Posts Tagged Türkiye

Irak’ta Ukrayna hücresi

Irak’ı, ABD-İran savaşının bir alt cephesi yapmaya dönük olaylar yaşandı son bir haftada.

Bu olaylar iki düzlemde ortaya çıktı: Biri, Irak topraklarından Irak’ın komşularının hedef alınması ve bu saldırılarla ilgili olarak İran’ın suçlanması. İkincisi ise Türkiye’yi de ilgilendiren “Kürt kartı” konusu.

Hedef ‘Irak’ı çatışma alanı’ yapmak mı?

Olguları kronolojik olarak sıralayacak olursak: 

– Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran ticaret gemisini vurdu. (Cumhuriyet, 25.7.2026)

– Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, Irak’tan havalanan insansız hava araçlarıyla (İHA) ülkedeki bazı petrol tesislerinin hedef alındığını açıkladı. Irak’ta faaliyet gösteren İran destekli silahlı gruplar Suudi Arabistan’a yönelik İHA saldırılarının arkasında oldukları yönündeki iddiaları reddetti. (Sputnik, 27.7.2026)

– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Abudi, Ukrayna adına faaliyet gösteren ve ülke içinde düzenlenen çeşitli saldırılardan sorumlu olan hücrelerin yakalandığını açıkladı. (Cumhuriyet, 28.7.2026)

– Irak Başbakanlık Basın Ofisi: “Irak Ulusal Güvenlik Konseyi, ABD ve Suudi Arabistan’ın Haşdi Şabi’ye ait bazı merkezleri hedef aldığı saldırıların ardından düzenlediği olağanüstü toplantıda, Irak’ın egemenliğini ihlal eden girişimlere karşı koymak ve komşu ülkeleri tehdit edebilecek her türlü girişimi önlemek amacıyla bir güvenlik planının hayata geçirilmesine karar verdi.” (AA, 29.7.2026)

– Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım Abbudi: “Bazı taraflar Irak’ı, ülke çıkarlarına hizmet etmeyen çatışmaların içine çekmeye çalışıyor.” (Rudaw, 30.7.2026)

– ABD ordusu, Erbil Uluslararası Havalimanı’ndan Patriot füze sistemlerini ve personelini çekmeye başladı. (Al-Monitor, 1.8.2026)

– Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydi, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik herhangi bir saldırının çıkış noktası veya geçiş güzergahı olarak kullanılmasına izin vermeyeceklerini açıkladı. (Dünya, 2.8.2026)

Ankara-Tahran uyumu

Anımsayacaksınız, ABD Başkanı Trump, 40 Gün Savaşı’nın bir aşamasında Irak’ın kuzeyindeki iki Kürt grubunun liderlerini telefonla arayarak, İran’a karşı harekete geçmelerini istemişti. Ancak Barzaniler ve Talabaniler, bu talebe olumsuz yanıt vermişlerdi. İki grubun bu kararında birincil olarak İran’ın ABD-İsrail cephesine ağır kayıplar yaşatıyor olması ve ikincil olarak da Türkiye ve diğer bölge ülkelerinin uyarısı etkili olmuştu.

Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi daha sonra yaptığı bir açıklamada, bu konuda Türkiye’nin önemli rol oynadığına dikkat çekmişti: “Savaş sırasında ABD ve İsrail’in planlarından biri, Irak Kürdistanı’nda bulunan İranlı silahlı Kürt gruplarını harekete geçirerek İran içinde ikinci bir cephe açmaktı. Bu konuda Türkiye önemli bir rol oynadı. Türkiye, Amerikalılarla görüştü ve bu meselede son derece kararlı bir tutum aldı. Yürütülen bir dizi girişim bu planı boşa çıkardı.” (Al Monitor, 20.7.2026)

Bu konuda son bir haftada önemli bir gelişme daha yaşandı. Ankara Tahran’a “Irak’taki İranlı Kürt gruplara saldırıları durdur, bu onları İsrail’e yaklaştırır” mesajı verdi (Ragıp Soylu, Middle East Eye, 31.7.2026). Ankara’nın uyarısında, öncelikle PKK’yle yürüttüğü çözüm sürecininin etkilenmemesi amacı olduğu anlaşılıyor.

Amaç İsrail’in “nüfuz alanını” genişletme

ABD ve İsrail, bir yandan İran’a doğrudan saldırırken, bir yandan da İran’dan Filistin’e uzanan “direniş hattını” ortadan kaldırmaya çalışıyor. Suriye’de Esad yönetiminin yıkılması ve ABD’yle uyumlu Şara’nın iş başına getirilmesi bu amaçlaydı. Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılmaya çalışılması bu amaçladır. ABD’nin Irak ile Körfez üülkelerini karşı karşıya getirerek Bağdat yönetimi üzerinde basınç oluşturmaya çalışması ve hükümeti İran’a karşı pozisyon olmaya zorlaması bu amaçladır.

ABD, “İran’ın nüfuzu bölgeyi tehdit ediyor” diyerek ve bu söylem üzerinden bölge ülkelerinin bir kısmını İran’a karşı konumlandırarak, İsrail’in bölgedeki “nüfuz alanını” genişletiyor. Türkiye başta bölge açısından asıl sorun budur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ağustos 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Hazar’da ortak cephe olasılığı

Yinelemek pahasına şu iki saptamayla başlayalım: 

1) ABD’nin İran’a saldırısı, “ana strateji” düzleminde, ABD’nin Asya’yı ve Çin’i hedef almasının aşamasıdır.

2) Ankara’daki NATO zirvesi ve 6 maddelik sonuç bildirisi, NATO üyelerine Rusya’ya ve İran’a karşı konumlanma görevi yüklemektedir. 

Ankara’daki NATO zirvesinin önemi

ABD’nin NATO aracılığıyla müttefiklerine dayattığı bu planlama haliyle en çok Türkiye’yi etkileyecektir. Türkiye Ukrayna-Rusya savaşında “aktif tarafsızlık” izledi, ABD-İran savaşında ise dört füze kışkırtmasına rağmen ABD’ye üslerini ve hava sahasını kullandırmadı ve savaşın dışında kalabildi. 

Ancak NATO’nun 7-8 Temmuz tarihli Ankara zirvesi bu açıdan bir değişiklik dayattı. İstanbul Boğazı’ndaki yeni deniz komutanlığı Ukrayna ile, Adana’daki yeni NATO kolordu karargâhı da Doğu Akdeniz-Ortadoğu ile ilgilidir. Haliyle ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi Rusya ve İran’a karşı pozisyonlamasıyla ilgilidir.

Netanyahu ve Zelenski’nin hedefleri

İsrail Başbakanı Netanyahu ile Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin peşi sıra Washington’da bulunmaları elbette bir planlamayla ilgili. Her iki isim taktik düzeyde ABD’den destek almanın ve stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenmenin peşinde: 

– Netanyahu taktik düzeyde ABD-İran anlaşmasını önleyebilmenin yolunu ararken, stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenerek Ortadoğu’da genişlemek ve merkez ülke olmak istemektedir. 

– Zelenski ise taktik düzeyde Trump yönetiminden yeniden almaya başladığı desteği artırmanın ve stratejik düzeyde Ukrayna’yı NATO’ya bağlamanın peşindedir.

Ukrayna Hazar’da İran gemisini neden vurdu?

Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisini vurmasının anlamı işte buradadır. Zelenski, taktik düzeyde Rusya-İran tedarik hattına saldırarak iki ülkenin silah sevkiyatına müdahale edebileceğini ve buradan hareketle Trump’a “Rusya-İran askeri ortaklığını” hedef alabileceğini göstermek istedi. 

Zelenski’nin “iki savaşı birleştirme” amacı elbette öncelikle Washington’un desteğini artırmak istemesiyle ilgili ve Trump yönetiminin şu ana kadar “iki savaşı ayrı ele alma” şeklinde götürdüğü planlamaya da uymuyor. Ancak Trump yönetiminin son birkaç aydır Ukrayna-Rusya savaşı konusunda yeniden söylem değiştirmesi, Alaska’da bir anlaşma yapmadıklarını belirtmesi ve daha önemlisi Pentagon’un yeniden Ukrayna’ya askeri destek vermeye başlaması bir durum değişikliğine işaret ediyor. NATO zirvesi kısa sonuç bildirisinden “Rusya’ya karşı Ukrayna’ya ve İran’a karşı ABD’ye (ve elbette İsrail’e) destek” çıkması da bir strateji değişikliğine işaret ediyor. 

Dolayısıyla ABD açısından “Asya’ya karşı geniş cephe” stratejisi, koşullarını bulabilirse, hayata geçirilmek istenecektir. 

ABD’nin Hazar’daki taktik hamleleri

Kaldı ki ABD bu stratejinin kimi taktik hamlelerini zaten başlattı: 1) ABD, Esad’ı devirme operasyonu üzerinden Astana Platformu’nu, Türkiye-Rusya-İran ortaklığını rafa kaldırdı. 2) ABD, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Zengezur Koridoru’nu 99 yıllığına Trump Koridoru’na çevirerek Güney Kafkasya’ya, Türkiye-İran-Rusya arasına, kama gibi girmeye çalışıyor. 3) ABD, Gürcistan-Rusya ilişkilerini bozmaya, Gürcistan’ı NATO üyesi yapmaya, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısından ABD/NATO üssü elde etmeye çalışıyor. 4) ABD Büyükelçisi Barrack, mevcut tablo hiç öyle göstermese de ısrarla “göreceksiniz, Türkiye ve İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor. 

Dolayısıyla ABD’nin bu “ana/büyük stratejisi”, Türkiye’yi Karadeniz, Hazar, Doğu Akdeniz ve Basra (Fars) Körfezi çerçevesi içerisinde İran ve Rusya ile sıkıntıya sokma riski içermektedir.

İç politik mücadele ve onunla bağlantılı operasyon-gözaltı trafiği ise siyasetin ve kamuoyunun bu esas tehdide dikkat kesilmesini engellemektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Temmuz 2026

, , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türkiye 3.0: NATO’nun merkez cephe ülkesi

NATO 3.0, ne yazık ki aynı zamanda Türkiye 3.0’dır. 

NATO 1.0, NATO’nun kurulmasından SSCB’nin 1991’de dağılmasına kadarki süreçtir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek kuruluşunun iki temel niteliği olan bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi sulandırdılar, Yeşil Kuşak projesi içerisinde Türkiye’nin laik karakterini aşındırdılar, ABD’nin komünizmle mücadele programı içinde Türkiye’nin insan birikimini öğüttüler. Böylece NATO 1.0 sürecinde, Türkiye 1.0 oluştu. 

ABD NATO üzerinden Türkiye’yi dönüştürüyor

NATO 2.0, SSCB’nin 1991’de dağılmasından 2026’ya kadarki süreçtir. Bu süreçte ABD NATO’yu Rusya’ya doğru genişletti, Yugoslavya’yı parçaladı ve Ortadoğu’ya saldırdı. NATO 2.0’da Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek “ılımlı İslamcılığa” bağladılar. Böylece NATO 2.0 sürecinde, Türkiye 2.0 oluştu. 

NATO 3.0 ise Avrupa’nın Rusya’ya karşı güvenlik sorumluluğunu alması, Ortadoğu’da İsrail hegemonyasında yeni bir düzen kurulması, ABD’nin Asya-Pasifik’e ağırlık vermesi ve NATO’nun Asya’yı hedef alması sürecidir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek Avrupa’nın güvenliğine jandarma yapmayı, İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi üzerinden Ortadoğu düzeninden pay almasını sağlamayı, ABD ve İsrail için İran engelinin kaldırılmasında rol almasını zorlamayı amaçlıyorlar. Özetle Türkiye’yi NATO’nun merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. Böylece NATO 3.0 süreci, Türkiye 3.0 süreci olacak. 

ABD’nin NATO’yu İran’a sokma hedefi

Evet, NATO 3.0, Türkiye’yi merkez cephe ülkesi yapmanın adıdır. Türkiye’yi İstanbul Boğazı’ndan Rusya’ya karşı, Adana’dan Ortadoğu’ya karşı bir merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. 

Erdoğan’ın NATO zirvesindeki şu sözleri çok şey ifade ediyor: “NATO 3.0 hedefine en kısa zamanda ulaşmamız için şu iki hususa dikkat çekerim: Birincisi, savunma işbirliğinde engeller kaldırılmalıdır. İkincisi, Avrupalı müttefikler olarak kıta savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenirken, ittifakın bütünlüğünü ve  transatlantik ilişkileri zayıflatabilecek tasarruflardan da kaçınmamız gerekiyor.”

Transatlantik ilişkileri, yani ABD-Avrupa ilişkilerini şu anda zayıflatan konular ne peki? Danimarka toprağı Grönland’ın ABD’ye verilmemesi, NATO ülkelerinin İran’a karşı ABD ve İsrail’e destek vermemesi ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan Ukrayna’da savaşa girmemesi… 

Bu durumda Ankara Transatlantik ilişkilerin zayıflamaması için Grönland’ın ABD’ye verilmesini, NATO’nun İran’a saldırmasını ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan devreye girmesini mi destekliyor yani?

Zirve günü ABD’nin İran’a saldırması ve Trump’ın “İran’la mutabakat benim için bitti” diyerek “yeni bir saldırı başlatacaklarını” ilan etmesi önemli.

ABD’ye “sadık” olmayı reddediyoruz!

NATO 3.0, ne yazık ki Türkiye 3.0’ı doğurdu. NATO zirvesi öncesi başlayan tutuklamalar ve gazetecilerin akredite edilmemesi  gibi konular işte bu nedenleydi. Uçak motoru ve F-35 havucu ile savunma ihalelerinden pay üzerinden Türkiye’ye merkez cephe ülkesi olma görevi verdiler. İktidar “artık kanat ülkesi değil, NATO’nun merkez ülkesiyiz” diyerek bu göreviyle övünüyor!

ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’la görüşmesi sırasında Türkiye’yi “sadık olacağını düşündüğümüz birçok ülkeden daha sadık” diye nitelemesi işte bu nedenledir. Hayır, “ABD’ye sadık olmayı” reddediyoruz!

NATO Zirvesi sonuç bildirgesi

NATO Zirvesinin kısa sonuç bildirgesinde iki önemli karar var: Birincisi Rusya’ya karşı Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık destek paketi açıklandı, ikincisi de NATO doğrudan İran’ı tehdit etti. 

Bu iki karar Türkiye’yi ilgilendiriyor. İstanbul Boğazı’ndaki ve Adana’daki yeni askeri yapılarla örtüşen NATO’nun bu iki kararı Türkiye açısından ciddi risk potansiyeli oluşturuyor. 

Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve NATO’nun Türkiye’den çıkarılması artık çok daha yakıcı bir ihtiyaç.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2026

, , , , , , ,

1 Yorum

NATO zirvesi ve Rusya

Rusya, NATO için “uzun dönemli tehdit” kapsamında. Kuşkusuz denklem gerçekte tersidir, zira tehdit eden pozisyonunda olan aslında NATO’dur.

Rusya, ABD’nin verdiği “NATO doğuya doğru genişleme olmayacak” sözünün faturasını ağır ödedi. NATO, ABD stratejisine göre aşama aşama Rusya’ya doğru genişledi. Ukrayna artık son duraktı ve Rusya kuşatmayı Ukrayna’dan yarmaya mecbur kaldı. 

İran’dan Ukrayna’ya dönüş taktiği

Dolayısıyla Rusya meselesi Ankara’daki NATO zirvesinin hâlâ en kritik konu başlıklarındandır. Hâlâ dememiz şundan: ABD’nin stratejik önceliği nedeniyle Ukrayna’da barış arayarak İran’a ağırlık verme taktiği, ABD ile Avrupa arasında soruna dönüşmüştü. Trump ile Putin’in Alaska zirvesi, Brüksel tarafından Washington’un “Kiev’i ve Avrupa’yı satışı” olarak yorumlanmıştı. 

Şimdi şartlar değişti. İran’da barış arayan ABD, bu kez Ukrayna’ya destek verme taktiğine döndü. Son dönemde ABD ve müttefiklerinin Kiev’e artan askeri, ekonomik, istihbari ve teknolojik desteğinin anlamı budur. 

ABD’nin Avrupa planı

Alaska zirvesi, Trump’ın barış söylemleri, Washington’un Kiev’e desteğini azaltması gibi konular, ABD açısından aynı zamanda Rusya’yı Çin’den koparmanın da taktiğiydi. Ancak Çin-Rusya stratejik ortaklığının değerini iyi bilen Putin yönetiminin Amerikan tezgahına düşmesi elbette söz konusu olamazdı.

ABD bu nedenle Çin’den koparamadığı Rusya’ya Avrupa baskısı uygulamayı amaçlıyor. Avrupa Rusya’yı oyalarken ve zayıf düşürürken, ABD de Asyalı müttefikleriyle birlikte Çin’i çevrelemeyi derinleştirmek istiyor. Strateji bu… 

ABD şimdi Ankara’daki NATO zirvesinde bu stratejisini uygulayarak hem Avrupalıları NATO’nun geleceği konusunda memnun etmiş olacak ama hem de Avrupalıları savunma bütçelerini artırmaya mecbur etmiş olacak. Türkiye için ise çifte denklemde kazanç arıyor.

NATO’nun üç mekanizması

Dolayısıyla Ankara’daki NATO zirvesini Rusya açısından kritik yapan konular şunlardır:

1) NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu yeni Polonya karargâhı ve Karadeniz’den sorumlu yeni Romanya karargâhı, doğrudan Rusya’yla ilgilidir.

2) Anadolu Kavağı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı, Karadeniz’le ve Rusya’yla ilgilidir.

3) NATO üyelerinin Ankara’da Ukrayna için oluşturacağı tam destek paketi elbette Rusya’ya karşıdır.

Putin’in NATO uyarısı

Pentagon ile CIA’nın son iki aydır Ukrayna’ya destek vermeye başlaması, Ukrayna’nın NATO üyeleri destekli İHA saldırıları, ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun “Alaska’da anlaşma olmadı” demeye başlaması yeni bir duruma işaret ediyor. 

Rusya da beliren bu yeni duruma uygun olarak, tehdide açıktan işaret etmeye başladı. Kremlin’de askeri okul mezunlarına hitap eden Putin’in, “NATO ülkeleri Kiev’e destek vermenin ötesine geçerek Rusya ile açıkça savaşa hazırlanmaya başladı” demesi önemli. (Harici, 24.6.2026)

Türkiye’yi bekleyen büyük risk 

Türkiye açısından ise mesele şu: ABD’nin bu stratejisi her ne kadar Ankara’daki iktidarı memnun ediyorsa da Türkiye için büyük risklerle doludur ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırıdır. Çünkü Türkiye’nin Rusya karşıtlığında en ufak çıkarı yoktur.

Ankara’dakiler memnun. Çünkü Avrupa’nın güvenliğinde rol almanın ve yeni NATO görevlerine talip olmanın, kendilerine de “siyasi meşruiyet” sağlayacağını hesap ediyorlar. 

NATO’culuk bu nedenle Türkiye açısından büyük tehdittir ve NATO’ya karşı olmak bir yurtseverlik görevidir. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Haziran 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

İki zirve arası dönüşüm

İktidarın NATO zirvesi hazırlıkları, Ankara’nın Ankaralılara yasaklanmasına dönüştü. NATO’ya karşı eylem yapabilirler diye ev baskınıyla 209 Ankaralı gözaltına alınıyor, bazı caddeler Ankaralılara kapatılıyor, kalabalık yapmasınlar diye memurların bir bölümü idari izinli sayılıyor, her türlü etkinlik yasaklanıyor. 

Kısacası Ankara iki hafta boyunca Ankaralılara kapatılıp, NATO’culara açılıyor. 

Egemenliğin devri meselesi

NATO zirvesi, kimi gazetecilere de kapalı. (Kendimi hiç saymıyorum, zira İletişim Başkanlığı “dosyanız inceleniyor” diyerek sekiz aydır basın kartımı yenilemiyor, dolayısıyla resmi olarak gazeteci kabul edilmiyorum.)

Aydınlık’ın dünkü manşet haberiydi: Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü ve Ulusal Kanal Ankara Temsilcisi’nin de aralarında olduğu sekiz gazetecinin NATO zirvesine akreditasyon talebi reddedilmiş. Ama konunun vahameti şurada: Gazeteciler zirveye akredite olmak için Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına başvuruyorlar. İletişim Başkanlığı gazetecilerin doğrudan NATO Akreditasyon Birimine başvurması gerektiğini söylüyor. Gazeteciler de başvuruyor ama NATO sekiz kişiyi reddediyor. Üstelik red yanıtında “Kararın gerekçelerini açıklayamıyoruz, karar kesindir” diyor! İletişim Başkanlığı yetkilileri ise Aydınlık’a “Biz bile akreditasyon başvurusu yaptık. Zirveyi izinle takip edeceğiz.” bilgisini veriyor!

Yıllardır anlatmaya çalıştığımız NATO üyeliğinin “kısmi egemenlik devri” olduğu tezimiz, bundan daha iyi nasıl doğrulanabilir? Türkiye’nin gazetelerinin ve televizyonlarının Türkiye halkını bilgilendirme görevlerini yerine getirmesine Türk devleti değil, NATO karar veriyor!

Siyaset-sermaye-bürokrasi mutabakatı

NATO’nun dönüşümünde Türkiye’nin yeni bir rol üstlenmesi konusunda siyaset-sermaye-bürokrasi üçgeninde tam bir mutabakat var. (Burada siyasetten kastımız sistem partilerini, sermayeden kastımız TÜSİAD başta büyük sermayeyi ve bürokrasiden kastımız devlet aygıtını kapsıyor.)

İktidar zaten Adana’da Yeni Kolordu Karargâhı ve İstanbul’da Deniz Unsur Komutanlığı ile Batı Asya’ya doğru alan kaydırmaya hazırlanan NATO’nun yeni görevlerini üstlendi. Bunu “Artık NATO’nun kanat değil, merkez ülkesiyiz” tezi ve onu tamamlayan “Türkiye’siz Avrupa güvenliği mümkün değil” tezi ile içeriye pazarlıyorlar. NATO’nun dönüşümünde alınacak rol ile Atlantik nezdindeki siyasi meşruiyet arasında doğrudan bağ kuruluyor.

Sermaye bu dönüşümü net bir şekilde istiyor. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras, Konseyin 18 Haziran’daki toplantısının açılışında yaptığı konuşmada açıkça söyledi: “Önümüzdeki dönemde güvenlik ile ekonomi, savunma ile sanayi ve jeopolitik ile teknoloji arasındaki sınırlar giderek daha fazla iç içe geçecek. Türkiye’nin bu yeni denklemde üstleneceği rol, NATO’nun dönüşümü ve transatlantik güvenlik mimarisinin şekillenmesi açısından kritik önem taşıyor.”

Bürokrasi de bu dönüşümü destekliyor. Son yıllarda bürokraside “güvenlik bürokrasisi” ağırlık kazanıyor ve “askeri sanayi merkezli yeni ekonomi” buna ayrıca güç veriyor. Hükümetin Savunma, Dışişleri, İçişleri ve Adalet gibi kritik bakanlıkları doğrudan bürokrasi tarafından yönetiliyor. Bu “partinin devletleşmesi – devletin partileşmesi” ilişkisinin yansıması aynı zamanda.

22 yıl sonra

AKP iktidarının ilk döneminde, 2004’te, NATO zirvesi İstanbul’daydı. Üstelik AKP liderliği, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanlığını üstlenmişti. Ama NATO’nun İstanbul zirvesi ağır yasaklara sahne olmamıştı. Peki 22 yıl sonra NATO’nun Ankara zirvesinde, aynı iktidar, bu kez neden ağır yasaklar uyguluyor? 

NATO zirveleri arasındaki bu fark, öncelikle AKP eliyle Türkiye’de yapılan büyük dönüşüme işaret ediyor: Türkiye’nin demokrasi erozyonuna, anayasayı ve yasaları özel durumlarda kenara koyabilen tek adam rejimi inşasına işaret ediyor.

Ama aynı zamanda iktidarın “yerli ve milli” propagandasının sahteliğine, iktidarın NATO’culuğuna, Atlantikçiliğine işaret ediyor. Hatta görev tanımlamasında basamak tırmanmaya da işaret ediyor: 2004’teki BOP Eşbaşkanlığından, 2026’da bütün Asya’ya karşı görev hazırlığına… 

Ve elbette, toplumun 22 yılda devletin ve hükümetin aksine, ABD’ye ve NATO’ya daha fazla karşı olduğuna ve bundan korktuklarına işaret ediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Haziran 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin “NATO 3.0” dönüşüm planı

Adana’daki yeni NATO kolordoğu karargâhını ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığını analiz ettimiz yazılarımızda önemle vurguladık: ABD NATO’yu dönüştürüyor. 

ABD, Avrupa’yı savunmayı birincil öncelik olmaktan çıkararak, NATO’nun yönünü Asya’ya çeviriyor ve bunun için de alan kaydırıyor. NATO’nun alanı kaydığı için de Türkiye’nin kanat ülkesi olma özelliği değişiyor ve yeni süreçte Türkiye daha içeride bir pozisyona sahip oluyor.

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında vurguladığı “Eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumundayız” tanımı, tam da bu dönüşüme işaret ediyor.

Hegseth’ten NATO üyelerine dikte

7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO liderler zirvesinde bu dönüşüm kesinleştirilecek. Ankara zirvesinin hazırlığı için Brüksel’de toplanan NATO üyeleri savunma bakanları, NATO’nun dönüşümünde anlaştılar. 

Daha doğrusu ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth bunu diğer üye ülkelerin savunma bakanlarına dikte etti ve yorumlarını bile almadan toplantıdan erken ayrılıp gitti. Arkasından açıklama yapan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Hegseth’in önerisinde üye ülke savunma bakanlarının hemfikir söyledi. 

NATO’nun en büyük dönüşümü

Hegseth açık açık Avrupları “kendi savunmanızı artık kendiniz üstleneceksiniz”, “gerekli harcamayı yapmazsanız katkımızı azaltırız”, “NATO 3.0 dönüşümüne uyum sağlayacaksınız” diye uyardı. 

Neydi Hegseth’e göre NATO 3.0? 

NATO 1.0 SSCB’ye karşı Soğuk Savaşı kazanan ittifaktı. NATO 2.0 ise Soğuk Savaş sonrası dönemin yapısıydı ve Hegseth’e göre “dağınıklığın, sanayisizleşmenin ve askeri kapasite kaybının dönemi” oldu. Ve ABD artık NATO 3.0 istiyordu!

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte NATO 3.0 için “ittifak tarihinin en büyük dönüşümü” tanımlaması yaptı. 

Türkiye için büyük risk

Bu köşede örneğin 26 Şubat’ta “NATO 3.0” başlığıyla, örneğin 13 Nisan’da “NATO’da alan kaydırma dönüşümü” başlığıyla bu stratejik dönüşüme işaret etmiş ve Türkiye için taşıdığı riskleri incelemiştik.

NATO’nun yönünü Asya’ya/Avrasya’ya dönmesinin Türkiye’yi komşularıyla ve Asya ülkeleriyle karşı karşıya getireceğini belirtmiştik.

Türkiye’nin NATO 3.0’te merkezi bir rolde olması, NATO 1.0’da (Soğuk Savaş’ta) kanat ülkesi olmasından çok daha riskli bir durumdur.

Adana ve Konya’ya füze savunma sistemi

Anımsayacaksınız, Milli Savunma Bakanlığı 18 Mart’ta açıklamıştı, ABD Almanya/Ramstein üssündeki Patriot’u İncirlik’e getiriyordu. İncirlik’te zaten İspanya’nın Patriot’u vardı ama İran’ın attığını ve NATO’nun düşürdüğünü iddia ettikleri füzelere karşı “Türkiye’yi korumak” için Almanya’dakini de getirdiler. 

O zaman işaret ettik: İran’dan atılan füze yoktu ve ABD Türkiye’ye kumpas kuruyordu. İncirlik’e Patriot da ABD’nin Akdeniz – Ortadoğu planlaması ile ilgiliydi. 

Nitekim ABD ve İran anlaştı ama Türkiye’ye yeni bir füze savunma sistemi daha geldi. Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre İtalya’ya ait SAMP/T hava savunma sistemi “NATO Daimi Savunma Planı kapsamında” 18 Haziran’da Konya’da 3. Ana Jet Üssüne konuşlandırıldı.

NATO’nun S-400’ü “gereksizleştirme” hamlesi

Peki Adana’daki ve Konya’daki bu füze savunma sistemleri nereden gelecek bir füze saldırısına karşı konumlandı acaba? Suriye meselesi bitti, ABD İran’la anlaştı, nereden bir saldırı bekleniyor?

Biri asıl, diğeri tali iki yanıtı var: 

1) Adana ve Konya’ya getirilen füze savunma sistemleri, NATO 3.0’ın gereği getirildiler. Adana’daki NATO karargâhı Doğu Akdeniz’den ve Ortadoğu’dan sorumlu. 

2) Ama bu füze savunma sistemleri ayrıca S-400’ü “gereksizleştirmek” için getirildiler. Türkiye’nin S-400’ü elinden çıkarmasını sağlayabilmek için getirildiler!

Türkiye için risk dolu yeni dönemin NATO 3.0 dönüşümünü, ABD’nin yeni stratejisi açısından incelemeyi sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Haziran 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Barrack’ın Türkiye’ye çizdiği rota

ABD Başkanı Donald Trump, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack’a üçlü görev verdi. Trump, Suriye Özel Temsilciliği görev süresi dolan Barrack’ı bu kez Ankara Büyükelçiliğine ek olarak hem Suriye Özel Temsilcisi hem de Irak Özel Temsilcisi olarak atadı.

Bu üçlü görevlendirmenin amacının ne olduğu, Barrack’ın ilk mesajından anlaşılıyor. 

Barrack’ın dört msajı

Barrack’ın o ilk mesajının önemle analiz edilmesi gerekiyor. Vurguları şöyle: 

– Barrack, Anadolu ile Levant’ı “aynı bölge” olarak tarif ediyor.

– Barrack, Türkiye, Irak ve Suriye’yi “aynı eksenin parçaları” olarak niteliyor.

– Barrack, ABD’nin bu üç ülkeyle ilgili politikasını şu sözlerle tarif ediyor: “Bu üç ülkeyi dengelemek, Amerikan temas ve kaldıraç noktasında tek, tutarlı bir odak gerektirir.”

– Barrack, Trump’ın hedefinin “bu üç ülkenin dağınık çıkarlarını birbiriyle uyumlu hale getirmek olduğunu” belirtiyor. 

Elbette ABD tüm bunları, bu üç ülkenin çıkarları için değil, ABD’nin çıkarları gereği istiyor!

Trump’ın “İsrail’le normalleş” mesajı

Barrack’a döneceğiz. Ama ABD Başkanı Trump’ın geçen haftaki bir mesajını anımsamalıyız:

Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bölge ülkeleri liderleriyle yaptığı telefon görüşmesinden bahsederek, “yaptığım görüşmelerde, ABD’nin bu çok karmaşık bulmacayı bir araya getirmek için yaptığı tüm çalışmaların ardından, tüm bu ülkelerin en azından eşzamanlı olarak Abraham Anlaşmaları’nı imzalamalarının zorunlu olması gerektiğini belirttim” dedi.

Özetle Trump Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” diyor!

Gerçi Türkiye’nin teknik olarak İsrail’le bir Abraham Anlaşması imzalamasına gerek yok, o anlaşma İsrail’i tanımayan ülkelerin İsrail’le anlaşması için tasarlanmıştı. Türkiye zaten İsrail’i tanıyor. 

Burada Trump’ın mesajının Ankara’yı ilgilendiren boyutu şu: Washington, Gazze Soykırımı nedeniyle en alt seviyeye düşürülen Türkiye-İsrail ilişkilerinin yeniden yükseltilmesini, normalleşleştirilmesini istiyor. 

Çünkü Washington’a göre diğer bölge ülkelerinin İsrail’le normalleşmesini kolaylaştıran etkenlerden biri de  Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini düzeltmesidir.

Akdeniz-Hazar-Körfez üçgeninde ABD stratejisi

Yeniden Barrack’a dönebiliriz. 

Tom Barrack diplomat kökenli olmayan ama yetkileri ve yetenekleri bakımından Ankara’ya son dönemde gelen en güçlü ABD Büyükelçisidir. Hatta bugüne kadar Türkiye karşıtı açıklamalarını “en rahat” yapabilen ABD Büyükelçisidir.

Barrack Güney Kafkasya’daki Zengezur Koridoru’nda da var, Körfez ülkeleriyle ilişkilerde de; Lübnan’da Hizbullah’un silahsızlandırılması çalışmasında da var, Suriye’ye hizalama operasyonunda da… 

Özetle Doğu Akdeniz, Hazar ve Körfez üçgeninde kapsamlı bir biçimlendirme çalışması yürütüyor. 

Asıl amacı mı?

ABD’nin Hazar-Akdeniz hattı planı

Trump yönetimi, “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” inşa etmeye çalışıyor. İran’ı saldırının nedenlerinden biri bu: o düzenin karşısındaki kuvveti zayıflatma.

Böyle bir düzenin inşası, Türkiye’nin tutumuna da bağlı. İşte Trump’ın amacı Türkiye’yi “İsrail hegemonyasında Ortadoğu düzeni inşasın” razı etmek; bunun gereklerini Ankara’nın önüne koymak. İşte “iktidara meşruiyet” mesajı da, “monarşi” mesajı da, “Osmanlı millet sistemi” önerisi de bu amacın parçasıdır. 

Barrack’ın bir kaç kez, ısrarla, “göreceksiniz, ileride Türkiye ile İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e kadar, işbirliği yapacak” demesi bir rotadır. Trump’ın Türkiye’ye “İsrail’le normalleş” mesajı da bunun içindir. 

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
2 Haziran 2026

, , , , , , ,

Yorum bırakın

1939: Zoka – 1952: NATO

NATO’nun Ankara zirvesi yaklaşıyor. Bu sürecin Türkiye açısından ek iki sorunu, NATO’nun Adana’daki yeni kolordu karargâhı ve Boğaz’daki “çok uluslu” üs girişimi…

Tarihsel bakımdan fazlasıyla ilginçtir: Türkiye’yi Atlantik düzenine çıpalamak ve NATO’ya üye yapmak isteyenler, “Sovyetler Birliği Boğaz’da üs istiyor” diyordu, sonucunda Boğaz’da Atlantik’e üs vermiş oldular!

Türkiye için çıkarılacak dersler

“Sovyetlerin üs ve toprak talebi”nin Ankara tarafından nasıl ve hangi amaç uğruna köpürtüldüğü ve Ankara’daki Atlantikçi ekibin “Sovyetler bize saldıracak” diyerek sürekli Washington ve Londra’ya başvurması, sonuçları bakımından Türkiye için büyük derslerle doludur.

İşte o süreci anlamamızı kolaylaştıran bir kitap var artık elimizde: 1939: Zoka – 1952: NATO (Harp Sanat Yayınları, 1. Basım, Mayıs 2026)

Mesleğimizin kıdemlilerinden gazeteci Hasan Bögün’ün resmi belgeleri, özellikle süresi dolduğu için gizliliği kaldırılan belgeleri inceleyerek hazırladığı bu dosya, 1939-1952 sürecini tüm boyutlarıyla anlamamızı sağlıyor.

Makas değişikliği

Hasan Bögün’ün en önemli tezi şu: Türkiye’nin NATO üyeliği, Cumhuriyet’in dış siyasetinde 1939’da İngiltere ve Fransa ile yapılan ittifak anlaşmasıyla yaşanan kırılmanın ya da “makas değişikliğinin” sonucudur.

Bögün’e göre bu makas değişikliğinin dış ve iç etkenleri vardı. Dünya savaşına doludizgin gidiliyor olmasının yarattığı kargaşa dışarıdan zorlasa da, asıl belirleyici nedenler, Mustafa Kemal Atatürk’ün “büyük güçlerle asla ittifak yapılmamalı” vasiyetinin dikkate alınmaması ve Sovyetler Birliği ile birlikte inşa edilen “ortaklaşa güvenlik” seçeneğinin İngiltere tarafından çökertilmesine içeriden destek verilmesiydi.

NATO’ya üyeliği “kısmi egemenlik devri” olarak değerlendiren Hasan Bögün’e göre, bu sonuca gelinebilmesi, “Cumhuriyetin kuruluşta benimsediği ideolojik çizginin reddedilmesinin” sonucuydu.

ABD’nin NATO amacı

1939: Zoka – 1952: NATO adlı kitabın bir diğer önemli tezi şu: ABD NATO’yu, İngiliz Sömürge İmparatorluğu’nun yerine kendi “yeni sömürgeci imparatorluğunu” geçirme örgütü olarak kurdu.

ABD “savunma örgütü” diye sunduğu NATO’yu, başından itibaren “hegemonya emellerini gerçekleştirmenin askerî-siyasi örgütü olarak” tasarladı, “bu hedef doğrultusunda inşa etti.” NATO’nun en önemli görevi, “Avrupalı müttefikleri ABD’nin çıkarlarına uygun bir siyasi hat içinde tutmaktır.”

Ve elbette 1952’de NATO’ya giren Türkiye de bu kapsam içindedir.

Bögün bu tezini ABD, CIA, NATO belgelerine, Avrupalı siyasetçilerin kendi aralarında ve ABD’li siyasetçilerle yaptıkları görüşme tutanaklarına dayanarak ortaya koyuyor.

Önce gizli NATO, sonra NATO

ABD açısından NATO üyesi ülkeleri denetim altında tutmak ve istediği siyasi hat üzerine oturtmak, haliyle NATO’nun bir başka özelliğini gerektiriyor: Gizli NATO (stay behind).

Bu o kadar kritik bir konu ki Hasan Bögün bunu “önce gizli NATO, sonra NATO” diye formüle ediyor. Bunun en somut kanıtları da artık arşiv belgeleriyle ortada: ABD daha NATO’yu kurmadan yıllar önce, komünistlerin iktidarını önlemek için Fransa’da, İtalya’da gizli örgütünü harekete geçiriyor.

Aynı amaçla tek tek her ülkede kurulan o gizli örgütlerin 90’larda İtalya’dan başlayarak nasıl ortaya çıktığı biliniyor. Ama bilinmeyen şu: ABD gizli NATO örgütlerinden vazgeçti mi peki? 

İşte kitabın bir önemi de bu sorunu aydınlatmasında. Kitap gizli NATO’nun sürdüğünü, NATO’nun Amerikalı başkomutanının yönettiği gizli bir komiteye bağlı olarak faaliyet yürüttüğünü yine belgelere ve özellikle ABD’nin askeri ve istihbari üst düzey yetkililerinin raporlarına dayanarak ortaya koyuyor. 

NATO’dan kurtulmak sorunu

480 sayfalık kitap okununca, Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiği daha iyi anlaşılıyor. Zira NATO’dan çıkmak, bir ittifak üyeliğinden çıkmaktan öte, bir zincirden kurtulmak anlamına geliyor. 

ABD’nin NATO üyesi ülkeleri istediği siyasi hat üzerinde tutmak için askeri, siyasi, ekonomik, kültürel başta hemen her alanda çok kapsamlı operasyonlar yaptığı gerçeği, Türkiye’nin bu prangadan hızla kurtulmasının hayatiliğini resmediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mayıs 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

NATO’da alan kaydırma dönüşümü

Trump’ın “NATO’dan çıkarım” şantajı, Avrupa’nın kendi güvenliği için sorumluluk alması ve böylece NATO’nun “yeni ABD stratejisine” uyumlu konumlanması içindir. 

Polonya, Romanya ve Türkiye merkezli üç yeni NATO Kolordu Karargahı işte bu amaçla tasarlandı. Kuzeydeki Polonya Karargâhından Baltık’ın, merkezdeki Romanya Karargâhından Karadeniz’in ve güneydeki Türkiye/Adana Karargahından Doğu Akdeniz’in ABD-NATO denetimine alınmasıdır hedef… 

ABD kuzeyden güneye Baltık, Karadeniz, Akdeniz hattı üzerinden Avrasya’yla stratejik bir hesaplaşma başlatmış durumda. Bunun için de kuruluş belgelerinin aksine, Avrupa’yı savunma yerine, NATO’nun cephesini  Avrasya’ya çevirerek güncelleme peşinde. Belirtmiştik, Avrupa ile ABD arasındaki NATO tartışmasının zemini aslında budur.

NATO’da kanattan merkeze

Ankara, ABD’nin bu yeni planlamasından memnun görünüyor. Hatta bu yeni planlamanın Türkiye’nin ABD nezdindeki önemini artıracağını savunuyor. 

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında, bunu özetle “eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumundayız” diye açıkladı. 

Bu açıkça “alan kaydırma” ve NATO’da bir dönüşüm demektir. Nitekim konferansın evsahiplerinden Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran “NATO’nun dönüşüm baskısıyla karşı karşıya olduğunu” konuşmasında önemle belirtti. Ve Duran bu yeni süreçte Türkiye’nin NATO içinde alacağı role, Türkiye’nin şu değeri üzerinden işaret etti: “Türkiye, Ortadoğu’da sözü geçen; Karadeniz’in ve Doğu Akdeniz’in güvenliği konusunda ise ittifak içerisinde öne çıkan bir aktördür.”

NATO’nun yeni yönü ve alan kaydırması, haliyle Türkiye’yi kanat ülkesi olmaktan daha içeride bir pozisyona almaktadır. Bu yeni risk oluşturan durum ise ne acı ki iktidar açısından “önemli olma” avantajı olarak görülmektedir.

Ankara’nın ‘ABD nezdinde önem kazanma’ taktiği

Konferansta NATO’nun Türkiye için vazgeçilmez olduğunu savunan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak zirveden beklentisini de özetle “daha iyi NATO’culuk” olarak açıkladı.

Avrupa’yı “NATO’yu destekleyici pozisyonuna geri dönmeye” çağıran Güler şöyle dedi: “Aksi takdirde AB’nin bu yaklaşımının Avrupa’nın güvenliği ve dayanıklılığına ABD’nin Avrupa’da kuvvet azaltmasından daha fazla zarar vereceğini değerlendiriyoruz.”

Ankara’nın bu çizgisi, ABD-NATO-AB üçgeni içinde “önem kazanma” taktiği olarak değerlendirilebilir ama son tahlilde ABD’nin Türkiye’nin de içinde yer aldığı coğrafyaya karşı belirlediği stratejiye, araçsallık durumudur ve son derece sorunludur.

Rutte’nin o kritik cümlesi

ABD ile AB’nin NATO tartışmasında “birleştiricilik” arayan sadece Ankara değil, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de var. Rutte bu amaçla ABD Başkanı Donald Trump’la görüştü ve ABD televizyonundan açıklamalar yaptı. 

Rutte’nin yayındaki bir cümlesi, iki yönü bulunan çok kritik bir cümleydi. Rutte açık açık “NATO’nun ABD’nin güç projeksiyonu için bir platform olması gerektiğini” söyledi.

Bu cümle sadece “NATO eşittir ABD” gerçeğini resmetmekle kalmıyor, aynı zamanda yukarıda işaret ettiğimiz ABD’nin Avrupa’yı savunma yerine NATO’nun cephesini  Avrasya’ya çevirerek güncelleme hedefini de ortaya koyuyor.  

Rutte net ifade etmiş oldu: NATO’nun kuruluş amacı ve varlık nedeni budur. O nedenle ABD’ye karşı olmak, NATO’ya karşı olmayı da gerektirir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Nisan 2026

, , , ,

Yorum bırakın

Türkiye’nin güvenlik mimarisi sorunu 

Muhafazakârların ya da milliyetçilerin “Türkiye NATO’dan çıkmalı” tezine karşı ileri sürdüğü yanıt şu: “Türkiye Rusya’nın ya da Çin’in aparatı mı olsun?”

Bu antitezin dışavurduğu iki bakış var: Birincisi bu savunmanın sahipleri, aynı mantıkla tersinden Türkiye’nin ABD’nin aparatı olduğunu kabul ediyorlar. İkincisi ise bu savunmanın sahiplerinin aklına nedense hiç bağımsızlık, bağlantısızlık gelmiyor.

Türkiye hiç kimsenin aparatı olmasın, Türkiye kendisine nereden tehdit geliyorsa o tehdide karşı birlikte konumlanacağı ülkelerle işbirliği yapsın. Mesele budur.

Tehdidin kaynağı sorunu

Strateji, tehdidin nereden geldiğinin saptanmasının üzerine inşa edilir. Türkiye’nin güvenlik mimarisi de o stratejiye göre biçimlendirilir. 

Türkiye ise ne acı ki tehdidin geldiği aktörle müttefiktir! 

Bu paradoks, şöyle bir çelişki doğurmaktadır. Türkiye, normalde tehdide karşı konumlanması gerekirken, tehdidin kaynağının stratejisine uygun şekilde konumlanmaktadır. 

Bunun doğal sonucunda da kendi doğal ortaklarına karşı pozisyon almaktadır. Türkiye’nin en büyük sorunu budur. 

NATO’nun Ankara Zamanı

İktidarın siyasi, askeri, iktisadi aktörleri açısından güvenlik mimarisi ya “Avrupa güvenlik mimarisidir” ya da “NATO güvenlik mimarisi.” Hatta NATO içindeki yeni tartışmaya çözüm olmak üzere, Ankara ikisinin birleştirilmesini savunmaktadır. 

Ankara’da bu amaçla bir konferans düzenlendi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile SETA’nın ortak düzenlediği “NATO’nun Ankara Zamanı: Dayanıklı Bir İttifak İçin Stratejik Konumlanma” adlı konferansta, Türkiye’nin bu perspektifi ana mesaj olarak verildi. 

Konuşmacılar, hükümetin temel yaklaşımı olan “Türkiyesiz Avrupa güvenliği düşünülemez” iddiasını temel alıyorlar ve üzerine şunları koyuyorlar:

Cumhurbaşkanı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç: “Türkiye, NATO’nun güney kanadı ve aynı zamanda AB’nin de güney kanadıdır. Avrupa kıtasının güvenliği noktasında bir temel taşız.”

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler: “Türkiye, Soğuk Savaş döneminde NATO’nun kanat ülkesi rolündeydi, artık Avrupa coğrafyasının tamamında güvenlik sağlayabilen merkezi bir müttefik konumundadır. Türkiye, NATO’nun güvenlik mimarisine yön veren başlıca ülkedir.”

Diğer konuşmacılar da özetle bu perspektifte mesajlar verdiler: Avrupa’nın güvenlik mimarisi, NATO’nun güvenlik mimarisi… Peki ya Türkiye’nin güvenlik mimarisi?

MHP Moskova’da TRÇ’yi konuşuyor

Ankara’da, tersine bir yaklaşım ise Cumhur İttifakının MHP kanadından geliyor.

Biliyorsunuz, Devlet Bahçeli TRÇ, yani Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önermişti. Bahçeli, bu ittifak önerisini görüşmesi için MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Samsun Milletvekili Prof. Dr. İlyas Topsakal’ı görevlendirdi. Topsakal bu amaçla Moskova’da çeşitli temaslarda bulundu. 

Topsakal’ın Rus Vedomosti gazetesine verdiği mesajlar bu bakımdan önemli. Medya Günlüğü’nden Fuad Safarov’un haberine göre Topsakal, Vedomosti’ye TRÇ’yi şöyle formüle etti: “Üç ülke arasında sağlanacak yakınlaşma yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda güvenlik açısından da kritik bir rol oynayabilir. Küresel dengelerin değiştiği bir dönemde Türkiye’nin alternatif ortaklıklar geliştirmesi gerekir.”

Daha ilginci de şu: Medya Günlüğü’nün Vedomosti’den aktardığına göre Topsakal, MHP’nin 2028 seçimlerinde AKP ile koalisyonunu sürdürmesinin gayriresmî şartının, “Rusya ve Çin ile işbirliğine yönelik bir programın kabul edilmesi olduğunu” söyledi!

Bu mesajı teyit etmek için İlyas Topsakal’a mesaj attım ama yazımı haber merkezine gönderdiğim saat 18.00’e kadar bir yanıt gelmedi. 

Gelen yanıtı bir sonraki NATO incelememizde belirtirim. Çünkü NATO yazımız sürecek. NATO Genel Sekreteri’nin iki yönü olan ABD-NATO ilişkisine dair mesajı ile iktidarın “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında verdiği mesajları incelemeyi sürdüreceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Nisan 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın