Biden neden petrolcüleri hedef aldı?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 01/11/2022
ABD Başkanı Joe Biden, büyük petrol şirketlerinin elde ettiği rekor kârlarını tüketiciye yansıtmadığını belirterek, o kârlara karşı yüksek vergi ya da başka kısıtlamalar için Kongre’yle çalışmaya gideceğini açıkladı (AA, 1.11.2022).
Özetle Biden ABD petrol devlerinden yüksek kârlarını düşürerek benzin fiyatlarında 50 sentlik bir düşüş istiyor.
BIDEN’IN 8 KASIM ENDİŞESİ
Neden? Çünkü 8 Kasım’da ABD’de Kongre ara seçimi var ve Biden’ın en büyük zorluğu artan benzin fiyatları!
Öyle ki yaklaşık 10 gün önce bu konuda Beyaz Saray’da düzenlediği bir basın toplantısında “benzin fiyatlarını kontrol altında tutma stratejisi” açıklamıştı. Biden’ın stratejisi özetle aralık ayı sonuna kadar stratejik petrol rezervlerden piyasaya parça parça petrol sürmek (AA, 19.10.2022).
Ancak bunun çözüm olmadığı görülüyor. Biden’ın şimdi petrol şirketlerini hedef almasının nedeni bu. Çareyi petrol şirketlerinin kârlarını kısarak benzin fiyatlarını düşürmesinde arıyor.
ABD ŞİRKETLERİNİN UKRAYNA KÂRI
Biden petrolcüleri hedef alırken önemli bir gerçeğe işaret etti: ABD petrol şirketleri rekor kârlarını yenilikçi bir şey yaptıkları için değil, Ukrayna’daki savaş nedeniyle elde etmişlerdi.
Oysa Ukrayna savaşını siyasi hedefleri için “uzun savaş” stratejisiyle yürüten doğrudan Biden’ın kendisi: Biden yönetimi savaşı uzatarak Rusya’yı askeri ve ekonomik yönlerden yıpratmayı, Rusya-Avrupa bağını kesmeyi, Almanya-Fransa’yı zayıflatarak Avrupa üzerindeki tahakkümünü sürdürebilmeyi hedefliyor.
Diğer yandan Biden’ın “uzun savaş” stratejisinden en çok enerji (petrol/doğalgaz) ve silah şirketleri kazanıyor. Rus doğalgazının boşluğu, pahalı ABD sıvılaştırılmış doğalgazıyla kapatılmaya çalışılıyor.
Silah şirketleri ise üç şekilde kazanıyor: 1) Doğrudan ABD’nin Ukrayna’ya gönderdiği silahlar. 2) O silahların yerini alacak ve depoya girecek yeni silahlar. 3) ABD baskısıyla Ukrayna’ya silah gönderen Avrupalıların boşalan silah depolarının yerini alacak yeni ABD silahları.
Özetle ABD petrol şirketlerine rekor kârlar sağlayan siyasetlerin sahibi olarak Biden, şimdi onlardan 8 Kasım Kongre ara seçimi öncesinde destek istiyor!
6 ŞİRKETİN 6 AYLIK KÂRI 100 MİLYAR DOLARIN ÜZERİNDE
Ancak iş o kadar kolay değil zira kapitalist şirketlerin kârlarından rahatça vazgeçebilmesi sistemin doğasına aykırı. Nitekim Biden daha önce de defalarca bu petrol devlerine çağrılarda bulunmuş ama sonuç alamamıştı.
Örneğin Biden ExxonMobil, Chevron, BP ve Shell’in de aralarında bulunduğu şirketlere bir mektup yazarak, artan benzin fiyatlarına karşı “üretimi ve tedariki artırın” çağrısı yapmıştı (AA, 15.6.2022).
Hatta Biden artan benzin fiyatlarıyla mücadele amacıyla “federal benzin vergisinin eylül ayına kadar 3 ay süreyle askıya alınması için Kongre’ye çağrı” da yapmıştı (AA, 22.6.2022)
Yine Biden, “Ian Kasırgasını fiyat arttırmak için kullanmayın” diyerek petrol şirketlerini uyarmıştı (AA, 28.9.2022).
Sonuç? Örneğin Exxon Mobil, üçüncü çeyrekte 19,7 milyar dolar rekor kâr etmişti. Oysa geçen yılın aynı dönem kârı 6,8 milyar dolardı. Örneğin Chevron üçüncü çeyrekte 11,2 milyar dolar rekor kâr etmişti ve geçen yılın aynı dönemine göre artış yüzde 84’tü.
Tabloyu topluca değerlendiren Biden’a göre son 6 ayda en büyük 6 petrol şirketinin toplam kârı 100 milyar doların üzerinde.
RUSYA-SUUDİ ARABİSTAN-BAE ÇIKAR ORTAKLIĞI
Biden, Kongre desteği alabilirse, elbette petrol şirketlerinin yükse kârlarına yüksek vergi gibi yollarla tırpan vurabilir. Ancak bu artan petrol fiyatlarını durdurmaz, kısmi etkisi olur.
Zira Biden’ın içeride petrol şirketlerine yönelik yapabilecekleri varken, dışarıdaki asıl faktöre karşı eli kolu bağlı. Şöyle ki:
Biden “benzin fiyatlarını kontrol altında tutma stratejisi”ni açıkladığı basın toplantısında, artan petrol fiyatlarından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i sorumlu tutmuştu.
Yine Biden’ın ve diğer ABD yöneticilerin başka açıklamalarından da biliyoruz ki, fiyatların artmasından Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ikilisini de sorumlu tutuyorlar. Doğru, çünkü bu iki ülke ABD’nin “üretimi artır” baskısının tersine, üretimi azalttı. Böylece fiyatların düşmesini engelleyerek kendi kazançlarını artırdılar. Bu elbette iki ülkenin de çıkarınaydı. Fiyatların artmasıyla gelirini koruyabilmesi, elbette Rusya’nın da çıkarınaydı.
İşte Biden bu dış faktörü önleyemediğinden, 8 Kasım seçiminde elini rahatlatabilmek için, bu kez iç faktör olan ABD’li şirketlere yönelmiş durumda.
Ne çare, çünkü seçime kaldı bir hafta…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Kasım 2022
Tahıl koridoruna İngiliz operasyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/10/2022
1 Ağustos’tan bu yana, tahıl koridoru anlaşması sayesinde toplam 408 gemi seferi ile 9,2 milyon ton Ukrayna tahılı taşındı. Müşterek Koordinasyon Merkezi’nin verilerine göre, bu tahılların yüzde 47’si Avrupa’ya, yüzde 20’si Asya’ya, yüzde 16’sı Türkiye’ye, yüzde 13’ü Afrika’ya ve yüzde 4’ü Ortadoğu’ya gitti.
Bu veriler, öncelikle ABD-İngiltere ikilisinin o dönem yürüttüğü “Rusya yüzünden Afrika’da insanlar aç, Afrika ülkeleri Ukrayna tahılına erişemiyor” propagandasının doğru olmadığını belgeledi. Çünkü Ukrayna tahılının sadece yüzde 13’ü Afrika’ya gitti.
O dönemde de dikkat çekmiştik: ABD-İngiltere ikilisi, tahıl krizi üzerinden Ukrayna gemilerine NATO kalkanı oluşturarak Karadeniz’e girmenin peşindeydi. İşte temmuz ayında kotarılan tahıl koridoru anlaşmasıyla ABD-İngiltere ikilisinin bu planını boşa çıkarılmıştı. Ankara-Moskova ekseni, Ukrayna gemilerinin güvenliğinin sağlanması için Anglosakson savaş gemilerine ihtiyaç bırakmayarak, Karadeniz’in güvenliğini korumuştu.
Moskova’nın işaret ettiği İngiliz parmağı
Tüm bunları şu nedenle anımsattık: Rusya, önceki gün tahıl koridoru anlaşmasını askıya aldığını ilan etti. Çünkü Kırım’da Rus gemileri saldırıya uğradı.
Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili açıklaması şöyle: “Kiev rejiminin, İngiliz uzmanların da yardımıyla Karadeniz Filosu’na ve ‘tahıl koridoru’nun güvenliğinin sağlanmasında görev alan sivil gemilere karşı gerçekleştirdiği terör eylemini dikkate aldık. Rusya, Ukrayna limanlarından tarım ürünlerinin ihracatına ilişkin anlaşmaların uygulanmasına katılımı askıya almıştır” (TASS, 29.10.2022).
Açıklamadaki dikkat çekici nokta, Ukrayna’nın saldırıyı “İngiliz uzmanların yardımıyla” yaptığının belirtilmesidir. Rus devleti, boru hatlarına sabotajda Anglosakson ize, yani ABD-İngiltere ikilisine işaret ederken, Kırım’daki saldırıda sadece İngiltere’ye işaret etti.
Londra-Kiev görüşü
Başta da belirttik: ABD-İngiltere ikilisi için tahıl krizi Karadeniz’e girebilmenin aracıydı ve Türkiye-Rusya anlaşması o planı bozdu. Dolayısıyla tahıl koridoruna operasyon elbette öncelikle ABD-İngiltere ikilisinin işine gelecektir. ABD ile İngiltere’nin ne imza sonrasında tahıl koridoru anlaşmasından memnuniyet duyduklarını açıklaması, ne de şimdi Rusya’nın anlaşmayı askıya aldığını belirtmesine tepki göstermeleri bu gerçeği değiştirmiyor.
Öte yandan Londra ve Kiev’den gelen “Rusya anlaşmadan çekilmeye bahane arıyor” söylemi de yanıltıcı. Zira Rusya’nın anlaşmadan çekilmek için bahaneye ihtiyacı yok. Anlaşmanın “Rus tarım ürünlerinin sevkiyatına yönelik kısıtlamaların kaldırılması” kısmının yerine getirilmemesi bile Moskova’nın anlaşmayı askıya almasına yeterli gerekçe zaten.
İngiltere’nin amacı
Moskova’nın doğrudan İngiltere’ye işaret etmesinin özel bir anlamı var. Zira ABD içinde de “artık barış masası kurulmalı” görüşü seslendirilmeye başlandı. Son olarak ABD Kongresi’nin 30 üyesi, Biden’a “Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmek için diplomatik çözüm sağlaması çağrısı” içeren bir mektup gönderdi (cumhuriyet.com.tr, 25.10.2022).
Tahıl koridoruna operasyon ise barış masası kurulması olasılığını zayıflatan bir operasyondur. Moskova’nın bu kez ABD-İngiltere yerine sadece İngiltere’yi adres göstermesi, barış masasına en çok karşı çıkana işaret etmektedir.
Yani İngiltere tahıl koridoruna operasyon yaparak, Batı içinde ağırlık kazanmaya başlayan “artık barış masası kurulmalı” görüşünün önünü kesmeye çalışmaktadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2022
İkinci yüzyılın önündeki iki sorun
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/10/2022
Gerçi bugün Cumhuriyet’in 99. yaşı ama seçim iklimine katkısı üzerinden siyaset erken doğumla “yüzyıl”ı tamamladı bile!
Biz de buradan hareketle yüzyıl biterken, ikinci yüzyıla işaret eden bir değerlendirme yapalım: Birinci yüzyılda ortaya çıkan ve ikinci yüzyılda mutlaka çözülmesi gereken iki temel sorunu tartışalım.
1. Sorun: Bağımlılık
Mustafa Kemal Atatürk “bağımsızlık benim karakterim” derken, kişisel bir özelliğine değil, kurucu öznesi olduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi karakterine işaret ediyordu.
Kurtuluş Savaşı, sadece bir işgalden kurtulma savaşı değil, çeşitli düzlemlerdeki bağımlılık ilişkilerini ortadan kaldırma savaşıydı:
a) İstanbul’un siyaseten son elli yılda önce Londra’ya, sonra Berlin’e bağımlı olmasının kesilmesidir.
b) Ekonominin Düyûn-ı Umûmiye ve benzeri mekanizmalarla büyük devletlere bağımlılığının kesilmesidir.
c) Kul-hanedan ilişkisinin kesilmesi ve çağdaş devlet-yurttaşlık ilişkisinin inşa edilmesidir.
Ancak Cumhuriyet’in birinci yüzyılında, Kemalist Devrim’in sürdürülememesi sonucunda Türkiye tüm bunları yitirmeye başladı:
a) Ankara, NATO üzerinden Washington’a bağlandı; Atlantik kampı içinde ve blok siyasetleri düzleminde tam bağımsızlığını kaybetti. AB üyeliği gibi tam bağımsızlık ilkesine aykırı bir “hayal” hedef, hâlâ Ankara’nın stratejik hedefi.
b) Türkiye, ekonomide önce IMF’ye, ardından Londra tefecileri ile New York bankerlerine bağlandı. Türkiye’de lira değil dolar egemen oldu. Üreten değil satın alan, parası bitince borçlanan ülkeye dönüşüldü.
c) Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olmasının siyasi mekanizması olan meclis pek çok işlevini yitirdi ve birinci yüzyılın sonunda bu topraklarda yeni tür bir saray rejimi oluştu.
2. Sorun: Ön-Sünni İslam devleti
Kurtuluş Savaşı ve devrimci Cumhuriyet ile kul yurttaşa, ümmet ulusa dönüştü. Kulun ve ümmetin hanedanla ve hilafetle ilişkisi yerine yurttaşın ve ulusun laik devletle ilişkisi inşa edildi.
Ancak Atlantik kampı içinde bağımsızlığın yitirilmesiyle birlikte, laiklik de aşındırılmaya başlandı. Çünkü Ankara’nın çağdaşlaşma hedefinin yerini, Ankara’nın bağlandığı emperyalist merkezin stratejik hedefi almaya başladı. Emperyalizmin stratejik hedefi, komünizmle mücadeleydi ve SSCB’yi İslamcılıkla kuşatmaktı.
Türkiye o çizginin devamında adım adım bugün bir “ön-Sünni İslam devleti” haline gelmeye başladı. Artık Diyanet kadroları eğitim kurumlarından hastanelere kadar hemen her yerde görevlendirilir oldu. Diyanet kadrosu imamlara, saray kararnameleriyle psikologluktan öğretmenliğe kadar pek çok ek işlev yüklenerek toplumun dinsel dönüşümü hızlandırılmaya çalışılıyor.
Çağdaş yasalar “iki ayyaşın yaptığı yasalar” olarak küçümseniyor ve dini emirlerin kanunların üstünde olmasının önü adım adım açılıyor.
Kısacası, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında önümüzdeki bir diğer önemli sorun da laik devletin bir ön-Sünni İslam devletine dönüşmüş olmasıdır.
Devrimci Cumhuriyet
Dolayısıyla 2023’te Türk milleti şu kararı verecek: Cumhuriyet’in birinci yüzyılının başındaki bağımsızlık ve laiklik hedeflerine mi sahip çıkılacak, yoksa birinci yüzyılın ortasında başlatılan ve sonuna doğru hızlandırılan din devleti hedefine mı teslim olunacak?
Cumhuriyetin 98. yılına girerken bu köşede “çıkarılacak asıl ders şudur” demiştim: Devrimcilik, Atatürk’ün altı oku içinde en önemlisidir. O ok olmayınca, diğer okların ulaşacağı mesafe kısalmaktadır. Artık korunacak bir Cumhuriyetimiz yok, yeniden devrimci programla inşa edilecek bir Cumhuriyet ihtiyacımız var.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ekim 2022
İki Almanya
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/10/2022
Almanya Başbakanı Olaf Scholz, kasım başında Çin’i ziyaret edecek. ABD’nin Çin’i bu denli hedef aldığı şartlarda Berlin-Beijing arasında yapılacak bu görüşme, Çin açısından da Atlantik kampı açısından da dikkat çekici.
Biden yönetimi, Çin’i 2030 yılına kadar geçerli NATO’nun stratejik kavram belgesine “meydan okuyan güç”, ABD Ulusal Strateji belgesine “Atlantik düzenine değiştirmek isteyen güç” diye yazmışken ve Washington Çin’e karşı Transatlantik ilişkileri restore ederek tek cephe inşa etmeye çalışırken, Almanya’nın Çin’le teması kritik önemli.
Scholz-Baerbock farkı
Bir koalisyon hükümeti olan Alman hükümetinin Sosyal Demokrat Partili (SPD) başbakanı Olaf Scholz ile Yeşil dışişleri bakanı Annalena Baerbock arasında Çin’e bakış konusunda iki farklı tutum var.
Örneğin Scholz 12 Ekim’de İş Forumu’nda yaptığı konuşmada “Ekonomik bağları koparmak doğru yanıt değil. Açıkçası Çin’le iş yapmayı sürdürmemiz gerektiğini düşünüyorum” derken, Baerbock 6 gün sonra 18 Ekim’de Dış Politika Forumu’nda şöyle diyordu: “Almanya, Rus enerjisine bağımlılığı konusunda Doğu Avrupalı ortaklarının uyarılarını göz ardı etti. Böyle bir hatayı tekrarlamayacağımızdan emin olmalıyız. Bu da demek oluyor ki Çin’e yönelik siyasetimizde bunu daha emin olarak hesaba katmak zorundayız.”
Yani Almanya’da biri Almanyacı, diğeri Atlantikçi iki çizgi var.
Scholz’un izlediği denge yolu
Scholz, SPD’li Gerhard Schröder’in inşa ettiği ve CDU’lu Angela Merkel’in 16 yıl boyunca geliştirerek uyguladığı çizginin fiili temsilcisi. Nitekim 2018-2021 yılları arasında CDU’lu Merkel başbakan (şansölye), Scholz da başbakan yardımcısıydı.
Ancak 2022 şartları Shcolz’un o çizgiyi bırakın geliştirmesini, sürdürebilmesini bile engelledi. ABD’nin, liderlik ettiği Atlantik kampı kuruluşlarında aldırttığı bağlayıcı kararlar, Ukrayna krizi üzerinden Almanya-Rusya enerji işbirliğini kesme baskısı, Berlin’i kendisini vuran Rusya’ya yaptırımlara mecbur etmesi dışarıdan, bu politikalara uyumlu koalisyon ortağı Baerbock’un basıncı da içeriden Scholz’u sıkıştırdı.
Scholz Almanya’nın çıkarlarını korumak, koalisyonu ayakta tutmak ve Atlantik kampı içindeki sorumlulukları arasında bir denge siyaseti izlemeye çalıştı. O nedenle de Ukrayna krizinin en başındaki pozsiyonundan hayli geri adım atmak zorunda kaldı. Hatta, Merkel çizgisini yumuşatarak Çin’e karşı zaman zaman siyasi eleştiriler yaptı.
Yeşiller Eş Başkanı Baerbock’un dümeninde olduğu Alman dış politikası ise bu süreçte sadece Rusya’ya karşı değil Çin’e karşı da pozisyon aldı: Almanya Hint-Pasifik bölgesine savaş gemisi göndermekten Tayvan’a heyet göndermeye kadar bir dizi Atlantikçi hamle sergiledi.
Dahası AB yönetimi yakın zamanda hazırladığı bir belgede, AB bakanlarına “Çin’e daha sert bir duruş sergilemelerini ve diğer Hint-Pasifik ülkeleriyle bağları derinleştirmelerini” tavsiye etti. Buna son altı ayda ABD’nin Almanya’ya Çin’deki yatırımlarını sonlandırması baskısını da eklemeliyiz.
Rusya’daki kayıpları Çin’le dengelemek
İşte bu şartlarda Scholz’un Çin’i ziyaret edecek olması çok önemli ve biri temel amaç diğeri de siyasi mesaj olmak üzere iki anlamı var:
1) Scholz, ABD’nin Ukrayna krizi üzerinden Alman ekonomisine uğrattığı kaybı, Çin’le işbirliği yaparak dengelemek istiyor.
2) Scholz, Alman sermaye sınıfı adına ABD’ye şu mesajı veriyor: Ekonomimizi torpilleyen Amerikan stratejisine Rusya’da uyduğumuz gibi Çin’de uymayacağız.
Bakalım ne derece mümkün? Alman devleti içindeki ağırlığın yönünü anlamanın bir yolu da Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier’in tutumunu izlemektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ekim 2022
Kurallara dayalı düzen mi, ABD’nin kurallarını belirlediği düzen mi?
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/10/2022
ABD’nin 12 Ekim’de açıkladığı yeni Ulusal Güvenlik Strateji belgesinde en sık kullanılan kavramlardan biri, “kurallara dayalı uluslararası düzen” kavramıdır.
Belge, bu düzeni merkeze alarak güç mücadelesini ise şöyle tarif etmektedir: “Kurallara dayalı uluslararası düzene” meydan okuyan Çin ve “kurallara dayalı uluslararası düzeni” savunan ABD…
ABD’NİN KONUMU
Bu bakıldığı yöne göre değişen bir denklemdir. Şundan:
Eğer ABD’nin çekildiği uluslararası kuruluşları listelersek, “kurallara dayalı uluslararası düzene” uymayan ülkenin ABD olduğunu görürüz. Çünkü ABD Dünya Sağlık Örgütü ve UNESCO gibi uluslararası kuruluşlardan çekildi.
Eğer ABD’nin imzasının gereğini yapmadığı anlaşmaları listelersek, “kurallara dayalı uluslararası düzene” uymayan ülkenin ABD olduğunu görürüz. Örneğin ABD imzaladığı Anti-Balistik Füze Antlaşması, Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması ve Kapsamlı Ortak Eylem Planı’ndaki yükümlülüklerini yerine getirmemektedir.
Eğer uluslararası düzen örgütü olan BM kurallarına uymayı ölçü alırsak, düzene en uymayan ülkenin ABD olduğunu görürüz. Çünkü ABD, BM Güvenlik Konseyi’nin onayı olmadan başka ülkelere askeri müdahalelerde bulunmuş, rejim inşasına soyunmuş, hükümetler devirmiştir.
Bu ölçülerle bakarsanız, tersine “kuralara dayalı uluslararası düzeni” asıl savunan Çin’dir. Öyle ki Çin, ABD’yi Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına bile uymamakla suçlamaktadır.
ABD’NİN SAVUNDUĞU DÜZEN
Ancak denkleme bakış yönünüzü değiştirirseniz, tablo değişir. Şöyle ki ABD’nin asıl işaret ettiği konumlanma, kurallarını kendisinin yazdığı ve belirlediği düzene karşı konumlanmadır. İşte ABD Çin’i asıl buna meydan okumakla suçlamaktadır.
Yani ABD kurallarını kendisinin yazdığı düzeni savunmakta ama “kurallara dayalı uluslararası düzene” pratikte karşı çıkmaktadır.
Çünkü ABD için o düzen, kendi çıkarlarına uyduğu müddetçe kurallarına uyulacak düzendir.
Örneğin ticaret ABD’nin lehineyse Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları Washington için geçerli ama ticaret Çin’in lehineyse Dünya Ticaret Örgütü’nün kuralları Washington için geçersizdir.
Örneğin ABD için Güney Çin Denizi ve Karadeniz gibi ülkeler “özgür ve açık” olmalı ama ABD’nin sınırlarına yakın bölgelerdeki denizler diğer ülkelere kapalı olmalı!
Örneğin ABD Çin ve Rusya’nın karasuları sınırında her türlü askeri gemi dolaştırabilmeli ama Çin ve Rusya askeri gemileri, ABD’nin karasularının yakınına bile sokulmamalı!
KÜRESEL GÜÇ MÜCADELESİNİN ASIL KONUSU
İşte ABD’nin savunduğu düzen budur ve bu aslında “kurallara bağlı uluslararası düzen” değil, ABD’nin işine gelen kuralların olduğu düzendir.
Kurallarını ABD’nin yazdığı ve ABD’nin işine geldiği ölçüde uyduğu ya da istediği zaman değiştirdiği düzen, tek kutuplu dünyaya ait bir düzendi.
Artık dünya çok kutupludur ve dolayısıyla geçerli olması gereken düzen, “kurallara dayalı uluslararası düzen”dir.
İşte küresel güç mücadelesinin asıl konusu budur.
Çin başta pek çok ülke “kurallara dayalı uluslararası düzen”i inşa etmeye çalışırken, ABD bunu önlemeye ve kurallarını işine geldiği gibi kendisinin yazdığı-sildiği-değiştirdiği düzeni korumaya çalışmaktadır.
ABD’nin 12 Ekim’de yayınladığı 48 sayfalık Ulusal Strateji Belgesi’nin ruhu da, Çin Komünist Partisi’nin 64 sayfalık 20. Ulusal Kongre Raporu’nun ruhu da işte buna işaret etmektedir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
25 Ekim 2022
Yıkıcıları yıkma kararlılığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/10/2022
Türkiye’de hiç böyle bir sorun yokken, Kılıçdaroğlu birdenbire “başörtüsüne yasallık kazandırma” politikası açıklamıştı.
CHP’nin genel başkanı olur olmaz da 12 yıl önce aynı politikayı açıklamış, “üniversitelerde türban sorununu çözme” politikası üzerinden AKP’nin kozunu alacağını sanmıştı. Tersine AKP o kozu daha sağlam kullandı ve türban ilkokullara kadar indi.
Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun türban yarışı
Kılıçdaroğlu’nun gereksiz hamlesi, şimdiden CHP’nin ayağına dolanmış durumda.
Kılıçdaroğlu “başörtüsüne yasallık” isteyince, bunu fırsata çevirmek isteyen Erdoğan, “yasa yetmez, anayasaya koyalım” demişti.
Erdoğan şimdi el yükseltti ve Kılıçdaroğlu’na “sıkıyorsa başörtüsünü referanduma götürelim” dedi. Kılıçdaroğlu’nun yanıtı ise “ne referandumu, yasa önerimi destekle. Var mı sende o cesaret?” oldu.
Kısacası başörtüsü ya da daha doğru bir ifadeyle türban, çünkü Türkiye’de başörtüsü sorunu zaten yoktu, Erdoğan ile Kılıçdaroğlu arasında bir yarış konusuna döndü. Ve böylece Kılıçdaroğlu’nun seçim “taktiği”, CHP’ye seçim sürecinde bir büyük sıkıntı doğurmuş oldu.
Çıkış fırsatı
Buradan çıkış olasılığı yine de var ve CHP’nin akil adamları Kılıçdaroğlu’nu o çıkışa zorlamalı:
Kılıçdaroğlu’nun anayasa ve referandum seçeneklerine karşı çıkarken yasa önerisinde diretmesi yanlış. Tersine CHP, Erdoğan’ın konuyu önce anayasaya sokma şimdi de referanduma götürme taktiklerini, yasa önerisini geri çekmek için fırsat olarak kullanmalı. Az kayıpla bir büyük yanlıştan dönülmüş olur.
Çünkü Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun türban yarışını Kılıçdaroğlu kazanamaz ama Cumhuriyet kaybeder!
Cumhuriyet’le hesaplaşmanın sembolü
Kılıçdaroğlu ve ekibinin başından beri anlamadığı şu: Başörtüsü başka türban başka. Türkiye’de başörtüsü sorunu yok. Türban ise Erdoğan’ın da bizzat belirttiği gibi “siyasal sembol”dür.
Neyin siyasal sembolüdür? Siyasal İslamcıların Cumhuriyeti tasfiye edebilmek için kuvvet toplayabilmesinin sembolüdür. Öyle olduğu için de dün “türbana özgürlük” diyerek Kılıçdaroğlu ve ekibini “kandıranlar”, bugün “eteğe yasak” koymaya çalışmaktadır.
Yani bugün Türkiye’de kılık kıyafet sorunu yok ama AKP’nin Cumhuriyet’le hesaplaşma sorunu var. Anımsatalım:
AKP Isparta Milletvekili Recep Özel, “80 yıllık pisliği temizlemeye çalışıyoruz” demişti. AKP Niğde’deki seçim minibüsünü “84 yıllık karanlığa son” sloganıyla donatmıştı. AKP’li Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu “yüzyıllık parantezi kapatacağız” demişti. AKP Genel Başkanı Erdoğan “İki tane ayyaşın yaptığı yasa muteber oluyor da dinin emrettiği bir yasa sizin için neden reddedilmesi gerekiyor” diyerek Cumhuriyet’in kurucularını hedef almıştı.
Seçimi ne kazandırır?
Kısacası 20 yılda AKP’nin Cumhuriyet’i nasıl hedef aldığı saymakla bitmez. O nedenle en sonuncusuna değinelim: AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, “cumhuriyet bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir. Bugün konuştuğumuz Türkçeyle düşünce üretemeyiz” diyerek cumhuriyeti hedef aldı.
94 yıllık yalandır bu. 28 Ekim 1927 tarihli nüfus sayımı da ortaya koymaktadır ki, okur yazarlık ortalaması yüzde 8,61’dir. Tersine Cumhuriyet dil devrimiyle bir eğitim seferberliği yapmış ve hızla Türk milletini okur-yazar haline getirmiştir.
Kısacası Türkiye’nin kurucu partisi CHP, olmayan başörtüsü sorununa yasallık çözümü aramak yerine, olan ve süren Cumhuriyet yıkıcılığıyla mücadele etmelidir. Seçimi türban yarışı değil, “Cumhuriyet yıkıcılığını” yıkma kararlılığı kazandırır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2022
Kolektif Batı’da enerji çatlağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/10/2022
ABD’nin enerji-politikasının kısa vadeli iki temel hedefi var: Rusya-Almanya (Avrupa) enerji işbirliğini kesmek ve ABD-Körfez işbirliğiyle enerji piyasalarını kontrol etmek.
ABD’nin bu iki temel hedefinin dışında, orta ve uzun vadeli hedefleri de şunlar: Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya ulaştırmak, Arktik Okyanusu gaz rezervleri üzerinde nüfuz sahibi olabilmek.
İki temel hedef bakımından tablo ne peki? İnceleyelim:
Rus ekonomisi çökmedi
ABD, Ukrayna krizi üzerinden AB’yi Rusya’ya yaptırım uygulamaya zorladı, daha da zorluyor. Avrupa, gaz ihtiyacının yüzde 40’ından fazlasını Rusya’dan sağlarken, bu oran ABD’nin zoruyla yüzde 10’lara düşmüş durumda.
ABD bu oranı daha da düşürerek Rus ekonomisini çökertmek istiyor. Kuzey Akım 1-2’ye yapılan sabotaj da, Türk Akım’a düzenlenen sabotaj girişimi de bu hedefle ilgili…
Moskova’nın Washington’un izlediği saldırgan enerji-politiğe iki temel yanıtı oldu: Uygun fiyatlarla Asya pazarına gaz satışını artırdı. Batı’ya gaz satışını rubleye bağladı.
Putin’in Türkiye’de ortak gaz merkezi önerisi de, hayata geçtiği anda önemli bir başka yanıt olacak: Rusya yerine Türkiye üzerinden gaz alışverişi ABD baskısı altındaki Avrupa ülkelerinin elini rahatlatacak.
Özetlersek, ABD Rusya-Avrupa enerji işbirliğini kesme hedefini önemli oranda gerçekleştirmiş durumda. Ancak esas amaç olan Rusya ekonomisini çökertmeye yaklaşamadı çünkü Rusya gazını hâlâ önemli oranda başka pazarlara satabiliyor.
Almanya ABD’nin tavan fiyat baskısına karşı
Diğer yandan Rusya ekonomisi değil ama Avrupa ekonomileri zorda. ABD’nin Avrupa’ya dayattığı “gazda tavan fiyat” uygulaması, Almanya’yı ABD politikalarına uyum konusunda bir kırılmaya doğru itiyor. Almanya Başbakanı Olaf Scholz, “gaz fiyatlarına AB genelinde bir üst sınır getirilmesinin geri tepebileceği uyarısında bulunarak” şunları söyledi: “Siyasi olarak belirlenmiş bir fiyat sınırı her zaman üreticilerin gazlarını başka bir yere satma riskini barındırır ve bu durumda biz Avrupalılar daha fazla değil daha az gaz alırız” (bloomberght.com, 20.10.2022).
Sadece Almanya değil, Macaristan başta bazı Avrupa ülkeleri de ABD’nin tavan fiyat baskısına karşı. Macaristan Başbakanı Orban’ın şu sözleri pek çok ülkenin gerçeği: “Ortak tavan fiyat uygulanması menfaatimize değil, çünkü bu durum Macaristan ve Rusya arasındaki gaz tedarikine ilişkin sözleşmeleri geçersiz kılar ve Macaristan’a enerji tedariki durur.” Ekonomiyi yönetebilmek için Rusya’dan gaz almaya mecbur olduğunu belirten Orban, “ortak gaz tedariki planı nedeniyle yaklaşan Avrupa Konseyi Zirvesi’nde büyük tartışma beklediğini” belirtti.
Çavuşoğlu’ndan ABD’ye yaptırım tepkisi
ABD’nin Körfez’le işbirliği üzerinden enerji piyasalarını kontrol etme hedefi ise OPEC+ grubunun üretimi kısma talebiyle çuvallamış oldu. Üretimin artırılarak fiyatların düşürülmesini isteyen ABD, bu yolla Rusya’nın gelirlerine darbe vurmayı bekliyordu. Ancak Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ABD’nin baskısına boyun eğmedi ve değil üretimi artırmak, tersine düşürme kararı aldı. ABD’nin Körfez’den asker çekme tehdidi başta pek çok girişimi sonuçsuz kalmış görünüyor.
Türkiye’nin bu konuda aldığı tutum da kolektif Batı içindeki enerji çatlağına eklendi. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Bir ülkenin kalkıp da Suudi Arabistan’ı tehdit ettiğini görüyoruz. Bu kabadayılık doğru değil” diyerek ABD’ye tepki gösterdi. Petrol fiyatları ve İran’a uygulanan yaptırımlara değinen Çavuşoğlu, “Kaldırın bu yaptırımları kardeşim fiyatların düşmesini istiyorsanız. Sadece bir ülkeyi (Suudi Arabistan’ı) tehdit ederek sorunu çözemezsiniz” dedi (Habertürk, 21.10.2022).
Bakalım gölge dışişleri bakanı Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Çavuşoğlu’nun bu tepkisini de yumuşatacak bir açıklama yapacak mı?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ekim 2022
Kılıçdaroğlu’nun hesap hatası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/10/2022
Kılıçdaroğlu’nun sansür yasasının TBMM’de görüşüldüğü bir süreçte neden ABD’de olduğu konusundaki eleştirilere verdiği “Saray TBMM’deki çoğunluğuyla yasası nasıl olsa geçirecekti” yanıtı, CHP adına vahimdir!
İktidarın sayısal üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadeleyi gereksiz görmek, her şeyden önemlisi teslimiyetçiliktir. Teslimiyetçilik kazanmaya değil, sürekli yenilgiye götürür.
İktidarın sayı üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadeleyi gereksiz görmek, demokrasi anlayışına da aykırıdır. Nasılsa yasayı geçirecekler diyerek tasarının yasalaşmasına karşı mücadele etmemek, CHP’nin ana muhalefet partisi olma görevini yerine getirmemesi demektir.
1 Mart tezkeresinden alınmayan ders
İktidarın sayısal üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadeleyi gereksiz görmek, CHP’nin mücadele tarihine de haksızlıktır. CHP, ABD-AKP’nin tezkeresini 1 Mart 2003’teki oylamada, AKP’nin sayısal üstünlüğüne rağmen mücadele ederek engelleyebilmişti.
Peki nasıl olabilmişti bu? Türkiye’nin ayağa kalkmasıyla.
İşte işin püf noktası budur. Haklı olduğunuz bir konuda kararlı bir şekilde dik durursanız, TBMM dışındaki özellikle sol muhalefetle omuz omuza verirseniz, sendikaları, üniversiteleri ayağa kaldırırsanız, AKP’nin sayısal üstünlüğü işe yaramaz.
Tersine o sayısal üstünlüğü oluşturan sayıların bir bölümü, sizin hanenize eklenir. İşte 1 Mart 2003’te de öyle olmuş, AKP içinde onlarca milletvekili, Erdoğan’ın tezkeresini desteklememişti.
Kılıçdaroğlu’nun işlevsiz Meclis’e katkısı
CHP içinde var olan bu “TBMM içinde mücadeleyi gereksiz görme tutumu”, tek adam rejiminin meclisi işlevsizleştirmesi gerçeğine sorunlu bakan bir yaklaşımdır aslında.
Doğru, tek adam rejimiyle TBMM pek çok işlevini yitirdi ancak hâlâ önemli bir mücadele alanı ve mevzidir.
Kaldı ki TBMM’nin bu işlevlerini AKP’nin sınırlandırabilmesinde, ne yazık ki CHP’nin de katkısı oldu. Örneğin TBMM’yi işlevli kılan en önemli özelliklerin başında gelen milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması konusunda Kılıçdaroğlu’nun izlediği siyaset, büyük gedik açtı. Kılıçdaroğlu’nun “AKP’nin dokunulmazlık teklifi Anayasa’ya aykırı ama ‘Evet’ diyeceğiz” çıkışı, hem AKP’nin işini kolaylaştırdı, hem Anayasa’ya aykırılık konusunu sulandırdı, hem de TBMM üyelerinin fonksiyonlarından en önemlisini budamış oldu.
Sandıkçılık ve sayısal üstünlükçülük
Öte yandan, ana muhalefet partisi iktidarın sayısal üstünlüğü nedeniyle TBMM’de mücadele etmeyi gereksiz görüyorsa, topluca istifa ederek, sine-i millete dönerek yeni bir mücadele yolu pekâlâ açabilirdi. Nitekim toplumun bazı kesimlerinden bu yönde beklentiler de olmuştu.
Ama hem o yolu açmayıp TBMM üyeliğini sürdürmek hem de TBMM’de mücadele etmemek, çelişkidir.
Diğer yandan ne yazık ki AKP’nin sandıkçılığı ile CHP’nin sayısal üstünlükçülüğe teslimiyeti birbirini bütünlemektedir. AKP’nin demokrasiyi sandıktan ibaret gören anlayışı, CHP’nin sayısal üstünlük karşısında mücadeleyi gereksiz gören anlayışı üzerinde daha da güç kazanmaktadır.
İnisiyatif kaybedildi
Somutlarsak: Sansür yasası gibi çok önemli bir hamlenin, TBMM’de sadece 70 AKP ve MHP’li vekilin oyuyla kolayca geçebilmiş olması, önümüzdeki seçim açısından derslerle doludur.
Bu kolaylığın birinci nedeni CHP’nin “sayısal üstünlükleri var, nasılsa yasayı çıkarırlar” demesiydi ama aynı süreçte CHP’nin “türbana yasallık” arayan çizgisi ve ABD ziyareti de ikinci ve üçüncü nedenler oldu. Yani üç hatayla Neo-Abdülhamitçi AKP’nin Abdülhamit düzeninde bile olmayan bir sansürcülüğü getirmesinin yolunu kolaylaştırdılar.
Kılıçdaroğlu başta CHP tam kadro TBMM’de olsa, belki yine sansür yasasını engelleyemezdi ama mücadelesiyle Türkiye’yi ayağa kaldırır ve seçim öncesinde inisiyatif elde ederdi.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ekim 2022
Çelik duvar: ÇKP
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 18/10/2022
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, geçen yıl Çin Komünist Partisi’nin 100. kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada, hiç kimsenin “Çin’e tahakküm etmemesi” uyarısında bulunmuş, edenlerin “kafalarını büyük bir çelikten duvara çarpacağını” söylemişti.
İşte o çelik duvar ÇKP’dir; bu hafta 20. Ulusal Kongresi’ni yapmakta olan Çin Komünist Partisi’dir.
ABD’NİN BAŞ HEDEFİ: ÇKP
Emperyalist saldırı altındaki yaklaşık bir buçuk milyar Çinlinin en büyük güvencesi; birincisi Çin Komünist Partisi, ikincisi de Çin Halk Kurtuluş Ordusu’dur.
Öyle olduğu için de ABD ÇKP’yi baş tehdit ilan etmektedir. Anımsayın: Trump döneminin ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, 2020 yılında Londra’da yaptığı bir konuşmada Çin Komünist Partisi’ni “merkezi tehdit” ilan etmişti.
Biden yönetiminin işbaşı yapma sürecinde de Washington’un bu çizgisi sürdü. Atlantik Konseyi’nin yayımladığı 85 sayfalık “Daha uzun telgraf” raporu, ÇKP’yi ve onun genel sekreteri Xi Jinping’i hedef alıyordu doğrudan.
Rapordaki şu dört saptama dikkat çekiciydi:
1) Xi Jinping, Çin’i Marksizm-Leninizm’e döndürdü.
2) ÇKP, Xi Jinping önderliğinde “piyasa reformlarını” durdurdu.
3) Özel sektör ÇKP kontrolü altında.
4) Çin, artık statüko gücü değil, revizyonist güçtür (düzen değiştirici anlamında).
Atlantik Konseyi’nin dikkat çektiği bu saptamalar, ABD’nin “daha Marksist, daha kamucu” ÇKP ve Xi Jinping rahatsızlığıdır.
DEVRİMİN KORUNMASINDA KURUCU DEVRİMCİ PARTİNİN ROLÜ
Devrimle kurulmuş ülkelerde kurucu partilerin süreklilikteki rolü önemlidir. Kurucu parti devrimciliğini koruyabildiği ve köklerine sahip çıkabildiği oranda devrimi de korur ve ilerletir.
Örneğin Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Lenin ve Stalin’i terk ettikçe devrimciliğini kaybetti, yeni burjuva sınıfa teslim oldu ve en sonunda SSCB dağıldı.
Örneğin CHP, Kemalizmi sembol olarak değil ama program olarak terk ettikçe, Kemalist devrim programını parça parça rafa kaldırdıkça devrimciliğini taşlaştırdı; CHP’nin devrimciliği azaldıkça, laik Cumhuriyet adım adım siyasal İslamcıların yıkımına uğradı.
ÇKP ise Mao’dan vazgeçmediği, devrimde ve devrimcilikte ısrar ettiği için Çin’i güçlü bir ülke haline getirdi.
İşte ABD’nin ÇKP’yi “merkezi tehdit” ilan etmesinin nedeni buradadır.
DEVRİMİN KORUNMASINDA DEVRİMCİ ORDUNUN ROLÜ
“Xi Jinping Düşüncesi” olarak adlandırılan ve 14 temel prensipten oluşan “Yeni Çağda Çin Karakterinde Bir Sosyalizm Doktrini”nin en dikkatimi çeken prensibi şudur: “Silahlı kuvvetlerde parti liderliğinin mutlak yönetiminin korunması.”
Çin yönetimi, ÇKP kontrolünde Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nu, devrimin korunmasının teminatı görmektedir.
Çin Halk Kurtuluş Ordusu, ÇKP’nin ordusu olarak hem Japon emperyalizmine karşı savaşı hem de milliyetçilere karşı iç savaşı zaferle sonuçlandırdı. Çin’e özgü sosyalizm inşası mücadelesini emperyalist sisteme rağmen sürdürebilmek de en az bu iki savaş kadar önemlidir.
İşte ÇKP önderliği, bu savaşın da başarısı için ordu üzerinde “mutlak yönetimin korunabilmesini” hayati önemde görmektedir.
Ki aslında bu da Sovyetler Birliği deneyiminin sonucudur: Sovyet Ordusu da Sovyet devrimini koruyamamıştır. Ordu içinden bir teşebbüs ortaya çıktıysa da, tıpkı SBKP gibi Sovyet Ordusu da devrimciliğini önemli ölçüde yitirdiği için başarılı olamadı.
İşte ÇKP önderliği buralardan çıkardığı derslerle, Çin’e özgü sosyalizmin başarısını garantiye alacak kararlılık sergilemektedir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
18 Ekim 2022
Muhafazakâr karşıdevrimcilik
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/10/2022
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 5. Olağan Genel Kurulunda konuştuğu Türkiye Gençlik Vakfı (TÜGVA) üyelerini “Benim karşımda şu anda muhafazakâr devrimciler var” diyerek selamladı ve şu mesajı verdi: “Ben muhafazakâr devrimcilerle 2023’ü evelallah başarıyla bitireceğimize inanıyorum” (tccb.gov.tr, 9.10.2022).
Peki, 20 yıldır “muhafazakâr demokrat” sıfatını kullanan iktidar, neden şimdi “muhafazakâr devrimciliğe” terfi ediyor? Kavramları yerlerine oturtarak inceleyelim:
Muhafazakarlık, en yalın haliyle mevcudu korumayı amaçlayan politik ve felsefi bir kavramdır. Devrimcilik ise en basit anlamıyla, eskiyi yıkıp yeniyi inşa etme ve ileri bir toplumsal dönüşüm gerçekleştirme işinin adıdır. Dolayısıyla hem muhafazakâr hem devrimci olunmaz.
Amerikan demokrasisi
AKP’nin sözlüğünde demokrat ve devrimci kavramları, muhafazakarlık işlerinin örtüsüdür ve AKP’nin demokratlığı ile devrimciliği, Amerikan demokrasisinin ve Amerikan devrimciliğinin uzantısıdır.
Amerikan demokrasisi özetle “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kapitalizmine sarılan paket kâğıdı ve “altta kalanın canı çıksın” sistemidir.
Amerikan devrimciliği ise kendisine karşı olan veya olma potansiyeli taşıyan rejimlerin yıkılmasıdır; turuncu, gül, lale ya da son olarak Neo-Nazilerin Ukrayna’da Maydan Devrimi gibi…
Bu durumda Amerikan demokrasisi ve Amerikan devrimciliği bir bütünlük taşıyor. Amerikan demokrasisini kabul etmeyip direnenlere, buyurun Amerikan devrimciliği!
Peki muhafazakâr demokratlıktan muhafazakâr devrimciliğe geçen AKP neyin hazırlığını yapıyor acaba?
Muhafazakâr demokrat
AKP, daha kurulurken “muhafazakâr demokrat” kimliği ile Amerikan demokrasisine eklemlendi.
Kendisini “yenilikçi” olarak gören Erdoğan-Gül ekibi, “gelenekçi” dedikleri Erbakan’ı terk ederek ABD’yle uyumlu bir siyasal İslamcı harekete dönüştüler ve bu sürece uygun olarak kendilerini “muhafazakâr demokrat” diye tanımladılar.
Muhafazakâr demokratlık, siyasal İslamcılığın ideolojik ve politik zeminde moderniteyle, Batıyla ve demokrasiyle uyumlu olması demekti özetle. Erdoğan açısından bu uyumun elbette sınırları olacaktı. Örneğin siyasal İslamcılığın demokrasi anlayışı “sandıkçılıkla” sınırlıydı; çağdaş demokrasinin ölçüleri olan işçilerin grev hakkı, öğrencilerin eylem hakkı, yurttaşların hükümete karşı meydanlara çıkma hakkı o sınırın dışındaydı.
Yıkımın adı
Yani AKP iktidarı ne demokrattır ne de devrimci. Bu sınıfsal olarak mümkün olmadığı gibi, tarikatlar ve cemaatler koalisyonu olduğundan, yapısal olarak da mümkün değildir. Şeyh-mürit ilişkisinin ve itaat kültürünün egemen olduğu yapılarda gerçek demokrasi olmaz ve o yapıların iktidarı ele geçirdiği ülkeler de bu nedenle “tek adam rejimine” evrilir çoğunlukla…
Erdoğan için de başından beri demokrasi bir hedef değil araçtı, istenilen durağa gelindiğinde inilecek tramvaydı.
Erdoğan geride kalan 20 yılda “muhafazakâr demokratlığı” adım adım iktidar olma ve devleti ele geçirmenin adı olarak kullandı. “Muhafazakâr devrimciliği” ise “100 yıllık parantez” gördükleri laik Cumhuriyet’i 100. yılında yıkmanın adı olarak kullanıyor.
Kuşkusuz bu devrim değil, karşıdevrimdir. Çünkü AKP “muhafazakâr karşıdevrimci” bir partidir. Ve en önemlisi, karşıdevrimci bir partinin yıkımı ancak devrimci bir partiyle durdurulabilir.
***
Amasra: Kader değil sömürü düzeni, işçi cinayeti…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Ekim 2022