Posts Tagged Türkiye
S-400 İsrail’in müttefikine mi veriliyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/09/2026
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yeni Şafak’a yaptığı açıklamada, S-400 hava savunma sistemlerinin üçüncü bir ülkeye satışı için görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “İlgili tüm ülkeler arasında teknik müzakereler devam ediyor” dedi.
S-400 almaya karar verildiğinde itiraz edenlere karşı “kimse bize karışamaz” diyen, alırken “vazgeç” baskısı yapanlara “geri adım atmayız” diyen iktidarın ABD baskısına direnemeyip S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, öncelikle Ankara’nın iradesi açısından vahimdir.
S-400 silah olmanın ötesidir
S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir;
– Askeri açıdan silah envanterini çeşitlendirerek tek adrese bağımlılıktan kurtulma tutumudur,
– Program düzeyinde ABD’den “stratejik özerk” olma hedefidir,
– Politika düzeyinde komşularla iyi işbirliği ve “bölge merkezli dış politika” izleme amaçlıdır.
Neo-Abdülhamitçi AKP hükümeti ise S-400’ü taktik amaçla, ABD’yle daha iyi pazarlık yapabilmek amacıyla aldı ama doğru dürüst pazarlık bile yapmadan, ABD’nin baskısıyla elinden çıkarmayı kabul etti.
ABD onaylı alıcı
Türkiye’nin S-400’ü verebileceği “onaylı” ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu belirtiliyor.
Fidan’ın ifade ettiği teknik müzakerenin sürüyor olmasının nedeni bu “onaylı” olma durumu olasılıkla. Türkiye’den S-400’ünü satmasını isteyen ABD’nin, devredilecek ülkeyi haliyle “onaylaması” gerekiyor. O ülke hem ABD’nin müttefiki olmalı hem de alacağı S-400 ABD’nin müttefiklerine karşı risk oluşturmamalı.
BAE bu kriterlere fazlasıyla uyuyor. Fazla kısmı da BAE’nin neredeyse İsrail’in bölgedeki en iyi işbirliği yaptığı ülke olmasıdır. BAE İsrail’le sadece bölgemizde değil Afrika’daki operasyonlarda da birlikte hareket ediyor.
Dolayısıyla Türkiye S-400’ü elinden çıkarırsa ve BAE’ye verirse, bu S-400’ü İsrail’in müttefikine vereceği anlamına gelir.
Moskova’nın tutumu
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bahsettiği “süren teknik müzakerelerin” önemli bir aktörü de S-400’ün üreticisi olan Rusya’dır.
Moskova’nın sözleşmeye rağmen Ankara’nın satışını engelleyeceğini sanmıyorum. Putin, S-400’ü satarken de Türkiye’nin elden çıkarmasına razı olurken de ülkesinin çıkarlarını düşünür haliyle.
Oradaki temel çıkarı da şudur: NATO üyesi Türkiye ile iyi işbirliği sürdürebiliyor olmak. Bunun değeri konuşulan yeni bir nükleer santralden çok daha fazladır Moskova için.
Astana-Atlantik terazileri
Dikkat edilirse, Ankara’daki NATO zirvesi, Türk dış politikası açısından bir viraj oldu. Son tahlilde Ankara’nın S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, NATO 3.0’ın sonucudur.
Türkiye iyi kötü denge kurmaya çalıştığı dış politika konularında, NATO zirvesinden bu yana, dengeyi Atlantik’in çıkarlarına uygun şekilde kırmaya başladı. Bu Ukrayna-Rusya savaşından da böyle, ABD-İran savaşında da, diğer bölge sorunları konusunda da…
S-400, Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte Astana Platformu’nda hareket ederek ABD dışı bölgesel çözümler aramasının sembolüydü. S-400’ün elden çıkarılması ise Türkiye’nin ABD stratejisine eklemlenmesi demektir. Bunun Ankara’nın İsrail politikasına nasıl yansıyacağını da önümüzdeki dönemde görmeye başlarız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2026
İsrail’in ‘üç güvenlik halkası’ hedefi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/09/2026
İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Suriye topraklarında yaptığı açıklama, dar anlamda seçim kampanyasıdır ama geniş planda İsrail’in Geniş Ortadoğu Güvenlik Mimarisi yaklaşımıdır.
Neresidir İsrail için Geniş Ortadoğu? Mevcut Ortadoğu’ya Kuzey Doğu Afrika, Güney Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile Ege Denizi dahildir.
İsrail’in güvenlik mimarisi
Netanyahu, Şeyh (Hermon) Dağı’ndan, Şam’a 40 kilometre mesafeden şu mesajı verdi: “Hermon Dağı’ndan Yermuk Nehri’ne ve oradan Akdeniz’e kadar tüm bölgeyi kontrol ediyoruz. Bu, eşi benzeri görülmemiş mutlak kontroldür.”
Netanyahu’nun mesajı İsrail’in iç içe geçen üç güvenlik halkası üzerinden güvenlik mimarisi oluşturma hedefine işaret ediyor:
Birinci halka: Filistin, Lübnan, Suriye ve Ürdün’den koparılacak toprak ve tampon bölgeler.
İkinci halka: Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) dayanarak bölgesel ittifak hattı.
Üçüncü halka: Yunanistan, Somaliland ve Hindistan’dan geçen geniş üçüncü daire.
İşbirliği modelleri
Tel Aviv açısından Doğu Akdeniz’deki İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan işbirliği budur. Enerji işbirliği olarak başlayan ve giderek askeri yön kazanan bir ittifak modeli bu. İsrail Yunanistan ile “Aşil Kalkanı” savunma anlaşması yaptı. “Mısır askerleri tarihinde ilk kez Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin askeri geçit törenine katılacak.” (Cumhuriyet, 11.9.2026)
Tel Aviv açısından ABD sponsorlu IMEC, yani Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Yolu da budur.
Hatta Tel Aviv açısından Beyaz Saray’ın Trump Koridoru’na çevirdiği Zengezur Koridoru da budur.
Suriye’de aslında kim kazandı?
Netanyahu Akdeniz’de “görülmemiş mutlak kontrol” mesajı veriyor ama Washington bunun olasılıksızlığının farkında. ABD Büyükelçisi Barrack o nedenle sık sık “Göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor.
Mesele de bu zaten: ABD müttefikliği, Kissinger’ın ifadesiyle, Türkiye için ölümcüldür. ABD yönetimi Türkiye’ye sürekli “Suriye’de siz kazandınız” diyerek, İsrail’in Suriye’deki kazanımlarını örtüyor:
a) İsrail’in üslere yaptığı saldırıların ardından Suriye Dışişleri, üslerin Türkiye’ye kullandırılmayacağını açıkladı. b) Suriye Dışişleri, İsrail’in 8 Aralık 2024 öncesi hatlara çekilmesi için ABD arabuluculuğunda görüştüklerini açıkladı. Bu, Şara yönetiminin, Esad yönetiminden farklı olarak İsrail işgali altındaki Golan Tepelerinden vazgeçtiği anlamına geliyor. Yeni Kolombiya hükümetinin “Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıma” kararı o amaçlıdır ve ABD faaliyetidir. c) Şara yönetimi Türkçeyi seçmeli dil kategorisinden çıkararak yerine Fransızcayı koydu. d) Şara yönetimi “enerji, liman, havacılık, su ve bankacılık” gibi çok önemli alanlarda Fransa’yla anlaştı.
İran Mekke Paktı’na davet edilmeli
Peki Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ortak savunma anlaşması İsrail’in modelinin karşısında mıdır? Suudi Arabistan’ın BAE’yle, Pakistan’ın Hindistan’la rekabeti kısmen buna işaret ediyor.
Ancak Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Mekke Paktı’nı, ABD’yle ittifaklarını tamamlayan bir model olarak tarif etmeleri, başka bir sonuç doğuruyor. ABD’yle ittifakı tamamlayan bir ittifak, elbette İsrail’e karşı olamaz.
Tersine ABD’nin Mekke İttifakı’nı İran’a ve İran’ın müttefiklerine karşı konumlandırmak istediği görülüyor ki bu ittifakı İsrail’e yararlı hale getirir. İşte ABD’li Senatör Joe Wilson’un Husilerin Yemen’deki atağı üzerine yaptığı “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” demesi, o amaçlıdır. (ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Darrell Issa’nın Hürriyet üzerinden verdiği “S-400’de en iyi çözüm BAE” mesaj da tamamlayıcı niteliktedir.)
ABD’nin “İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni” inşa etmesinin panzehiri ortada: İran, Mekke Paktı’na davet edilmeli. Bu Mısır’ın da BAE başta Körfez ülkelerinin de İsrail’le ilişkilerini gözden geçirmesini sağlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2026
Ortadoğu’nun ABD sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/08/2026
İlişkilerinin en gerildiği süreçte, İran ile Suudi Arabistan, Çin’in başkenti Pekin’de 10 Mart 2023’te biraraya gelerek normalleşme kararı almıştı. Çin’in bu barışçı diplomatik başarısı ABD’yi çok rahatsız etmişti. Çünkü sorun yoksa, ABD’ye ihtiyaç da olmazdı. ABD bölgedeki varlığını gerekçelendirebilmek için gerekirse sorun yaratıyor ve karşıtlıklar oluşturuyordu.
ABD iki yıl sonra Haziran 2025’te İran’a saldırı başlattı ve artık Suudi Arabistan ile İran karşı karşıyalar. ABD Suudi Arabistan’daki üslerinden İran’a saldırıyor, İran da Suudi Arabistan topraklarındaki o üsleri vurarak ABD’ye yanıt veriyor.
Sadece iki yıldaki şu farklı iki örnek bile bölgemizin en önemli sorununun ABD emperyalizmi olduğunu göstermektedir. ABD sorun çıkarırken, karşıtlıklar üretirken, bölge ülkelerine sıra sıra saldırırken, tersine Çin problemlerin çözümüne arabuluculuk yapmaktadır.
Bu “bölgenin dostu kim, düşmanı kim” temel sorusuna yanıt açısından kritik önemdedir. Bu, bölgesel güvenlik mimarisi inşa ederken sorulacak en temel sorudur.
Hangi güvenlik mimarisi?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan üçlüsünün imzaladığı Mekke İttifakı anlaşmasını değerlendirdiği söyleşinde şöyle dedi: “Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerinin Türkiye üzerinden uzun vadede hatta orta vadede uyumlaştırılması da mümkün.” (AA, 8.8.2026)
Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerini uyumlulaştırabilmenin olası olup olmaması bir yana, bağımsız Avrupa ya da Ortadoğu güvenlik mimarilerinden söz edebilir miyiz acaba? Çünkü ABD, Ukrayna ve İran krizleri üzerinden, her iki bölgenin güvenlik mimarilerini parçalayarak, kendisiyle uyumlu olanı inşa etmeye çalışıyor.
ABD, Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı dışarıda bırakan bir Avrupa güvenlik mimarisini, İran’ı vurarak da İsrail merkezli bir Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa etmeye çalışıyor.
Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Fidan’ın uyumlulaştırma iddiasında bulunduğu Avrupa ve Ortadoğu güvenlik mimarileri, eğer Rusya ve İran içinde değilse, zaten ABD sponsorlu güvenlik mimarileri olduğunu anlamına gelir.
Mekke Paktı’nın rolü
Bölgemizin önümüzdeki dönem açısından en temel konusu şudur: ABD’yi dışarıda bırakan bir büyük bölgesel güvenlik mimarisi inşa edilebilecek mi, yoksa biri ABD’nin kontrolünde olan, farklı güvenlik mimarileri mi olacak?
ABD, İsrail hegemonyasında bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor. ABD bunu Hazar-Akdeniz hattında İsrail-Türkiye normalleşmesiyle, Körfez-Akdeniz hattında İsrail-Körfez ülkeleri normalleşmesiyle sağlamayı planlıyor.
İran’ın başarısı bu bakımından kritiktir; ABD planlamasını füzeleriyle frenlemiş durumda. Dahası Amerikan güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığını da bölge ülkelerine göstermiş oldu.
Dolayısıyla bölge ülkeleri açısından maharet, bu konjonktürü, ABD’yi dışarıda bırakacak şekilde bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa edebilmenin zemini yapabilmektir. Tersine, bunu İran’ı dışarıda bırakan bir anlayışla ele almak ise bölgecilik değil, dar çıkarcılıktır ki döner dolaşır ABD’ye yarar.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Mekke Paktı’nın Ortadoğu güvenlik mimarisi açısından değerinin iki zıt temel ölçütü vardır: ABD ve İran’a karşı pozisyonu.
İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa edemez, üye ülkelerin güvenliğiyle sınırlı kalır ama daha önemlisi İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, ABD’nin bölgesel işlerinin vekaletini almış olur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2026
Mekke Paktı sorunu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/08/2026
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı ortak savunma anlaşması, bölgenin güvenlik mimarisi açısından yeni bir dönemin başlangıcıdır.
Anlaşmanın “üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını” içermesi, bu üçlü savunma anlaşmasına bir pakt niteliği sağlamaktadır.
Burada Türkiye açısında sorun şudur: Paktın diğer iki ülkesinin güvenlik, yakın savaş ve yakın silahlı saldırı açısından risk durumu nedir?
Beşli güvenlik mekanizması
Anımsayacaksınız, MHP lideri Bahçeli “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermişti. Peki öyle bir ittifak ne derece olasıydı, Bahçeli’nin dışarıdan destek verdiği AKP hükümeti, “ABD’ye karşı” böyle bir ittifaka gerçekten de soyunabilir miydi?
İşte bu tartışmalar sürecinde, anımsayasaksınız, bu köşede, 20 Eylül 2025’te “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” kurulması gerektiğini dile getirmiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.”
ABD destekli Sünni ittifak
Peki Mekke Paktı, bu beşli güvenlik mekanizmasına giden yol olabilir mi? Üç ülke, Mısır ve İran’ı da pakta dahil edebilir mi? Yoksa tersine bu pakt “İran karşıtlığı” mı içermektedir?
Suudi Arabistan ile İran iki cephede birden şu anda karşı karşıya. ABD İran’a saldırılarını Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerindeki üslerinden yapıyor. İran da bu ülkelerdeki ABD üslerini vuruyor. Diğer yandan iki ülke Yemen’de de karşı karşıyalar. ABD-İran savaşının Hürmüz Boğazı’na, Suudi Arabistan-Yemen çatışmasının da Babül Mendeb Boğazı’na etkisi dikkate alınırsa, konu küresel bir meseledir üstelik.
Kaldı ki anlaşmanın “Mekke” ismiyle yapılması bile Sünniliğine ve İran karşıtlığına işaret etmektedir.
Son olarak ABD Başkanı Trump’ın Mekke Paktı konusunda yaptığı “olumlu” değerlendirme de üçlü ittifakın “İran karşıtı” karakterine işaret etmektedir.
NATO’da alan kaydırılması meselesi
Peki Türkiye neden böylesi bir yükün altına girdi? Suudi Arabistan’ın İran’la iki cephede karşı karşıya olduğu, Pakistan-Hindistan çatışmalarının büyüme riski taşıdığı şartlarda, Türkiye neden “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” anlaşması yaptı?
Ankara’nın bu pozisyonu, NATO’nun Ankara Zirvesi’yle başlayan yeni süreçten bağımsız değil. NATO’da alan kaydırılıyor. Adana’da Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu yeni bir NATO karargâhı kuruluyor.
Yakın zamanda Suudi Arabistan’da “çok uluslu bir deniz savunma ittifakı” da kurulmuştu. Türkiye, “Kızıldeniz, Babül Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi’nde küresel enerji tedarik yollarını güvence altına alma” amaçlı o ittifaka da dahil olmuştu.
Ankara’nın beklentisi ne?
İran’a karşı müttefiklerinden aradığı desteği bulamayan ABD’nin NATO aracılığıyla o desteği nasıl sağlayabildiğini incelemiştik. NATO’nun Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirisinde İran’ın hedef alınmasının Türkiye açısından ne büyük risk taşıdığını çözümlemiştik. İşte o riski büyüten yükümlülüktür Mekke Paktı.
Peki Türkiye bu riski neden alıyor? Ankara dört füze provokasyonuna rağmen ABD’nin yanında İran’a karşı konumlanmamışken, bugün neden böyle bir riski alıyor?
Amaç Pakistan’ın nükleer gücünden yararlanmak mı? Amaç ABD-Suudi Arabistan’ın imzaladığı nükleer anlaşmadan yararlanmak mı? Amaç “Bayraktar merkezli askeri endüstriyi” iki büyük silah alıcısı üzerinden geliştirmek mi? Yoksa amaç sünni blok liderliği mi? Ya da hepsi mi?
Astana’dan Mekke’ye
Türkiye kısa süre öncesine kadar İran ve Rusya’yla Astana Platformu’ndaydı, ABD rahatsızdı. Türkiye bugün Pakistan ve Suudi Arabistan’la Mekke Paktı’nda, ABD memnun, Trump coşkuyla selamlıyor savunma ittifakını…
Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2026
Irak’ta Ukrayna hücresi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/08/2026
Irak’ı, ABD-İran savaşının bir alt cephesi yapmaya dönük olaylar yaşandı son bir haftada.
Bu olaylar iki düzlemde ortaya çıktı: Biri, Irak topraklarından Irak’ın komşularının hedef alınması ve bu saldırılarla ilgili olarak İran’ın suçlanması. İkincisi ise Türkiye’yi de ilgilendiren “Kürt kartı” konusu.
Hedef ‘Irak’ı çatışma alanı’ yapmak mı?
Olguları kronolojik olarak sıralayacak olursak:
– Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran ticaret gemisini vurdu. (Cumhuriyet, 25.7.2026)
– Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, Irak’tan havalanan insansız hava araçlarıyla (İHA) ülkedeki bazı petrol tesislerinin hedef alındığını açıkladı. Irak’ta faaliyet gösteren İran destekli silahlı gruplar Suudi Arabistan’a yönelik İHA saldırılarının arkasında oldukları yönündeki iddiaları reddetti. (Sputnik, 27.7.2026)
– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Abudi, Ukrayna adına faaliyet gösteren ve ülke içinde düzenlenen çeşitli saldırılardan sorumlu olan hücrelerin yakalandığını açıkladı. (Cumhuriyet, 28.7.2026)
– Irak Başbakanlık Basın Ofisi: “Irak Ulusal Güvenlik Konseyi, ABD ve Suudi Arabistan’ın Haşdi Şabi’ye ait bazı merkezleri hedef aldığı saldırıların ardından düzenlediği olağanüstü toplantıda, Irak’ın egemenliğini ihlal eden girişimlere karşı koymak ve komşu ülkeleri tehdit edebilecek her türlü girişimi önlemek amacıyla bir güvenlik planının hayata geçirilmesine karar verdi.” (AA, 29.7.2026)
– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım Abbudi: “Bazı taraflar Irak’ı, ülke çıkarlarına hizmet etmeyen çatışmaların içine çekmeye çalışıyor.” (Rudaw, 30.7.2026)
– ABD ordusu, Erbil Uluslararası Havalimanı’ndan Patriot füze sistemlerini ve personelini çekmeye başladı. (Al-Monitor, 1.8.2026)
– Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik herhangi bir saldırının çıkış noktası veya geçiş güzergahı olarak kullanılmasına izin vermeyeceklerini açıkladı. (Dünya, 2.8.2026)
Ankara-Tahran uyumu
Anımsayacaksınız, ABD Başkanı Trump, 40 Gün Savaşı’nın bir aşamasında Irak’ın kuzeyindeki iki Kürt grubunun liderlerini telefonla arayarak, İran’a karşı harekete geçmelerini istemişti. Ancak Barzaniler ve Talabaniler, bu talebe olumsuz yanıt vermişlerdi. İki grubun bu kararında birincil olarak İran’ın ABD-İsrail cephesine ağır kayıplar yaşatıyor olması ve ikincil olarak da Türkiye ve diğer bölge ülkelerinin uyarısı etkili olmuştu.
Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi daha sonra yaptığı bir açıklamada, bu konuda Türkiye’nin önemli rol oynadığına dikkat çekmişti: “Savaş sırasında ABD ve İsrail’in planlarından biri, Irak Kürdistanı’nda bulunan İranlı silahlı Kürt gruplarını harekete geçirerek İran içinde ikinci bir cephe açmaktı. Bu konuda Türkiye önemli bir rol oynadı. Türkiye, Amerikalılarla görüştü ve bu meselede son derece kararlı bir tutum aldı. Yürütülen bir dizi girişim bu planı boşa çıkardı.” (Al Monitor, 20.7.2026)
Bu konuda son bir haftada önemli bir gelişme daha yaşandı. Ankara Tahran’a “Irak’taki İranlı Kürt gruplara saldırıları durdur, bu onları İsrail’e yaklaştırır” mesajı verdi (Ragıp Soylu, Middle East Eye, 31.7.2026). Ankara’nın uyarısında, öncelikle PKK’yle yürüttüğü çözüm sürecininin etkilenmemesi amacı olduğu anlaşılıyor.
Amaç İsrail’in “nüfuz alanını” genişletme
ABD ve İsrail, bir yandan İran’a doğrudan saldırırken, bir yandan da İran’dan Filistin’e uzanan “direniş hattını” ortadan kaldırmaya çalışıyor. Suriye’de Esad yönetiminin yıkılması ve ABD’yle uyumlu Şara’nın iş başına getirilmesi bu amaçlaydı. Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılmaya çalışılması bu amaçladır. ABD’nin Irak ile Körfez üülkelerini karşı karşıya getirerek Bağdat yönetimi üzerinde basınç oluşturmaya çalışması ve hükümeti İran’a karşı pozisyon olmaya zorlaması bu amaçladır.
ABD, “İran’ın nüfuzu bölgeyi tehdit ediyor” diyerek ve bu söylem üzerinden bölge ülkelerinin bir kısmını İran’a karşı konumlandırarak, İsrail’in bölgedeki “nüfuz alanını” genişletiyor. Türkiye başta bölge açısından asıl sorun budur.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2026
Hazar’da ortak cephe olasılığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/07/2026
Yinelemek pahasına şu iki saptamayla başlayalım:
1) ABD’nin İran’a saldırısı, “ana strateji” düzleminde, ABD’nin Asya’yı ve Çin’i hedef almasının aşamasıdır.
2) Ankara’daki NATO zirvesi ve 6 maddelik sonuç bildirisi, NATO üyelerine Rusya’ya ve İran’a karşı konumlanma görevi yüklemektedir.
Ankara’daki NATO zirvesinin önemi
ABD’nin NATO aracılığıyla müttefiklerine dayattığı bu planlama haliyle en çok Türkiye’yi etkileyecektir. Türkiye Ukrayna-Rusya savaşında “aktif tarafsızlık” izledi, ABD-İran savaşında ise dört füze kışkırtmasına rağmen ABD’ye üslerini ve hava sahasını kullandırmadı ve savaşın dışında kalabildi.
Ancak NATO’nun 7-8 Temmuz tarihli Ankara zirvesi bu açıdan bir değişiklik dayattı. İstanbul Boğazı’ndaki yeni deniz komutanlığı Ukrayna ile, Adana’daki yeni NATO kolordu karargâhı da Doğu Akdeniz-Ortadoğu ile ilgilidir. Haliyle ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi Rusya ve İran’a karşı pozisyonlamasıyla ilgilidir.
Netanyahu ve Zelenski’nin hedefleri
İsrail Başbakanı Netanyahu ile Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin peşi sıra Washington’da bulunmaları elbette bir planlamayla ilgili. Her iki isim taktik düzeyde ABD’den destek almanın ve stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenmenin peşinde:
– Netanyahu taktik düzeyde ABD-İran anlaşmasını önleyebilmenin yolunu ararken, stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenerek Ortadoğu’da genişlemek ve merkez ülke olmak istemektedir.
– Zelenski ise taktik düzeyde Trump yönetiminden yeniden almaya başladığı desteği artırmanın ve stratejik düzeyde Ukrayna’yı NATO’ya bağlamanın peşindedir.
Ukrayna Hazar’da İran gemisini neden vurdu?
Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisini vurmasının anlamı işte buradadır. Zelenski, taktik düzeyde Rusya-İran tedarik hattına saldırarak iki ülkenin silah sevkiyatına müdahale edebileceğini ve buradan hareketle Trump’a “Rusya-İran askeri ortaklığını” hedef alabileceğini göstermek istedi.
Zelenski’nin “iki savaşı birleştirme” amacı elbette öncelikle Washington’un desteğini artırmak istemesiyle ilgili ve Trump yönetiminin şu ana kadar “iki savaşı ayrı ele alma” şeklinde götürdüğü planlamaya da uymuyor. Ancak Trump yönetiminin son birkaç aydır Ukrayna-Rusya savaşı konusunda yeniden söylem değiştirmesi, Alaska’da bir anlaşma yapmadıklarını belirtmesi ve daha önemlisi Pentagon’un yeniden Ukrayna’ya askeri destek vermeye başlaması bir durum değişikliğine işaret ediyor. NATO zirvesi kısa sonuç bildirisinden “Rusya’ya karşı Ukrayna’ya ve İran’a karşı ABD’ye (ve elbette İsrail’e) destek” çıkması da bir strateji değişikliğine işaret ediyor.
Dolayısıyla ABD açısından “Asya’ya karşı geniş cephe” stratejisi, koşullarını bulabilirse, hayata geçirilmek istenecektir.
ABD’nin Hazar’daki taktik hamleleri
Kaldı ki ABD bu stratejinin kimi taktik hamlelerini zaten başlattı: 1) ABD, Esad’ı devirme operasyonu üzerinden Astana Platformu’nu, Türkiye-Rusya-İran ortaklığını rafa kaldırdı. 2) ABD, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Zengezur Koridoru’nu 99 yıllığına Trump Koridoru’na çevirerek Güney Kafkasya’ya, Türkiye-İran-Rusya arasına, kama gibi girmeye çalışıyor. 3) ABD, Gürcistan-Rusya ilişkilerini bozmaya, Gürcistan’ı NATO üyesi yapmaya, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısından ABD/NATO üssü elde etmeye çalışıyor. 4) ABD Büyükelçisi Barrack, mevcut tablo hiç öyle göstermese de ısrarla “göreceksiniz, Türkiye ve İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor.
Dolayısıyla ABD’nin bu “ana/büyük stratejisi”, Türkiye’yi Karadeniz, Hazar, Doğu Akdeniz ve Basra (Fars) Körfezi çerçevesi içerisinde İran ve Rusya ile sıkıntıya sokma riski içermektedir.
İç politik mücadele ve onunla bağlantılı operasyon-gözaltı trafiği ise siyasetin ve kamuoyunun bu esas tehdide dikkat kesilmesini engellemektedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Temmuz 2026
Türkiye 3.0: NATO’nun merkez cephe ülkesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/07/2026
NATO 3.0, ne yazık ki aynı zamanda Türkiye 3.0’dır.
NATO 1.0, NATO’nun kurulmasından SSCB’nin 1991’de dağılmasına kadarki süreçtir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek kuruluşunun iki temel niteliği olan bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi sulandırdılar, Yeşil Kuşak projesi içerisinde Türkiye’nin laik karakterini aşındırdılar, ABD’nin komünizmle mücadele programı içinde Türkiye’nin insan birikimini öğüttüler. Böylece NATO 1.0 sürecinde, Türkiye 1.0 oluştu.
ABD NATO üzerinden Türkiye’yi dönüştürüyor
NATO 2.0, SSCB’nin 1991’de dağılmasından 2026’ya kadarki süreçtir. Bu süreçte ABD NATO’yu Rusya’ya doğru genişletti, Yugoslavya’yı parçaladı ve Ortadoğu’ya saldırdı. NATO 2.0’da Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek “ılımlı İslamcılığa” bağladılar. Böylece NATO 2.0 sürecinde, Türkiye 2.0 oluştu.
NATO 3.0 ise Avrupa’nın Rusya’ya karşı güvenlik sorumluluğunu alması, Ortadoğu’da İsrail hegemonyasında yeni bir düzen kurulması, ABD’nin Asya-Pasifik’e ağırlık vermesi ve NATO’nun Asya’yı hedef alması sürecidir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek Avrupa’nın güvenliğine jandarma yapmayı, İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi üzerinden Ortadoğu düzeninden pay almasını sağlamayı, ABD ve İsrail için İran engelinin kaldırılmasında rol almasını zorlamayı amaçlıyorlar. Özetle Türkiye’yi NATO’nun merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. Böylece NATO 3.0 süreci, Türkiye 3.0 süreci olacak.
ABD’nin NATO’yu İran’a sokma hedefi
Evet, NATO 3.0, Türkiye’yi merkez cephe ülkesi yapmanın adıdır. Türkiye’yi İstanbul Boğazı’ndan Rusya’ya karşı, Adana’dan Ortadoğu’ya karşı bir merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar.
Erdoğan’ın NATO zirvesindeki şu sözleri çok şey ifade ediyor: “NATO 3.0 hedefine en kısa zamanda ulaşmamız için şu iki hususa dikkat çekerim: Birincisi, savunma işbirliğinde engeller kaldırılmalıdır. İkincisi, Avrupalı müttefikler olarak kıta savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenirken, ittifakın bütünlüğünü ve transatlantik ilişkileri zayıflatabilecek tasarruflardan da kaçınmamız gerekiyor.”
Transatlantik ilişkileri, yani ABD-Avrupa ilişkilerini şu anda zayıflatan konular ne peki? Danimarka toprağı Grönland’ın ABD’ye verilmemesi, NATO ülkelerinin İran’a karşı ABD ve İsrail’e destek vermemesi ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan Ukrayna’da savaşa girmemesi…
Bu durumda Ankara Transatlantik ilişkilerin zayıflamaması için Grönland’ın ABD’ye verilmesini, NATO’nun İran’a saldırmasını ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan devreye girmesini mi destekliyor yani?
Zirve günü ABD’nin İran’a saldırması ve Trump’ın “İran’la mutabakat benim için bitti” diyerek “yeni bir saldırı başlatacaklarını” ilan etmesi önemli.
ABD’ye “sadık” olmayı reddediyoruz!
NATO 3.0, ne yazık ki Türkiye 3.0’ı doğurdu. NATO zirvesi öncesi başlayan tutuklamalar ve gazetecilerin akredite edilmemesi gibi konular işte bu nedenleydi. Uçak motoru ve F-35 havucu ile savunma ihalelerinden pay üzerinden Türkiye’ye merkez cephe ülkesi olma görevi verdiler. İktidar “artık kanat ülkesi değil, NATO’nun merkez ülkesiyiz” diyerek bu göreviyle övünüyor!
ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’la görüşmesi sırasında Türkiye’yi “sadık olacağını düşündüğümüz birçok ülkeden daha sadık” diye nitelemesi işte bu nedenledir. Hayır, “ABD’ye sadık olmayı” reddediyoruz!
NATO Zirvesi sonuç bildirgesi
NATO Zirvesinin kısa sonuç bildirgesinde iki önemli karar var: Birincisi Rusya’ya karşı Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık destek paketi açıklandı, ikincisi de NATO doğrudan İran’ı tehdit etti.
Bu iki karar Türkiye’yi ilgilendiriyor. İstanbul Boğazı’ndaki ve Adana’daki yeni askeri yapılarla örtüşen NATO’nun bu iki kararı Türkiye açısından ciddi risk potansiyeli oluşturuyor.
Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve NATO’nun Türkiye’den çıkarılması artık çok daha yakıcı bir ihtiyaç.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2026
NATO zirvesi ve Rusya
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/06/2026
Rusya, NATO için “uzun dönemli tehdit” kapsamında. Kuşkusuz denklem gerçekte tersidir, zira tehdit eden pozisyonunda olan aslında NATO’dur.
Rusya, ABD’nin verdiği “NATO doğuya doğru genişleme olmayacak” sözünün faturasını ağır ödedi. NATO, ABD stratejisine göre aşama aşama Rusya’ya doğru genişledi. Ukrayna artık son duraktı ve Rusya kuşatmayı Ukrayna’dan yarmaya mecbur kaldı.
İran’dan Ukrayna’ya dönüş taktiği
Dolayısıyla Rusya meselesi Ankara’daki NATO zirvesinin hâlâ en kritik konu başlıklarındandır. Hâlâ dememiz şundan: ABD’nin stratejik önceliği nedeniyle Ukrayna’da barış arayarak İran’a ağırlık verme taktiği, ABD ile Avrupa arasında soruna dönüşmüştü. Trump ile Putin’in Alaska zirvesi, Brüksel tarafından Washington’un “Kiev’i ve Avrupa’yı satışı” olarak yorumlanmıştı.
Şimdi şartlar değişti. İran’da barış arayan ABD, bu kez Ukrayna’ya destek verme taktiğine döndü. Son dönemde ABD ve müttefiklerinin Kiev’e artan askeri, ekonomik, istihbari ve teknolojik desteğinin anlamı budur.
ABD’nin Avrupa planı
Alaska zirvesi, Trump’ın barış söylemleri, Washington’un Kiev’e desteğini azaltması gibi konular, ABD açısından aynı zamanda Rusya’yı Çin’den koparmanın da taktiğiydi. Ancak Çin-Rusya stratejik ortaklığının değerini iyi bilen Putin yönetiminin Amerikan tezgahına düşmesi elbette söz konusu olamazdı.
ABD bu nedenle Çin’den koparamadığı Rusya’ya Avrupa baskısı uygulamayı amaçlıyor. Avrupa Rusya’yı oyalarken ve zayıf düşürürken, ABD de Asyalı müttefikleriyle birlikte Çin’i çevrelemeyi derinleştirmek istiyor. Strateji bu…
ABD şimdi Ankara’daki NATO zirvesinde bu stratejisini uygulayarak hem Avrupalıları NATO’nun geleceği konusunda memnun etmiş olacak ama hem de Avrupalıları savunma bütçelerini artırmaya mecbur etmiş olacak. Türkiye için ise çifte denklemde kazanç arıyor.
NATO’nun üç mekanizması
Dolayısıyla Ankara’daki NATO zirvesini Rusya açısından kritik yapan konular şunlardır:
1) NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu yeni Polonya karargâhı ve Karadeniz’den sorumlu yeni Romanya karargâhı, doğrudan Rusya’yla ilgilidir.
2) Anadolu Kavağı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı, Karadeniz’le ve Rusya’yla ilgilidir.
3) NATO üyelerinin Ankara’da Ukrayna için oluşturacağı tam destek paketi elbette Rusya’ya karşıdır.
Putin’in NATO uyarısı
Pentagon ile CIA’nın son iki aydır Ukrayna’ya destek vermeye başlaması, Ukrayna’nın NATO üyeleri destekli İHA saldırıları, ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun “Alaska’da anlaşma olmadı” demeye başlaması yeni bir duruma işaret ediyor.
Rusya da beliren bu yeni duruma uygun olarak, tehdide açıktan işaret etmeye başladı. Kremlin’de askeri okul mezunlarına hitap eden Putin’in, “NATO ülkeleri Kiev’e destek vermenin ötesine geçerek Rusya ile açıkça savaşa hazırlanmaya başladı” demesi önemli. (Harici, 24.6.2026)
Türkiye’yi bekleyen büyük risk
Türkiye açısından ise mesele şu: ABD’nin bu stratejisi her ne kadar Ankara’daki iktidarı memnun ediyorsa da Türkiye için büyük risklerle doludur ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırıdır. Çünkü Türkiye’nin Rusya karşıtlığında en ufak çıkarı yoktur.
Ankara’dakiler memnun. Çünkü Avrupa’nın güvenliğinde rol almanın ve yeni NATO görevlerine talip olmanın, kendilerine de “siyasi meşruiyet” sağlayacağını hesap ediyorlar.
NATO’culuk bu nedenle Türkiye açısından büyük tehdittir ve NATO’ya karşı olmak bir yurtseverlik görevidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Haziran 2026
İki zirve arası dönüşüm
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 25/06/2026
İktidarın NATO zirvesi hazırlıkları, Ankara’nın Ankaralılara yasaklanmasına dönüştü. NATO’ya karşı eylem yapabilirler diye ev baskınıyla 209 Ankaralı gözaltına alınıyor, bazı caddeler Ankaralılara kapatılıyor, kalabalık yapmasınlar diye memurların bir bölümü idari izinli sayılıyor, her türlü etkinlik yasaklanıyor.
Kısacası Ankara iki hafta boyunca Ankaralılara kapatılıp, NATO’culara açılıyor.
Egemenliğin devri meselesi
NATO zirvesi, kimi gazetecilere de kapalı. (Kendimi hiç saymıyorum, zira İletişim Başkanlığı “dosyanız inceleniyor” diyerek sekiz aydır basın kartımı yenilemiyor, dolayısıyla resmi olarak gazeteci kabul edilmiyorum.)
Aydınlık’ın dünkü manşet haberiydi: Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü ve Ulusal Kanal Ankara Temsilcisi’nin de aralarında olduğu sekiz gazetecinin NATO zirvesine akreditasyon talebi reddedilmiş. Ama konunun vahameti şurada: Gazeteciler zirveye akredite olmak için Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına başvuruyorlar. İletişim Başkanlığı gazetecilerin doğrudan NATO Akreditasyon Birimine başvurması gerektiğini söylüyor. Gazeteciler de başvuruyor ama NATO sekiz kişiyi reddediyor. Üstelik red yanıtında “Kararın gerekçelerini açıklayamıyoruz, karar kesindir” diyor! İletişim Başkanlığı yetkilileri ise Aydınlık’a “Biz bile akreditasyon başvurusu yaptık. Zirveyi izinle takip edeceğiz.” bilgisini veriyor!
Yıllardır anlatmaya çalıştığımız NATO üyeliğinin “kısmi egemenlik devri” olduğu tezimiz, bundan daha iyi nasıl doğrulanabilir? Türkiye’nin gazetelerinin ve televizyonlarının Türkiye halkını bilgilendirme görevlerini yerine getirmesine Türk devleti değil, NATO karar veriyor!
Siyaset-sermaye-bürokrasi mutabakatı
NATO’nun dönüşümünde Türkiye’nin yeni bir rol üstlenmesi konusunda siyaset-sermaye-bürokrasi üçgeninde tam bir mutabakat var. (Burada siyasetten kastımız sistem partilerini, sermayeden kastımız TÜSİAD başta büyük sermayeyi ve bürokrasiden kastımız devlet aygıtını kapsıyor.)
İktidar zaten Adana’da Yeni Kolordu Karargâhı ve İstanbul’da Deniz Unsur Komutanlığı ile Batı Asya’ya doğru alan kaydırmaya hazırlanan NATO’nun yeni görevlerini üstlendi. Bunu “Artık NATO’nun kanat değil, merkez ülkesiyiz” tezi ve onu tamamlayan “Türkiye’siz Avrupa güvenliği mümkün değil” tezi ile içeriye pazarlıyorlar. NATO’nun dönüşümünde alınacak rol ile Atlantik nezdindeki siyasi meşruiyet arasında doğrudan bağ kuruluyor.
Sermaye bu dönüşümü net bir şekilde istiyor. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras, Konseyin 18 Haziran’daki toplantısının açılışında yaptığı konuşmada açıkça söyledi: “Önümüzdeki dönemde güvenlik ile ekonomi, savunma ile sanayi ve jeopolitik ile teknoloji arasındaki sınırlar giderek daha fazla iç içe geçecek. Türkiye’nin bu yeni denklemde üstleneceği rol, NATO’nun dönüşümü ve transatlantik güvenlik mimarisinin şekillenmesi açısından kritik önem taşıyor.”
Bürokrasi de bu dönüşümü destekliyor. Son yıllarda bürokraside “güvenlik bürokrasisi” ağırlık kazanıyor ve “askeri sanayi merkezli yeni ekonomi” buna ayrıca güç veriyor. Hükümetin Savunma, Dışişleri, İçişleri ve Adalet gibi kritik bakanlıkları doğrudan bürokrasi tarafından yönetiliyor. Bu “partinin devletleşmesi – devletin partileşmesi” ilişkisinin yansıması aynı zamanda.
22 yıl sonra
AKP iktidarının ilk döneminde, 2004’te, NATO zirvesi İstanbul’daydı. Üstelik AKP liderliği, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığını üstlenmişti. Ama NATO’nun İstanbul zirvesi ağır yasaklara sahne olmamıştı. Peki 22 yıl sonra NATO’nun Ankara zirvesinde, aynı iktidar, bu kez neden ağır yasaklar uyguluyor?
NATO zirveleri arasındaki bu fark, öncelikle AKP eliyle Türkiye’de yapılan büyük dönüşüme işaret ediyor: Türkiye’nin demokrasi erozyonuna, anayasayı ve yasaları özel durumlarda kenara koyabilen tek adam rejimi inşasına işaret ediyor.
Ama aynı zamanda iktidarın “yerli ve milli” propagandasının sahteliğine, iktidarın NATO’culuğuna, Atlantikçiliğine işaret ediyor. Hatta görev tanımlamasında basamak tırmanmaya da işaret ediyor: 2004’teki BOP Eşbaşkanlığından, 2026’da bütün Asya’ya karşı görev hazırlığına…
Ve elbette, toplumun 22 yılda devletin ve hükümetin aksine, ABD’ye ve NATO’ya daha fazla karşı olduğuna ve bundan korktuklarına işaret ediyor.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Haziran 2026