8 gün geciken protesto notası
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 27/09/2022
Yunanistan’ın askersiz statüde olması gereken Midilli ve Sisam adalarına silah sevkiyatı yaptığı ortaya çıktı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait İnsansız Hava Araçları (İHA) sevkiyatı bütün çıplaklığıyla görüntüledi.
25 Eylül günü medyaya servis edilen görüntülere göre Midilli’ye 23, Sisam’a 18 taktik tekerlekli zırhlı araç sevk edilmişti. Üstelik bu araçlar ABD’nin Yunanistan’a hibe ettiği araçlardı.
Peki olay ne zaman oldu? Bu sorunun yanıtı üzerinden söylenecek çok şey var. Başlayalım…
18 EYLÜL’DE NEDEN HAREKETE GEÇİLMEDİ?
Ege Denizi üzerinde görev uçuşu yapan TSK’ye ait İHA’lar bir hareketlilik tespit etti. Yunanistan’a ait iki çıkarma gemisi Midilli ve Sisam’a hareket halindeydi. İzlendi ve sonrasında da görüntülendi.
Yunan sevkiyatı 18 ve 21 Eylül’de yapılmıştı. Peki 18 Eylül’de bu görüntüler ortaya çıktıysa, neden 7 gün sonra, 25 Eylül’de Türk kamuoyunun önüne getirildi? Neden 7 gün beklendi?
Daha vahimi, bu görüntüler medyada servis edildikten bir gün sonra, ancak 26 Eylül’de Türk Dışişleri Bakanlığı olayı protesto edebildi: “Dışişleri’ne çağrılan Yunanistan’ın Ankara Büyükelçisi’nden ‘adalardaki ihlallere son verilmesi ve gayriaskeri statüyü ihya etmesi’ istendi. Türkiye, ABD’ye verdiği protesto notasında, Doğu Ege adalarının statüsüne riayet etmesini ve silahların statünün ihlali için kullanılmaması konusunda tedbir almasını istedi.”
Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da ancak o notadan sonra bu konuda konuştu ve “Yunanistan ne siyasi ne askeri ne de ekonomik olarak bizim dengemiz değildir” dedi.
İŞGAL EDİLEN ADALARIN KARASUYU ALANI
Oysa Türkiye, daha Yunanistan’ın iki çıkarma gemisinin Midilli ve Sisam’a yöneldiğini tespit ettiği anda harekete geçmeliydi; iş işten geçtikten sonra değil.
18 Eylül’de adalara silah sevk edildikten 8 gün sonra Yunanistan’ı protesto etmek, adalara silah sevkiyatını önlemiyor sonuçta.
Nitekim, 2004’ten beri aynı şeyi yaşıyoruz. Yunanistan ada, adacık ve kayalık işgaline başladığında, buna ses çıkarılması gerektiğini söyleyenlere iktidar katından yapılan eleştiri şöyleydi: “İki keçinin otladığı kaya parçası için Yunanistan’la mı savaşalım?”
İşte böyle söylene söylene 152 ada, adacık ve kayalık işgali izlendi…
Kuşkusuz ada, adacık ve kayalıkların önemi, karasuyu alanıyla birlikte anlamlıydı. Şu veriler ne dediğimizi anlatmaya yeterli sanırım: “Ege Denizi’nde bugün Yunanistan yüzde 43,5, Türkiye ise yüzde 7,5 oranında karasuları alanına sahiptir. Osmanlı Devleti’nden ‘halefiyet yolu’ ile Türkiye’ye intikal eden 150’nin üzerindeki ada, adacık ve kayalıkların karasuyu alanı ise yüzde 6’dır.” (Bora Serdar, Kardak, Kırmızı Kedi, 1. Basım, s. 12)
SULANDIRILAN CAYDIRICILIK
İşte 2004’ten beri dile getirilen “İki keçinin otladığı kaya parçası için Yunanistan’la mı savaşalım?” anlayışı, bugün de sürüyor. Erdoğan “Yunanistan ne siyasi ne askeri ne de ekonomik olarak bizim dengemiz değildir” diyor, AKP’li yorumcular da ekranlarda “30-40 taktik tekerlekli zırhlı aracın bir önemi yok” diyerek olayı küçümsüyor.
İşte “caydırıcılık” böyle sulandırılıyor.
Elbette Yunanistan’a savaş açılsın diyen yok, zaten konu Yunanistan’dan çok ABD’yle ilgilidir. Ancak mesele caydırıcılığınızdır, bu sulanırsa, 152 ada, adacık ve kayalığın işgal edilmesi gibi, adalar da küçümsediğiniz taktik tekerlekli zırhlı araçlardan fazlasıyla dolmaya başlar.
ERDOĞAN-MİÇOTAKİS FARKI
Peki ne mi yapılmalı?
Yunanistan’ın Ege’deki karasularını 12 mile çıkarmaya niyetlendiğinde ne yapılarak sonuç alındıysa, o yapılmalı.
Anımsayın; 1995’te TBMM toplanmış ve Yunanistan’ın o kararı alması halinde bunu “casus belli” yani “savaş nedeni” saymıştı. Bu kararlılık hali de güçlü caydırıcılık oluşturarak savaşı önlemiştir.
Böyledir; caydırıcılık savaşı önler, tersine caydırıcılığın sulandırılması ise savaş riskini artırır.
Caydırıcılığı güçlendiren şey ise somut işlerdir; TBMM’de karar almaktan sahada önleyici manevralara kadar…
Bunlar yoksa, “bir gece ansızın gelebiliriz” sözü havada kalır.
Nitekim mevcut tablo şu haldedir: Erdoğan söylemde sert gücü, sahada yumuşak gücü; Miçotakis ise tersine söylemde yumuşak gücü ama sahada sert gücü kullanıyor.
“Bir gece ansızın geliriz” deniyor ama adalara silah sevkiyatı ancak 8 gün sonra protesto edilebiliyor.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Eylül 2022
Dünya kaçtan büyüktür?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/09/2022
Küresel boyutta ve stratejik düzlemde uluslararası/devletlerarası ilişkiler tablosu şöyledir:
Küresel güç dengesi değişiyor; ABD hegemonyası zayıflıyor, Çin’in ağırlığı artıyor; Atlantik sistemi zayıflıyor, Asya-Pasifik yükseliyor. Kurallarını ABD’nin yazdığı düzen değişiyor, tek kutuplu dünyanın yerini çok kutupluluk/merkezlilik alıyor.
İnişler-çıkışlar olacak ama stratejik düzlemde genel gidişat bu yöndedir. Devletler de bu gerçeği esas alarak konumlanmaya, pozisyon almaya başladı.
ABD’nin Geniş BMGK çağrısı
ABD de bu gerçeği görerek hareket ediyor artık. Değişimi engellemeye, kurallarını kendinin yazdığı düzeni olabildiğince sürdürmeye ama bu süremeyeceği için de değişimin içinde alabileceği en iyi pozisyonu almaya çalışıyor.
İşte BM Genel Kurulu’nda ABD Başkanı Joe Biden’ın “BM Güvenlik Konseyi’nin genişlemesini” savunması, bu pozisyon alma ihtiyacının gereğidir.
Şöyle diyor Biden: “BM Güvenlik Konseyi’nin daha kapsayıcı bir hale getirilmesi gerektiğini düşünüyorum ki böylece günümüz dünyasının ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilelim. ABD, Konseye hem daimi hem de geçici üye sayılarının artırılmasını destekliyor. Afrika, Latin Amerika ve Karayip ülkeleri için daimi üyelik fikrini uzun zamandır destekliyoruz” (AA, 21.9.2022).
Fransa’nın Geniş BMGK çağrısı
Benzer şekilde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında “reform çağrısı” yaptı; BM Güvenlik Konseyi’nin yeni üyeler kabul etmesini, temsil kabiliyetinin daha kapsamlı olmasını ve belli konularda veto hakkının sınırlandırılmasını talep etti (AA, 21.9.2022).
Macron konuşmasında ayrıca dünyada yeni bir bölünme riski bulunduğunu, bölünmeyi reddettiğini, bölünme girişiminin ABD ile Çin arasındaki gerilimi artırdığını savundu.
Rusya’nın Geniş BMGK önerisi
ABD ve Fransa’dan önce, Rusya da BM Güvenlik Konseyi’nin genişletilmesi çağrısında bulunmuştu. Temmuz ayındaki BM Genel Kurulu sırasında Rusya Federasyonu’nun BM Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitry Polinsky, Moskova’nın görüşünü şu şekilde açıklamıştı: “BMGK üyeliğinin genişletilmesini destekliyoruz. Batılı ülkeler konseyde gereğinden fazla temsil ediliyor. Konseyin Asya ve Latin Amerika ülkeleri ve hepsinden öte tarihi bir adaletsizliğe uğrayan Afrika adına genişletilmesi için çağrıda bulunuyoruz.” (TRT Haber, 21.7.2022).
ABD’nin G11 Önerisi
Tartışma sadece BM Güvenlik Konseyi üzerinden yürümüyor, G’ler düzeyinde de sürüyor. Örneğin Eski ABD Başkanı Donald Trump, “G7’nin, dünyada olanları düzgün bir şekilde temsil ettiğini hissetmiyorum. Bu ülkeler grubu, miadını doldurdu. Gruba, Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’nın da eklenmesini istiyoruz” (31.5.2020) demişti.
Trump böylece Rusya ve Hindistan’ı Batı kampına eklemleyerek Çin’i yalnızlaştırmak istemişti. İngiltere ise buna karşı çıkmış, Rusya hariç ABD’nin önerisine katılarak D10, yani Demokratik Ortaklar Kulübü önermişti!
Rusya, Trump’ın Çin-Rusya işbirliğini hedef alan bu taktiğini görerek itiraz etmişti. Rusya Dışişleri Sözcüsü Zaharova özetle “G7’nin miadının dolduğu yaklaşımını kabul ettiklerini” belirterek G20’yi işaret etmişti: “Dünyanın sadece bir parçasının değil, tümünün önde gelen ekonomik büyüme ve siyasi etki merkezlerinin temsil edildiği G20 gibi etkili ve denenmiş bir format var” (2.6.2020).
Yeni düzenin işaretleri
Özetle, küresel güç mücadelesinde ağırlıklar değişiyor ve BM Güvenlik Konseyi, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar da bu değişime göre yeniden şekillenecek.
ABD ve İngiltere, Batı düzeninin egemenliğinin süremeyeceğini görerek, yeni düzen içinde iyi yer tutmaya, eşitler arasında önde olmaya çalışıyorlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2022
İranlı kadınların davası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Odatv Yazıları on 24/09/2022
İran’da kadınların rejimin dinci baskısına başkaldırısı devrimcidir.
İran rejiminin ABD emperyalizmine karşı olması ve ABD emperyalizminin de İran rejimini hedef alan kadınların devrimci eylemine destek veriyor olması, bu eylemin haklılığını gölgelemez. Tersine ABD emperyalizminin ahlaksızlığını, çıkarları için her türlü siyasal pozisyonu alabileceğini gösterir. Unutulmamalı: Irak’ı kışkırtıp silahlandırarak İran’a saldırtan da ABD emperyalizmiydi, savaş uzasın diye İran’a el altından silah satan da!
Şimdiki kadın hareketi, çıkışı bakımından da, talepleri bakımından da, geçmiş yıllarda patlak veren, dış bağlantıları olan, kritik uluslararası meselelerle uğraşırken İran’ı içeriden zayıflatma amacı taşıyan karışıklıklardan farklıdır.
Başörtüsü problemi, sınıf problemidir
Bu tablo karşısında asıl düşünmesi gereken İran rejimidir. ABD emperyalizmine karşı daha iyi mücadele etmesinin yolu, halk üzerindeki dinci baskıları kaldırmasından ve halkıyla birleşmesinden geçer.
Rejim karakteri nedeniyle bunu yapabilir mi? İran egemen sınıfı içerisinden dinciliği gemleyerek dindar vatandaşın üzerindeki baskıyı hafifletecek bir siyasi akım çıkabilir mi? Ya da halk hareketlerini siyasi bir güce dönüştürebilecek halkçı bir örgütlenme önümüzdeki süreçte olası mı?
Benzer tartışma, 2000’lerinde başında da vardı. Örneğin Tahran Belediye Başkanı Mahmud Ahmedinejad, 2004’teki cumhurbaşkanlığı kampanyası sırasında “kılık kıyafet yönetmelikleri” konusunda daha demokrat bir çizgi izlemişti. TV’de “İnsanların farklı zevkleri var ve hepsine hizmet götürmeliyiz” demişti. Ancak kılık kıyafet baskısının sembolü haline gelecek ahlak polisi niteliğindeki İrşad Devriyesi ise bir yıl sonra onun döneminde resmen kurulmuştu.
Bu örnek bile, İran devlet katındaki güç ilişkilerinin çok boyutluluğunu ortaya koymaktadır.
Devrimci örgüt sorunu
Son tahlilde iş her zaman gelip halka önderlik edebilecek halkçı ve devrimci bir örgütün var olup olmadığına dayanıyor. Bu her yerde böyledir:
Örneğin Mustafa Kemal önce Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerini birleştirerek bir örgüt kurmuş, sonra kurtuluşa soyunabilmiştir.
Örneğin Mısır’da, Süveyş Kanalı işçilerinin eylemleri ile başlayan ve dalga dalga grevlerle yayıldıktan sonra Tahrir Meydanı’na dayanarak Hüsnü Mübarek’i alaşağı edebilen halk hareketi, güçlü bir devrimci örgüt kumanda edemediği için, örgütlü bir kuvvet olan İhvan tarafından çalınabilmiştir. Arkasından bu kez İhvan’a karşı ortaya çıkan halk hareketini de daha örgütlü kuvvet olan ordu çalmıştır.
Örneğin Gezi, milyonların ayağa kalktığı çok büyük bir halk hareketiydi ve o büyüklükteki bir dalgayı yönlendirebilecek çapta ve olgunlukta bir devrimci karargâh olmadığı için adım adım sönümlendi.
Örneğin Kazakistan’da işçilerin grevleri ve haklı eylemleri, emperyalist işbirlikçisi kuvvetler tarafından saptırılarak bir turuncu darbeye çevrilmeye çalışılmıştı.
Özetle, günümüzde ABD her ülkedeki halk hareketine sızmaya ve onu kendi çıkarlarına uygun biçimde yönlendirmeye çalışılır. Bunun önüne geçmenin tek yolu, halk hareketinin antiemperyalist devrimci örgüt tarafından yönetilmesidir. Hareketin başarısı da buna bağlıdır.
Halkın değil devletin sorumluluğu
Emperyalist ABD elbette İran’ın antiemperyalist konumunu zayıflatabilmek için her durumu değerlendirmek ister. Buna, Mahsa Amini’nin ölümü sonrası başlayan başörtüsü karşıtı özgürlük eylemi de dahildir. Ancak ABD bundan yararlanabilir diye bu özgürlük eylemlerine karşı olunamaz.
ABD’nin bundan yararlanma sorunu, baskı altındaki halkın değil İran devletinin sorumluluğundadır. Kuşkusuz farklı bir perspektiften de, halk hareketini devrimci rotada tutma ve dış müdahaleleri engelleme sorumluluğu olan devrimci önderlerin sorunudur.
Sonuç olarak İran’da çözülebilmesi gereken en önemli siyaset denklemi şudur: ABD emperyalizminin İran’ın antiemperyalist konumunu zayıflatacağı bir koz olarak kullanamayacağı şekilde halkın özgürlük ve demokrasi mücadelesini yükseltebilmek…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Eylül 2022
Putin’in seferberlik hamlesinin hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 22/09/2022
Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, “kısmı seferberlik” ilan etti (Sputnik, 21.9.2022). Seferberliğin kapsamını ise Rusya Savunma Başkanı Sergey Şoygu açıkladı: 25 milyon yedek asker havuzundan sadece 300 bini çağrılacak, onun da ancak yüzde biri, yani üç bini cepheye gönderilecek (Sputnik, 21.9.2022).
Üç bin yedek askerin sahada bir değiştirici fonksiyonu olmayacağı ortada. Demek ki Putin’in seferberlik hamlesi bir askeri hamleden ziyade, bir siyasi hamledir.
Putin “bitirmeye” çalışıyor
Putin’in bu hamlesini anlamak için, Rusya’nın Ukrayna’nın bazı bölgelerinden geri çekilme kararı alması üzerine, Batı’nın bunu zafer nidalarıyla kutlayarak Ukrayna’ya “taarruz gazı” verdiği sürece bakmak gerekiyor.
Putin o geri çekilmeyi şöyle yorumlamıştı: “Bütün adımlarımız egemenliğin güçlendirilmesine yönelik. Bu birincisi. İkincisi ve en önemlisi ise askeri eylemler anlamında başladığımız bir şey yok, sadece bitirmeye çalışıyoruz” (Hazal Yalın, YDH, 9.9.2022).
Evet, Putin Rusya’nın egemenliğini güçlendirerek askeri eylemleri bitirmeye çalışıyor. Ancak ABD ise tersine bu savaşı uzatabilmenin peşinde. Çünkü savaşı uzattıkça, Almanya-Fransa ikilisinin “stratejik özerklik” arayışını gemleyip, Avrupa üzerindeki tahakkümünü sürdürebileceğini hesaplıyor.
Başında beri Ukrayna’da savaşın asıl taraflarının Rusya ile ABD olduğunu söylememiz bundandı. Nitekim Rusya Savunma Bakanı Şoygu da “kısmı seferberlik ilanı”nın kapsamını açıklarken bu gerçeğe işaret etti: “Sadece Ukrayna’yla değil, kolektif Batı’yla savaşıyoruz.”
Donetsk ve Lugansk’ta halkoylaması
Putin’in açıklamasından anladığımız şu: Rusya’nın egemenliğinin güçlenmesinin yolu, özel askeri operasyonla Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nden ve Neo-Nazi taburlarından temizledikleri Donetsk ve Lugansk’ın bir halkoylamasıyla Rusya’ya katılmasıdır.
Nitekim her iki Halk Cumhuriyeti de 23-27 Eylül’de Rusya’ya katılım konusunda halkoylamasına gidecek.
ABD ve AB ise bu halkoylamasını bugünden “sahte” ilan ederek, sonucunu tanımayacaklarını duyurdu.
Putin ise “Referandumların (halkoylaması) yapılması için güvenlik koşullarının sağlanması ve insanların iradelerini ortaya koyabilmesi adına her şeyi yapacağız” diyor.
Üç kararlılık
İşte Putin’in “kısmi seferberlik” ilanı, esas olarak Donetsk ve Lugansk’ın Rusya’ya katılım referandumunu sağlama alma hamlesi gibi görünüyor…
Putin bu hamlesiyle üç konuda kararlılık ilan ediyor:
1) Donestk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri’nde halk oylaması yapılacak.
2) Donetsk ve Lugansk Rusya’ya katılacak.
3) Ukrayna’dan Rusya toprakları olacak Donetsk ve Lugansk’a saldırı olması halinde, Rusya savaşı büyütecek.
İki uyarı bir mesaj
Putin “kısmi seferberlik” ilanıyla “kolektif Batı”ya da iki uyarı, bir mesaj veriyor. “Toprak bütünlüğümüz tehdit edilirse Rusya mevcut tüm yolları kullanacak, bu bir blöf değil” diyen Putin:
1) Ukrayna’yı ateşe süren ve savaşı uzatabilmek için bu ülkeye silah yığmayı artıran ABD’yi uyarıyor.
2) Ukrayna krizinin en aktif kışkırtıcısı konumundaki İngiltere’yi uyarıyor.
3) Almanya ve Fransa’ya da şu mesajı veriyor: İki ülke, kara kıştan önce Ukrayna’yı barış masasına oturtmaya zorlamalı.
Kısacası Putin, egemenliği güçlendirmenin yolu gördüğü askeri hedeflerin kazanılmasının ardından savaşı bitirmeye çalışıyor ve uzatmak isteyenleri de “o zaman daha büyük savaş” diyerek uyarıyor.
Sonuç olarak top ABD’nin kucağında görünüyor…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Eylül 2022
Kuşak ve Yol, İlber Ortaylı’nın hayalini gerçekleştirmeli
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 20/09/2022
Türk televizyonculuğunun en önemli işlerinden biri “Teke Tek Bilim”dir. Fatih Altaylı, tarihçi İlber Ortaylı ve bilim tarihçi (jeolog) Celal Şengör’le birlikte yıllardır yapmaktadır bu programı…
Üçlüye zaman zaman başta felsefeci Ahmet Arslan olmak üzere Türkiye’nin saygın bilim adamları da eşlik etmektedir.
Bilimi, tarihi, felsefeyi, sanatı evlere sokan bu program, çoğu siyasi tartışma programından çok daha yararlıdır.
Bu programı olabildiğince kaçırmamaya, hatta youtube üzerinden tekrar izlemeye özen gösteririm.
DÜNYANIN EN BÜYÜK ÇİNİ KOLEKSİYONU
Geçen ay, 22 Ağustos’ta Fatih Altaylı’nın konuğu tek başına İlber Ortaylı’ydı. Ağırlıklı Çin’in konuşulduğu bölümde, Ortaylı ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan ziyaretini de eleştirdi, Osmanlı-Çin ilişkilerini de anlattı.
Bu yazıyı kaleme almama neden olan asıl sözleri ise Türkiye’deki Çini koleksiyonunun büyüklüğüne dikkat çekmesiydi.
Şöyle dedi İlber Hoca: “O derecede temaslarımız yoğundu ki, bugün Topkapı’daki Çini koleksiyonu dünyada bir numaradır. Hem sayı bakımından hem nitelik bakımından, örneklerin zenginliği bakımından. Bizdeki koleksiyonun büyüklüğü Çin’de bile yoktur. San Francisco’daki Amerikan koleksiyonu da bizimkiyle mukayese edilemez.”
Nedenini de Fatih Altaylı’ya şöyle açıkladı: “Çünkü biz tarih boyunca İpek Yolu’nu Çin’le birlikte çok iyi işletmişiz.”
İLBER ORTAYLI’NIN MÜZE HAYALİ
İlber Ortaylı’dan ilk kez duyuyor değilim Çini koleksiyonumuzun büyüklüğünü. Hatta en az on ayrı “Teke Tek Bilim” programında söylemiştir.
Ortaylı’nın o kadar önemsediği konudur ki, fırsatını buldukça söyler bunu…
Neden mi?
Çünkü bir hayali vardır, bu büyük koleksiyonu doğru düzgün sergileyebilmek…
Yine bahsettiğim bu programda da hayalini dile getirdi ve şöyle dedi Ortaylı:
“Maalesef bu büyük Çini koleksiyonumuz için büyük bir müze hâlâ yapamıyoruz. Topkapı bunu kendi yapıyor ama Topkapı olmaz. Halbuki büyük bir şark müzesi kurmamız lazım, uzak Asya müzesi…”
KUŞAK VE YOL MÜZESİ
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 2013’te ilan ettiği Kuşak ve Yol İnisiyatifi üzerine sayısız makale kaleme aldım. Son olarak Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan, Kuşak ve Yol – Büyük Avrasya Ortaklığı isimli bir de kitap yazdım.
Kuşak ve Yol’un ekonomik küreselleşme stratejisi olmasından, bir barış projesi olmasına kadar pek çok yönünü inceledim. Ama Kuşak ve Yol aynı zamanda bir uygarlık atılımıdır, moderniteyi “önce insan, önce toplum” hedefiyle geliştirme ve hatta aşma atılımıdır.
İşte o atılımın gereği olarak Kuşak ve Yol İnisiyatifi, aynı zamanda eski Topkapı Sarayı Müze Başkanı olan tarihçi İlber Ortaylı’nın hayalini gerçekleştirmeli; en büyük Çini koleksiyonunu sergileyecek bir büyük şark müzesi açabilmelidir İstanbul’da…
İsmini de ben önermiş olayım: Kuşak ve Yol Müzesi.
Kuşak ve Yol Müzesi ismi, ne de çok yakışır kıtaları birleştiren İstanbul’a…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Eylül 2022
Atlantik saldırganlığına ‘Kuşak ve Yol’ çözümü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/09/2022
21. yüzyılın devletlerarası ilişkiler düzlemindeki en önemli çelişmesi Atlantik ile Asya-Pasifik çelişmesidir. ABD, kurallarını kendisinin belirlediği 20. yüzyıl düzeninin sürebilmesi için Asya-Pasifik’i hedef almış durumda.
Rusya’nın başından itibaren Ukrayna’ya müdahaleyi “savaşı önleyen savaş” diye nitelemesi, tam da bu nedenleydi. Çünkü Rusya müdahale etmese, bir büyük NATO kuşatmasıyla boğulmaya zorlanacaktı. Putin, kuşatmayı Ukrayna’dan yarmış oldu.
Atlantik medyası her ne kadar sanki Rusya Ukrayna’ya müdahale ettiği için NATO tepki olarak genişliyor diye sunmaya çalışsa da, gerçek tersidir. Örneğin NATO Askeri Komite Başkanı Amiral Rob Bauer geçen günlerde bu gerçeği ortaya koydu: Estonya ziyareti sırasında, NATO’nun birkaç yıl önce Rusya’ya karşı yeniden genişlemek üzere planlama yaptığını söyledi.
Yani NATO, artık belgeleri de ortaya çıktığı üzere, söz verdiği halde 1999’dan bu yana dalga dalga Rusya’ya karşı genişlemektedir.
ABD’nin Karadeniz’i cepheleştirme planı
Gerçi Atlantik medyasına rağmen, görmek isteyenler için ortada pek çok veri vardı. Örneğin Rusya’nın Ukrayna’ya 24 Şubat 2021’deki müdahalesinden önce, 14 Haziran 2021’deki NATO zirvesinde, Karadeniz’in Rusya’ya karşı cepheleştirilmesi ve bu amaçla Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO üssüne dönüştürülmesi gayet açık olarak zirve bildirisine işaretlenmişti. Hatta o zamana kadar da NATO üyelerinin Ukrayna ve Gürcistan’la askeri ilişkilerini geliştirmesi istenmişti.
Nitekim ABD’nin Rusya’nın “güvenlik garantileri talebine” yanıt vermeyerek Ukrayna krizini büyüttüğü günlerde, Washington, eski piyonu Saakaşvili’yi Gürcistan’a göndererek bir iç ayaklanma, ardından da Ukrayna’yla eş zamanlı bir Gürcistan cephesi açmayı planlıyordu.
ABD’nin Avrasya’yı bölme hedefi
Özetle ABD, Atlantik düzenini sürdürebilmek için Asya-Pasifik’e karşı “çifte sınırlama” stratejisi uyguluyor. Hem Rusya’yı hem de Çin’i çevrelemeye çalışıyor.
ABD böylece enerji-politik zeminde Avrasyalaşma eğilimi taşıyan Avrupa’yı yeniden bölüp, Almanya-Fransa ikilisinin “stratejik özerklik” arayışına gem vurmayı, ardından da Avrupa üzerindeki hegemonyasını sağlamlaştırarak Asya-Pasifik’e karşı Trans-Atlantik ittifakını harekete geçirmeyi hesaplıyor.
İşte NATO’nun 28 Haziran 2022 tarihli Madrid Zirvesi’nde kabul ettiği “2030 kavramı (konsepti)” o hedefin gereğiydi: ABD, NATO’ya Rusya’yı “doğrudan tehdit”, Çin’i de “stratejik rakip” ilan ettirmişti.
Özetle emperyalist ABD, uzun zamandır Çin-Rusya ikilisine karşı stratejik planlamalar yapıyordu. Bunu da adım adım resmî belgelere taşımış oldu. İnsanlığın önündeki en önemli sorun ise ABD’nin emperyalist çıkarları için dünyayı ateşe atabileceği olasılığıdır.
Kuşak ve Yol – Büyük Avrasya Ortaklığı
İşte Kuşak ve Yol İnisiyatifi, pratikte ABD’nin bu büyük kuşatma girişimini engelleyecek dünya tarihinin gördüğü en büyük işbirliği modelidir. Asya, Avrupa ve Kuzey/Doğu Afrika arasında ekonomik entegrasyon planlayan bu modeli inceleyerek, Kuşak ve Yol’un küresel problemler karşısında nasıl çözüm yolu olabileceğini araştırdım. Ortaya Kuşak ve Yol – Büyük Avrasya Ortaklığı isimli son kitabım çıktı.
Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından basılan bu 11. kitabımda üç temel tezi tartışıyorum:
1. Tez: Kuşak ve Yol İnisiyatifi, Asya, Avrupa ve Kuzey/Doğu Afrika arasında yeni tip ve gelişmiş türden bir işbirliği modeli oluşturarak, Büyük Avrasya Ortaklığı’nı inşa edecektir.
2. Tez: Kuşak ve Yol İnisiyatifi, en geniş coğrafyada en geniş işbirliğini oluşturarak, ABD saldırganlığı karşısında en geçerli caydırıcılığı yükseltecektir.
3. Tez: Kuşak ve Yol İnisiyatifi, “birlikte kalkınma” eksenli olarak rotaları üzerindeki sorunları çözecek, komşuluk ilişkilerini geliştirecek ve bölgesel barış projelerini hayata geçirecektir.
Bu tezleri, siz okurların da tartışarak derinleştirmesi ve geliştirmesi dileğiyle…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2022
ŞİÖ küresel güç mücadelesi sahnesinde
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/09/2022
Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Semerkant Zirvesi, Türkiye açısından da, Asya açısından da, küresel güç mücadelesi açısından da tarihi bir zirve oldu.
Türkiye açısından bir başlangıç oldu: Türkiye, 2012 yılında Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Diyalog Ortağı Statüsünü almıştı. Diyalog ortakları, karar alma ve imza atma yetkileri olmasa da, toplantılara katılabiliyordu. Ancak Türkiye o statüyü aldığından beri hiçbir zaman ŞİÖ zirvelerine cumhurbaşkanı düzeyinde katılmamıştı. Erdoğan’ın 10 yıl sonra 2022’de Semerkant Zirvesi’ne katılması bir ilk oldu. Ancak bu ilk, Erdoğan’ın iç/dış politik niyetlerinden bağımsız olarak, Türkiye açısından çok önemli gelişmedir.
Nitekim Erdoğan zirvede ŞİÖ üyelerine “güvenlikten ekonomiye, enerjiden ulaşıma, tarımdan turizme kadar her alanda işbirliğine hazırız” diyerek, Türkiye’nin bu örgüte ilgisini ortaya koymuş oldu. Umarız Türkiye önce gözlemci, ardından da tam üye olarak ŞİÖ’deki yerini alacaktır.
ŞİÖ genişliyor
Semerkant Zirvesi’nde İran tam üyelik belgesini imzaladı. 1996’da Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan tarafından Şanghay Beşlisi olarak kurulan örgüt, Özbekistan’ın katılımıyla 2001’de Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dönüştü, 2017’de Hindistan ve Pakistan’ın katılımıyla 8 üyeye genişledi, 2022’de de İran’la birlikte 9 üyeye ulaştı.
Ancak genişleme kararı alan örgütün hızla Asya’nın bütününe yayılacağı görülüyor. Zira İran’ın tam üyelik belgesini imzaladığı saatlerde Mısır da Diyalog Ortağı Statüsü alıyordu. Mısır’a, geçen yılki zirvede, Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte Diyalog Ortağı Statüsü verilmesi kararlaştırılmıştı.
Zirve öncesi yapılan ikili ve üçlü görüşmelerde, Kuşak ve Yol İnisiyatifi kapsamında da imzalar atıldı: Çin-Kırgızistan-Özbekistan demiryolu anlaşması imzalandı ve Çin-Moğolistan-Rusya ekonomik koridorunun geliştirilmesi kararlaştırıldı.
Büyük güç sorumluluğu
Zirvede yapılan ikili görüşmelerin en önemlisi, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping ile Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin arasındaki görüşmeydi.
Putin’in Tayvan konusunda Çin’e, Xi’nin de Ukrayna konusunda Rusya’ya destek mesajları verdiği ikili görüşmenin ana odağını, liderlerin “çok kutupluluğa” işaret etmeleri oluşturdu.
Xi Jinping’in şu mesajı ise Çin-Rusya ortaklığının küresel sorumluluğunu ortaya koyuyordu: “Tarihi değişimlerin yaşandığı bir dünyada Çin, büyük güçlerin sorumluluğuyla kaosa karşı istikrarı sağlamak için Rusya ile birlikte çalışmaya ve kılavuz rolü oynamaya hazırdır.”
Xi’nin Çin-Rusya ortaklığının büyük güç sorumluluğuna işaret ettiği bu açıklaması, aynı zamanda ikilinin liderliğini yaptığı ve genişleyen ŞİÖ’nün de küresel güç mücadelesi sahnesine çıkmış olmasını müjdeliyordu.
ŞİÖ ortak terör listesi oluşturacak
Zirve sonrasında yayınlanan Semerkant Deklarasyonu’nda öne çıkan mesajlar ise şunlardı:
– Üye ülkeler, savunma ve güvenlik alanında işbirliğinin daha da geliştirilmesinde mutabık.
– Üye ülkeler, iç işlerine müdahalenin ve terörist, aşırılıkçı ve radikal grupları menfaat uğruna kullanmanın kabul edilemez olduğunu not eder.
– Üye ülkeler, bilişim sektörünün askerileştirilmesine şiddetle karşıdır.
– Üye ülkeler, DTÖ bünyesinde reforma gidilmesi çağrısı yapmaktadır.
– Üye ülkeler, karşılıklı anlaşmalarda ulusal para birimlerinin payını kademeli olarak artırmaya yönelik hazırlanan yol haritasını kabul etti.
– Üye ülkeler, ortak bir terör listesi oluşturacaklar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2022
Karen Fogg’un o talimatı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 15/09/2022
“Eşim ve ben çalışmıyoruz. Annem bir trafik kazasında vefat etti. Üç çocuk sahibiyim ve hepimiz babaannemlerde kalıyoruz. Şimdi de babaannem öldü. Babam 73 yaşında çalışmak zorunda kaldı.”
Sosyal medyada göreceğiniz bu mesaj karşısında ne hissedersiniz? Üzülürsünüz elbette. İçinde ölüm, işsizlik ve 73 yaşında bile çalışmak zorunda kalan bir baba var çünkü…
Ama hiç üzülmeyin. Çünkü mesajın altındaki imza Prens William’a ait!
Yazılanlar yalan mı? Değil elbette. Prens William ve eşi çalışmıyor. Annesi Prenses Diana bir kazada öldü. Babaannesi Kraliçe II. Elizabeth öldü ve babası Charles 73 yaşında Kral Charles oldu.
Yani ortada üzülecek bir aile yok. Tersine dünya tarihinin en sömürgeci asalak ailesiyle karşı karşıyayız.
Algı operasyonu
Sosyal medyada ilk kim bu espriyi yaptı, bulamadım ama buradan kutluyorum kendisini. Müthiş bir yaratıcılık örneği.
Kuşkusuz espri olsun diye üretmiş ama “algı operasyonu nedir” sorusuna yanıt verebilmek için de çok yararlı bir örnek olmuş.
Evet, algı operasyonu tam da budur: Bütünü yerine elinizdeki ampulü tablonun istediğiniz yerine tutarak, bakanlarda bir algı oluşturursunuz. Tıpkı şu karede olduğu gibi:

Medya, elinde bıçakla önündekini kovalayan adamı, size bıçaklı saldırıya uğrayan adam gibi bile gösterebilir algı operasyonuyla…
AKP kameramanlarının işleri
Bir haftadır yaşanan Vahdettin tartışması da bir algı operasyonudur. Yukarıdaki kareden hareket edersek, AKP’nin kameramanları, bıçaklı adamı halka saldırıya uğrayan masum gibi göstermeye çalışıyor bir haftadır.
Yazıyorlar, konuşuyorlar, ekranlarda söz kesiyorlar, muhataplarını kendi sorularına “evet ya da hayır” yanıtı vermeye zorlayarak izleyiciyi manipüle etmeye çalışıyorlar, dinlemiyorlar, doğrusu anlatılırken laf kalabalığı ile susturmaya çalışıyorlar…
Muhatabını “Atatürk’ü Samsun’a gönderen Vahdettin mi, değil mi?” dar sorusuna yanıt vermeye zorlayıp, yanıtın arkasından gelecek açıklamayı dinlemeyi reddediyorlar. Doğru, Atatürk’ün Samsun’a gönderilmesinin arkasında Vahdettin’in onayı var. İşte bu kameraya yansıyandır. Oysa tablonun bütününde şunlar var: Vahdettin Atatürk’ü Samsun’a direnişi örgütlemesi için değil, İngilizleri rahatsız eden direnişi bastırması, asayişi sağlaması için gönderiyor. AKP kameramanları ise bu gerçeğin halka ulaşmaması için, “gönderdi mi göndermedi mi” cambazlığı yapıyorlar.
Önceki yazımızda belirttik: Gerçek şu: Vahdettin Atatürk’ü direnişi örgütlemesi için Samsun’a gönderdiyse, hızla neden geri çağırdı? Çünkü direnişi bastırmaya değil örgütlemeye gittiğini anladılar. Dönmeyince görevden aldılar, görevden alınmasına rağmen askeri yetkisini kullanabildiği için yetkisini aldılar, yetkisiz de direnişi örgütleyebildiği için öldürmeye kalktılar, öldüremeyince hakkında idam fermanı verdiler. AKP kameramanları işte bu gerçeğin kendi tabanlarına ulaşmaması için türlü kurnazlıklar yapıyorlar.
Yeni rejim için yeni tarih yazımı
AB Türkiye Temsilcisi Karen Fogg’u çoğunuz anımsayacaktır. Daha AKP kurulmadan önce bu partiyi “Erdoğan, solun boş alanına yönelecek” diye liberallere pazarlayan diplomattı.
Sonra ortaya çıkan e-postaları ve Türkiye’deki şebekesiyle yazışmaları tüm çirkinliklerini ortaya serdi. AB adına stratejik hedef ilan etmişti: “Türk tarihinin hakkında gelinmeli” (Perinçek, Karen Fogg’un E-Postalları, Kaynak Yayınları, 2002).
İşte Vahdettin yalanları da, “Lozan’ın gizli maddeleri” aldatmacası da, “Kurtuluş Savaşı olmadı” tezgahı da, “9 Eylül’de kurşun atılmadı” komplosu da, Karen Fogg’un “Türk tarihinin hakkından gelme” hedefinin içindedir.
Yıktıkları rejimin yerine yeni bir rejim inşa edebilmenin, bunun için de “Türk tarihinin hakkından gelerek” kendileri için yeni bir tarih yazabilmenin peşindeler.
Ancak nafile, çünkü kırk yalanın bile tek bir gerçeğin karşısında hükmü yoktur!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Eylül 2022
ABD’nin çifte sınırlandırmasına karşı çifte mücadele
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 13/09/2022
ABD’nin Avrupa’da Rusya’ya, Asya-Pasifik’te Çin’e karşı izlediği “düşmanca” politikalar bu iki ülkeyi ABD’ye karşı birleştirdi.
Çin Ulusal Halk Kongresi Başkanı Li Zhanshu, ABD hegemonyasına karşı Rusya ile Çin’in birlikte mücadele edeceklerini duyurdu (cumhuriyet.com.tr, 9.9.2022).
ABD’NİN ÇİFTE SINIRLANDIRMASI
Rus Devlet Duması gruplarının temsilcileriyle toplantı yapan Li Zhanshu, ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı “çifte sınırlandırma” uygulamaya çalıştığını belirtti: “”Günümüzde ABD’nin dünya çapındaki hakimiyetini sürdürmek için Rusya ve Çin’i stratejik rakipleri olarak nasıl gördüklerini görüyoruz. Bize karşı çifte sınırlama uyguluyorlar. Bu, Avrasya kıtasındaki stratejik alanımızı küçültme girişimlerinin yanı sıra NATO’nun doğuya doğru kontrolsüz genişlemesi ve Asya’nın işlerine derinden karışmasıyla ilgili.”
Çin Ulusal Halk Kongresi Başkanı Li Zhanshu, ABD’nin bu çifte sınırlandırmasına karşı Çin ve Rusya’nın birlikte hareket edeceğini belirterek yeni ulusötesi ilişki türüne işaret etti: “Dış durum ne kadar karmaşık olursa olsun, stratejik destek ve etkileşimi artırmanın uygun olduğunu göz önünde bulundurarak yeni bir ulusötesi ilişkiler türünü şekillendirmede ön saflarda yer alıyoruz.”
MAO VE STALİN’İN ORTAKLIĞI AŞILDI
Gelecek yıllarda yazılacak önemli siyasal tarih analizlerinde, 2022 yılının yeni düzenin şekillenmesinde kritik bir başlangıç yılı olduğuna mutlaka dikkat çekilecektir.
Çünkü 2022 yılı, ABD hegemonyasına karşı Çin ve Rusya’nın işbirliğini derinleştirdiği ve birlikte mücadele etme kararlılığı ilan ettiği yıl oldu.
Bu alanda yılın ilk önemli olayı, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Xi Jinping ile Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 4 Şubat 2022’de birlikte imzaladıkları “ortak bildiri”ydi. İki lider ortak bildiriyle uluslararası ilişkilerde yeni bir dönemin başladığını, yeni güç dağılımının oluştuğunu, bu nedenle uluslararası toplumun kalkınma hedefli yeni bir uluslararası düzen talep ettiğini saptamış; Çin ve Rusya’nın çok kutupluğu ilerletme kararlığını ilan etmişlerdi.
Xi ve Putin, ülkelerinin işbirliğini de “Soğuk Savaş döneminin askeri-politik ittifaklarından daha üstün” diye tarif etmişti.
Öyle ki, ABD’nin önemli düşünce merkezlerinden Atlantik Konseyi’nin başkanı Frederick Kempe, Xi ve Putin’in işbirliğini “Mao ve Stalin’in ortaklığı aşıldı” diye yorumluyordu.
SINIR TANIMAYAN İŞBİRLİĞİ
2022’nin bu alanda bir diğer önemli gelişmesi, Xi ve Putin’in ardından yaklaşık iki ay sonra buluşan iki ülke dışişleri bakanlarının “adil ve demokratik yeni bir dünya düzeni kurma” mesajı vermeleriydi.
Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un toplantısından sonra yapılan açıklamada “Çin ve Rusya arasındaki işbirliğinin sınır tanımadığı” belirtiliyor ve “Sınırları olmayan barış için, sınırları bulunmayan güvenlik için çalışıyoruz. Hegemonyayı reddediyoruz” deniyordu.
İki dışişleri bakanının bu görüşmesinden kısa bir süre önce Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin yaptığı önemli bir açıklamayı da not etmeliyiz. Wang Yi, “Beijing ile Moskova’nın kaya gibi sağlam bir dayanışması olduğunu, hiçbir dış faktörün iki ülke arasındaki stratejik işbirliğini etkilemeyeceğini” savunmuştu.
KÜRESEL GÜVENLİK İNİSİYATİFİ
2022’nin bu alandaki bir diğer önemli gelişmesi, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in 21 Nisan’da açıkladığı “küresel güvenlik inisiyatifi” idi.
Bu inisiyatife göre “Güvenlik, işbirliği içinde ortak savunulmalı”, “İçişlerine müdahaleler son bulmalı ve ülkelerin toplumsal sistem tercihine saygı gösterilmeli”, “Güvenliğin bölünmezliği prensibi esas alınmalı”, “Krizlere barışçıl çözüm aranmalı ve tek taraflı yaptırımlar kaldırılmalı”, “Terör ve iklim gibi küresel sorunlar birlikte göğüslenmeli.”
2022’nin bir diğer önemli gelişmesi, Çin ve Rusya liderlerinin BRICS’in 23 Haziran 2022 tarihli toplantısında verdikleri mesajlardı: Birbirini bütünleyen Xi’nin “yeni tip uluslararası ilişkiler sistemi” ve Putin’in “çok kutuplu devletlerarası ilişkiler sistemi” oluşturulması mesajları, yeni düzene işaret ediyordu.
ABD DÜŞMANLIĞI İKİ ÜLKEYİ BİRLEŞTİRDİ
Yılın ilk yarısında ortaya çıkan bu tabloya ABD’nin verdiği yanıt, NATO Konsepti’ne Rusya’yı “doğrudan tehdit” ve Çin’i “stratejik rakip” diye yazdırması oldu.
Ancak sorun şu ki, iki ülke ABD’nin “örtülü” düşmanlığı nedeniyle yakınlaşıyordu. Şimdi ABD o örtüyü kaldırdı ve “açık düşmanlığa” başladı. Bu ise tersine iki ülkenin işbirliğini daha da derinleştirecektir.
İşte başta belirttiğimiz Çin Ulusal Halk Kongresi Başkanı Li Zhanshu’nun, ABD hegemonyasına karşı Rusya ile Çin’in birlikte mücadele edeceklerini duyurması, o derinleşmenin ifadesidir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
13 Eylül 2022
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Saltanatını yıkarak kuruldu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/09/2022
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni Osmanlı Devleti’nin devamı gibi göstermek, Cumhuriyet’i “yüzyıllık parantez” olarak görenlerin Laik Cumhuriyet’le hesaplaşma biçimlerinden biridir.
Türkiye Cumhuriyeti elbette Osmanlı’nın pek çok kurumunu miras almıştır, elbette Osmanlı topraklarının elde kalan son parçası üzerinde Osmanlı Devleti’nin nüfusu ile inşa edilmiştir. Ancak bunlar rejim bakımından bir devamlılığa işaret etmez.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı Devleti’nin devamı değildir; ondan kopuştur, hatta onu yıkarak anti-tezini kurmaktır.
Vahdettin’in Atatürk’e düşmanlıkları
Bir devamlılık iddia edenlerin en “güçlü” argümanı, Atatürk’ü padişah Vahdettin’in Samsun’a gönderdiği, dolayısıyla Kurtuluş Savaşı’nı asıl planlayanın ve Atatürk’e uygulatanın Vahdettin olduğu iddiasıdır.
Bu iddianın temelsiz olduğunun en önemli göstergeleri şunlardır:
– Vahdettin kurtuluş değil manda arıyordu: Damat Ferit, Vahdettin’le birlikte hazırladığı İngiliz mandası isteyen öneriyi resmen 30 Mart 1919 günü Amiral Cathorpe’a sundu. Vahdettin, İstanbul’da kurulan İngiliz Muhipleri (Dostları) Cemiyeti’nin üyesiydi.
– Vahdettin yönetimi 19 Mayıs 1919’dan sonra 8 Haziran’da Atatürk’ü geri çağırdı; 23 Haziran’da Atatürk’ün yetkisini aldı; 9 Temmuz’da görevden aldı, 30 Temmuz’da tutuklanması için 15. Kolordu’ya yazdı; 4 Eylül Sivas Kongresi sürecinde İngiliz Gizli Servisi’nin planladığı Atatürk’ü öldürme planını onayladı ve görevi Ali Galip’e verdi; yaklaşık bir yıl sonra 11 Mayıs 1920’de idam cezası verdi.
– Yunan ordusundan önce Vahdettin destekli kuvvetler Atatürk’ün inşa etmeye çalıştığı milli orduya saldırdı.
– Vahdettin, 16 Kasım 1922’de İstanbul İşgal Orduları Komutanı General Harrington’a, “İngiltere devletine sığınır ve bir an önce başka bir yere götürülmemi talep ederim efendim” diye bir mektup yazarak, İngiltere’den sığınma talep etti; 17 Kasım 1922’de de İngiliz zırhlısı Malaya ile Malta’ya kaçtı. Harrington imzalı o günkü İngiliz belgesinde şöyle deniyordu: “… Zatı Şahane (Vahdettin) kendisini İngiltere’nin himayesi altına koyarak bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul’dan ayrılmıştır.”
Atatürk’e göre Vahdettin: Hain alçak
Nitekim büyük devrimci Mustafa Kemal, Nutuk’un çeşitli bölümlerinde Vahdettin’in tarihi rolünü ortaya koymuştur:
– “Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta.”
– “O zat da, devlet riyasetini kirletmekte bulunan hain Vahdettin idi.”
– “Sakat bir veraset usulü neticesi olarak, büyük büyük bir makam, tantanalı bir unvan elde edebilmiş bir sefilin, izzetinefsi çok yüksek, asil bir milleti nasıl yüz kızartıcı bir vaziyete düşürebileceği…”
– “Vahdettin gibi hürriyet ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar adi bir mahlukun, bir dakika dahi olsa, bir milletin başında bulunduğunu düşünmek ne hazindir!”
– “Bu alçak, kendisine miras kalan saltanat makamından millet tarafından düşürüldükten sonra, alçaklığını tamamlamış bulunuyor.”
Devamı değil, başka devlet
Devamlılık tartışmasına noktayı koyan, Atatürk’ün “Vahdettin saltanat makamından millet tarafından düşürüldü” sözleridir. Böylece egemenlik Osman’ın ailesinden/soyundan Türk milletine geçmiştir.
Devletler hayatında egemenliğin kime ait olduğu konusu bütün konuların üzerindedir. Türk milleti Kurtuluş Savaşı vererek egemen olmuş, Osmanlı hanedanının egemenliğine son vermiş ve sonucunda bambaşka bir devlet kurmuştur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2022