Libya’da savaşıyor muyuz?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/07/2019
Baştan yanıtlayalım: Evet, Libya’da savaşıyoruz!
Türkiye’nin haberi yok ama Türkiye’yi yönetenler milletten ve milletin meclisinden habersiz Libya’da savaşıyorlar!
Nasıl savaşıyoruz, neden savaşıyoruz gibi sorulara yanıt vermek için baştan başlamamız gerekiyor:
Libya’yı bölüp iç savaşa taraf olmak
Anımsayacaksınız, Erdoğan önce “ne işi var NATO’nun Libya’da” demiş ve Libya’ya müdahaleye karşı çıkmıştı. Ancak 15 gün sonra “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için oraya gitmelidir” diyerek müdahaleye destek vermiş, hatta daha talep gelmeden Haçlı donanmasına gemi dahil etmişti!
Sonuçta Haçlı donanması ve hava filosu kuruldu, Libya bombalandı, Kaddafi yıkıldı, Libya’nın zayıf devleti çöktü ve ülke ikiye bölündü: Biri Tobruk’ta diğeri Trablus’ta iki ayrı yönetim oluştu.
Libya’yı bölenlerin bazıları Tobruk’taki yönetimi, General Hafter’i, bazıları da Trablus’taki yönetimi, Serrac’ı destekledi. AKP hükümeti bu bölünmede Trablus yönetimini ve Serrac’ı destekliyor…
Geçerken belirtelim: Libya’da ayrı yönetim kuran iki taraf da müspet değil ve Libyalılar Kaddafi’nin kıymetini gün geçtikçe daha da iyi anlıyorlar!
Türkiye Libya’da düşman ilan edildi
Bundan birkaç ay önce, nisanda, General Hafter Trablus’u ele geçirmek üzere taarruza başladı. Adım adım ilerledi, mevzi kazana kazana Trablus’a yaklaştı.
Ancak haziran ayının sonunda Hafter Trablus’a çok yakın bir yerde, beklenmedik şekilde yenildi. Ne olduysa ondan sonra oldu.
Önce Türkiye’ye ait bir insansız hava aracının düşürüldüğü açıklandı. Ardından 29 Haziran’da Hafter güçleri Libya’ya gelecek Türk uçak ve gemilerini “düşman hedefi” ilan etti.
Türkiye’nin yanıtı sert oldu: Dışişleri Bakanlığı, “Libya’da 6 Türk’ün alıkoyulması haydutluk ve korsanlık niteliğindedir” şeklinde bir açıklama yaparken, Savunma Bakanı Hulusi Akar da “Hasmane tutum ve saldırıların bedeli çok ağır olacak” diyordu. Erdoğan da “tedbir alırız” diyerek Hafter güçlerini uyarıyordu.
Libya’ya asker gönderildi
Peki ne olmuştu da Hafter güçleri doğrudan Türkiye’yi hedef ilan etmişti?
Yanıtı, AKP hükümetinin ideolojik yayın organı Yeni Şafak yazıyordu. Yeni Şafak yazarı Mehmet Acet, 3 ve 4 Temmuz günleri yazdığı makalelerinde konuya açıklık getiriyordu.
Mehmet Acet’in 3 Temmuz tarihli yazısına göre olan şuydu: “General Hafter komutasındaki birliklerin Trablus’taki hükümeti devirmek için başlattığı operasyon, istenildiği gibi gitmemişti. Bunun nedeni de Türkiye’nin Trablus hükümetinin imdadına yetişip sağladığı fiili destek idi. Bu duruma öfkelenen Hafter, sözcüsü üzerinden Türkiye’ye karşı savaş ilan eder gibi tehditler savurdu.” (Yeni Şafak, 3.7.2019)
Hükümet kaynaklı olduğu anlaşılan habere göre Türkiye fiilen Libya’daki savaşa müdahil olmuş, desteklediği tarafın imdadına yetişmek üzere Libya’ya fiili destek göndermişti!
Acet ertesi gün bu vahim durumu, sanki normalmiş gibi daha da ayrıntılandırdı: “Trablus hükümeti adına bir grup, ‘Bizim sizden başka gidecek kapımız yok’ diyerek Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan yardım istiyorlar. Devamında Türkiye ile Libya arasında daha önceden yapılan güvenlik anlaşması hukuki bir zemin olarak kabul edilip harekete geçiliyor. Buradan giden destek sayesinde birlikleri püskürtülünce Hafter, sözcüsü üzerinden savaş ilan eder gibi açıklamalar yapıp, hemen ertesinde 6 Türk vatandaşını rehin alıyor.” (Yeni Şafak, 4.7.2019)
Yani AKP hükümeti, TBMM’nin de haberi olmadan Libya’ya destek (operasyonel birlik) gönderiyor ve yabancı bir ülkedeki savaşa giriyordu!
Savaş çıkarma kolaylığı
Türkiye adına vahim bir durum bu; hem iç politika açısından hem de dış politika…
İç politika açısından vahim, çünkü tek adam rejiminde saray kararıyla Türkiye bir savaşın içine kolayca sokulabiliyor!
Dış politika açısından vahim, çünkü Türkiye “bir ülkeyle daha” ciddi sorunlu bir sürece girmiş bulunuyor.
Mısır’da taraf tutarak bu ülkeyle diplomatik ilişkileri koparan, Suriye’de doğrudan kendisi taraf olup Esad yönetimini devirmeye kalkan ve fiilen bu hedefinden hâlâ vazgeçmeyen AKP hükümeti, şimdi bir de Libya’da filli savaşa girmiş oldu!
Türkiye’nin bu ülkelerde neden taraf olduğunu ve sahaya girdiğini; Libya’daki bu yeni durumun genelde Türk dış politikasını, özelde Doğu Akdeniz’deki durumu nasıl etkileyeceğini; Libya’da ve genel olarak dış politikada nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini de sonraki yazımızda ele alacağız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Temmuz 2019
Çin’e verilen söz Suriye’de tutulacak mı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/07/2019
Erdoğan’ın Çin ziyareti oldukça önemliydi. Çünkü Türkiye ile Çin’in “Kuşak ve Yol İnisiyatifi” içinde işbirliği yapması, öncelikle ciddi ekonomik kazançtır.
Çin medyasından öğrendiğimize göre Erdoğan, Çin Devlet Başkanı Şi Jinping’le görüşmesinde şöyle diyor: “Çin’in Sincan bölgesindeki insanların Çin’in gelişimi ve refahı içinde mutlu bir yaşam sürdüğü bir gerçektir.”
Yine Çin medyasına Şi Jinping’in şu sözleri de yansıdı: “Türkiye’de Çin aleyhine ayrılıkçı herhangi bir harekete izin verilmeyeceği taahhüt edildi.”
Uygur ayrılıkçılığına tavır
Kuşkusuz Erdoğan bu sözleri Çin yatırımına ihtiyacı nedeniyle söylüyor. Nitekim Çin’in Global Times gazetesine bir makale yazan Erdoğan işadamlarına şöyle seslendi: “Çinli işadamlarını Asya ve Avrupa’nın kesiştiği nokta ile Kuşak ve Yol projesinin kalbinde yer alan ülkemize yatırım yapmaya çağırıyorum.”
Fakat gerekçesi ne olursa olsun, Erdoğan’ın Çin’deki Uygur ayrılıkçılığına karşı tavır alması son derece önemli bir gelişmedir.
Artık mesele, Pekin’de sergilenen bu tavrın gereğini yapmaktır. Erdoğan Pekin’deki tavrını hem Türkiye’de hem de Suriye’de sürdürmelidir.
Öncelikle iktidar sözcülerinin Uygur ayrılıkçılığını kaşıyan ve öven sözleri ile iktidara yakın medyanın Uygur ayrılıkçısı isimleri parlatan yayınlarına son verilmelidir.
İkinci olarak da Ankara’da Uygur ayrılıkçısı örgüte yapılan her türlü destek kesilmeli ve bu örgütün Türkiye’de siyasal faaliyet yapması engellenmelidir.
Suriye’deki Uygurlar
Fakat asıl önemlisi, Ankara’nın Uygur ayrılıkçılığına karşı açıkladığı bu tavrı Suriye’de sürdürüp sürdürmeyeceğidir. Zira Suriye’de Esad yönetimine karşı savaşan Uygur ayrılıkçıları, Ankara’nın kontrolündeki Özgür Suriye Ordusu ile sahada işbirliği yapmakta ve kollanmaktadır.
Kaldı ki AKP’nin kontrolündeki Anadolu Ajansı da bu ayrılıkçıları şu tür haberlerle sürekli övmektedir: “Çin’in kuzeybatısındaki Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nden Suriye’ye yaşadıkları baskılar dolayısıyla göç eden bir grup Uygur Türkü Suriyeli muhaliflerle birlikte Esed yönetimine karşı savaşıyor.”
Türkistan İslam Partisi’ne bağlı olarak Esad yönetimine karşı savaşan bu gruplar hem El Kaide ile bağlantılıdır, hem de sahada doğrudan Özgür Suriye Ordusu ÖSO ile eşgüdüm halinde hareket etmektedirler.
Dolayısıyla artık mesele şudur: Erdoğan Pekin’de verdiği sözü Suriye’de tutacak mıdır? Ankara, Suriye’de Esad rejimini yıkmaya çalışan bu ayrılıkçı örgüte verilen desteği kesecek midir?
Tabi Türkiye için en yararlısı, Özgür Suriye Ordusu’na desteği de kesip, Ankara’nın Şam’la anlaşmasıdır!
İdlib’de kriz tırmanıyor
Ancak AKP hükümeti Esad’ın ortakları olan Rusya ve İran’la işbirliği yapmasına rağmen, hâlâ Esad karşıtlığını sürdürmekte ısrarlı!
Sahadaki gerçekler Ankara’nın Şam’la anlaşması gerektiğini gösterirken, AKP hükümeti hem sahada hem masada tersine pozisyon almaya devam ediyor.
Sahada İdlib’de, Esad yönetiminin kendi topraklarına egemen olmasını sağlayacak askeri operasyonuna engel oluyor! Öyle ki, artık bu mesele gittikçe Ankara ile Moskova arasında da sorun olmaya başladı. Oysa İdlib’den Uygur ayrılıkçıları da dahil tüm teröristlerin temizlenmesi, Türkiye’nin yararınadır!
İstanbul’da Suriye’ye başkan seçmek!
Yine masada da Şam’a karşı hamleler sürdürülmektedir. Örneğin son olarak Esad karşıtları İstanbul’da toplanıyor ve bir genel kurul yaparak “Suriye Geçici Hükümeti”ne başkan seçiyorlar!
Ankara’nın kurdurduğu SMDK’nin başkanı Abdurrahman Mustafa, “Suriye Geçici Hükümeti”ne AKP’nin desteğiyle başkan oluyor! Ve Ankara’nın desteğindeki Özgür Suriye Ordusu da bu hükümetin ve SMDK’nin ordusu olarak sahada Esad’ı devirmeye çalışıyor!
Özetle, Çin yatırımını çekmek için Çin’deki Uygur ayrılıkçılığına karşı açıklama yapmak yetmez, Uygur ayrılıkçılığına Türkiye’de ve Suriye’de verilen fiili desteği kesmek gerekir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Temmuz 2019
Osaka’da CEO’lar mutabakatı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/07/2019
Japonya’nın Osaka kentindeki G-20 zirvesi sırasında Erdoğan ile Trump’ın bir araya gelecek olması, haftalardır merakla bekleniyordu. Zira Türkiye S-400 alma kararlılığını ilan ediyor, ABD de S-400’den vazgeçmediği taktirde Türkiye’ye yaptırım uygulayacağını ve F-35 programından çıkaracağını söylüyordu.
Gazeteler Erdoğan-Trump görüşmesini “yaptırım yok”, hatta “ABD geri adım attı” şeklinde verdi. Peki öyle mi?
Trump’ın yaptırım kaldırma yetkisi yok
Kuşkusuz Erdoğan’ın “Trump bugün yaptığı açıklamada yaptırım konusuna açıklık getirdi. Böyle bir şeyin olmayacağını kendisinden dinlemiş olduk,” sözlerine bakarak görüşmeden “yaptırım yok” sonucu da çıkarılabilir; Trump’ın “Obama yönetimi Türkiye’nin Patriot almasına izin vermedi, bu sebeple başka füze almak zorunda kaldılar. Türkiye başka biriyle anlaşınca da ‘Tamam size satarız’ dediler. Bence Türkiye’ye adil davranılmadı,” sözlerine bakarak “ABD geri adım attı” sonucu da çıkarılabilir…
Ancak her iki sonuç da görüşmenin esas sonucunu vermez, eksik ve yanlı kalır. Şundan:
Trump’ın “yaptırım yok” sözü olsa bile, böyle bir yetkisi yok!
ABD Kongresi, “ABD’nin Düşmanlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası”nı (CAATSA) Trump’a rağmen çıkardı. Çünkü Kongre, Obama döneminde uygulamaya konan yaptırımları güvenceye almak istiyordu. Trump yasayı Kongre’nin baskısı üzerine Ağustos 2017’de imzalamak zorunda kaldı.
Yani CAATSA, fiilen ABD Başkanı’nın yaptırım kaldırma yetkisini sınırlandırmak için çıkarıldı!
Dolayısıyla Trump’ın CAATSA yaptırımlarını kaldırma yetkisi yok, gerekçe gösterebilmesi şartıyla yaptırımların uygulanmasını 6 ay erteleme yetkisi var sadece…
Bu durumda Osaka’daki Erdoğan-Trump görüşmesinden çıkan esas sonuç ne oldu peki?
50 milyar dolarlık “yaptırım”
Özeti şu: Erdoğan ve Trump, iki devlet adamı olarak değil ama ülkelerini şirket gibi yöneten iki iş insanı olarak, iş konuştular, alışveriş mutabakatı yaptılar.
Bunu da Erdoğan açıkladı zaten: “Bizim S-400 olayı bir taraftan yürürken Amerika’dan da Lockheed Martin’den Boeing uçaklarını alıyoruz. 100 adet Boeing alıyoruz Lochkeed Martin’den. Serbest piyasa ekonomisinin olduğu bir dünyada bunları birbirine karıştırmayacağız.”
Yani fiilen Erdoğan yaptırımların “ertelenmesi” karşılığında, ABD’den 100 Boeing uçağı alma sözü vermiş oldu Trump’a! Yaptırımın mı, yoksa 100 Boeing almakla başlayacak alışverişin mi Türkiye adına daha az maliyetli olduğunu iktisatçılar hesaplayacaktır…
Zira Erdoğan Trump’a “stratejik ortaklıkları ve savunma sanayine yapmak istedikleri yatırım” nedeniyle “ABD ile 75 milyar dolarlık ticaret hacmine doğru ilerlediklerini” söyledi!
Şaşırıyoruz, çünkü Türkiye ile ABD’nin mevcut ticaret hacmi 20 milyar dolardır ve bunun 75 milyar dolara ilerleyebilmesi, ancak “ABD’den sürekli silah/uçak alımı” ile mümkün olabilecektir!
Ve eğer alacağımız Boeingler 747 modeliyse, tanesi 400 milyon dolardan 100 tanesi 40 milyar dolar yapar ve 20 milyar dolarlık ticaret hacmimiz 60 milyar dolara çıkar. Erdoğan’ın belirttiği 75 milyar dolarak çıkmak için de Patriot almak gerekir ek olarak!
Trump’ın “güzel insanları”
Yani anlayacağınız Osaka’dan “krizi erteleme” karşılığında ABD’den yüklü uçak alımı sonucu çıktı esas olarak.
Trump’ın Türkiye heyetine “Ne kadar güzel insanlar. Bunlarla anlaşmak çok kolay. Hiçbir Hollywood setinde bu kadar güzel insanı bir arada bulamazsınız” diye seslenmesi ve Türk heyetinin “çuval” kadar incitici bu ifadeye gülümsemesi yeterince açıklayıcı…
Nitekim Trump “güzel insanlarla” kolay anlaşmasına örnek bile verdi: “Erdoğan çetin biri ama ben kendisiyle iyi anlaşıyorum. PYD’yi vuracaktı, yapmamasını istedim, bunu yapmadı.”
15 Mart 2015’te “Ben bu ülkenin şirket gibi yönetilmesini istiyorum” diyen ve “başkanlık sistemi” adı altında Türkiye’ye CEO olan Erdoğan’ın yönetim maliyeti, gün geçtikçe daha da ağırlaşıyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Temmuz 2019
Türk ordusuna darbenin 4. aşaması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/06/2019
“Güçlü ordu, güçlü Türkiye” demektir…
Ordu yurt savunması içindir ve “güçlü ordu” düşmanı caydırır! Yani ordunuzun güçlü olması, savaşmaya gerek kalmamasının da sigortasıdır. Barış iklimleri ordunuzun, silahınızın olmadığı iklimler değildir; tersine, güçlü ordunuzun ve etkili silahlarınızın olduğu iklimdir.
Ve güçlü ordu, en gelişmiş organizasyon olarak deprem gibi ulusal afetlerle mücadeledeki belirleyici rolünden, dış politika hedefinizi gerçekleştirmenin aracı olmaya kadar pek çok öneme sahiptir.
Kısacası ordu, milletin gözü gibi koruması gereken bir kurumdur. Oysa tersine bizzat milletin temsilcilerince orduya darbe üstüne darbe vuruluyor!
1. aşama: Ergenekon-Balyoz kumpasları
AKP-FETÖ işbirliğiyle yürütülen Ergenekon-Balyoz kumpasları, Türk ordusuna darbenin 1. aşamasıydı.
21. yüzyılda AKP şeklinde partileşen tarikatlar koalisyonu, 1. Meşrutiyet’ten beri kendilerine engel gördükleri “milli ordu”yu tasfiye etmek için, ABD’nin de desteğiyle darbenin 1. aşamasını başlattılar.
“Askeri vesayetten kurtulmak” diye propaganda ettikleri darbenin 3 hedefi vardı:
a. Türk ordusunu ABD-AKP-FETÖ siyasetlerine itiraz edemez hale dönüştürmek.
b. NATO’ya mesafeli Avrasyacı komutanları tasfiye etmek.
c. “Komutanın değil, imamın emrine itaat eden” subayların önünü açmak, onları yükseltmek…
2. aşama: FETÖ darbe girişimi
1. aşama belli ölçülerde başarılı oldu ve AKP’nin YAŞ desteğiyle pek çok FETÖ’cü subay hızla yükseldi, general oldu…
Ve o generaller, AKP ile FETÖ’nün ayrışmasında, 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulundular.
Fakat FETÖ’nün darbe girişimi hükümete olduğu kadar, TSK’ye de darbe girişimiydi. Neyse ki gerçek subayların kararlı mücadelesinin öncülüğünde püskürtüldü.
3. aşama: “Allah’ın lütfu” dönemi
FETÖ’nün darbe girişimi AKP’ye göre “Allah’ın lütfu”ydu. Darbe girişimini fırsata çevirip Türk ordusunu parçaladılar!
Gerçek anlamıyla parçaladılar, orduyu parçalara bölüp bakanlıklara dağıttılar: Jandarma ve Sahil Güvenlik’i TSK’den koparıp İçişleri Bakanlığı’na bağladılar. Askeri hastaneleri TSK’den alıp Sağlık Bakanlığı’na bağladılar, askeri okulları kapattılar ve harp okullarını tek bir üniversite çatışı altında birleştirip sivil rektöre bağladılar. Bazı askeri birimleri kapattılar, “şehir dışına çıkarıyoruz” diyerek arazilerine el koydular. Yüksek Askeri Şura’yı “mini Bakanlar Kurulu”na çevirdiler; kimin general olacağına dışişleri, adalet, hazine ve eğitim gibi ilgisiz bakanlar karar verecekti!
4. aşama: askerlik yasası
Ve Türk ordusuna darbenin 4. aşamasını da TBMM’den çıkardıkları “askerlik yasası” ile uyguladılar.
Yeni askerlik yasasına göre askerlik artık 6 ay olacaktı, “bedelli askerlik” sürekliydi ve parası olan bedelini ödeyerek o 6 ayı da yapmayacaktı…
6 aylık askerlik ve sürekli bedelli askerlik, birisi hemen, ikisi zaman içinde üç sonuç doğuracaktır:
a. Ordunun yarıya yakını bir anda terhis olacak.
b. TSK’nin” halk ordusu” özelliği ortadan kalkacak.
c. TSK’nin “milli ordu” karakteri aşınacak.
Sonuç
TBMM’den geçen, Erdoğan’ın hızla onayladığı ve Resmi Gazete‘de yayımlanarak yürürlüğe giren yasanın ne anlama geldiği açıktır:
1. Ordunun yarısının terhis edilmesi ancak mütareke dönemlerine görülebilir!
2. Askerliğin 6 aya inmesi ve sürekli bedelli olması, pratikte askersizlik demektir!
3. Darbenin bu son aşaması, doğuracağı sonuçlar itibariyle, Türk ordusuna vurulmuş en büyük darbedir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2019
Öcalan mektubun karşılığında ne aldı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/06/2019
Tamam, saray istedi ve Öcalan HDP’ye “tarafsız kal” mektubu yazdı. Peki karşılığında saray Öcalan’a ne verdi?
Belki de kafalarda bu soru oluşmasın diye mektup “devletin PKK’yi bölmek için Öcalan’ı kullanması” diye sunuluyor ısrarla…
Devletin operasyonu olsa, herhalde seçime 3 gün kala beklenmezdi!
Açık ki mektubun esas hedefi, Öcalan’ın etkileyebileceği kadar HDP seçmenini sandıktan uzak tutmak ve Binali Yıldırım’a bu şekilde dolaylı destek vermekti.
Devlet Bahçeli’nin “neden Öcalan’ın talimatına uymuyorsun” diyerek HDP’ye kızması bile bu esas hedefi işaret ediyordu!
6 Mayıs mektubunun iki mesajı
Öcalan’ın karşılıksız mektup yazmayacağını PKK tarihini az çok bilen herkes tahmin eder…
Peki Öcalan mektubunun karşılığında ne aldı?
20 Mayıs’ta bu köşede “Rojava-İstanbul açılımı” başlıklı bir makale yazmış ve Erdoğan–Bahçeli oluruyla 6 Mayıs’ta Öcalan’la yeninden başlatılan görüşmelerden yansıyan ilk mektubu incelemiştik.
O ilk mektubun iki mesajı vardı:
Birincisi İstanbul içindi; “kutuplaşmadan uzak durulmalı” diyordu.
İkincisi Rojava’yaydı; “PYD Suriye’nin bütünlüğü içinde, anayasal güvence ile çözüm aramalı, Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olmalı” diyordu.
Anayasa taslağındaki özerklik
Suriye’nin bütünlüğü içinde ve anayasal güvence ile çözüm araması demek, özetle “ayrı devlet değil, Suriye içinde özerklik” demekti.
Rusya’nın hazırladığı anayasa taslağında “özerklik” olduğunu bilen Öcalan, belli ki Moskova’nın Şam’ı ve Ankara’yı bu “çözüm”e ikna edeceğini düşünüyor!
Öyle düşündüğü için de PYD’nin, tam da ABD’yle Suriye’nin kuzey doğusunda güvenli bölge pazarlıkları yapan Türkiye’yle çatışmamasını, Ankara’nın hassasiyetlerine duyarlı olmasını istiyordu.
Peki o pazarlık ne aşamada?
ABD, PYD’yi güneye çekmeyi ve 30 km’lik bir bandı Türk-Amerikan denetiminde güvenli bölge yapmayı teklif ediyor…
PKK ile PYD’yi ayrıştırmak
Peki “PYD PKK’nin Suriye koludur, ABD’nin PYD’ye desteği PKK’ye destektir” gerçeği ortadayken, AKP hükümeti bu söylemden vaz mı geçecek?
Açıkçası bu sürpriz olmaz. Nitekim ABD’yle güvenli bölge pazarlıklarının başladığı süreçte, 8 Ocak’ta New York Times’a makale yazan Erdoğan şöyle diyordu: “Suriye Kürtleriyle herhangi bir sorunumuz olmadığını ifade etmek istiyorum. Savaş koşullarında birçok genç Suriyelinin seçenekleri olmadığı için PYD/YPG saflarına katıldığını biliyoruz.”
Peki bu dönüşüm nasıl sağlanacak? PKK ile PYD’yi Türk kamuoyunun zihninde ayrıştırarak!
Bunun da iki anahtarı var:
Biri Öcalan, ki Suriye’de özerklik onun için zaten hedefti ve o hedefin PKK-PYD ayrışmasıyla gerçekleşmesi sorun olmayacaktır!
İkincisi de Barzani, ki ABD Barzani-PKK farkı üzerinden Irak’ta Kürt özerk bölgesini Ankara’ya kabul ettirebilmişti!
Neçirvan Barzani’nin Irak Kürdistanı başkanı olarak bu süreçte Ankara’da ağırlanmasını da önemle not edelim elbette!
Türkiye’ye kaybettiren anlaşma
Özetle, “Türk devletinin PKK’yi bölmek için Öcalan’ı kullanması” diye sundukları operasyon, Ankara’nın Irak’taki Kürdistan’ndan sonra Suriye’de de Kürdistan’ı kabul etmesi şeklinde sonuçlanabilir.
Daha şimdiden, Öcalan yine ağzına bakılan “önemli siyasi aktör” mertebesine çıkarıldı!
Kısacası Erdoğan ile Bahçeli, İstanbul’u kaybetmemek için Türkiye’ye kaybettirmeyi göze alabiliyor.
Türkiye’nin asıl “beka” sorunu işte bu anlayıştır!
Peki AKP’nin bunları Türkiye’ye kabul ettirmeye gücü yetecek mi? Göreceğiz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Haziran 2019
İhvancılık dış politikayı esir aldı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/06/2019
Türkiye’nin Kıbrıs çevresindeki sondaj faaliyetine karşı ABD’den gelen tehdide, bir tehdit de AB’den eklendi: AB Genel İşler Konseyi, Türkiye’nin “yasa dışı sondaj faaliyetlerine karşı gerekli tedbirlerin” alınmasını istedi (18.06.2019).
Daha önce de ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer “Türkiye, Kıbrıs açıklarındaki sondaj faaliyetlerini durdurmalı” demişti (08.06.2019).
Kısacası, aslında uzun zamandır ortada olan ama iktidarın pek üzerinde durmadığı en önemli sorunlarımızdan Doğu Akdeniz sorunu, adım adım tehdit boyutu yükselerek ülkemizi sıkıştırıyor.
Doğalgaz nereden taşınacak?
Doğu Akdeniz, iki nedenle büyük önem kazandı: Birincisi doğal rezervleri bulundu, ikincisi de Rusya Doğu Akdeniz’e indi.
Doğalgaz rezervleri, önce İsrail ile Yunanistan-Rum Kesimi ikilisini müttefik yaptı; ardından İhvan nedeniyle AKP iktidarının diplomatik ilişkileri kestiği Mısır yönetimi de bu ittifaka katıldı.
Doğalgazın Avrupa’ya nasıl taşınacağı sorusunun iki yanıtı vardı: Türkiye ve Yunanistan. Kıbrıs’tan Ceyhan’a kolayca taşınacak doğalgaz, Avrupa’ya transferin en az maliyetli olanıydı. Girit Adası’na, oradan Yunanistan’a doğalgaz taşımak ise maliyetliydi.
Fakat daha az maliyetli Türkiye güzergâhının önündeki engellerden biri Kıbrıs anlaşmazlığı, diğeri de AKP iktidarının İsrail politikasıydı. Gerçi İsrail’le ticaret her yıl artıyordu, Barzani’nin Ceyhan’a taşınan korsan petrolleri AKP hükümetinin oluruyla oradan İsrail’e sevk ediliyordu ama iç politikada İsrail karşıtlığı propagandası AKP hükümeti için hep ihtiyaçtı!
Sonuçta güzergâh konusu hâlâ kesinlik kazanmış değil.
Askeri cepheleşme
Doğu Akdeniz’i önemli kılan ikinci önemli gelişme ise Rusya’nın Suriye nedeniyle bölgeye inmesiydi. ABD saldırılarına karşı Suriye’yi savunan Moskova bu süreçte Doğu Akdeniz’deki Tartus üssünü genişletti, çok önemli bir hava üssü inşa etti ve Doğu Akdeniz’de ve Suriye açıklarında gemi yüzdürmeye başladı.
Bu gelişmeler Rum Kesimi’ne ve AB ülkelerine de yeni fırsatlar doğurdu. Örneğin Rum Kesimi Fransa ile bir anlaşma imzalayarak bu ülkeye deniz üssü verdi. Fransa böylece hem Suriye saldırganlığı için bir harekât sahası elde edecek, hem Doğu Akdeniz’deki enerji savaşında kendi şirketini koruyacak, hem Türk müdahalesini caydıracak, hem de Rusya’nın varlığına karşı ABD ve İngiltere’ye destek verecekti.
Öte yandan İngiltere de 121 adet F-35 uçağını Kıbrıs’taki üssüne yerleştireceğini ilan etti.
Müttefiklerimiz kim?
Bu durumda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki müttefikleri aslında kimdir?
Doğu Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerden Suriye, yukarıda özetlediğimiz cephenin hem dışında kalan, hem de o cephenin ağır toplarının saldırısı altında olan bir ülke. Bu nedenle aslında nesnel olarak Türkiye’nin müttefiki olabilecek ülkedir.
Ancak AKP hükümetinin Esad karşıtlığını sürdürüyor olması, bu olası müttefikliğin önündeki engeldir. Oysa Ankara Şam’la anlaşsa, hem Rusya’yla yavaş yavaş tansiyonu da yükselten İdlip yükünden kurtulacak, hem de Doğu Akdeniz’de İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi üçlüsüne karşı güç birliği oluşturacak ve coğrafi üstünlük sağlayacak.
Diğer yandan İhvancılık nedeniyle diplomatik ilişkilerin kesildiği Mısır’la ilişkilerin düzeltilmesi de, bölgedeki dengeleri Türkiye adına değiştirebilecektir. Mısır’ı İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi cephesinden koparmak, hatta Türkiye-Suriye-Mısır cephesi inşa edebilmek olası…
Türkiye’nin sorunu: İhvancılık
Türkiye’nin bu dış politika ihtiyacının önündeki engel ise AKP hükümetinin İhvancılığıdır!
Erdoğan, İhvancı Mursi’yi şehit ilan ediyor, onunla “aynı yolu” yürüyen kardeşlerine baş sağlığı diliyor, mevcut Mısır yönetimini İhvan’a karşı tutumu nedeniyle kınamaya devam ediyor.
Erdoğan yönetimi, hükümetine İhvan’ı monte etmediği için devirmeye kalktığı Esad’a karşı olan pozisyonunu sürdürüyor; Esad yönetiminin kendi topraklarında -İdlip’te- yürüttüğü terörle mücadeleye karşı askeri olarak konumlanıyor!
Kısacası Türkiye’nin dış politika ihtiyaçlarıyla AKP’nin İhvancılığı çelişiyor, çatıyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Haziran 2019
Asya-Pasifik çağı başladı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 18/06/2019
Geçen yazımızı şu saptamayla bitirmiştik: Atlantik yüzyılı bitti, Asya-Pasifik çağı başladı!
Türkiye’deki Amerikancılar kabul etmese de, ABD’liler bu gerçeği görüyor ve bu gerçeğe göre strateji oluşturmaya çalışıyor. Örneğin Daniel Wagner özetle şöyle diyor: “Washington, dünyaya liderlik eden gücünün düşüşte olduğu ve Çin’in yükselişinin kaçınılmaz olduğu gerçeğinden hareketle, asıl Çin stratejisini oluşturmalı” (National Interest, 15.06.2019).
ABD hegemonyasının inişe geçtiğini, dünyaya liderlik etme yeteneğini kaybetmeye başladığını ve Washington’un çekim gücünün zayıflaması sonucunda merkezkaç etkisiyle nasıl yeni türden ilişkiler kurulduğuna birkaç örnek verelim:
Müttefikleri ABD’yi dinlemiyor
ABD Senatosu Silahlı Hizmetler Komitesi, 2020 mali yılı savunma bütçesine ilişkin yasa tasarısında, İsrail’i uyarıyor. Neden? Çünkü İsrail Hayfa Limanı’nı Çinli Shanghai International Port Group’a 2021 itibariyle 25 yıllığına kiraladı! ABD, İsrail’in bu sözleşmeyi feshetmesini istiyor.
ABD, İran’ı kuşatmak üzere bu ülkeyle yapmış olduğu nükleer anlaşmayı iptal ediyor, İran Devrim Muhafızlarını terör örgütü ilan ediyor ve uyguladığı sert ambargoya müttefiklerinin uyasını istiyor. Sonuç? AB, ABD’nin çekildiği nükleer anlaşmayı destekliyor ve Almanya, Fransa ve İngiltere üçlüsü, İran’la ticareti sürdürebilmek ve ABD yaptırımlarını baypas edebilmek için “ortak ödeme mekanizması” kuruyor.
ABD, ekonomisindeki zayıflama nedeniyle müttefiki AB’ye ticari yaptırım uyguluyor. Hatta Trump AB’ye “NATO’ya olan borcunuzu ödeyin” baskısı yapıyor ve açık açık NATO’nun artık anlamsız olduğunu savunuyor. Fransa ve Almanya’nın buna yanıtı ise Avrupa ordusu kurma iradesini ilan etmek oluyor.
ABD silah tekellerinin en büyük müşterisi olan Suudi Arabistan Kralı Selman, Moskova’ya gidip Kremlin’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le S-400 için ön anlaşma imzalıyor.
Çin-Rusya ortaklığı
Kuşkusuz küresel liderliğin el değiştirmesi, bugünden yarına ve sorunsuz olmayacak!
Yukarıda verdiğimiz örnekleri bardağın dolu tarafı sayarsak, elbette bardağın boş tarafı da vardır: ABD’nin siyaseten Çin ve Avrupa’yı da hedef aldığı İran kuşatmasından Doğu Akdeniz’e güç yığmasına, Güney Çin Denizi’nde donanma gücü dolaştırmasından arka bahçesi Latin Amerika’da hamleler yapmasına kadar bir dizi “taktik atağı” mevcuttur. Ancak tüm bunlar ABD’nin “stratejik savunmada” olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.
Çünkü bardağın dolu tarafı, boş tarafından fazladır:
ABD Rusya’yı “boğazından” tutmak için Ukrayna’yı AB’ye ve NATO’ya alma hamlesi yaptı ama Moskova’ya Kırım’ı kaptırdı!
ABD bölgeyi ve Rusya’yı “karnından” tekmelemek için Suriye’yi bölme operasyonu başlattı ancak Rusya’nın Doğu Akdeniz’e inmesi gerçeğiyle karşılaştı!
ABD, Malaka Boğazı’nı tutarak Çin-Ortadoğu yolunu denetimi altına almak istedi ancak Pekin yönetimi Çin-Pakistan koridoru inşa ederek Malaka Boğazı’nı baypas etti.
ABD stratejik düzlemde Çin’e karşı “daha geniş batı” inşa etmek için Rusya’yı yanına çekmek istedi (NATO-Rusya Konseyi, AB-Rusya ilişkileri vs) ancak tersine Çin-Rusya stratejik ortaklığı oluştu. ABD, Çin-Rusya stratejik ortaklığına karşı denge kurabilmek için Hindistan’ı yanına çekmeye çalıştı ama Pekin-Moskova ikilisi Pakistan’la birlikte Hindistan’ı da Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye yaptı.
Bunların küresel çapta ne denli önemli gelişmeler olduğu önümüzdeki dönemde kuşkusuz çok daha iyi anlaşılacaktır. Nitekim son Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi ile Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı o işareti vermiştir: Asya’nın neredeyse tamamı “daha güvenli ve daha müreffeh bölge” için “ortak vizyon” ilan etmiştir!
Yeni dönemin denklemi
Önümüzdeki sürecin pek çok ülke açısından temel iç sorunu artık şu denklem olacaktır: Amerikancı siyasal odaklar iktidarda kalabilmek için ya ABD’ye mesafeli siyasetlere yönelecekler ya da iktidardan düşecekler!
Ancak rüzgâr sertleşmektedir. Öyle ki, ABD’ye mesafe koymak bile yeni dönemde Amerikancıları iktidarda tutmaya yetmeyebilecektir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Haziran 2019
Yeni bir dünya kuruluyor
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/06/2019
ABD Başkanı Lyndon Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye tehdit dolu o tarihi mektubu yazdığında, İnönü’nün yanıtı şu olmuştu: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır.”
O gün için Türkiye’nin şartlarına en uygun yeni dünya aslında 1961’de doğan “Bağlantısızlar Hareketi”ydi. Tabii Johnson Mektubu’nun geldiği 1964 yılında Ankara çoktan tercihini yapmıştı: Atatürk’ün ölümünden hemen sonra imzalanan serbest ticaret anlaşmaları ile rota Atlantik’e kırılmıştı! Ardından Truman Doktrini, Marshall Planı, Kore’ye asker gönderme, NATO üyeliği, Türkiye’yi “küçük Amerika” yapma süreci…
Anlayacağınız 1964 yılında “yeni dünyada yer almak” uyarısı pratikte ABD’yle pazarlıktan öteye gitmeyen bir uyarı oldu.
Amerikancı otoban
ABD’nin 10 yıl sonra yine Kıbrıs konusunda Türkiye’yi tehdit etmesine ve silah ambargosu uygulamasına ise üslere el konması gibi çok somut bir karşılık verildi. Ancak o dönemeç de yine ABD’ye bağlılığın arttığı bir yola soktu Ankara’yı…
Ve 12 Eylül sopasıyla tamamen Amerikancı otobana girildi…
Kuşkusuz o günün şartları başkaydı: ABD’nin liderlik ettiği Batı bloku, SSCB’nin liderlik ettiği Doğu bloku ve bu iki blok dışında kalarak ulusal çıkarlarını koruyan Bağlantısızlar Hareketi vardı…
Ve süreç gün geçtikçe ABD’nin liderlik ettiği bloğun egemenlik savaşını kazanacağı bir tabloya dönüşüyordu… Öyle de oldu.
Fakat bugün durum çok farklı!
Atlantik’ten Pasifik’e
Şu iki gerçeği saptamadan bugünü kavrayamayız:
1. Dünyanın ekonomi merkezi Atlantik’ten Pasifik’e kaydı. Son 20 yıldır süren bu gelişme artık siyasetin merkezinin de Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymasına doğru evriliyor.
2. Bu gelişmeye bağlı olarak, 2. Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin liderliğinde kurulan uluslararası düzen de değişmeye başlıyor.
Yeni dünyanın temsilcileri eski dünyanın düzeninden daha çok pay istiyor. Eski dünyanın IMF’den Dünya Bankası’na, Dünya Ticaret Örgütü’nden BM Güvenlik Konseyi’ne kadar pek çok taşıyıcı kolonunda artık yeni dünya temsilcilerinin ağırlığı artmış durumda. Dahası yeni dünyanın temsilcileri eski dünyanın taşıyıcı kolonlarına alternatifler de oluşturmaya başlıyorlar.
ABD-Çin çatışması
Ve bu tablo pratikte eski dünyanın lideri ABD ile yeni dünyanın temsilcisi Çin’i karşı karşıya getiriyor: Taraflar Pasifik’ten Ortadoğu’ya, Afrika’dan Güney Amerika’ya kadar dünyanın hemen her noktasında birbirilerine karşı pozisyon alıyorlar.
Peki bu değişim nasıl olacak? Savaşlı mı, savaşsız mı? ABD değişimi kabullenecek mi, yoksa Çin’le çatışacak mı? Çin henüz hazır olmadığı bu çatışmadan kaçınabilecek mi? ABD ile Çin’in birlikte liderlik edebildiği eski-yeni karışımı bir dünya mümkün mü?
Kuşkusuz yanıtları bu köşenin boyutlarını aşan sorular bunlar. Biz Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan son kitabımız ABD Hegemonyasının Sonu’nda konuyu etraflıca inceledik…
Bugün bu konuya değinmemizin nedeni ise teslimat tarihi yaklaştıkça daha çok tartışılmakta olan S-400’lerdir.
Türkiye ve yeni dünya
Türkiye’nin S-400 alma çabasını –AKP hükümetinin bunu ABD’yle pazarlığında kart olarak kullanma hevesinden ayrı tutarak– bu kurulmakta olan yeni dünya bağlamında değerlendirmek gerekiyor.
Artık eski dünya yok. Bugünün yönetimleri Soğuk Savaş’taki gibi sadece kendi kamplarının üyeleriyle kapsamlı ilişki kurmuyorlar. ABD’nin eski dünya müttefiki, yeni dünyada ABD kadar Çin ve Rusya’yla da ilişki kuruyor.
Türkiye de bu koşullara uygun olarak yeni dünyada yerini almaktadır; kimin yönettiğinden bağımsız olarak, hatta yönetenlerin tersi eğilimine rağmen! Dahası, son dakikada S-400’den vazgeçse bile!
Atlantik yüzyılı bitti, Asya-Pasifik çağı başladı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2019
Shanahan Mektubu ve Kıbrıs
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/06/2019
Siyasi tarihimize geçen en ünlü mektup Johnson Mektubu’ydu. ABD Başkanı Lyndon Johnson, 5 Haziran 1964’te Başbakan İsmet İnönü’ye yazmıştı ve Türkiye’yi sertçe tehdit ediyordu: Türkiye Kıbrıs’a müdahil olursa silah ambargosuna uğrayacak ve NATO’dan tecrit edilecekti…
İnönü’nün yanıtı da tarihi oldu: “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır.”
Kıdemli gazeteci Haluk Şahin, bu tarihi mektupla ilgili son derece önemli bir kitap yazdı: Johnson Mektubu. Kırmızı Kedi Yayınevi, geçen aylarda bu kitabı yeniden yayımladı ve Şahin’in mektubu kaleme alanlarla yaptığı çok önemli söyleşileri ve o dönemin -bugüne de ışık tutan- tarihi belgelerini yeniden gündeme getirdi.
ABD’nin 6 tehdidi
“5 Haziran” tarihli bu ünlü mektuptan sonra, siyasi tarihimize bu kez “6 Haziran” tarihli bir başka mektup girdi: Shanahan Mektubu.
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a yazılan, ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan imzalı mektup, 6 tehdit ve 1 çağrıdan oluşmaktadır:
“1. Türkiye’nin Rusya’ya S-400 eğitimi için personel göndermesi hayal kırıklığı yarattı.
2. Türkiye S-400 alırsa, F-35 alamayacak.
3. Türkiye, 12 Haziran 2019’da yapılacak yıllık F-35 İcra Kurulu Başkanları Yuvarlak Masa toplantısına katılamayacak.
4. Türkiye S-400 alırsa CAATSA (Amerika’nın Düşmanlarına Yaptırımlarla Karşıkoyma Yasası) yaptırımları uygulanacak.
5 S-400 almanız, milli gelirinizde ve uluslararası ticaretinizde kayıplara neden olacak.
6. ABD’de eğitim gören Türk F-35 pilotları 31 Temmuz’a kadar geri dönecek ve Rus S-400 füzelerinin alımı durdurulmazsa eğitim için yeni pilot kabul edilmeyecek.
7. S-400 tutumunuzu değiştirme seçeneğiniz halen bulunmaktadır.”
ABD’nin Kıbrıs tehdidi
Sertlikte Johnson Mektubu’na yakın olan Shanahan Mektubu, ilk bakışta sadece S-400’lerle ilgili bir tehdit mektubu olarak görülüyor.
Ama aslında Shanahan Mektubu da 55 yıl önceki Johnson Mektubu gibi Kıbrıs’la ilgili!
Ne demek istediğimizi anlatabilmek için geçen hafta Pentagon dışında bir başka Amerikan tehdidinin geldiği yere, ABD Dışişleri Bakanlığı’na bakmamız gerekiyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Matthew Palmer, açık açık Kıbrıs konusunda Türkiye’yi yüksek perdeden tehdit etti geçen hafta:
“1. Doğu Akdeniz bizim açımızdan enerji kaynakları nedeniyle stratejik öneme sahip.
2. Kıbrıs Cumhuriyeti stratejik ortağımızdır.
3. İki kesimli, iki toplumlu federal bir çözüm istiyoruz. Taraflar müzakere sürecine bağlı kalarak, enerji dahil işbirliğini oluşturacak koşulları yaratmalı.
4. Türkiye Kıbrıs açıklarındaki sondaj faaliyetlerini durdurulmalı.
5. Bölgede 10 savaş gemimiz ve 130 savaş uçağımız var.”
Doğu Akdeniz’deki cepheleşme
Bu köşede uzun zamandır Doğu Akdeniz’in önemine ve bölgedeki saflaşmalara dikkat çekiyoruz. Ankara’nın atması gereken adımlardaki gecikmesinin yol açacağı risklere işaret ediyoruz.
Doğu Akdeniz’de ortaya çıkan enerji kaynakları, Kıbrıs sorununu da çok aktörlü bir çatışma alanına dönüştürdü:
ABD ve Rusya hem Kıbrıs’ta hem de Doğu Akdeniz’de varlık bulundurma çarpışması içinde. Rusya, Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’de artık. ABD ise İngiltere ve Fransa’yla birlikte hem Kıbrıs’a hem de Doğu Akdeniz’e güç yığıyor.
Diğer yandan İsrail, Mısır ve Yunanistan bir ittifak oluşturarak bölgede Türkiye’ye karşı konumlanmış durumda.
Suriye ve Lübnan ise nesnel olarak İsrail-Mısır-Yunanistan ittifakının karşısında.
Ama ne acı ki Ankara Esad karşıtlığı nedeniyle karşıtına karşı olana da karşı!
S-400 bu tehditler için
Tablo bu kadar karışık ve tehditler bu kadar üst seviyede…
Türkiye bu şartlarda kendi milli füze savunma sistemini kurmak zorunda. Bugünden yarına gecikmemek için de S-400’leri almalı mutlaka!
ABD’yle siyasi pazarlık sonucunda Çin füzesinden vazgeçen Ankara’nın, tehditler bu seviyeye yükselmişken Rus füzelerinden vazgeçme lüksü yok!
ABD tehditleri S-400 olsa da var, olmasa da… Bilinmeli ki S-400’den vazgeçmek tehditleri ortadan kaldırmayacak, fakat tehditlere karşı Türkiye’yi zayıf tutacak!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Haziran 2019
S-400’ün maliyeti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/06/2019
Türkiye’nin S-400 almasına karşı çıkanlar şu üç temel itirazı dile getiriyor:
1. Türkiye S-400 alırsa, F-35 projesinden çıkarılır!
2. Türkiye S-400 alırsa, ABD silah ambargosu uygular ve Türkiye’nin elindeki silahlar modernize edilemez, yedek parça sıkıntısı yaşanır.
3. Türkiye S-400 alırsa, ABD yaptırım uygular ve Türk ekonomisini çökertir.
Üç itirazı da “Türkiye’nin uzun vadeli yararı ve çıkarları” düzleminde inceleyelim:
F-35 tehdidi
Türkiye’nin S-400 alması karşısından ABD’nin ülkemizi F-35 projesinden çıkarma tehdidi, Türkiye’nin çıkarları bakımından en zayıf tehdittir. Şundan:
Türkiye, bize göre zaten F-35 projesinde yer almamalıydı. Mevcut haliyle hava kuvvetlerimiz zaten yüzde 80 oranında ABD’ye bağılıyken, F-35’lerle bağımlılık yüzde yüz olacaktır.
Hava kuvvetlerimizin tek bir adrese tamamen bağımlı olmasından daha büyük bir sıkıntı yok aslında…
Tersine, Türkiye silahlanmada üç hedefli bir strateji uygulamalı:
1. Temel hedef milli silahlanma olmalı.
2. Bu temel hedefe ulaşabilmek için de, kendisine teknoloji transfer edecek ve ortak üretim yapabilecek seçeneklere yönelmeli.
3. Yakın hedefi de silah envanterini çeşitlendirmek ve tek taraflı bağımlılığı azaltmak olmalı.
Askeri ambargo tehdidi
Bu üç hedefli strateji perspektifinden bakıldığında, ABD’nin Türkiye’ye askeri ambargo uygulaması, kısa vadede aleyhimize olsa bile, uzun vadede lehimizedir!
Askeri ambargo, tıpkı 1975’te olduğu gibi Türkiye’yi yeniden “milli silahlanma” rotasına yöneltecektir.
ABD, Kıbrıs Harekâtı nedeniyle Türkiye’ye askeri ambargo uyguladığında, esas tehditle yüzleşmişti: O tehdit “tek taraflı bağımlılığın” nasıl büyük bir sorun olduğu ve Türkiye’nin askeri gücünü nasıl büyük bir zaafa uğrattığı gerçeğiydi.
Türkiye bugün çok övündüğümüz ASELSAN başta olmak üzere pek çok milli askeri hamleyi, askeri ambargo tehdidiyle yüzleştiği için gerçekleştirdi.
Türkiye bugün de milli bir askeri hamle yapmak zorundadır. Milli Gemi (MİLGEM) Projesi ile Deniz Kuvvetlerimizde yaptığımız millileşme hamlesini, Hava Kuvvetlerimizde de yapmalıyız.
Türkiye için asıl büyük tehlike, silahlanmada ABD’ye tam bağımlı olmaktır.
Ekonomik ambargo tehdidi
Türkiye’nin “küçük Amerika” süreci ve ardından 24 Ocak 1980’de serbest piyasaya eklemlenmesi, ekonomide, kamu ekonomisinden ve üretimden adım adım uzaklaşmak demekti.
Özetle Türkiye’ye “üretme, biz sana satarız” diyorlardı. Dahası “kamu kurumlarına ne gerek var, hepsini özelleştir, hepsini sat” diyorlardı. Diyenler, şimdi kendi kamu kurumları ve uluslararası tekelleri aracılığıyla Türkiye’ye artık üret(tir)mediklerini satıyorlar.
Asıl büyük tehdit ve milletçe endişe etmemiz gereken, samandan F-35’e kadar hemen her şeyi ithal ediyor olmamızdır. ABD’nin ekonomik ambargo uygulayacak olması, bu büyük tehlikenin yanında tehdit değildir.
Türkiye yeniden tarlasında üretmeli, fabrikasının bacasını tüttürmeli ve dışarıdan her şeyi satın almaktan kurtulmalıdır.
Sonuç
Son 40 yılımız, ABD’nin dediklerini yapsak bile ABD ambargolarına maruz kalmamızın tarihidir bir yönüyle.
Sadece Kıbrıs Harekâtı mı? Terörle mücadele yılları boyunca, sürekli Türkiye’ye “sattığımız silahı şu operasyonda, verdiğimiz tankı bu harekatta kullanamazsınız” şartlarını dayattılar!
S-400 konusunda karşılaştığımız tehditleri bu kez fırsata çevirmeli ve milli silahlanmaya ve üreten ekonomiye yönelmeliyiz.
Bu ise içeride işçiye, köylüye, emekçiye, halkın her kesimine ve elbette “ulusal” burjuvaziye dayanan bir iktidar modeli oluşturabilmemize bağlıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Haziran 2019