Türkiye 3.0: NATO’nun merkez cephe ülkesi

NATO 3.0, ne yazık ki aynı zamanda Türkiye 3.0’dır. 

NATO 1.0, NATO’nun kurulmasından SSCB’nin 1991’de dağılmasına kadarki süreçtir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek kuruluşunun iki temel niteliği olan bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi sulandırdılar, Yeşil Kuşak projesi içerisinde Türkiye’nin laik karakterini aşındırdılar, ABD’nin komünizmle mücadele programı içinde Türkiye’nin insan birikimini öğüttüler. Böylece NATO 1.0 sürecinde, Türkiye 1.0 oluştu. 

ABD NATO üzerinden Türkiye’yi dönüştürüyor

NATO 2.0, SSCB’nin 1991’de dağılmasından 2026’ya kadarki süreçtir. Bu süreçte ABD NATO’yu Rusya’ya doğru genişletti, Yugoslavya’yı parçaladı ve Ortadoğu’ya saldırdı. NATO 2.0’da Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek “ılımlı İslamcılığa” bağladılar. Böylece NATO 2.0 sürecinde, Türkiye 2.0 oluştu. 

NATO 3.0 ise Avrupa’nın Rusya’ya karşı güvenlik sorumluluğunu alması, Ortadoğu’da İsrail hegemonyasında yeni bir düzen kurulması, ABD’nin Asya-Pasifik’e ağırlık vermesi ve NATO’nun Asya’yı hedef alması sürecidir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek Avrupa’nın güvenliğine jandarma yapmayı, İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi üzerinden Ortadoğu düzeninden pay almasını sağlamayı, ABD ve İsrail için İran engelinin kaldırılmasında rol almasını zorlamayı amaçlıyorlar. Özetle Türkiye’yi NATO’nun merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. Böylece NATO 3.0 süreci, Türkiye 3.0 süreci olacak. 

ABD’nin NATO’yu İran’a sokma hedefi

Evet, NATO 3.0, Türkiye’yi merkez cephe ülkesi yapmanın adıdır. Türkiye’yi İstanbul Boğazı’ndan Rusya’ya karşı, Adana’dan Ortadoğu’ya karşı bir merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. 

Erdoğan’ın NATO zirvesindeki şu sözleri çok şey ifade ediyor: “NATO 3.0 hedefine en kısa zamanda ulaşmamız için şu iki hususa dikkat çekerim: Birincisi, savunma işbirliğinde engeller kaldırılmalıdır. İkincisi, Avrupalı müttefikler olarak kıta savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenirken, ittifakın bütünlüğünü ve  transatlantik ilişkileri zayıflatabilecek tasarruflardan da kaçınmamız gerekiyor.”

Transatlantik ilişkileri, yani ABD-Avrupa ilişkilerini şu anda zayıflatan konular ne peki? Danimarka toprağı Grönland’ın ABD’ye verilmemesi, NATO ülkelerinin İran’a karşı ABD ve İsrail’e destek vermemesi ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan Ukrayna’da savaşa girmemesi… 

Bu durumda Ankara Transatlantik ilişkilerin zayıflamaması için Grönland’ın ABD’ye verilmesini, NATO’nun İran’a saldırmasını ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan devreye girmesini mi destekliyor yani?

Zirve günü ABD’nin İran’a saldırması ve Trump’ın “İran’la mutabakat benim için bitti” diyerek “yeni bir saldırı başlatacaklarını” ilan etmesi önemli.

ABD’ye “sadık” olmayı reddediyoruz!

NATO 3.0, ne yazık ki Türkiye 3.0’ı doğurdu. NATO zirvesi öncesi başlayan tutuklamalar ve gazetecilerin akredite edilmemesi  gibi konular işte bu nedenleydi. Uçak motoru ve F-35 havucu ile savunma ihalelerinden pay üzerinden Türkiye’ye merkez cephe ülkesi olma görevi verdiler. İktidar “artık kanat ülkesi değil, NATO’nun merkez ülkesiyiz” diyerek bu göreviyle övünüyor!

ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’la görüşmesi sırasında Türkiye’yi “sadık olacağını düşündüğümüz birçok ülkeden daha sadık” diye nitelemesi işte bu nedenledir. Hayır, “ABD’ye sadık olmayı” reddediyoruz!

NATO Zirvesi sonuç bildirgesi

NATO Zirvesinin kısa sonuç bildirgesinde iki önemli karar var: Birincisi Rusya’ya karşı Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık destek paketi açıklandı, ikincisi de NATO doğrudan İran’ı tehdit etti. 

Bu iki karar Türkiye’yi ilgilendiriyor. İstanbul Boğazı’ndaki ve Adana’daki yeni askeri yapılarla örtüşen NATO’nun bu iki kararı Türkiye açısından ciddi risk potansiyeli oluşturuyor. 

Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve NATO’nun Türkiye’den çıkarılması artık çok daha yakıcı bir ihtiyaç.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2026

, , , , , , ,

  1. B.Safa Yenice adlı kullanıcının avatarı

    #1 by B.Safa Yenice on 14/07/2026 - 16:21

    SAVAŞ TEK YOL DEĞİL.! Haldun solmazturk AMA NATO’NUN BAŞYÜCESİ ÖYLE İSTİYOR… Yıllar önce, 1990 Haziranı’nda, ABD Başkanı George Bush (Baba) ve Sovyet Lideri Gorbaçev Washington’da buluşmuşlardı. Berlin duvarı yıkılmıştı. İki lider, Almanya’nın birleşmesi ve birleşik Almanya’nın NATO üyeliği üzerinde uzlaştılar. Bu, Sovyetler açısından büyük bir tavizdi; tarihin akışını değiştirdi.! Öncesinde, Başkan Bush NATO ittifakının ‘reform’ ve Sovyetler Birliği’ne ‘farklı’ bir yaklaşım benimseme arzusunu göstermek üzere bir NATO zirvesi çağrısı yapmıştı. O NATO zirvesi bir ay sonra Londra’da toplandı. 1991 Roma zirvesinde de yeni bir ‘stratejik konsept’ kabul edilecekti. Aslında birleşik Almanya’nın NATO’ya katılımıyla Varşova Paktı’nın da NATO’nun da varlık sebebi ortadan kalkmıştı. Varşova Paktı dağıldı ama NATO kaldı. Gorbaçov, birleşik Almanya’nın NATO’ya üyeliği sonrası NATO’nun artık daha fazla doğuya genişlemeyeceği garantisi için çok çabaladı ama resmi bir taahhüt alamadı. Fakat, Sovyet Rusya — resmi taahhüt olmasa da — NATO’nun doğuya genişlemeyeceğine inandırıldı. Aynı eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Ahtisaari’nin 2004’te Türkiye’yi AB üyeliğine inandırması gibi… Amaç, Amerika’nın tek buyurgan, ABD başkanının da Başyüce olacağı bir Soğuk Savaş sonrası düzen kurmaktı. Başardılar da… Roma Zirvesi’nde kabul edilen yeni NATO Stratejik Konsepti, “Askeri olarak karşı karşıya gelmeye sebep olan Avrupa’nın siyasi bölünmüşlüğünün artık kalmadığını” tespit ediyordu. Üstelik Avrupa’da, daha önce görülmemiş bir askeri şeffaflık ortamı vardı. Silahların kontrolü alanındaki tarihi gelişmeler, güvenlik ve istikrarı, müttefiklerin güvenliğini artırmıştı. 1991 Roma zirvesi, “Tüm müttefiklerin özgürlük ve güvenliklerinin, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi çerçevesinde, siyasi ve askeri yollarla korunacağını” karara bağladı. Siyasi VE askeri…! Ama 1990’ların sonuna doğru Amerika’da hava değişmişti. Daha Demokrat Clinton döneminde, Kosova Savaşı sırasında Sırbistan’a yapılan hava saldırıları sadece BM Sözleşmesine değil NATO’nun kendi Antlaşmasına—ve Türkiye gibi birçok müttefik ülkenin kendi anayasalarına—da aykırıydı. Ama herkes Amerika’nın kuyruğuna takıldı, gitti… Oğul Bush 2001’de iş başına geldi; arkasından 11 Eylül saldırıları, Afganistan, Irak, Gürcistan, Libya, Suriye gelecekti. 1990’da 16 üyeli olan NATO giderek—hep doğuya—genişleyecek ve 32 üyeye ulaşacaktı. Bunlar olurken, yeniden tariflenen Rusya tehdidinin yanına bir de muğlak ‘terör’ tehdidini koydular. Müttefikler, bu tehdit değerlendirmesinde de Amerika’nın kuyruğuna takılı kaldılar. Tehdidi bir kez böyle kabul ettikten sonra zaten pek bir manevra alanınız kalmaz.! Bunları bilen, anlatan, anlatılanları dinleyen—ve de anlayan—birileri lazım… Aklı-evvellerle bir yere kadar; ancak bu kadar… Bu arada, bir taraftan çok taraflı silahların kontrolü ve güven artırıcı anlaşmalar sistemi bilinçli olarak ve sistematik şekilde yok ediliyor diğer taraftan ABD, Sovyetler ve Rusya ile olan ikili nükleer silahsızlanma antlaşmalarından tek taraflı olarak çekiliyordu. Bu süreçlerde de NATO üyesi ülkeler Amerika’nın kuyruğuna takılıp gittiler, göz göre göre… Gürcistan Savaşı, Kırım’ın işgali ve en sonunda Ukrayna savaşı böyle geldi; göz göre göre… Ne Putin bir melek ne de Ruslar mutlak doğrunun temsilcileri; ama tek şeytan onlar değil.! Geçen yılki NATO zirvesi Hollanda’daydı—NATO Genel Sekreteri Rutte’nin memleketi. Sonuç bildirgesinde yine uzun-vadeli Rusya tehdidi ve ‘terörizm’ vardı. Bu tehditlerle baş etmek üzere savunma harcama ve yatırımlarını Milli Hasılanın %5’ine çıkaracaklardı. Bu, silahlanmaya—ve savaşa hazırlığa—harcanacak çok büyük paralar demek… Ankara Zirvesine harcananlardan çok çok daha fazlası…! Dünkü zirve bildirgesi de aynı sakızı çiğnemeye devam etti. “Muharebe üstünlüğümüzü sürdürmeye kararlıyız” diyorlardı; Amerika’nın Savaş Bakanı eski ‘binbaşının’ iki hafta önce Brüksel’de diğer NATO savunma bakanlarına fırça atarken, böbürlenerek vurguladığı gibi… Bir de araya İran’ın nükleer silahları (!) ile Hürmüz’ü sıkıştırdılar—Başyüce’yi mutlu etmek için.! Halbuki İran nükleer anlaşmayı zaten 2015’te kabul etmişti ve Hürmüz’de seyrüsefer zaten serbestti. Böylece ABD ve İsrail’in İran’a, hiçbir meşru gerekçesi olmayan, keyfi askeri tecavüzünü akladılar—saldırının arkasında durdular. Sonuçta, 1991 Roma zirvesindeki ‘siyasi ve askeri’ yollar, aradan geçen 35 yılda sadece askeri yola—savaşa ve savaş tehdidine—indirgendi… Barış, güvenlik ve istikrar için savaş tek yol değildir; savaş sadece NATO’nun tercihi… Ama elinde sadece çekiç olana her sorun çivi gibi görünür. NATO’da olan—yapılan—budur; Amerika’nın kuyruğunda takılı kaldığınız sürece olan da olacak olan da ancak budur. Ne yazık ki.! Gazete Pencere, 9 Temmuz 2026

Bir Cevap Yazın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın