Türkiye ve Rusya ‘tahıl koridoru’ ile ABD planını bozuyor

Batılı liderler bir süredir “gıda krizi” alarmı veriyorlar. Krizin, Rusya’nın Ukrayna buğdayının Batı pazarlarına ulaşmasını engellemesi nedeniyle yaşandığını savunuyorlar.

Peki öyle mi? “Gıda krizi” var mı, yok mu? Krizin sorumlusu Rusya mı? Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un Türkiye ziyareti bu krizi çözebilecek mi? İnceleyelim:

UKRAYNA BUĞDAYININ PAYI SADECE YÜZDE 3!

Önce verilere bakalım: 2021 yılı verilerine göre dünyada 775 milyon ton buğday üretimi yapılmış. Peki Ukrayna’nın üretimi ne kadar? Sadece 25 milyon ton! Yani dünya üretiminin yaklaşık yüzde 3’ü…

Peki dünya sadece bu yüzde 3’lük pay nedeniyle mi kriz yaşıyor? Rusya’nın bu yüzde 3’lük Ukrayna buğdayının Batı pazarlarına ulaşmasını engellemesi(!) gıda krizine mi neden oldu?

Değil elbette. Öte yandan Rusya’nın bir engellemesi de söz konusu değil zaten. Ukrayna’ya silah gönderilebilen sınırlardan pekâlâ Ukrayna da Avrupa’ya buğdayını gönderebilir!

O zaman nedir sorun?

RUSYA’YA YAPTIRIM GIDA KRİZİNDE DAHA BÜYÜK FAKTÖR

ABD ve İngiltere ikilisi, bir süredir “gıda krizi” alarmı üzerinden Karadeniz’e girmenin peşindeler. Rusya’nın Odesa’daki Ukrayna buğdayının Ukrayna gemileriyle taşınmasını engellediğini, bu nedenle dünyanın açlık riskiyle karşı karşıya olduğunu savunarak, NATO gücü ile buğdayların güvenli şekilde Batı’ya taşınmasını savunuyorlar.

Fakat yukarıda da belirttim gibi, Ukrayna’nın dünya buğday üretimi içindeki payı yüzde 3 ve bu “alarm” gerektiren bir oran değil. Batı’nın Rusya’ya yaptırımlarının “gıda krizine” etkisi çok daha fazla.  Çünkü Rusya’nın 775 milyon tonluk dünya buğday üretimi içindeki payı yaklaşık yüzde 11 ile 85 milyon tondur.

Bu arada diğer üreticilerin payları da şöyledir:

Çin 134 milyon ton ile birinci, AB 124 milyon ton ile ikinci, Hindistan 108 milyon ton ile üçüncü, Rusya 85 milyon ton ile dördüncü, ABD 50 milyon ton ile beşinci büyük buğday üreticisi durumunda. Ukrayna 25 milyon ton ile dokuzuncu, Türkiye 21 milyon ton ile onuncu sırada.

Görüldüğü gibi Batı’nın yaptırımları nedeniyle ihraç edilemeyen Rusya buğdayı, Ukrayna buğdayının üç katından fazladır.

Yani birincisi “gıda krizi”ne Rusya buğdayına yaptırımın etkisi, Ukrayna buğdayından üç kat daha fazladır; ikincisi de Ukrayna buğdayının Avrupa’ya ihracatı için silah transferi yapılabilen sınırları zaten açıktır.

İSTANBUL PLANI

Rusya Karadeniz üzerinden Ukrayna buğdayının ihraç edilmesinin önündeki engelin kendileri değil, Ukrayna’nın döşediği mayınlar olduğunu açıkladı.

Şimdi Ankara ve Moskova bu mayınların temizliği konusunda işbirliği yapmaya çalışıyorlar. Ardından Ukrayna’yı da dahil ederek, Türkiye üzerinden bir “tahıl koridoru” ile Rusya ve Ukrayna’nın buğdaylarını Batı pazarlarına ulaştırmayı istiyorlar.

Böylece Türkiye-Rusya işbirliği pratikte, ABD ile İngiltere’nin “gıda krizi” üzerinden NATO’yu Karadeniz’e sokma hesaplarını bozmuş olacak!

Ukrayna gerçekten buğdayını Batı’ya ihraç etmeyi istiyorsa, bu işbirliğine dahil olmalı elbette. Ancak Kiev yönetiminden Ankara-Moskova işbirliğini karalamaya dönük suçlamalar geliyor. Örneğin Ukrayna’nın Ankara Büyükelçisi Vasyl Bodnar, Rusya’yı Ukrayna’nın tahılını “çalmakla” ve özellikle Türkiye’ye götürmekle suçluyor (DW, 4.6.2022).

Sonuç olarak:

1. Ukrayna buğdayının dünyadaki payı %3, Rusya’nın payı ise %11. Yani Batı’nın Rusya’ya yaptırımının “gıda krizine” etkisi çok daha büyük.

2. Ukrayna’nın buğday ihracını önleyen Ukrayna’nın kendisidir. a) Ukrayna’ya silah gönderilebilen sınırlardan Ukrayna da Avrupa’ya buğdayını ihraç edebilir. B) Ukrayna’nın gemilerle buğday gönderebilmesinin önündeki engel, Ukrayna’nın Karadeniz’e döşediği mayınlardır.

3. Ankara-Moskova işbirliği ile “tahıl koridoru” inşası, ABD’nin “gıda krizi” üzerinden Karadeniz’e girme planını bozuyor.

Bakalım Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un Türkiye ziyaretinde bu süreç ilerletilebilecek mi?

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
7 Haziran 2022

1 Yorum

Sınır ötesi operasyonun asıl hedefi

Erdoğan’ın adres vererek ilan ettiği olası sınır ötesi operasyonun hedefi ne? Yine Erdoğan’ın açıklamalarına göre birinci hedef terörle mücadele, ikinci hedef de sığınmacıların geri dönüşü için alan açmak

Bu iki hedef üzerinden konuyu inceleyerek esas hedefi ortaya koymaya çalışalım:

Koridoru kaldırmak mı, daraltmak mı?

Türkiye’nin geçmişteki Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarıyla, ABD’nin Fırat’ın doğusunda inşa ettiği devletçiği batıya doğru uzatarak Akdeniz’e açmasının önünün kesildiği ortada. Ancak bu harekatların Şam yönetimiyle anlaşma olmaksızın yapılması ve AKP’nin bir “ÖSO nüfuz alanı” peşinde olması, Türkiye’nin kestiği koridoru tamamen ortadan kaldırılabilmesini önledi.

Aynı şekilde Türkiye’nin yine Suriye’yle anlaşmadan yeni bir sınır ötesi harekât yapması, ABD/PKK koridorunu ortadan kaldırmaya değil daraltmaya ve karşılığında da AKP’nin “ÖSO nüfuz alanı”nı biraz daha genişletmesine yarar.

Somutlarsak: Türkiye’nin yeni operasyonuyla PKK-YPG sınırın 30 km altına itilirse ne değişecek? PKK-YPG bu kez orada varlığını gösterecek ve Türkiye “nüfuz bölgesiyle” komşu olmayı sürdürecek. Oysa Ankara ile Şam’ın anlaşması ve Suriye ordusunun kendi topraklarında/sınırlarında egemen olmasının önünün açılması, koridorun ortadan kalkmasını sağlayacak. Üstelik Rusya ve İran da bunu destekliyor…

AKP ise Esad yönetimiyle birlikte harekât ederek ABD-PKK koridorunu ortadan kaldırmak yerine koridoru daraltarak kendi nüfuz alanını genişletmek peşinde…

Sığınmacıları nüfuz alanı için kullanmak

AKP’nin olası sınır ötesi harekatının ikinci gerekçesi yaptığı “1 milyon sığınmacı için alan açmak” özetli politikası ise yukarıda özetlediğimiz “koridoru daraltarak nüfuz alanını genişletme” hedefinin kaldıracı anlamına geliyor.

Erdoğan’ın “1 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü geri dönüşü için Azez, Cerablus, El Bab, Tel Abyad ve Resulayn başta olmak üzere 13 bölgede yerel meclislerle çalışıyoruz” sözleri, pratikte “Suriye’nin siyasal birliği ve toprak bütünlüğü” politikasına değil, “Suriye’nin parçalanması” politikasına hizmet etmektedir.

Şam’daki meclis yerine daha önceki sınır ötesi harekatlarla oluşturulan nüfuz bölgelerindeki 13 yerel meclisle çalışmak, buralara yönetici atamak, Türk üniversitesine bağlı fakülte açmak, TL’yi resmi para yapmaya çalışmak şeklindeki pek çok olgu, AKP’nin esas amacına işaret etmektedir.

Şam’daki meclisin karşısına 2017 yılında Türk topraklarında kurdukları 425 üyeli genel meclis ile çok sayıdaki yerel meclisleri koymak; Şam’daki hükümetin karşısına 2017’de ilan edilen Ankara destekli “milli kurtuluş hükümeti” çıkarmak; Şam merkezli Suriye ordusunun karşısında TSK destekli “Özgür Suriye Ordusu / 2017’den itibaren Suriye Milli Ordusu” oluşturmak, Erdoğan’ın “kurucu” fonksiyonu kazanabilmek adına sürdürdüğü “toprak kazanma” hedefinin gereğidir!

Esas olan komşuluk hukuku

Sınır ötesi operasyon konusunda Erdoğan’ın yukarıda özetlediğimiz hedefine, şimdi bir de bunu olası erken seçimde kullanma hedefi eklediği görülüyor.

Üstelik Erdoğan uluslararası şartların elini güçlendirdiğini düşünüyor: Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine veto kartı kullanıyor olması ABD’yi, Ukrayna krizinde Batı yaptırımlarına dahil olmaması da Rusya’yı “sınır ötesi operasyon” konusunda “aktif karşıtlığa” itmeyecek faktörler olarak hesaplanıyor.

Ancak asıl hesap uluslararası şartlar zemininde değil komşuluk hukuku zemini üzerinde yapılmalıdır. Ankara-Şam anlaşması, tüm bölgesel sorunların çözümünün anahtarıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Haziran 2022

2 Yorum

AKP’nin NATO karnesi

Erdoğan, teröre destek verdiği gerekçesiyle İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerini veto edeceğini belirttiği açıklamalarında, geçmişte Türkiye’nin yaptığı bir hataya gönderme yaparak, “biz aynı hatayı yapmayacağız” mesajı veriyor. O hata, 12 Eylül’de, Evren’in Carter-Rogers talebiyle Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünü “koşulsuz” kabul etme hatasıydı.

Erdoğan haklı. 42 yıl önceki bu taviz büyük hataydı. Peki 42 yıl önceki hatayı örnek gösteren Erdoğan, kendi dönemindeki hataları neden dile getirmiyor?

Döne döne aynı hataların yapılmamasını ummak adına, sondan başlayarak AKP’nin NATO karnesini açalım:

AKP Baltık Planı’nı onayladı

Yıl 2019. ABD, NATO’ya Baltık Planı’nı kabul ettirmeye çalışıyor. Erdoğan onayını şarta bağlıyor: “NATO, YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmezse Baltık Planı’nın karşısında oluruz” (Euronews, 3.12.2019).

Sonuç? NATO YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmiyor ama Erdoğan Baltık Planı’nı onaylıyor!

Onay karşısında AK-medyanın kamuoyuna pazarladığı gerekçe ne oldu peki: Erdoğan açıklamasında, “Eğer gündeme gelecek olursa tavrımız odur” demişti ama konu gündeme gelmemişti!

Yani Erdoğan’ın, “soykırım” diyen ABD Başkanı Biden’a neden tepki göstermediğinin gerekçesini “hamdolsun hiç gündeme gelmedi” diye açıklaması gibi. Gündeme kimin getirmesi gerekiyorsa artık…

AKP İsrail’e NATO ofisini onayladı

Yıl 2016. ABD, NATO üyesi olmayan İsrail’e, NATO genel merkezinde daimi bir ofis tahsis etmek istiyordu.

Peki İsrail, Türkiye’ye rağmen nasıl oda sahibi olabilecekti? Çünkü Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerinin en kötü olduğu dönemdi.

Haaretz gazetesine konuşan üst düzey bir İsrailli yetkili, kararın, Türkiye’nin vetosunu kaldırmasının ardından alındığını söyledi.

Peki Türkiye karşılığında ne alabilmişti? Hiç!

AKP Rasmussen’i onayladı

Yıl 2009. Erdoğan, NATO genel sekreterliği gündeme gelen Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in adaylığına karşı çıktı.

Erdoğan neden karşı olduğuna iki gerekçe gösteriyordu: “PKK’nın yayın organı Roj TV, Danimarka merkezli olarak yayın yapıyor. 4 yıl önce Rasmussen’den bu kanalın durdurulması için talepte bulundum. Ancak Rasmussen durdurmadı. Karikatür krizi sırasında Rasmussen’den, İslam ülkelerinin büyükelçilerini davet edip bir toplantı düzenlemesini istedim, bu isteğimi yerine getirmedi.” (BBC Turkish, 3.4.2009)

Sonuç? AKP’li Cumhurbaşkanı Abdullah Gül onayladı ve Rasmussen 1 Ağustos 2009’da NATO Genel Sekreteri oldu.

AKP Fransa’nın NATO’ya dönüşünü onayladı

Yıl 2009. Fransa, 1966 yılında ayrıldığı NATO’nun askeri kanadına dönmek istiyordu. 2007’de cumhurbaşkanı seçilen Sarkozy’nin en önemli siyasi hedefi buydu.

Diğer yandan Sarkozy, o süreçte Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkıyor, “imtiyazlı ortaklık” öneriyor ve sık sık Gül ve Erdoğan’la karşı karşıya geliyordu. Öyle ki AKP Fransız mallarını boykot kampanyaları düzenliyordu.

Sonuç? 4 Nisan 2009’da toplanan NATO liderleri, Fransa’nın NATO’ya dönüşünü ilan ettiler. Ankara Paris’i de veto etmemişti.

Bu örneklerden de görüldüğü gibi AKP’nin hem NATO bagajı kalabalık hem de veto-pazarlık ilişkisi oldukça sorunlu. Umarım hatalar zincirine bir halka daha eklenmeyecektir!

Not: 30 Mayıs tarihli makalemizde, Polonya Cumhurbaşkanı Duda’nın 2015 tarihli TVP1 konuşmasına atıf yapmıştık. Duda, özetle Ukrayna’dan 1939’a kadar kendilerinin olan toprakların iadesini istemişti. O konuşmanın kaynağı 21 Ekim 2015 tarihli Türkiye gazetesiydi, hâlâ internette de mevcut. Ancak Polonya’nın Ankara Büyükelçiliği bir açıklama yayınlayarak, toprak talebinin gerçeği yansıtmadığını, o haberin doğru olmadığını belirtti. Biz de bir not olarak kaydediyoruz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Haziran 2022

1 Yorum

Cumhurbaşkanının hakaret özgürlüğü

Bu köşede Türkiye’nin çıkarlarını gözeterek ağırlıkla dış politika yazıyorum. Türkiye’nin ABD, Çin, Rusya, AB gibi büyük ülkelerle ilişkisinin nasıl olması gerektiğini inceliyorum. Türkiye’nin bölgesinde ve dünyada itibarını artıracak politikaları tartışıyorum.

Ancak bugün hiç içimden gelmiyor…

Zira biz Türkiye’nin dış dünyadaki itibarını yükseltebilmek, siyasi ağırlığını artırabilmek için kafa patlatıp kalem oynatırken, içeride ulusça itibarımız saldırı altında…

İktidarın Gezi yalanları

Son 20 yılda “kendilerinden olmayan” vatandaşlara neler demediler ki… Liste yapmaya kalksam, köşe yetmez.

Son olarak Erdoğan, Gezi’nin yıldönümü nedeniyle Gezicileri hedef aldığı dünkü grup konuşmasında, Gezicilere “s.rtük” dedi!

Bir cumhurbaşkanının vatandaşlarına terörist demesini, zillet demesini yaşadık gördük ama “s.rtük” sözü ilk oldu.

Ülkemizin düşürüldüğü seviye açısından vahim…

Gezi’nin 9. yıldönümüne gelirsek…

İktidarın Gezi’de iki büyük yalanı vardı:

Birincisi Gezicilerin Dolmabahçe Camisinde içki içtiğinin propagandasını yaptılar.

İkincisi ise deri pantolonlu Gezicilerin Kabataş’ta yanında çocuğu da olan türbanlı bir kadına saldırdığını, topluca üstüne işediklerini iddia ettiler. Öyle uçuk kaçık bir öyküydü ki, inandırıcı olabilmek için görüntüsü olduğunu iddia ettiler. Hatta kimi utanmaz gazeteci meslektaşlarımız görüntüyü izlediklerini bile söylediler. Bazıları sonradan utanıp, olmayan görüntüyü izlemediğini itiraf etti gerçi…

Dolmabahçe Camisi’nde içki içildiği de yalandı tabi. Hatta Dolmabahçe Cami müezzini Fuat Yıldırım şöyle demek zorunda kaldı: “Ben din adamıyım, yalan söyleyemem, camide içki içildiğini görmedim.

Sonra o müezzinin başına sürgünler, baskılar geldi…

Sarayın genişlettiği ‘kendine’ hak

9 yıllık yalan olmasına rağmen, Erdoğan dünkü grup konuşmasında yine “camide içki içtiler” propagandasına sarıldı. Dahası, “bunlar terörist, bunlar çürük, bunlar s.rtük” dedi.

Aynı saatlerde İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un açıklaması ajanslara düşüyordu. Sarayın iletişimcisi şöyle diyordu: “İfade hürriyeti geçmişte olmadığı kadar bugün genişletilmiştir, güvence altına alınmıştır

Haklıydı Altun

İktidar mensuplarından muhalefete hatta vatandaşa yönelik her türlü hakaret, hiç olmadığı kadar artık serbestti, genişletilmişti ve güvence altındaydı!

Sandıktan temiz üslup çıkarmalıyız

Tablo bu ve içimden dış politika yazmak gelmiyor…

Çünkü Türkiye’nin bölgesindeki ve dünyadaki itibarını yükseltebilmeye küçük bir katkı koyabilmek adına yazdığımız dış politika yazılarının tamamı, içeride ulusumuzun itibarını hedef alan bu üslup karşısında anlamsız ve boş iş artık…

100 yılın özeti oldu: Kadına Avrupa’nın pek çok ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkı getiren bir cumhurbaşkanından, kadına “s.rtük” diyen bir cumhurbaşkanına geriledik…

Muhasebesini yapmamız gereken işte budur.

Ve önümüzdeki seçimin ana ekseni şudur: Sandıktan sadece yeni bir cumhurbaşkanı değil, temiz bir üslup çıkarmamız gerekiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Haziran 2022

3 Yorum

Anastasiadis’in işaret ettiği fırsat

Güney Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis, Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi ile Türkiye’nin Kıbrıs’a barış harekâtı arasında, gerekçesi ve argümanları bakımından “tıpatıp benzerlik” olduğunu savundu (cumhuriyet.com.tr, 27 Mayıs 2022).

Konumuz iki harekatın Anastasiadis’in ifadesiyle “tıpatıp” benzeyip benzemediğini incelemek ya da ne kadar benzeyip benzemediği ortaya çıkarmak değil. Konumuz Anastasiadis’in kurduğu benzerlik denkleminin uluslararası ilişkilerde nasıl değerlendirilebileceği…

LAVROV’UN KKTC İFADESİNİN ÖNEMİ

Somutlarsak: Türkiye açısından Kıbrıs meselesinde en önemli hedef, KKTC’nin tanınmasını sağlayabilmektir. TC yönetiminin de KKTC yönetiminin de temel hedefi bu olmalıdır.

Rumların, Türklerin Kıbrıs ile Rusların Ukrayna harekâtı arasında bir benzerlik ilişkisi kurması, bu temel hedefi kolaylaştıracak fırsatlar sunuyor. Üstelik, Moskova’nın meseleye bakışı da ortadayken, bu iki kere fırsat demek.

Anımsayın, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Ukrayna’daki harekâtı gerekçelendirirken KKTC’yi örnek göstermişti ve şöyle demişti: “Birleşmiş Milletler’in ele aldığı bir ihtilafta Batı, doğrudan diyaloga giren ülkelerin ilkesini reddetmez. Kıbrıs’a bakın. Kuzeyde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tek taraflı olarak ilan edildi. BM Güvenlik Konseyi kararlarına uymayı reddediyor, ancak kimse Kuzey Kıbrıs temsilcilerinin diyaloğun bir parçası olma hakkını inkâr etmiyor” (28 Şubat 2022).

Lavrov’un sözleri Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ta büyük rahatsızlık yaratmış, Rum basını Lavrov’a verilen nişanın geri alınmasını bile istemişti.

İKİ HAREKATIN GEREKÇELERİNİN BENZERLİĞİ

Ruslar açısından aslında Lavrov’un sözleri “ilk” değildi. Daha önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de “sözde” demeden KKTC demişti. Dolayısıyla uygun politikalarla Rusya KKTC’yi tanımaya zorlanabilir.

Ancak Ankara’nın ve Lefkoşa’nın izlediği mevcut politikalarla bu mümkün değil. Çünkü Ankara’nın “Kırım’ın ilhakını tanımama” çizgisi ve Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savunma perspektifi, başkalarına da “Kıbrıs’ın bölünmüşlüğünü kabul etmeme” kozu vermektedir.

Oysa Anastasiadis’in dediği doğru: Türkiye’nin Kıbrıs ve Rusya’nın Ukrayna harekâtı benzer gerekçelere sahip. Çünkü Türkiye Kıbrıs Türklerini Rumlara karşı, Ruslar da Ukrayna Ruslarını Nazilere karşı savunmak için harekât düzenledi.

ABD ve AB, Ukrayna’da Aralık 2014’te turuncu darbe düğmesine bastığında, mevcut hükümeti yıkıp yerine NATO’ya girmeyi hedefleyen ve AB’yle katılım ortaklığı anlaşması imzalayacak bir hükümet atamaya kalktığında, Ukrayna’nın bazı bölgeleri itiraz etmişti. Kırım, Donetsk, Lugansk gibi bölgeler bağımsızlık kararı almıştı. Coğrafi avantajı olan Kırım bir halk oylamasıyla hızla Rusya’ya katılmış ancak Donetsk ve Lugansk Ukraynalı Nazi taburlarının yoğun saldırısı altında kalmıştı. 2015’ten 20022’ye kadar, bu iki bölgede resmi olarak 14 bin kişi öldürülmüştü. Yani 7 yıldır orada savaş yaşanıyordu. Ukrayna Silahlı Kuvvetleri de bu iki cumhuriyeti boğmak üzere bir büyük saldırıya hazırlanıyordu. İşte Moskova’nın Ukrayna harekâtını “savaşı önleyen savaş” diye nitelemesi bu nedenleydi.

TATAR’IN ÇELİŞKİSİ

Tablo ortada: Kıbrıs Türklerinin ayrılma hakkı ile Kırım’ın, Donetsk’in, Lugansk’ın ayrılma hakkı arasında benzerlik var. Öyle ki o benzerliği Rumların lideri Anastasiadis bile kurabiliyor.

Hal böyleyken, siz Kırım halkının oylayarak verdiği kararı tanımazsanız, hatta Ukrayna’nın Kırım’ı yeninden ele geçirme hedefini desteklerseniz, Donetsk ve Lugansk halklarının “bağımsız cumhuriyet” olma mücadelesini tanımazsanız, Ruslara Kıbrıs Türklerinin aynı hakkı kullanmış olmasını resmi olarak nasıl kabul ettirebilecekseniz?

KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın Rusya’nın Donetsk ve Lugansk’ı savunma harekâtını “Ukrayna’nın işgali” olarak gören açıklamaları altında, Rusların KKTC’yi tanıması nasıl sağlanabilir? Rusya’nın Donetsk ve Lugansk’ı Nazi saldırılarından kurtarması ile Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı Rum saldırılarından kurtarması aynı şey değil mi? Bu durumda KKTC lideri ve de Türkiye yöneticileri, birine işgal diyerek diğerinin sağlam zeminini torpillemiş olmuyor mu?

KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın hem “Lavrov’un KKTC adını kullanması, egemenliğimizin ifadesi olarak kayıtlara geçti. Haklı mücadelemizin göstergesi oldu” sözleri ama hem de “Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı işgal harekâtının…” demesi birbiriyle çelişmiyor mu?

NE YAPMALI?

Sonuç olarak KKTC’nin tanınmasını sağlamak açısından Ankara ve Lefkoşa’nın önünde altın bir fırsat var: Rusya Devlet Başkanı Putin de, Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov da artık KKTC adını kullanıyor; Rumların lideri Anastasiadis, Türkiye’nin Kıbrıs ve Rusya’nın Ukrayna harekatlarının benzerliğine işaret ediyor; Kuzey Kıbrıs ile Kırım, Donetsk ve Lugansk arasında paralellik kuruluyor…

İşte bu şartlarda Ankara ve Lefkoşa, “Rus işgali” söyleminden çıkarak Kırım, Donetsk ve Lugansk halklarının iradesini destekleme karşılığında Rusların da Kıbrıs Türklerinin iradesini desteklemesini talep etmelidir. 

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
31 Mayıs 2022

1 Yorum

ABD-İngiliz planı: Polonya’nın Batı Ukrayna’yı yutması

27 Mayıs günü İstanbul’da ilginç bir toplantı vardı: Türkiye-Polonya-Romanya Dışişleri Bakanları üçlü görüşme yaptı. Çok önemli olmalı ki, üç dışişleri bakanı daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından Dolmabahçe’de kabul edildi.

Bir parantez açayım: 9 Nisan’da bu köşede “Akar’ın Rusyasız Karadeniz girişimi” başlıklı bir makale yazmıştım. Milli Savunma Bakanı Akar’ın, “Karadeniz’de barış, sükûnet ve istikrarın korunması için işbirliği” mesajlı toplantısına Karadeniz’e kıyısı olan Türkiye, Ukrayna, Gürcistan, Bulgaristan ve Romanya katılmış ancak Rusya çağrılmamıştı. Haliyle sormuştuk: Savaş nedeniyle Rusya yoksa, Ukrayna neden vardı? Fakat daha önemlisi de toplantıya Polonya’nın davet edilmiş olmasıydı, çünkü Polonya Karadeniz ülkesi değildi!

Polonya Batı Ukrayna’yı istiyor

Evet, Polonya’nın Karadeniz’e kıyısı yoktu ama “denizden denize büyük Polonya” hedefi vardı; Baltık denizinden Karadeniz’e uzanan bir büyük ülke hayali… Polonya 1300’lerden itibaren batısını, 1500’lerden itibaren de tamamını ele geçirdiği Ukrayna topraklarında tarihi hakları olduğunu düşünüyor. Öyle ki geçen yüzyılda hem 1918-1919’da, hem de İkinci Dünya Savaşı’nda iki ülke arasında savaş yaşandı.

Yakın zamanda bile Polonya açık açık Ukrayna’dan toprak talebinde bulunmuştu. Polonya Cumhurbaşkanı Andrey Duda, 20 Ekim 2015’te, devlet kanalı TVP1’de aynen şöyle demişti: “Ukrayna, 1939’a kadar Polonya’ya ait olan Lviv, Ternopil, Ivano-Frankivsk, Volın ve Rivne bölgelerini ‘gönüllü olarak’ iade etmeli.

Duda toprak istemekle kalmadı, Polonyalıları hakları olan bu topraklar için savaşmaya çağırdı: “Her vatandaşımız, üzerinde çok sayıda Polonyalının yaşadığı ve savunmamıza ihtiyaç duyan topraklarımızı geri almak için savaşmaya hazırlıklı olmalı.”

Bakınız bunlar geçen yüzyılda söylenmiş sözler değil, Polonya’nın halen cumhurbaşkanı olan Duda tarafından birkaç yıl önce söylenmiş sözler bunlar!

‘Yumuşak ilhak’ anlaşması

Gelelim bugüne… 7 yıl önce Ukrayna’nın batısını isteyen Polonya Cumhurbaşkanı Duda, bir hafta önce 22 Mayıs’ta Kiev’de Ukrayna Devlet başkanı Zelenski ile bir anlaşma imzaladı.

Duda ve Zelenski’nin kucaklaşarak duyurduğu anlaşmada neler mi var peki? Ünlü bağımsız gazeteci Pepe Escobar, anlaşma ile “Polonya vatandaşlarının Ukrayna hükümet organlarına seçilebileceğine, hatta anayasa mahkemesine yargıç atanmalarına izin verileceğine” dikkat çekerek, bunu “yumuşak ilhak” olarak yorumluyor!

Burada önemli olan Polonya’nın hayallerinden ziyade, o hayallerin büyük güçlerin planına yarayıp yaramayacağıdır. İşte ABD-İngiliz planı bu açıdan önemlidir. Öyle olduğu için de bir süredir Rus yetkililer Ukrayna’nın Polonya tarafından ele geçirilme hedefine dikkat çekiyorlar. Örneğin bir süre önce Rusya’nın Polonya Büyükelçisi Sergey Andreyev, NATO üyesi Polonya’nın Batı Ukrayna’ya “barış gücü askerleri” olarak girmeyi planladığını açıklamıştı. Örneğin Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR) Başkanı Sergey Narışkin, Polonya ve ABD’nin, Ukrayna’nın bir kısmının Polonya’nın kontrolüne geçmesini öngören planlar yaptığını, bunun Ukrayna’nın bölünmesine yol açacağını belirtmişti.

Türkiye’ye biçilen rol

Gelelim ABD-İngiliz planına…

Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinden bir süre önce İngiltere, Polonya ve Ukrayna ile “küçük ittifak” kurdu. ABD, Arktik-Akdeniz hattı içinde önemli bir yeri olacak bu ittifakı, İngiltere liderliğinde Avrupa içinde genişletmek istiyor. ABD-İngiliz planı gereği “Küçük Avrupa İttifakı”, Baltık, Doğu Avrupa ve Karadeniz ülkeleriyle genişletilmeye çalışılıyor.

Bu planda askeri gücü nedeniyle Türkiye’ye özel önem veriyorlar. Zira ABD-İngiliz planı, önümüzdeki süreçte hem Moldova üzerinden hem de gıda krizini bahane ederek Karadeniz’e yüklenmeyi hedefliyor. Ayrıca Avrupa’nın büyük devletleri Almanya ile Fransa’dan gelebilecek tepkileri dengeleme etkeni olarak da Türkiye’nin sahaya sürülmesi hesaplanıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Mayıs 2022

1 Yorum

ABD daraldı, Rusya’nın geliri arttı, Çin büyüdü

Ukrayna krizi, başta enerji ve gıda olmak üzere pek çok alanda dünya ekonomisini olumsuz etkiliyor. Bu etkinin artışında kuşkusuz Rusya’ya yaptırımlar ile müttefiklerini baskı altında tutmaya çalışan ABD’nin önemli bir rolü var.

Ancak ABD, topyekûn yaptırımlarla çöküşe götüreceğini varsaydığı Rusya ekonomisi konusunda istediğini elde edemedi. Hatta tersine, fiyatların da artmasıyla birlikte, Rusya’nın nisan ayındaki enerji gelirleri, bir önceki yılın nisan ayındaki gelire göre yüzde 50 arttı!

ABD’nin hesabı tutmadı

ABD’nin bu “ekonomi savaşında” istediğini alamamasının temel nedeni Rusya’yı yanlış okumasıdır. ABD zannetti ki Sovyetler Birliği’nin dağılmasında da rol oynayan Rus devletine yuvalanmış liberal çevreler içeriden çelme takabilir ve yaptırımların etki katsayısını artırabilir. Bu olmadı, tersi oldu ve liberaller bütün entelektüel birikimleriyle milli kanadın hizmetine girdi. Bir kez bu olunca, Rusya’nın engin kaynakları ve teknik birikimi milli ekonominin inşasına ivme kazandırdı.

Bunun yanı sıra ABD, her ne kadar kuru gürültü yapılsa da, dış güçleri hizaya sokamadı: 1) ABD, Almanya liderliğindeki gelişmiş Avrupa ekonomilerini enerji yaptırımlarına mecbur edemedi. Tahılda da yaptırımların kaldırılacağı görünür oldu. 2) ABD, Suudi Arabistan’ı enerji piyasalarını kontrol hedefinde kendisiyle işbirliği yapmaya ikna edemedi. 3) ABD, Çin, Hindistan, Güney Kore ve Türkiye gibi büyük alıcıları engelleyemedi.

Büyümesi beklenen ABD tersine küçüldü

Peki ABD’nin bu ağır saldırganlığının kendisine dönüşü ne oldu?

ABD ekonomisi ilk çeyrekte yüzde 1,5 oranında daraldı! Oysa ABD’nin ilk çeyrekte yüzde 1,1 büyüyeceği öngörülüyordu.

Diğer yandan ABD’de enflasyon rekorlar kırıyor. Yıllık enflasyon şubat ayındaki yüzde 7,9’dan, mart ayında beklentilerin üstünde yüzde 8,5‘e yükseldi ve 40 yılın zirvesine çıktı.

Ve ABD Merkez Bankası FED, üç yıl sonra faiz arttırarak, bu ayın başında faizi yüzde 1’e yükseltti.

Yaptırımlar Rusya’yı çöküşe itmedi

Peki ABD’nin ekonomik saldırısı altındaki Rusya’da durum ne?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi nisanda enerji geliri, bir önceki yıla göre yüzde 50 arttı.

Öte yandan Rus rublesi, ABD’nin beklentisinin tersine, dolar karşısında değer kazandı. Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesinden önce 77 civarında olan dolar/ruble paritesi, yaptırımların ilk şokuyla 6 Mart’ta 114’e çıktıysa da, 3 Nisan’da yeniden müdahale öncesi konumuna geldi; ardından da her gün güçlenerek 22 Mayıs’ta 57’ye kadar indi. Böylece ruble dolar karşısında, yılbaşından bu yana yüzde 30 değer kazanmış ve son dört yılın en yüksek seviyesine çıkmış oldu.

Rusya Merkez Bankası, ABD ve müttefiklerinin yaptırımları nedeniyle politika faiz oranını 28 Şubat’ta yüzde 9,5’ten yüzde 20’ye çıkarmıştı; önceki gün faizi yüzde 11’e düşürdü.

Çin beklentinin üzerinde büyüdü

Son 20 yılda olduğu gibi, dünya ekonomisinin ne durumda olduğunu belirleyen ana aktör ise yine Çin. Çünkü hacim ve ölçek farklı. Çin’in büyüklüğü, başka ekonomilerdeki daralmalara rağmen dünya ekonomisinin büyümesine neden olabiliyor.

O nedenle ABD’nin yılın ilk çeyreğinde yüzde 1,5 daraldığı şartlarda, Çin’in yüzde 4,2 olan beklentinin de üzerine çıkarak yüzde 4,8 büyümesi, başta Asya-Pasifik bölgesi olmak üzere bütün dünya açısından kritik önemdedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mayıs 2022

1 Yorum

Kissinger’ın Batı’ya üç uyarısı

Davos’un bu yılki ağır topu, ABD’nin en kıdemli diplomatı Henry Kissinger’dı. 99 yaşındaki Kissinger, gerek dışişleri bakanı olarak, gerekse ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yaptıktan sonra bile, ABD için strateji belirleyen konumunu sonraki yıllarda da korumuş, pek çok başkana danışmanlık yapmıştı.

Tayvan uyarıları

Kissinger’ın ilk uyarısı, son haftalarda ABD’nin kışkırtıcı faaliyetlerine konu olan Tayvan’dı. ABD yönetimi bir yandan resmi olarak “tek Çin” politikasına bağlı olduklarını belirtiyor ancak diğer yandan da “iki Çin” hedefi anlamına gelecek faaliyetler yapıyor.

İşte Kissinger, Joe Biden yönetiminin bu ikili politikasına Davos’ta açık tepki gösterdi ve şu mesajları verdi:

– Deneyimli baş diplomat Kissinger, “ABD, hileyle veya kademeli bir süreçle ‘iki Çin’ çözümü geliştirmemeli” diyerek, açıkça Washington yönetiminin izlediği “hile yoluna” itiraz etti.

– Kıdemli Çin uzmanı Kissinger, “Çin’in şimdiye kadar sergilediği sabrı sergilemeye devam edeceğini” belirtti.

– Ünlü stratejist Kissinger, “ABD’li politikacıların, ABD-Çin çatışmasından kaçınması gerektiğini” öğütledi.

– Ve deneyimli müzakereci Kissinger, “Tayvan konusunun, ABD ile Çin arasındaki müzakerelerin merkezinde olmaması gerektiğini” savundu.

Ukrayna uyarıları

Kissinger’ın sadece ABD’ye değil, bir bütün olarak Batı’ya uyarılarda bulunduğu konu ise Ukrayna konusuydu.

Öncelikle Kissinger, Davos’taki konuşmasında, savaşın sorumlusu olarak Batı’yı ve Ukrayna’yı gördüğüne işaret eden ifadeler kullandı. “Kiev NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi” diyen Kissinger, “Batı’nın Ukrayna üzerinden Rusya’yla yürüttüğü çatışmanın iki ay içinde sonlandırılamaması durumunda, kontrolden çıkacağı” uyarısında bulundu.

Peki çatışma nasıl sonlandırılacak? Kissinger açıkça Ukrayna’nın taviz vermesi gerektiği savunuyor.

Çünkü Henry Kissinger da bir diğer ABD’li kıdemli stratejist Zbigniew Brzezinski’nin savunduğu “daha geniş Batı” fikrine yakın. ABD’nin Çin’e karşı “daha geniş Batı” inşası da elbette Rusya’yla mümkün.

Kissinger bu nedenle “Batı’nın Rusya’yı ezici bir yenilgiye uğratma çalışması peşinde koşmaması gerektiğini” belirterek Davos’ta Avrupalılara şu uyarıda bulundu: “Avrupa ülkeleri büyük resmi akıllarından çıkarmamalı ve Rusya’nın 400 yıldır Avrupa’nın ana parçalarından biri olduğunu hatırlamalı.”

Çin-Rusya ittifakını önleme uyarısı

Neden mi?

Batı’nın en kıdemli strateji uzmanı Kissinger, “Rusya’nın Çin ile kalıcı bir ittifaka sürüklenmemesi için” Avrupa’nın Ukrayna krizi konusunda çok dikkatli olması gerektiğini belirtti.

Ancak bana göre ABD “daha geniş Batı” hedefini çoktan yitirdi. Tersine, ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Dan Coats’un Ocak 2019’daki Senato İstihbarat Komisyonu’nda ifade ettiği gibi, “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda.

Kissinger “kalıcı” diyerek bunun “geçici” olabileceğine işaret ediyor olsa da, gelişmeler, bırakın Rusya’nın ABD ve AB’yle “daha geniş Batı” oluşturmasını, ABD ile AB’nin “geniş Batı”sının bile risk altında olduğunu gösteriyor.

AB açısından çıkarlarına en uygun yol, ABD’den bağımsız, Rusya’yı da dahil ettiği bir Avrupa güvenlik mimarisi inşasıdır artık…

Yoksa AB’nin 21. yüzyılda güçlü bir merkez olabilme şansı olamayacağı gibi, tek parça kalma şansı bile bulunmayacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Mayıs 2022

1 Yorum

ABD-Çin mücadelesinde yeni perde: BRICS’e karşı IPEF

BRICS, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan ekonomi grubu, dünyanın en önemli birliklerinden biri durumunda.

2009 yılında kurulan, 2010’da Güney Afrika’nın katılımıyla bugünkü şeklini alan grup, çeşitli ülkelerin katılma talebiyle karşı karşıya. Arjantin Devlet Başkanı Alberto Fernandez, bu yılın başında ülkesinin gruba katılmak istediğini açıklamıştı. Yine Asya-Pasifik bölgesinin önemli ülkelerinden Endonezya’nın da gruba katılmak istediği biliniyor.

GENİŞ BRICS

Çin’in dönem başkanlığını yürüttüğü grubun son toplantısında, BRICS ülkeleri dışişleri bakanları, grubun “genişletilmesini” konuştu.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önerisini, diğer ülke dışişleri bakanları da destekledi. Toplantı sonrasında yayınlana açıklamada, genişleme hedefi için ilke, standart ve prosedürlerin belirlenmesi kararı alındığı belirtildi.

Şimdilik BRICS’in genişlemesine hangi ülkelerin katılacağı belli değil. Ama yukarıda belirttim gibi Arjantin ve Endonezya gruba katılmak isteyen ülkelerin başında geliyor.

Diğer yandan BRICS üyeleri, “BRICS Artı Diyalogu” kapsamında bir toplantı da yaparak, “yükselen ekonomileri” bir araya getirme hedefini ilan etti. Dolayısıyla “BRICS Artı Diyalogu” toplantısına katılan üyeleri de, “geniş BRICS”in potansiyel üyeleri sayabiliriz.

“BRICS Artı Diyalogu”na katılan o üyeler şunlar: Kazakistan, Suudi Arabistan, Arjantin, Mısır, Endonezya, Nijerya, Senegal, Birleşik Arap Emirlikleri ve Tayland.

ABD’nin enerji piyasalarını kontrol altında tutmak için birlikte çalışmayı önerdiği ancak Rusya’yla çalışan Suudi Arabistan ile BAE’nin bu toplantıya katılması ayrıca önemliydi.

Öte yandan “geniş BRICS”in potansiyel üyeleri arasında Türkiye’nin de mutlaka olması gerektiğini belirtelim. Keza İran da bu gruba üye olmak isteyecektir büyük olasılıkla.

Dolayısıyla zaten önemli bir grup olan BRICS, yükselen ekonomilerle en büyük grup haline gelecektir.

HİNT-PASİFİK EKONOMİK ÇERÇEVESİ

BRICS’in “Geniş BRICS” olma hedefiyle hareket ettiği bir süreçte, ABD de Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı yeni bir hamle çabası içinde. Washington bu amaçla, bölgedeki bazı ülkelerle “Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi (IPEF)” isimli bir grup kurdu.

ABD Başkanı Joe Biden’ın Japonya ziyareti sırasında duyurduğu grupla ilgili açıklamasındaki şu saptama, her şeyi özetliyordu: “Bugün bir amaç için buradayız. 21. yüzyılın ekonomisinin geleceği büyük oranda Hint-Pasifik’te yazılacak.”

Evet, 21. yüzyılın ekonomisi Hint-Pasifik’te, daha doğrusu Asya-Pasifik’te yazılıyor. Atlantik yüzyılı bitti, Asya-Pasifik yüzyılı başladı. (Bu arada ABD önceleri Asya-Pasifik ismini kullanırken ve bölgeye ilişkin Asya-Pasifik stratejisi belirlemişken, daha sonra bunu, Hindistan’ı kendi stratejisine eklemleyebilmek için Hint-Pasifik’e çevirdi.)

Beyaz Saray’ın açıklamasına göre IPEF’te ABD ve Japonya’nın dışında Hindistan, Güney Kore, Avustralya, Endonezya, Tayland, Singapur, Malezya, Filipinler, Vietnam, Yeni Zelanda ve Bruney yer alıyor. (Hindistan’ın aynı zamanda BRICS üyesi olduğunu, Endonezya’nın da BRICS’e katılmak istediğini belirtelim.)

ABD GİRİŞİMİNİN İKİ ZAYIF YANI

Peki IPEF, BRICS’in önüne geçebilecek mi? Daha doğrusu ABD Asya-Pasifik’te Çin’e “ekonomik kuşatma” uygulayabilecek mi? IPEF böylesi bir “ekonomik kuşatma” aracına dönüşebilir mi?

Pek olası görünmüyor. Çünkü IPEF’in iki zayıf yanı var:

1) ABD’nin dahil etmek istediği ülkelerin bölgedeki en büyük ticari partneri Çin. O nedenle Asya ülkeleri, Çin’in olmadığı bir ekonomi birliğine imza atmak istemiyor.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, her ne kadar belirlenen kriterlere uymayacağına inandıkları için Çin’i davet etmediklerini belirtse de, IPEF anlaşması, bazı Asya ülkelerinin talebi nedeniyle hâlâ Çin’in katılımına açık.

2) IPEF gümrük vergisi indirimi içermiyor. Oysa Obama döneminde başlayan ama Trump’ın sonlandırdığı Trans-Pasifik Ortaklığı’nın en önemli özelliği, gümrük indirimi içermesiydi…

Konu ABD Kongresi’nde de olumsuz karşılandı. ABD ihraç ürünlerinin yurtdışına satılmasında gümrük vergisi indirimi uygulanmayacak olması hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin yoğun eleştirisine uğradı. Kongre üyeleri bu nedenle IPEF’i yeterince iddialı bulmadıklarını belirttiler. ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai ise anlaşmanın yeterince iddialı olmadığı eleştirilerine katılmadığını belirtti.

HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ BAŞARISIZLIĞA MAHKÛM

ABD Kongre üyeleri haklı: IPEF, BRICS’e karşı yeterince iddialı bir anlaşma gibi görünmüyor.

Asya-Pasifik’te Çin’i dışlayarak bir başarı kazanamayacağını ABD istese de istemese de yaşayarak görecek.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önemle vurguladığı gibi, ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi başarısız olmaya mahkûm

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Mayıs 2022

1 Yorum

ABD’nin NATO kazıkları

2012-2014 yılları arasında ABD’nin Moskova Büyükelçiliğini yapan Michael Anthony McFaul, katıldığı Munk Forumu’nda, Ukrayna’nın NATO’ya katılma olasılığını tartıştı.

Eski ABD Büyükelçisi McFaul, geride kalan yıllarda NATO’nun doğuya doğru genişlemesi nedeniyle Rusya’nın endişeli olduğunu ama ABD’nin buna rağmen Ukrayna konusunda amigoluk yaptığını söyledi. Mcfaul, “2021’de diplomatlarımız Ukrayna’yı NATO’ya katılabileceğine inandırmak için çok çaba harcadı, diplomatlar yalan mı söyledi?” sorusuna gülerek, “Evet, gerçek hayat böyle” yanıtını verdi!

Büyükelçinin bu itirafı, ABD’nin Ukrayna’yı nasıl ateşe attığını en yetkili ağızdan bir kez daha ortaya koymuş oldu.

Zelenski’nin görevi

Ünlü Rus komedyenler Vovan ve Lexus, bu kez Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski diye kendilerini tanıtarak eski ABD Başkanı Bush ile konuştular:

Sahte Zelenski, oğul Bush’a soruyor: “Moskova, babanız Bush’un başkanlığı döneminde dışişleri bakanı olan James Baker’ın 1990’da Sovyet lideri Mihail Gorbaçov’a NATO’nun doğuya doğru genişlemeyeceği sözü verdiğini ileri sürüyor. Moskova’nın bu iddiası doğru mu?”

Oğul Bush’un yanıtı şöyle: “Bak, zaman değişiyor. Baker’ın babamın dışişleri bakanı olması yıllar önceydi, yani ABD esnek olmalı, zamana ayak uydurmalı. İşte bu yüzden şimdi ülkenize desteğimizi gösterme çabasındayız.”

Sahte Zelenski, oğul Bush’a, “Sırbistan’dan bağımsızlığını ilan eden Kosova’nın ABD tarafından tanınmasının, Donbass’taki iki cumhuriyetin Rusya tarafından tanınmasının yolunu açıp açmadığını” da soruyor. Oğul Bush önce afallıyor ve ardından şu yanıtı veriyor: “Galip geldiğiniz zaman, bu çeşit meselelerin çoğu masadan kalkar.”

Oğul Bush, ayrıca sahte Zelenski’ye “görevini” anımsatıyor: “Görevin mümkün olduğu kadar çok Rus askerini yok etmek. Ukrayna’nın hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmak için öncülük etmeye devam etmek ABD için çok önemli.”

Miçotakis’in Yunanistan’a kazığı

Tarihten ve emperyalistlerin “kullanma” politikalarından ders çıkaramayan bir başka ülke de Yunanistan…

Yunanistan Başbakanı Miçotakis, bizzat ifade ettiği gibi, ABD’yle imzaladığı savunma anlaşması yoluyla, ülkesini ABD’nin ayağının altına serdi! (Miçotakis’e bir sonraki NATO Genel Sekreteri olma sözü verildiği iddiasını not edelim.)

ABD, mevcut üslere ek üsler kazandı; kuzeyden güneye, Akdeniz’deki Girit Adası’ndaki Suda Üssü’ne kadar ülkeye yayıldı. Bunun ne anlama geldiğini, ABD’nin Arktik-Akdeniz hattı hedefini incelediğim yazımda ortaya koymaya çalışmıştım.

Şimdi Atina yönetimi, Ankara karşıtlığında bir koz olarak düşündüğü Washington hamiliği ile aslında Yunanistan’ı ABD’nin gelecek planlarında ateşe atmasına olanak sağlamış oldu…

İsveç ve Finlandiya’nın tarihi hatası

II. Dünya Savaşı’nın ardından, geride kalan 75 yılda, dünyada en problemsiz yaşayan ülkeler hangileridir diye sorulsa, en başa İsveç ve Finlandiya’yı yazmak gerekir. Bu iki ülke, “tarafsızlık statüleri” sayesinde komşularıyla ve büyük kuvvetlerle sorun yaşamadan varlıklarını sürdürdüler. Ayrıca gerekmeyen büyük askeri harcamalarını da, halklarının refah içinde yaşamasında kullanabildiler.

Şimdi ABD’nin Ukrayna krizini fırsat bilip, Arktik-Akdeniz hattı hedefi gereği bu iki ülkeyi “zorla” NATO’ya üye yapmaya kalkmasına, iki ülkenin yönetimi teslim oldu. İki yönetim de, ülkelerini ateşe atıyor…

Ve ülkemiz…

70 yıllık NATO üyeliğinin Türkiye’ye tek bir getirisi yokken ve darbelerden cinayetlere, ambargolardan teröre desteğe uzanan pek çok götürüsü varken, bizim NATO’cular da ekran ekran dolaşıp NATO güzellemeleri yapmayı sürdürüyorlar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Mayıs 2022

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın