Posts Tagged İran

Mekke İttifakı – İran toplantısının sorunları

Mekke İttifakı üyesi üç ülke yetkililerinin Tahran’da İranlı yetkililerle yaptığı toplantı, birkaç düzlemde incelenmesi gereken önemdedir. 

Toplantının bir düzleminde, bölge açısından en önemli sorun olan ABD/İsrail – İran savaşı var ama bir diğer düzlemde de İran’ın Mekke İttifakı’na katılma olasılığı var. Ve bir üçüncü düzlemde de ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinin zayıflamasının yansımaları konusu var. 

Bölgesel krizlere bölgesel çözüm

İncelemeye dörtlü toplantının çıktılarıyla başlayalım. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, o çıktıyı şu sözlerle özetledi: “Batı Asya’daki güvenliğin bölge içine dayanması sonucuna vardık. Her türlü dış müdahale önlenmeli.” (Tesnim, AA, 26.10.2026)

İran dışişleri kaynakları da toplantıya dair en önemli çıktıyı, “bölgesel krizlere bölgesel çözüm” diye özetliyorlar. Toplantıyı, Mekke İttifakı – İran toplantısı olarak değil, Batı Asya’nın dört önemli ülkesinin toplantısı olarak yorumluyorlar. Dört önemli ülkenin bölgesel bir krize bölgesel bir çözüm arama girişimi olarak değerlendiriyorlar. Bu tür girişimlerin, “bölge dışı aktörleri” denklem dışında tutmaya yarayacağını düşünüyorlar.

İran’ın üyeliği olasılığı 

Toplantı haliyle Mekke İttifakı’na İran’ın katılmasının olasılığını da tartışmaya açtı. Zira daha öncesinde, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan El Cezire’ye verdiği röportajda, Mekke İttifakı’nı “Müslümanların birleşmesi açısından olumlu bir adım” olarak nitelendirip, ittifaka katılmaya yeşil ışık yakmıştı.

Ancak konuştuğum İran Dışişleri kaynakları, Tahran’ın bu konudaki genel tutumunu, “kurucu ortak olarak katılma” şartına bağlıyorlar. Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın 16 maddelik metninde, Türkiye, Suudi Arabsitan ve Pakistan üçlüsünün kendilerini “çekirdek taraf” olarak nitelemesine işaret ederek “İran üye olursa normal üye olmaz, çekirdek taraf konumunda üye olabilir” diyorlar. Şu anda İran’ın Mekke İttifakı’na katılma durumunun olmadığını, zaten resmi bir davetin de bulunmadığını belirtiyorlar. 

Neden İbrahim Kalın katıldı? 

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi’nin katıldığı toplantıda Türkiye’yi MİT Başkanı İbrahim Kalın, Suudi Arabistan’ı Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan’ı ise Genelkurmay Başkanı Asım Münir temsil etti.

Biliyorsunuz, Mekke Ortak Savunma Anlaşmasına göre “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” var. Bu komite üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarından oluşuyor. 

Tahran’daki toplantıya katılan Suudi Arabistan Savunma Bakanı ve Pakistan Genelkurmay Başkanı bu komitenin üyeleri ama toplantıya katılan MİT Başkanı bu komitenin üyesi değil. Türkiye’yi neden komite üyeleri değil de MİT Başkanı temsil etti? Ankara toplantıya “Mekke İttifakı” görüntüsü vermemek için böyle bir görevlendirme seçmiş olabilir mi?

Savunma anlaşması neden MSK’de görüşülmedi?

Ne yazık ki Cumhuriyet gazetesi yazarı olarak Dışişleri Bakanlığına ve Savunma Bakanlığına eskisi gibi erişim sağlayamadığım için “neden komite üyeleri katılmadı” sorusunun yanıtını sizlere “Ankara bakışıyla” aktaramıyorum.

Ama gazeteci Murat Yetkin’in sosyal medyada bildirdiğinden hareketle, Mekke Anlaşmasının TBMM görüşmeleriyle ilgili bir ilginçliği dikkatinize sunuyorum: Biliyorsunuz, Mekke Anlaşması öncelikle TBMM Dışişleri Komisyonu’nda görüşüldü. Yeni Partili Utku Çakırözer, Komisyon Başkanı Fuat Oktay’a, “Mekke Anlaşmasının bir savunma anlaşması olduğunu, neden önce Milli Savunma Komisyonunda görüşülmediğini” sordu. Oktay, “kendisinin de böyle düşündüğünü ancak Milli Savunma Komisyonu’nun ‘görüşmeye gerek bulunmadığı’ yönünde görüş bildiğini” söyledi. 

Başkanlığını Hulusi Akar’ın yaptığı Milli Savunma Komisyonunun (MSK) bu “gerek yok” tutumu, iktidarın anlaşmayı TBMM’de onaylatmadan, anlaşmaya dair icralarda bulunması, komiteler kurması, toplantılar yapması ve kararlar alması usul yanlışlığına paralel ve uyumlu görünüyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Amerikasız inisiyatif, ama… 

Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu R4, yani “bölgesel (regional) dörtlü” ile İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya’nın oluşturduğu E4, yani “Avrupa (Europe) dörtlüsü” ülkelerinin dışişleri bakanları İstanbul’da toplandı. 

R4+E4 ülkelerinin Avrupa’yı ve Ortadoğu’yu ilgilendiren meselelerde “Amerikasız inisiyatif” geliştirmeleri önemli bir girişim. Ancak..

Sorunlu çağrı

R4+E4 toplantısından özetle “savaşa karşı diplomasi ve müzakere” çağrısı çıktı. Ancak çağrının adresi ve şekli sorunlu. R4+E4 ülkeleri Rusya-Ukrayna savaşına Ukrayna’nın yanından, Suudi-Husi savaşına Suudilerin yanından ve ABD-İran savaşına “soyut barışın” yanından bakıyorlar. 

ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş konusunda, taraflara aynı çağrıyı yapıyorlar. İyi de saldıran ve savunan aynı pozisyonda mı? Ayrıca İran’dan “nükleer müzakereye dönmesini” istiyorlar. Peki ABD-AB-İran nükleer anlaşmasından çekilen kim? 

R4-E4 ülkeleri “Husilerin Suudilere saldırdığını” belirterek, “Suudilere destek” açıkladı. Husiler mi Suudilere saldırıyor, yoksa Suudiler mi Husilere? Suudi topraklarında Husi savaşçılar yok ama Yemen topraklarında Suudi savaşçılar var 11 yıldır.

Mekke İttifakı tartışmalarının en öncelikli sorunu da bu zaten. Aynı çarpık bakışla, Türkiye’yi Yemen tuzağına düşürüyorlar. Saldırgan Suudilerin yanında, Türk askerini, savunmadaki Husilere karşı cepheye sürmeye çalışıyorlar. 

Sorunların merkezi

Bölgemizde Filistin-İsrail sorunu çözülmeden ve Filistin devleti 1967 sınırlarıyla tanınmadan hiçbir sorun çözülmez. Zira her sorun doğrudan ya da dolaylı olarak bununla ilgilidir. 

Örneğin R4+E4’ün müzakere ve diplomasi çağrısı yaptığı ABD-İran savaşının bir yönü Filistin meselesidir. İran Filistin’i desteklemese ve İsrail ile normalleşse, bu savaş olmazdı. Nitekim Şah döneminde İsrail-İran ilişkileri iyiydi, İran ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinin başında geliyordu. 

Peki Suudi-Husi savaşı Filistin meselesinden bağımsız mı? Elbette dolaylı ilgisi var. Zira Husiler İsrail saldırısı karşısında Filistinlileri destekliyor, üstelik bu desteğini açıklamayla değil, doğrudan İsrail’e füze atarak sağlıyor. Öyle olduğu için de Husilere sadece Suudiler değil, ABD, İsrail ve müttefikleri Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de saldırıyor. Husiler Filistin’i desteklemese, İsrail’i vurmasa, İran’ın müttefiki olmasa, ABD çoktan Suudi-Husi barışı sağlardı.

Suudilerin ikili tutumu

İsrail’in Kanal 7 televizyonunda Netanyahu ile bir röportaj vardı. Sunucunun, “Suudi Arabistan gibi ülkelerin bir Filistin devletinin kurulmasını normalleşme şartı yaptığını duyuyoruz” sözlerini “Eğer bu saçmalığa inanıyorsanız…” deyip gülerek kesen Netanyahu, şöyle devam etti: “Kamuoyu önünde bunu söylüyorlar. Kapalı kapılar arkasında nelerin konuşulduğunu size anlatmak istemem. Arap dünyası Filistinlileri en fazla sizin kadar umursuyor!”

Suudi Arabistan yönetimi gerçekten de Filistin meselesini ne kadar önemsiyor? İki yıl önce ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in Arap liderle yürüttüğü “kapalı diplomatik görüşmeleri” haberleştiren The Atlantic dergisi, Prens Selman’ın Blinken’e şöyle dediğini yazmıştı: “Filistin meselesi kişisel olarak umurumda mı? Değil, ama halkımın umurunda. Bu yüzden bu sürecin anlamlı bir sonuç doğuracağından emin olmam gerekiyor.”

Husiler İsrail’le savaşıyor

Bölgemizdeki her meselenin zemininde doğrudan ya da dolaylı olarak Filistin meselesi var. Ve Filistin meselesi konusunda açıklananlar ile yapılanlar arasında uçurum var. 

Şu anda Filistin’e destek veren ve İsrail’i vuran tek Arap devleti Husilerin yönettiği Yemen’dir. Suudilerin desteklediği Yemen “hükümeti” ise Riyad’daki bir oteldedir.

Mekke İttifakı konusuna lütfen bir de bu açıdan bakınız… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ekim 2026

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

AKP’ye Ortadoğu’da yeni görev

Mekke İttifakı’ndan Suudi Arabistan’a “askeri destek” kararı çıkmasını ilk kutlayan kişinin ABD’li Senatör Joe Wilson olması bile yeterince uyarıcı olmalı. Wilson, kararın hemen ardından yaptığı açıklamada iki kritik mesaj verdi: 

1) “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım.”

2) “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”

Trump’ın Mekke İttifakı’ndan beklentisi

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır, Cumhuriyetçi Senatör Wilson, daha ilk günden “Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” diyerek ittifakın kuruluşunu kutlamıştı.

Wilson ve benzerlerine göre Mekke İttifakı, “ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” bir parçası. Nitekim Trump’ın Mekke İttifakı’na destek açıklamasında da bunun işareti vardı: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Bu anlaşma, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor. Bahsi geçen üç ülkenin büyük liderliklerini tebrik ediyorum. Bu, büyük, cesur ve önemli bir ilk adım. Vay canına.” 

ABD’nin Suudileri koruma görevi Türkiye’ye

Trump’ın açıklamasındaki anahtar cümle şu: “Nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor.” 

Trump yönetiminin hazırladığı Donroe Doktrininin müttefiklerle ilgili kısmı tam da buydu. ABD Batı yarımküreye egemen olmayı önüne hedef koyarken, Avrupa ve Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine paylaştıracaktı. ABD’li yetkililer bunu “yük paylaştırma stratejisi” olarak yorumluyorlar.

İşte Trump’ın “nihayet kendilerini savunacaklar” derken kastettiği bu: ABD’nin Suudi Arabistan’ı savunma işini fiilen Türkiye ve Pakistan üstlenmiş oluyor!

Mekke İttifakı İsrail’le aynı cephede

Başından beri Mekke İttifakı’nın ikili yönüne işaret ediyoruz: ABD’nin güvenlik mimarisine alternatif olabildiği ölçüde olumlu ama ABD’nin yük paylaştırma stratejisiyle uyumlu olarak onu tamamlayan nitelikte İran’a karşı pozisyon aldığı ölçüde olumsuzdur. 

Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı, “ABD’yle ittifaklarını tamamlar” nitelikte yorumlamaları, ikinci olasılığın güçlü olduğunu gösteriyordu. Artık Yemen’de Husilere karşı Suudi Arabistan’a askeri destek kararı alarak, ağırlığı tümden terazinin ikinci kefesine koyduklarını ortaya koymuş oldular.

Yemen’de Ensarullah Hareketine (Husilere) karşı pozisyon almak, fiilen Ortadoğu’da da İran’a karşı konumlanmak demektir. Daha önemlisi, Husilere ve İran’a karşı konumlanmak, ABD ve İsrail ile aynı cephede olmak demektir. 

ABD’nin hedefi: Ortadoğu NATO’su

Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı ABD’yle ittifakın bütünleyeni olarak değerlendirmeleri ile Trump’ın işaret ettiği gibi “ABD’nin Suudileri koruma görevinin Mekke İttifakı’nca yüklenilmesi” toplandığında, Wilson’un temenni ettiği asıl hedef ortaya çıkıyor: “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”

Peki iktidar bu görevi neden üstleniyor? Yemen’de Suudileri desteklemenin Türkiye’nin ulusal çıkarıyla ilgisi ne? Mesele bu adımın salt Körfez sermayesini çekebilmeyi kolaylaştırması mı, ya da AKP’nin “askeri sanayi”ye dayalı ekonomi modeliyle uyumu mu, yoksa ABD’nin işlerini üstlenerek Ortadoğu’da yine “neo-Osmanlıcı liderlik” hedeflemek mi? 

Üçünün toplamı olduğu anlaşılıyor zira her biri diğerini kolaylaştırıyor ve bütünlüyor. Sorun şu ki ve 24 yılda bir kaç kez görüldü ki bu tür hamleler, stratejik düzlemde ciddi sorunlar doğuruyor ve geri dönüşü ağır maliyet yaratıyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ekim 2026

, , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Zorunlu ‘yük paylaşımı stratejisi’

ABD dün  itibariyle Irak’tan tamamen çekildi. 1 Ekim tarihi Irak’ta “Egemenlik Bayramı” ilan edildi. 

Bu hem 23 yıllık işgalin hem de 35 yıllık Ortadoğu stratejisinin sonudur. 1990’dan itibaren bölge için “açık askeri saldırganlık” stratejisi başlatan ABD açısından 30 Eylül 2026, bir dönemin kapanması anlamına geliyor. 1 Ekim 2026 ise bölgemiz açısından yeni bir dönemin başlaması demek.

Donroe Doktrini

ABD’nin Irak’tan son askerini çekmesi “gerileme sürecinin” sonucudur. Obama yönetiminden itibaren ABD, Afganistan ve Irak işgallerini sonlandırma ve adım adım askeri güçlerini azaltma kararı aldı ve Beyaz Saray’a gelenler bunu sıra sıra farklı ölçeklerde uyguladılar.

Diğer yandan ABD’nin “Büyük Ortadoğu”dan çekilmesi, son olarak Trump yönetiminin doktrinleştirdiği, “genel gerilemeye” uygun Donroe Doktrini ile birlikte düşünülmelidir. ABD, batı yarım kürede egemenliği esas alan, Avrupa ve Ortadoğu bölgelerinde yükü müttefiklerine paylaştırarak buradaki ağırlığını azaltan ve azalttığı kuvveti Pasifik’te Çin’i çevrelemekte kullanmayı amaçlayan bir doktrin belirledi.

Emperyalistler nasıl çekilir?

“ABD ne yaparsa bir büyük planın gereği yapar” görüşü doğru değildir: Donroe Doktrini, bir gerileme sürecinin “zorunlu” sonucudur. ABD öyle istediği için değil, zorunda kaldığı için çekiliyor.

ABD gerilediği için çekiliyor, iktisadi kapasitesinin bir kaç cephede birden büyük askeri varlık bulundurmasını artık sağlayamadığı için çekiliyor. Emperyalist ABD güçlü olsa, değil Irak’tan çekilmek, İran engelini de geçip, sıra sıra her yeri işgal etmek ister, her yeri yönetmek ister, tüm doğal kaynaklara el koymak ister. 

Çekilmek, işgal etmekten vazgeçmek, yönetmeyi bırakmak, emperyalizmin doğasına aykırıdır ve emperyalistler ancak güç kaybederlerse çekilirler.

Dünya tahlili

Dünya tahlilini doğru yapmadan, süreci strateji düzleminde anlamak ve genel gidişat eğilimini belirlemek olası değil. Olmaktan olan şudur: Çin ABD ile makası kapatıyor, “tek merkezli dünya” kısa dönemi kapandı, “çok merkezli dünya” adım adım inşa oluyor ve Çin’in göbeğinde olduğu Küresel Güney ülkeleri ABD’yi küresel politikalarda yavaş yavaş dengeliyor. 

ABD’nin geri çekilmesi, işte bu genel sürecin içindedir. ABD’nin Afganistan ve Irak’ta yaptığını İran’da yapamaması da bu genel süreçle uyumludur. “Amerikan hegemonyacılığının sonu” açısından İran bir dönüm noktasıdır, ileride daha iyi görülecektir.

ABD varlığının daralması

Kuşkusuz ABD için bölgeden geri çekilme, elbette bir “tam çekilme” değildir. ABD hem petrodolar sisteminin ihtiyacı nedeniyle hem ileri karakolu İsrail’in geleceği nedeniyle, tutunabildiği kadar bölgede tutunmak isteyecektir. Bu aşamada önemli olan ABD askeri varlığının bölgemizin derinliklerinden Körfez’e doğru daralmasıdır. 

ABD’nin “tam çekilmesi”, çok merkezli dünyanın inşasına paralel olarak, Amerikan güvenlik mimarisinin adım adım çözülmesiyle, bölgede yeni güvenlik mimarisi inşasıyla, geniş işbirliğiyle, emperyalizme alan daraltarak, önümüzdeki dönemde elbette yaşanacaktır.

ABD’nin işleri devralınmamalı 

Dolayısıyla bölge açısından mesele şu soruya verilecek doğru yanıttır artık: ABD’nin yük paylaştırma stratejisinin yükleyeceği ağırlıklar, bölge ülkeleri için fırsat mıdır, yoksa sıkıntı ve zorluk mu? 

Taktik düzeyde kimi ülkeler bundan kısa vadede yarar sağlasa da, stratejik düzeyde bunun nasıl bir zorluk olduğu mutlaka anlaşılacaktır. 

“ABD’nin işlerini” devralan, ABD’nin yenilgisini paylaşır. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ekim 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Tukidides Kapanı’nın önündeki zirve

ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Şi Cinping’in zirvesi, Tukidides Kapanı’nın önünde yapıldı. 

Nedir Tukidides Kapanı ya da Tukidides Tuzağı? Antik Yunan tarihçi Thucydides, Atina ile Sparta arasında yaşanan Peloponez Savaşı’nın kaçınılmazlığını şu şekilde kaydetmişti: “Savaşı kaçınılmaz kılan şey, Sparta’nın yükselişi ve bunun Atina’da yarattığı korkuydu.”

Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler literatürüne giren Tukidides Tuzağı/Kapanı kavramı, hegemon güç – yükselen güç analizinde kullanılıyor. 

Peki ABD ile Çin, Tukidides Tuzağı’ndaki gibi “kaçınılmaz durumla” mı karşı karşıyalar?

Şi üç kez uyardı 

Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping, ABD liderlerini Tukidides Tuzağı konusunda üç kez uyardı. 

Şi ilkinde, 2015 yılındaki ABD ziyareti sırasında, “Dünyada Tukidides Tuzağı diye bir şey olmadığını” söyledi. 

İkincisinde, Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) zirvesinde ABD Başkanı Joe Biden ile görüşen Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping üç mesaj vermişti: 1) “Tukidides Tuzağı” tarihsel olarak kaçınılmaz değil. 2) Yeni bir “Soğuk Savaş” yapılmamalı çünkü kazanılamaz. 3) Çin’i çevrelemek akılsızcadır, kabul edilemez ve başarısızlığa mahkûmdur. 

Gerçi doğrudan Joe Biden’a söylenmişti ama zamanlaması açısından aynı zamanda az sonra Beyaz Saray’a oturacak olan Donald Trump’a da yapılan uyarıydı bu. 

Nitekim üçüncüsünde Şi Cinging, bu yılın mayıs ayında Çin’e giden Trump’a doğrudan da o uyarıyı yaptı ve “Çin ile ABD, Tukidides Tuzağı’ndan büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma yaratabilir mi?” diye sordu.

Tukidides Tuzağı kaçınılmaz değil

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır. O ziyaret sonrası bu köşede yaptığım analizde, “Tukidides Tuzağı kaçınılmaz değil” demiştim. Neye dayandırıyordum peki? 

Tukidides Tuzağı, Batılı kodlara sahip ve hegemonik güç mücadelesi anlayışına dayanıyor. Bir ölçüde satranç gibi; rakibin şahı mutlaka ele geçirilmeli.

Çin ise Batılı kodlara sahip değil, hegemonya karşıtı, hegemonik güç mücadelesini reddediyor. Diplomasisine satranç yerine go oyunu anlayışı yansıyor; yani rakibin hareket alanını daraltmayı esas alıyor. 

Buradan bakılınca, Çin’in geçiş sürecini savaşsız sağlamayı başarabileceği görülüyor. Çin yönetimi, zamana yayıyor, hareket alanını daraltıyor ve ABD’yi savaşı tercih edemeyecek duruma mecbur etmeye çalışıyor. 

İlişkilerin iyileştiği zirve

Aradan geçen bir kaç aylık zaman, en azından şu aşamada, Çin’in ABD’yi Tukidides Tuzağı’na düşmekten kurtarabildiğini gösteriyor. Zira Washington’da yapılan son zirvede “ilişkilerin iyileştiği” mesajı verildi. 

Trump, durumu “ilişkilerimiz hiç bu kadar iyi olmamıştı” diye tanımlarken, Şi Jinping “ABD-Çin işbirliği her sorunu çözemezse de bu işbirliği olmadan dünyadaki sorunların çoğunu çözmek zor olacak” mesajı verdi.

Ve ikili, “yeni bir ticaret düzenlemesinde anlaştıklarını” duyurdular. Böylece Çin’e ticaret savaşı açan ABD, bir kez daha geri adım atmış oldu.

İran ve çatışma faktörleri

ABD’yi dizginleyen faktörlerden birinin de İran olduğunu önemle belirtmek isterim. ABD İran’a diz çöktürebilse, bugün Şi Cinping’le görüşmesinin tonu biraz daha farklı olabilirdi.

Masaya zafer kazanan değil, yenilen bir lider olarak oturan Trump’ın haliyle Şi karşısında eli zayıftı. Dahası Mayıs’ta Pekin ziyareti sırasında bir ilk olmuş, Şi Jinping geleneksel Çin diplomasisinin dışına çıkarak, ABD’ye “çatışma” uyarısı yapmıştı. Şi Trump’a Tayvan konusu iyi yönetilmezse, iki ülke arasında çatışma yaşanabileceğini söylemişti. 

Şi’nin o sert mesajının ardından ABD’nin Tayvan hamlelerinde gerileme görüldü. Çin-ABD ilişkisinin olmazsa olmazı durumundaki Tayvan konusunda yumuşama, diğer alanlara olumlu yansımış oldu. Kuşkusuz ABD emperyalist bir ülke ve fırsatını bulduğunda yeniden Çin’e karşı diş göstermeye çalışacaktır. Kızıl ejderha ise Tukidides Kapanı’na düşmemesi için kartalı kollamayı sürdürecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Mekke İttifakı Yemen için mi?

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman, Yemen’de Ensarullah Hareketine karşı ABD’den destek istedi alamadı, İngiltere’den destek istedi alamadı. Ancak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamasına bakılırsa, Ankara Riyad yönetimine destek vermeye yeşil ışık yaktı. 

19 Eylül akşamı NTV’ye çıkan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’a “Mekke İttifakı’nın gereği olarak Husilere (Ensarullah) karşı Suudilerin yanında askeri angajmana girilip girilmeyeceği” soruldu. Fidan yanıt olarak özetle “müttefiklik anlaşması yaptıklarını, sözlerinin eri olduklarını, dayanışma göstereceklerini, Suudilerin askeri ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini” söyledi. 

Resmi olarak Mekke İttifakı yok

Fidan kamuoyunun karşısında böyle dedi ama Türkiye’nin Mekke İttifakı gereği Yemen’de Suudilere yardım etmesi “hukuken” olası değil. 

Bir kere ortada resmi olarak bir Mekke İttifakı yok. Üç ülke, bu yönde bir irade ortaya koydular ama ittifak konusu Türk hukuku nezdinde henüz geçerli değil. Zira anlaşmanın resmileşmesi, metnin TBMM’de onaylanmasını gerektiriyor. Ancak ortada bir anlaşma metni de yok. Üç ülke yetkilileri ittifak kurduklarını söylediler ama en azından kamuoyunun bildiği bir ittifak metni imzalamadılar. 

İçeriğine dair sınırlı açıklamalar yaptılar. O açıklamalara göre ittifak, NATO’nun 5. maddesinden ilham almıştı; üyelerden birine yapılan saldırı  tüm üyelere yapılmış sayılıyordu, ittifak kimseyi hedef almıyordu, “herkese” açıktı, üzerinde iki yıldır çalışılıyordu. 

Ensarullah’a vurulan darbe, İsrail’e yarar 

İttifak resmen TBMM tarafından onaylanmadığı için Türkiye Yemen’de Ensarullah hareketine karşı Suudi Arabistan’a destek veremez. Mehmetçik Suudi kraliyet ailesinin çıkarları için Yemen çöllerine gönderilemez.

Peki AKP hükümeti, TBMM’ye bir metin getirir ve onaylatırsa? Yemen örneğinden de görüleceği üzere bu ittifak daha çok Suudilerin çıkarını savunmak için oluşturulduğuna göre ve daha ortada bir resmiyet yokken bile AKP hükümeti sadece mutabakata dayanarak Suudilere yardım etmek istediğini ortaya koyduğunu göre, TBMM bu ittifakı şu şartlar dışında reddetmelidir: İttifak, Türkiye’nin komşusu İran’a karşı olmamalı ve ABD ile İsrail’in çıkarlarını dolaylı da olsa desteklememelidir.

Yemen’de Ensarullah Hareketine vurulan her darbe, İsrail’e yarayacaktır. Gazze soykırımı karşısında Arap devletleri “açıklama” yapmakla yetinirken, Yemen’in Ensarullah Hareketi Filistinli kardeşlerini füzelerle savundu!

Türkiye mazluma karşı olmamalı 

Diğer yandan, gerçi erozyona uğratıldıysa da, Türkiye’nin kuruluş felsefesi zalimle mazlumu ayırmayı esas alır. Burda mazlum olan Yemen’in Ensarullah Hareketi’dir. 

2015 yılından bu yana Yemen Ensarullah Hareketi’ne saldıran Suudi Arabistan’dır. Gazze’yi savunmak için Filistinlilere tek bir tabanca bile göndermeyen Suudi kraliyet ailesi, petrodolar çıkarı için 10 yıldır Yemen’e bomba yağdırmaktadır. 

Türkiye sadece bu nedenle bile Ensarullah’a karşı Suudiler için cepheye girmemelidir.

Suudilerin güvenliği sorunu 

ABD’nin Mekke İttifakına desteği yeterince açıklayıcıdır. ABD, yeni doktrini gereği bölgesel müttefiklerine güç paylaştırma stratejisi uygularken, Suudi Arabistan’ın güvenliğini de Türkiye’ye havale etmiş görünüyor.

ABD’li Senatör Joe Wilson’un şu sözleri, bu amacı ortaya koymaktadır: “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.”

“Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü ordusudur” diyen Soros’tan, Mehmetçiği Yemen’de görmek isteyen Wilson’a, hepsi, emperyalizmin Körfez çıkarlarını Türk kanıyla korumak istiyorlar!

Türkiye bubtezgaha gelmemeli!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Eylül 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Tiyatro ve danışıklı dövüş meselesi

Tiyatrocular haklı olarak kızıyorlar ama ne yazık ki mahkeme tutanağına geçtiği için tiyatroyu, bu makalede, siyasette bir benzetme olarak kullanmak durumundayım. Zira Nasuh Mahruki bu benzetme nedeniyle, üstelik kullanmadığı halde tutuklu.

16 Eylül’de Bakırköy’de ilk duruşmasına çıkacak olan Nasuh Mahruki’nin tutuklanma gerekçesi, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama.” Peki kim tahrik oldu? Hangi halk Mahruki’nin analizi nedeniyle kin ve düşmanlığa tahrik oldu? Kamuoyuna yansıyan bir tahrik olma durumu yok. Demek ki bir tek suçlayanlar tahrik oldu!

“Halkı aşağılama” suçlaması ise uğradığı her afette halkın yardımına ilk koşan Mahruki’ye yapılacak en büyük hakarettir. Tersine Mahruki, halkın onurunu Türk Bayrağı ile dünyanın zirvelerine dikmiş bir isimdir. 

Öte yandan Mahruki, 15 Temmuz’a tiyatro demekle de suçlanıyor. Oysa Mahruki’nin suça gerekçe gösterilen mesajında tiyatro kelimesi yok. Kaldı ki tiyatro denmesi de bir suç değildir, sorunlu bir analiz olarak değerlendirilebilir, başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere birçok siyasetçi tarafından da 15 Temmuz geçmişte tiyatro diye nitelenmiştir.

“Danışıklı dövüş” yalanı

Siyasette tiyatro benzetmesi gibi kullanılan bir başka kavram da “danışıklı dövüş”tür. Örneğin Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan kimi köşe yazarları, geçen yılki 12 Gün Savaşı’nda İsrail ile İran’ın danışıklı dövüştüğünü iddia ettiler. Güya İsrail İran’a, İran da İsrail’e zarar vermeyecek türden füzeler atıyormuş! 

Ardından bu yıl 40 Gün Savaşı geldi; ABD ve İsrail İran’ı vurdu, İranlı en üst düzey yetkilileri öldürdü, İran’ın önemli altyapılarını tahrip etti. İran en sert şekilde yanıt verdi; İsrail’i vurdu, ABD’nin füze fırlattığı çeşitli ülkelerdeki üsleri vurdu. Öyle ki Pakistan’ın barış teklifine ABD İran’dan daha fazla istekli oldu. 

Tüm bunlara rağmen, Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan aynı kişiler, ABD ile İsrail’in İran’la savaşına da yine danışıklı dövüş dediler!

Yalanlar

Türkiye Gazetesi’nin dünkü manşeti de böyleydi: “İran’ın hedefi Mekke İttifakı” başlığı atmışlar. Gazete, Husilerin (Ensarullah) Yemen’deki atağını ve Babülmendep Boğazı’nı ele geçirmesini bir “Ortadoğu uzmanı”na yorumlatmış. Buna göre; 

– Husilerin Yemen’deki atağı, İran’ın işiymiş. İran bu hamleyle Mekke Paktı’nı hedef almış, çünkü Yemen’de hedef alınan Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile Mekke Paktı’ndaymış.

– İran Husileri Suudi Arabistan’a saldırtarak, Mekke anlaşması üzerinden Türkiye’yi ateşe çekmek istiyormuş. 

– Bu Mekke Paktı’na karşıtlıkta da İran ile İsrail işbirliği yapıyormuş.

Doğrular

“Uzman”ın ve Türkiye Gazetesi’nin bu yanlışlarının hangi birini düzeltelim ki?

– İran Türkiye’yi neden ateşe çekmek istesin ki? Yemen’den daha büyük ateş İran’dır ve Türkiye o ateşe girmedi, İran da Türkiye ateşe girmediği için Ankara’ya teşekkür etti. 

– Husilerin Suudi Arabistan güçleriyle mücadelesi 12 yıldır sürüyor, Mekke Paktı kurulalı daha bir ay oldu. 

– İsrail ve İran’ın işbirliğini iddia edebilmek, ancak bu türden “uzmanlıkla” mümkündür! Gerçek çırılçıplak ortada: İsrail ve İran savaşıyor. 

– İran ile İsrail Mekke Paktı’na karşı işbirliği yapıyorsa, aynı mantıkla ABD’nin de İsrail gibi Mekke Paktı’na karşı olması gerekir. Oysa ABD Mekke Paktı’na desteğini açıkladı. 

ABD’li senatörün o sözleri

Gelelim işin “Türkiye’yi ateşe çekme” kısmına… 

ABD’li Senatör Joe Wilson’un sözleri ortada: “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.”

Görüldüğü üzere Türkiye Gazetesi İran’ı suçlarken, Türkiye’yi asıl ateşe atmaya çalışanları perdeliyor. Bunda Türkiye Gazetesi’nin sahibi Ahmet Mücahit Ören’in ABD vatandaşı olmasının bir etkisi olup olmadığını da lütfen siz yorumlayın.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Eylül 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

İsrail’in ‘üç güvenlik halkası’ hedefi

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Suriye topraklarında yaptığı açıklama, dar anlamda seçim kampanyasıdır ama geniş planda İsrail’in Geniş Ortadoğu Güvenlik Mimarisi yaklaşımıdır. 

Neresidir İsrail için Geniş Ortadoğu? Mevcut Ortadoğu’ya Kuzey Doğu Afrika, Güney Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile Ege Denizi dahildir.

İsrail’in güvenlik mimarisi 

Netanyahu, Şeyh (Hermon) Dağı’ndan, Şam’a 40 kilometre mesafeden şu mesajı verdi: “Hermon Dağı’ndan Yermuk Nehri’ne ve oradan Akdeniz’e kadar tüm bölgeyi kontrol ediyoruz. Bu, eşi benzeri görülmemiş mutlak kontroldür.”

Netanyahu’nun mesajı İsrail’in iç içe geçen üç güvenlik halkası üzerinden güvenlik mimarisi oluşturma hedefine işaret ediyor:

Birinci halka: Filistin, Lübnan, Suriye ve Ürdün’den koparılacak toprak ve tampon bölgeler. 

İkinci halka: Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) dayanarak bölgesel ittifak hattı.

Üçüncü halka: Yunanistan, Somaliland ve Hindistan’dan geçen geniş üçüncü daire. 

İşbirliği modelleri

Tel Aviv açısından Doğu Akdeniz’deki İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan işbirliği budur. Enerji işbirliği olarak başlayan ve giderek askeri yön kazanan bir ittifak modeli bu. İsrail Yunanistan ile “Aşil Kalkanı” savunma anlaşması yaptı. “Mısır askerleri tarihinde ilk kez Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin askeri geçit törenine katılacak.” (Cumhuriyet, 11.9.2026)

Tel Aviv açısından ABD sponsorlu IMEC, yani Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Yolu da budur. 

Hatta Tel Aviv açısından Beyaz Saray’ın Trump Koridoru’na çevirdiği Zengezur Koridoru da budur. 

Suriye’de aslında kim kazandı?

Netanyahu Akdeniz’de “görülmemiş mutlak kontrol” mesajı veriyor ama Washington bunun olasılıksızlığının farkında. ABD Büyükelçisi Barrack o nedenle sık sık “Göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor. 

Mesele de bu zaten: ABD müttefikliği, Kissinger’ın ifadesiyle, Türkiye için ölümcüldür. ABD yönetimi Türkiye’ye sürekli “Suriye’de siz kazandınız” diyerek, İsrail’in Suriye’deki kazanımlarını örtüyor:

a) İsrail’in üslere yaptığı saldırıların ardından Suriye Dışişleri, üslerin Türkiye’ye kullandırılmayacağını açıkladı. b) Suriye Dışişleri, İsrail’in 8 Aralık 2024 öncesi hatlara çekilmesi için ABD arabuluculuğunda görüştüklerini açıkladı. Bu, Şara yönetiminin, Esad yönetiminden farklı olarak İsrail işgali altındaki Golan Tepelerinden vazgeçtiği anlamına geliyor. Yeni Kolombiya hükümetinin “Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıma” kararı o amaçlıdır ve ABD faaliyetidir. c) Şara yönetimi Türkçeyi seçmeli dil kategorisinden çıkararak yerine Fransızcayı koydu. d) Şara yönetimi “enerji, liman, havacılık, su ve bankacılık” gibi çok önemli alanlarda Fransa’yla anlaştı. 

İran Mekke Paktı’na davet edilmeli

Peki Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ortak savunma anlaşması İsrail’in modelinin karşısında mıdır? Suudi Arabistan’ın BAE’yle, Pakistan’ın Hindistan’la rekabeti kısmen buna işaret ediyor. 

Ancak Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Mekke Paktı’nı, ABD’yle ittifaklarını tamamlayan bir model olarak tarif etmeleri, başka bir sonuç doğuruyor. ABD’yle ittifakı tamamlayan bir ittifak, elbette İsrail’e karşı olamaz.

Tersine ABD’nin Mekke İttifakı’nı İran’a ve İran’ın müttefiklerine karşı konumlandırmak istediği görülüyor ki bu ittifakı İsrail’e yararlı hale getirir. İşte ABD’li Senatör Joe Wilson’un Husilerin Yemen’deki atağı üzerine yaptığı “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” demesi, o amaçlıdır. (ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Darrell Issa’nın Hürriyet üzerinden verdiği  “S-400’de en iyi çözüm BAE” mesaj da tamamlayıcı niteliktedir.)

ABD’nin “İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni” inşa etmesinin panzehiri ortada: İran, Mekke Paktı’na davet edilmeli. Bu Mısır’ın da BAE başta Körfez ülkelerinin de İsrail’le ilişkilerini gözden geçirmesini sağlar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2026

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Ortadoğu’da 7 ABD-Çin farkı

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, 2 Eylül 2026’da Kahire’de Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ile yaptığı görüşmede, Ortadoğu için kapsamlı bir “yeni güvenlik mimarisi” önerdi. Çin Dışişleri Bakanlığı bunu dört maddelik öneri olarak yayımladı:

1) Ortadoğu’nun güvenliğini bölge ülkeleri belirlemeli.

2) Sorunlar tek tek değil, bütünlüklü çözülmeli; Filistin merkezde tutulmalı.

3) Güvenliğin, ekonomik kalkınma temeli oluşturulmalı.

4) BM ve uluslararası hukuk merkezli bir sistem kurulmalı. 

ABD’den bölge ülkelerine kayan mimari

Xi’nin önerisi, 2022 Çin-Arap Zirvesi’ndeki “ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir Ortadoğu güvenliği” önerisinin geliştirilmiş hali. Pekin, özetle Ortadoğu’da “ABD merkezli güvenlik düzeni” yerine “bölge ülkeleri merkezli ortak güvenlik düzeni” öneriyor.

Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan’la yaptığı ortak savunma anlaşması ve bunun yeni üyelere açık bir Mekke Paktı olarak sunulması, tabii İran’a karşı olmaması şartıyla, Çin’in Ortadoğu için önerdiği yeni güvenlik mimarisiyle örtüşüyor. Buradaki temel sorun, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın bu ittifakı, ABD’yle ittifaklarının tamamlayıcısı olarak sunmaları. 

Toplamda ise ABD ile Çin’in Ortadoğu’ya yönelik güvenlik mimarisi yaklaşımları birbirine tamamen zıt durumda. Karşılaştıracak olursak:

İran ve İsrail’e yaklaşım farkı

1) Sistemin merkezi: ABD’ye göre ABD’nin bölgedeki askeri/siyasi varlığı ve ikili ittifakları, önemli dayanak durumunda ve sistemin merkezini oluşturuyor. Çin’e göre ise sistemin merkezi, bölge ülkelerinin kendileri. Xi, Ortadoğu halklarının “kendi işlerinin efendisi” olması gerektiğini söylüyor.

2) İsrail’in yeri: İsrail, ABD’nin bölgesel stratejisinin bir numaralı ortağı durumunda. ABD’nin güvenlik mimarisi, bölge ülkelerinin İsrail ile normalleşmesinin genişletilmesini içeriyor. Çin ise İsrail’e ayrıcalıklı/merkezi bir rol tarif etmiyor; güvenliği bütün bölge ülkelerinin ortak güvenliği üzerinden tanımlanıyor.

3) İran’ın yeri: İran’ın bölgesel etkisinin sınırlandırılması ve çevrelenmesi ABD stratejisinin çok önemli unsuru. Çin ise İran’ın dışlanmasını öngören bir güvenlik sistemine karşı. Çin’e göre İran bölgesel güvenlik düzeninin temel parçası.

Mimaride dış güçler meselesi

4) Filistin sorunu: ABD için Filistin sorunu konusu, İsrail-Arap normalleşmesinin alt başlığı niteliğinde. Xi ise açıkça Mısır’da “Filistin sorunu Ortadoğu sorununun merkezinde kalmaktadır ve hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir” dedi.

5) Dış güçler sorunu: ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinde, ABD’nin kendisi doğrudan bölgesel güvenlik sağlayıcısı rolünde. ABD bunu askeri mevcudiyet, güvenlik garantileri ve ortaklıklar yoluyla sürdürmek istiyor. Xi ise açıkça “dış güçlerin müdahalesine karşı çıkılması” gerektiğini söylüyor ve “bölge güvenliğinin bölgenin iç dinamiklerinden üretilmesi gerektiğini” savunuyor.

Kalkınmaya dayalı güvenlik anlayışı

6) Güvenlik ile kalkınma ilişkisi: ABD’nin güvenlik mimarisi ağırlıklı olarak askeri caydırıcılık, ittifaklar ve ortaklıklara dayanıyor. Çin ise kalkınmayı güvenliğin temeli görüyor. Çin’e göre ekonomik çıkarların bütünleşmesi, karşılıklı güven ve çatışmanın kaynaklarının azaltılması hattı inşa edilmeli.

7) Uluslararası düzen: ABD’nin güvenlik mimarisi anlayışında, ABD liderliğindeki ittifaklar ve ikili/çok taraflı güvenlik ortaklıkları belirleyici durumda. Çin ise bunu BM Şartı, uluslararası hukuk ile egemenlik ve toprak bütünlüğünün toplamı diye formüle ediyor. Xi Jinping, dış güçlerin “çifte standartları” terk etmesini istiyor.

Stratejik özerklik

ABD’nin güç kaybı, Çin’in ABD’yi dengelemeye başlaması, Ortadoğu’ya bakışlarındaki zıtlık ve toplamda çok kutuplu/merkezli dünyanın inşası, bölge ülkelerinin önüne stratejik düzlemde geniş bir manevra alanı yaratıyor. Mesele bölge ülkelerinin bunu değerlendirebilmesi. 

20. yüzyılı İngiliz/ABD emperyalizminin ağır baskısı altında geçiren ve ABD güvenlik mimarisine hapsolan bölge ülkelerinin önünde, artık “stratejik özerkliklerini” kazanma fırsatı var. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Eylül 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Haydut Trump

ABD ile Kanada arasındaki sosyal medyada süren animasyon savaşına hiç denk geldiniz mi? Bu animasyonların çoğu doğrudan Trump kaynaklı olduğu için kimi Amerikalılar “utanıyoruz” mesajı paylaşıyorlar. Utanılmayacak gibi değil: Örneğin kartal kılığında Trump elindeki tüfeği Kanadalı ördeğe doğrultup, Ontario Gölü’nün tabelasını Amerikan Gölü yapıyor!

Bilmeyenlere kötü bir mizah gelebilir ama ne yazık ki doğru. ABD Başkanı Trump, ABD ile Kanada arasındaki Ontario Gölü’nün ismini Amerikan Gölü ilan etti. Trump’a tepki gösteren Kanadalılar da göle Hürmüz Gölü demeye başladı.

Örtülü değil açık yayılmacılar

Kızılderililerin topraklarına çöken kurucu ABD’liler gibi Trump da Batı yarım küreye çökmenin peşinde: Danimarka’dan Grönland’ı istedi, Kanada’ya 51. eyalet muamelesi yapıyor, Panama Kanalı’na el koyma peşinde, Venezuela’nın petrolüne çöktü, Küba’yı ilhak etmekle tehdit ediyor.

Trump, önceki ABD başkanlarından farklı olarak, haydutluğunu açıktan yapıyor. Yoksa ABD’nin başkanları arasında, Demokrat ile Cumhuriyetçi başkanlar arasında, yayılmacılık, sömürgecilik, işgalcilik açısından temelde pek bir fark yok. Fark yöntemlerinde… 

Yeri gelmişken önemle altını çizeyim: Aynı durum İsrail için de geçerli. Kimi analizlerde sanki problem Netanyahu’ymuş, o ekimde  seçilemeyince herşey düzelecekmiş gibi yorumlanıyor. Öyle değil. İsrail kuruluşundan itibaren yayılmacıdır, işgalcidir. Bir kol bunu örtülü olarak, diğer kol da açıktan yapmayı savunur. Netanyahu budur, Trump gibi, açık.

Trump Venezuela petrolüne çöktü

Trump’un son haydutluğu Veneuzela petrolüne çökmesidir. Haydut bunu kişisel sosyal medya hesabından “dünya tarihinin en büyük petrol anlaşması” diye müjdeledi. Büyüklüğü doğru ama anlaşma olduğu yalan, çünkü bu bir çökmedir. Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu alçakça kaçırmasının sonucudur, Maduro’nun koltuğuna oturanları “ya petrol ya aynı muamele” diye tehdit etmesinin sonucudur ama daha acısı Delcy Rodriguez’in korkup Chavez ve Maduro’ya ihanet etmesinin sonucudur! 

Haydut Trump’ın anlaşma dediği emperyalist ABD’nin Venezuela’nın 65 milyar varillik kanıtlanmış petrol rezervini ele geçirmesidir. Kurulacak ortak şirketin yüzde 55’i, yani kontrolü ABD’de olacak. 

Dünyanın en büyük petrol rezervine sahip Venezuela’ya yıllarca ambargo uygulayan, uluslararası petrol şirketlerine Veneuzela’dan petrol çıkarmayı yasaklayan, Venezuela’nın kendi çıkardığı petrolü satmasını önleyen, Venezuela petrolü taşıyan tankerleri kendi limanlarına kaçıran, Venezuela’nın bankalardaki parasına ve altın rezervlerine el koyan, böylece ekonomisini vurarak halkı Chavez-Maduro yönetimine karşı kışkırtan emperyalist ABD, şimdi doğrudan Venezuela’nın petrolüne el koyuyor özetle. 

NATO 3.0 ve bağımlılık

ABD’nin İran’a saldırısının nedenlerinden biri de petroldür. Sadece petrole çökmek değil, petrolün dolarla satışının devamını sağlamak, petrolün alışveriş güzergâhlarını kontrol altında tutmaktır hedefleri…

Tamam, ABD’nin ürettiği petrol bir süredir tükettiğini karşılıyor ama bunun sınırı var. Çünkü ABD’nin kanıtlanmış petrol rezervi 35 milyar varil. ABD’nin yıllık üretimi 5 milyar varil olduğuna göre, bu 7 yıllık rezerv demektir.

ABD bir yandan enerjilere çökmenin ama diğer yandan da müttefiklerine bu enerjiyi pahalı satmanın uğraşında. Ukrayna’da olan odur. ABD, Avrupa’nın ucuz Rus doğalgazına erişimini engelledi, yerine kendi pahalı sıvılaştırılmış doğal gazını satıyor. Avrupa ekonomileri bu yüzden daralma yaşadı. (ABD şimdi de NATO 3.0 ile “güvenlik yükü paylaşımı” yaparak Avrupalılara silah satmaya hazırlanıyor.)

Konu Türkiye’yi de ilgilendiriyor ve İran’a ambargoyla birlikte daha da ilgilendirecek. Cumhuriyet’teki haberi görmüşsünüzdür. Türkiye’nin ABD’den doğal gaz ve petrol ithalatı artıyor. Yani ucuz Rusya/İran enerjisinin yerini pahalı Amerikan enerjisi almaya başlıyor. İşte NATO 3.0 aynı zamanda bu türden bağımlılıktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ağustos 2026

, , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın