BERKİN, EKMEK, ÖZGÜRLÜK

Başlığın sahibi TLB; yani TaLeBE diye okunan Türkiye Liseliler Birliği…

Yani Berkin’in yaşıtları, arkadaşları…

Yani geleceğimiz…

269 gün direnen Berkin için ayaktalar; liselerde üç gündür eylemler yapıyorlar…

Okullarının bahçelerinde toplanıp oturarak, “Berkin yoksa ders meydanda” diyerek, “Hepimiz Berkin’iz, öldürmekle bitmeyiz” diyerek Berkin’in direncini sürdürüyorlar…

Berkin, Ekmek, Özgürlük” pankartı taşıyarak Türkiye’nin yeni geleceğine yürüyorlar…

EKMEKLE AYAKKABI KUTUSU ÇARPIŞIYOR

Türkiye bir gelecek çarpışması yaşıyor.

Geleceği kimin inşa edeceğinin çarpışması bu…

Çağdaşlıkla ortaçağ karanlığı, ekmekle ayakkabı kutusu çarpışıyor

Yani Berkin’le Bilal çarpışıyor!

Yani Türkiye ile bir avuç azınlık çarpışıyor!

O nedenle biz kazanacağız…

Berkin’e, Ahmet’e, Ethem’e, Ali İsmail’e, Abdocan’a söz veriyoruz: Biz kazanacağız!

Sizin mücadelenizden, sizin öne atılmanızdan, sizin ölüme direncinizden güç alıyoruz…

Türkiye’yi sizden aldığımız güçle özgürleştireceğiz…

TÜRKİYE YENİLENİYOR!

Zaten başladı Türkiye’nin yenilenmesi, özgürleşmesi…

Türkiye artık eski Türkiye değil!

19 Mayıs’larda, 23 Nisan’larda, 29 Ekim’lerde gördük önce…

Sonra Silivri meydanında; 13 Aralık’ta, 8 Nisan’da, 5 Ağustos’ta gördük…

Ardından günlerce, haftalarca Haziran Halk Hareketi’nde…

Ve 10 Kasım’da Arslanlı Yol’daydık…

SİLİVRİ DÜĞÜMÜ ÇÖZÜLDÜ

Ve Silivri’nin özgürleşmeye başlamasıyla yeni bir dönemece girdik.

Düğümü, bağladıkları yerden çözüyoruz…

Silivri çözüldükçe, tertibin merkezi de çözülecek…

Buraya kolay gelmedik.

Türkiye 19 Mayıs’larda, Haziran’larda, Arslanlı Yol’da çözmeye başladı Silivri’deki düğümü…

Merkez zayıfladı, Gladyo çatladı, kanatlar birbirine çarptı…

Şimdi Ergenekon’dan çıkılıyor ve tertibin merkezi bu kez esastan çözülecek!

BERKİN TÜRKİYE’Yİ BİRLEŞTİRDİ

Türkiye Berkin’in direncinden kuvvet alarak özgür geleceğine koşuyor…

Türkiye, her yaştan yurttaşıyla Berkin’i yaşatıyor…

Türkiye Berkin’de birleşiyor…

Dün, önceki gün yaşadığımız tablo buydu…

Bu tablo bugün de sürecek, yarın da…

Berkinlerimiz kazanana kadar…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Mart 2013

Yorum bırakın

YENİ İNSAN

Büyük siyasi altüst oluşlar sadece ülkeyi değil, insanı da değiştiriyor. Hatta önce insanı değiştiriyor…

Büyük altüst oluşlar, eskinin içinden yeniyi çıkarıyor; geleceği inşa edecek yeniyi, yeni insanı…

İşte o yeni insanlar bugünlerde çoğalıyor…

Onlar çoğaldıkça, Türkiye güzelleşiyor…

Onlar öne çıktıkça, onur ayağa kalkıyor…

İşte onlardan sadece bir kaçı…

SABRİYE OKKIR

Silivri tahliyelerinin yaşandığı gün o yağmurda, o soğukta biri daha bekliyordu hapishanenin kapısında: Sabriye Okkır.

Hani Ergenekon’un kasası diye manşet yapılan ama Silivri’de yaşamını yitirdiğinde cenazesini belediyenin kaldırdığı o sessiz kahramanın, Kuddusi Okkır’ın eşi…

Artık eşi yoktu ama işte o yeni insan, Sabriye Okkır, Silivri’nin kapısında hepsini Kuddusi Okkır olarak saydığı aydınları bekliyordu…

Soran gazetecilere derin bir felsefeyle şu yanıtı veriyordu: Kuddusi için de tahliye talebi dilekçesi vereceğim ama kimse almıyor!

Ne kadar ağır, ne kadar derin sözler…

ZEYNEP YILDIRIM

Bir diğer yeni insan da Zeynep Yıldırım annemiz…

Kardeşimiz Deniz Yıldırım’ın annesi Zeynep anne, Deniz gazeteci olmaya karar verdiğinde karşısına oturtup şöyle demişti: “Eğer kalemini satarsan, emzirdiğim sütü helal etmem sana.

Ve Deniz kalemini satmamıştı. Halkın bilmesi gereken bir kaset bütün gazetelere gönderilmiş ama bir tek o yayınlama cesareti göstermişti. O nedenle Silivri’deydi, o nedenle esirdi…

10 Mart tahliyeler gününde onun da tahliyesini bekledik… O gün olmadı, ertesi güne kaldı…

Gece tahliye olanlar alınıp Silivri’den İstanbul’a dönülürken, arkadaşlar Zeynep anneye de “hadi gidelim, çok üşüdün, Deniz’in durumu yarın belli olacak, sabah geliriz” diyor…

Zeynep anne ”gidin siz” diyor, “ben Denizimi buradan almadan ayrılmayacağım” diyor.

GÜLSÜM ELVAN

Yoksullar erken ölür…

Berkinimiz de erken öldü…

269 gün önce ekmek almak için evden çıktı ama bir daha dönmedi…

“Emri ben verdim” diyen Erdoğan’ın “destan yazan” polislerinden biri yakın mesafeden gaz fişeğiyle vurmuştu onu, kafatasını parçalamıştı…

Tam 269 gün direndi…

Ama olmadı…

Annesi Gülsüm Elvan dün hastanenin önünde Erdoğan’dan hesap sordu. “Benim oğlumu benden Allah değil, Erdoğan aldı” dedi.

Ama sadece Berkin için değil, diğer çocuklar için de soruyordu o hesabı…

Çünkü sadece Berkin değildi evladı… Ali İsmail, Abdocan, Ahmet, Ethem… Ölen tüm çocuklar da çocuğuydu…

YENİ İNSANIN GELECEK İNŞASI

Yeni insan büyük altüst oluşlarda hem ortaya çıkıyordu ama hem de birlikte mücadele ederek insanları devrimcileştiriyordu…

Biz o yeni insanları, o anneleri, o babaları, o ağabeyleri hep yanımızda görüyoruz; TGB’nin eyleminde, Silivri’nin özgürleştirilmesinde, Fenerbahçe’nin adalet yürüyüşünde…

Yeni insanlarla geleceğimizi inşa ediyoruz…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Mart 2014

Yorum bırakın

SİLİVRİ NASIL YIKILDI?

Silivri’nin duvarları yıkıldı, kapıları açıldı, tahliyeler başladı; sürecek ve tamamlanacak!

Silivri’nin yıkılması, Bastille’in yıkılması önemindedir. Türkiye’ye ve bölgeye etkileri somut ortaya çıktığında bu gerçek daha iyi görülecektir.

Yalnız Silivri’den tahliyelerin başlamasını AKP-Cemaat çatışmasına ve Erdoğan hükümetinin özel görevli mahkemeleri kaldırmasına bağlamak, sadece bir yanlış kavrama olayı değil, önemli bir siyasi saptama hatasıdır.

AKP ile Cemaatin çatışmasının ve Erdoğan hükümetinin yasa çıkarmak zorunda kalmasının arkasında büyük bir devrimci mücadele vardır.

Gelin bugün Silivri’nin hangi kuvvetler tarafından ve nasıl yıkıldığını inceleyelim:

İŞÇİ PARTİSİ

Ergenekon tertibinin merkezinde savcı Zekeriya Öz’ün de belirttiği gibi İşçi Partisi vardır. Tertibin bir diğer hedefi ise TSK’dir: TSK’nin kritik pozisyonlarında görevli subaylar, NATO’ya mesafeli ve ABD’nin çıkarlarının önünde duran komutanlar bu tertiple tasfiye edildi ve Genelkurmay’a diz çöktürüldü.

Maalesef bu süreçte TSK sağlam duramadı. Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ’un da dikkat çektiği gibi TSK sınıfta kaldı.

Bu noktada İşçi Partisi’nin devrimci mücadelesi Türkiye adına daha da bir önem kazandı. Doğu Perinçek’in başında olduğu İşçi Partisi ilk günden itibaren tertibe karşı sağlam bir barikat kurdu, halkı bu tertipler konusunda bilgilendirdi, Silivri’de büyük kitle eylemleri düzenledi.

İşçi Partisi 13 Aralık’ta ve 5 Ağustos’ta Silivri zindanlarının etrafındaki demir ve beton barikatların yıkılmasına öncülük ederek, bugünkü tahliyelere damgasını vurdu.

TGB

Türkiye Gençlik Birliği TGB, Türk gençliğinin tarihin derinliklerinden gelen devrimci mirasını sürdürdü ve tüm yurtta gençliği ayağa kaldırdı.

TGB’nin TSK’yi hedef alan conilere çuval geçirmesi, AKP’nin cumhuriyet karşıtı her hamlesinin önüne çıkması onu gün geçtikçe hem daha büyük eylemlere yöneltti hem de daha geniş bir kitleyle buluşturdu.

TGB nihayet 19 Mayıs 2012’de 250 bin genci Taksim’e çıkararak yeni bir dönemin ilk işaretini verdi!

HAZİRAN HALK HAREKETİ

27 Mayıs 2013’te Gezi Parkı’nda başlayan ve 1 Haziran’dan itibaren 80 ilde bir ayaklanmaya dönüşen Halk Hareketi, Silivri’nin yıkılması sürecinin en önemli köşe başlarından biri oldu.

Ellerinde Türk bayraklarıyla, dillerinde “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganlarıyla iki ay boyunca AKP’ye karşı bağımsızlık mücadelesi veren milyonlar, çağdaş Türkiye’nin ayağa kalktığını ve Erdoğan’ı sallamaya başladığını gösterdi.

Milyonların bu haklı büyük devrimci eylemlerine öncülük eden ve şehit düşen Abdullah Cömert, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan Silivri’yi yıkan isimlerdi.

80 ilde AKP’nin kolluk kuvvetlerine karşı ülkelerini savunan, gaz yiyen, cop yiyen, kör olan, kafası kırılan milyonlar, hem korku duvarını hem de Silivri’nin duvarını yıktı!

TÜRK SUBAYLARI VE AİLELERİ

Ergenekon ve Balyoz tertipleriyle Silivri’de esir edilmeyi vatan görevi sayan ve ilk günden itibaren dimdik ayakta duran Türk subayları ve dışarıda eylemli mücadele eden aileleri Silivri’yi yıkanların başında geldi.

Türk subayının onuru için kendisini feda eden Yarbay Ali Tatar ve Albay Abdülkerim Kırca Silivri duvarlarına en etkili balyozları vuran kahramanlardı.

Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’dan Teğmen Mehmet Ali Çelebi’ye kadar tüm subaylar ve Oktay Yıldırım’ın şahsında tüm astsubaylar bu mücadelenin gerçek kahramanlarıydı.

TÜRK AYDINI

Ülkesinin devrim ve bağımsızlık mücadelesine 200 yıldır öncülük eden Türk aydını Silivri’nin yıkılmasına da öncülük etti.

Yalçın Küçük, Tuncay Özkan, Kemal Alemdaroğlu, Fatih Hilmioğlu, Mehmet Bedri Gültekin, Erkan Önsel, Hikmet Çiçek, Deniz Yıldırım, Merdan Yanardağ ve ismi buraya sığmayacak sayıdaki öncü ve devrimci aydınlarımız fikirleriyle, Uçkun Geray ve Kuddusi Okkır da bedenleriyle Silivri’nin yıkılmasına öncülük ettiler.

EMEK HAREKETİ

Mustafa Kemal’in işçisiz” diyerek özelleştirmelere direnen Yatağan işçisi, yurt savunmasının kahraman maden işçisi, HES’lere direnen köylülerimiz de Silivri’nin yıkılmasını sağlayanların başında geldi.

Ve göreceksiniz, bugün başlayan ama yarım kalan tahliyeler mutlaka tamamlanacak! Ergenekon’dan çıkmak, hem Türkiye’yi hem de bölgeyi emperyalizme karşı bağımsız yapacak ve özgürleştirecek!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Mart 2014

Yorum bırakın

DİKTATÖRLER NASIL YIKILIR?

Kadın ve Demokrasi Buluşması’nda konuşan Erdoğandiktatörsem sandıkta devirin” dedi (Türkiye, 9 Şubat 2014).

Siz hiç sandıkla devrilen diktatör duydunuz mu?

Ya da şöyle soralım: Diktatörler nasıl yıkılır?

Geleceğiz ama önce diktatörlerin belirleyici özelliklerini inceleyelim:

DİKTATÖRLERİN ÖZELLİKLERİ

Sözlükler diktatörlüğü en basit ifadeyle “tek kişinin yönetimi” diye açıklıyor.

Diktatörün belirleyici bazı özellikleri şunlardır:

1) Kararları tek başına alır, zaten diğer karar alıcılar da kendisine bağlıdır.

2) Toplum hayatını sınırsızca kontrol altında tutmak ister. Farklı yaşam tarzlarını sürekli baskı altında tutar.

3) Çoğunluğun sözcüsü ve iradesidir. O iradeye dayanarak sınırsız yetki kullanır.

4) Hedefi için her türlü meşru ve gayrimeşru yöntemi kullanmayı kendine hak görür.

ERDOĞAN DİKTATÖR MÜ?

Şimdi gelin bu dört özelliği Erdoğan açısından inceleyelim:

1) Erdoğan’ın kararları tek başına aldığı ortada. Öyle ki bilgisi dâhilinde olmayan kimi bakan açıklamalarına bile müdahale edip “öyle değil böyle olacak” demektedir. Sıradan bir müdürlüğün yapacağı iş bile “reisin onayına” göre yapılmaktadır. Nitekim Bakan Bayraktar da yolsuzluk iddiaları sürecinde istifa ederken,  “her şeyi Başbakan’ın onayıyla yaptım” demiştir!

Bırakın bakanlıkları, belediyeler bile Erdoğan’dan sorulmaktadır. Bunu en iyi Gezi Parkı konusunda yaşadık. Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın sözünü, belediye meclisinin kararını çiğnemiş ve “bu park AVM olacak” demiştir!

2) Erdoğan’ın toplum hayatını sınırsızca kontrol altında tutmak istediği sözlerinden anlaşılmaktadır. Bir kadının kaç çocuk doğuracağına, sezaryen yapıp yapamayacağına, o çocukların hangi okula gidebileceğine, neyin sanat neyin ucube olduğuna, saat kaça kadar alkol alınabileceğine hep kendisi karar vermek istemektedir.

Neyin giyilebileceğine, neyin ahlaki olduğuna da o ölçüttür! Örneğin oturduğu Dolmabahçe Sarayı’nın penceresinden vapurlara bakar ve kıyafet kontrolü yapar!

Kendisine benzemeyenleri marjinal ilan eder, çoğunluğa hedef gösterir!

3) Kendisini çoğunluğun sözcüsü görür ve milletin iradesinin tek başına kendisinde toplandığını iddia eder. Açık açık “millet sandıkta iradesini bana verdi, istediğimi yaparım” der.

Bu onun zihniyetinde vardır zaten. Nitekim 23 Nisan törenlerinde koltuğuna oturttuğu çocuğa “artık başbakan sensin, ister asar, ister kesersin” demiştir. Ona göre demokrasi bir tramvaydır, demokrasiden yararlandıktan ve sandıktan çıktıktan sonra, istediği durakta iner!

4) Her türlü yöntemi kendine hak görür. Örneğin muhaliflerini tasfiye etmek için “özel” mahkemeler kurar, o mahkemelerdeki hukuka aykırı davalara siyasi destek verir, yetinmez o davanın savcısı olduğunu iddia eder, o dava için emrindeki kollukların hukuka aykırı dinleme yapmasına yol verir! (Şartlar değiştiğinde kendi kurduğu mahkemeyi yeni bir yasa çıkararak ortadan kaldırır, savcısı olduğu davayı kumpas ilan eder, yasadışı faaliyetlerine göz yumduğu kolluk kuvvetlerini çete ilan eder.)

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ İKİ YOL

Gelelim başlıktaki sorunun yanıtına…

Diktatörler sandıkla gelir ama genelde sandıkla gitmezler!

Dünyadaki örneklerine bakıldığında diktatörler halk hareketleriyle, halkın anayasal hakkı olan direnme hakkını kullanmasıyla, ordu-millet birliğiyle yıkılır…

Ya da emperyalistler, rejimi kurtarmak adına o diktatörleri feda eder, deliğe süpürür, hatta darbe yapar!

Türkiye’nin önündeki gerçek seçenekler de aslında bunlardır: Ya halk Erdoğan’ı ve rejimini yıkacaktır ya da ABD rejimi kurtarmak adına Erdoğan’ı danışmanının ifadesiyle deliğe süpürecektir.

Ya halk sandıkta Erdoğan’a karşı yeni bir devrimci seçenek yaratacaktır ya da ABD sistemi ayakta tutabilmek adına darbeye teşebbüs edecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Mart 2014

Yorum bırakın

EYLEMCİ GENERAL

Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ, Silivri’nin kapısından çıktıktan hemen sonra yaptığı ilk açıklamasında, bundan böyle eylemci bir general olacağının mesajını verdi!

Başbuğ tahliye olmasının bir başlangıç olduğunu, son arkadaşı çıkana kadar mücadelesinin süreceğini vurguladı; Ergenekon tertibini yapanların mahkemelerin önüne getirileceğini ilan etti; kumpasçıların cezalandırılması gerektiğini söyledi; Ergenekon hâkimlerinin vicdansız olduğuna dikkat çekti.

Başbuğ çok önemli konuşmasını şu ilanla bitirdi: “Adaletin gerçekleşmesi için görev başında nasıl mücadele ettiysem dışarıda bulunduğum sürede de devam edeceğim.”

BAŞBUĞ ÖNCE BEŞİKTAŞ’TAKİ EYLEME KOŞTU

Nitekim İlker Başbuğ tahliye edildiği akşamın ertesi gününde iki önemli eyleme katıldı!

Önce Vardiya Bizde Platformu’nun her cumartesi Beşiktaş’ta düzenlediği “sessiz çığlık” eylemine, ardından da bir grup aydınla birlikte, Maltepe’de tutuklu albayların çıkardığı “Er Mektubu Görülmüştür” kitabının imza günü etkinliğine katıldı!

Böylece Başbuğ, kimi tahliye edilen isimlerden farklı olarak, geride kalanlar için sürekli mücadele edeceğinin işaretini somut eylemle vermiş oldu!

İSYANCI BAŞBUĞ

Aslında Em. Org. İlker Başbuğ böylesi eylemci bir çizgiye girdiğini iki ay önce Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Suçlamalara Karşı Gerçekler” kitabında ortaya koymuştu.

İlker Başbuğ, bir tertiple tutuklanmasına “Önüme kim çıkarsa çıksın devirip ezip geçebilirdim. İsyan halindeydim” diyerek tepki göstermiştir.

Başbuğ, basına görünmeden arka kapıdan çıkabileceğini söyleyen polislere “Geldiğim gibi, alnım açık, başım dik ön kapıdan çıkacağım” demiştir.

İlker Başbuğ, dışarıdakiler ile içeridekilerin farkını da somut bir şekilde ortaya koymuştur: “Türk Silahlı Kuvvetleri, muvazzafı ve emeklisi ile silah arkadaşlarına vefasızlık göstererek sınıfta kaldı. Cezaevlerinde bulunanlar ise, aileleri ve sevenleriyle hep dimdik ayakta kaldılar. Ne eğildiler ne de büküldüler.”

Türkiye Cumhuriyeti’nin 26. Genelkurmay Başkanı, kimi seleflerinin vatan haini ilan ettiği Nazım Hikmet’e Silivri zindanlarında şiir yazdı!

Başbuğ şiirinde “sana yaptıklarımızdan utandım, affet bizi” diyerek Nazım’a seslendi.

MAHKEMEYE DEĞİL, MİLLETE SAVUNMA VERDİ

Silivri mahkemelerinin özel yetkili mahkeme olduğunu ama kendisini yargılamaya yetkisinin bulunmadığını belirten Em. Org. İlker Başbuğ savunma yapmadı, “Suçlamalara Karşı Gerçekler” kitabını yazarak savunmasını kendini adadığı milletine yaptı.

Başbuğ kitabında hem tertipçileri yargıladı hem de süreçle ilgili hataları saptayarak, özeleştirilerde bulunarak, yanlışlardan doğrular çıkararak aslında AKP’nin yönettiği devleti yargıladı!

Bu kitap sadece bir savunma değil, aynı zamanda bir Genelkurmay Başkanı’nın militanlaşma sürecini anlatıyor.

Çünkü Başbuğ, yukarıda belirttiğimiz gibi sadece kendi örgütü olan TSK’nin değil, yargının, siyasetin ve medyanın da sınıfta kaldığını saptadı ve direnenlerin, dimdik ayakta duranların, eğilip bükülmeyenlerin, Silivri’de kahramanca ülkesini savunanların, duvarların dışında barikatlara dayanarak Silivri’yi özgürleştirmeye çalışanların varlığından güç kazandı!

26 ay önce Silivri’ye götürülürken kendisini uğurlayan Jön Türkler, 26 ay sonra Silivri’den çıkarken yine Başbuğ’un yanındaydı! Ay yıldızlı bayraklarıyla, yıldızlı amblemleriyle, Mustafa Kemal portreli flamalarıyla Silivri’yi özgürleştiriyorlardı…

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Mart 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN, KOÇ, BARZANİ ÜÇGENİNDE MAFYOKRASİ

Önce Mustafa Koç’un Hürriyet’te röportajı yayımlandı. Ardından Mustafa Koç ve Ali Koç’un Tayyip Erdoğan ile görüştüğü duyuruldu. Bu görüşmenin hemen ardından da Koç’u ilgilendiren bir Erdoğan kaseti kamuoyuna servis edildi.

Tüm bunlar ne anlama geliyor? Bugün bunu çözümlemeye çalışacağız.

MUSTAFA KOÇ’UN 8 MESAJI

Önce Mustafa Koç’un Hürriyet üzerinden verdiği mesajlara bir bakalım:

1) Koç, AKP’nin Derviş programına tam uyarak ekonomide başarı kazandığını belirtti.

2) Koç, 17 Aralık’tan bu yana tartışılan hukukun üstünlüğü konusunda kırmızıçizgi çizdi: “Bir çıt altını bile kabul edemeyiz, etmemeliyiz.”

3) Koç, “Bu yolsuzluk iddialarının aslı yoksa ispat edilmesi lazım. Varsa da kimler bunları yapmışsa sonuçlarına katlanmaları lazım” dedi.

4) Koç, TÜSİAD Başkanı Muharrem Yılmaz’ın kendisini vatana ihanetle suçlayan Erdoğan’a gerekli yanıtı verdiğini, kendisinin de Yılmaz’ın arkasında olduğunu söyledi.

5) Koç, Türkiye’nin Ortadoğu ve Rusya’yla ilişkilerinin iyileştirilerek yönünü Batı’ya çevirmesi gerektiğini belirtti.

6) Koç, Mayıs 2013’de ABD’de Fethullah Gülen’le görüştüğünü, bunun da kimseyi ilgilendirmeyeceğini söyledi.

7) Koç, AKP ile Cemaate eşit mesafede olduklarını açıkladı.

8) Koç, “Divan oteli sığınan herkese kapısını açar” diyerek, Gezi’deki tutumlarından geri adım atmadıklarına işaret etmiş oldu.

KOÇ-ERDOĞAN BULUŞMASI

Bu mesajların yayımlandığı saatlerde, Mustafa Koç ve Ali Koç bu kez Tayyip Erdoğan ile görüşüyordu.

Ancak burada dikkat çeken, Ankara’da yapılan bu görüşmenin arabulucusunun Barzani olmasıydı!

6 Mart akşamı A Haber’de dört gazetecinin sorularını yanıtlayan Erdoğan olayı doğruladı: “Mustafa Koç, benimle görüşmek istedi, randevu istedi ama vermedim. Görüşebilmek için araya Barzani’yi soktu. Sayın Barzani evet beni aradı.”

ERDOĞAN’IN İHALEYE MÜDAHALESİ

Kamuoyu hafta sonu yapılan bu görüşmeden, hafta başında servis edilen Erdoğan-Kalkavan ses kaydından sonra haberdar oldu.

Erdoğan açıkça telefonda konuştuğu Metin Kalkavan’dan Koç’un aldığı ihaleye itiraz etmesini istiyordu.

Nitekim öyle de olmuştu. Kalkavan itiraz etmiş, ihale yenilenmiş ve bu kez ihaleyi Kalkavan kazanmıştı.

Erdoğan servis edilen bu konuşmayı doğruladı ve “ihaleye fesat karıştırmak” şeklinde suçlanabileceği bu konuşmasının normal olduğunu savundu.

BİRİ KASETLE, ÖBÜRÜ MALİYEYLE TEHDİT EDİYOR

Peki, ne olmuştu? Cemaat, Mustafa Koç – Erdoğan görüşmesine çomak sokmak için mi bu kaseti yayımlamıştı?

Erdoğan’ın açıklamasına göre randevu isteyen Koç’tu, vermeyen kendisiydi.

Ama Hürriyet’teki mesajlarına bakılırsa, Koç geri adım atmıyordu!

Bu durumda o kaset, Erdoğan’ın konuştuk dediği yatırım konularında Koç’un elini güçlendirmek için mi acaba servis edilmişti?

Bunu bilemiyoruz ama Erdoğan ile Koç’un Barzani arabuluculuğunda görüştüğü, Öcalan’ın gündem belirlediği, iktidarın işadamlarını maliyeyle, cemaatin ise kasetlerde tehdit ettiği bir rejimin tam da mafyokrasi dediğimiz şey olduğunu çok iyi biliyoruz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Mart 2014

 

Yorum bırakın

ABD’NİN ÖZERKLİK VE KALKIŞMA SENARYOSU

Kapıdaki ciddi bir tehlike girişimine dikkat çekmek için soruyoruz: Türkiye nasıl bölünür? Son tahlilde iç savaşla, Türk-Kürt çatışmasıyla…

Mustafa Kemal’in ırka dayanmayan millet anlayışının olumlu bir yansıması olarak Türkiye, 30 yıldır bu tehlikeyi yakın hissetmedi. Asker cenazeleri bile gelirken, kimse Kürt komşusuna düşmanlık beslemedi. Türkiye’nin sağduyulu halkı hep “PKK başka, Kürt başka” dedi…

Mutlaka geride kalan 30 yıl içinde bazı istisnalar oldu ama yukarıda özetlediğimiz gerçeği değiştiremedi. Terörün en yoğun olduğu o yıllarda emperyalizm, kuşkusuz önemli kazanımlar elde etti ama Türkiye’de Türk ve Kürt’ü ayrıştıramadı.

Ancak ABD terörle başaramadığını, AKP’ye uygulattığı Kürt Açılımı ile başardı: Türk ve Kürt’ü önemli oranda ayrıştırdı!

PKK, devletin Kürtlere geç verdiği demokratik hakları, Erdoğan-Öcalan ortaklığının yarattığı “Türk karşıtı” iklimde, sürekli ayrışmanın silahına dönüştürdü! Anadilde eğitim meselesi işte bunun son halkasıdır. 

HDP MERKEZLİ KIŞKIRTMANIN HEDEFLERİ

Tüm bunları şu nedenle anlattık: Urla’dan sonra Aksaray’da da HDP’nin merkezinde olduğu tehlikeli bir gerginlik yaşandı. Bir de arada çabuk sönümlenen Adana olayları var.

Urla’daki olayların perde arkasını aralamaya çalıştığımız yazımızda, HDP üzerinden şu hedeflerin gerçekleştirilmeye çalışıldığına dikkat çekmiştik:

1) Türk’ü Diyarbakır’a, Kürt’ü de İzmir’e sokturmamak…

2) Türk-Kürt çatışmasını kaşımak…

3) Özerklik için kalkışmaya gerekçe yaratmak…

Önce Adana’da, sonra Aksaray’da benzer türden gerginliklerin yaşanması kapımızda ciddi bir tehlike olduğunu artık somutlamaktadır.

Kuşkusuz her üç gerginlik de HDP seçim bürolarına tepki gösterilmesiyle başlıyor. Ancak bu gerçek bizi yanıltmasın. Gladyo böyle durumlarda her iki tarafı da kullanır; tepki gösterenin de tepki gösterilenin de içine sızar.

PKK ÖZERLİK DEDİKÇE, TEPKİ YÜKSELECEKTİR

Burada sorunu çözümleyebilmemizi sağlayacak iki önemli nokta vardır.

1) HDP’nin mimarı MİT Müsteşarı Hakan Fidan’dır. Fidan bu projeyi Öcalan’a, Öcalan da BDP heyetine iletmiş ve sonuçta önemli itirazlara rağmen Doğu’da BDP, Batı’da HDP ile seçime girilmesine karar verilmiştir.

MİT’in HDP planının ayrıntılarını daha önce birkaç kez uzun uzun yazdığımız için şimdi üzerinde durmayacağız ama geçerken şu gerçeği vurgulayalım. Sadece KCK’de değil, HDP içinde de önemli oranda MİT elemanı mevcuttur!

2) BDP özerklik dedikçe, ayrışmaya vurgu yaptıkça, “500 bin kişi ölür” diye tehditler savurdukça halkın Batı’da HDP seçim bürolarına tepkisi artacaktır.

Kışkırtmanın karargâhı karşılıklı tepkilere dayanarak, tepkileri daha da büyütmeye çalışacaktır. 

ABD: KÜRTLERİN SESİ YÜKSELMELİ

İzmir, Adana ve Aksaray illerimizin bu tehlikeli gerginliğe sahne olması da çarpıcıdır. İzmir ulusalcıdır, Adana ve Aksaray’da ise önemli bir MHP tabanı vardır.

Bakın bu gerçekleri, güvenlik çevrelerinde konuşulan kimi seçim senaryolarıyla birlikte okumakta büyük yarar var. Ne diyor bazıları? Seçimlerden BDP ve MHP büyüyerek çıkacak!

Bu bir saptama mıdır, yoksa PKK’nin “seçimden sonra özerkliği inşa edeceğiz” söylemini besleyecek türden bir güdümleme midir?

Burada duralım ve Adana ikinci Konsolosu Saxton Ruiz ve ABD Ankara Büyükelçiliği iç politika bölümü görevlisi Adam K. Cardwell’in güneydoğu gezilerine bakalım. Ruiz Batman’da şöyle diyor: “Süreci destekliyoruz. 30 Mart yerel seçimlerinde BDP’ye daha fazla oy, kuşkusuz Kürtlerin sesini daha da yükseltir ve güçlendirir.”

ABD’nin “Kürtlerin sesinin yükselmesinden” kastı, açık ki PKK’nin kalkışmasıdır!

AKP, PKK’DEN DAHA BÜYÜK TEHDİT

Bu nedenle şu soruyu sormalıyız: Özerklik nasıl inşa edilir? Türk-Kürt çatışması çıkararak, İzmir’e Kürt’ü, Diyarbakır’a Türk’ü sokturmayarak, MHP’yi ve BDP’yi büyütüp birbirinin üzerine sürerek…

Peki, Türkiye’nin birliği nasıl sağlanır? Önce AKP’yi yıkarak ve yerine milli bir hükümet kurarak! Zira bölünmeye sağlayabileceği etki bakımından AKP, PKK’den daha büyük tehdittir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Mart 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN 7 DİRENİŞ TAKTİĞİ

Cemaat, Erdoğan’ın Fenerbahçe’yi, Aydın Doğan’ı ve Koç topluluğunu hedef aldığı telefon kayıtlarını sırasıyla yayımlayarak, üç büyük kuvvetin Erdoğan karşıtlığını tahkim etmeye çalıştı.

Cemaatin hedefi belli: Erdoğan’ı yalnızlaştırmaya çalışıyor ve bunun için de Erdoğan’ın hedef aldığı kesimleri ilgilendiren ses kayıtlarını adım adım kamuoyuna servis ediyor.

Ancak daha önemlisi Erdoğan’ın bu saldırıya nasıl direndiğinin çözümlenebilmesidir. Kuşkusuz Haziran Halk Hareketi’nden beri iktidarı sallanan Erdoğan’ın hâlâ yıkılmaması, ortaya çıkan boşluğu dolduracak bir kuvvetin olmamasından kaynaklanmaktadır ama yine de iyi direndiğini saptamalıyız.

KARŞI CEPHEYİ DARALTIYOR

Gelin bugün Erdoğan’ın ayakta kalmak için hangi taktiklere başvurduğunu inceleyelim:

1) Erdoğan öncelikle karşısındaki cepheyi daraltmaya çalıştı:

a) Ergenekon operasyonunu “kumpas” diyerek cemaatin üstüne attı. Böylece kimi ulusalcı ve Kemalist kesimleri en azından tarafsızlaştırmaya çalıştı. O kesimlerden kendisine gelecek saldırıları bir ölçüde yumuşattı.

Yeniden yargılamaya sıcak baktığı mesajları vererek, Ergenekon tertiplerinin hedef aldığı kesimleri 30 Mart’a kadar oyalamaya çalıştı. Bir ölçüde başarılı da oldu.

b) Erdoğan’ın hafta sonu Mustafa Koç ve Ali Koç’la buluşması da aynı taktik bakışın bir sonucudur.

2) Erdoğan, karşı cepheyi daraltırken, kendi cephesini de genişletmeye çalıştı.

Örneğin Cemaatin yüzbinleri dinlediğini propaganda ederek, hatta “7 bin kişilik” listenin ilk bölümünü açıklayarak kamuoyuna şu mesajı verdi: “Cemaat sadece bana değil, sana da, hepimize de düşman. O zaman sadece ben değil, herkes cemaatle mücadele etmeli.”

GÜL’Ü TARAFSIZ DAVRANMAYA ZORLUYOR

3) Erdoğan, Abdullah Gül’ü tarafsızlaştırmaya zorladı. Önce “sadece beni değil, cumhurbaşkanını da dinlemişler” diyerek ellerinde Gül’ün kasetinin olduğunu ima etti. Böylece Gül’ü TBMM’den hızla çıkaracağı ve bir kısmını cemaate karşı kullanacağı baskı yasalarını onaylamaya zorladı. Nitekim öyle de oldu.

Ancak Gül, 30 Mart’tan 4 ay sonra yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri için şimdiden kuvvet toplayacağının ilk işaretini verdi. Dinleme ve yolsuzluk gibi iddialar için Devlet Denetleme Kurulu’nu harekete geçiren Gül, bu yöntemle ileride yararlanabileceği malzemeleri edinmiş olacak!

4) Erdoğan, cemaatle mücadele adı altında yaptığı operasyon sırasında hem kurumları yeniden biçimlendirip iyice kendisine bağlıyor ama hem de bunu fırsata çevirip düşmanı gördüğü pek çok milli ismi kurumlardan tasfiye ediyor.

Jandarma’nın MİT’i dinlediği iddiası üzerinden Jandarma İstihbarata yapılan son operasyon ve görevden almalar bu bakımdan önemlidir.

CEMAATİ BÖLMEYE ÇALIŞIYOR

5) Erdoğan, cemaatle mücadeleyi MGK kararı yaptırarak, devletin bütün imkânlarını silaha dönüştürmek istiyor. Sadece Emniyet ve Yargı’da değil, iç tehdit sayıldığı anda, cemaatle mücadelenin her yerde yapılmasının önü açılacak.

6) Erdoğan başından beri operasyonların dış mihrakların bir oyunu olduğu propagandasını yaparak, halkı dış düşmana karşı hükümetine sahip çıkmaya yönlendiriyor.

Dış mihrakların piyonu olduğunu belirterek, cemaati itibarsızlaştırmaya alışıyor. CHP ile cemaat ittifakını kullanarak, tabanını cemaate karşı tahkim etmeye çalışıyor.

Ama daha önemlisi, tamamını değil, paralel yapı söylemiyle sadece yöneticileri ve kritik konumdakileri hedef alarak Cemaati bölmeye çalışıyor.

7) Erdoğan, saflarını sıklaştırarak direnmeyi esas alıyor. Çevresini, “sadece ben değil, hep beraber batarız” mesajlarıyla yanında tutmaya zorluyor. Partisini “en kritik seçime giriyoruz” motivasyonuyla 30 Mart’a hazırlıyor.

Seçimden birinci parti çıkarak ABD’nin zorunlu desteğini sağlamayı hedefliyor.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Mart 2014

Yorum bırakın

AKP’NİN AYRILIKÇI KART OLMA DEĞERİ

İki gündür uyarıyoruz: ABD Suriye’den sonra Ukrayna’da da Türkiye’yi taşeron olarak kullanmak istiyor…

AKP hükümeti hem Montrö’yü delip ABD’ye boğazları açması için, hem de yüzde 10 nüfusa sahip Kırım Tatarları üzerinden Rusya’yı rahatsız etmek için Washington’a lazım…

Aydınlık’ın üç gün önce yaptığı “Kırım’da MİT parmağı” haberi bu bakımdan oldukça önemli.

Haberde, Aydınlık’a konuşan kaynaklar, “ABD’nin talebi doğrultusunda Türkiye’de bir ekibin Ukrayna’ya gittiğini ve Kırım Türklerini Rusya’ya karşı MİT’in kışkırttığını” belirtmişlerdi…

ÇİN’DEKİ KIŞKIRTICI SALDIRININ ZAMANLAMASI

Çin-Rusya ortaklığının ABD’ye karşı Suriye’de başarı kazandığı koşullarda Batı’nın Ukrayna’yı karıştırması gibi Çin’de palalı saldırganların tren istasyonunda insanlara saldırıp 29 kişiyi öldürmesi ve 100’den fazla kişiyi yaralaması da oldukça çarpıcı bir gelişmedir.

Ülkemiz açısından kritik olan ise olaydan sonra ortaya çıkan şu delillerdir:

1) Çin Kamu Güvenliği Bakanlığı’nın saptamasına göre, saldırıyı düzenleyen ve 6 erkek ile 2 kadından oluşan ekibin lideri Abdürehim Kurban.

2) Saldırganların üzerlerinde “Doğu Türkistan” amblem ve bayraklarına rastlandı.

3) Saldırının yapıldığı Yunnan Bölgesi, Sincian’dan yüzlerce kilometre uzaklıkta!

Bir aracın Tiannenman Meydanı’ndaki kalabalığın içine dalıp 5 kişiyi öldürmesinden sonra gelen bu saldırı, düzenleyen merkezin, kışkırtıcı eylemleri Sincian dışında da yaygınlaştırmak istediğini gösteriyor.

ÇİN-TÜRKİYE İLİŞKİSİNE BOMBA

Sincian-Uygur Özerk Bölgesi’ni Çin’in zayıf karnı olarak gören ABD’nin bu ülkede ayrılıkçı “Doğu Türkistan” örgütüne CIA kanalıyla her türlü desteği verdiği biliniyor. Washington’un Türk hükümetleri ve MİT üzerinden de bu ayrılıkçı örgütleri yıllardır yönlendirdiği biliniyor.

Ancak bugün soru şudur: Son saldırının hedefi esas olarak Çin midir, yoksa Çin-Türkiye ilişkisi midir? Kuşkusuz ikisi birdendir; stratejik olarak Çin, taktik olarak da Çin-Türkiye ilişkisidir.

Çin’deki kışkırtma, ABD’nin hem Türkiye’yi Suriye’den sonra Ukrayna’da da Rusya’nın üzerine sürmesiyle, hem de Çin’in Ukrayna konusunda Rusya’ya verdiği destekle bağlantılıdır.

Çünkü AKP hükümeti ABD’nin hem silahıdır, hem de büyük devletlere karşı kullanacağı bir barikattır.

Çünkü 62 yıl önce NATO’ya bağlanan Türkiye ABD’nin hem bölgede değerlendirdiği “müttefiki” ama hem de esas olarak hedefidir! Çünkü ABD’nin bölgeye dair stratejik planının merkezinde “Büyük Kürdistan” vardır ve bu da Türkiye’nin son tahlilde bölünmesi demektir!

EMPERYALİZM, HER TÜRLÜ AYRILIKÇILIĞIN ARKASINDADIR

ABD’nin kaşıdığı Çin’in ayrılıkçı “Doğu Türkistan” sorunu ile yine ABD’nin Türkiye’de kaşıdığı ayrılıkçı “Kürdistan” sorunu, İran’da kaşıdığı ayrılıkçı Azerbaycan sorunu, Rusya’da kaşıdığı ayrılıkçı Çeçenistan sorunu arasında gerçekte bir fark yoktur.

ABD, etnik meseleleri kaşıyarak ve kışkırtarak kısa vadede o ülkenin enerjisini boşa harcatmayı, uzun vadede de bölerek zayıflatmayı ve bağımlı hale getirmeyi hedefliyor.

Sorunun etnik kaynağı olması da maalesef emperyalist çıkarlara gözleri bir ölçüde kapatıyor. Kıbrıs’ta Türklük kaygısı olmayanların ve Denktaş’a darbe yaparak KKTC’yi ABD ve AB’nin çıkarlarına sunanların, konu Çin, Rusya ve İran’daki ayrılıkçılık olunca Türklüğü anımsaması, Uygurlara, Çeçenlere, Tatarlara destek nutukları atması, hepimiz için öğretici olmalıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Mart 2014

Yorum bırakın

ABD TÜRKİYE’Yİ RUSYA’NIN ÖNÜNE SÜRÜYOR

Rusya’nın Kırım hamlesine karşı ABD’nin Karadeniz’e savaş gemisi yolladığı iddiası, dünün en konuşulan gelişmelerindendi…

İddianın sahibi Ukrayna’da faaliyet gösteren Askeri Araştırmalar Merkezi uzmanı Dmitriy Timçuk, Akdeniz’de bulunan ABD 6. Filosu’na bağlı savaş gemilerinin Karadeniz’e doğru yola çıktığını açıkladı. Timçuk, ABD destroyerlerinin 7 Mart günü Karadeniz’e gireceğini söyledi.

ABD’nin geçen ay sonunda Akdeniz’e giriş yapan “George Bush” uçak gemisinin de rotasını değiştirip Doğu Akdeniz yerine Ege’ye girdiği iddia edildi.

Biz bu yazıyı gazetemize teslim ettiğimizde Ankara’dan henüz bu bilgiyi teyit eden ya da yalanlayan bir açıklama gelmemişti.

MONTRÖ, TÜRKİYE’NİN GÜVENLİĞİDİR

Normalde Montrö gereği, değil ABD uçak gemisi, barış şartlarında 8 bin tonajdan büyük herhangi bir ABD gemisi bile Karadeniz’e giremez.

2008 yılındaki Gürcistan krizi sırasında AKP üzerinden baskı kurarak Montrö’yü delmeye çalışan ABD, Türk Deniz Kuvvetleri’nin direncini aşamamış fakat karşılığında amiraller Ergenekon tertibine uğramıştı.

Bu bakımdan şartlar ilk bakışta şimdi ABD’nin daha çok lehineymiş gibi görünüyor. Çünkü hem iktidarı sallanan Tayyip Erdoğan ABD’ye daha mahkûm hem de TSK’nin nasıl bir tavır sergileyeceği soru işaretleriyle dolu.

Öte yandan yine teyit edilmeyen bir bilgiye göre Çin Türkiye’yi NATO gemilerinin boğazdan geçirilmemesi için ikna etti. Rusya’nın Sesi Radyosu’nun bildirdiğine göre Çin temsilcileri, bu bilgiyi doğrulamayı veya yalanlamayı reddetti.

Her iki iddiayı da şimdilik bir kenara bırakıyoruz.

ÇİN-RUSYA UKRAYNA’DA ORTAK

Bize göre Rusya’nın Kırım’dan ABD’ye silah göstermesine Washington’un aynı yöntemle yanıt vermesi mümkün görünmüyor.

Yani AKP Montrö’yü hiçe sayarak ve Türkiye’nin bağımsızlığına gölge düşürerek Boğazları ABD ve NATO gemilerine açsa bile, Washington’un doğrudan Moskova’yla silahlı karşı karşıya gelmesi mümkün görünmüyor.

Kuşkusuz ABD’nin silah yerine kullanabileceği başka kartlar var. En başta da Çeçen terörü…

Peki, o zaman yukarıdaki iddialar ne anlama geliyor?

Bize göre ABD’nin Karadeniz’e gemi gönderme girişimi, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un “Rus askerleri Kırım’da kalıcı olacak” demesinden ötürüdür.

Zira önce Rusya G-8’den atılmakla tehdit edildi, ambargoyla korkutulmaya çalışıldı, “BM yaptırımına maruz kalırsın” diye uyarıldı…

Ancak Moskova bu tehditlerin hiçbirine kulak asmadı ve Kırım’da kalıcı olacağını ilan ederek ABD’ye açıkça meydan okudu.

Hatta Çin ve Rus Dışişleri Bakanları Ukrayna konusunda Pekin ile Moskova’nın aynı bakışa sahip olduğunu dünyaya ilan ettiler.

Bu saatten sonra ABD, ya masadaki kartının seviyesini yükseltecek ya da geri adım atacaktı. Mecburen yükseltti.

Olan kısaca budur…

RUSYA’YLA KARŞI KARŞIYA GELMEMELİYİZ

Burada asıl sorun Türkiye’nin durumudur.

ABD tıpkı Suriye’de olduğu gibi Ukrayna’da da Türkiye’yi Rusya’nın önüne sürmeye çalışmaktadır; Moskova’nın önünde kendine barikat yapmaya uğraşmaktadır.

Mesele sadece AKP’ye Montrö’yü deldirmek değil, dün de belirttiğimiz gibi Kırım’ın yüzde 10 Tatar nüfusuna dayanarak ABD’nin Ahmet Davutoğlu’nu cepheye sürmesidir!

AKP’nin Suriye’den sonra Ukrayna’da da Türkiye’yi ABD’nin çıkarlarına alet etmesi, hem Ankara’yı bölgede iyice yalnızlaştıracaktır hem de ülkemizi zayıflatacaktır.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Mart 2014

 

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın