Posts Tagged İran

Büyük uzlaşı

ABD Başkanı Donald Trump, İran’la savaşı durduracak “büyük bir uzlaşmaya” varıldığını duyurdu. Taraflardan biri ABD, hele de Trump olunca, imza atılmadan “varıldı” demek elbette mümkün değil. Hatta Trump’ın Obama döneminde yapılan ABD-İran anlaşmasını iptal ettiğini göz önünde bulundurursak, imza atılması bile bir garanti anlamına gelmez. 

Nitekim henüz imzalar atılmadı, 14 Haziran Pazar günü atılacağı belirtiliyor.

ABD’nin güvenilmezliği sorunu

ABD’nin güvenilmezliği konusunu dünyada en iyi test etmiş ülke İran’dır. Bu nedenle Tahran yönetimi iki aydır Trump’tan gelen uzlaşma talebini garantiye bağlamaya çalışıyor. Bunu birincisi aşamalı müzakere yöntemi kabul ettirerek, ikincisi de uluslararası bir mekanizmaya bağlayarak yapmak istiyorlar. 

Basına sızan uzlaşma metnine bakılırsa, bunu sağladıkları anlaşılıyor. Temel konuların tamamı bir kere de değil, parça parça, uygulamadan dönülmediği görüldükçe müzakere edilip bağıtlanacak. 

Uzlaşmayı İran füzeleri sağladı

Trump’ın “büyük uzlaşı” tanımlamasını kullanması önemli. Süper güç ABD’nin, “haydut devlet” dediği İran’la uzlaşmak zorunda kalmasını “büyük uzlaşma” diye tanımlaması, her şeyden önce savaşın galibine işaret etmektedir. 

Savaş, siyasetin silahla yapılması halidir ve silahlı siyaseti İran kazandı, İran füzeleri kazandı. İran ayrıca, ABD’nin büyük baskısına rağmen, füze kapasitesini müzakerenin konusu olmanın dışında tuttu. 

Uzlaşılan maddelere bakılırsa, ABD, İran’ın barışçı nükleer çalışmasını önleyemiyor, zenginleşmiş uranyumuna el koyamıyor. Seyreltme İran’da yapılacak. ABD’nin başarı diye pazarladığı “İran nükleer silah yapmayacak taahhüdü” zaten Tahran’ın bölgeye ve dünyaya yıllardır yaptığı taahhüttü!

Rejim düşmedi, savaş bitiyor

ABD ve İsrail 28 Şubat 2026 sabahı İran topraklarına ağır saldırı başlattığında hedefleri bir kaç gün içinde rejimi devirmekti. Ağır bombardıman altında İran halkı ayaklanacak ve Tahran yönetimini devirecekti. Bundan o kadar emindiler ki Washington merkezli Atlantik dünyası medyası aynı temalı manşeti attı: “Rejim düşer, savaş biter.”

Rejim düşmedi, İranlı muhalifler ayaklanmadılar, tersine vatan savunması cephesine girdiler, İran halkı birlik içinde direndi, İran silahlı kuvvetleri ABD’ye, bölgedeki ABD üslerine ve İsrail’e aynı etkide yanıt verdi.

Ve 40. günde Pakistan’ın uzattığı 15 günlük ateşkes teklifine ABD İran’dan daha çok sarıldı.

ABD Asya girişinde durduruldu

Bu köşede bir kaç kez yazdım: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavardı”, işte İran o tek dişi söktü. Emperyalist ABD’nin “ısırma kapasitesinin” zayıflatılmasının bölgemiz açısından ne kadar yararlı olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır.  

ABD’nin birinci 12 Gün Savaşı’nda ve ikinci 40 Gün Savaşı’nda İran’ı aşamamasının Asya cephesi açısından ne kadar değerli olduğu önümüzdeki süreçte çok daha iyi anlaşılacaktır. 

Beşli Güvenlik Mekanizması

Emperyalist ABD, bir yılda İran’a iki kez yenildi. Elbette önümüzdeki yıllarda üçüncü kez saldırmayacağı anlamına gelmiyor bu. Zira “büyük uzlaşının” en büyük kaybedeni durumundaki İsrail’in güvenliği yine ABD’nin omuzlarında olacak. Ve ABD bunu da garantiye alabilmek için “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” hedefini sürdürecektir. 

İşte bu nedenle iki konu kritik önemde: 

1) Bölge ülkeleri, ABD-İsrail saldırganlığına karşı caydırıcı bir ortaklık modeli oluşturabilmelidir. Bunu ikinci savaştan önce, 25 Eylül 2025’ten beri bu köşede formüle etmeye çalışıyorum. Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan’dan oluşan Beşli Güvenlik Mekanizması. İran dışındaki dört ülke arasında bu yönde bir işbirliği zemini oluştu zaten. 

İran-Körfez anlaşması

2) ABD, İran’a ağırlıkla Körfez ülkelerindeki üslerinden saldırdı. ABD medyasının da raporladığı gibi Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’daki bu üsler, hatta Irak ve Ürdün’dekiler de dahil çok ciddi hasarlar aldılar ve bir kısmı kullanılmaz hale geldi. 

İşte ABD’nin coğrafyamızdaki bu üslerini yenileyememesi en büyük kazanç olacaktır. Bu, elbette İran’ın Körfez ülkeleriyle başarı bir diplomasi yürütmesine de bağlı. Bu noktada Çin faktörü taraflar üzerinde etkili olacaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Haziran 2026

, , ,

Yorum bırakın

Anlaşmaya Abraham kaması

Trump yönetimi,  görüleceği üzere İran’a yeniden savaş açamıyor ama İran’ı kendi istediği şartlarda masaya da oturtamıyor. Bu birincisi Washington yönetimi tarafından 15 günlük ateşkesin sürekli uzatılmasına ve ikincisi de Pakistan arabuluculuğunda taraflar arasında sürekli yeni anlaşma taslaklarının gidip gelmesine neden oluyor. 

Şu anda üzerinde bugüne kadar en fazla uzlaşılabilen “14 maddelik bir mutabakat muhtırası” var. Son rötuşları yapılan bu “mutabakat muhtırası”nın kabul edilmemesi için İsrail ve ABD’deki İsrail lobisi tüm kozlarını oynuyor.

Tahran’dan Trump’a “İsrail’in yıkıcı müdahalesi” uyarısı

Tahran yönetimine göre 14 maddelik mutabakat muhtırası, “savaşın Lübnan dahil tüm cephelerde sona erdirilmesi”, “Hürmüz Boğazı ve deniz haydutluğunun önlenmesi” konularına odaklanmış bir metin. İran Dışişleri Bakanlığına göre mutabakat muhtırasının sonuç vermesi durumunda, “60 gün içinde nükleer mesele de dâhil olmak üzere muhtırada yer alan konular” tartışılacak…

Bu aslında İran’ın başından beri savunduğu “aşamalı müzakere” prensibine gelindiğini ortaya koyuyor. Ama yukarıda da belirttiğim gibi bu olası uzlaşmayı, İsrail ve lobisi engellemeye çalışıyor. 

Tahran yönetimi de buna dikkat çekiyor: “ABD’nin karar alma süreçlerinde bir karmaşa bulunmaktadır; Siyonist rejimin burada yıkıcı müdahalesi için zemin hazırdır.”

Trump: “Bölge önce İsrail’le anlaşsın”

İşte Trump’ın dosyasından çıkan “önce Abraham anlaşması” şartı, İsrail ve lobisinin yeni engelleme girişimidir. Trump’ın “büyük bölge barışı” gibi sunduğu şart şöyle: 

Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bölge ülkeleri liderleriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsederek, “yaptığım görüşmelerde, ABD’nin bu çok karmaşık bulmacayı bir araya getirmek için yaptığı tüm çalışmaların ardından, tüm bu ülkelerin en azından eşzamanlı olarak Abraham Anlaşmaları’nı imzalamalarının zorunlu olması gerektiğini belirttim” dedi.

Özetle Trump Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” diyor!

ABD’nin “Filistin’e ihanet edin” şartı

Bu Trump’ın iddia ettiği gibi “bir bölge barışı” girişimi değil, pratikte ABD-İran anlaşmasına sokulmuş kamadır. Zira Trump’ın görüştüğü ülkelerin çoğunun “sırf İran’la anlaşma karşılığında” İsrail’le Abraham Anlaşması imzalaması olası değildir. 

Çünkü ABD’nin bu şartı, fiilen bölge ülkelerine “Filistin’e ihanet edin” şartıdır. 

Oysa bu ülkelerinden en azından bir  kısmı açısından İsrail’le Abraham Anlaşması’nın şartı, İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi ve Filistin Devletini tanımasıdır. Bunun üzerinden atlayarak sırf ABD İran’la anlaşsın diye İsrail’le anlaşmak, Abraham anlaşmasına imza atacak liderlerin siyasi intiharı olur.

İran açısından kabul edilemez

Kaldı ki ABD-İran savaşının nedenlerinden biri de Filistin meselesidir, İran’ın Filistinlilere desteğidir, İran’ın İsrail’in Gazze soykırımına karşı fiili karşı duruşudur. 

Nitekim İran, ABD’yle mutabakat muhtırasının merkezine sadece “ABD’nin İran’a saldırısının son bulmasını” değil, bölgedeki tüm saldırıların sonlandırılmasını koyuyor. İsrail’in Lübnan başta bölge ülkelerine saldırının sona erdirilmesi, Tahran’ın imzalayabileceğini bir anlaşma metninin esasını oluşturuyor. 

Dolayısıyla Trump’ın mutabakata Abraham şartı koyması, İran açısından da Trump’ın isimlerini sıraladığı bölge ülkelerinin çoğunluğu açısından da kabul edilemez.

Trump İran’la anlaşma istiyorsa, ki iddia ettiğinin tersine Washington Tahran’dan çok daha istekli, o zaman “made in İsrail” şartlarını kenara koyarak, geçen hafta dile getirdiği “ben ne dersem Netanyahu onu yapacak” sözünü siyasete yansıtmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
26 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Orman kanununun panzehri

Pekin, ABD Başkanı Donald Trump’ın ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i ağırladı. Uluslararası basında iki ziyaretin farkları üzerine çeşitli analizler yapılıyor. 

Ancak iki ziyareti birbiriyle kıyaslamak doğru bir yöntem değil. Çünkü ilki rakibin, ikincisi ise ortağın ziyaretiydi. Bu nedenle ilkinde “çatışma” dahil birçok uyarı, ikincisinde de ise ortaklığın her boyutta derinleştirilmesi amacı vardı. 

Hegemonizme karşı işbirliği

Bu temel fark Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in imzaladığı 40 anlaşmaya ve iki ülkenin dünyaya ilan ettiği ortak bildiriye yansıdı. 

Çin ve Rusya’nın “çok kutuplu dünya düzeninin inşasına ilişkin ortak bildirisi” içeriği, mesajları ve hedefleriyle yeni dünya düzenine işaret ediyor.

Pekin ve Moskova’nın ortak bildirideki tespitleri şunlar: “Tek taraflı zorlayıcı yaklaşımlar, hegemonizm ve blok çatışması gibi olumsuz yeni sömürgeci eğilimler yükselişte. Uluslararası toplum parçalanma ve yeniden ‘orman kanunu’na dönüş riskiyle karşı karşıya.”

İki lider bu riske karşı dünyaya “çok kutuplu bir dünya ve yeni tip uluslararası ilişkiler” çağrısı yapıyor.

Çin ve Rusya bu bildiriyle “tek taraflı yaptırımların, blok siyasetinin, sıfır toplamlı oyun stratejilerinin ve hegemonya girişimlerinin kabul edilemez olduğunu” belirterek, askeri ittifakların genişlemesini reddediyor ve insan haklarının diğer devletlerin iç işlerine müdahale için bahane olarak kullanılmasına karşı çıkıyor.

Askeri işbirliğinin derinleştirilmesi

Çin ve Rusya, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisine de ortak tutumla karşı çıkıyor. 

Pekin ve Moskova, NATO’nun Asya-Pasifik bölgesine doğru genişleme eğilimine karşı çıkarken, Japonya’nın silahlanma programına ve askerileşmesine dikkat çekiyor, Tokyo’nun “ciddi güvenlik riski” oluşturduğunu belirtiyor.

İki ülke, bölgedeki bu risklerin karşılığında, askeri ilişkilerini daha ileri seviyeye taşıyacaklarını ilan ettiler. Bunu ortak askeri tatbikatları artırarak, hava ve deniz devriyelerini genişleterek, savunma koordinasyon mekanizmalarını güçlendirerek ve güvenlik alanındaki karşılıklı koordinasyonu derinleştirerek yapacaklar. 

Küresel yönetişim sistemi

Putin’in Çin’e 25. ziyareti bu. Her ziyaret, iki ülkenin işbirliğinin ve ortaklığının seviyesinin artmasıyla sonuçlandı. Bunu bazen “en sert kaya” benzetmesiyle, bazen de “Mao ile Stalin’in işbirliğini aşan işbirliği” benzetmesiyle sundu iki başkent… 

İki liderin bu son zirvesinde de, Xi, ikili ilişkilerin “binlerce darbeye rağmen yeni zirvelere ulaştığını” belirtti. Xi, iki ülkenin “karmaşık ve değişken dünyada, daha adil ve makul bir küresel yönetişim sistemi için birlikte çalışmasına” işaret etti. 

İran’a destek

İki liderin gündeminde iki çatışma da vardı. 

İran’a destek veren Xi ve Putin, ABD ve İsrail’in İran’a askeri saldırısının uluslararası hukukun ve uluslararası ilişkilerin temel ilkelerini ihlal ettiğini belirttiler. 

İki liderin Ukrayna krizinin çözümüne ilişkin ortak saptamları ise meselenin köküne işaret ediyor: Çözümün, ancak çatışmanın temel nedenlerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olduğunu savundular. 

Putin başından beri “kök meselenin” NATO’nun genişlemesi olduğunu belirtiyordu. 

Üç sonuç

Çin-Rusya zirvesini küresel güç mücadelesi bağlamında analiz edersek:

1) ABD hegemonyası zayıflıyor, çok merkezli/kutuplu yeni dünyanın inşası güçleniyor.

2) ABD’nin küresel liderlik kapasitesi zayıflıyor, Küresel Güney’in uluslararası ilişkilerdeki etkisi artıyor.

3) ABD-Avrupa işbirliği zayıflıyor, Çin-Rusya işbirliği güçleniyor. (Hatta Avrupa içinde ABD’den bağımsız Çin’le yararlı işbirliği yapma eğilimi yükseliyor.)

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Mayıs 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Trump’ın elinden düşen iki kart

ABD’nin iki stratejik kartı var: Kürt kartı ve Tayvan kartı. 

İlkini bölgemizde, Türkiye’de, İran’da, Irak’ta ve Suriye’de kullanıyor. İkincisini ise Çin’e karşı kışkırtıyor.

İran ve Çin, Trump’ın elindeki bu iki kartın koz değerini düşürdü. 

ABD basını: Trump Tayvan’ı sattı

ABD Başkanı Donald Trump, Çin’den dönerken uçakta gazetecilere şöyle dedi: “Çin çok büyük, çok güçlü bir ülke. Tayvan ise çok küçük bir ada. Düşünün, orası Çin’e sadece 59 mil uzaklıkta. Biz ise 9 bin 500 mil uzaktayız. Bu biraz zor bir problem.”

Bu yorum ABD basını tarafından “Trump Tayvan’ı sattı” diye yorumlandı. 

Peki Trump’ı bu değerlendirmeye mecbur eden neydi? Çin’in gücü ve önceki yazımızda da altını çizdiğimiz gibi Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in ilk kez bu konuda ABD’ye “çatışma” uyarısı yapmasıydı. 

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, ABD-Çin zirvesini değerlendirdiği ertesi günkü açıklamasında bunun altını bir kez daha kalın bir şekilde çizdi: “Tayvan sorunu uygun şekilde ele alınırsa ABD-Çin ilişkileri istikrarlı olacak. Aksi halde, iki ülke arasında gerginlikler ve hatta çatışmalar yaşanabilir, ilişkilerin geneli tehlikeye girebilir.”

İran Kürt kartını zayıflattı

Trump’ın elindeki Kürt kartını düşüren ise İran oldu. 

ABD’nin İran’a saldırısından önce İran’daki beş Kürt örgütü birleşerek rejimi yıkma hedefi ilan etmişti. Ancak İran ABD’ye direnirken ve ABD’nin müttefik ülkelerindeki üslerini vururken, bu beş örgüt harekete geçemedi bile. 

ABD ve İsrail bunun üzerine uzun yıllardır yatırım yaptıkları Kuzey Irak’taki Kürtleri devreye sokmaya çalıştı. Trump, savaşın ortasında bizzat Barzani ile Talabani’yi arayarak İran’da devreye girmelerini istedi. Ama onlar da genel gidişatı gördükleri için Washington’un çağrısını geçiştirdiler. 

Trump o günden beri bölgedeki Kürt örgütlerini suçluyor; “para verdik, silah verdik ama işlerini yapmadılar” diyor. 

Kürtlere ve Tayvan’a “hırsızlık” suçlaması

ABD Başkanı Donald Trump’ın elindeki Tayvan kartının Çin’in gücü ve Kürt kartının da İran’ın direnişi karşısında zayıflaması, bölgemizdeki Kürtler açısından da Tayvan Çinlileri açısından da derslerle doludur.

Bir kere Trump’ın Kürtlere ve Tayvan Çinlilerine yönelik yaptığı “hırsızlık” suçlaması bile yeterince ağır bir derstir. 

Trump İran’a karşı Kürtleri harekete geçiremediği günden bu yana neredeyse her gün en az bir kez Kürtleri “hırsızlıkla” suçluyor, “gönderdiğimiz silahları çaldılar” diyor, “verdiğimiz silahları isyancılara ulaştırmadılar” diyor. 

Trump Tayvan konusunda da “hırsızlık” suçlaması yaptı. Çin dönüşü uçakta gazetecilere açıklama yaparken “Tayvan bizim çip endüstrimizi çaldı” dedi. 

Bu tarz Trump’a özgüdür sanılmasın, genel emperyalist ABD liderliği tutumudur; kimi zaman kullanır atar, kimi zaman böyle suçlar. Kürtlerin de Tayvan Çinlilerinin de çıkaracağı bir başka ders işte budur.

ABD güvenlik şemsiyesi delik deşik

Dünya siyasi tarihi açısından çok önemli bir dönemi yaşıyoruz. Emperyalist ABD’nin hegemonyasının zayıfladığı ve küresel liderlik kapasitesinin erozyona uğradığı ve çok merkezli/kutuplu bir dünyanın inşa olduğu bir süreç. ABD’nin bu gidişatı frenleyebilmek için attığı askeri adım Hürmüz Boğazı’na takıldı. 

Bunun birçok sonucu ortaya çıkmaya başladı. İşaret ettiğimiz “koz kartları” meselesi zorunlu sonuçlardan biridir. 

Ama daha önemlisi ve bu türden koz kartlarını sıra sıra düşürecek olanı ise şu: ABD’nin müttefiklerine açtığı “güvenlik şemsiyesinin” işe yaramadığı Körfez’de çok net bir şekilde görüldü. 

Bunun yansımalarını görmeye daha yeni başlıyoruz… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

İran’da askeri, Çin’de diplomatik yenilgi

ABD Başkanı Donald Trump’ın Çin ziyaretinden önce Ufuk Ötesi’nde yaptığımız analizde, “Trump’ın İran’da yenilerek, zayıf bir elle Çin’e gittiğini” belirtmiştik. 

Trump İran’da askeri yenilgi alarak gittiği Çin’de, bir de diplomatik yenilgi aldı. 

Atlantik’te şımarık, Çin’de saygılı Trump

Trump, iki ay öncesine kadar Çin’e karşı çatışmacı bir dil kullanıyordu. Bu ziyarette Trump’ın çatışmacı dilinin yerini, işbirliği arayan çok ölçülü bir dil aldı. Trump birçok meselede Çin ile birlikte hareket etmeye istekli görüntü verdi. 

Birçok uluslararası gözlemci, Trump’ın Pekin’deki konuşmasını, “ilk kez devlet adamlığı profiline yaklaştı” diye yorumladı. Trump’ın saldırgan, kibirli, şımarık, üsttenci, ölçüsüz dilinin yerine, Pekin’de muhatabına çok saygılı ve kibar bir dili vardı.

Özetle Atlantik ve Ortadoğu başkentlerindeki şımarık Trump’ın yerine, Çin’in başkenti Pekin’de çok saygılı ve ölçülü bir Trump gördük. 

İran’ın ABD’ye verdiği ders

Trump’ın ruh hali düzelmiş değil elbette. Onu Pekin’de saygılı olmaya zorlayan güçtür; birincisi Çin’in büyük gücü ve ikincisi de İran’ın verdiği ders. 

Bu köşede daha önce “Trump Hürmüz’de battı” başlıklı bir analiz yapmıştık. Evet, Trump İran’da boyunun ölçüsünü aldı ve o ölçünün de etkisiyle, başka ülkelere davrandığı gibi Çin’e davranamayacağını gördü. 

İran’a diz çöktüremeyen ABD’nin, Çin karşısında eşitliği ve dengeli ilişkiyi kabul etmek dışında bir çaresi yok artık. 

Tukidides Tuzağı kaçınılmaz değil

ABD’nin güç kullanımı seçeneği elbette var ama bu bir çözüm ya da çare değil. Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping açık açık uyardı Trump’ı, “Tukidides Tuzağına” düşülmemesini, “o tuzağı aşarak büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma oluşturulmasını” savundu. 

Nedir Tukidides Tuzağı? Antik Yunan tarihçi Thucydides, Atina ile Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşı’nın kaçınılmazlığını şu şekilde kaydetmişti: “Savaşı kaçınılmaz kılan şey, Sparta’nın yükselişi ve bunun Atina’da yarattığı korkuydu.”

ABD ve Çin aynı kaçınılmaz durumla karşı karşıya mı peki? Xi Jinping’in uyarısı bundan kaçınılabileceğine işaret ediyor. 

Tukidides Tuzağı, Batılı kodlara sahip ve hegemonik güç mücadelesi anlayışına dayanıyor. Bir ölçüde satranç gibi; rakibin şahı ele geçirilmeli.

Çin ise Batılı kodlara sahip değil, hegemonya karşıtı, hegemonik güç mücadelesini reddediyor. Diplomasisine satranç yerine go oyunu anlayışı yansıyor; yani rakibin hareket alanını daraltmayı esas alıyor. 

Buradan bakılınca, Çin’in geçiş sürecini savaşsız sağlamayı başarabileceği görülüyor. Çin yönetimi, zamana yayıyor, hareket alanını daraltıyor ve ABD’yi savaşı tercih edemeyecek duruma mecbur etmeye çalışıyor. 

İlk kez “çatışma” uyarısı

ABD’ye savaşı tercih etmemesi gerektiğini anlatmanın yollarından biri de savaşın maliyetini göstermektir. İran Küresel Güney adına, Asya adına iyi bir ders vermiş ve o maliyeti hissettirmiş oldu ABD’ye. Çin bunun üzerine “çatışma” uyarısı ekleyerek ABD’ye kesin bir sınır çizdi. 

Evet, Pekin’deki ABD-Çin zirvesinin en kritik konusu Tayvan’dı ve Xi Jinping ilk kez geleneksel Çin diplomasisini aşarak ABD’ye “çatışma” uyarısı yaptı. Xi Trump’a Tayvan konusu iyi yönetilmezse, iki ülke arasında çatışma yaşanabileceğini söyledi. 

Bu, bugüne kadar Çin’in ABD’ye Tayvan konusunda yaptığı en sert uyarıydı. 

Çünkü İran’da da görüldü ki ABD’nin en iyi anladığı dil, gücün dilidir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Mayıs 2026

, , , , , ,

1 Yorum

Trump Çin’e yenilerek gidiyor

ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Savaşı nedeniyle ertelediği Çin ziyareti, 14-15 Mayıs’ta olacak. Demek ki Hürmüz Savaşının en azından bu aşamasının sonu geldi. 

Çünkü Hürmüz Savaşı ya da ABD’nin İran’a saldırısı, son tahlilde ABD’nin Asya’ya saldırısının başlangıcıydı. ABD fırsat buldukça, Asya’ya karşı “silahlı siyaset” izlemeyi sürdürmek isteyecektir. Tabii İran’ın etkili yanıtı, ABD’nin fırsat koridorunu fazlasıyla daraltmış oldu.

Trump’ın eli zayıf

Hürmüz Savaşı’nın bu haliyle ABD’ye çok kritik bir yenilgi tattırdığı ortada. 

Bu ABD-Çin ilişkileri bağlamında şu anlama geliyor: Trump, ertelediği eski tarihe göre, şimdi Çin’e daha zayıf bir elle gidiyor. 

ABD İran’da yenildi, Trump İran’da siyaseten kaybetti. Bu, Trump’ın Çin Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in karşısına daha zayıf oturması demek. 

Daha geniş planda ise anlamı şu: ABD Çin’e ticaret savaşını kazanamadı, ardından Trump’ın yaptırımları Pekin’in geri adım atmaması nedeniyle sonuç alamadı. 

Bunların üstüne İran’da yenilmiş bir ABD’nin Çin üzerinde baskı kurabilmesi artık düne göre çok daha zor.

Siyasi kaldıraçlar

Trump’ın Çin ziyaretinin zemini ekonomi-politik, öncelikli amacı da Çin’le ticareti dengelemek ve Çin’in ticaret kapasitesini sınırlayabilmek. 

ABD bunu sadece ekonomik araçlarla, yani gümrük tarifelerini artırmak benzeri araçlarla yapmıyor, aynı zamanda siyasi araçları kaldıraç olarak kullanmaya çalışıyor. 

Bu siyasi kaldıraçlar şunlar: Japonya ve Güney Kore’deki askeri varlığı, Filipinler ve Avustralya gibi ülkelerle Çin’e karşı işbirliği, Uygur kışkırtması ve Tayvan meselesi. 

Ancak ABD bu siyasi araçları bakımından da Hürmüz’de kan kaybetmiş oldu. 

Amerikan caydırıcılığı’ sorunu

İran’da yenilen, müttefiklerine açtığı güvenlik şemsiyesi işe yaramayan, müttefik desteği olmadığında bir bölge savaşını kazanamayan, stok yenileme zorluğu yaşayan ABD’nin elindeki kartları daha etkili kullanabilme kapasitesi zayıfladı. 

Örneğin “İran’a karşı Arap ülkelerindeki üslerini koruyamayan bir ABD, Çin’e karşı topraklarımızdaki üslerini nasıl korur” sorusu artık Japonların ve Güney Korelilerin gündemindedir. Bu ülkelerde ABD stratejisine eklemlenerek Çin’e düşmanlık yapılmasını savunanların eli zayıflıyor, Çin’le bağımsız ve iyi ilişki geliştirmek isteyenlerin eli güçleniyor.

Dolayısıyla ABD’nin İran’da yenilmesi, Washington’un Çin’e uygulamaya çalıştığı askeri çevreleme stratejisini zayıflatacaktır.

ABD’nin nafile Tayvan hamlesi

Gelelim asıl konuya, Tayvan’a. Çin için ABD’yle kurulacak her türden ilişkinin, yapılacak her türlü işbirliğinin ön şartı Tayvan’dır, “tek Çin” politikasıdır. Dolayısıyla konu Trump’ın ziyaretinin de parçasıdır. 

ABD resmen “tek Çin” politikasını kabul ediyor ama attığı imzalara aykırı olarak Tayvan’la farklı bir tür ilişki geliştirmeye çalışıyor. ABD Tayvan’ı bağımsız bir ülke olarak tanımıyor ama uydusu niteliğindeki çoğu ada devleti olan 11 ülkenin Tayvan’ı tanımasını sağlıyor. 

Tayvan’ı tanıyan tek Afrika ülkesi olan Esvati’ye bir “Tayvan lideri” gezisi planlandı. Bu gezi, Trump’ın Çin ziyareti öncesinde, Washington’un “Tayvan kartı elimde” mesajından başka bir şey değil. Tam da Tayvan’ın ana muhalefet partisi Kuomintang’ın lideri Cheng Li-wun’un Pekin’i ziyaret ederek Xi Jinping’le görüştüğü ve “barışın tohumlarını ekme” mesajı verdiği süreçte “Tayvan liderini” uluslararası sahaya çıkarmak, tipik bir Amerikan işi. 

Şu farkla ki Washington’un bu çabalarının artık koz değeri yok.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Mayıs 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Trump Hürmüz’de battı

ABD Başkanı Donald Trump, Hürmüz Boğazı’nı açmak üzere başlattığı “Özgürlük Operasyonu”nu 24 saat sürmeden durdurduğunu açıkladı. 

Uzun analizlere gerek yok. Trump’ın 24 saat dolmadan çark etmesinin nedeni, bu türden bir operasyonun başarı şansının olmamasıydı. 

İran’ın Hürmüz’ü ABD ve İsrail gemilerine kapatmasından beri çare arayan Trump yönetimi, ne NATO müttefiklerinden yardım alabildi ne “ablukaya abluka” taktiğiyle sorunu çözebildi ve ne de sözde özgürlük operasyonuyla… 

Daha vahimi de şu:

ABD’nin hedefleri fiyasko

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, “Hürmüz Boğazı’nın savaş öncesindeki statüsüne dönmesini istiyoruz” dedi. Haliyle Amerikalılar soruyor: “O zaman savaşa neden girdik?

Böylece bu sonuncusu da dahil, ABD yönetiminin açıkladığı hiçbir hedef gerçekleşmemiş oldu. Ne rejim değişikliği, ne halk ayaklanması, ne Kürtlerin harekete geçmesi, ne füze kapasitesinin imhası ne Tahran’ın siyasi iradesinin kırılabilmesi… 

Hepsi fiyasko, üstüne şimdi “Hürmüz’de savaş öncesi statüye dönme” hedefi ilan ediliyorlar. Ama ABD için acı tablo artık şudur: Yenildiler, Hürmüz’ü ele geçiremediler ve şimdi “bari eskisi gibi kalsın” diyorlar.

Hürmüz’ün statüsü

ABD, Hürmüz Boğazı’nın savaştan önceki statüsüne razıysa da İran pek razı görünmüyor. Önceki yazımızda da işaret ettiğimiz gibi Tahran Hürmüz Boğazı’nın nasıl yönetileceğini kritik önemde görüyor.

İran Meclis Başkan Yardımcısı Ali Nikzad’a göre “Hürmüz’ün yönetim biçimi petrolün millileştirilmesi kadar önemli”, İran Meclisi Bayındırlık Komisyonu Başkanı Muhammed Rıza Rızai’ye göre “Hürmüz Boğazı’nı yönetmek, nükleer silah elde etmekten daha önemli.”

Kim korsan?

ABD tam bir çaresizlik içinde ve bu da Trump ve diğer yöneticilerin açıklamalarına yansıyır. Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun son açıklaması, ABD diplomasinin de nasıl tel tel döküldüğünü resmetti.

Rubio, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının “uluslararası hukuka temelden aykırı” olduğunu savundu ve Tahran yönetiminin bu tutumunu “korsanlık” diye niteledi. Oysa iki gün önce ABD Başkanı Trump, tersine kendilerini “korsan” ilan etmişti: Gemilere yaptıkları operasyonu anlatırken, “Petrole el koyuyoruz. Çok kârlı bir iş. Korsanlar gibiyiz” demişti.

Hürmüz’ün kapatılmasının hukukuna gelirsek… ABD’nin İran’ı ezmek amacıyla savaş gemilerini Hürmüz Boğazı’ndan geçirmeyi kendine hak görmesi ama İran’ın kendini savunmak amacıyla Hürmüz’ü ABD ve İsrail’e kapatmasını uluslararası hukuka aykırı bulması, en hafifinden emperyalizmin ikiyüzlülüğüdür.

Rubio BM’den yardım istedi

Rubio’nun BM’yi göreve çağıran şu sözleri ise düştükleri çaresizliğin nasıl bir trajediye dönüştüğünü resmediyor: “BM’den İran’a, gemileri havaya uçurmayı durdurması, mayınları kaldırması ve insani yardım geçişine izin vermesi çağrısında bulunmasını istiyoruz. Eğer uluslararası toplum bunu çözemez ise o zaman BM sistemi ne işe yarıyor?”

– ABD BM’den İran’a karşı yardım istiyor. Peki İran’a saldırırken BM’ye danıştı mı? Tersine BM şartını ihlal etti.

– ABD, BM’den İran’a “gemileri havaya uçurmayı durdurma” çağrısı yapmasını istiyor.  Peki ABD saldırdığı 40 gün boyunca kaç gemi vurdu? Trump övüne övüne her gün İran gemilerini nasıl vurduklarını ekranlardan anlatmıyor muydu?

– ABD, İran’ın insanı geçişlere izin vermesi için BM’den yardım istiyor. Hangi insani geçiş? Körfez ülkelerindeki ABD üslerine silah ve mühimmat taşıyan gemiler insani geçiş mi yapıyor? ABD insani geçişlere çok duyarlıysa, önce ileri karakolu İsrail’in Gazze’ye insani yardım götüren gemilere saldırmasını önlemeli, Küba’ya uyguladığı ablukayı kaldırmalı!

Tam bir yalancılık ve ikiyüzlülük… 

Trump ilk kez doğru söyledi

Rubio’nun yalanları, Trump’ın yalanlarıyla yarışacak düzeydeydi kısacası. 

Hatta Trump, Rubio’nun yalanları sıraladığı gün, ilk kez bir konuda doğru söyledi: “Eğer İran, nükleer silaha sahip olsaydı bugün belki de burada olamazdık.”

Evet, en yalın gerçek budur: İran’ın nükleer silahı olsaydı, ABD İran’a saldıramazdı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Mayıs 2026

, , , ,

Yorum bırakın

ABD-İsrail-BAE ekseni

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) OPEC ve OPEC+ grubundan ayrılması ne anlama geliyor? BAE’nin kararı Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’i nasıl etkiler? 

Bugün bu sorulara yanıt arayacağız ve BAE’nin kararının ekonomi-politik, petropolitik ve jeopolitik düzeylerdeki anlamını ve etkisini inceleyeceğiz.

Ekonomi-politik anlamı

ABD/İsrail’in İran’a saldırısının sonuçlarından en fazla etkilenen ülkelerin başında BAE geliyor. BAE borsaları savaşta 120 milyar dolar değer kaybetti. BAE’nin ekonomideki payı yüzde 13 olan turizm sektörü çöktü; uçuşlar, otel rezervasyonları iptal oldu. Dubai, finans merkezi olarak kaçışlara sahne oldu. Rafinerisi vuruldu.

BAE’nin bu kayıpları telafi edebilmesi için daha çok petrol satması gerekiyor. OPEC kotaları nedeniyle günlük 3.2 milyon varil üreten ama üretim kapasitesini günlük 5 milyon varile çıkaran BAE, 1.5 milyon varil sevkiyat kapasiteli Habşan-Füceyre (Abu Dhabi Crude Oil Pipeline) boru hattını kullanarak, Hürmüz Boğazı’na takılmadan, ek petrolünü Umman Denizi’ne ulaştırıp satmak istiyor.

Petropolitik anlamı

BAE, OPEC’in üçüncü, OPEC+’ın dördüncü büyük petrol üreticisi. OPEC+’da Suudi Arabistan günlük 10 milyon varil üretimle birinci, Rusya 9,5 milyon varille ikinci, Irak 4.3 milyon varille üçüncü ve BAE 3,2 milyon varille dördüncü sırada.

OPEC+’nın toplam günlük üretimi 45 milyon varil. Dünya toplamı ise 105 milyon varil. Dolayısıyla OPEC+’nın toplam petrol üretimindeki payı yüzde 43. Yani OPEC ve OPEC+ için tam bir kartel diyebilmek bir süredir mümkün değil. Ama yine de Rusya ve Suudi Arabistan ikilisinin işbirliği ile üretimi ve fiyatları belli ölçülerde kontrol edebiliyor.

Bundan en çok rahatsız olan ülke ABD. OPEC+ grubu dışı petrol üreticisi olan ABD, uzun süredir OPEC+ grubundan petrol üretimini artırmasını istiyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman ise fiyatların düşmemesi için üretimi artırmıyor. Bu konuda geçen yıllarda ortaya çıkan çelişme, ABD Kongresi’nde Suudi Arabistan’la güvenlik ilişkilerini gözden geçirme baskısı talebine kadar derinleşmişti.

BAE’nin üretim fazlası var ama OPEC kotası nedeniyle satamıyor, depoluyor. İşte BAE OPEC’ten ayrılarak istediği kadar üretme ve satma olanağına kavuşmak istiyor. 

Jeopolitik anlamı

BAE’nin kararının bir de jeopolitik anlamı var. BAE bölgedeki en ABD/İsrail yanlısı ülke durumunda:

– BAE, İsrail’le İbrahim Anlaşmalarını ilk imzalayan ülkelerin başında geldi. İki ülke gittikçe Ortadoğu’da bir eksene dönüşüyor. 

– BAE, İsrail dışında Somali’den çıkan Somaliland’a destek veren ikinci ülke.

– BAE Sudan’daki iç savaşta İsrail yönetimiyle paralel politika izledi. 

– BAE ile Suudi Arabistan arasındaki çelişmeler gittikçe artıyor. İki ülkenin Yemen’de farklı vekilleri var ve bu nedenle karşı karşıya geldiler. 

– BAE ile Suudi Arabistan, ayrıca Ortadoğu’da finansa ve petrole dayalı merkez olma rekabeti içinde. 

Özetle BAE, Ortadoğu’da ABD/İsrail politikalarına en yanaşık ülke durumunda ve ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeninde etkili bir pozisyon almak istiyor.

Önemli olan Moskova-Riyad işbirliği

Petrol üretimindeki yüzde 43’lük payı nedeniyle OPEC+, geçmiş yıllardaki gibi etkili değil. Kaldı ki OPEC’in 2016’da OPEC+ olarak genişleme kararı da yeni petrol üreticilerinin ortaya çıkmasıyla etkisinin azalmasındandı. 

OPEC 1973’te İsrail’e destek veren ABD başta bazı ülkelere uyguladığı petrol ihraç etmeme kararıyla oyun değiştirme gücüne sahipti ama artık o çapta bir gücü yok. Ancak yüzde 43 üretim hâlâ oyunun en etkili aktörü olmasını sağlıyor. 

BAE’nin OPEC’ten ayrılması elbette örgütün bu gücünü olumsuz etkiledi ama buradan hareketle OPEC’in dağılması şu koşullarda söz konusu değil. Dahası, Rusya ve Suudi Arabistan işbirliği sürdükçe, örgütün ABD baskısına karşı manevra alanının genişlemesi sürer. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Mayıs 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD sahte zafere mi hazırlanıyor?

ABD Başkanı Donald Trump’ın sosyal medyadan paylaştığı şu mesaj, ABD’nin hegemonyasıyla birlikte, diplomasisinin de zayıfladığının somut işareti: “İran nükleer silahsızlanma anlaşması imzalamayı bilmiyor.”

Bu mesaj aynı zamanda Washington’un çaresizliğinin de ifadesi. Neden mi?

İran 2015’te imzalamıştı

İran 2015’te ABD’yle nükleer anlaşmayı imzalamıştı çünkü. Barrack Obama’nın başkanlığı döneminde imzalanan anlaşma özetle İran’ın nükleer programının sınırlanması karşılığında yaptırımların kaldırılmasını içeriyordu. 

Somutlarsak: İran’ın uranyum zenginleştirme oranı yüzde 3,67 ile sınırlanmıştı. (Nükleer silah için gereken oranın yüzde 90 olduğu düşünülürse, bu oranda anlaşmanın ABD için ne büyük kazanım olduğu görülür.) Öte yandan zenginleştirilmiş uranyum stoğu 300 kg ile sınırlanmıştı. Santrifüj sayısı azaltılmıştı. Yer altındaki Fordo tesisinin üretimden çıkarılıp araştırma merkezine dönüştürülmesinde anlaşılmıştı. 

Peki sonra ne oldu? Trump başkan olunca, Obama’nın imzaladığı o anlaşmadan 2018’de tek taraflı çekildi! Şimdi ise “İran nükleer silahsızlanma anlaşması imzalamayı bilmiyor” diye mesaj atıyor… 

Trump’ın açmazı

Trump sıkışmış durumda. Ne İran’a yeniden savaşı başlatabiliyor, ne de İran’ı kendi istediği şartlarda masaya oturtabiliyor. Trump bu açmaz nedeniyle ateşkesi sürekli uzatıyor…

Elbette bu ABD’nin yeni bir saldırı dalgasına hazırlık için zaman kazanma taktiği de olabilir. Ama günün sonunda ABD’nin yeni bir saldırısı da genel tabloyu değiştirmekten uzak görünüyor. Zira İran halkı birliğini ve direniş kararlılığını sürdürüyor, İran’ın füzeleri yanıt verme kapasitesini koruyor…

ABD istihbaratının çekilme hazırlığı

Reuters’in ABD’li yetkililere dayandırdığı şu haber, Washington’un savaştan çekilebileceğine işaret ediyor: Habere göre ABD istihbarat topluluğu, Trump’ın tek taraflı zafer ilan etmesi durumunda İran’ın hangi tepkileri vereceğini analiz ediyor. 

Reuters’e göre Trump zafer ilan ederek bölgedeki askerlerini çekerse, Tahran bu tabloyu tersine kendi zaferi olarak yazabilir. İşte istihbarat topluluğu, buna karşı önlem alabilmenin çalışmasında… 

İran o dişi söktü

Peki ortada Trump’ın tek taraflı zafer elde edebilmesini sağlayacak bir durum var mı? Yok. 

Tersine “Hürmüz savaşının yedi etkisi” başlıklı önceki yazımızda da incelediğimiz gibi ABD’nin siyasi kayıpları stratejik düzeyde… 

ABD istihbaratı, işte böylesi kötü bir durumu lehe çevirebilmenin çalışmasında özetle. ABD’den Atlantik’e ve oradan dünyaya yayılacak bir “sahte zaferi” nasıl propaganda edeceklerin çalışmasını yapıyorlar aslında… 

Peki, ABD’nin böyle bir işe hazırlık yapıyor olması bile savaşın 60 günlük asıl bilançosunun ne olduğunu ortaya koymuyor mu sizce?

”Medeniyet tek dişi kalmış canavardı”, İran işte “o dişi” söktü!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Nisan 2026

, , , ,

Yorum bırakın

Kirli ittifak: ‘İran’a karşılık Ukrayna’ pazarlığı

ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’siz NATO’yu “kağıttan kaplan” ilan etmesi ve ABD’yi NATO’dan çekebileceği sözleri, Avrupalıları alternatif arayışlara itiyor. 

Bu arayışlardan birini dile getiren de eski Danimarka Başbakanı ve eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen oldu. Rasmussen The Telegraph’a verdiği demeçte bir nevi “Avrupa NATO’su” önerdi.

“İstekliler Koalisyonu”nu genişletme önerisi

Eski NATO Genel Sekreteri Rasmussen, Ukrayna’ya destek için oluşturulan “İstekliler Koalisyonu”nun Avrupa’nın savunma sorumluluğunu üstlenmek üzere genişletilmesini savundu. Rasmussen bu yapıya nükleer güç oldukları için İngiltere ve Fransa’nın öncülük etmesini istedi.

Bu ne kadar mümkün? Amacı ve yapısı nedeniyle, İstekliler Koalisyonu’nu doğrudan bir çeşit “Avrupa NATO’su”na dönüştürmenin en büyük sorunu, Ukrayna’dır. Trump yönetiminin Ukrayna’ya desteği azaltması nedeniyle Avrupalıların oluşturduğu bu grubun temel amacı Ukrayna’yı desteklemek. Grubu bu haliyle Avrupa NATO’suna dönüştürmek, Avrupa’yı bu kez  doğrudan Rusya’yla “açık savaş” içine sokar.

Rasmussen’den AB’ye Trump’la pazarlık önerisi

Eski bir genel sekreter olarak Rasmussen elbette öncelikle ve esas olarak NATO’yu, NATO’culuğu savunuyor. Hatta “Avrupa NATO’su” önerisinin altında bile aslında ABD’yle işleri düzeltme amacı var. 

Bir kere Rasmussen demecinde  açıkça “NATO’yu hâlâ Avrupa ve Kuzey Altantik güvenliğinin temel taşı olarak görüyorum” diyor. 

Daha önemlisi ise Rasmussen Avrupalı liderlere ABD’yle pazarlık öneriyor. Trump’ın İran’a karşı Avrupalılardan istediği desteğin karşılığında, Avrupalıların da Trump’tan istekleri olması gerektiğini savunuyor. 

Ve Rasmussen Avrupalı liderlerin Trump’a şunu demesini istiyor: “Ukrayna’ya destek dahil olmak üzere Avrupa ile ilişkilerinizi südürmeniz şartıyla size yardım etmeye hazırız.”

Böylece Rasmussen, ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı sürdürdüğü haksız ve hukuk dışı savaşa karşı çıkan Avrupalıları, Ukrayna karşılığında ABD’nin yanına hizalamayı amaçlıyor: ABD’nin Rusya’ya karşı Ukrayna’yı desteklemesi karşığında, Avrupa’nın da İran’a karşı ABD ve İsrail’i desteklemesi! Bu denli bir kirli ittifak önerisi yani Rasmussen’inki… 

Almanya’nın ABD ve İran kıyaslaması

Bu tip pazarlıklarla kurulacak kirli ittifakın pratikte iki amacı olur: İspanya gibi bu konuda ilkesel ve onurlu tutum sergileyen ülkelerle, Almanya gibi İran’ın gücü karşısında konuya dahil olmamayı seçen “gerçekçileri” zor duruma düşürmek… 

Şimdilik Almanya tutumunu sürdürüyor. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in şu üç mesajı hem tabloyu analiz ediyor hem de sonucu bakımından Almanya’nın neden bu işin dışında kalması gerektiğini ortaya koyuyor:

1) “Amerikalıların bariz bir şekilde hiçbir stratejisi yok. Sadece içeri girmek yetmez, aynı zamanda oradan nasıl çıkacağınızı da bilmelisiniz. Şu an için Amerikalıların hangi stratejik çıkış yolunu tercih ettiklerini göremiyorum.”

2) “İranlılar çok yetenekli müzakere ediyor. İran yönetimi koca bir ulusu (ABD’yi) küçük düşürüyor.” 

3) “İranlılar bariz bir şekilde tahmin edilenden daha güçlüler ve Amerikalıların da bariz bir şekilde müzakerelerde ikna edici bir stratejileri yok gibi görünüyor.”

Avrasya Güvenlik Mimarisi ihtiyacı

Evet, AB’nin/Avrupa’nın ABD’ye bağımlılıktan kurtularak kendi savunmasını üstlenmesi doğrudur ama bunu Rusya’ya karşı savaş cephesini büyütmenin amacı olarak ortaya koyması yanlıştır ve felaketidir.

Güvenlik mimarisini Rusya karşıtlığı üzerine inşa eden bir Avrupa, çok merkezli bir dünyada, en zayıf merkez olarak kalır. 

Türkiye’nin ise Avrupa’ya jandarma yapılmak üzere AB üyesi yapılmadan Avrupa Güvenlik Mimarisi’ne dahil edilmesi, ulusal çıkarlar açısından felaket olur. 

Rusyasız bir Avrupa Güvenlik Mimarisi tasarlamak, yine ve daha büyük savaş riski demektir. Ama coğrafyadan hareketle Avrasya Güvenlik Mimarisi amaçlanırsa ve bunun gereği olarak hem Rusya’ya hem de Ukrayna’ya güvenlik garantisi sağlanırsa, bu, Türkiye, Rusya ve Avrupa için en iyi çözüm olur.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
29 Nisan 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın