Posts Tagged NATO
S-400 İsrail’in müttefikine mi veriliyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/09/2026
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yeni Şafak’a yaptığı açıklamada, S-400 hava savunma sistemlerinin üçüncü bir ülkeye satışı için görüşmelerin sürdüğünü belirterek, “İlgili tüm ülkeler arasında teknik müzakereler devam ediyor” dedi.
S-400 almaya karar verildiğinde itiraz edenlere karşı “kimse bize karışamaz” diyen, alırken “vazgeç” baskısı yapanlara “geri adım atmayız” diyen iktidarın ABD baskısına direnemeyip S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, öncelikle Ankara’nın iradesi açısından vahimdir.
S-400 silah olmanın ötesidir
S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir;
– Askeri açıdan silah envanterini çeşitlendirerek tek adrese bağımlılıktan kurtulma tutumudur,
– Program düzeyinde ABD’den “stratejik özerk” olma hedefidir,
– Politika düzeyinde komşularla iyi işbirliği ve “bölge merkezli dış politika” izleme amaçlıdır.
Neo-Abdülhamitçi AKP hükümeti ise S-400’ü taktik amaçla, ABD’yle daha iyi pazarlık yapabilmek amacıyla aldı ama doğru dürüst pazarlık bile yapmadan, ABD’nin baskısıyla elinden çıkarmayı kabul etti.
ABD onaylı alıcı
Türkiye’nin S-400’ü verebileceği “onaylı” ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu belirtiliyor.
Fidan’ın ifade ettiği teknik müzakerenin sürüyor olmasının nedeni bu “onaylı” olma durumu olasılıkla. Türkiye’den S-400’ünü satmasını isteyen ABD’nin, devredilecek ülkeyi haliyle “onaylaması” gerekiyor. O ülke hem ABD’nin müttefiki olmalı hem de alacağı S-400 ABD’nin müttefiklerine karşı risk oluşturmamalı.
BAE bu kriterlere fazlasıyla uyuyor. Fazla kısmı da BAE’nin neredeyse İsrail’in bölgedeki en iyi işbirliği yaptığı ülke olmasıdır. BAE İsrail’le sadece bölgemizde değil Afrika’daki operasyonlarda da birlikte hareket ediyor.
Dolayısıyla Türkiye S-400’ü elinden çıkarırsa ve BAE’ye verirse, bu S-400’ü İsrail’in müttefikine vereceği anlamına gelir.
Moskova’nın tutumu
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bahsettiği “süren teknik müzakerelerin” önemli bir aktörü de S-400’ün üreticisi olan Rusya’dır.
Moskova’nın sözleşmeye rağmen Ankara’nın satışını engelleyeceğini sanmıyorum. Putin, S-400’ü satarken de Türkiye’nin elden çıkarmasına razı olurken de ülkesinin çıkarlarını düşünür haliyle.
Oradaki temel çıkarı da şudur: NATO üyesi Türkiye ile iyi işbirliği sürdürebiliyor olmak. Bunun değeri konuşulan yeni bir nükleer santralden çok daha fazladır Moskova için.
Astana-Atlantik terazileri
Dikkat edilirse, Ankara’daki NATO zirvesi, Türk dış politikası açısından bir viraj oldu. Son tahlilde Ankara’nın S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, NATO 3.0’ın sonucudur.
Türkiye iyi kötü denge kurmaya çalıştığı dış politika konularında, NATO zirvesinden bu yana, dengeyi Atlantik’in çıkarlarına uygun şekilde kırmaya başladı. Bu Ukrayna-Rusya savaşından da böyle, ABD-İran savaşında da, diğer bölge sorunları konusunda da…
S-400, Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte Astana Platformu’nda hareket ederek ABD dışı bölgesel çözümler aramasının sembolüydü. S-400’ün elden çıkarılması ise Türkiye’nin ABD stratejisine eklemlenmesi demektir. Bunun Ankara’nın İsrail politikasına nasıl yansıyacağını da önümüzdeki dönemde görmeye başlarız.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2026
Hazar’da ortak cephe olasılığı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/07/2026
Yinelemek pahasına şu iki saptamayla başlayalım:
1) ABD’nin İran’a saldırısı, “ana strateji” düzleminde, ABD’nin Asya’yı ve Çin’i hedef almasının aşamasıdır.
2) Ankara’daki NATO zirvesi ve 6 maddelik sonuç bildirisi, NATO üyelerine Rusya’ya ve İran’a karşı konumlanma görevi yüklemektedir.
Ankara’daki NATO zirvesinin önemi
ABD’nin NATO aracılığıyla müttefiklerine dayattığı bu planlama haliyle en çok Türkiye’yi etkileyecektir. Türkiye Ukrayna-Rusya savaşında “aktif tarafsızlık” izledi, ABD-İran savaşında ise dört füze kışkırtmasına rağmen ABD’ye üslerini ve hava sahasını kullandırmadı ve savaşın dışında kalabildi.
Ancak NATO’nun 7-8 Temmuz tarihli Ankara zirvesi bu açıdan bir değişiklik dayattı. İstanbul Boğazı’ndaki yeni deniz komutanlığı Ukrayna ile, Adana’daki yeni NATO kolordu karargâhı da Doğu Akdeniz-Ortadoğu ile ilgilidir. Haliyle ABD ve İngiltere’nin Türkiye’yi Rusya ve İran’a karşı pozisyonlamasıyla ilgilidir.
Netanyahu ve Zelenski’nin hedefleri
İsrail Başbakanı Netanyahu ile Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin peşi sıra Washington’da bulunmaları elbette bir planlamayla ilgili. Her iki isim taktik düzeyde ABD’den destek almanın ve stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenmenin peşinde:
– Netanyahu taktik düzeyde ABD-İran anlaşmasını önleyebilmenin yolunu ararken, stratejik düzeyde ABD’ye eklemlenerek Ortadoğu’da genişlemek ve merkez ülke olmak istemektedir.
– Zelenski ise taktik düzeyde Trump yönetiminden yeniden almaya başladığı desteği artırmanın ve stratejik düzeyde Ukrayna’yı NATO’ya bağlamanın peşindedir.
Ukrayna Hazar’da İran gemisini neden vurdu?
Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran gemisini vurmasının anlamı işte buradadır. Zelenski, taktik düzeyde Rusya-İran tedarik hattına saldırarak iki ülkenin silah sevkiyatına müdahale edebileceğini ve buradan hareketle Trump’a “Rusya-İran askeri ortaklığını” hedef alabileceğini göstermek istedi.
Zelenski’nin “iki savaşı birleştirme” amacı elbette öncelikle Washington’un desteğini artırmak istemesiyle ilgili ve Trump yönetiminin şu ana kadar “iki savaşı ayrı ele alma” şeklinde götürdüğü planlamaya da uymuyor. Ancak Trump yönetiminin son birkaç aydır Ukrayna-Rusya savaşı konusunda yeniden söylem değiştirmesi, Alaska’da bir anlaşma yapmadıklarını belirtmesi ve daha önemlisi Pentagon’un yeniden Ukrayna’ya askeri destek vermeye başlaması bir durum değişikliğine işaret ediyor. NATO zirvesi kısa sonuç bildirisinden “Rusya’ya karşı Ukrayna’ya ve İran’a karşı ABD’ye (ve elbette İsrail’e) destek” çıkması da bir strateji değişikliğine işaret ediyor.
Dolayısıyla ABD açısından “Asya’ya karşı geniş cephe” stratejisi, koşullarını bulabilirse, hayata geçirilmek istenecektir.
ABD’nin Hazar’daki taktik hamleleri
Kaldı ki ABD bu stratejinin kimi taktik hamlelerini zaten başlattı: 1) ABD, Esad’ı devirme operasyonu üzerinden Astana Platformu’nu, Türkiye-Rusya-İran ortaklığını rafa kaldırdı. 2) ABD, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki Zengezur Koridoru’nu 99 yıllığına Trump Koridoru’na çevirerek Güney Kafkasya’ya, Türkiye-İran-Rusya arasına, kama gibi girmeye çalışıyor. 3) ABD, Gürcistan-Rusya ilişkilerini bozmaya, Gürcistan’ı NATO üyesi yapmaya, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısından ABD/NATO üssü elde etmeye çalışıyor. 4) ABD Büyükelçisi Barrack, mevcut tablo hiç öyle göstermese de ısrarla “göreceksiniz, Türkiye ve İsrail, Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” diyor.
Dolayısıyla ABD’nin bu “ana/büyük stratejisi”, Türkiye’yi Karadeniz, Hazar, Doğu Akdeniz ve Basra (Fars) Körfezi çerçevesi içerisinde İran ve Rusya ile sıkıntıya sokma riski içermektedir.
İç politik mücadele ve onunla bağlantılı operasyon-gözaltı trafiği ise siyasetin ve kamuoyunun bu esas tehdide dikkat kesilmesini engellemektedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Temmuz 2026
AKP Asırlık Gece’de neyi kararttı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/07/2026
TRT, Asırlık Gece isimli bir belgesel dizi hazırladı. Amaç 15 Temmuz darbe girişimini tarihe not etmek.
Amaç güzel ama ilk dört bölümde sergilenenler, belgeselin FETÖ’nin iç ve dış işbirliklerini aklamayı hedeflediğini ortaya koyuyor. Ne ABD’nin rolü var ne de AKP’nin FETÖ’ye “ne istediyse vermesi…”
Daha da ötesi, darbe girişimini getirip laikliğe bağladılar!
Bilal Erdoğan’un FETÖ analizi!
Asırlık Gece’nin dördüncü bölümünde konuşan Bilal Erdoğan şöyle diyor: “FETÖ’yü doğuran o katı laikliğin ta kendisi olmuştur.”
Bu büyük çarpıtmanın bir önceki versiyonu da şuydu: “FETÖ Kemalistlerin dindarlara baskısı nedeniyle ortaya çıktı.”
Evet, birkaç yıl önce kimi AKP’liler FETÖ’nün varlığını Kemalistlerin baskısına dayandırıyordu, şimdi de Bilal Erdoğan ebe olarak laikliği işaret etti.
Oysa gerçek tersidir.
FETÖ’nün sahibi kim?
FETÖ’nün anası NATO, babası ABD emperyalizmidir; ebesi de CIA-Gladyo’dur.
Bu gerçeği atlayan her analiz hem ABD’nin 15 Temmuz’daki rolünü perdelemiş olur hem de FETÖ ve benzeri örgütlerin NATO-Gladyo ilişkisini karartmış olur.
AKP, 15 Temmuz’dan sonra Fethullah Gülen’in CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek’le ilişkisini öne çıkarıp, suçu CHP’ye atarak, FETÖ’nün “paralel devlet” olmasındaki kendi rolünü gizlemeye çalışıyor.
Gülen’in Gladyo bağları
Fethullah Gülen’in Kasım Gülek ilişkisi, FETÖ’nün Kemalistlerle ilişkisine işaret etmez, ABD’yle ilişkisine işaret eder.
FETÖ, iktidar sözcülerinin iddia ettiği gibi Kemalistlerin dindarlara baskısı nedeniyle ya da laiklik nedeniyle oluşmadı; ABD tarafından komünizme, sola, sol Kemalizme karşı kullanılmak için oluşturuldu!
Gülen’in Komünizmle Mücadele Derneklerine uzanan sicili de, Kasım Gülek’le ilişkisi de, (Alparslan Türkeş aracılığıyla CIA şeflerinden Ruzi Nazar’la tanışan ve o ilişkiler üzerinden MİT’in başına geçen) Fuat Doğu’yla irtibatı da, o irtibatta görev yapan Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür’le bağı da tek bir şeye işaret eder: Gladyo’ya!
15 Temmuz’da neyi unuttular?
Gerçek şudur: Sadece iç politik nedenlerle değil, aynı zamanda ABD’nin, NATO’nun, Gladyo’nun rolünü örtmek için FETÖ’yü Kemalizme ve laikliğe bağlamaya çalışıyorlar.
15 Temmuz’un yıldönümünde söylenenler, 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılan NATO zirvesindeki derinliştirilen ilişkilerin gereğiydi. O nedenle 15 Temmuz darbe girişimine tepki gösterirken, FETÖ’nün sponsorlarına laf edemediler.
FETÖ’yü kuran, kollayan, büyümesini sağlayan, ona içeride ve dışarıda operasyonlar yaptıran, darbeye teşvik eden ABD’dir, NATO’dur, Gladyo’dur.
FETÖ liderine ev sahipliği yapan, onu ve diğer FETÖ liserlerini Türkiye’ye teslim etmeyen, FETÖ’cülerin hâlâ çeşitli ülkelerden Türkiye’ye operasyon yapmasını sağlayan ABD’dir, NATO’dur, Gladyo’dur
FETÖ’cülükle mücadele meselesi
15 Temmuz darbe girişiminin üstünden 10 yıl geçti. FETÖ’yle iyi mücadele edildi mi? Büyük oranda evet. Peki FETÖ’cülükle iyi mücadele edilebildi mi? Hayır.
FETÖ’yle mücadele başka, FETÖ’cülükle mücadele başkadır. FETÖ’nün devletteki boşluğunu başka tarikatlarla doldurmaya çalışanlar, FETÖ’yle mücadele ediyordur ama FETÖ’cülükle mücadele etmiyordur.
Ve en önemlisi: ABD-NATO-Gladyo üçgeni içinde kalınarak FETÖ’cülükle mücadele edilemez.
FETÖ’cülükle gerçekten mücadele etmek isteyenler, ABD emperyalizmiyle karşı konumlanmalıdır ve NATO üyeliğini değil bağımsızlığı savunmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Temmuz 2026
NATO hukuku ve 4. aşama
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/07/2026
12 Eylül 1980 darbesi, 24 Ocak 1980 ekonomi dönüşümünün uygulama sopasıydı: Karma ekonomiye son verildi ve Türkiye neoliberal program ile ABD’nin liberal küresel piyasasına çıpalandı.
Bu nedenle 24 yıllık AKP dönemi, 12 Eylül’ün devamıdır. Aynı program sürdürülmektedir. Hatta AKP’li ekonomi bakanlarına göre, başta özelleştirme olmak üzere o programı en başarılı uygulayanı AKP hükümetleri olmuştur.
Bu 46 yıllık ekonomi-politiğin hukuku da var elbette.
Kanıt ve kanıt uydurma aşaması
Bu rejimin hukuku, 46 yılda üç aşama tamamladı ve artık dördüncü aşamasına girmiş bulunuyoruz. Bu aşamaları “kanıtlama aşaması, kanıt uydurma aşaması, kanıta gerek yok aşaması ve önleyici tutuklama aşaması” olarak özetleyebiliriz.
1. aşama: 12 Eylül rejimi, bir askeri darbe dönemi olmasına rağmen, yine de suçlamayı kanıtlamaya dayanıyordu. Hakimler, savcının suçlamasına dair kanıtı açık ve net şekilde görmek istiyordu.
2. aşama: AKP-FETÖ işbirliğindeki Ergenekon-Balyoz kumpasları döneminde, yargılama yine kanıtı esas alıyordu ama bu kez 12 Eylül rejiminden farklı olarak kanıt uyduruluyordu. FETÖ’nün polisleri, kanıt olmadığı için hedef isimlerle ilgili kanıt uyduruyordu, savcılar o uydurma kanıtları mahkemenin önüne getiriyordu, hakimler o uydurma kanıtları esas alarak cezalandırıyordu. Kısacası uydurulmuş da olsa, bir kanıta ihtiyaç duyuyorlardı.
Kanıta gerek yok aşaması
3. aşama: AKP’nin yeni dönem operasyonları ise bir büyük yenilik getirdi: Artık kanıta gerek yok. Bunun en tipik örneği Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı casusluk davasıdır. Yasaya göre casusluk faaliyetinin oluşabilmesi için bir gizli belgenin varlığı ve faaliyetin yabancı devletin ya da istihbarat örgütünün yararına olması gerekiyor.
Ama iddianamede hiçbiri yok: Merdan Yanardağ ve Tele1’in Kemal Kılıçdaroğlu aleyhine ve Ekrem İmamoğlu lehine algı oluşturduğu iddiası var. Çünkü casusluk davası da tüm “belediyeleri silkeleme” operasyonları gibi siyasi davadır ve son tahlilde cumhurbaşkanlığı seçimiyle ve yeni rejimin inşasıyla ilgilidir. O nedenle başından beri meselenin ne diploma ne de yolsuzluk olduğunu belirtiyorum.
2026 tevkifatı
4. aşama: 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılan NATO zirvesi öncesinde, kimi isimlerin “eylem yapabilecekleri” gerekçesiyle 15 gün önceden gözaltına alınması ve tutuklanması son aşamadır.
Önleyici tutuklama aşaması diyebileceğimiz bu aşama aynı zamanda NATO hukuku aşamasıdır. “1951 tevkifatı” diye tarihe geçen komünistlere yönelik tutuklamalar, Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girişinin gereğiydi. Böylece Türkiye NATO hukukuyla tanışmış oldu.
“2026 tevkifatı” da Türkiye-NATO ilişkilerinde yeni bir döneme işaret ediyor: NATO Ankara’da Rusya’ya ve İran’a karşı görevlendirme yazısı hazırladı. Türkiye her iki görevlendirmede de var: Adana komutanlığı doğrudan, Anadolu Kavağı komutanlığı ise dolaylı olarak bu NATO görevlendirmesiyle ilgilidir.
Ukrayna ve İran görevleri
Ukrayna görevi: Zelenski daha on gün önce NATO zirvesi nedeniyle Ankara’da olmasına rağmen, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın on gün sonra Kiev’i ziyaret etmesi, Kiev’de sokakta yürüyerek Moskova’ya mesaj vermesi, Zelenski’den 2. sınıf liyakat madalyası alması yukarıda işaret ettiğim o görevlendirme yazısıyla ilgilidir. Savaşan taraflardan birinden madalya almak, “aktif tarafsızlık” dedikleri politikaya son verdikleri anlamına gelir.
İran görevi: Washington’da düzenlenen Irak-ABD Ticaret Zirvesi’nde konuşan Tom Barrack, altı ülkeyle, Irak, Suriye, Ürdün, Türkiye, Lübnan ve Mısır’la bir stratejik proje üzerinde çalıştıklarını açıkladı. ABD’nin Ankara büyükelçisi ve Irak-Suriye Temsilcisi Barrack, bu projeyle, Hürmüz Boğazı’nın stratejik önemini iki yıl içinde azaltmayı hedeflediklerini belirtti. Bu elbette sadece bir ulaştırma projesi değil, ondan önce bir siyasi projedir ve ABD’nin İran’a karşı bölge ittifakı kurma stratejisinin içindedir.
Sonuç olarak her ekonomi-politiğin bir hukuku var: ABD ve yerli sermaye/siyasi müttefikleri 46 yıldır aşama aşama uyguluyorlar. Mesele buna karşı ne yapılması gerektiğidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Temmuz 2026
ABD’nin saadet zinciri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/07/2026
Ankara’daki NATO Zirvesi, ABD ile Avrupalılar arasındaki iki yıldır derinleşmiş olan sorunları çözmedi, geçiştirmiş oldu. Bunun göstergelerinden biri sonuç bildirisiydi. Geçen yıl Lahey’de 5 maddeydi, bu yıl Ankara’da 6 madde oldu. Oysa 2021’de Brüksel’de 79, 2022 Madrid’de 22, 2023 Vilnius’ta 90 ve 2024’te Washington’da 38 maddeydi.
Ankara’daki sonuç bildirisi kısaydı çünkü uzlaşılan konular sınırlıydı. Kısacası Trump’ın başlattığı “ABD yoksa NATO kağıttan kaplandır” tartışması çözülmemiş, sadece üzeri örtülmüştür.
NATO 3.0’ın kaldıracı
Sorunlar sürüyor ama Washington, silahlanma konusunu hem NATO 3.0 dönüşümünün kaldıracı hem de sorunların yatıştırıcısı olarak görüyor. Kısa sonuç bildirisindeki “50 milyar dolarlık silah anlaşması” odur.
ABD’nin bu konuda iki hedefi var: NATO üyelerinin savunma harcama payını gayrisafi yurtiçi hasılalarının yüzde 5’ine çıkartmak ve yeni bir silah zinciri oluşturmak. ABD geçen sene Lahey’de ilkini, şimdi Ankara’da ikincisini uygulamaya sokmuş oldu.
Silah tedarik zinciri ise Washington açısından bir nevi saadet zinciridir. ABD silahların çoğunluğunun ana parçası kendisine ait olmak üzere, alt parçalarının üretimini çeşitli üyelere paylaştırarak, üyeleri ve ortakları birbirine ama hepsini son tahlilde Washington’a bağlamak istiyor.
Silahın zincire bağlama değeri
Üstelik ABD’nin “saadet zinciri” sadece NATO üyelerini değil, NATO ortaklarını da bağlayacak. Ankara’daki NATO zirvesinde, imzalanan NATO-Güney Kore anlaşması budur. Anlaşmaya göre Güney Kore, “NATO ortak savunma tedarik pazarına” erişebilecek ve 10 milyar dolarlık silah alabilecek.
ABD’nin Ankara’ya davet ettirdiği Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yla ilişkilerin bir yönü de budur. ABD hem bu ülkelere silah satarak onları Çin’e karşı üs haline getiriyor, hem de bu ülkelere silah satışında “parça üretimi” ile pay alan NATO üyelerini “Asya NATO’su” konusunda adım adım ikna etmeye başlamış oluyor.
Çünkü ABD açısından silah, ateşleme kabiliyetinden önce zincire bağlama özelliği olan bir araçtır.
Amerikalı pilotla gelen uçak
F-35 de böyledir ve bir uçak olmasından daha değerli olarak satın alan ülkeleri ABD standartlarına bağlamak demektir, ABD kontrolüne ve denetimine tabi kılmak demektir, satın alan ülkenin pilotunun yanına yazılımla Amerikalı pilot oturtmak demektir.
Emekli ABD Deniz Kuvvetleri subayı Gary Tabach’ın F-35 ile ilgili İsrail basınına söyledikleri açıklayıcıdır: “İsrail olmadan F-35 uçmaz. F-35’in elektronik sistemlerinde, kaskında ve kanatlarında İsrail’de üretilen önemli parçalar var. Eğer F-35 bir gün Türkiye’ye satılırsa, Türkiye İsrail’e iyi davranmak zorunda kalır. Aksi halde uçakları uçmaz.” (i24 news, 8.7.2026)
”Türkiye F-35 alır ve uçurmak isterse, İsrail’le anlaşmak zorunda kalır” cümlesi eksik bir doğrudur. Çünkü daha doğrusu şudur: “Türkiye F-35 alırsa, ABD’nin belirlediği sınırlar içinde uçurabilir.” Çünkü silahlar artık yazılımdır ve F-35 Amerikalı pilotuyla birlikte gelmektedir.
‘NATO silah pazarına erişim’ tuzağı
“NATO silah pazarına erişim” tuzağı üzerinden NATO üyelerini ABD silahlarına bağlamak, Washington açısından çok değerli bir kazanımdır. NATO’nun ABD için asıl değeri işte bu tür “bağlama” kapasitesidir; üye ülkeleri zincirin halkası haline getirebilmesidir, ülkelerin hükümetlerini denetim altında tutarak hangi silahı alıp alamayacağına karar verebilmesidir. Dolayısıyla S-400 meselesi de budur. F-35 için Türkiye’nin S-400’ünün elden çıkarılması şartı budur.
“NATO silah pazarına erişim” tuzağı, bir ülkenin ulusal silahlanma ve savunma bağımsızlığını sınırlamanın tuzağıdır. Ulusal silahını üretmek isteyenleri, silah envanterini çeşitlendirerek tek bir adrese bağımlı kalmamak isteyenleri “saadet zinciriyle” Washington’a bağlamanın tuzağıdır.
Bitirirken önemle belirteyim: İran ABD’yi neden yenebildi? Bir kaç yanıtı var ama en önemli nedenlerinden biri şudur: Çünkü İran’ın elinde Amerikan silahı yok!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Temmuz 2026
Türkiye 3.0: NATO’nun merkez cephe ülkesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/07/2026
NATO 3.0, ne yazık ki aynı zamanda Türkiye 3.0’dır.
NATO 1.0, NATO’nun kurulmasından SSCB’nin 1991’de dağılmasına kadarki süreçtir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek kuruluşunun iki temel niteliği olan bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi sulandırdılar, Yeşil Kuşak projesi içerisinde Türkiye’nin laik karakterini aşındırdılar, ABD’nin komünizmle mücadele programı içinde Türkiye’nin insan birikimini öğüttüler. Böylece NATO 1.0 sürecinde, Türkiye 1.0 oluştu.
ABD NATO üzerinden Türkiye’yi dönüştürüyor
NATO 2.0, SSCB’nin 1991’de dağılmasından 2026’ya kadarki süreçtir. Bu süreçte ABD NATO’yu Rusya’ya doğru genişletti, Yugoslavya’yı parçaladı ve Ortadoğu’ya saldırdı. NATO 2.0’da Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek “ılımlı İslamcılığa” bağladılar. Böylece NATO 2.0 sürecinde, Türkiye 2.0 oluştu.
NATO 3.0 ise Avrupa’nın Rusya’ya karşı güvenlik sorumluluğunu alması, Ortadoğu’da İsrail hegemonyasında yeni bir düzen kurulması, ABD’nin Asya-Pasifik’e ağırlık vermesi ve NATO’nun Asya’yı hedef alması sürecidir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek Avrupa’nın güvenliğine jandarma yapmayı, İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi üzerinden Ortadoğu düzeninden pay almasını sağlamayı, ABD ve İsrail için İran engelinin kaldırılmasında rol almasını zorlamayı amaçlıyorlar. Özetle Türkiye’yi NATO’nun merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. Böylece NATO 3.0 süreci, Türkiye 3.0 süreci olacak.
ABD’nin NATO’yu İran’a sokma hedefi
Evet, NATO 3.0, Türkiye’yi merkez cephe ülkesi yapmanın adıdır. Türkiye’yi İstanbul Boğazı’ndan Rusya’ya karşı, Adana’dan Ortadoğu’ya karşı bir merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar.
Erdoğan’ın NATO zirvesindeki şu sözleri çok şey ifade ediyor: “NATO 3.0 hedefine en kısa zamanda ulaşmamız için şu iki hususa dikkat çekerim: Birincisi, savunma işbirliğinde engeller kaldırılmalıdır. İkincisi, Avrupalı müttefikler olarak kıta savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenirken, ittifakın bütünlüğünü ve transatlantik ilişkileri zayıflatabilecek tasarruflardan da kaçınmamız gerekiyor.”
Transatlantik ilişkileri, yani ABD-Avrupa ilişkilerini şu anda zayıflatan konular ne peki? Danimarka toprağı Grönland’ın ABD’ye verilmemesi, NATO ülkelerinin İran’a karşı ABD ve İsrail’e destek vermemesi ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan Ukrayna’da savaşa girmemesi…
Bu durumda Ankara Transatlantik ilişkilerin zayıflamaması için Grönland’ın ABD’ye verilmesini, NATO’nun İran’a saldırmasını ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan devreye girmesini mi destekliyor yani?
Zirve günü ABD’nin İran’a saldırması ve Trump’ın “İran’la mutabakat benim için bitti” diyerek “yeni bir saldırı başlatacaklarını” ilan etmesi önemli.
ABD’ye “sadık” olmayı reddediyoruz!
NATO 3.0, ne yazık ki Türkiye 3.0’ı doğurdu. NATO zirvesi öncesi başlayan tutuklamalar ve gazetecilerin akredite edilmemesi gibi konular işte bu nedenleydi. Uçak motoru ve F-35 havucu ile savunma ihalelerinden pay üzerinden Türkiye’ye merkez cephe ülkesi olma görevi verdiler. İktidar “artık kanat ülkesi değil, NATO’nun merkez ülkesiyiz” diyerek bu göreviyle övünüyor!
ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’la görüşmesi sırasında Türkiye’yi “sadık olacağını düşündüğümüz birçok ülkeden daha sadık” diye nitelemesi işte bu nedenledir. Hayır, “ABD’ye sadık olmayı” reddediyoruz!
NATO Zirvesi sonuç bildirgesi
NATO Zirvesinin kısa sonuç bildirgesinde iki önemli karar var: Birincisi Rusya’ya karşı Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık destek paketi açıklandı, ikincisi de NATO doğrudan İran’ı tehdit etti.
Bu iki karar Türkiye’yi ilgilendiriyor. İstanbul Boğazı’ndaki ve Adana’daki yeni askeri yapılarla örtüşen NATO’nun bu iki kararı Türkiye açısından ciddi risk potansiyeli oluşturuyor.
Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve NATO’nun Türkiye’den çıkarılması artık çok daha yakıcı bir ihtiyaç.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Temmuz 2026
TELE1, RTÜK, AKP, NATO, ABD
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/07/2026
Silivri’de, “dört kişilik casusluk örgütü” iddiasının duruşmasındayım. Bu kumpasın en önemli nedeninin TELE1’e el koymak olduğu süreç boyunca net şekilde görüldü. Merdan Yanardağ gözaltına alınır alınmaz TELE1’e kayyım atadılar. Oysa Merdan Yanardağ kanalın sahibi bile değildi. Ve Merdan Yanardağ daha mahkemeye çıkarılmadan, TELE1’i satmaya kalktılar.
Bakınız tüm bunların NATO zirvesi ve iktidarın yeni dönemde ABD’nin işlerine talip olmasıyla doğrudan ilgisi var. Anlatayım.
RTÜK’ün NATO uyarısı!
Yarın başlayacak NATO’nun Ankara Zirvesi için günlerdir Türkiye’nin çeşitli renklerdeki solcularına operasyon yapıyorlar. NATO karşıtı bir iklimden o kadar çok korkuyorlar ki NATO haberleri nedeniyle gazetecileri de gözaltına alıyorlar: “Odatv editörü Ceren Erdoğdu sabah saatlerinde evine yapılan hukuksuz baskınla gözaltına aldı. Erdoğdu son olarak, ‘AKP’ye muhalif Müslümanlardan NATO çıkışı: Zirve öncesi imza kampanyası’ başlıklı habere imza atmıştı.” (Cumhuriyet.com.tr, 5.7.2026)
Ve dün RTÜK bir “uyarı” yayınlayarak radyo ve televizyonlara “gözüm üzerinizde” dedi. Hiç abarttığımı sanmayın, aynen öyle dediler: “Yayıncı kuruluşlarımızın milli güvenlik perspektifimizi gözetmeleri büyük önem arz etmektedir. Tüm yayın akışlarının titizlikle takip edilmekte olduğunu önemle hatırlatıyoruz.”
RTÜK’ün “AKP’ye uygun yayıncılık” görevi!
RTÜK’ün açıklamasının özet anlamı şudur: AKP’nin güvenlik ve dış politikası, Türkiye’nin güvenlik ve dış politikasıdır ve karşı çıkılmamalıdır!
Bakınız biz bunu TELE1’de yaşadık. AKP’nin Suriye politikalarına karşı yaptığımız yayınlara RTÜK, “Türkiye’nin milli güvenlik ve dış politikasına aykırı yayın” diyerek ceza verdi!
TELE1 o cezalara rağmen, izleyicisinin de desteğiyle en zor şartlarda yayınlarını sürdürdü. İşte casusluk davası cezalarla engellenemeyen bir yayıncılık faaliyetini kayyımla durdurma kumpasıdır.
Milletin değil büyük sermayenin çıkarı
RTÜK’ün radyo ve televizyonlara yaptığı “NATO yayını” uyarısı, “kalemi dik” gazetecilerin, yazarların ve aydınların tutumunu milim değiştirmeyecek elbette. Biz Türkiye’nin ve Türk milletinin çıkarı gereği “Türkiye’nin NATO’dan ve NATO’nun Türkiye’den çıkması gerektiğini” anlatmaya devam edeceğiz. Zira Türkiye’nin gerçek çıkarı NATO’da olmasında değil, NATO’dan kurtulmasında, bağımsız ve bağlantısız olmasındadır.
Türkiye’nin NATO üyeliğini, Türkiye’nin ABD’yle işbirliğini, Türkiye’nin BOP gibi ABD projelerine eşbaşkanlık/taşeronluk yapmasını, Türkiye’nin Avrupa’nın güvenliğini sağlamaya gönüllü olmasını “Türkiye’nin çıkarı” diye propaganda ediyorlar yıllardır. Bu propaganda Türk milletinin değil, emperyalizmin, işbirlikçisi büyük sermayenin ve onların siyasetteki temsilcilerinin çıkarı içindir.
Fidan’dan görev talebi
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, NATO zirvesi bağlamında, 2 Temmuz akşamı CNN Türk’teydi. İki mesajı dikkat çekiciydi:
1) Fidan, “Türkiye ile Amerika arasında kötü olmayı gerektirecek hiçbir konu yok” dedi!
2) Fidan, Türkiye’nin Ukrayna, Suriye, İran, Körfez gibi bölgelerde oynadığı role işaret ederek şöyle dedi: “Bu rol aslında Amerika gibi gerçekten küresel manada kendisine gereğinden fazla yük alan bir ülkenin belli noktalarda Türkiye gibi ortaklara güvenmesi için birçok neden ortaya çıkıyor.” (AA, 3.7.2026)
Bu açık açık, iktidarın yeni dönemde ABD’nin bu coğrafyadaki bazı işlerini üstlenmeye hazır olduğu bildirimidir. Dolayısıyla asıl Türkiye’nin çıkarına aykırı olan politika, bizzat iktidarın politikasıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Temmuz 2026
NATO zirvesinin ekonomi-politiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/07/2026
Anadolu Ajansı’na konuşan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara Zirvesi’nde üç temel başlığın ele alınacağını açıkladı. Sırasıyla, savunma harcamaları, Ukrayna’ya destek ve NATO 3.0 dönüşümü…
Savunma harcamalarının ilk sırada olması çok şey ifade ediyor. Zira ABD’nin uzun süre bastırdığı ve NATO üyelerine kabul ettirdiği konuydu: NATO üyeleri, savunma harcamalarını gayrisafi milli hasılalarının yüzde beşine çıkaracaklar.
Bu durum, konunun ekonomi-politiğini incelememizi gerektiriyor.
Trilyon dolarlık pasta
NATO ortalaması yakın zamana kadar yüzde ikinin altındaydı, hızla yüzde iki buçuğu geçti. Polonya yüzde dördü geçen ilk ülke oldu.
NATO üyelerinin kısa zamanda yüzde dörde ve ardından yüzde beşe ulaşması demek, hacimli bir pastanın ortaya çıkması demek. Buna Japonya gibi hızla askerileşme programı uygulayan NATO ortaklarını da eklediğinizde, bu hacim birkaç yıl içinde trilyon dolar mertebesinde olacak.
İşte ABD bu büyük parasal varlığı kullanarak ve kendi istediği doğrultuda üyelerin nemalanmasını sağlayarak, amaçlarına ulaşmak istiyor.
ASELSAN övgüsünün nedeni
Örneğin ABD bu pastadan alacağı pay üzerinden Ankara’ya yeni NATO görevlerini verdi. Kuşkusuz Ankara da alacağı pay üzerinden o yeni NATO görevlerine talip oldu. Pasta da büyük, pay da…
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin ASELSAN’ı ziyareti ve övgüsü boşuna değil. ABD, ASELSAN başta Türk askeri şirketlerini, kendi hedefi doğrultusunda Avrupa’nın silahlandırılmasında değerlendirmek istiyor. Kuşkusuz bu, Türkiye’nin NATO’da merkez cephe ülkesi haline getirilmesinin de havucudur.
Ancak meselenin kamu şirketleri dışında bir de özel şirketler ayağı var:
Askeri sanayi merkezli yeni ekonomi
İktidar, NATO zirvesini aynı zamanda Baykar merkezli savunma sanayinin büyük atılımı olarak görüyor. Ankara’daki liderler zirvesi öncesinde İstanbul’da yapılan NATO parlamenterler zirvesinin katılımcıları da Baykar tesislerine götürüldü.
Aynı işi yapan kamu şirketimiz TUSAŞ yerine iktidarın sürekli Baykar’ı öne çıkarması, askeri sanayi merkezli yeni AKP ekonomisi nedeniyle elbette…
Örnek olması amacıyla onlardan birine bakalım.
NATO sözleşmeleri
Birkaç gün önce Türkiye’nin ihracat şampiyonları açıklandı. Listenin beşinci sırasında 2.9 milyar dolarlık ihracatla ARCA Savunma Sanayi var. Kurulalı 6 yıl olan bu şirket Türkiye’nin en büyük beşinci ihracatçısı durumunda!
Nasıl mı? Size iki yıl öncesinin bir haberini anımsatayım: “NATO, ittifakın savunma kabiliyetini güçlendirmek ve Ukrayna’ya destek olmak amacıyla 155 milimetrelik top mermisi tedariki için 1,2 milyar dolarlık sözleşme imzaladı.”
Altı yıllık bir şirketin bu sözleşmeleri imzalayabilmesi elbette aynı zamanda politik bir konu. Çorum’daki ana tesisinin temel atma töreni bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapılabilen bir şirket bu çünkü…
Japon sermayesi
Anımsayacaksınız. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, kısa süre önce Japonya merkezli Nikei Asia’ya bir makale yazmıştı ve Japonya ile birlikte ABD’nin Asya-Pasifik’teki ortakları Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı NATO’nun Ankara zirvesine davet etmişti.
O makale aynı zamanda iktidarın Japonya’ya “ortak insansız hava aracı geliştirme ve üretme” teklifini içeriyordu. Teklif elbette gazete köşeleriyle sınırlı değil. Örneğin Japonya Savunma Bakanı Gen Nakatani, geçen sene Türkiye’ye Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’i ziyarete geldiğinde, Baykar’a götürülmüş ve gezdirilmişti.
NATO-Sermaye-NATO’culuk
Türk savunma şirketlerinin büyümesine itiraz ediyor değiliz elbette. İtirazımız, kamu şirketleri varken, siyasetin özel şirketleri pazarlıyor oluşu. Kamu şirketleri bizim, hemizin ama o özel şirketler bizim değil, sahiplerinin.
Ekonomi ile politika arasındaki ilişki temel ilişkidir. Bu özel şirketlerin NATO savunma harcamalarının ortaya çıkardığı büyük pastadan alacağı pay, sadece parasal bir mesele değil, aynı zamanda siyasal bir meseledir, bağımsızlıkçılığın ve bağlantısızlıkçılığın değil NATO’culuğun zeminini oluşturmaları meselesidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Temmuz 2026
NATO zirvesi ve Rusya
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/06/2026
Rusya, NATO için “uzun dönemli tehdit” kapsamında. Kuşkusuz denklem gerçekte tersidir, zira tehdit eden pozisyonunda olan aslında NATO’dur.
Rusya, ABD’nin verdiği “NATO doğuya doğru genişleme olmayacak” sözünün faturasını ağır ödedi. NATO, ABD stratejisine göre aşama aşama Rusya’ya doğru genişledi. Ukrayna artık son duraktı ve Rusya kuşatmayı Ukrayna’dan yarmaya mecbur kaldı.
İran’dan Ukrayna’ya dönüş taktiği
Dolayısıyla Rusya meselesi Ankara’daki NATO zirvesinin hâlâ en kritik konu başlıklarındandır. Hâlâ dememiz şundan: ABD’nin stratejik önceliği nedeniyle Ukrayna’da barış arayarak İran’a ağırlık verme taktiği, ABD ile Avrupa arasında soruna dönüşmüştü. Trump ile Putin’in Alaska zirvesi, Brüksel tarafından Washington’un “Kiev’i ve Avrupa’yı satışı” olarak yorumlanmıştı.
Şimdi şartlar değişti. İran’da barış arayan ABD, bu kez Ukrayna’ya destek verme taktiğine döndü. Son dönemde ABD ve müttefiklerinin Kiev’e artan askeri, ekonomik, istihbari ve teknolojik desteğinin anlamı budur.
ABD’nin Avrupa planı
Alaska zirvesi, Trump’ın barış söylemleri, Washington’un Kiev’e desteğini azaltması gibi konular, ABD açısından aynı zamanda Rusya’yı Çin’den koparmanın da taktiğiydi. Ancak Çin-Rusya stratejik ortaklığının değerini iyi bilen Putin yönetiminin Amerikan tezgahına düşmesi elbette söz konusu olamazdı.
ABD bu nedenle Çin’den koparamadığı Rusya’ya Avrupa baskısı uygulamayı amaçlıyor. Avrupa Rusya’yı oyalarken ve zayıf düşürürken, ABD de Asyalı müttefikleriyle birlikte Çin’i çevrelemeyi derinleştirmek istiyor. Strateji bu…
ABD şimdi Ankara’daki NATO zirvesinde bu stratejisini uygulayarak hem Avrupalıları NATO’nun geleceği konusunda memnun etmiş olacak ama hem de Avrupalıları savunma bütçelerini artırmaya mecbur etmiş olacak. Türkiye için ise çifte denklemde kazanç arıyor.
NATO’nun üç mekanizması
Dolayısıyla Ankara’daki NATO zirvesini Rusya açısından kritik yapan konular şunlardır:
1) NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu yeni Polonya karargâhı ve Karadeniz’den sorumlu yeni Romanya karargâhı, doğrudan Rusya’yla ilgilidir.
2) Anadolu Kavağı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı, Karadeniz’le ve Rusya’yla ilgilidir.
3) NATO üyelerinin Ankara’da Ukrayna için oluşturacağı tam destek paketi elbette Rusya’ya karşıdır.
Putin’in NATO uyarısı
Pentagon ile CIA’nın son iki aydır Ukrayna’ya destek vermeye başlaması, Ukrayna’nın NATO üyeleri destekli İHA saldırıları, ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun “Alaska’da anlaşma olmadı” demeye başlaması yeni bir duruma işaret ediyor.
Rusya da beliren bu yeni duruma uygun olarak, tehdide açıktan işaret etmeye başladı. Kremlin’de askeri okul mezunlarına hitap eden Putin’in, “NATO ülkeleri Kiev’e destek vermenin ötesine geçerek Rusya ile açıkça savaşa hazırlanmaya başladı” demesi önemli. (Harici, 24.6.2026)
Türkiye’yi bekleyen büyük risk
Türkiye açısından ise mesele şu: ABD’nin bu stratejisi her ne kadar Ankara’daki iktidarı memnun ediyorsa da Türkiye için büyük risklerle doludur ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırıdır. Çünkü Türkiye’nin Rusya karşıtlığında en ufak çıkarı yoktur.
Ankara’dakiler memnun. Çünkü Avrupa’nın güvenliğinde rol almanın ve yeni NATO görevlerine talip olmanın, kendilerine de “siyasi meşruiyet” sağlayacağını hesap ediyorlar.
NATO’culuk bu nedenle Türkiye açısından büyük tehdittir ve NATO’ya karşı olmak bir yurtseverlik görevidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Haziran 2026
Trump’ın hediyesinin karşılığı ne?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 27/06/2026
CNN Türk’ün Washington Temsilcisi Yunus Paksoy, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump’a sormuş: “Sayın Başkan, Türkiye F-110 jet motorlarını ve F-35 savaş uçaklarını istiyor. Türkiye’ye büyük bir hediye çantasıyla mı gidiyorsunuz?” Trump da “Evet, muhtemelen onu (Erdoğan’ı) çok mutlu edecek bir şey yapacağım” demiş.
İlk akla gelen, 80 motorun, Türkiye’ye NATO’da verilen yeni iki görevin, yani Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı’nın ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı’nın karşılığı olduğudur.
Ancak Adana’daki ve Boğaz’daki yapılar kesinleşti, 80 motor ise kesin değil. Hem Dışişleri Hakan Fidan hem de Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler aylar önce açıklamıştı. Türkiye’nin KAAN için istediği 80 motor talebi ABD Kongresi’nde bekletiliyordu. Yani Trump’ın hediye olarak belirttiği konu yeni değil. Üstelik Kongre’nin itirazları da sürüyor.
Trump Erdoğan’dan “ne yapmamasını” istedi?
Trump’ın Beyaz Saray’daki basın toplantısında dikkat çeken başka sözleri de vardı: “O (Erdoğan) benim bir dostum ve savaşın dışında kaldı. Biliyorsunuz, İran’la yaşanan savaşa dahil olabilecek en güçlü adaylardan biriydi. Hatta belki de İran’ın tarafında yer alabilirdi. Çünkü bildiğiniz gibi İsrail’in büyük bir hayranı değil. Ben de ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.”
Trump’ın bu sözlerinin ilk kısmı elbette palavra. İktidarın İsrail karşıtlığı üzerinden ABD-İsrail’e karşı İran’ın yanında savaşa girebilmesi, bir olasılık problemi bile değil!
Trump’ın sözlerinin devamı ise başka bir şeyi örtüyor: “Ben ondan savaşın dışında kalmasını istedim. O da öyle yaptı.” Oysa Ankara’dan savaşın dışında kalmasını istemiş değiller, tersine İran’ın Türkiye’ye 4 kere füze attığını iddia ederek Ankara’yı İran’a karşı pozisyon almaya zorlayan kışkırtma eylemi düzenlediler.
Bu örtülü açıklamayı anlayabilmek için Trump’ın bu konudaki bir başka sözünü anımsamamız gerekiyor. Trump, 27 Mart 2026’da, İran’la süren savaş konusunda yaptığı konuşmada şöyle demişti: “Bence Türkiye harikaydı, gerçekten harikaydı; onlardan uzak durmalarını istediğimiz konuların dışında kaldılar.”
Evet, mesele “ne yapılmasını istediler de yapıldı” konusu değildir, “ne yapılmasını istemediler de yapılmadı” konusudur.
Hazar-Akdeniz hattı
Trump bir işadamı. Ülkesini şirket, kendisini de CEO gibi görüyor. Dolayısıyla “karşılıksız hediye” vermesi olası değil.
Anımsayın, Trump’ın yakın arkadaşı ABD Büyükelçisi Tom Barrack, hem de bir kaç kez söyledi: “Göreceksiniz, yakında Türkiye ve İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak.”
Hazar bölgesinde, Güney Kafkasya’da ABD için kritik konu Çin’in Kuşak ve Yol’unu düğümleyebilmek. Trump’ın Azerbaycan ve Ermenistan’la anlaşarak Zengezur Koridoru’nu Trump Koridoru’na çevirmesi bu açıdan önemli. Yine ABD’nin Ermenistan’a askeri destek içeren açılımları önemli. Gürcistan üzerinden Doğu Karadeniz’de bir liman/üs edinme amacı da önemli.
Doğu Akdeniz’de ise kritik konu Kıbrıs. Daha doğrusu KKTC’nin AB tarafından “yutulması” üzerinden İsrail-Kıbrıs-Yunanistan (Avrupa) ekseni inşa edilmesi. İşte tam da bu süreçte BM Kıbrıs Özel temsilcisi Maria Angela Holguin’in Kıbrıs planı ortaya çıktı: “Maraş ve Güzelyurt Rumlara bırakılacak. Karşılığında Türk tarafına, ülke yönetiminde dönüşümlü başkanlık ve federal konsey, AB’ye katılım, ambargoların kaldırılması, doğrudan ticaret, temas ve uçuş vadediliyor. Akdeniz gazı da KKTC kullanımına açılıyor.” (Sözcü, 25.6.2026)
Sonuç olarak Trump yönetimi NATO’yu dönüştürürken Hazar-Akdeniz ekseni üzerindeki hedeflerine ulaşmaya çalışıyor. Trump’ın Ankara’dan yapmasını değil, yapmamasını istediği şeyler, işte bu eksendeki gelişmelerle ilgili.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Haziran 2026