Posts Tagged Türkiye

TBMM Mekke İttifakı’nı neden reddetmeli?

Mekke Ortak Savunma Anlaşması onaylanması için yarın TBMM Genel Kurulu’na geliyor. Anlaşmanın imzalandığı  7 Ağustos’tan bu yana konuyla ilgili birçok yazı yazdım. Yarınki oylamadan önce bir kez daha konuyu ele alarak milletin vekillerine seslenmek istiyorum. İşte milletvekillerinin Mekke İttifakı’na “hayır” demesini gerektiren 9 neden:

10 yıllık bağlama

1) Muhalefet milletvekilleri, bu anlaşmaya TBMM’nin onuru için hayır demeli öncelikle. Zira iktidar, bu anlaşmayla TBMM’yi ve milletin iradesini yok saydı. Daha vekiller Anayasa’nın 90. maddesine göre bu anlaşmayı onaylamadan, iktidar onaylanmış gibi anlaşmaya dair icraatlar yaptı: Komite kurdu, genel sekreter oyladı, toplantılar yaptı, 5 Ekim’deki toplantıda Suudi Arabistan’a askeri destek kararı aldı.

2) 16 maddeli anlaşmaya göre üye ülkeler 10 yıl boyunca bu anlaşmadan çekilemeyecekler! İktidar, anlaşmayla 10 yıl boyunca Türkiye’yi bağlıyor, kendinden sonraki iktidarları bu politikasına mecbur bırakıyor. Bu kabul edilemez.

Anlaşmanın merkezinde Yemen var

3) CHP yönetimi hem “Yemen’e asker gönderilmesine karşıyız” diyor ama hem de “anlaşmayı onaylayacağız” diyor. Yemen’e asker göndermek istemeyen biri bu anlaşmaya evet diyemez. Zira anlaşmanın merkezinde bu konu var. Öyle olduğu için de daha anlaşma konusunu milletvekillerine sormadan, Yemen topraklarını bombalayan Suudi Arabistan’a askeri destek kararı aldılar.

4) İktidar “Suudilere askeri desteğimiz saldırı değil, savunma amaçlı” diyerek anlaşmaya evet denilmesini istiyor. Savunma ve saldırı ikiz kardeştir. Savunma da saldırı da bir savaş halidir. Suudileri savunmak için gönderdiğiniz Mehmetçikler, kaçınılmaz olarak savaşın parçası olurlar.

İsrail de Husilere karşı

5) Mekke İttifakı, kurulduğu andan beri ABD ve İsrail tarafından destekleniyor. Neden? Çünkü Mekke İttifakı’nın hedef aldığı Husiler (Ensarullah Hareketi), ABD ve İsrail’in de hedefi. O nedenle Husilere karşı ABD ve İsrail ile aynı cephede olup olmamaya oy vereceksiniz son tahlilde.

6) Husiler, Gazze soykırımı yapan İsrail’e füze fırlatan, İsrail gemilerini vuran, Filistinli kardeşlerini lafla değil eylemle savunan bir harekettir. Husilere karşı konumlanmak, Filistinlilere sırtını dönmek demektir. 

7) Trump da Jeffrey de Barrack da açık açık söylediler: “ABD’nin yeni doktrini gereği Ortadoğu’daki işlerimizi müttefiklerimize paylaştırıyoruz” dediler, bunu “yük paylaştırma stratejisi” diye niteledir. ABD’nin bölgedeki en önemli işi petrodolar anlaşması gereği Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin güvenliğini garanti etmektir. İşte vereceğiniz oy ile ABD’nin bu işini yüklenip yüklenmemeyi kararlaştırmış olacaksınız.

11 yılda 3 farklı tutum

8) Türkiye dünyada ilk antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşı ile kurulmuş ülkedir. Öyle olduğu için de mazlumlardan yana konumlanır. Suudi-Husi savaşında zalim kimdir, mazlum kimdir? Saldıran kimdir, topraklarını savunan kimdir? 2015’ten bu yana Husilere karşı operasyon yapan Suudi Arabistan’dır. ABD, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri, 2015’ten bu yana birçok kez Suudilerin yanında Husilere karşı savaştı ama püskürtüldü. Burada mazlum olan Husilerdir, topraklarını Suudi Arabistan’a karşı korumaya çalışan Yemenlilerdir. Türkiye, mazlumun karşısında konumlanamaz.

9) Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2015’te “Suudi Arabistan’ın (Yemen’deki) müdahalesini destekliyoruz. Durumun gidişatına bağlı olarak lojistik destek vermeyi düşünebiliriz” dedi. Ancak Kaşıkçı cinayeti nedeniyle Ankara-Ryad ilişkileri bozulunca, Erdoğan bu kez 2019’da Suudi Arabistan’ı Yemen’i bombalamakla ve bu ülkeyi “yerle yeksan” etmekle suçladı. Hatta Erdoğan bir konuşmasında “Yemen’i bu hale getiren Suudi Arabistan’ın hesap vermesi gerektiğini” bile savundu. Ama Riyad’la ilişkileri düzeltmeye karar verince, aynı olayda üçüncü kez tutum değiştirdi.

10 yıl üyelikten çıkılamayacak bir anlaşmayı size onaylatmaya çalışan iktidar, bu anlaşmanın öncelikli işi olan Yemen konusunda 11 yılda üç kez tutum değiştirdi. Sadece bu nedenle bile oyunuz “hayır” olmalı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Mekke İttifakı – İran toplantısının sorunları

Mekke İttifakı üyesi üç ülke yetkililerinin Tahran’da İranlı yetkililerle yaptığı toplantı, birkaç düzlemde incelenmesi gereken önemdedir. 

Toplantının bir düzleminde, bölge açısından en önemli sorun olan ABD/İsrail – İran savaşı var ama bir diğer düzlemde de İran’ın Mekke İttifakı’na katılma olasılığı var. Ve bir üçüncü düzlemde de ABD’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinin zayıflamasının yansımaları konusu var. 

Bölgesel krizlere bölgesel çözüm

İncelemeye dörtlü toplantının çıktılarıyla başlayalım. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, o çıktıyı şu sözlerle özetledi: “Batı Asya’daki güvenliğin bölge içine dayanması sonucuna vardık. Her türlü dış müdahale önlenmeli.” (Tesnim, AA, 26.10.2026)

İran dışişleri kaynakları da toplantıya dair en önemli çıktıyı, “bölgesel krizlere bölgesel çözüm” diye özetliyorlar. Toplantıyı, Mekke İttifakı – İran toplantısı olarak değil, Batı Asya’nın dört önemli ülkesinin toplantısı olarak yorumluyorlar. Dört önemli ülkenin bölgesel bir krize bölgesel bir çözüm arama girişimi olarak değerlendiriyorlar. Bu tür girişimlerin, “bölge dışı aktörleri” denklem dışında tutmaya yarayacağını düşünüyorlar.

İran’ın üyeliği olasılığı 

Toplantı haliyle Mekke İttifakı’na İran’ın katılmasının olasılığını da tartışmaya açtı. Zira daha öncesinde, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan El Cezire’ye verdiği röportajda, Mekke İttifakı’nı “Müslümanların birleşmesi açısından olumlu bir adım” olarak nitelendirip, ittifaka katılmaya yeşil ışık yakmıştı.

Ancak konuştuğum İran Dışişleri kaynakları, Tahran’ın bu konudaki genel tutumunu, “kurucu ortak olarak katılma” şartına bağlıyorlar. Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın 16 maddelik metninde, Türkiye, Suudi Arabsitan ve Pakistan üçlüsünün kendilerini “çekirdek taraf” olarak nitelemesine işaret ederek “İran üye olursa normal üye olmaz, çekirdek taraf konumunda üye olabilir” diyorlar. Şu anda İran’ın Mekke İttifakı’na katılma durumunun olmadığını, zaten resmi bir davetin de bulunmadığını belirtiyorlar. 

Neden İbrahim Kalın katıldı? 

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi’nin katıldığı toplantıda Türkiye’yi MİT Başkanı İbrahim Kalın, Suudi Arabistan’ı Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan’ı ise Genelkurmay Başkanı Asım Münir temsil etti.

Biliyorsunuz, Mekke Ortak Savunma Anlaşmasına göre “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” var. Bu komite üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarından oluşuyor. 

Tahran’daki toplantıya katılan Suudi Arabistan Savunma Bakanı ve Pakistan Genelkurmay Başkanı bu komitenin üyeleri ama toplantıya katılan MİT Başkanı bu komitenin üyesi değil. Türkiye’yi neden komite üyeleri değil de MİT Başkanı temsil etti? Ankara toplantıya “Mekke İttifakı” görüntüsü vermemek için böyle bir görevlendirme seçmiş olabilir mi?

Savunma anlaşması neden MSK’de görüşülmedi?

Ne yazık ki Cumhuriyet gazetesi yazarı olarak Dışişleri Bakanlığına ve Savunma Bakanlığına eskisi gibi erişim sağlayamadığım için “neden komite üyeleri katılmadı” sorusunun yanıtını sizlere “Ankara bakışıyla” aktaramıyorum.

Ama gazeteci Murat Yetkin’in sosyal medyada bildirdiğinden hareketle, Mekke Anlaşmasının TBMM görüşmeleriyle ilgili bir ilginçliği dikkatinize sunuyorum: Biliyorsunuz, Mekke Anlaşması öncelikle TBMM Dışişleri Komisyonu’nda görüşüldü. Yeni Partili Utku Çakırözer, Komisyon Başkanı Fuat Oktay’a, “Mekke Anlaşmasının bir savunma anlaşması olduğunu, neden önce Milli Savunma Komisyonunda görüşülmediğini” sordu. Oktay, “kendisinin de böyle düşündüğünü ancak Milli Savunma Komisyonu’nun ‘görüşmeye gerek bulunmadığı’ yönünde görüş bildiğini” söyledi. 

Başkanlığını Hulusi Akar’ın yaptığı Milli Savunma Komisyonunun (MSK) bu “gerek yok” tutumu, iktidarın anlaşmayı TBMM’de onaylatmadan, anlaşmaya dair icralarda bulunması, komiteler kurması, toplantılar yapması ve kararlar alması usul yanlışlığına paralel ve uyumlu görünüyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

AKP’nin Yemen zikzakları

AKP hükümetinin Suudi Arabistan’ın Yemen’de Husilere operasyonu konusundaki tutumu 11 yılda üç kez değişti. Ankara – Riyad ilişkilerinin, daha doğrusu Erdoğan – Prens Selman ilişkilerinin dalgalanmasına göre seyretti durum. 

Oysa dış politika, ilke ve stratejiye çıpalanmalıdır ki ulusal çıkarları amaçlayabilsin. İcracı aktörlerin taktik ilişkilerine çıpalanan bir dış politika, dalgaya kapılır ve kıyıya vurur. 

1. Evre: Erdoğan’dan Suudilere siyasi destek

Suudi Arabistan 2015’te Yemen’de Ensarullah Hareketine (Husiler) karşı Kararlılık Fırtınası operasyonunu başlattığında Erdoğan açık destek verdi. Fransız haber kanalı France 24’e konuşan Erdoğan, “Suudi Arabistan’ın (Yemen’deki) müdahalesini destekliyoruz. Durumun gidişatına bağlı olarak lojistik destek vermeyi düşünebiliriz.” dedi (Cumhuriyet, 26.3.2015). 

Hatta devamında Erdoğan desteğin seviyesini yükseltebileceklerine de işaret etti: “Şu anda askeri konuda herhangi bir şey söylemiyorum. Şu anda söylemem de doğru değildir. Ama lojistik konuda, istihbarat konusunda her türlü desteği vermeye hazır olduğumuzu açıkladım.” (TGRT Haber, 26.3.2015)

Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a bu desteği, Riyad yönetiminin 2018’de tezgahladığı İstanbul’daki Kaşıkçı cinayetine kadar sürdü. 

2. Evre: Erdoğan’dan Suudilere tepki

2019’da, artık Erdoğan’ın konuya bakışı tümden değişmişti: “Yemen’de bu süreç nasıl başladı? Bunun üzerine durmak gerekir. Yemen yerle yeksan oldu, bunun müsebbibi kimlerdir? Bunların üzerinde durmak lazım. (…) Yemen’e ilk bombaları kimler attı? Bu sorunun cevabı bulunursa gelinen noktanın bir tahrik olduğu kanaatine de varırız diye düşünüyorum.” (İletişim Başkanlığı, 16.9.2019)

Bir başka ilginçlik de şuydu: Erdoğan, Suudi Arabistan’ı açıkça suçladığı bu sözlerini, Ankara’da, Astana Platformu kapsamında, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile ortak basın toplantısında dile getirdi. Oysa Erdoğan daha önce Suudilere Yemen’de destek verirken “İran ve terörist gruplar Yemen’den çekilmeli” diyordu.

Dahası da var: Erdoğan Suudi Arabistan’ın Yemen’deki operasyonuna karşı çıkınca, bu kez Suudi Arabistan, Türkiye’nin Suriye’deki Barış Pınarı Harekâtı’na tepki gösterdi. Erdoğan’ın yanıtı şu oldu: “Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen’i bu hale kimler getirdi? Siz önce bunun hesabını verin.” (TRT Haber, 10.10.2019)

3. Evre: Erdoğan’dan Suudilere askeri destek

Suudiler istenen bu hesabı vermeden, Erdoğan Riyad’la ilişkileri düzeltmeye karar verdi! Haliyle Yemen politikası bir kez daha değişti ve 3. evre başladı: Erdoğan, “Husiler konusunda Suudi Arabistan’ın hassasiyetlerini paylaştığını” söyledi (İletişim Başkanlığı, 30.4.2022). Erdoğan Temmuz 2023’te Riyad’ı ziyaret ettiğinde, Husileri hedef alan ortak bildiriyi imzaladı. 

Süreç, ABD-İsrail’in İran’a saldırısına ve Hürmüz Boğazı’nın durumuna bağlı olarak, Yemen’de de hızlandı. Husilerin Babülmendeb Boğazı’nı kontrol etmesi, iki boğazın da ABD’ye kapanması durumunu ortaya çıkarınca, işler hızlandı: 7 Ağustos’ta Mekke İttifakı kuruldu, 31 Ağustos’ta ittifakın Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplandı. Üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanları birkaç kez biraraya geldi. 23 Eylül’de Riyad’da ittifakın genel sekreterliği oluşturuldu. Ve imzalı metin, TBMM onayı olmadan, 5 Ekim’de Suudilere askeri destek kararı alındı.

İsrail’in yanına savrulma

Bu bir dış politika savrulması özetidir. Ama daha önemlisi bu, AKP’nin, İsrail’i vuran Husilere karşı konumlanarak, Türkiye’yi tarihin yanlış tarafına düşürmesi demektir. 

ABD ve İsrail’in alkışları arasında Husilere karşı Suudilere askeri destek vermek, dış politika tarihimiz açısından kara bir leke olur. O lekenin oluşmasını bakalım milletin vekilleri TBMM’de önleyebilecek mi?

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ekim 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

S-400 İsrail’in müttefikine mi veriliyor?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yeni Şafak’a yaptığı açıklamada, S-400 hava savunma sistemlerinin üçüncü bir ülkeye satışı için görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “İlgili tüm ülkeler arasında teknik müzakereler devam ediyor” dedi.

S-400 almaya karar verildiğinde itiraz edenlere karşı “kimse bize karışamaz” diyen, alırken “vazgeç” baskısı yapanlara “geri adım atmayız” diyen iktidarın ABD baskısına direnemeyip S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, öncelikle Ankara’nın iradesi açısından vahimdir.

S-400 silah olmanın ötesidir

S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir; 

– Askeri açıdan silah envanterini çeşitlendirerek tek adrese bağımlılıktan kurtulma tutumudur, 

– Program düzeyinde ABD’den “stratejik özerk” olma hedefidir, 

– Politika düzeyinde komşularla iyi işbirliği ve “bölge merkezli dış politika” izleme amaçlıdır.

Neo-Abdülhamitçi AKP hükümeti ise S-400’ü taktik amaçla, ABD’yle daha iyi pazarlık yapabilmek amacıyla aldı ama doğru dürüst pazarlık bile yapmadan, ABD’nin baskısıyla elinden çıkarmayı kabul etti.

ABD onaylı alıcı

Türkiye’nin S-400’ü verebileceği “onaylı” ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu belirtiliyor.

Fidan’ın ifade ettiği teknik müzakerenin sürüyor olmasının nedeni bu “onaylı” olma durumu olasılıkla. Türkiye’den S-400’ünü satmasını isteyen ABD’nin, devredilecek ülkeyi haliyle “onaylaması” gerekiyor. O ülke hem ABD’nin müttefiki olmalı hem de alacağı S-400 ABD’nin müttefiklerine karşı risk oluşturmamalı. 

BAE bu kriterlere fazlasıyla uyuyor. Fazla kısmı da BAE’nin neredeyse İsrail’in bölgedeki en iyi işbirliği yaptığı ülke olmasıdır. BAE İsrail’le sadece bölgemizde değil Afrika’daki operasyonlarda da birlikte hareket ediyor.

Dolayısıyla Türkiye S-400’ü elinden çıkarırsa ve BAE’ye verirse, bu S-400’ü İsrail’in müttefikine vereceği anlamına gelir.

Moskova’nın tutumu 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bahsettiği “süren teknik müzakerelerin” önemli bir aktörü de S-400’ün üreticisi olan Rusya’dır. 

Moskova’nın sözleşmeye rağmen Ankara’nın satışını engelleyeceğini sanmıyorum. Putin, S-400’ü satarken de Türkiye’nin elden çıkarmasına razı olurken de ülkesinin çıkarlarını düşünür haliyle. 

Oradaki temel çıkarı da şudur: NATO üyesi Türkiye ile iyi işbirliği sürdürebiliyor olmak. Bunun değeri konuşulan yeni bir nükleer santralden çok daha fazladır Moskova için. 

Astana-Atlantik terazileri

Dikkat edilirse, Ankara’daki NATO zirvesi, Türk dış politikası açısından bir viraj oldu. Son tahlilde Ankara’nın S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, NATO 3.0’ın sonucudur.

Türkiye iyi kötü denge kurmaya çalıştığı dış politika konularında, NATO zirvesinden bu yana, dengeyi Atlantik’in çıkarlarına uygun şekilde kırmaya başladı. Bu Ukrayna-Rusya savaşından da böyle, ABD-İran savaşında da, diğer bölge sorunları konusunda da… 

S-400, Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte Astana Platformu’nda hareket ederek ABD dışı bölgesel çözümler aramasının sembolüydü. S-400’ün elden çıkarılması ise Türkiye’nin ABD stratejisine eklemlenmesi demektir. Bunun Ankara’nın İsrail politikasına nasıl yansıyacağını da önümüzdeki dönemde görmeye başlarız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

İsrail’in ‘üç güvenlik halkası’ hedefi

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Suriye topraklarında yaptığı açıklama, dar anlamda seçim kampanyasıdır ama geniş planda İsrail’in Geniş Ortadoğu Güvenlik Mimarisi yaklaşımıdır. 

Neresidir İsrail için Geniş Ortadoğu? Mevcut Ortadoğu’ya Kuzey Doğu Afrika, Güney Kıbrıs merkezli Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile Ege Denizi dahildir.

İsrail’in güvenlik mimarisi 

Netanyahu, Şeyh (Hermon) Dağı’ndan, Şam’a 40 kilometre mesafeden şu mesajı verdi: “Hermon Dağı’ndan Yermuk Nehri’ne ve oradan Akdeniz’e kadar tüm bölgeyi kontrol ediyoruz. Bu, eşi benzeri görülmemiş mutlak kontroldür.”

Netanyahu’nun mesajı İsrail’in iç içe geçen üç güvenlik halkası üzerinden güvenlik mimarisi oluşturma hedefine işaret ediyor:

Birinci halka: Filistin, Lübnan, Suriye ve Ürdün’den koparılacak toprak ve tampon bölgeler. 

İkinci halka: Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) dayanarak bölgesel ittifak hattı.

Üçüncü halka: Yunanistan, Somaliland ve Hindistan’dan geçen geniş üçüncü daire. 

İşbirliği modelleri

Tel Aviv açısından Doğu Akdeniz’deki İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan işbirliği budur. Enerji işbirliği olarak başlayan ve giderek askeri yön kazanan bir ittifak modeli bu. İsrail Yunanistan ile “Aşil Kalkanı” savunma anlaşması yaptı. “Mısır askerleri tarihinde ilk kez Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin askeri geçit törenine katılacak.” (Cumhuriyet, 11.9.2026)

Tel Aviv açısından ABD sponsorlu IMEC, yani Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Yolu da budur. 

Hatta Tel Aviv açısından Beyaz Saray’ın Trump Koridoru’na çevirdiği Zengezur Koridoru da budur. 

Suriye’de aslında kim kazandı?

Netanyahu Akdeniz’de “görülmemiş mutlak kontrol” mesajı veriyor ama Washington bunun olasılıksızlığının farkında. ABD Büyükelçisi Barrack o nedenle sık sık “Göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor. 

Mesele de bu zaten: ABD müttefikliği, Kissinger’ın ifadesiyle, Türkiye için ölümcüldür. ABD yönetimi Türkiye’ye sürekli “Suriye’de siz kazandınız” diyerek, İsrail’in Suriye’deki kazanımlarını örtüyor:

a) İsrail’in üslere yaptığı saldırıların ardından Suriye Dışişleri, üslerin Türkiye’ye kullandırılmayacağını açıkladı. b) Suriye Dışişleri, İsrail’in 8 Aralık 2024 öncesi hatlara çekilmesi için ABD arabuluculuğunda görüştüklerini açıkladı. Bu, Şara yönetiminin, Esad yönetiminden farklı olarak İsrail işgali altındaki Golan Tepelerinden vazgeçtiği anlamına geliyor. Yeni Kolombiya hükümetinin “Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini tanıma” kararı o amaçlıdır ve ABD faaliyetidir. c) Şara yönetimi Türkçeyi seçmeli dil kategorisinden çıkararak yerine Fransızcayı koydu. d) Şara yönetimi “enerji, liman, havacılık, su ve bankacılık” gibi çok önemli alanlarda Fransa’yla anlaştı. 

İran Mekke Paktı’na davet edilmeli

Peki Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın ortak savunma anlaşması İsrail’in modelinin karşısında mıdır? Suudi Arabistan’ın BAE’yle, Pakistan’ın Hindistan’la rekabeti kısmen buna işaret ediyor. 

Ancak Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Mekke Paktı’nı, ABD’yle ittifaklarını tamamlayan bir model olarak tarif etmeleri, başka bir sonuç doğuruyor. ABD’yle ittifakı tamamlayan bir ittifak, elbette İsrail’e karşı olamaz.

Tersine ABD’nin Mekke İttifakı’nı İran’a ve İran’ın müttefiklerine karşı konumlandırmak istediği görülüyor ki bu ittifakı İsrail’e yararlı hale getirir. İşte ABD’li Senatör Joe Wilson’un Husilerin Yemen’deki atağı üzerine yaptığı “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” demesi, o amaçlıdır. (ABD Temsilciler Meclisi Üyesi Darrell Issa’nın Hürriyet üzerinden verdiği  “S-400’de en iyi çözüm BAE” mesaj da tamamlayıcı niteliktedir.)

ABD’nin “İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni” inşa etmesinin panzehiri ortada: İran, Mekke Paktı’na davet edilmeli. Bu Mısır’ın da BAE başta Körfez ülkelerinin de İsrail’le ilişkilerini gözden geçirmesini sağlar.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2026

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Suriye’de iki nüfuz alanı sorunu

İsrail’in 18 Ağustos’ta Ebu Zuhur üssünü vurması, yeni bir aşamaya işaret ediyor. Zira İsrail daha önce üç kez benzer şekilde başka üsleri vurmuştu. Bunun farkı, artık kuzeye doğru yönelmesi ve Türk sınırına 70 km mesafedeki üssü hedef almasıydı. 

İsrail, saldırılarını “Türk askeri yerleşmesine izin vermeyeceğiz” diye gerekçelendiriyor. Ankara ise buna “gayriciddi iddia” diyerek tepki gösteriyor. Ankara’ya göre İsrail Başbakanı Netanyahu’nun “Türk askeri varlığına izin vermeyeceğiz” sözleri , İsrail’in Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan saldırılarına meşruiyet arayışının ürünü. 

İsrail’in Şara’dan beklentisi

Türkiye’nin vurulan üsse yerleşmek istediğine kaynaklık yapan açıklamalardan biri de Suriyeli yetkililerden gelmişti: “Türk heyeti İsrail saldırısından önce üssü ziyaret etti.” Bu açıklama Şam’da ikili bir tutum olduğuna işaret ediyor. Zira Şam yönetiminin, üslerin ve askeri havalimanlarının yeniden aktif hale getirilmesini istediği biliniyor. Bunun Türkiye tarafından üstlenilip üstlenilmeyeceği konusu elbette Şam’ın kararıdır ancak uluslararası hukuk açısından İsrail’in “Türk askeri yerleşmesini” önlemek amacıyla Suriye üslerini vurması, egemenlik ihlali ve suçtur. 

Bu durum Şara’nın ABD, İsrail ve Türkiye üçgenindeki sıkışıklığıyla da ilgilidir. Esad’ın devrilmesine ve Şara’nın iktidar olmasına katkı sağlayan İsrail, karşılığını istiyor. İsrail, Şara’nın 27 Kasım 2024’te başlattığı harekat sırasında Suriye üslerini vurarak, HTŞ’nin ilerlemesini kolaylaştırmıştı. Şara iktidar olduktan sonra İsrail ve Suriye, ABD’nin arabuluculuğunda bir güvenlik anlaşması yapmıştı. İsrail’e göre o anlaşma, “mevcut statükonun korunmasını” yani üslerin yeniden askerileşmemesini içeriyor.

ABD ne istiyor?

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Irak-Suriye Özel temsilcisi Tom Barrack, İsrail’in üs saldırısının ardından yaptığı açıklamada “Türkiye’nin İsrail saldırısı konusunda önceden uyarılmadığını” belirtti. Türkiye ve İsrail’in geçen yıl Azerbaycan’da vardığı mutabakat, askeri adımlarda bilgilendirmeyi içeriyor. İsrail’in ihlal ettiğinin açıkça görüldüğü o mutabakatın yerine ya da onu bütünlemek üzere, ABD şimdi “üçlü (Türkiye, İsrail ve Suriye) çatışmayı önleme mekanizması kurulmasını” öneriyor. 

ABD’nin stratejik planda istediği, Suriye’nin egemenliği mi, yoksa İran’ın nüfuzundan çıkarılan Suriye’nin Türk ve İsrail nüfuz alanlarına paylaştırılması mı? Asıl mesele bu… 

İsrail’in ne istediği ortada. Esad’ın devrilmesini fırsat bilerek işgal ettiği Golan Tepelerini genişleten, yeni işgal ettiği topraklarda üsler kuran, Dürzilerin hamiliğine soyunarak onlara “fiili özerklik” sağlayan İsrail, Suriye’nin güneyinin “askersizleştirilmesini” istiyor. 

İsrail’in amacı

İsrail’in bu yayılmacı siyasetini son olarak en somut şekilde ortaya koyan isim, İsrail’in ABD Büyükelçisi Yechiel Leiter oldu. Leiter Jerusalem Post’a verdiği demeçte, Ocak 2026’da Paris’te Suriye’yle yapılan “statükonun korunması” anlaşmasının, hem Türkiye’nin hem de İsrail’in ilerlememesini içerdiğini belirtiyor. Leiter’e göre İsrail Suriye’de sadece 78 mil karelik güvenlik bölgesine sahip, Türkiye ise daha fazlasına… 

İsrail Büyükelçisinin bu açıklaması, yukarıda sorduğum sorunun yanıtına işaret ediyor: Evet, ABD ve İsrail, stratejik planda, Suriye’nin Türk ve İsrail nüfuz alanları olarak paylaşılmasını istiyor. 

Esad’ın devrilmesinin en sorunlu sonuçlarından biri de bu elbette. 

YPG ve Öcalan’ın mesajları

Burada asıl üzerinde durulması gereken, bunun, “Kürt açılımının jeopolitiği”yle olan ilgisidir: YPG/SDG’nin Kobani sorumlusu Mahmut Berhudan, Türk basınına verdiği röportajda, “Şam yönetiminin sıcak bölgede kendilerine görev vermesi hâlinde İsrail’e karşı savaşmaya hazır olduklarını” söyledi (Türkiye Gazetesi, 17.8.2026). Öcalan ise DEM heyetiyle 20 Temmuz’da yaptığı görüşmede, “Türk-Kürt ittifakının hedefinin İran olduğunu” savundu. 

Zıt görünümlü bu iki açıklama aslında birbirini “Türkiye’ye tuzak” bağlamında bütünlemektedir. Ulusal çıkarlar açısından asıl sorun da budur.

Meseleyi İsrail’in “partiler üstü” yayılmacılığından kopararak 27 Ekim’de yapılacak seçime indirgemek, ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” inşa etme stratejisini doğru okuyamamak ve bunun gereği olan “İran’ı çevreleme koalisyonu” hatasına düşmek, büyük maliyetler doğurur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ağustos 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Ortadoğu’nun ABD sorunu

İlişkilerinin en gerildiği süreçte, İran ile Suudi Arabistan, Çin’in başkenti Pekin’de 10 Mart 2023’te biraraya gelerek normalleşme kararı almıştı. Çin’in bu barışçı diplomatik başarısı ABD’yi çok rahatsız etmişti. Çünkü sorun yoksa, ABD’ye ihtiyaç da olmazdı. ABD bölgedeki varlığını gerekçelendirebilmek için gerekirse sorun yaratıyor ve karşıtlıklar oluşturuyordu.

ABD iki yıl sonra Haziran 2025’te İran’a saldırı başlattı ve artık Suudi Arabistan ile İran karşı karşıyalar. ABD Suudi Arabistan’daki üslerinden İran’a saldırıyor, İran da Suudi Arabistan topraklarındaki o üsleri vurarak ABD’ye yanıt veriyor.

Sadece iki yıldaki şu farklı iki örnek bile bölgemizin en önemli sorununun ABD emperyalizmi olduğunu göstermektedir. ABD sorun çıkarırken, karşıtlıklar üretirken, bölge ülkelerine sıra sıra saldırırken, tersine Çin problemlerin çözümüne arabuluculuk yapmaktadır. 

Bu “bölgenin dostu kim, düşmanı kim” temel sorusuna yanıt açısından kritik önemdedir. Bu, bölgesel güvenlik mimarisi inşa ederken sorulacak en temel sorudur. 

Hangi güvenlik mimarisi?

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan üçlüsünün imzaladığı Mekke İttifakı anlaşmasını değerlendirdiği söyleşinde şöyle dedi: “Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerinin Türkiye üzerinden uzun vadede hatta orta vadede uyumlaştırılması da mümkün.” (AA, 8.8.2026)

Avrupa ile Ortadoğu güvenlik mimarilerini uyumlulaştırabilmenin olası olup olmaması bir yana, bağımsız Avrupa ya da Ortadoğu güvenlik mimarilerinden söz edebilir miyiz acaba? Çünkü ABD, Ukrayna ve İran krizleri üzerinden, her iki bölgenin güvenlik mimarilerini parçalayarak, kendisiyle uyumlu olanı inşa etmeye çalışıyor. 

ABD, Ukrayna krizi üzerinden Rusya’yı dışarıda bırakan bir Avrupa güvenlik mimarisini, İran’ı vurarak da İsrail merkezli bir Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa etmeye çalışıyor. 

Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Fidan’ın uyumlulaştırma iddiasında bulunduğu Avrupa ve Ortadoğu güvenlik mimarileri, eğer Rusya ve İran içinde değilse, zaten ABD sponsorlu güvenlik mimarileri olduğunu anlamına gelir.

Mekke Paktı’nın rolü

Bölgemizin önümüzdeki dönem açısından en temel konusu şudur: ABD’yi dışarıda bırakan bir büyük bölgesel güvenlik mimarisi inşa edilebilecek mi, yoksa biri ABD’nin kontrolünde olan, farklı güvenlik mimarileri mi olacak? 

ABD, İsrail hegemonyasında bir Ortadoğu düzeni kurmaya çalışıyor. ABD bunu Hazar-Akdeniz hattında İsrail-Türkiye normalleşmesiyle, Körfez-Akdeniz hattında İsrail-Körfez ülkeleri normalleşmesiyle sağlamayı planlıyor.

İran’ın başarısı bu bakımından kritiktir; ABD planlamasını füzeleriyle frenlemiş durumda. Dahası Amerikan güvenlik şemsiyesinin işe yaramadığını da bölge ülkelerine göstermiş oldu. 

Dolayısıyla bölge ülkeleri açısından maharet, bu konjonktürü, ABD’yi dışarıda bırakacak şekilde bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa edebilmenin zemini yapabilmektir. Tersine, bunu İran’ı dışarıda bırakan bir anlayışla ele almak ise bölgecilik değil, dar çıkarcılıktır ki döner dolaşır ABD’ye yarar.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Mekke Paktı’nın Ortadoğu güvenlik mimarisi açısından değerinin iki zıt temel ölçütü vardır: ABD ve İran’a karşı pozisyonu.

İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, Ortadoğu güvenlik mimarisini inşa edemez, üye ülkelerin güvenliğiyle sınırlı kalır ama daha önemlisi İran’a karşı konumlanan bir Mekke Paktı, ABD’nin bölgesel işlerinin vekaletini almış olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ağustos 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

Mekke Paktı sorunu

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı ortak savunma anlaşması, bölgenin güvenlik mimarisi açısından yeni bir dönemin başlangıcıdır. 

Anlaşmanın “üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını” içermesi, bu üçlü savunma anlaşmasına bir pakt niteliği sağlamaktadır. 

Burada Türkiye açısında sorun şudur: Paktın diğer iki ülkesinin güvenlik, yakın savaş ve yakın silahlı saldırı açısından risk durumu nedir? 

Beşli güvenlik mekanizması 

Anımsayacaksınız, MHP lideri Bahçeli “ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı Türkiye, Rusya, Çin’den oluşan TRÇ ittifakı” önermişti. Peki öyle bir ittifak ne derece olasıydı, Bahçeli’nin dışarıdan destek verdiği AKP hükümeti, “ABD’ye karşı” böyle bir ittifaka gerçekten de soyunabilir miydi? 

İşte bu tartışmalar sürecinde, anımsayasaksınız, bu köşede, 20 Eylül 2025’te “bölgesel beşli güvenlik mekanizması” kurulması gerektiğini dile getirmiştim: “ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni kurmaya çalıştığı şartlarda, ‘ABD-İsrail şer koalisyonuna’ karşı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına ihtiyaç olduğu ortada. Türkiye, İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan işbirliğiyle oluşturulabilecek bir beşli güvenlik mekanizması, ‘ABD-İsrail nasıl durdurulur’ sorusunun en somut yanıtıdır.”

ABD destekli Sünni ittifak

Peki Mekke Paktı, bu beşli güvenlik mekanizmasına giden yol olabilir mi? Üç ülke, Mısır ve İran’ı da pakta dahil edebilir mi? Yoksa tersine bu pakt “İran karşıtlığı” mı içermektedir?

Suudi Arabistan ile İran iki cephede birden şu anda karşı karşıya. ABD İran’a saldırılarını Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerindeki üslerinden yapıyor. İran da bu ülkelerdeki ABD üslerini vuruyor. Diğer yandan iki ülke Yemen’de de karşı karşıyalar. ABD-İran savaşının Hürmüz Boğazı’na, Suudi Arabistan-Yemen çatışmasının da Babül Mendeb Boğazı’na etkisi dikkate alınırsa, konu küresel bir meseledir üstelik.

Kaldı ki anlaşmanın “Mekke” ismiyle yapılması bile Sünniliğine ve İran karşıtlığına işaret etmektedir. 

Son olarak ABD Başkanı Trump’ın Mekke Paktı konusunda yaptığı “olumlu” değerlendirme de üçlü ittifakın “İran karşıtı” karakterine işaret etmektedir. 

NATO’da alan kaydırılması meselesi

Peki Türkiye neden böylesi bir yükün altına girdi? Suudi Arabistan’ın İran’la iki cephede karşı karşıya olduğu, Pakistan-Hindistan çatışmalarının büyüme riski taşıdığı şartlarda, Türkiye neden “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” anlaşması yaptı? 

Ankara’nın bu pozisyonu, NATO’nun Ankara Zirvesi’yle başlayan yeni süreçten bağımsız değil. NATO’da alan kaydırılıyor. Adana’da Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu yeni bir NATO karargâhı kuruluyor. 

Yakın zamanda Suudi Arabistan’da “çok uluslu bir deniz savunma ittifakı” da kurulmuştu. Türkiye, “Kızıldeniz, Babül Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi’nde küresel enerji tedarik yollarını güvence altına alma” amaçlı o ittifaka da dahil olmuştu. 

Ankara’nın beklentisi ne?

İran’a karşı müttefiklerinden aradığı desteği bulamayan ABD’nin NATO aracılığıyla o desteği nasıl sağlayabildiğini incelemiştik. NATO’nun Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirisinde İran’ın hedef alınmasının Türkiye açısından ne büyük risk taşıdığını çözümlemiştik. İşte o riski büyüten yükümlülüktür Mekke Paktı.

Peki Türkiye bu riski neden alıyor? Ankara dört füze provokasyonuna rağmen ABD’nin yanında İran’a karşı konumlanmamışken, bugün neden böyle bir riski alıyor? 

Amaç Pakistan’ın nükleer gücünden yararlanmak mı? Amaç ABD-Suudi Arabistan’ın imzaladığı nükleer anlaşmadan yararlanmak mı? Amaç “Bayraktar merkezli askeri endüstriyi” iki büyük silah alıcısı üzerinden geliştirmek mi? Yoksa amaç sünni blok liderliği mi? Ya da hepsi mi? 

Astana’dan Mekke’ye

Türkiye kısa süre öncesine kadar İran ve Rusya’yla Astana Platformu’ndaydı, ABD rahatsızdı. Türkiye bugün Pakistan ve Suudi Arabistan’la Mekke Paktı’nda, ABD memnun, Trump coşkuyla selamlıyor savunma ittifakını… 

Ancak iç dinamikleri nedeniyle üç ülke de ABD için çantada keklik değildir. Dolayısıyla yarın tüm planlamalar değişebilir ve yeni ittifaklar kurulabilir, mevcut ittifaklar genişleyerek dönüşebilir. Pakistan’ın Çin’le ilişkisinin derinliği, Suudi Arabistan’ın ABD, Rusya ve Çin üçgeninde kurmaya çalıştığı denge, yapılan tüm hesapları değiştirebilir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2026

, , , , ,

Yorum bırakın

Irak’ta Ukrayna hücresi

Irak’ı, ABD-İran savaşının bir alt cephesi yapmaya dönük olaylar yaşandı son bir haftada.

Bu olaylar iki düzlemde ortaya çıktı: Biri, Irak topraklarından Irak’ın komşularının hedef alınması ve bu saldırılarla ilgili olarak İran’ın suçlanması. İkincisi ise Türkiye’yi de ilgilendiren “Kürt kartı” konusu.

Hedef ‘Irak’ı çatışma alanı’ yapmak mı?

Olguları kronolojik olarak sıralayacak olursak: 

– Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran ticaret gemisini vurdu. (Cumhuriyet, 25.7.2026)

– Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, Irak’tan havalanan insansız hava araçlarıyla (İHA) ülkedeki bazı petrol tesislerinin hedef alındığını açıkladı. Irak’ta faaliyet gösteren İran destekli silahlı gruplar Suudi Arabistan’a yönelik İHA saldırılarının arkasında oldukları yönündeki iddiaları reddetti. (Sputnik, 27.7.2026)

– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Abudi, Ukrayna adına faaliyet gösteren ve ülke içinde düzenlenen çeşitli saldırılardan sorumlu olan hücrelerin yakalandığını açıkladı. (Cumhuriyet, 28.7.2026)

– Irak Başbakanlık Basın Ofisi: “Irak Ulusal Güvenlik Konseyi, ABD ve Suudi Arabistan’ın Haşdi Şabi’ye ait bazı merkezleri hedef aldığı saldırıların ardından düzenlediği olağanüstü toplantıda, Irak’ın egemenliğini ihlal eden girişimlere karşı koymak ve komşu ülkeleri tehdit edebilecek her türlü girişimi önlemek amacıyla bir güvenlik planının hayata geçirilmesine karar verdi.” (AA, 29.7.2026)

– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım Abbudi: “Bazı taraflar Irak’ı, ülke çıkarlarına hizmet etmeyen çatışmaların içine çekmeye çalışıyor.” (Rudaw, 30.7.2026)

– ABD ordusu, Erbil Uluslararası Havalimanı’ndan Patriot füze sistemlerini ve personelini çekmeye başladı. (Al-Monitor, 1.8.2026)

– Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik herhangi bir saldırının çıkış noktası veya geçiş güzergahı olarak kullanılmasına izin vermeyeceklerini açıkladı. (Dünya, 2.8.2026)

Ankara-Tahran uyumu

Anımsayacaksınız, ABD Başkanı Trump, 40 Gün Savaşı’nın bir aşamasında Irak’ın kuzeyindeki iki Kürt grubunun liderlerini telefonla arayarak, İran’a karşı harekete geçmelerini istemişti. Ancak Barzaniler ve Talabaniler, bu talebe olumsuz yanıt vermişlerdi. İki grubun bu kararında birincil olarak İran’ın ABD-İsrail cephesine ağır kayıplar yaşatıyor olması ve ikincil olarak da Türkiye ve diğer bölge ülkelerinin uyarısı etkili olmuştu.

Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi daha sonra yaptığı bir açıklamada, bu konuda Türkiye’nin önemli rol oynadığına dikkat çekmişti: “Savaş sırasında ABD ve İsrail’in planlarından biri, Irak Kürdistanı’nda bulunan İranlı silahlı Kürt gruplarını harekete geçirerek İran içinde ikinci bir cephe açmaktı. Bu konuda Türkiye önemli bir rol oynadı. Türkiye, Amerikalılarla görüştü ve bu meselede son derece kararlı bir tutum aldı. Yürütülen bir dizi girişim bu planı boşa çıkardı.” (Al Monitor, 20.7.2026)

Bu konuda son bir haftada önemli bir gelişme daha yaşandı. Ankara Tahran’a “Irak’taki İranlı Kürt gruplara saldırıları durdur, bu onları İsrail’e yaklaştırır” mesajı verdi (Ragıp Soylu, Middle East Eye, 31.7.2026). Ankara’nın uyarısında, öncelikle PKK’yle yürüttüğü çözüm sürecininin etkilenmemesi amacı olduğu anlaşılıyor.

Amaç İsrail’in “nüfuz alanını” genişletme

ABD ve İsrail, bir yandan İran’a doğrudan saldırırken, bir yandan da İran’dan Filistin’e uzanan “direniş hattını” ortadan kaldırmaya çalışıyor. Suriye’de Esad yönetiminin yıkılması ve ABD’yle uyumlu Şara’nın iş başına getirilmesi bu amaçlaydı. Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılmaya çalışılması bu amaçladır. ABD’nin Irak ile Körfez üülkelerini karşı karşıya getirerek Bağdat yönetimi üzerinde basınç oluşturmaya çalışması ve hükümeti İran’a karşı pozisyon olmaya zorlaması bu amaçladır.

ABD, “İran’ın nüfuzu bölgeyi tehdit ediyor” diyerek ve bu söylem üzerinden bölge ülkelerinin bir kısmını İran’a karşı konumlandırarak, İsrail’in bölgedeki “nüfuz alanını” genişletiyor. Türkiye başta bölge açısından asıl sorun budur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Hazar’da ortak cephe olasılığı

Yinelemek pahasına şu iki saptamayla başlayalım: 

1) ABD’nin İran’a saldırısı, “ana strateji” düzleminde, ABD’nin Asya’yı ve Çin’i hedef almasının aşamasıdır.

2) Ankara’daki NATO zirvesi ve 6 maddelik sonuç bildirisi, NATO üyelerine Rusya’ya ve İran’a karşı konumlanma görevi yüklemektedir. 

Ankara’daki NATO zirvesinin önemi

ABD’nin NATO aracılığıyla müttefiklerine dayattığı bu planlama haliyle en çok Türkiye’yi etkileyecektir. Türkiye Ukrayna-Rusya savaşında “aktif tarafsızlık” izledi, ABD-İran savaşında ise dört füze kışkırtmasına rağmen ABD’ye üslerini ve hava sahasını kullandırmadı ve savaşın dışında kalabildi. 

Ancak NATO’nun 7-8 Temmuz tarihli Ankara zirvesi bu açıdan bir değişiklik dayattı. İstanbul Boğazı’ndaki yeni deniz komutanlığı Ukrayna ile, Adana’daki yeni NATO kolordu karargâhı da Doğu Akdeniz-Ortadoğu ile ilgilidir. Haliyle ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi Rusya ve İran’a karşı pozisyonlamasıyla ilgilidir.

Netanyahu ve Zelenski’nin hedefleri

İsrail Başbakanı Netanyahu ile Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin peşi sıra Washington’da bulunmaları elbette bir planlamayla ilgili. Her iki isim taktik düzeyde ABD’den destek almanın ve stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenmenin peşinde: 

– Netanyahu taktik düzeyde ABD-İran anlaşmasını önleyebilmenin yolunu ararken, stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenerek Ortadoğu’da genişlemek ve merkez ülke olmak istemektedir. 

– Zelenski ise taktik düzeyde Trump yönetiminden yeniden almaya başladığı desteği artırmanın ve stratejik düzeyde Ukrayna’yı NATO’ya bağlamanın peşindedir.

Ukrayna Hazar’da İran gemisini neden vurdu?

Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisini vurmasının anlamı işte buradadır. Zelenski, taktik düzeyde Rusya-İran tedarik hattına saldırarak iki ülkenin silah sevkiyatına müdahale edebileceğini ve buradan hareketle Trump’a “Rusya-İran askeri ortaklığını” hedef alabileceğini göstermek istedi. 

Zelenski’nin “iki savaşı birleştirme” amacı elbette öncelikle Washington’un desteğini artırmak istemesiyle ilgili ve Trump yönetiminin şu ana kadar “iki savaşı ayrı ele alma” şeklinde götürdüğü planlamaya da uymuyor. Ancak Trump yönetiminin son birkaç aydır Ukrayna-Rusya savaşı konusunda yeniden söylem değiştirmesi, Alaska’da bir anlaşma yapmadıklarını belirtmesi ve daha önemlisi Pentagon’un yeniden Ukrayna’ya askeri destek vermeye başlaması bir durum değişikliğine işaret ediyor. NATO zirvesi kısa sonuç bildirisinden “Rusya’ya karşı Ukrayna’ya ve İran’a karşı ABD’ye (ve elbette İsrail’e) destek” çıkması da bir strateji değişikliğine işaret ediyor. 

Dolayısıyla ABD açısından “Asya’ya karşı geniş cephe” stratejisi, koşullarını bulabilirse, hayata geçirilmek istenecektir. 

ABD’nin Hazar’daki taktik hamleleri

Kaldı ki ABD bu stratejinin kimi taktik hamlelerini zaten başlattı: 1) ABD, Esad’ı devirme operasyonu üzerinden Astana Platformu’nu, Türkiye-Rusya-İran ortaklığını rafa kaldırdı. 2) ABD, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Zengezur Koridoru’nu 99 yıllığına Trump Koridoru’na çevirerek Güney Kafkasya’ya, Türkiye-İran-Rusya arasına, kama gibi girmeye çalışıyor. 3) ABD, Gürcistan-Rusya ilişkilerini bozmaya, Gürcistan’ı NATO üyesi yapmaya, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısından ABD/NATO üssü elde etmeye çalışıyor. 4) ABD Büyükelçisi Barrack, mevcut tablo hiç öyle göstermese de ısrarla “göreceksiniz, Türkiye ve İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor. 

Dolayısıyla ABD’nin bu “ana/büyük stratejisi”, Türkiye’yi Karadeniz, Hazar, Doğu Akdeniz ve Basra (Fars) Körfezi çerçevesi içerisinde İran ve Rusya ile sıkıntıya sokma riski içermektedir.

İç politik mücadele ve onunla bağlantılı operasyon-gözaltı trafiği ise siyasetin ve kamuoyunun bu esas tehdide dikkat kesilmesini engellemektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Temmuz 2026

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com'da ücretsiz olarak kendi web sitenizi oluşturun.Kendi web sitenizi oluşturun
Ücretsiz başlayın