Posts Tagged NATO

ABD’nin “NATO 3.0” dönüşüm planı

Adana’daki yeni NATO kolordoğu karargâhını ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığını analiz ettimiz yazılarımızda önemle vurguladık: ABD NATO’yu dönüştürüyor. 

ABD, Avrupa’yı savunmayı birincil öncelik olmaktan çıkararak, NATO’nun yönünü Asya’ya çeviriyor ve bunun için de alan kaydırıyor. NATO’nun alanı kaydığı için de Türkiye’nin kanat ülkesi olma özelliği değişiyor ve yeni süreçte Türkiye daha içeride bir pozisyona sahip oluyor.

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında vurguladığı “Eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumundayız” tanımı, tam da bu dönüşüme işaret ediyor.

Hegseth’ten NATO üyelerine dikte

7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO liderler zirvesinde bu dönüşüm kesinleştirilecek. Ankara zirvesinin hazırlığı için Brüksel’de toplanan NATO üyeleri savunma bakanları, NATO’nun dönüşümünde anlaştılar. 

Daha doğrusu ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth bunu diğer üye ülkelerin savunma bakanlarına dikte etti ve yorumlarını bile almadan toplantıdan erken ayrılıp gitti. Arkasından açıklama yapan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Hegseth’in önerisinde üye ülke savunma bakanlarının hemfikir söyledi. 

NATO’nun en büyük dönüşümü

Hegseth açık açık Avrupları “kendi savunmanızı artık kendiniz üstleneceksiniz”, “gerekli harcamayı yapmazsanız katkımızı azaltırız”, “NATO 3.0 dönüşümüne uyum sağlayacaksınız” diye uyardı. 

Neydi Hegseth’e göre NATO 3.0? 

NATO 1.0 SSCB’ye karşı Soğuk Savaşı kazanan ittifaktı. NATO 2.0 ise Soğuk Savaş sonrası dönemin yapısıydı ve Hegseth’e göre “dağınıklığın, sanayisizleşmenin ve askeri kapasite kaybının dönemi” oldu. Ve ABD artık NATO 3.0 istiyordu!

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte NATO 3.0 için “ittifak tarihinin en büyük dönüşümü” tanımlaması yaptı. 

Türkiye için büyük risk

Bu köşede örneğin 26 Şubat’ta “NATO 3.0” başlığıyla, örneğin 13 Nisan’da “NATO’da alan kaydırma dönüşümü” başlığıyla bu stratejik dönüşüme işaret etmiş ve Türkiye için taşıdığı riskleri incelemiştik.

NATO’nun yönünü Asya’ya/Avrasya’ya dönmesinin Türkiye’yi komşularıyla ve Asya ülkeleriyle karşı karşıya getireceğini belirtmiştik.

Türkiye’nin NATO 3.0’te merkezi bir rolde olması, NATO 1.0’da (Soğuk Savaş’ta) kanat ülkesi olmasından çok daha riskli bir durumdur.

Adana ve Konya’ya füze savunma sistemi

Anımsayacaksınız, Milli Savunma Bakanlığı 18 Mart’ta açıklamıştı, ABD Almanya/Ramstein üssündeki Patriot’u İncirlik’e getiriyordu. İncirlik’te zaten İspanya’nın Patriot’u vardı ama İran’ın attığını ve NATO’nun düşürdüğünü iddia ettikleri füzelere karşı “Türkiye’yi korumak” için Almanya’dakini de getirdiler. 

O zaman işaret ettik: İran’dan atılan füze yoktu ve ABD Türkiye’ye kumpas kuruyordu. İncirlik’e Patriot da ABD’nin Akdeniz – Ortadoğu planlaması ile ilgiliydi. 

Nitekim ABD ve İran anlaştı ama Türkiye’ye yeni bir füze savunma sistemi daha geldi. Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre İtalya’ya ait SAMP/T hava savunma sistemi “NATO Daimi Savunma Planı kapsamında” 18 Haziran’da Konya’da 3. Ana Jet Üssüne konuşlandırıldı.

NATO’nun S-400’ü “gereksizleştirme” hamlesi

Peki Adana’daki ve Konya’daki bu füze savunma sistemleri nereden gelecek bir füze saldırısına karşı konumlandı acaba? Suriye meselesi bitti, ABD İran’la anlaştı, nereden bir saldırı bekleniyor?

Biri asıl, diğeri tali iki yanıtı var: 

1) Adana ve Konya’ya getirilen füze savunma sistemleri, NATO 3.0’ın gereği getirildiler. Adana’daki NATO karargâhı Doğu Akdeniz’den ve Ortadoğu’dan sorumlu. 

2) Ama bu füze savunma sistemleri ayrıca S-400’ü “gereksizleştirmek” için getirildiler. Türkiye’nin S-400’ü elinden çıkarmasını sağlayabilmek için getirildiler!

Türkiye için risk dolu yeni dönemin NATO 3.0 dönüşümünü, ABD’nin yeni stratejisi açısından incelemeyi sürdüreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Haziran 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

Türkiye Asya-NATO’suna karşı olmalı

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen hafta Japonya merkezli Nikei Asia gazetesine yazdığı makale önemliydi, iç politik gündemin ağırlığı nedeniyle değinemedik. 

Fidan makalesinde savunma işbirliği konusunu öne çıkardı. Türkiye’nin insansız hava araçları (İHA) konusunda Japonya ile işbirliğine istekli olduğunu, bu işbirliğinin ortak geliştirme ve ortak üretim için önemli fırsatlar sunabileceğini belirtti. (AA, 30.5.2026)

Fidan’ın NATO’ya daveti

Ancak Fidan’ın asıl önemli mesajı NATO’yla ilgiliydi. Fidan, Türkiye’nin 7-8 Temmuz’da ev sahipliği yapacağı NATO zirvesinde, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda liderleri ile savunma bakanlarını ağırlamak istediklerini belirtti. 

Fidan’ın bu ülkeleri sıralarken, bu ülkelerden “NATO’nun Hint-Pasifik ortakları” diye söz etmesi önemliydi. Zira ABD yönetimi bir süredir Asya-Pasifik yerine Hint-Pasifik adlandırmasını kullanıyor. Çünkü ABD Çin’e karş Hindistan’a dayanmak istiyor 

ABD’nin Japonya planlaması

Dışişleri Bakanı Fidan’ın davet etmek istediği ülkelerin Ankara’daki NATO zirvesine katılabilmesi, tüm NATO ülkelerinin onayıyla mümkün. Ancak ABD, son bir kaç zirvedir zaten bu ülkelerin zirvelere katılmasını sağlıyor. Bu bakımdan Fidan’ın davetini, Washington’un talebinin ev sahibi tarafından dile getirilmesi olarak yorumlayabiliriz. 

Peki ABD bu ülkeleri neden NATO zirvesine çağırıyor? 

Çünkü Japonya ve Güney Kore, ABD’nin Çin’e karşı askeri üssü durumunda. İki ülkede ABD askerleri var ve ABD geçen yıl Çin’e karşı Japonya ve Güney Kore’yle üçlü bir savunma ortaklığı oluşturdu. 

Avustralya ise ABD’nin Çin’e karşı nükleer üs haline getirmeye çalıştığı ülke. Anımsayacaksınız, ABD, Fransa’nın Avustralya’yla yaptığı nükleer denizaltı anlaşmasını bozmuş ve yerine İngiltere’yle birlikte kendisi anlaşmıştı. Böylece üç ülke, ABD, İngiltere ve Avustralya AUKUS’u oluşturmuştu. Washington yönetimi buna Yeni Zelanda’yı da dahil etmeye çalışıyor.

ABD’nin Asya-NATO’su alt grupları

Fransa, bir parça da bu nedenle ama daha ziyade NATO’nun Asya’ya genişlemesine karşı olduğu için, birkaç zirvedir ABD’nin Japonya planını engelledi. O plan, ABD’nin Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir “NATO irtibat ofisi” açmasıydı. Paris, bunu onaylamıyor. 

Ama ABD, Asya-Pasifik coğrafyasında kurduğu üçgenleri, dörtgenleri, beşgenleri Asya-NATO’sunun alt grupları şeklinde inşa etmeye çalışıyor. 

Bunlar, 1) ABD, Japonya ve Güney Kore arasındaki üçlü ortaklık; 2) ABD, İngiltere ve Avustralya arasındaki üçlü AUKUS ittifakı; 3) ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya arasında QUAD adlı dörtlü ortaklık ve 4) Soğuk Savaş’tan kalma ABD, İngiltere, Kanada Avustralya ve Yeni Zelanda arasındaki “Beş Göz” ortaklığı… 

NATO’da alan kaydırma dönüşümü

Dışişleri Bakanı Fidan’ın mesajından ve davetinden anlaşıldığı kadarıyla AKP hükümeti, ABD’nin NATO’yu Asya’ya genişletmesine soğuk bakmıyor. Oysa NATO’nun Asya’ya genişlemesi Türkiye’nin çıkarına değildir; tersine ABD’nin bu stratejisi, Türkiye’yi fiilen Asyalı komşularıyla karşı karşıya getirir. 

NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu Polonya, Batı Karadeniz’den sorumlu Romanya ve Doğu Akdeniz ile Ortadoğu’dan sorumlu Türkiye/Adana yeni karargâh planlaması yeterince risk dolu zaten. Ancak ne yazık ki Ankara bundan memnun ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler durumu “eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumdayız” diye tarif ediyor. Oysa ABD NATO’nun alanını kaydırarak, onu güncelliyor ve cephesini Avrasya’ya döndürüyor.

Kısacası Türkiye NATO’dan çıkmalıyken, Ankara’dakiler Türkiye’yi daha çok NATO’ya sokuyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Haziran 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Operasyonun dış ayağı

Bu kaçıncı! Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, onca analize rağmen, hâlâ operasyonun dış ayağını anlamayarak(!) Atlantik dünyasından medet ummaya devam ediyor. 

Son olarak Özgür Özel Newsweek’e yazdığı makalede “Yürüttüğümüz demokratik mücadele, yalnızca Türkiye’nin demokratik geleceğini değil, aynı zamanda bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecektir.” dedi. 

ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?

13 Aralık 2025’te, İmamoğlu’nun CFR’nin dergisi Foreign Affairs’te yazdığı makale  üzerine, bu köşede “ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?” başlığıyla bu konuya değinmiştim. 

Ağır bir başlık seçmiştim, çünkü… 

Öncesinde Özel ve İmamoğlu defalarca Batı’ya “AKP’nin bize yaptığı hukuksuzluğa karşı çıkın” mesajı vermişti, sayısız kere “Bizi yalnız bırakmayın” çağrısı yapmıştı. Karşılığında “Biz AKP’den daha Batıcıyız, daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” teminatı vermişlerdi.

Ama anlaşılmadığı görülüyor ki hâlâ aynı çizgiyi sürdürüyorlar.

Hepsi Atlantikçi

Bakınız mesele şu ismin şu isimden daha Atlantikçi olup olmaması meselesi değildir. Zira hepsi Atlantikçidir. Kılıçdaroğlu örneğin, Özel ve İmamoğlu’ndan daha az Atlantikçi değildir. Üçünün toplamı, cari değeri bakımından Erdoğan’ın Atlantikçiliği kadar değerli değildir. 

AKP’nin kuruculularının “biz ABD’nin desteğiyle iktidar olduk” itirafları arşivlerde duruyor. Dahası Erdoğan’ın “CHP’nin ABD karşıtı olması talihsizlik” mesajı başta birçok açıklaması da arşivlerde duruyor. 

Sonuçta AKP de CHP de Atlantikçidir, çünkü sistemin partileridirler.

Türkiye’nin talihsizliği

Sorun şurada: Özel ve İmamoğlu, kendilerine yönelik kapsamlı operasyonun asıl sahibinin ABD olduğunu görmeyerek, operasyona karşı ABD’den medet ummaktadır. Asıl talihsizlik budur. 

Milyonlar, “mesele Özel/İmamoğlu meselesi değildir”, “mesele CHP meselesi bile değildir”, “mesele Cumhuriyet’e darbe ve Türkiye’nin dönüştürülmesi meselesidir” diyerek konumlanırken, Özel ve İmamoğlu’nun operasyonun sahibinden operasyona karşı medet umabilmesi, Türkiye’nin talihsizliğidir.

NATO demokrasinin katilidir

Bu sorunun ideolojik kaynakları var. CHP’nin açtığı yolda DP Türkiye’yi Atlantik’e çıpaladığından beri “demokrasi eşittir ABD eşittir NATO eşittir Atlantik düzeni” algısı oluşturuldu. 

Oysa tersiydi. NATO demokrasinin katiliydi, NATO anayasal düzenin katiliydi. 

Çünkü NATO’dan önce gizli NATO vardı. NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutma örgütüydü ve bunu da gizli NATO’larla yaptılar. Gizli NATO örgütleri darbeler yaptı, suikastlar düzenledi, ekonomileri felç eden operasyonlar yaptı, eğitime ve sanata bile el attı.

İtalya’dan başlayarak deşifre olan o gizli NATO örgütleri ortadan kalkmadı, dönüştü, bugün varlıklarını farklı şekillerde sürdürüyorlar. 

Atlantik’in oluruyla demokrasi tırpanlandı

Özel, demokrasi mücadelelerinin sadece Türkiye için değil bölgenin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliği için olduğunu söyleyebiliyor! 

Oysa tersidir. Bölgenin güvenliği ile NATO’nun güvenliği ters orantılıdır. NATO’nun operasyonları bölgeyi güvensizleştirdi. 

Demokrasi bakımından da tersidir. Türkiye’nin “daha sıkı NATO’cu” olabilmesinin yolu demokratikleşmesiyle değil, otoriterleşmesiyle mümkündür. Olan da budur. AKP’nin 24 yıldır demokrasiyi tırpanlıyor olmasına Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. AKP’nin dünkü Ergenekon-Balyoz kumpaslarına, bugünkü CHP’ye operasyonuna Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. 

Dış ve iç ayağa karşı konumlanma sorunu

ABD’nin “yeni-Osmanlıcılığa” yol vermesi, ABD Büyükelçisi Barrack’ın bölgeye “Osmanlı millet sistemi” ve “monarşi” önermesi, hiç mi CHP’nin üst yöneticilerinin dikkatini çekmiyor? Demokrasi bu mesajların ve sahadaki uygulamaların neresinde? 

Meselenin “kurulana karşı kurucuları dönüştürme” operasyonu olduğu görülmüyor mu? Kurulana, yani Atatürk Cumhuriyeti’ne karşı, kurucuların, yani TSK ve CHP’nin dönüştürülmeye çalışıldığı görülmüyor mu? Bu dönüştürme operasyonunun asıl sahibinin ABD olduğu görülmüyor mu?

Bir kez daha önemle belirtelim: Özel ve İmamoğlu’nun bu operasyonu püskürtebilmesi, operasyonun dış ve iç ayaklarına karşı bir bütün olarak konumlanabilmesinden ve halkla birleşmesinden geçiyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Haziran 2026

, , , , , , , ,

1 Yorum

1939: Zoka – 1952: NATO

NATO’nun Ankara zirvesi yaklaşıyor. Bu sürecin Türkiye açısından ek iki sorunu, NATO’nun Adana’daki yeni kolordu karargâhı ve Boğaz’daki “çok uluslu” üs girişimi…

Tarihsel bakımdan fazlasıyla ilginçtir: Türkiye’yi Atlantik düzenine çıpalamak ve NATO’ya üye yapmak isteyenler, “Sovyetler Birliği Boğaz’da üs istiyor” diyordu, sonucunda Boğaz’da Atlantik’e üs vermiş oldular!

Türkiye için çıkarılacak dersler

“Sovyetlerin üs ve toprak talebi”nin Ankara tarafından nasıl ve hangi amaç uğruna köpürtüldüğü ve Ankara’daki Atlantikçi ekibin “Sovyetler bize saldıracak” diyerek sürekli Washington ve Londra’ya başvurması, sonuçları bakımından Türkiye için büyük derslerle doludur.

İşte o süreci anlamamızı kolaylaştıran bir kitap var artık elimizde: 1939: Zoka – 1952: NATO (Harp Sanat Yayınları, 1. Basım, Mayıs 2026)

Mesleğimizin kıdemlilerinden gazeteci Hasan Bögün’ün resmi belgeleri, özellikle süresi dolduğu için gizliliği kaldırılan belgeleri inceleyerek hazırladığı bu dosya, 1939-1952 sürecini tüm boyutlarıyla anlamamızı sağlıyor.

Makas değişikliği

Hasan Bögün’ün en önemli tezi şu: Türkiye’nin NATO üyeliği, Cumhuriyet’in dış siyasetinde 1939’da İngiltere ve Fransa ile yapılan ittifak anlaşmasıyla yaşanan kırılmanın ya da “makas değişikliğinin” sonucudur.

Bögün’e göre bu makas değişikliğinin dış ve iç etkenleri vardı. Dünya savaşına doludizgin gidiliyor olmasının yarattığı kargaşa dışarıdan zorlasa da, asıl belirleyici nedenler, Mustafa Kemal Atatürk’ün “büyük güçlerle asla ittifak yapılmamalı” vasiyetinin dikkate alınmaması ve Sovyetler Birliği ile birlikte inşa edilen “ortaklaşa güvenlik” seçeneğinin İngiltere tarafından çökertilmesine içeriden destek verilmesiydi.

NATO’ya üyeliği “kısmi egemenlik devri” olarak değerlendiren Hasan Bögün’e göre, bu sonuca gelinebilmesi, “Cumhuriyetin kuruluşta benimsediği ideolojik çizginin reddedilmesinin” sonucuydu.

ABD’nin NATO amacı

1939: Zoka – 1952: NATO adlı kitabın bir diğer önemli tezi şu: ABD NATO’yu, İngiliz Sömürge İmparatorluğu’nun yerine kendi “yeni sömürgeci imparatorluğunu” geçirme örgütü olarak kurdu.

ABD “savunma örgütü” diye sunduğu NATO’yu, başından itibaren “hegemonya emellerini gerçekleştirmenin askerî-siyasi örgütü olarak” tasarladı, “bu hedef doğrultusunda inşa etti.” NATO’nun en önemli görevi, “Avrupalı müttefikleri ABD’nin çıkarlarına uygun bir siyasi hat içinde tutmaktır.”

Ve elbette 1952’de NATO’ya giren Türkiye de bu kapsam içindedir.

Bögün bu tezini ABD, CIA, NATO belgelerine, Avrupalı siyasetçilerin kendi aralarında ve ABD’li siyasetçilerle yaptıkları görüşme tutanaklarına dayanarak ortaya koyuyor.

Önce gizli NATO, sonra NATO

ABD açısından NATO üyesi ülkeleri denetim altında tutmak ve istediği siyasi hat üzerine oturtmak, haliyle NATO’nun bir başka özelliğini gerektiriyor: Gizli NATO (stay behind).

Bu o kadar kritik bir konu ki Hasan Bögün bunu “önce gizli NATO, sonra NATO” diye formüle ediyor. Bunun en somut kanıtları da artık arşiv belgeleriyle ortada: ABD daha NATO’yu kurmadan yıllar önce, komünistlerin iktidarını önlemek için Fransa’da, İtalya’da gizli örgütünü harekete geçiriyor.

Aynı amaçla tek tek her ülkede kurulan o gizli örgütlerin 90’larda İtalya’dan başlayarak nasıl ortaya çıktığı biliniyor. Ama bilinmeyen şu: ABD gizli NATO örgütlerinden vazgeçti mi peki? 

İşte kitabın bir önemi de bu sorunu aydınlatmasında. Kitap gizli NATO’nun sürdüğünü, NATO’nun Amerikalı başkomutanının yönettiği gizli bir komiteye bağlı olarak faaliyet yürüttüğünü yine belgelere ve özellikle ABD’nin askeri ve istihbari üst düzey yetkililerinin raporlarına dayanarak ortaya koyuyor. 

NATO’dan kurtulmak sorunu

480 sayfalık kitap okununca, Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiği daha iyi anlaşılıyor. Zira NATO’dan çıkmak, bir ittifak üyeliğinden çıkmaktan öte, bir zincirden kurtulmak anlamına geliyor. 

ABD’nin NATO üyesi ülkeleri istediği siyasi hat üzerinde tutmak için askeri, siyasi, ekonomik, kültürel başta hemen her alanda çok kapsamlı operasyonlar yaptığı gerçeği, Türkiye’nin bu prangadan hızla kurtulmasının hayatiliğini resmediyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Mayıs 2026

, , , , , ,

Yorum bırakın

Kirli ittifak: ‘İran’a karşılık Ukrayna’ pazarlığı

ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’siz NATO’yu “kağıttan kaplan” ilan etmesi ve ABD’yi NATO’dan çekebileceği sözleri, Avrupalıları alternatif arayışlara itiyor. 

Bu arayışlardan birini dile getiren de eski Danimarka Başbakanı ve eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen oldu. Rasmussen The Telegraph’a verdiği demeçte bir nevi “Avrupa NATO’su” önerdi.

“İstekliler Koalisyonu”nu genişletme önerisi

Eski NATO Genel Sekreteri Rasmussen, Ukrayna’ya destek için oluşturulan “İstekliler Koalisyonu”nun Avrupa’nın savunma sorumluluğunu üstlenmek üzere genişletilmesini savundu. Rasmussen bu yapıya nükleer güç oldukları için İngiltere ve Fransa’nın öncülük etmesini istedi.

Bu ne kadar mümkün? Amacı ve yapısı nedeniyle, İstekliler Koalisyonu’nu doğrudan bir çeşit “Avrupa NATO’su”na dönüştürmenin en büyük sorunu, Ukrayna’dır. Trump yönetiminin Ukrayna’ya desteği azaltması nedeniyle Avrupalıların oluşturduğu bu grubun temel amacı Ukrayna’yı desteklemek. Grubu bu haliyle Avrupa NATO’suna dönüştürmek, Avrupa’yı bu kez  doğrudan Rusya’yla “açık savaş” içine sokar.

Rasmussen’den AB’ye Trump’la pazarlık önerisi

Eski bir genel sekreter olarak Rasmussen elbette öncelikle ve esas olarak NATO’yu, NATO’culuğu savunuyor. Hatta “Avrupa NATO’su” önerisinin altında bile aslında ABD’yle işleri düzeltme amacı var. 

Bir kere Rasmussen demecinde  açıkça “NATO’yu hâlâ Avrupa ve Kuzey Altantik güvenliğinin temel taşı olarak görüyorum” diyor. 

Daha önemlisi ise Rasmussen Avrupalı liderlere ABD’yle pazarlık öneriyor. Trump’ın İran’a karşı Avrupalılardan istediği desteğin karşılığında, Avrupalıların da Trump’tan istekleri olması gerektiğini savunuyor. 

Ve Rasmussen Avrupalı liderlerin Trump’a şunu demesini istiyor: “Ukrayna’ya destek dahil olmak üzere Avrupa ile ilişkilerinizi südürmeniz şartıyla size yardım etmeye hazırız.”

Böylece Rasmussen, ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı sürdürdüğü haksız ve hukuk dışı savaşa karşı çıkan Avrupalıları, Ukrayna karşılığında ABD’nin yanına hizalamayı amaçlıyor: ABD’nin Rusya’ya karşı Ukrayna’yı desteklemesi karşığında, Avrupa’nın da İran’a karşı ABD ve İsrail’i desteklemesi! Bu denli bir kirli ittifak önerisi yani Rasmussen’inki… 

Almanya’nın ABD ve İran kıyaslaması

Bu tip pazarlıklarla kurulacak kirli ittifakın pratikte iki amacı olur: İspanya gibi bu konuda ilkesel ve onurlu tutum sergileyen ülkelerle, Almanya gibi İran’ın gücü karşısında konuya dahil olmamayı seçen “gerçekçileri” zor duruma düşürmek… 

Şimdilik Almanya tutumunu sürdürüyor. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in şu üç mesajı hem tabloyu analiz ediyor hem de sonucu bakımından Almanya’nın neden bu işin dışında kalması gerektiğini ortaya koyuyor:

1) “Amerikalıların bariz bir şekilde hiçbir stratejisi yok. Sadece içeri girmek yetmez, aynı zamanda oradan nasıl çıkacağınızı da bilmelisiniz. Şu an için Amerikalıların hangi stratejik çıkış yolunu tercih ettiklerini göremiyorum.”

2) “İranlılar çok yetenekli müzakere ediyor. İran yönetimi koca bir ulusu (ABD’yi) küçük düşürüyor.” 

3) “İranlılar bariz bir şekilde tahmin edilenden daha güçlüler ve Amerikalıların da bariz bir şekilde müzakerelerde ikna edici bir stratejileri yok gibi görünüyor.”

Avrasya Güvenlik Mimarisi ihtiyacı

Evet, AB’nin/Avrupa’nın ABD’ye bağımlılıktan kurtularak kendi savunmasını üstlenmesi doğrudur ama bunu Rusya’ya karşı savaş cephesini büyütmenin amacı olarak ortaya koyması yanlıştır ve felaketidir.

Güvenlik mimarisini Rusya karşıtlığı üzerine inşa eden bir Avrupa, çok merkezli bir dünyada, en zayıf merkez olarak kalır. 

Türkiye’nin ise Avrupa’ya jandarma yapılmak üzere AB üyesi yapılmadan Avrupa Güvenlik Mimarisi’ne dahil edilmesi, ulusal çıkarlar açısından felaket olur. 

Rusyasız bir Avrupa Güvenlik Mimarisi tasarlamak, yine ve daha büyük savaş riski demektir. Ama coğrafyadan hareketle Avrasya Güvenlik Mimarisi amaçlanırsa ve bunun gereği olarak hem Rusya’ya hem de Ukrayna’ya güvenlik garantisi sağlanırsa, bu, Türkiye, Rusya ve Avrupa için en iyi çözüm olur.

Mehmet Ali Güller
CGTN Türk
29 Nisan 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

ABD’nin ‘Osmanlı 2.0’ mesajının anlamı

ABD Büyükelçisi Tom Barrack dışında kim “Türkiye ve İsrail liderlerinin karşılıklı sert söylemleri sadece siyasi retoriktir” dese, savcılıklar anında harekete geçerdi!

Ancak söyleyen ABD Büyükelçisi Barrack olunca, söyledikleri kamuoyunda sıkıntı yaratmasın diye yine görmezden ve duymazdan gelindi. İktidarın sözcüleri Barrack’a haddini bildirmedi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Barrack’ın “persona nan grata” yani “istenmeyen adam” ilan edilmesini istemesi ise önemle not edilmeli.

Trump-Erdoğan ilişkisinin derinliği

Barrack’ın Antalya Diplomasi Forumu’ndaki konuşması, devletin ajansı tarafından da hakkıyla verilmedi, bu nedenle haliyle gazetelere de çok iyi yansımadı. 

Neden? Çünkü işadamı kökenli Tom Barrack, ABD’nin Türkiye planlarını açık açık dile getirdi. Bu “rahatlığının” nedenlerinden başında elbette Trump-Erdoğan ilişkisine duyduğu güven var. 

Nitekim konuşmasında bunu şu netlikte dile getirdi: “Son 16 ayda, ABD ile Türkiye ilişkilerinde son 15 yıldan daha fazla ilerleme kaydedildi.”

Barrack bu ilerlemenin unsurlarından biri olan Ankara’nın Hamas’ı ikna etme sürecini de konuşmasında, kimin kimi hangi saatte ne için aradığına kadar ayrıntılı anlattı.

ABD’nin monarşi önerisi

Barrack’ın konuşması daha çok monarşi mesajıyla öne çıktı. ABD Büyükelçisi Tom Barrack Ortadoğu’da demokrasilerin başarısız olduğunu söyleyerek “meşruti monarşi” ya da “merhametli monarşi” önerdi. 

Böylece Barrack emperyalizmin hedeflerini açıkça ortaya koymuş ve uzun yıllardır sürdürülen “demokrasi götürme” yalanının maskesini de çıkarmış oldu. (Nitekim Trump ve adamları, öncekilerden farklı olarak, bu türden maskelere hiç ihtiyaç duymuyorlar, ağızlarına geleni doğrudan söylüyorlar.)  

Peki nereden çıktı bu monarşi, hele de merhametli monarşi? İşte asıl mesele orada… 

Büyük İsrail – Büyük Türkiye

ABD Büyükelçisi Barrack’ın asıl dikkat çekici sözleri şunlardı: “Uyanıyorsunuz Tel Aviv’de, gazetelere bakıyorsunuz ve ne görüyorsunuz? Osmanlı İmparatorluğu 2.0’ın yeni bir versiyonunu görüyorsunuz. İşte İsrail şu anda Türkiye’nin olması gerektiği görüntüyü görüyor. Ve Türkiye’de sabah uyanıyor, İsrail 2.0’u görüyor.”

ABD Büyükelçisi Barrack’ın konuşmasının bütününe bakılınca, Osmanlı 2.0 ile İsrail 2.0, yani Büyük Türkiye ile Büyük İsrail, karşı çıkılan değil, amaçlanan bir ABD hedefi.

Ama bir şartla: Büyük Türkiye ile Büyük İsrail’in Ortadoğu’da ABD adına işbirliği yapması şartıyla… 

ABD adına bölge yönetimi

Barrack buna işaret ederken bir harita da çiziyor. Hazar’a, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Zengezur (Trump) koridoruna, Akdeniz’e, Suriye’ye, Körfez’e işaret ediyor. 

Bu konuşma önceki konuşmalarının da bütünleyeni. Anımsayacaksınız, bu köşede incelemiştik, Barrack iki kez “göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” demişti. 

İşte ABD Büyükelçisi Tom Barrack, Hazar-Akdeniz-Körfez üçgeninin, ABD adına Büyük Türkiye ile Büyük İsrail işbirliğinde “yönetilmesine” işaret ediyor özetle… 

Bunu ABD’nin ortaklarına sorumluluğu daha çok vererek Batı Yarımküreye yoğunlaşmayı esas alan yeni ABD stratejisine gönderme yaparak şekillendiriyor.

Ve asıl önemlisi…

Barrack’ın “Osmanlı 2.0” mesajı, NATO’daki alan kaydırma dönüşümü ve bunun uygulaması olan Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı ile birlikte daha da anlamlı… 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Nisan 2026

, , , , , , , , ,

Yorum bırakın

NATO’da alan kaydırma dönüşümü

Trump’ın “NATO’dan çıkarım” şantajı, Avrupa’nın kendi güvenliği için sorumluluk alması ve böylece NATO’nun “yeni ABD stratejisine” uyumlu konumlanması içindir. 

Polonya, Romanya ve Türkiye merkezli üç yeni NATO Kolordu Karargahı işte bu amaçla tasarlandı. Kuzeydeki Polonya Karargâhından Baltık’ın, merkezdeki Romanya Karargâhından Karadeniz’in ve güneydeki Türkiye/Adana Karargahından Doğu Akdeniz’in ABD-NATO denetimine alınmasıdır hedef… 

ABD kuzeyden güneye Baltık, Karadeniz, Akdeniz hattı üzerinden Avrasya’yla stratejik bir hesaplaşma başlatmış durumda. Bunun için de kuruluş belgelerinin aksine, Avrupa’yı savunma yerine, NATO’nun cephesini  Avrasya’ya çevirerek güncelleme peşinde. Belirtmiştik, Avrupa ile ABD arasındaki NATO tartışmasının zemini aslında budur.

NATO’da kanattan merkeze

Ankara, ABD’nin bu yeni planlamasından memnun görünüyor. Hatta bu yeni planlamanın Türkiye’nin ABD nezdindeki önemini artıracağını savunuyor. 

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında, bunu özetle “eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumundayız” diye açıkladı. 

Bu açıkça “alan kaydırma” ve NATO’da bir dönüşüm demektir. Nitekim konferansın evsahiplerinden Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran “NATO’nun dönüşüm baskısıyla karşı karşıya olduğunu” konuşmasında önemle belirtti. Ve Duran bu yeni süreçte Türkiye’nin NATO içinde alacağı role, Türkiye’nin şu değeri üzerinden işaret etti: “Türkiye, Ortadoğu’da sözü geçen; Karadeniz’in ve Doğu Akdeniz’in güvenliği konusunda ise ittifak içerisinde öne çıkan bir aktördür.”

NATO’nun yeni yönü ve alan kaydırması, haliyle Türkiye’yi kanat ülkesi olmaktan daha içeride bir pozisyona almaktadır. Bu yeni risk oluşturan durum ise ne acı ki iktidar açısından “önemli olma” avantajı olarak görülmektedir.

Ankara’nın ‘ABD nezdinde önem kazanma’ taktiği

Konferansta NATO’nun Türkiye için vazgeçilmez olduğunu savunan Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak zirveden beklentisini de özetle “daha iyi NATO’culuk” olarak açıkladı.

Avrupa’yı “NATO’yu destekleyici pozisyonuna geri dönmeye” çağıran Güler şöyle dedi: “Aksi takdirde AB’nin bu yaklaşımının Avrupa’nın güvenliği ve dayanıklılığına ABD’nin Avrupa’da kuvvet azaltmasından daha fazla zarar vereceğini değerlendiriyoruz.”

Ankara’nın bu çizgisi, ABD-NATO-AB üçgeni içinde “önem kazanma” taktiği olarak değerlendirilebilir ama son tahlilde ABD’nin Türkiye’nin de içinde yer aldığı coğrafyaya karşı belirlediği stratejiye, araçsallık durumudur ve son derece sorunludur.

Rutte’nin o kritik cümlesi

ABD ile AB’nin NATO tartışmasında “birleştiricilik” arayan sadece Ankara değil, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de var. Rutte bu amaçla ABD Başkanı Donald Trump’la görüştü ve ABD televizyonundan açıklamalar yaptı. 

Rutte’nin yayındaki bir cümlesi, iki yönü bulunan çok kritik bir cümleydi. Rutte açık açık “NATO’nun ABD’nin güç projeksiyonu için bir platform olması gerektiğini” söyledi.

Bu cümle sadece “NATO eşittir ABD” gerçeğini resmetmekle kalmıyor, aynı zamanda yukarıda işaret ettiğimiz ABD’nin Avrupa’yı savunma yerine NATO’nun cephesini  Avrasya’ya çevirerek güncelleme hedefini de ortaya koyuyor.  

Rutte net ifade etmiş oldu: NATO’nun kuruluş amacı ve varlık nedeni budur. O nedenle ABD’ye karşı olmak, NATO’ya karşı olmayı da gerektirir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Nisan 2026

, , , ,

Yorum bırakın

Türkiye’nin güvenlik mimarisi sorunu 

Muhafazakârların ya da milliyetçilerin “Türkiye NATO’dan çıkmalı” tezine karşı ileri sürdüğü yanıt şu: “Türkiye Rusya’nın ya da Çin’in aparatı mı olsun?”

Bu antitezin dışavurduğu iki bakış var: Birincisi bu savunmanın sahipleri, aynı mantıkla tersinden Türkiye’nin ABD’nin aparatı olduğunu kabul ediyorlar. İkincisi ise bu savunmanın sahiplerinin aklına nedense hiç bağımsızlık, bağlantısızlık gelmiyor.

Türkiye hiç kimsenin aparatı olmasın, Türkiye kendisine nereden tehdit geliyorsa o tehdide karşı birlikte konumlanacağı ülkelerle işbirliği yapsın. Mesele budur.

Tehdidin kaynağı sorunu

Strateji, tehdidin nereden geldiğinin saptanmasının üzerine inşa edilir. Türkiye’nin güvenlik mimarisi de o stratejiye göre biçimlendirilir. 

Türkiye ise ne acı ki tehdidin geldiği aktörle müttefiktir! 

Bu paradoks, şöyle bir çelişki doğurmaktadır. Türkiye, normalde tehdide karşı konumlanması gerekirken, tehdidin kaynağının stratejisine uygun şekilde konumlanmaktadır. 

Bunun doğal sonucunda da kendi doğal ortaklarına karşı pozisyon almaktadır. Türkiye’nin en büyük sorunu budur. 

NATO’nun Ankara Zamanı

İktidarın siyasi, askeri, iktisadi aktörleri açısından güvenlik mimarisi ya “Avrupa güvenlik mimarisidir” ya da “NATO güvenlik mimarisi.” Hatta NATO içindeki yeni tartışmaya çözüm olmak üzere, Ankara ikisinin birleştirilmesini savunmaktadır. 

Ankara’da bu amaçla bir konferans düzenlendi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı ile SETA’nın ortak düzenlediği “NATO’nun Ankara Zamanı: Dayanıklı Bir İttifak İçin Stratejik Konumlanma” adlı konferansta, Türkiye’nin bu perspektifi ana mesaj olarak verildi. 

Konuşmacılar, hükümetin temel yaklaşımı olan “Türkiyesiz Avrupa güvenliği düşünülemez” iddiasını temel alıyorlar ve üzerine şunları koyuyorlar:

Cumhurbaşkanı Dış Politika ve Güvenlik Başdanışmanı Akif Çağatay Kılıç: “Türkiye, NATO’nun güney kanadı ve aynı zamanda AB’nin de güney kanadıdır. Avrupa kıtasının güvenliği noktasında bir temel taşız.”

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler: “Türkiye, Soğuk Savaş döneminde NATO’nun kanat ülkesi rolündeydi, artık Avrupa coğrafyasının tamamında güvenlik sağlayabilen merkezi bir müttefik konumundadır. Türkiye, NATO’nun güvenlik mimarisine yön veren başlıca ülkedir.”

Diğer konuşmacılar da özetle bu perspektifte mesajlar verdiler: Avrupa’nın güvenlik mimarisi, NATO’nun güvenlik mimarisi… Peki ya Türkiye’nin güvenlik mimarisi?

MHP Moskova’da TRÇ’yi konuşuyor

Ankara’da, tersine bir yaklaşım ise Cumhur İttifakının MHP kanadından geliyor.

Biliyorsunuz, Devlet Bahçeli TRÇ, yani Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önermişti. Bahçeli, bu ittifak önerisini görüşmesi için MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Samsun Milletvekili Prof. Dr. İlyas Topsakal’ı görevlendirdi. Topsakal bu amaçla Moskova’da çeşitli temaslarda bulundu. 

Topsakal’ın Rus Vedomosti gazetesine verdiği mesajlar bu bakımdan önemli. Medya Günlüğü’nden Fuad Safarov’un haberine göre Topsakal, Vedomosti’ye TRÇ’yi şöyle formüle etti: “Üç ülke arasında sağlanacak yakınlaşma yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda güvenlik açısından da kritik bir rol oynayabilir. Küresel dengelerin değiştiği bir dönemde Türkiye’nin alternatif ortaklıklar geliştirmesi gerekir.”

Daha ilginci de şu: Medya Günlüğü’nün Vedomosti’den aktardığına göre Topsakal, MHP’nin 2028 seçimlerinde AKP ile koalisyonunu sürdürmesinin gayriresmî şartının, “Rusya ve Çin ile işbirliğine yönelik bir programın kabul edilmesi olduğunu” söyledi!

Bu mesajı teyit etmek için İlyas Topsakal’a mesaj attım ama yazımı haber merkezine gönderdiğim saat 18.00’e kadar bir yanıt gelmedi. 

Gelen yanıtı bir sonraki NATO incelememizde belirtirim. Çünkü NATO yazımız sürecek. NATO Genel Sekreteri’nin iki yönü olan ABD-NATO ilişkisine dair mesajı ile iktidarın “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında verdiği mesajları incelemeyi sürdüreceğiz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
11 Nisan 2026

, , , , , , , ,

Yorum bırakın

Günümüzün mandacılığı NATO’culuktur

Türkiye’de devletin tersine, toplumda ABD ve NATO karşıtlığı yüksektir. Böyle olduğu için de Amerikancılık ve NATO’culuk çoğunlukla örtülü yapılır. 

Bir de Türkiye’nin NATO’da kalmaya devam etmesine gerekçe üreten bir yaklaşım vardır. Bu kesimlerin son dönemde iki argüman geliştirdiği görülüyor: 1) “Türkiye, NATO’da kalarak NATO’dan korunmaktadır!” 2) “Türkiye NATO’da kalarak Güney Kıbrıs’ın NATO üyesi olmasını önlemektedir.”

NATO üyeliği Türkiye’nin elini bağlıyor

İlk argüman önemli zira NATO’da kalmayı savunanların da artık kabul ettiği bir gerçekliktir Türkiye’ye tehdidin NATO ülkelerinden geldiği. 

Adını koyalım, o ülke ABD’dir. Ama Türkiye’nin NATO’da bulunmaya devam etmesi ne tehdidi ortadan kaldırıyor ne de argümanda iddia edildiği türden bir savunma sağlıyor. 

Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’de darbeler yaptı.

Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’ye silah gösterdi; gemimizi, uçağımızı vurdu, askerimizin başına çuval geçirdi.

Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’ye ambargo uyguladı; başka silah almayı da engelledi mevcut silahın mühimmatını da satmadı; parasını aldığı uçağa bile el koydu; ulusal silahlanmamızı geciktirdi.

Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’nin Mavi Vatan stratejisini hedef almaktadır. 

Ve en önemlisi: Türkiye’nin NATO üyesi olduğu şartlarda ABD Türkiye’nin komşularını sıra sıra hedef alarak Türkiye’yi çevrelemektedir.

Peki Türkiye bu çevrelemeyi NATO içinde kalarak önleyebiliyor mu? Tersine NATO üyeliği, Türkiye’nin ABD’ye karşı elini kolunu bağlıyor.

Kağıt üzerindeki veto kartı

“Türkiye’nin NATO’da kalarak Güney Kıbrıs’ın üyeliğini önlediği” argümanı da geçersizdir. Bunun eski versiyonu, Türkiye’nin “veto kartı” olduğu iddiasıydı. 

Türkiye kağıt üzerinde o kartı 1) 1976’da Yunanistan’ın NATO’ya geri dönüşünde, 2) 2009’da Rasmussen’in genel sekreterliğinde, 3) 2012’de İsrail’in NATO’ya işbirliği ortaklığında, 4) 2013’ten sonra Mısır’ın NATO tatbikatlarına katılmasında, 5) 2017’de Avusturya’nın NATO ortaklığında, 6) 2019’da Baltık ve Polonya Savunma Planı’nda ve 7) 2022’de İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğinde kullandı.

Peki uygulamada ne oldu? Yunanistan NATO’ya döndü, Rasmussen NATO genel sekreteri oldu, İsrail NATO’nun işbirliği ortağı oldu, NATO karargâhında odası oldu, Mısır tatbikatlara katılıyor, Avusturya ortaklığı sürdü, Baltık ve Polonya Savunma Planı hayata geçti, İsveç ve Finlandiya NATO üyesi oldu!

Güney Kıbrıs konusu da öyledir. Güney Kıbrıs ABD ve İsrail’in Asya’ya açtığı savaşta bir tramplen durumundadır. ABD Asya’ya saldırırken Güney Kıbrıs’taki üsleri zaten kullanmaktadır. ABD ve İsrail uçakları için Güney Kıbrıs geri hat üzerinde güvenli liman durumundadır. Yani Güney Kıbrıs, NATO üyeliği ile ABD’ye verebileceklerini zaten üye olmadan da vermektedir. Kaldı ki Türkiye Güney Kıbrıs’ın AB üyesi olmasını engellemeyerek asıl kozunu kaybetmiştir.

NATO Türk demokrasisinin katilidir

Türkiye’nin neden NATO’da kalması gerektiğini savunanlar daha çok taktik düzeyde kazançlara işaret ediyorlar. Oysa Türkiye 75 yılda, NATO üyeliği ile büyük stratejik kayıplar yaşadı. 

NATO, demokrasi ve anayasal düzenin teminatı olarak resmedilir ama gerçekte ikisinin de katilidir. 

NATO “Türk demokrasisinin teminatı” değil, katilidir. NATO Türk demokrasisini (Atatürk halkçılığını) biçti, “sol”la mücadele üzerinden siyasal İslamcılığın önünü açtı, Türk-İslam sentezinin iktidar olmasının yollarını döşedi; NATO’ya bağlı Gladyo aydınlarımızı katletti.

NATO “anayasal düzenin teminatı” değil, katilidir. NATO’cu darbeler, 12 Mart’lar, 12 Eylül’ler anayasal düzeni, 27 Mayıs Anayasası’nı hedef almıştır. 15 Temmuz darbe girişimi “anayasalı düzeni” ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.

Ve en önemlisi, NATO’culuk Türk bağımsızlıkçılığını vurdu, Türkiye’nin mazlum milletlere örnek olan antiemperyalist tutumunu tırpanladı.

ABD NATO’yu güncelleme peşinde

3 ay sonra Türkiye’de yapılacak NATO zirvesi kritik önemde. Çünkü, bakmayın siz Trump’ın “NATO’dan çıkarım” sözlerine, ABD gerçekte NATO’yu güncellemeye çalışmaktadır. 

Adana’daki kolordu, Polonya ve Romanya’yla birlikte üçlü bir mekanizmadır. Baltık, Karadeniz, Akdeniz hattıyla ilgilidir. ABD bu üç deniz üzerinden Avrasya’yla bir stratejik hesaplaşma başlattı. Washington, bunu, kuruluş belgelerine aksine, Avrupa’yı savunma yerine NATO’nun cephesini Avrasya’ya çevirerek güncelleme peşinde. Avrupa ile ABD arasındaki NATO tartışmasının zemini budur. 

Bu stratejik konuları üç ay boyunca burada tartışacağız…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Nisan 2026

, , ,

Yorum bırakın

Hürmüz Koalisyonu için NATO şantajı

NATO için “kağıttan kaplan” benzetmesi yapan ABD Başkanı Donald Trump, şimdi de “ABD’yi NATO’dan çekmeyi düşünüyorum” mesajı verdi. 

ABD’nin NATO’dan çekilmesi, NATO’nun çözülmesi ve tarihe karışması elbette tüm dünya halkları ve gelişmekte olan Küresel Güney ülkeleri için çok yararlı olur. 

Hatta NATO’nun tarihe karışması, en çok da NATO üyesi Türkiye’nin yararına olur. Böylece “NATO üyesi olduğu halde NATO ülkelerinin hedefi olma” paradoksundan kurtulmuş olur!

NATO üyeleri Trump’a destek vermiyor

Trump’ın ABD’yi NATO’dan çekmesinin olası olup olmadığı ayrı bir tartışma. NATO’culuk bir sistem meselesidir. ABD dahil tüm ülkeler için de NATO’dan çıkmak, bir büyük iç çarpışma demektir. 

Beyaz Saray açısından bugün yürütülen “NATO’dan çekilme” tartışması, NATO’dan çıkmaktan ziyade, NATO’yu ABD’nin İran stratejisine eklemleme çabasıdır. Böyle olduğu için de son tahlilde bir şantajdır. 

Şantajdır çünkü NATO üyeleri, Trump başta ABD yöneticilerinin hemen her gün yaptığı “destek verin” çağrılarını reddetmektedir. Hatta kimi NATO üyeleri ABD’ye hava sahası kapatmakta, üs kullandırtmamaktadır. 

Trump’ın “NATO’dan çıkarım” şantajı, NATO üyelerini ABD-İsrail ikilisine destek vermeye zorlamak içindir.

Hedef rejimden Hürmüz’e döndü

Trump’ı bu şantaja mecbur eden İran’ın kararlı ve etkili direnişi odu. ABD ve İsrail’in, İran’ı “tek başlarına” alt edemeyeceği ortaya çıktı. Bir kaç günde rejim değiştireceklerini umarken, şimdi büyük bir kriz doğuran  Hürmüz Boğazı’nı açabilmeye çalışıyorlar. 

Fakat onu da yapamıyorlar. ABD’nin o çok övündüğü donanması İran’ın ABD ve bağlantılı gemilere kapattığı Hürmüz’ü açamıyor. Trump için müttefik bulabilmek, savaşın bu aşamasında kritik bir konuya dönüştü. 

Öyle sıkıştı ki işi artık “Hürmüz benim sorunum değil” demeye getirdi. “Kim o bölgenin petrolüne ihtiyaç duyuyorsa, gidip o açsın diyor” hatta. 

Dedolarizasyon boğazı

Elbette doğru değil. Hürmüz ABD’nin sorunu, hem de büyük sorunu. Çünkü Hürmüz Boğazı sadece tüm  petrol ve doğalgazın yüzde 20’sinin taşındığı bir boğaz değil, aynı zamanda petrol ve doğalgazın dolar dışı paralarla taşınmaya başladığı yer. 

Hürmüz Boğazı aynı zamanda Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol için de kritik önemde. 

Kuşak ve Yol ise pratikte bir dedolarizasyon yoludur, dolardan çıkış yoludur, dolarsızlaşma yoludur, dolar dışı ulusal paralarla ticaret yoludur. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı da küresel ticaret açısından bir dedolarizasyon boğazıdır.

ABD için İran’a saldırı, bu nedenle petro-dolar sistemini kurtarabilme savaşıdır. Çünkü Hürmüz Boğazı dahil Kuşak ve Yol’un pek çok koridorunda dolardan çıkış sürüyor.

Yeni dünyanın ayak sesleri

Görünen o ki Trump’ın şantajı da yeni bir oyun kurmaya yetmedi. Trump son açıklamasında “(İran’dan) Ayrılacağız. Çünkü bunu sürdürmemiz için bir neden yok” dedi. 

Elbette pek çok nedeni var ama son tahlilde bu da şantaj. Üstelik şu açıklamasına bakılırsa çok çaresizce bir şantaj: “Çok yakında oradan ayrılacağız ve eğer Fransa veya başka bir ülke petrol ve gaz almak isterse, Hürmüz Boğazı’ndan geçip kendi başlarının çaresine bakacak. Bence zaten çok güvenli olacak ama Hürmüz Boğazı’nda olan bitenle bizim hiçbir ilgimiz yok, hiçbir ilgimiz de olmayacak. Çünkü bu ülkeler, Çin, güzel gemilerini doldurup buradan ayrılacak ve kendi başlarının çaresine bakacaklar. Bunu bizim yapmamız için hiçbir neden yok.”

Bu açıklamalar, inişli çıkışlı da olsa, genel gidişata işaret ediyor: ABD hegemonyası zayıflıyor, yeni bir dünya kuruluyor. 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Nisan 2026

, , , ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın