1 MAYIS VE VATANSIZ SOL

Tayyip Erdoğan’ın 1 Mayıs 2010’da Taksim’e izin verip, 1 Mayıs 2014’te vermemesini herkesin sorgulamaya hakkı vardır ama bir tek KESK Genel Başkanı Lami Özgen ile PKK-BDP yöneticilerinin hakkı yoktur!

Neden mi? Anlatmaya çalışalım:

VATANSIZ SOL 2008’DE ERDOĞAN’I ALKIŞLADI

Erdoğan 25 Nisan 2008 günü 1 Mayıs’ı “emek ve dayanışma günü” ilan etti; Vatansız Sol alkışladı! 1 Mayıs’ı 100 yıldır dünya ve Türkiye işçileri değil ama demokrat Erdoğan 2008’de “emek ve dayanışma günü” ilan etmişti!

Vatansız Sol’la birlikte Neoliberal Sol, Maskeli Sol ve hatta TÜSİAD da alkışladı bu kararı…

Tam bu süreçte Ergenekon operasyonları dalga dalga yapılıyor ve AKP, ABD’nin işareti ve F tipi yapının yardımıyla TSK ile İşçi Partisi’nin yöneticilerini zindana atıyordu.

Vatansız Sol’un umurunda olmadı; hatta alkışladılar, Erdoğan hem 1 Mayıs’a hem de Türkiye’ye özgürlük ve demokrasi getiriyordu!

VATANSIZ SOL 2009’DA AÇILIM’A DESTEK VERDİ

Erdoğan 1 yıl sonra, 22 Nisan 2009’da “emek ve dayanışma günü” ilan ettiği 1 Mayıs’ı, bu kez tatil ilan etti!

PKK ve Vatansız Sol’un alkışları görülmeliydi…

Mutluydular; çünkü Ergenekon operasyonları farklı kesimlere yöneliyor, Türkiye çetelerden kurtuluyordu!

Mutluydular; çünkü Erdoğan ABD’nin Kürt Açılımı’nı başlatmış ve el birliğiyle Türkiye’yi ayrıştırıyorlardı…

Erdoğan, Türkiye’yi hem Mustafa Kemal’in cumhuriyetinden kurtarıyor, hem de ikinci cumhuriyeti adım adım inşa ediyordu. İkinci cumhuriyet, ileride özerklik demek olacaktı, Kürdistan demek olacaktı…

Liberaller, neoliberaller ve Vatansız Sol, Erdoğan’a teorik destek bile veriyordu!

VATANSIZ SOL 2010’DA REFERANDUMA EVET DEDİ

Erdoğan 1 yıl sonra, 1 Mayıs 2010’da Taksim’i açtı! Alkışlar, alkışlar, alkışlar…

Zaten Balyoz operasyonu başlamış ve bu kez muvazzaf askerler sıra sıra esir ediliyordu. Süngüler söküldükçe, Türkiye özgürleşiyordu!

Zaten AKP Anayasa Referandumuna hazırlanıyordu. Erdoğan’ı alkışlayan bu zevatın utananları “yetmez ama evet”, utanmayanları “evet” diye haykırıyordu.

Hatta sonradan ortaya çıktığı gibi, örneğin PKK-HDP’nin MYK üyesi Hüda Kaya sadece referandumda değil, 2011 seçimlerinde de AKP’ye oy veriyordu!

KESK KOLTUĞU İLE AKİL ADAMLIK BAĞDAŞIR MI?

Erdoğan Türkiye’ye “özgürlük” getiriyor, Vatansız Sol alkışlıyordu!

Bu arada Kürt Açılımı ilerliyor, Erdoğan toplumdan gelen tepkileri bastırsın ve milletin gazını alsın diye Akil Adamlar seçiyordu.

Akillerin başında ise KESK Genel Başkanı Lami Özgen vardı. Erdoğan seçiyor, Lami Özgen Sol’un gazını alıyordu…

Hatta MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Öcalan’a HDP’yi kurdurduğunda, Özgen koşup partinin Danışma Kurulu’na üye oluyordu!

Mutlu bir beraberlikti kısacası…

ERDOĞAN, LAMİ ÖZGEN’İ ALKIŞLIYOR

Derken 1 Mayıs 2014 geldi…

Erdoğan, 2009-2014 arasında alacağını almış, Taksim’i yeniden işçilere kapatmıştı!

Peki, KESK, DİSK, TTB, TMMOB dörtlüsünün sözcüsü Lami Özgen ne yapacaktı?

PKK’nin Haziran Halk Hareketi içinde aldığı rolü burada yazmıştık. Fidan Öcalan’a söylemiş, Öcalan da örgütüne “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” emri vermiş, Erdoğan’a can simidi atmıştı.

Aynı PKK, işçi sınıfıyla bir ilgilisi olmadığı ve güneydoğuda hiç kutlamadığı halde, ille de Taksim diyordu! Müzakere ortağı Erdoğan’a son bir can simidi daha atacaktı!

Nitekim öyle oldu; KESK ve DİSK hem Taksim’de ısrar ediyor ama hem de ancak bin kişiyi toplayabiliyordu.

Sonuç olarak el birliğiyle dört yılda hem kitleyi erittiler, hem Maskeli Sol’un kışkırtıcı eylemleriyle halkı 1 Mayıs’tan soğuttular ve hem de Erdoğan’ın eline kozlar verdiler!

Hasan Yalçın’ın ifadesiyle EyŞanDirDön yaptılar! Yani eylemi şanlı direnişe dönüştürdüler!

Kuşkusuz bu kez Erdoğan Lami Özgen’i alkışlıyordur…

DİSK’in ve KESK’in temsilcileri ile üyeleri bu tabloyu mutlaka sorgulamalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Mayıs 2014

Yorum bırakın

KIRILMA VE BAŞLANGIÇ

Bu 1 Mayıs hem bir kırılma, hem de yeni bir başlangıç oldu. Açıklayalım:

Kırılma oldu. Zira İşçi sınıfının esas gövdesini oluşturan Türk-İş, 1 Mayıs’ı Kadıköy’de kutladı. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB ise Taksim’de… Daha doğrusu Beşiktaş ve Şişli’de, polis barikatlarının arkasında, polis saldırısının gölgesinde…

Kuşkusuz böyle olacağı öncesinde belliydi ve Türk-İş o nedenle kendisini oradan ayırdı; Türk bayraklarıyla, İstiklal marşıyla, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganıyla Kadıköy’de 1 Mayıs’ı kutladı…

İŞÇİNİN BAYRAM GİBİ BAYRAMI

Kırılma vardı ama aynı zamanda bir başlangıç da vardı:

Kimsenin burnu kanamadı. Türk-İş sendikaları ve işçiler bayramı bayram gibi kutladı; kürsüden sorunlarını dile getirdi, taleplerini sıraladı, mücadele kararlılığı ilan etti…

Bu bir başlangıçtır ve göreceksiniz, bu tablo gelecek senelerde hem işçinin katılımını hem de halkın 1 Mayıslara katılımını artıracaktır.

EMEK VE VATAN SAVUNMASI

Bu bir başlangıçtı. Çünkü Türk-İş’in yani sınıfın esas gövdesinin bulunduğu Kadıköy’de, sınıfın partisi de vardı: İşçi Partisi…

Silivri’de vatan savunması yaparak gönüller kazanan Doğu Perinçek bu kez Kadıköy’deydi ve sınıfıyla birlikte omuz omuzaydı…

Perinçek, emek ve vatan mücadelesinin bir arada yürütülmesi gerektiğini uzun zamandır belirtiyor ve hem sendikaları, hem de demokratik kitle örgütlerini bu mevziiye girmeye çağırıyordu.

KÜRSÜNÜN GÜVENCESİ

Peki, işçi, İşçi Partisi’ne ne diyordu?

Sabah 8’den itibaren Haydar Paşa ile Kadıköy İskele Meydanı arasında mekik dokudum. İşçi Partisi’nin al bayraklı korteji hem yolları hem de alanı gelincik tarlasına çevirmişti. İşçi, İşçi Partisi’nin bayraklarına, sloganlarına, duruşuna, disiplinine, kararlılığına tam puan vermişti.

Öyle ki, bir ara sohbet ettiğim bir işçi şöyle diyordu: “Provokatörlerden, kürsüyü ele geçirme hırslarından ve bayramımızı zehir etmelerinden kurtulduk. İşçi Partisi’nin varlığı güven veriyor.”

İŞÇİ-GENÇLİK EL ELE

Bu bir başlangıçtı. Çünkü son yılların hemen her çevresinde takdir edilen Türkiye Gençlik Birliği TGB de Kadıköy’deydi. 1 Mayıs’ı 1’lik Mayıs’ı olarak kutlamaları, yani en geniş kesimlerle birleşme stratejileri onları büyütmüş, taraflı tarafsız herkesin kalbinde taht kazandırmıştı.

Türk-İş ve İşçi Partisi’nin aksine, onlar Haydar Paşa tarafından değil, Moda’da buluşup, Bahariye tarafından Kadıköy’e indiler.

Alana vardıklarında, artık “İşçi-Gençlik el ele” sloganı gerçeğe dönüşmüştü.

SINIF, PARTİ, GENÇLİK

Yani özetlersek, hem kırılma vardı hem de başlangıç. İşçi Partisi, sınıfla 1 Mayıs kutlamıştı. Sınıf, partisiyle 1 Mayıs kutlamıştı.

Sınıf, Parti, Gençlik ele ele vermiş ve Türkiye’ye “1 Mayıs işte böyle kutlanır” demişti.

Bu tabloya, yıllarca 1 Mayısların yanlış kutlanması nedeniyle alanlardan uzaklaşan halk da katılacak!

Örgütlü kuvvetler, Türkiye’yi yeni bir geleceğe taşıyacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Mayıs 2014

Yorum bırakın

CUMHURBAŞKANLIĞI ÇARPIŞMASININ KODLARI

Türkiye’nin önündeki en önemli mücadele sahası cumhurbaşkanlığı seçimleri olmuş durumda. Hemen her hamle, her açıklama, her politika doğrudan ya da dolaylı olarak cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgilidir.

Bugün büyük bir çarpışmaya sahne olan cumhurbaşkanlığı seçiminin kodlarını inceleyeceğiz. Ama o kodları çözebilmek için önce Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçim stratejisini anlamamız gerekiyor.

ERDOĞAN’IN SEÇİM STRATEJİ

30 Mart seçimleri sürecinde de gördüğümüz gibi Erdoğan’ın izlediği seçim stratejisi, düşmanı yalnızlaştırmak, yararlanacağı ara kuvvetler inşa etmek ve kendi cephesini olabildiğince geniş tutmaktan geçiyor.

Erdoğan bu ara stratejisini gerçekleştirebilmek için uygun taktikler geliştiriyor: Düşman algısı oluşturma, düşmanı dış mihraka eklemleme, böylece milli kesimlerin bir bölümünü de kazanma, devlet aygıtının avantajlarını kullanma vs.

Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimi için de aynı strateji ve taktilere sarılmış görünüyor. Daha şimdiden şunu işlemeye başladı: Kendisine rakip olacak aday Türkiye’nin değil, Türkiye’yi hedef alan dış mihrakların adayıdır. Dolayısıyla o kişi bir rakip değil, aslında Türkiye’nin bir düşmanıdır. Bu düşmanı destekleyecek kurumlar, suç işlemiş olacaklardır.

ERDOĞAN’IN ÖNÜNDEKİ ENGELLER

Artık cumhurbaşkanlığı çarpışmasının bu stratejiye bağlı olan kodlarını incelemeye başlayabiliriz.

Erdoğan cumhurbaşkanlığı için önünde engel olarak şu dört kurumu görmektedir: Çankaya Köşkü, Genelkurmay Başkanlığı, Anayasa Mahkemesi Başkanlığı ve Cumhuriyet Halk Partisi. Erdoğan, önündeki üç ayı bu kurumları engel olmaktan çıkarmak üzere kullanacaktır.

Peki nasıl? Şöyle: Erdoğan anımsayacağınız gibi önce dış mihrak olan F tipi yapının sadece kendisini değil, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü de dinlediğini açıkladı. Ardından çarpışmanın yeni bir evresinde, sadece kendisinin ve Gül’ün değil, Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Özel’in de dinlendiğini belirtti. Ve son olarak Haşim Kılıç kendisini eleştirdiğinde, Anayasa Mahkemesi’nin de dinlendiğini açıkladı.

ÇANKAYA, TSK ve AYM’YE ŞANTAJ

Bu dinlemeler, ilgili adreslerde şöyle yorumlandı:

1) Erdoğan, millete şu mesajı vermiş oluyordu: “Bana karşı çıkanlar, F tipi yapı tarafından dinlenen ve şantaj edilenlerdir. F tipi bunlara şantaj yapmasa, böyle konuşamazlar.”

2) Erdoğan, açıkça kasetlerle Çankaya, Genelkurmay ve Anayasa Mahkemesi’ne şantaj yapıyordu; “yoluma çıkmayın, elimde kasetleriniz var” demiş oluyordu.

Bu durumda önümüze şu sorular çıkıyordu: Erdoğan bu kasetlerin olduğunu nereden biliyor? F Tipi yapı dışında dinleme yapan bir merkez mi var? 30 Mart öncesinde Gülen’in konuşmalarını dinleyen ve servis eden o merkez kimin? Yoksa Erdoğan F tipi yapının kaset arşivini, ya da en azından bir bölümünü ele mi geçirdi?

Kuşkusuz Baykal kasetinin internete servis edilmeden önce Erdoğan tarafından izlendiği bilgisi, bu soruların bir bölümüne yanıt vermektedir!

KILIÇDAROĞLU’NA GÖZDAĞI

Gelelim bu üç kurum dışında, CHP’nin durumuna…

Bakın bu noktada aydınlatılması gereken iki önemli nokta var:

1) Kemal Kılıçdaroğlu, AKP üyesi bir genç tarafından TBMM’de yumruklandı.

2) Bilal Erdoğan’ın şikâyeti üzerine bir savcı, dokunulmazlığı olan Kılıçdaroğlu’nu ifadeye çağırdı.

Açık ki ortada bir gözdağı var. 1. maddenin üzerine sonuç alacak şekilde gidemeyen CHP, şimdi de 2. madde üzerinden etkisizleştirilmeye çalışılıyor.

ÇÖZÜM SİSTEM DIŞI ÇARPIŞMADA

Artık şu özeti yapabiliriz: Cumhurbaşkanlığı çarpışmasının kodları; Gül, Özel ve Kılıç’a “kasetin var” şantajı, Kılıçdaroğlu’na savcılık gözdağıdır!

Devamı da gelecektir.

Kuşkusuz bu sistem içi bir çarpışmadır ve Erdoğan cumhurbaşkanlığını çantada keklik göremediği için bu kodlarla çarpışmaktadır.

Asıl çarpışma ise sistem ile halk arasında olacaktır. Halkın öncü örgütleri sistemin CHP ve MHP’sini zorlayarak bir ortak aday çıkarabilirse ve güçlü bir halk hareketiyle bu aday desteklenirse, Türkiye’nin önündeki süreç başka türlü gelişecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Mayıs 2014

Yorum bırakın

PKK NEDEN TAKSİM’DE 1 MAYIS KUTLAR?

PKK-BDP 1 Mayıs’ta Taksim’de olacağını açıkladı. PKK-BDP, geçen yıllarda da Taksim’e çıkmıştı, çıkmaya çalışmıştı…

Peki, PKK neden 1 Mayıs’ı kutluyor? Daha doğrusu PKK neden 1 Mayıs’ı Taksim’de kutluyor?

Bugün bu sorunu inceleyeceğiz:

PKK TEKEL’İN KAPATILMASINA KARŞI ÇIKTI MI?

İncelemeye PKK’nin ne olduğu sorusuyla başlayalım. Yanıt açıktır: PKK, Türkiye’nin bir bölgesini koparmaya çalışan silahlı bir terör örgütüdür. Yasal partileri de bu stratejiye uygun politikalar üretmektedir: Türkiye partisi değil, bölge partisidir. Sınıf partisi değil etnisite partisidir.

Hadi gelin somutlaştıralım…

Siz hiç PKK-BDP’yi, Taksim’deki 1 Mayıs haricinde, bir işçi eyleminde gördünüz mü? Örneğin Muğla’da ve Ankara’da direnen Yatağan işçilerine destek veriyor mu? Örneğin daha önce Ankara’da büyük eylemler yapan TEKEL işçilerine destek verdi mi?

PKK GÜNEYDOĞU’DAKİ FABRİKALARIN KAPATILMASINA KARŞI ÇIKTI MI?

Bu sorumuza “ama oralar Kürt ili değil” diyenler olabileceği için sorumuzu ayrıntılandıralım: PKK-BDP Adıyaman TEKEL eylemlerine katıldı mı? Bitlis Tütün İşletmeleri Müdürlüğü’nün kapatılmasına karşı çıktı mı? Hatta Diyarbakır Tütün İşletmeleri Müdürlüğü’nün kapatılmasına direndi mi?

Sormaya devam edelim: PKK-BDP, Ağrı, Urfa, Antep Et Kombinalarının satılmasına karşı çıktı mı? Doğu ve Güneydoğu’daki Sümerbank ve mağazalarının kapatılmasına itiraz etti mi?

Uzatmayalım: Aydınlık Emek Sayfası yazarı Mehmet Akkaya, bu soruların daha ayrıntılısını ve üstelik rakamlarla beraber 24 Nisan günü sordu, yanıtı verdi. Mutlaka o yazıyı yeniden inceleyiniz.

GÜNEYDOĞU’DA 1 MAYIS NEDEN KUTLANMAZ?

Bakın mesele anlaşılabilsin diye BDP’ye sempati duyan yurttaşlarımız için şu soruyu da soralım: Tamam, “TC’nin” fabrikalarını geçtik, peki PKK ya da türevi olan partilerden örneğin BDP neden güneydoğuda 1 Mayıs kutlamıyor?

Diyebilirsiniz ki “ama Diyarbakır’da kutlanıyor”, doğru ama siz de çok iyi biliyorsunuz ki aslında o kutlamaları Diyarbakır’daki sol örgütler yapıyor. Nevruz’la 1 Mayıs’ın sayısal karşılaştırması bile bu gerçeği gösterir.

Ayrıca, PKK’nin Gezi eylemlerine Diyarbakır’da değil ama sonradan Öcalan’ın talimatıyla Taksim’de katıldığını da anımsayınız.

PKK GEZİ’YE SONRADAN NEDEN KATILDI?

Artık başlıktaki soruya gelebiliriz: İşçi sınıfı derdi olmayan, güneydoğudaki emek mücadelesine kayıtsız olan,  bölgesindeki 1 Mayıslara bile göstermelik katılan PKK-BDP neden Taksim’de 1 Mayıs kutlar?

Sorunun yanıtı için 10 ay öncesine dönelim; Taksim’deki Gezi eylemlerine ya da daha genel adıyla Haziran Halk Hareketi günlerine…

Eylemler başladığında BDP önce katılmamıştı. Hatta katılmadıkları için AKP’den teşekkür de almışlardı. Dahası BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş alandakilerin darbeci olduğunu, bu nedenle katılmadıklarını açıklamıştı.

Sonra devreye Öcalan, daha doğrusu MİT Müsteşarı Hakan Fidan girdi. Öcalan PKK’ye “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” talimatı verdi. Ardından 300-500 civarından PKK’li “Apo posterleri” açarak Taksim’e girdi.

Peki neden? Yanıt, Erdoğan’ın açıklamalarında vardı. Erdoğan ekranlardan halka şöyle sesleniyordu: “Ne işiniz var Apo posterli eylemde?”

Öcalan’la müzakere yürüten Erdoğan, güya halkını bölücülükten koruyordu! Kuşkusuz amaç Eylemleri sönümlendirmek, halkı Gezi’den soğutmaktı. Öcalan, Fidan’ın isteğiyle ortağı Erdoğan’a can simidi atmıştı. Neyse ki halk ve öncü örgütleri bu oyuna gelmedi.

PKK’NİN TAKSİM’DEKİ ROLÜ

İşte o gün PKK neden Taksim’e çıktıysa, önceki yıllarda ya da bu yıl 1 Mayıs’ta Taksim’e o nedenle çıkıyor:

1) Sınıfı, işçileri ve emekçileri alandan soğutmak için.

2) Halkı, yurttaşları, öğrencileri Taksim’den uzak tutmak için.

3) Geniş kitleler nezdinde 1 Mayıs’ı “bölücülükle” eş tutturabilmek için.

4) Türkiye gibi Türkiye’nin devrimci sınıfı olan işçi sınıfını da bölmek için.

5) Sisteme, hükümete, emrindeki polise 1 Mayıs’a müdahale zemini yaratmak için.

1 Mayıs bileşenleri, PKK’nin bu ilgisini artık sorgulamalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Nisan 2014

Yorum bırakın

ÖZERLİK, KALEKOL’U DURDURMAKTAN GEÇİYOR

Hemen her gün gazetelerde bir özerklik haberi okuyoruz. Kimi gazeteler bir tehdide dikkat çekmek için, kimi ve çoğu gazeteler de özerkliği “normalleştirmek” için yapıyorlar bu haberleri…

PKK liderleri, KCK yöneticileri, BDP eş başkanları özerkliği nasıl inşa edeceklerini aşama aşama anlatıyorlar. Kuşkusuz özerkliğin o aşamaları vardır.

Ancak son tahlilde özerklik, kimin otorite olacağıyla ilgili bir sorundur!

PKK’NİN YENİ İSMİ: BİR GRUP

Günlerdir yaşanan kalekol krizi ve PKK’nin asker kaçırması işte bu nedenle çok önemlidir.

Gelin ne demek istediğimizi anlatabilmek için önce olayları anımsayalım, bir özet yapalım:

1) PKK günlerdir Lice’de halkı da kışkırtarak kalekol yapımını protesto ediyor. Gezi Parkı’nda kitap okuma eylemini bile gazla dağıtan AKP devleti, bu protestolara karşı sert tutum almıyor.

2) PKK son olarak Lice’de 2 uzman çavuşu kaçırarak, kalekol protestosunun dozunu artırdı.

3) Haber örneğin Milliyet’te manşet oldu. Ama şöyle: “Kalekol Pazarlığı” başlıklı manşete göre bir grup, iki askeri kaçırmıştı ve kaçıran grup kalekol inşaatı durdurulursa askerleri bırakacaktı! (Milliyet, 28 Nisan 2014)

Grup kimdi peki? Milliyet neden PKK diyemiyordu? Erdoğan Demirören Başbakan’ın telefonuyla bir daha ağlamamak ve AKP’nin Kürt Açılımı’nı sekteye uğratmamak için kediye kedi demiyor muydu yani?

4) Öte yandan milletvekili ve TBMM’de grubu olan bir partinin Eş Genel başkanı sıfatıyla Selahattin Demirtaş, devletle açıkça pazarlık yapıyordu: Kalekol inşaatları durursa askerler serbest kalacaktı ve inşaatlar sürerse yeni askerler kaçırılacaktı!

AKP’NİN MÜFETTİŞLERİ ASKERİ SUÇLADI

5) Tüm bunlar olurken devlet ne yapıyordu peki? Onu da PKK’nin yayın organı olan Özgür Gündem’den öğreniyoruz: “Halka 317 kurşun” başlıklı manşete göre AKP’nin müfettişleri askerleri suçlamıştı! (Özgür Gündem, 27 Nisan 2014)

Gelin önce olayı anımsayalım. Geçen yıl, 28 Haziran 2013’te yine PKK kalekol protestosu için halkı kışkırtmış ve karakolu basmaya çalışmıştı. Çıkan olaylarda bir genç hayatını kaybetmiş, 8 kişi de yaralanmıştı.

İşte AKP o olayla ilgili soruşturma açtı. İçişleri Bakanlığı müfettişleri bir rapor hazırladı. Özgür Gündem’in haberine göre raporda “askerlerin aldıkları emir ile göstericilere karşı ateşli silah kullanılmasının hukuka aykırı ve cezai sorumluluk gerektirdiği” saptanmıştı!

Yani neredeyse bir tek “asker karakolu savunmasın, PKK rahatça protesto etsin, bassın, ele geçirsin” demediği kalınmış!

Açık ki, devlet de PKK’nin kalekol baskısına karşı yelkenleri indirmiş durumda!

PKK KOLLUK KUVVETİ OLMAYA BAŞLADI

Peki, bu tablo ne anlama geliyor?

Bir yandan Öcalan AKP’ye “özerklik yasası” çıkar mesajı gönderiyor. Diğer yandan da PKK kalekollara karşı protestolar düzenliyor, taciz atışları yapıyor, baskın düzenliyor, asker kaçırıyor…

Neden? Çünkü kalekol demek, devletin silahlı gücünü bölgede bulundurması demektir, otoritesini kullanması demektir ve egemen olması demektir. Kalekol olmaması ise devletin o bölgede olmaması ve otoritesini PKK’ye bırakması demektir.

Özerklik ancak böyle inşa olur!

Nitekim PKK, son dönemde “buralar benden sorulur” anlamına gelen eylemler yapmaktadır. Yol kesmekte, araçlara ruhsat sormakta, insanlara kimlik kontrolü yapmaktadır. Hatta PKK, uygun bulmadığı mekânları basmakta ve yakmaktadır!

Sonuç olarak AKP’nin Kürt Açılımı ile hem PKK büyümekte, hem bölgede otorite olmaktadır. Güvenlik kuvvetleri ise “aman Açılım’a zarar gelmesin” denilerek etkisizleştirilmektedir.

Bu sarmalı bozmak, Türkiye’nin bekâ sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Nisan 2014

Yorum bırakın

AYDINLIK OKURLARINA YANITLARIM

Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın Erdoğan’ı hedef alan konuşması nedeniyle önceki gün yazdığım makaleye bazı tepkiler geldi. Bu tepkileri üç grupta topluyorum:

1) “Son dönemde Doğu Perinçek’e ve Aydınlık’ın genel çizgisine aykırı şeyler yazıyorsun. Büyük bir mücadelenin sürdüğü şartlarda bu aykırılık bir özgürlük değildir!”

2)Erdoğan yıkıldı, ABD yerine F tipi yapı üzerinden yeni bir iktidar oluşturmaya çalışıyor. Sen F tipi yapı yerine daha çok Erdoğan’ı hedef alarak ABD’ye ‘yardımcı’ oluyorsun!”

3) “İBDA-C kimlikli Haşim Kılıç, Cumhuriyet’in adım adım yıkılması sürecine kararlarıyla destek vermiş biridir. Onun Erdoğan’ı eleştirmesi Türkiye adına değil, ABD adınadır. O Aydınlık’ın da belirttiği gibi Cemaat’in kılıcıdır.”

HER FİKİR, KARŞITIYLA GÜÇLENİR

Bugün bu üç gruptaki eleştirileri yanıtlamaya çalışacağım:

1) Evet, zaman zaman Doğu Perinçek’in ve Aydınlık’ın genel çizgisine aykırı şeyler yazıyorum. Ancak bu yeni bir durum değil. Aydınlık’ta yer alan 957 makalem incelendiğinde görülecektir ki, bazı konularda üç yıldır farklı şeyler zaten yazıyorum.

Bu durum hem gazetecilik açısından özgürlüktür hem de Aydınlık için zenginliktir. Her fikir, karşıtıyla kendisini sınar, yeniler ve güçlenir.

Bu gerçeği en iyi bilen isim de Doğu Perinçek’tir. Nitekim geçen hafta bir grup Aydınlık yazarının da bulunduğu bir yemekte, onlardan kendilerini kıyasıya eleştirmelerini istedi. Fikirlerine güvenen Perinçek, İşçi Partisi içinde karşıt fikirlere en açık olan kişidir.

Kimi çevrelerin “Perinçek, Güller’i de yakında kapının önüne koyar” şeklindeki sözleri, bir saptama değil fakat devrimci saflarda “sorun arama” gayretidir!

ABD, ERDOĞAN’I ÇİZMEDİ!

2) Tartışılan o makalede belirtmiştik, özetleyelim: Birincisi halk ile sistem arasında, ikincisi de sistem içinde iki ayrı çelişme vardır ve bunlardan halk ile sistem arasında olan esastır, birincildir, belirleyicidir. Halkın ilerici örgütleri, sistem içi çelişme olan AKP ile Cemaat arasındaki kavgada taraf tutmaz, fakat kavgadan yararlanır. Burada da ölçüt, iktidar olanı esas almaktır. Çünkü iktidar olan zayıfladıkça, karşıtı olan zaten zayıflayacaktır.

Erdoğan yıkıldı, ABD F Tipi ile yeni iktidar arıyor” tezi doğru değildir. 17 Aralık’tan beri ısrarla belirttim: Beyaz Saray, 30 Mart seçim sonuçlarını görmeden, Erdoğan’ı çizmez, çizemez! Neden?

ABD güç erozyonu içinde olduğu için, eskisi gibi seçenek üretemiyor. Bırakın Türkiye’yi, Irak’ta bile “Büyük Kürdistan” projesinin tam karşısında yer alan Maliki’ye mecbur kalıyor. Sırf Maliki köprüleri atmasın diye, Barzani’yi dizginliyor, Kürdistan projesini askıya alıyor.

Bu şartlarda, yani Erdoğan’ın oy oranını belli bir büyüklükte tuttuğu koşullarda, ABD Erdoğan’dan vazgeçemez; ondan yararlanmaya çalışır, daha fazla kullanabilmek için uğraşır. F Tipi yapı, ABD’nin Erdoğan’ı hizaya sokma aracı olmuştur en fazla.

Nitekim Erdoğan hizaya girmiş; Kürt, Kıbrıs, Ermeni ve İsrail açılımları başlatmıştır!

Tamam, Erdoğan’ın iktidarı sallandı, Erdoğan bir süre yönetemedi ama sonuçta henüz yıkılmadı! “Erdoğan yıkıldı” üzerinden siyaset yapmak, gerçekçi değildir ve son tahlilde Erdoğan’a yarar. Şundan: Siz Erdoğan nasıl olsa yıkıldı diye, Erdoğan’ı bırakıp, onu hedef alan kuvvetlerle boğuşmaya başlarsınız. Hem enerjinizi boşa harcarsınız hem de dolaylı olarak Erdoğan’ın yanına düşersiniz!

KILIÇ’IN ERDOĞAN’A BİAT ETMESİ KİME YARAR?

3) Elbette söylediğiniz gibi Haşim Kılıç İBDA-C bağlantılıdır. Bizim de o makalede belirttiğimiz gibi Haşim Kılıç, bırakın tüm icraatını, sadece AKP’yi kapanmaktan kurtardığı için bile büyük suçludur.

Ama neticede siyaset somut işlerdir, pratiktir. O nedenle şu iki sorunun yanıtı önemlidir:

Önce bütün kimlikleri, geçmişi ve niyetleri bir kenara bırakarak şu soruya yanıt verin: Haşim Kılıç’ın Erdoğan’ı hedef alan sözleri, onun kimliğini ve niyetini bir kenara bıraktığınızda, bir doğruya işaret etmiyor mu? O sözler yanlış mı?

İkinci olarak da şunu soralım: Diyelim ki Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç o sözleri hiç söylemedi, Erdoğan’ı hedef almadı, hatta pek çok kurumun başı gibi o da tam biat etti. Bundan halkın çıkarı ne olacak, halkın ilerici örgütleri bu tablodan ne fayda görecek?

Neyse, Ufuk Ötesi’ne ayrılan yer bitti ama bu konuya yine döneceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Nisan 2014

1 Yorum

‘KAOS PLANI’ KİMİN?

Yeni Şafak gazetesi, önceki gün ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Irak’ı üçe bölen planını yeniden ele aldığını yazdı! (Yeni Şafak, 25 Nisan 2014)

“Bu da nereden çıktı” dedirten haber, ilk olarak Kürt sitesi Basnews’ta, 23 Nisan’da, “Joe Biden’ın Irak’ı üçe bölme planı” başlığıyla yayımlanmıştı.

Aynısı Yeni Şafak’ta da yer alan Basnews’ün ifadesine göre Washington 30 Nisan’da yapılacak seçimlerden sonra Irak konusunda kaygılıydı; terörist saldırılar nedeniyle Irak’ta karmaşa ve güvenlik sorunu bekliyordu.

Terörist saldırıların yaratacağı güvenlik sorununun çözümü neydi? Joe Biden’ın rafa kaldırmak zorunda kaldığı “Irak’ı üçe bölme planının” yeniden ele alınması!

KONFEDERALİZME HABER ÜRETMEK

“Madem bu ülkeye teröristler saldırıyor, gelin üçe bölelim” türünden ucuz bir yaklaşım elbette Basnews’ta yer alabilir. Zira Barzani bir süredir ayrılığı, federalizm yerine konfederalizmi, hatta bağımsızlığı dillendiriyor.

Ama bu yaklaşımın Türkiye’de iktidarın gazetesi olan Yeni Şafak’ta da yer alabilmesi, gazetecilik ciddiyetiyle de devlet ciddiyetiyle de bağdaşmıyor.

Kuşkusuz bu haberin Yeni Şafak’ta, birazdan aktaracağım detaylarla birlikte yapılmasının bazı önemli nedenleri var. Ancak aktardığımda göreceksiniz ki, o hedefler de en az “Biden planı devrede” demek kadar gerçeklikten uzak.

ABD PLANINA KARŞI, KARŞI PLAN UYDURMASI

Yeni Şafak bu haberi, sanki Ankara’da ABD’ye karşı bir şey yapılıyormuş havasında veriyor. Nitekim haberin başlığı şöyle: “Plana karşı, karşı plan”

Peki, neymiş plan? Okuyalım: “ABD’nin Irak’a yönelik kaos senaryosuna karşı Erbil ve Ankara birlikte hareket ediyor. 30 Nisan’daki seçimlerin yol açacağı ayrışma ve IŞİD saldırılarının ülkeyi Suriyeleştireceğine inanan Kürt yönetimi, seçimden sonra oluşacak yeni tabloyu Ankara’da Başbakan Erdoğan ile değerlendirmeye aldı.”

İnsan bu ifadelere bakınca haliyle şöyle anlıyor: ABD Irak’a karşı kaos senaryosu başlattı. Biden’ın ülkeyi üçe bölme planı devrede. Ankara ve Erbil ise ABD’nin planına karşı, karşı plan geliştiriyor!

Yani Ankara ve Erbil, Irak’ın bölünmesini engellemeye çalışıyor!

Mizah gibi…

ANKARA-ERBİL’İN GÜNDEMİ

Oysa son bir yıllık Erdoğan-Barzani ilişkisine bile bakıldığında tablo şöyledir:

Ankara,  Erbil’in Bağdat’tan kopmasını motive etmektedir. Ankara, komşusuna rağmen, komşusunun bir parçasıyla özel anlaşmalar yapmaktadır. Ankara, komşusuna ve Irak Başbakanı’nın rakiplerine dayanarak Bağdat’ta darbe yapmaya bile soyunmuştur. Ankara, o darbe girişimini beceremeyen ve ceza alan Haşimi’yi kaçırıp, İstanbul’da saklamıştır.

Bu tabloya bakınca, Ankara ile Erbil’in, ABD’nin kaos planına karşı birlikte karşı plan yaptıkları değil, tersine ABD’nin planına uygun şekilde Kuzey Irak’ı Irak’tan koparma planları yapmaya çalıştıkları anlaşılır.

ESAD, MALİKİ’YE DÜŞMAN MI?

Diğer yandan hem Basnews’te hem de Yeni Şafak’ta yer alan şu ifadeler de “plana karşı plan” iddiasını çürütmektedir: Habere göre ABD’nin kaos planı, Irak’a terörist saldırlar nedeniyle uygulanacak! Peki, terörist saldırılar nereden? Habere göre IŞİD saldırıyor.

Peki, IŞİD kim? Yeni Şafak bu örgütü ara başlıkta şöyle nitelemiş: “Esad’ın kuklası IŞİD”

Yani Esad’ın kuklası, Irak’a saldırıyor! Oysa düne kadar Irak Başbakanı Nuri el Maliki’yi Suriye’deki muhaliflere destek vermemekle suçluyor, Esad’la ittifak kurduğu için yerin dibine batırıyorlardı.

Yani AKP’nin özel hedefi için yaptıkları servis haberde kendileriyle çelişmiş oluyorlar…

Neyse uzatmayalım ve önemle belirtelim: ABD 100 bin askeriyle Irak’tayken yapamadığını, şimdi kaos planıyla hiç yapamaz! Erdoğan ve Barzani kanlı petrol geliri hayalinden vazgeçmelidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Nisan 2014

Yorum bırakın

HAŞİM KILIÇ’IN KONUŞMASININ ŞİFRELERİ

Tablo yalın haliyle şöyledir: Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Yüce Divan salonunda yapılan Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşunun 52. yıldönümü töreninde, Başbakan Erdoğan’ın karşısında onun sözlerini ve uygulamasını açık açık ve sert bir üslupla hedef aldı.

Erdoğan, bu sert çıkış karşısında kokteyle katılmadı ve salonu terk etti.

O andan itibaren, Haşim Kılıç’ın kılıcı çektiği, Erdoğan’a hukuk dersi verdiği gibi yorumlar yapıldı.

ERDOĞAN İYİCE YALNIZLAŞIYOR

Kuşkusuz doğrudur ama tablonun bütününde daha da önemli anlamlar vardır.

Gelin Haşim Kılıç’ın konuşmasının şifrelerini çözerek, o anlamları bulmaya çalışalım:

1) Erdoğan, sistem içerisinde yalnızlaşmıştır. 12 yıldır Erdoğan cephesinde yer alan, kapatma davasında AKP’ye sahip çıkan, Erdoğan yasalarının Anayasa’ya aykırılığına gözlerini kapatan Haşim Kılıç, Erdoğan’ın karşısındadır.

2) Erdoğan’ın rejim inşası öyle bir noktaya gelmiştir ki, uzun yıllardır hukukçu olmadığı için eleştirilen Haşim Kılıç bile, Erdoğan’a hukuk dersi vermek durumunda kalmıştır.

3) Kılıç’ın sert açıklaması ve hukuka vurgusu, AKP’nin gönderdiği yasaların Çankaya’dan geçse bile Anayasa Mahkemesi’ne takılacağını göstermektedir.

SİSTEMİN TEPESİNDE YARILMA

4) Haşim Kılıç’ın çıkışı, kuşkusuz Cumhurbaşkanlığı seçimiyle de ilgilidir.

Haşim Kılıç’ın Çankaya savaşında Abdullah Gül ve Cemaatle aynı cephede olacağı anlaşılmaktadır.

Bu tablonun üç anlamı vardır:

a) Sistem tıkanmıştır ve çözüm üretememektedir.

b) Sistemin tepesi yarılmış, sistemin tepesindekiler bölünmüştür.

c) Çelişme sistem ile halk ve milli kuvvetler arasındadır.

HANGİ STRATEJİ? HANGİ TAKTİK?

Artık mesele sistemle halk ve milli kuvvetler arasındaki çelişmenin nasıl çözüleceğidir.

Bu çelişme ve çatışmada halkın ilerici örgütleri ve Türkiye’nin milli kuvvetleri şu strateji ve taktiği izlemelidir:

A) Stratejik düzlem:

1) Erdoğan ile karşıtları arasındaki mücadele, sistem içi mücadeledir ve Türkiye’nin milli kuvvetleri taraflardan birini tutamaz.

2) Sistemin tepesindekilerin çelişmesini çözmek, Türkiye’nin milli kuvvetlerinin işi değildir. Sistem içi çelişmenin çözülmesi değil, sürmesi halkın yararınadır. Sistem içi çelişme sürdükçe taraflar birbirini zayıflatacaktır.

3) Erdoğan’ın karşıtlarına açtığı savaşta Erdoğan’la birlikte olmak, taktiklerle düzeltilemeyecek stratejik bir hatadır!

B) Taktik düzlem:

4) Türkiye’nin milli kuvvetleri, Erdoğan ile karşıtları arasındaki çatışmadan yararlanmalıdır. İki tarafın çatışması ve güç kaybetmesi, son tahlilde halkın ve Türkiye’nin yararınadır.

5) Ancak okları daha çok, taraflardan iktidar olana doğrultmak gerekir. Zira iktidar olan zayıfladıkça, varlığı onunla anlamlı olan karşıtı da zayıflayacaktır. Ama karşıtı zayıfladığında Erdoğan zayıflamayacak, tersine güçlenecektir.

6) Türkiye’nin milli kuvvetleri, karşıtlarıyla mücadelesinde Erdoğan’ı tahkim eden politikalardan uzak durmalıdır. Zira Erdoğan durumunu sağlamlaştırdığında, yeniden “eski” düşmanlarına ve bu kez daha sert yönelecektir.

7) Erdoğan’ın kendi rejimini inşa etmek ve bir istihbarat devleti kurmak için çıkardığı yasalara, sırf Cemaati hedef alıyor diye sessiz kalmak büyük yanlıştır. Zira o istihbarat devleti, esas olarak sistem dışı kuvvetleri yani halkın ilerici örgütlerini ve Türkiye’nin milli kuvvetlerini hedef alacaktır.

8) Erdoğan’ın bu yasalarına karşı iç çelişmeleri nedeniyle sistem içinden bir barikat çıktığında, okları Erdoğan yerine o barikata yönlendirmek, son tahlilde Erdoğan’a yarayacaktır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Nisan 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN 24 NİSAN MESAJININ ANLAMI

Ermeni meselesi konusunda ortada iki program var: Biri Erdoğan’ın 24 Nisan mesajı, diğeri de Doğu Perinçek’in AİHM’e aldırttığı karar!

Bir mesaj ve bir karar, toplamda iki farklı programın izdüşümüdür. İki program da hedefi bakımından birbirine 180 derece karşıttır.

AİHM KARARI MİLATDI

Anımsarsınız: İsviçre “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi yasakladı, cezaya bağladı ve dönemin Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu’na ceza verdi.

Bu hukuk dışı uygulama üzerine İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek İsviçre’ye gitti ve “Ermeni soykırımı yoktur” dedi. Uzun bir mücadelenin sonucunda da İsviçre’nin kararı Perinçek’in sayesinde AİHM’den döndü.

Türk Dışişleri Bakanlığı, AİHM’in bu kararını bir milat olarak niteledi. Milat yani yeni bir doğum, yeni bir başlangıç…

Yani AİHM’in bu kararıyla birlikte 40 yıldır emperyalist merkezlerden Türkiye’ye yapılan “soykırım yaptın baskısı” dönemi kapanacaktı.

Nitekim öyle olmaya da başlamıştı; hem içeride hem dışarıda ezberler bozulmuştu.

DIŞİŞLERİ BAŞBAKANLIK MESAJINA NE DİYOR?

Ancak bu kez sahneye Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı sıfatı ile Erdoğan çıktı ve 24 Nisan mesajı yayımladı. Gerçi şimdilik “soykırım yaptık, Türkiye adına özür dilerim, talepleriniz karşılarım” demiyordu ama Dersim konusunda izlediği çizgi anımsanırsa, bunlar da sıra sıra gelecekti…

Kaldı ki bunları demeye de zaten gerek yoktu. Zira bir 24 Nisan mesajı yayınlamak bile bu anlama geliyordu. Çünkü 24 Nisan’ı Ermeniler “soykırım günü” kabul ediyordu.

Artık soru şudur: Erdoğan ile Perinçek’in programı birbirine 180 derece ters ise ve Dışişleri Bakanlığı bu programlardan Perinçek’inkini Türkiye yararına bir milat olarak kabul ediyorsa, Erdoğan’ın programına ne diyor?

Elbette bakanlığın bu konuda bir açıklama yapmasını beklemiyoruz, zaten gerek de yok.

ERDOĞAN TERS, ABD KÖŞE

ABD ve AB’nin Erdoğan’ın 24 Nisan mesajından büyük memnuniyet duyduğunu açıklaması, zaten her şeyi ortaya koyuyor.

Hatta Yeni Şafak’a yaptırılan “Erdoğan ABD’yi ters köşe yaptı” başlıklı haber bile her şeyi anlatıyor. Güya Beyaz Saray çok sert bir 24 Nisan mesajı hazırlamış ama Erdoğan kendi mesajını yayınlayınca, ABD ters köşe olmuş, Beyaz Saray açıklamasını iptal edip, yerine daha yumuşağını yazmış…

Tıpkı Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Erdoğan’ın elinden türban kozunu alacağım” diyerek okullara ve kamuya türbanı sokturma başarısı(!) gibi!

Erdoğan da emperyalist merkezlerin Türkiye’ye baskı olarak uyguladığı bu kozu şimdi ellerinden alıyor(!) ve 24 Nisan’da bir taziye mesajı yayımlayarak neticede soykırımı kabul etmiş oluyordu!

ERDOĞAN’IN ‘HİZAYA GİRDİM’ MESAJI

Mesele elbette ABD’nin elinden bir koz almak değildir. Çok daha ötesidir ve Türkiye’nin güvenliği ve geleceği açısından kritik önemdedir.

Artık Erdoğan’ın 24 Nisan mesajının en önemli anlamına gelebiliriz…

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan bu mesajla, ABD’ye “hizaya girdiğini” ilan etmiş olmaktadır!

“ABD elçisi Ricciardone düğmeye bastı, bize darbe hazırlandı” dönemi kapandı ve Erdoğan bu mesajla yeniden biat günlerine döndü…

Kaldı ki bunu sadece 24 Nisan mesajından da çıkarmıyoruz. İsrail’le yapılan ve yakında açıklanacak “barış” görüşmelerine, Kandil’e gönderilen mesajlara ve Kıbrıs müzakereleri konusunda izledikleri çizgiye bakılınca, bu gerçek zaten anlaşılıyor.

HİZAYI HALK HAREKETİ BOCAZAK

Yani sonuç olarak yolsuzluğa rağmen koltukta kalabilmenin şartları açıklanmıştır: Kürt, Ermeni, Kıbrıs ve İsrail açılımları! Sıra sıra ve taviz üzerine taviz verilecektir.

Üstelik bu tabloyu değiştiremezsek, seneye 23 Nisan törenlerini 24 Nisan’da kutlarız! Hele bir de “Erdoğan’ın 24 Nisan mesajı olumlu, hatta geç bile kaldı” diyen bir CHP, iyice yandaş muhalefet olmuşsa!

Neyse ki halk, Haziran’da gücünün neleri değiştirebileceğini gördü ve bu kez “örgütlü olmak lazım” mesajı da veriyor: Dün 23 Nisan’da işaretleri vardı, 1 Mayıs’ta Kadıköy’de ve 19 Mayıs’ta Samsun’da mesajları da ortaya çıkacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Nisan 2014

Yorum bırakın

ABD UKRAYNA’DA ÇIKIŞ ARIYOR

Önce CIA Başkanı John Brennan Ukrayna’yı ziyaret etti, ardından da ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden

Her ikisi de Ukrayna’yı Doğu’dan koparma hamlesinin başarısızlığı karşısında çıkış arayanlardan…

New York Times’ın yazdığına göre, ABD Başkanı Barrack Obama, Rusya’yı dünyada yalnızlaştırabilmek için Çin’i bile kendi cephesine çekme niyetinde!

ABD ÇİN’E BEL BAĞLADI!

Peki, Çin’in Rusya’yı yalnızlaştırabilmek adına ABD’yle birlikte hareket etmesi mümkün mü? Rus yetkililerin bu konudaki yanıtları net:

Örneğin Rusya Duma Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Aleksey Puşkov, ABD’nin Rusya’yı caydırma politikasında Çin’in bir rol oynayacağı umudunun sadece bir yanılgı değil, aptallık olduğunu belirtiyor.

Rusya Bilimler Akademisi Uzakdoğu Enstitüsü görevlisi Aleksandr Larin ise ABD’nin Çin’i kullanma umudunun bir taş devri düşüncesi olduğunu belirterek şu analizi yapıyor: “Rusya’yı caydırmak çabasıyla Çin’i kullanmak fikri bir saçmalıktır. Rusya ve Çin stratejik ortaklardır. Aralarındaki sıkı ilişkinin bir başka örneği yok. Rusya’yı caydırma çabalarına Çin’in katılacağını, hele bir araç olarak kullanılabileceğini sanmak boşunadır. Çin, dünyanın en büyük iki devletinden biridir. Bağımsız dış politika izleyen Çin’i bir araç olarak kullanmak, imkânsız bir şeydir. Diplomasisi son derecede zeki ve akıllıcadır.”

Rusya Politik Teknolojiler Merkezi Genel Müdürü Sergey Miheyev de ABD’nin bu düşüncesinin tam bir saçmalık olduğunu düşünenlerden. Miheyev’in şu önemli analizini de sizlerle paylaşmak istiyoruz: “Çin’le ABD’nin gerçekten sıkı ekonomik ilişkileri var. Ama Çinliler, ABD’nin Çin’e yaklaşımının özünü iyi bilir. ABD Çin’e 21. yüzyıldaki başlıca rakibi gözüyle bakıyor. Bir zaman önce askeri doktrininin merkezini Pasifik bölgesine kaydırması, sebepsiz değil. Bu, ABD’nin Çin’i caydırmayı, öncelikli amaç edindiğini gösteriyor. Tüm diğer adımları bunu maskelemek çabalarından başka bir şey değil. Bu bir, ikincisi de şudur. Çin Rusya’yı stratejik bir ortağı olarak kaybederse ABD ile baş başa kalacak. Pekin bu konuda yanılgıya düşmez.”

KİSSİNGER VE BRZESİNSKİ’NİN ÖNERİLERİ

Açık ki, Çin’den ABD’ye bir kart olmaz!

Peki, ABD ne yapacak? Zira Ukrayna’yı almak isterken, önce Kırım’ı Rusya’ya kaptırdı, şimdi de Doğu Ukrayna ayrılık işaretleri veriyor…

ABD’nin ünü stratejisti Henry Kissinger, Washington Post’taki “Ukrayna krizi nasıl sona erer” başlıklı makalesinde özetle şu görüşü savunuyor: “Ukrayna, ekonomik ve politik örgütlere elbette üye olabilir ama NATO’ya üye kabul edilmemeli.

Yani Kissinger, Ukrayna’nın “bir süre” kampsız kalmasını şu anda çıkar yol olarak görüyor. Benzer görüşü ABD’li ünlü stratejist Zbigniew Brezezinski de savunuyor.

Ancak Brzezisnki, uzun yıllardan bu yana ABD’nin Avrasya egemenliğinin Ukrayna’dan geçtiğini savunan bir isim. Bu nedenle onun Washington Post’taki makalesinin özü, Ukrayna’nın her iki kanadından Rusya’ya baskıyı içeriyor: Aşağıdan Romanya-Polonya hattından yapılacak baskı ve yukarıdan Baltık üzerinden yapılacak baskı.

KANAT BASKISI RUSYA’YI DURDURMAZ

ABD için Polonya-Romanya kanadı aynı zamanda Karadeniz demektir ve burada Washington’un Montrö’yü sulandırsın diye Ankara’ya yoğun baskı yaptığını görüyoruz.

ABD’nin bu hafta yukarı kanat için, yani Baltık bölgesi için de harekete geçtiğini görüyoruz.

Önce Pentagon, Rusya’ya komşu olan Baltık ülkelerine 600 Amerikan askeri göndereceğini açıkladı. Ardından da NATO Deniz Komutanlığı Operasyonlar Bölümü Başkan Yardımcısı Arian Minderhoud, 5 NATO gemisinin Baltık Denizi’nde tatbikat yapmak üzere Almanya’nın Kiel Limanı’ndan yola çıktığını duyurdu.

Peki, Ukrayna’da büyük yenilgi alan ABD’nin bu iki kanat baskısı Rusya’ya geri adım attırabilecek mi?

Rusya, Ukrayna’yı Batı’ya kaptırdığı anda, geri dönülmez şekilde kendi coğrafyasına sıkıştırılacağını görüyor ve bu nedenle çok kararlı bir şekilde mücadele ediyor.

Dolayısıyla, Suriye’de yenilmemek için Ukrayna’da cephe açan ABD’nin, bu kez Ukrayna’da yenilmemek için yeni bir cephe açması gerekiyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Nisan 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın