kabul etmeyecek, etmiyor. Çin-Rusya ortaklığına karşı ABD-Hindistan ittifakı kurmaktan, Çin’le “ortak liderliğe” kadar pek çok seçeneği önünde tutuyor. Fakat ABD açısından sorun şu ki, bu seçeneklerin birçoğu seçenek olmaktan uzak.
Çünkü asıl mesele üretim meselesi ve “yaşlı kapitalizm” miadını dolduruyor. Kapitalist dünyanın merkezinde, artık insanlar umudu başka yerde arıyor: Sosyalizmde!
National Interest‘in yayınladığı Harris Poll araştırması önemli: 1981 ile 1996 yıllarında ABD’de doğan 23-38 yaş arasındaki “Y” kuşağı gençlerinin yüzde 49,6’sı, yaşamlarını sosyalist bir ülkede sürdürmek istiyor. Amerikalıların dörtte üçü sağlığın, üçte ikisi de eğitimin ücretsiz olmasını istiyor.
Yani kapitalizm artık kendi merkezinde reddediliyor!
ABD’nin Çin’e karşı müttefik arayışı
Aslında tablo ABD açısından sürpriz değil. Zira ABD’li uzmanlar daha 1990’ların başında itibaren Çin’le ABD arasındaki makasın kapanacağını görüyorlardı. Fakat bu kadar hızlı olacağını hesaplayamadılar. 1990’larda ekonomik büyüklükle ilgili makasın 2050’de kapanacağını hesapladılar, 2000’lerin başındaki hesaplarında bunu 2030’a çektiler. Fakat makas 2014’te kapandı!
Şimdi ABD üretim, ticaret ve ekonomik büyüklükteki gerilemesini, çok önde olduğu silah gücüyle dengeleme arayışında!
Stratejik düzeyde ise tablo şu: ABD, 1990’larda Çin’e karşı “daha geniş Batı” stratejisi uygulamak istedi. Çin’i dengeleyecek “daha geniş Batı”da Rusya olmalıydı: Rusya-AB ilişkileri, NATO-Rusya ortaklıkları denendi ancak olmadı. Tersine Rusya, Çin’le stratejik ortak oldu!
ABD’nin işi artık daha zordu. Bu kez sadece Çin’e karşı değil, Çin-Rusya ittifakına karşı da terazide ağırlık yapacak bir müttefike ihtiyacı vardı.
O müttefik ise ancak Hindistan olabilirdi. Çin’e yetişen nüfusu ve hızla büyüyen ekonomisiyle Hindistan, “çok merkezli dünya”nın ABD, AB, Çin ve Rusya’dan sonra beşinci merkeziydi.
Pentagon’un Hint-Pasifik strateji raporu
Soğuk Savaş boyunca ABD ya da SSCB kampında yer almayarak Bağlantısızlar Hareketi’ne lidelik eden Hindistan, aslında o konumuna yakın bir pozisyonda durabilmeye çalışıyor: ABD’yle de, Çin’le de iyi geçinmeye çalışıyor.
ABD’nin Hindistan planına karşı hamle yapan Pekin ve Moskova, Yeni Delhi’yi tarihsel sorunlar yaşadığı Pakistan’la birlikte Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye yaptı.
ABD ise Hindistan’dan vazgeçme lüksüne sahip değil. Pentagon’un 1 Haziran’da açıkladığı “Hint-Pasifik Strateji Raporu”, daha adından başlayarak, bunun en somut örneği. Kavram olarak “Asya-Pasifik”i kullanan Pentagon, artık “Hint-Pasifik” kavramını kullanıyor.
64 sayfalık raporun özeti ise şu: ABD, kendi batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölgeyi “ABD’nin geleceği için en kritik bölge” ilan ediyor. Çünkü “dünyanın en büyük 10 ordusundan 7 tanesi Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”
Pentagon raporuna göre “ekonomik, siyasi ve askeri yükselişiyle 21. yüzyılın en belirleyici unsuru” olan Çin ise ABD’nin esas rakibidir.
Ya müttefik? Rapora göre ABD’nin 2016’da “büyük savunma ortaklığı” statüsü verdiği Hindistan!
G-20’de iki G-3
Japonya’daki son G-20 zirvesi, esas bu yönüyle önemliydi: Hindistan önümüzdeki dönemin büyük çarpışmasında nerede olacak?
G-20’de o nedenle iki de G-3 zirvesi yapıldı:
1. G-3: Çin-Rusya-Hindistan zirvesi.
2. G-3: ABD-Japonya-Hindistan zirvesi.
Kısacası iki G-3’ün ortak bileşeni olan Hindistan’ın pozisyonu, büyük güçlerin büyük stratejilerinin en önemli sorunu olacak. ABD “kritik bölge”de duyduğu ihtiyaç nedeniyle, hem ŞİÖ’de hem de BRICS’te Çin ve Rusya’yla birlikte hareket eden Hindistan’ı yanına çekebilmek için çok uğraşacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Temmuz 2019
S-400: Tercih mi, zorunluluk mu?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/07/2019
S-400’ler nihayet geldi… 12 Temmuz 2019 tarihi, Türk-Amerikan ilişkileri açısından artık bir “milat”dır.
Türkiye elbette kısa vadede ABD yaptırımlarından olumsuz etkilenecektir ancak daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi orta ve uzun vadede Türkiye kazançlı çıkacaktır:
S-400’lerin askeri boyutu
Türkiye silah envanterini çeşitlendirerek tek ülkeye bağımlılığı kıracaktır ve S-400’leri milli füze savunma sistemi inşa etmenin ara aşaması olarak değerlendirecektir.
ABD’nin S-400’lere karşılık Türkiye’yi F-35 programından çıkarması, aslında bir yaptırım değil, Türkiye’ye iyilik olacaktır. 6 Haziran 2019’da bu köşede belirttiğimiz gibi yüzde 85 oranında ABD’ye bağımlı hava kuvvetlerimiz F-35 ile yüzde yüz bağımlı olacaktır ve yazılımı ABD’nin elindeki bu uçakların en kritik zamanda “kullandırılmayabileceği” riskiyle hep karşı karşıya olacağız!
Askeri ambargonun, örneğin 1975’te Türkiye’ye orta ve uzun vadede nasıl kazançlara (Aselsan) dönüştüğü ortadadır.
S-400’lerin siyasi boyutu
11 Mart 2019’de bu köşede belirttiğimiz gibi S-400’lerin Türkiye yararına şu iki siyasi sonucu olacaktır: 1. Türk-Amerikan ilişkilerine eşitlik ve denge gelecektir. 2. Türk-Rus ilişkilerinin seviyesi yükselecek, Astana formatı kurumsallaşacak ve bölge merkezli dış politika uygulama koşulları gelişecektir.
Özetle 25 Şubat 2019’da bu köşede altını çizdiğimiz gibi S-400’ler ABD’ye bağımlılığın panzehridir.
“ABD yerine Rusya’ya bağımlı oluruz” endişeleri yersizdir; zira birincisi Rusya “bağımlı olunabilecek” bir süper güç değildir; ikincisi temel hedef milli füze savunma sistemi kurmaktır ve Rus füze savunma sistemi, teknoloji transferi boyutuyla bu temel hedefin aşamasıdır.
Türkiye’nin S-400 alabilmesi de, bir yönüyle ABD hegemonyasının inişe geçmesiyle ilgilidir zaten.
Milli egemenlik meselesi
Burada esas sorun, AKP hükümetinin S-400’lere bakışıdır. Erdoğan’dan Çavuşoğlu ve Akar’a kadar AKP yönetimi S-400’lerin alımını “bir tercih değil, zorunluluk” olarak nitelemektedir. Kendi ifadeleriyle AKP S-400’leri tercih etmemiş, Obama yönetimi patriot vermediği için almak zorunda kalmıştır!
O nedenle S-400’ler AKP için kendi ajandasını uygulayabilmenin bir enstrümanı; Rusya’yla kendisine alan açan bir anahtar, ABD’yle pazarlıkta elinde tutacağı bir karttır. (Kuşkusuz AKP’nin niyetinden bağımsız olarak S-400’lerin alınması Türkiye için çok yararlı olmuştur.)
Oysa AKP’nin “tercih değil zorunluluk” gördüğü S-400’ler, Türkiye’nin çıkarları için siyasi bir tercih, güvenlik ihtiyacı ve ABD’ye karşı milli egemenlik meselesidir aslında!
Yeri gelmişken önemle belirtelim: ABD’yle 1964’teki krizin ardından 1967’de SSCB ile anlaşan ve 1974’teki krizin ardından 1975’te İncirlik başta 21 ABD üs ve tesisini kapatan Süleyman Demirel’di, ancak o dönem hiçbir muhalefetin aklına Demirel’i antiemperyalist ilan etmek ve Amerika’yla savaştığını iddia ederek desteklemek gelmedi!
Güvenli bölge sorunu
AKP’nin “tercih değil zorunluluk” şeklindeki bakışı, iki önemli risk taşımaktadır:
Birincisi, yine AKP yönetiminin belirttiği gibi Patriot almak istemeleridir. S-400 aldıktan sonra patriot da almak güvenlik ihtiyacı ile değil, AKP’nin iktidarda kalmak için ABD tekellerini memnun etme zorunluluğuyla açıklanır ancak!
İkincisi, S-400’lere ve ondan kaynaklanacak ekonomik yaptırımlara karşılık AKP’nin Suriye’nin kuzeyinde ABD’ye taviz verme potansiyelidir.
Bu konuda endişeliyiz. Zira S-400’lerin Türkiye’ye gelmesinin ardından Hulusi Akar ile ABD Savunma Bakan Vekili Mark Esper arasında yapılan telefon görüşmesinden sonra Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada kullanılan şu ifade endişemizin kaynağıdır: “Görüşmede Suriye’de güvenli bölge oluşturulması konusunda önümüzdeki hafta bir ABD heyetinin acilen Ankara’ya gönderilmesi konusunda mutabakata varıldı.”
Nedir bu aciliyet? Hem de S-400’lerin hemen üstüne!
ABD’nin uygulayacağı yaptırımlar değil, asıl tehdit Suriye’de güvenli bölgedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Temmuz 2019
İhvancılık Doğu Akdeniz’de de kaybettiriyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/07/2019
Önceki yazımızda hükümet kaynaklarına da dayanarak, Libya’da fiilen bir savaşın içinde olduğumuzu belirtmiştik.
AKP hükümetinin de destek verdiği bir operasyonla NATO kuvvetleri Kaddafi rejimini yıkmış ve Libya’yı bölmüştü. Libya’da biri Tobruk, diğer Trablus merkezli iki güç var ve AKP hükümeti Trablus merkezli olanı destekliyor.
Ve geçen yazımızda da incelediğimiz gibi, desteklemekten öte Tobruk merkezli güce karşı Türkiye’den gönderdiği operasyonel birlikle Trablus merkezli gücün yanında savaşıyor!
Libya’nın Doğu Akdeniz’la ilgisi var mı?
Türkiye’nin Libya’daki taraflardan birini destekleyerek diğerine karşı savaşmasının, Türkiye’nin Doğu Akdeniz çıkarlarıyla ilgili olduğunu savunanlar var. Biz buna iki nedenle katılmıyoruz.
1. Henüz Doğu Akdeniz’de hidrokarbon rezervlerinin bulunmasından, bunun çıkarılmasıyla ilgili anlaşmalar yapılmasından ve Batı’ya hangi güzergâh üzerinden gönderileceği sorunu üzerinden yeni ittifaklar kurulmasından önce AKP hükümeti Libya’da taraf oldu.
2. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını koruyabilmesi, Libya’da savaşmasından değil, Suriye ve Mısır’la anlaşmasından geçiyor!
Türkiye Libya’da Doğu Akdeniz çıkarları için değil, AKP hükümetinin “özel ajandası” nedeniyle taraf!
Putin’in Libya mesajları
O “özel ajanda”ya geçmeden önce, Libya konusunda örneğin Rusya’nın nasıl bir tutum aldığına bakalım…
Putin geçen hafta Libya konusunda dört önemli mesaj verdi:
1. “Libya’daki olayların nasıl başladığı önemli. NATO Libya’yı bombaladı, devlet sistemini yok etti.” Putin bu mesajıyla çözüm için sorunun kaynağına inilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
2. “İdlib’den Libya’ya sızma endişe verici.” Soçi Mutabakatına göre Türkiye’nin sorumluluğunda olan İdlib’de mutabakatın gerekleri tam olarak yerine getirilmedi ve AKP hükümeti ısrarla Rusya hava kuvvetleri destekli Suriye ordusunun harekâtına karşı çıkarak, fiilen İdlib’deki terörist grupları korumuş oluyor. Şimdi onlardan bazılarının Libya’ya geçmiş olması da ciddi sorun yaratıyor. (Bu grupların Libya sahasında kimin yanında konumlanacakları ileride daha da ciddi soruna dönüşecek!)
3. “Serrac (Trablus) ve Hafter’le (Tobruk) eşit ilişkilere sahibiz.” Putin, Libya’daki iç savaşta tarafsız olduklarını, iki taraftan birini -üstelik sahada silahla savunmanın- yanlış olduğunu belirtmiş oluyor.
4. “Hedef diyalog ve devletin inşası.” Putin Libya’nın bölünmesini değil, birliğini savunuyor; bunun yolunun da NATO’nun yıktığı devletin inşasından geçtiğini vurguluyor.
AKP’nin özel ajandası
Peki Erdoğan’ın Libya’ya bakışı Astana ortağı Putin’den neden bu kadar çok farklı? Elbette iki ülkenin çıkarları farklıdır ama bu örnek özelinde mesele AKP’nin İhvancılığıyla ilgilidir!
İşte bu “özel ajanda” nedeniyle AKP Libya’da taraf ve yeter ki taraf olduğu kesim bir bölgede iktidar olsun, Libya’nın bölünmesine bile razı!
Ki aynısı Suriye’de yaşanmadı mı ve kimi düzeltmelere rağmen hâlâ yaşanmıyor mu? Her şey AKP’nin isimlerini verdiği İhvancıları hükümetine monte etmesi için Esad’a baskısıyla başlamadı mı?
Peki Mısır’la ilişkimiz neden bozuk? AKP’nin desteklediği İhvan yönetimi Mısır’da devrildiği için değil mi?
Ya Suriye’de Esad’ı devirme ortaklığı yaptıkları Suudi Arabistan’la neden ilişkiler bozuldu? İhvancılık nedeniyle değil mi?
Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır ihtiyacı
İşte Türkiye’nin dış politikası bu İhvancılık anlayışına esir maalesef…
İhvancılık nedeniyle Türkiye, Suriye ve Mısır’la sorunlu ve bu iki ülkelerle sorunlu olmak Türkiye’yi Doğu Akdeniz’de yalnızlaştırıyor!
Yunanistan ve Rum Kesimi’nin İsrail’le ittifak kurduğu, ABD, İngiltere ve Fransa’nın Doğu Akdeniz enerjisinden pay almak için bu üçlüyü desteklediği ve Türkiye’ye karşı cephe aldığı koşullarda, Doğu Akdeniz’in iki önemli ülkesi olan Suriye ve Mısır’ın Türkiye’nin yanında konumlanması kritik önemde olmaz mı?
Hele de Rusya’nın bile Türkiye’nin gönderdiği sondaj keşif gemisinin Kıbrıs’ın egemenliğine tehdit olduğunu savunduğu koşullarda!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2019