Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
CIA ve MOSSAD birbirine paralel!
Posted in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 04/02/2015
ABD’nin önemli senatörlerin John McCain “ABD ile İsrail arasındaki ilişkiler hayatımda gördüğüm en kötü seviyede” dedi. (aa.com.tr, 1 Şubat 2015)
Bu gerçeğe işaret eden son gelişme ABD Temsilciler Meclisi Başkanı John Boehner‘in Beyaz Saray’la istişarede bulunmadan İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu‘yu Kongre’de konuşmak üzere Mart’ta Washignton’a davet etmesiydi.
Hem ABD Başkanı Barack Obama hem de ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, bu davete tepki gösterip Netanyahu‘yla görüşmeyeceklerini açıkladılar!
Kuşkusuz bu olay ABD-İsrail ilişkileri açısından bir sonuçtur. Sebepler ise Beyaz Saray’ın İran ve Filistin politikasıdır. Obama yönetimi “kontrol edilemeyen düşman” bir İran yerine “diplomatik ilişki kurulmuş, kontrol edilebilir” bir İran’ı ABD’nin çıkarlarına uygun bulduğu ve bunun için de Tahran’la nükleer müzakere yürüttüğü için, bir süredir Washington-Tel Aviv ilişkisi gergindi.
Hatta biraz daha gerilere gidersek, ABD içinde bir kanadın açık açık İsrail’i ABD’nin sırtında bir yük görmeye başladığını ve bunu dile getirdiğini söylemeliyiz.
ABD GLADYO’SUNDA ÇARPIŞMA
Fakat esas önemli olan ABD-İsrail ilişkisinin kötüye gitmesinden ziyade ABD’nin kendi iç çarpışmasıdır. Çünkü ABD-İsrail ilişkisinin durumu, ABD’deki iç çarpışmanın bir sonucudur.
Bu köşede Washington’daki bu sert mücadeleyi zaman zaman yazdık. Beyaz Saray’ı hedef alan “mesaj” içerikli basit suikast girişimlerinin, Suriye nedeniyle Dışişleri Bakanı Hillary Clinton‘un, Savunma Bakanı Leon Panetta‘nın ve CIA Başkanı David Petraeus‘un sıra sıra tasfiye edilmesinin, Amerikan devleti içindeki “gerçekçiler” ile “müdahaleciler” arasındaki çarpışmanın bir yansıması olduğunu belirttik.
İşte ABD ile İsrail arasındaki kötü gidişe kaynaklık eden, bu iç çarpışmadır. Çarpışmanın kaynağı ise ABD’nin güç kaybıdır.
ABD güç kaybettiği ve herşeyi kontrol edemediği için 2008’den beri çıkış arıyor. Savunulan iki temel çıkış yöntemi ise iki farklı sermaye kesiminin çıkarlarını yansıttığından sert bir mücadeleye dönüşüyor.
İsrail ise güvenliğinin garantisi olduğu için ABD’yi Ortadoğu’da tutmak isteyor ve bu nedenle Washington’da çarpışan iki kanattan birinin yanında saf tutuyor.
Bu durum haliyle Gladyo içinde yarılmalara dönüşüyor, CIA ve MOSSAD’ı zaman zaman karşı karşıya getiriyor.
TÜRKİYE GLADYO’SUNDA ÇARPIŞMA
AKP ile Cemaat arasındaki çarpışmanın nedenlerinden birinin de bu olduğunu en başından beri söylüyoruz.
Nasıl ki ABD güç kaybettiği için ABD’de iç çarpışma beliriyorsa ve bu ABD ile İsrail ilişkisine yansıyorsa, benzeri Türkiye’de de oluyor.
Üstelik bir de Haziran Halk Hareketi gibi iktidarı sallayan sert hamleler olunca, burada da çatlaklar ve yarılmalar oluşuyor. Türkiye’nin devrimci ve milli atakları, Gladyo’yu zayıflatıyor, ayrıştırıyor, kanatlarını karşı karşıya getiriyor.
Bu gerçeğin üzerinden atlanıldığında, durum salt AKP’nin Gladyo’yla mücadelesi gibi algılanıyor ve haliyle bu bakış Erdoğan‘ın siyasal konumunu yerlileştiriyor, millileştiriyor ve onun “üst akıl” göndermelerinde anti-emperyalist işaretler var sanılıyor!
Oysa Erdoğan’ın “üst akıl” göndermesi bir anti-emperyalizm değil fakat ABD içindeki kanatlardan birine tam uyumun adıdır.
Nitekim Erdoğan Cemaat’in MOSSAD’la bağlantılı olduğunu ilan ederek “üst akıl”dan neyi kastettiğini de belirtmiş oldu.
Burada asıl çarpıcı olan, Erdoğan’ın ilk kez açık açık Cemaat-MOSSAD bağına işaret etmesiyle, ABD’nin İsrail’le ilişkisinin dip yapmasının zamanlamasının çakışmasıdır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Şubat 2015
AB: Putin SSCB peşinde
Posted in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 03/02/2015
ABD’nin önemli düşünce kuruluşlarından Atlantik Konseyi, Washington’da “Doğu Avrupa Trans-Atlantik Dostluğu” başlıklı bir konferans düzenledi. Konseyin amacı ABD’li diplomatlarla, AB ve özellikle Doğu Avrupa temsilcilerini bir araya getirmek ve Ukrayna merkezli Batı-Rusya sorununa eğilmekti.
Toplantıda neler konuşulduğuna geleceğiz ama önce Batı ile Rusya arasındaki sorunlara ve ne aşamada olduğuna bakalım:
ÜÇ CEPHEDE SAVAŞ
Batı ile Rusya, daha doğrusu ABD ile Rusya arasındaki sorun şuanda üç cephede sürüyor:
1) ABD Suriye’ye hamle yaptı ama karşısında Şam rejimi ve İran’la birlikte Rusya’yu buldu! Üstelik Rusya, ABD’nin dört yıldır sürdürdüğü ısrara rağmen bu cephede hiç geri adım atmadı.
Hatta tersine Moskova gün geçtikçe inisiyatifi eline aldı. Cenevre-1 ve Cenevre-2 ile ABD’yi silahsız çözüme zorlayan Putin, son olarak Moskova konferansında Esad yönetimi ile muhalifleri aynı masaya oturttu.
2) ABD Ukrayna’da hamle yaptı. Ukrayna Batı kampına eklemlenecek ve Rusya sınırlarına hapsolacaktı.
Ancak tersi oldu: Putin hamle yaptı ve Ukrayna’nın en önemli parçasını kopardı. Batı artık Ukrayna’yı ne AB’ye ne de NATO’ya almaya cesaret edebiliyor. Üstelik Ukrayna artık bir de Rusya’nın enerji baskısıyla sıkışmış durumda.
3) İki cephede de Rusya’yı aşamayan ABD, ekonomi kartını da masaya sürdü. Rusya’ya karşı yaptırım başlatan ve Suudi Arabistan’la birlikte petrol piyatlarını düşüren ABD, Rusya’nın geri adım atmasını bekledi.
Tamam Riyad’ın Tahran’ı ve Washington’un Moskova’yı hedef alan bu hamlesi iki ülkeyi oldukça zorladı, ekonomisine ciddi kayıplar verdirdi ancak istenilen sonucu getirmedi. Zira Rusya ve İran siyasi cephelerde geri adım atmadı.
Üstelik Rusya son olarak AB’yi sıkıntıya sokan “Türk Akımı” hamlesi ile karşı atağa geçti.
ABD-AB İLİŞKİSİ KÖTÜ ETKİLENDİ
Bu tablo, AB ile ABD’yi de karşı karşıya getirdi. AB’nin en önemli ülkeleri, ABD’nin Rusya’ya yaptırım hamlesine itiraz etmeye başladı. Zira yaptırımlar, Rusya kadar kendilerini de vuruyordu!
Almanya, Fransa ve İtalya’nın somut itirazları, Batı kampında önemli gedikler açtı.
İşte Atlantik Konseyi’nin “Doğu Avrupa Trans-Atlantik Dostluğu” konferansı, Washington’un bu kaygıları nedeniyle yapılıyordu. Ve asıl önemlisi Obama’yı Rusya’ya karşı daha da zorlamak için…
Peki konferans nasıl geçti?
Ayrıntılara geçmeden hemen berlitelim: ABD aradığını bulamadı. AB temsilcileri ABD’nin Rusya’ya karşı zayıf kaldığını, durumun kendilerini zora soktuğunu belirttiler. Ve ne yapılabileceği konusunda somut bir çözüm geliştiremediler.
ÇİN-RUSYA ORTAKLIĞI ABD’NİN KABUSU
Örneğin geçen ay AB Başkanlığı’nı devralan Letonya Dışişleri Bakanı Edgars Rinkevics şöyle diyordu: “Moskova’da bazı güçler, 1913’teki Rusya İmparatorluğu veya Sovyetleri Birliği gibi imparatorluk tarzı bir şeyin tekrar inşa edilmesinin hayallerini kuruyor.” (euronews.com, 31 Ocak 2015)
Diğer bazı AB temsilcileri de Batı’nın Rusya’ya karşı tepkisinin zayıf kaldığından şikayet ediyordu. Hatta ABD’nin eski Ukrayna Büyükelçisi John Herbst, Obama yönetiminden yakınıyordu: “Putin‘in revizyonizm probleminin bugün dünyada ulusal güvenliğin en büyük tehdidi olduğunun ABD tarafından henüz anlaşılmadığına inanıyorum. Yönetim bir ikincil problemmiş gibi yaklaşıyor.”
Aslında bu tablo Batı’nın Rusya karşısında güçlü bir ele sahip olmadığını gösteriyordu; Moskova’ya geri adım attıracak kadar ileri gidilemediğini resmediyordu!
Ve daha önemlisi, Rusya Dışileri Bakanı Sergey Lavrov’un “önceliğimiz Rusya’nın yüzünü Pasifik’e döndürmek” sözleriyle özetlediği yeni Rus stratejisinin merkezindeki “Pekin-Moskova büyük ittifakı”na karşı Batı’nın çaresizliğini ortaya koyuyordu!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Şubat 2015
Yeni anayasa, başkanlık ve özerklik
Posted in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 02/02/2015
Erdoğan mevcut anayasaya aykırı olarak Kırşehir’de “yeni anayasa” için oy istedi ve “seçim kampanyasını” başlattı!
Erdoğan kampanyasını bir gece önce de AK-Medya ekranlarından başlatmıştı: Başkanlık sistemine geçilmesini istiyordu, bunun için de yeni bir anayasanın çıkarılmasını AKP’den bekliyordu.
Üstelik Erdoğan izleyenleri “Türk tipi başkanlık sistemine” ikna edebilmek adına örneğin “bana göre İngiltere bile bir yarı başkanlıktır, hakim olan unsur orada kraliçedir” bile diyebiliyordu!
Öte yadan Erdoğan “G-20 içerisinde 10’u başkanlık sistemiyle yönetiliyor” da diyordu. Ama nedense bu 10 ülkenin Türkiye gibi üniter devlet olmadığını, çeşitli türden federal devletler olduğunu,özerk yapıalar barındırdığını belirtmiyordu!
TÜRK-KÜRT FEDERASYONU
Bize göre meselenin esası işte burasıdır: Federalizm.
Kuşkusuz Erdoğan başkanlık sistemini “kendisi” için istiyor, tek başına egemen olmak için, padişah gibi yönetmek için… Fakat meselenin kişiselliği aşan bir boyutu da var ve bu AKP’nin 3 Kasım 2002’de sandıktan çıkmasından beri BOP eş başkanlığının en temel işini oluşturuyor: Türk-Kürt federasyonu!
Açalım: Erdoğan‘ın BOP eşbaşkanı olarak en temel görevi, ABD’nin BOP’una uygun olarak Ortadoğu’da yeni bir düzenlemeyi zorlamasıydı. Erdoğan, Gül, Davutoğlu ve kimi AKP kurmayları bunu geride kalan yıllar içerisinde şu tür söylemlerle ifade ettiler: “Sınırları kaldıracağız”, “yüzyıllık parantezi kapatacağız”, “küresel düzen için alt bölgesel düzlem kuracağuz”, “Diyarbakır’ı BOP’un merkezi yapacağız”, “Türkiye’yi Kürtlerle genişleteceğiz.”
Yani ABD’nin BOP’uyla, Erdoğanların “Yeni Osmanlıcılığı” belli ölçüde, aynı hedefte örtüşüyordu. Ama BOP içinde federalizm son tahlilde büyüme görüntülü küçülme ve bölünme demekti!
İş lafta da kalmadı. AKP’nin geride kalan 13 yılda uyguladığı Irak’ta Erbil’i Bağdat’tan koparma siyaseti, Suriye’de Esad‘ı devirme hamlesi ve içeride “Kürt Açılımı” adı altında Türk ile Kürt’ü ayrıştırma projesi, bu hedefin gereğiydi.
İşte Erdoğan‘ın “yeni anayasa” ve “başkanlık sistemi” konusundaki asıl motivasyonu budur. Zira bu iktidarının önce gerekçesi, sonra da dayanağıdır. Ve hatta onun Atlantik kampı içindeki görece “vazgeçilmezliğinin” kaynağı da bu noktadaki potansiyelidir!
FEDERASYON ANAYASASI
Erdoğan BOP eş başkanı olarak Türk-Kürt federasyonu kurmak istiyor. Türkiye’yi Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyine doğru genişletmek, Diyarbakır merkezli bir Kürdistan ile İstanbul merkezli bir Türkiye’den oluşan bir federasyonu inşa etmek istiyor.
Yeni Anayasa’nın “Türksüz bir anayasa” şeklinde çıkarılma çabaları, Türk yerine Türkiyelilik kavramının yerleştirilmesi gayretleri ve “her türlü milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım” söylemleri işte bu hedef içindi.
Türk ile Kürt’ü ayrıştıran, ülkeyi adım adım özerkliğe götürmeye çalışan Kürt açılımı işte bu hedef içindi.
Yani yeni anayasa, Türk-Kürt federasyonu içindi!
Peki böyle bir federasyon parlamenter sistemle yönetilebilir mi? İşte başkanlık sistemi bunun için gerekli!
ERDOĞAN’IN İŞİ YARIN DAHA DA ZOR
Erdoğan‘ın 7 Haziran seçimleri için Davutoğlu‘ndan önce miting meydanlarına çıkıp yeni anayasa için oy istemesi, hem acelesi ve son fırsatı olduğu için ama hem de AKP’yi buna mecbur etmek içindir. Zira AKP içinde “başkanlık sistemine” itirazların olduğu anlaşılıyor.
Şu tablo dikkat çekicidir: Erdoğan Somali dönüşü uçakta başkanlık sistemi açıklamaları yaptı, 7 Haziran seçimlerinin en temel konusu olması gerektiğini söyledi ve şu tuhaf cümleyi sarfetti: “Öyle zannediyorum ki, Ahmet Bey’in de savunulacak en önemli tezlerinden bir tanesidir.”
Ertesi gün AK-Medya “Başkanlık sistemi AKP seçim beyannamesi” manşetleriyle çıktı. Ancak akşama doğru Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay çıktı ve “haberler gerçeği yansıtmıyor” dedi!
Ve birkaç saat sonra Erdoğan canlı yayında yeniden “başkanlık şart” mesajı verdi!
Anlaycağınız Erdoğan’ın bu kez işi öncekinden daha zor ve dün çıkaramadığı yeni anayasayı, yarın hiç çıkaramayacak!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Şubat 2015
Başbuğ, Avcı ve Uzun’un raporları
Posted in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 01/02/2015
Erdoğan ne zaman uçağa binse, önce yere ilginç bir açıklaması iniyor. Afrika dönüşü de böyle oldu.
Görevi başındakilerin kendisini cemaat yapılanması konusunda uyarmadığını iddia eden Erdoğan, 10 bin kilometre yükseklikte şunları söyledi: “Biz aslında iyi niyetmizin kurbanı olduk, bunu açıkça söylemek lazım. Biliyorsunuz, herkes ya emekli olduktan sonra yazmaya başlıyor böyle şeyleri, görevde değilken söylüyor. Ama görevi başındayken söylemiyor. Bunu yazıp çizenler de, söyleyenler de kalkıp da bunları bize iletmediler, bizimle paylaşmadılar. Paylaşmadıkları için birçok konuyu geç anlamış durumdayız. Şurada iki, iki buçuk yıl, yani MİT Müsteşarı’na malum operasyon yapıldığından itibaren bu işi anlamış durumdayız.” (Vatan, 27 Ocak 2015)
İnsan bazen gerçekten hayret ediyor!
BAŞBUĞ ERDOĞAN’A LİSTE VERDİ
Açıkça belirtelim: Erdoğan doğruyu söylemiyor. Zira hem bu yapılanmayla zaten ortaktı ama hem de görevi başındakiler gerekli uyarıları yapmıştı:
1) Örneğin terörist diye Silivri zindanlarına atılan E. Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ şöyle demişti: “Bu polislerle ilgili bir liste verdik. Bu listenin başında Ali Fuat Yılmazer vardı. Başbakan aldı, ilgileneceğini söyledi. Sonuç alamadık, gelişme olmadı.” (Hürriyet, 25 Temmuz 2014)
Peki bugün “beni kimse uyarmadı” diyen Erdoğan, bu açıklamasından dolayı Başbuğ‘u yalanlamış mıydı? Hayır, tersine şu sözlerle doğrulamıştı: “İlker Paşa’nın görevde olduğu sürede bana söylediği bir sözü vardı. O da şuydu, ‘bugün bize yarın size’ demişti. Toplamalar malum başlamıştı. Ve hakikaten dediği oldu.” (Yeni Şafak, 28 Temmuz 2014)
Hani görevi başındakiler kendisini hiç uyarmamıştı?
2) Başbuğ, en can alıcı kısmını Kaynak Yayınları’ndan yeni çıkan “Nasıl Bir Türkiye” isimli kitabına da almış: 14 Nisan 2009 günü Harp Akademileri yıllık değerlendirme toplantısında açık açık cemaat yapılanmasının TSK ve devleti hedef alan faaliyetler içinde olduğu konusunda uyarmıştır.
Peki Erdoğan bu konuşmadan habersiz midir? Cemaat ortağı olmasa, TSK’ye karşı faaliyet içindeki bu yapılanmayı sormaz mı her hafta başbaşa görüştüğü Başbuğ‘a?
AVCI KİTAPLA, UZUN RAPORLA ANLATTI
3) Emniyet içindeki cemaat yapılanmasıyla ilgili onlarca rapor var. Hadi raporları geçtik. Emniyet Müdürü Hanefi Avı‘nın görevi başındayken bu konuda yazdığı oldukça kapsamlı bir kitap var!
Üstelik Avcı o kitap nedeniyle kumpasa uğradı ve “solculuktan” tutuklandı! “Herkes ya emekli olduktan sonra yazmaya başlıyor böyle şeyleri, görevde değilken söylüyor” diyen Erdoğan bu kitabı duymamış mıydı hiç?
4) E. Emniyet İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun kaç kez üstlerini bu yapılanma hakkında bilgilendirdi? Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan “İn” isimli kitabında var hepsi.
Uzun, bu yapılanmanın Genelkurmay Başkanlığı öncesinde Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt‘ı nasıl hedef aldığını madde madde 27 Şubat 2006 tarihinde yetkili makamlara bildirmedi mi?
Uzun, 10 Nisan 2013’te TBMM Yasadışı Dinlemeleri İnceleme Komisyonu’na anlatmadı mı bu yapılanmayı? (Oysa bu olaydan çok değil bir ay sonra, Erdoğan ABD’ye gitti ve “bir emirleri var mı” diye sorması için Bülent Arınç‘ı Fethullah Gülen‘e gönderdi!)
Öte yandan 2010 yılında MİT İstanbul Bölge Müdürlüğü’ne gönderilen uzun mektup, emniyet ve yargı içerisindeki cemaat yapılanmasını yeterince somut anlatmıyor mu?
5) F Tipi polisler, 2008 yılında ABD Büyükelçiliği’ne Ergenekon konusunda brifing vermedi mi? Bu ortaya çıkınca İçişleri Bakanı Beşir Atalay ve Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal “böyle bir görevlendirme yok” demedi mi?
Görevlendirme yoksa, açık ki izinsizdirler. Peki neden görevden alınmadılar ve nasıl terfiler alıp 2008-2013 yılları arasındaki tertipleri yapabildiler?
6) Ve en kapsamlısını Nusret Senem yazdı: “Devletin Fethullah Arşivi.” Kaynak Yayınları’nın daha AKP-Cemaat ortaklığı günlerinde bastığı 6 ciltten oluşan bu kitaplar Genelkurmay’ın, Jandarma’nın, Emniyet’in Gülen dosyalarını içeriyor!
ERDOĞAN’IN HABERİ VARDI, ORTAKTI!
Erdoğan‘ı kimse uyarmadı da, Erdoğan 12 yıl boyunca bir cemaat yapılanmasını bilmiyordu da, AKP Milletvekili Şamil Tayyar nasıl olup da “Emniyet’i cemaate bağladık” diyebiliyordu? Nasıl olup da Erdoğan “ne istediniz de vermedik” diye yakınıyordu çatışmanın daha ilk günlerinde?
Bu ülkede 12 yıl boyunca başbakanlık yapmış birinin “cemaat yapılanmasından haberim yoktu” demesini niteleyecek sözcük yok! Zira değil şimdi, o günlerde bile, sokaktan 10 kişiyi çevirseniz, 9’u hiç duraksamadan cemaatin emniyet ve yargıyı ele geçirdiğini somut söylerdi!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Ocak 2015
Milli Kurtuluş Hükümeti: Syriza
Posted in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 31/01/2015
Syriza’nın Yunanistan’da seçimleri kazanması ve iktidar olması, bir haftadır Türkiye’de de yoğun tartışılıyor. Sola en kapalı televizyonlarda, sol maskeli liberallerle “Türkiye sol’unu arıyor” türünden programlar yapılıyor ve haliyle bulunamıyor.
Ekrana çıkarılan sol’dan kalma tiplere “anti-emperyalizm yabancı düşmanlığıdır” lafları ettiriliyor; “sosyalistler milli olamaz” şeklinde ahkamlar kestiriliyor. Devrim yapmış Lenin‘i, Mao‘yu, Castro‘yu gayrimilli sanan bu tiplere göre zaten dünyada iki Marksist var: Biri Marks, diğeri de kendileri!
Öte yandan daha dün AB’den özgürük bekleyen kimi keskin “solcularımız” da Syriza’yı beğenmiyor, yeterince sol bulmuyor; AB’den çıkamayacağını, NATO’dan kopamayacağını söylüyor.
SYRIZA’NIN İLK İCRAATLARI
En iyisi lafları bir kenara bırakalım ve olgulara bakalım:
Syriza’nın ilk icraatı bazı özelleştirmeleri durdurması oldu. Hızla bir eğitim reformu yaptı. Tüm rektörleri görevden aldı. Üniversite sınavını teke düşürdü. Müfredatı yeniden hazırlama kararı aldı. Parlamentonun etrafındaki demir parmaklıkları kaldırdı.
Hızlı ve önemli hamleler. Peki esas mesele olan AB’ye borçlar ne olacak? Çipras açıkladı: “AB ile çözüm bulmak için yeni müzakere başlayacak. Felakete yol açabilecek bir çarpışmaya girmeye niyetli değiliz. Ancak, bu boyunduruk politikasına da devam etmeyeceğiz.”
Özetle Syriza ne solculuğu beğenilmeyecek durumda, ne de hemen yarın NATO’dan çıkacak durumda…
Kendilerini “Milli Kurtuluş Hükümeti” olarak niteleyen Syriza, Yunanistan’ın nesnel sınırları içinde kamucu bir program uygulamaya çalışacak.
KRİZLER RADİKAL SONUÇLAR DOĞURUR
Biz, Türkiye ve benzer durumdaki ülkeler için, şu iki önemli soruya yanıt bulmalıyız:
1) Hangi şartlar Syriza’yı iktidar yaptı?
Krizler radikal sonuçlar doğurur. 2008 büyük krizi, neoliberal ekonomilerin iflası anlamına geliyordu ve kamuculuğu esas almayı zorluyordu. Bu sadece Yunanistan için değil, pek çok ülke için de geçerlidir. AKP’nin bugün tasarruf esaslı bir ekonomi pogramı arayışında olması bile bu zorunluluğun bir sonucudur.
Syriza’nın Yunanistan’daki başarısı, Yunan halkının AB-IMF-AB Merkez Bankası denilen troykanın kemer sıkma programına karşı çıkmasından kaynaklandı.
Syriza’nın temel hedefi, Yunanistan’ın borçlarını yeniden yapılandırmak, sildirebildiğini sildirebilmek, kalanını uzun vadeye yaymaktır. Syriza bunu sağlayabildiği ölçüde pratikte siyasal başarı kazanacaktır.
2) Peki bu şartlar neden başka partiyi değil de, Syriza’yı iktidar yaptı?
Neoliberalizmin iflası ve kamuculuğun şart olması, Yunanistan’da milli ve sol bir partiyi ihtiyaç haline getirmiştir. Syriza milli bir sol partidir ve o nedenle kurdukları hükümeti “Milli Kurtuluş Hükümeti” olarak nitelemektedirler!
Bu, aynı durumu yaşayan başka ülkeler için de geçerli olacaktır. Neoliberal ekonomi programlarının sürdürülmeye çalışıldığı ve kriz tehlikesi yaşayan ülkelerde milli ve sol partiler güçlenecektir.
TÜRKİYE-RUSYA-YUNANİSTAN İŞBİRLİĞİ
Türkiye açısından pratikte asıl önemli olan Syriza’nın iktidar olmasının Türk-Yunan ilişkilerine ve özellikle Kıbrıs konusuna nasıl yansıyacağıdır.
Bize göre hem Türkiye’nin hem de Yunanistan’ın önünde altın bir fırsat var: İki ülke, Rusya’yla girecekleri enerji işbirliği sayesinde çok önemli ekonomik kazançlar ve siyasal başarılar elde edebilecekler.
Rusya, Ukrayna krizi sonrasında Avrupa’ya gaz sevkiyatını Türk Akımı ile Türkiye üzerinden yapmak istiyor. Türk Akımı Yunanistan sınırına bağlanacak. O gazı almak isteyen AB ülkeleri de Yunanistan’a başvuracak.
Yani Rusya bu hamlesiyle hem Türkiye’ye hem de Yunanistan’a önemli bir olanacak yaratmış oldu. Bu durum Türkiye-Rusya-Yunanistan arasında, enerji konusunda yeni bir işbirliği yaratacaktır. Bunun Kıbrıs merkezli yeni enerji politikalarına yansıma ihtimali de var.
Mesele bu fırsatı değerlendirebilmektir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Ocak 2015
Binyıllık barış için yüzyıllık hesaplaşma
Posted in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 30/01/2015
Ermeni soykırımı iddiası, bir tarihi durumu araştırma iddiası değildir, tersine bir siyasal hedefin iddiasıdır. Nedir o siyasal hedef? Türk milli devletinin çözülmesi ana hedefinden başlayarak, halklar arasında sürekli düşmanlık yaratılmasına kadar uzayan bir listeden bahsedebiliriz…
O nedenle de bu iddianın sahibi, Ermenistan Ermenileri ya da Türkiye Ermenileri değil, esas olarak emperyalizmdir!
KAÇAZNUNİ VE DİNK’İN TESPİTLERİ
Kuşkusuz 1890-1894 yılları arasında da, 1915’te de bu topraklarda önemli boğazlaşmalar oldu. Kışkırtılan bir halk ile vatan savunması yapan bir halk arasında karşılıklı kırımlar yaşandı ama soykırım yaşanmadı!
Ölen Ermeniler de, ölen Kürtler de, ölen Türkler de, bizdik! Kim daha haklıydı, kim daha haksızdı tartışmasından daha önemli olan gerçek, ölenin bizler olduğuydu!
Nitekim Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovanes Kaçaznuni‘den Hrant Dink‘imize kadar pek çok önemli kişi, bu tarihi acıda esas sorumlunun emperyalizm olduğuna hep dikkat çekmiştir.
Örneğin Kaçaznuni 1923’te partisinin kongresine sunduğu raporunda şöyle demiştir: “Osmanlı’dan, Akdeniz’e uzanan bir Ermenistan talep ettik. Derhal gönüllü birlikleri oluşturduk, Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. İsyanımızın temelinde İtilaf devletlerinin (emperyalistler) bize vaat ettiği Ermenistan hayali vardı, gerçeği göremedik. Türklere karşı ayaklandık. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık. Tehcir doğruydu ve gerekliydi.”
Ve Hrant Dink de, bu tarihi dersten hareketle, 25 Nisan 2006’da Malatya İşadamları Derneği’nde yaptığı konuşmayla Kürtleri uyarmıştır: “Geçmişte İngilizlerin, Fransızların, Rusların, Almanların şu topraklar üzerinde oynamış oldukları rol neyse, bugün aynen tekrarlanıyor. Geçmişte Ermeni halkı onlara güvendi ama yanıldı. Çünkü onlar geldiler, kendi hesaplarını yaptılar. Çekip gittiler ve burada kardeşi kardeşle kan içerisinde bıraktılar. Bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey…”
PERİNÇEK’İN EMPERYALİZME KARŞI SAVAŞI
Soykırım iddiasını, emperyalizmin siyasal hedefinden bağımsız düşünmek en hafifinden saflıktır. Zira emperyalizm ne dün Ermeni kökenli yurttaşımızın kara kaşı kara gözü için, ne de bugün Kürt kökenli yurttaşımızın kara kaşı kara gözü için uğraşmaktadır. Onun esas hedefi kendi çıkarlarıdır.
Emperyalizm, müdahale edilebilir bir zemin olması için Ortadoğu’da ve Kafkaslar’da sürekli düşmanlıklar olmasını istemektedir. Türkler Kürtlerle, Türkler Ermenilerle, Ermeniler Azerilerle, Azeriler Farslarla, Farslar Araplarla, Araplar Kürtlerle…
Kışkırtmalar, ayaklanma tezgahları, bölücülük girişimleri, kırımlar, komşulara düşmanlıklar, hepsi emperyalizmin bölgeye müdahale edilebilmesi içindir.
İşte bu nedenle dün Strazburg’da, AİHM büyük dairesinde, sadece bir iddianın asılsızlığı değil, Türkiye’nin emperyalizm ile yüzyıllık hesaplaşmasının da davası görüldü!
Dava bu nedenle sadece Türkiye’nin değil, aslında sonuçları itibariyle bölgenin de davasıdır. Ve Doğu Perinçek‘in bayraktarlığını yaptığı bu mücadele, elbette komşularıyla dostluk içinde yaşamak isteyen bir Ermenistan içindir de…
Ülkelerin iyi komşuluk, halkların dostluk ve devletlerin barış içinde yaşaması, bölgenin tümden yararınadır.
ATATÜRK VE LENİN’İN ÇÖZÜMÜ
Emperyalizmin kendi çıkarları için kullandığı bu sorun yüzyıl önce nasıl çözüldüyse, yüzyıl sonra da aynı şekilde çözülecektir: Emperyalizme karşı ittifaklar yaparak!
Mustafa Kemal yüzyıl önce o çözümü şu sözlerle özetlemişti: “Ermeni sorunu denilen ve Ermeni milletinin gerçek olmayan isteklerinden çok, dünya kapitalistlerinin ekonomik yararlarına göre çözülmek istenilen sorun, Kars antlaşması ile en doğru şekilde çözüme ulaştırılmış oldu. Yüzyıllardan beri dostluk içinde yaşayan iki çalışkan halkın iyi ilişkileri memnuniyetle yeniden kuruldu.”
Peki neydi sorunu çözen Kars Anlaşması? Mustafa Kemal’in devrimci Türkiye’si ile Lenin’in sosyalist SSCB’sinin, 13 Ekim 1921’de barış için sınırları belirlemesiydi.
İki devrimci lider yüzyıl önce ittifak yaparak emperyalizmi yenmişti; bugün de bölge ülkeleri ittifak yaparak emperyalizmi yine durduracaktır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Ocak 2015
Kuzey Suriye istemeyen Esad’la anlaşır!
Posted in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/01/2015
Afrika dönüşü uçakta gazetecilere açıklama yapan Erdoğan‘ın “Kuzey Suriye” uyarısı önemli. Şöyle diyor: “Biz yeni bir Irak olsun istemiyoruz. Nedir bu? Kuzey Irak… Şimdi de Kuzey Suriye doğsun! Bunu kabullenmemiz mümkün değil.” (hurriyet.com.tr, 27 Ocak 2015)
Arkasından gelen şu cümleler olmasa, Erdoğan‘ın 4 yıldır uyguladığı Suriye politikasının yanlışlığını gördüğünü, bu politikanın Suriye’yi bölünmeye götüreceği gerçeğinin Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olduğunu anladığını sanırız: “Bizim Suriye’ye yönelik politikamız bellidir. Bunun üzerinde asla oynama yapmayı düşünmüyoruz. Bizim hedefimiz rejimdir. Esad rejimi ile Suriye’de bu iş devam etmez.”
MERKEZİ HEDEF ALMANIN SONUCU
Oysa Kuzey Irak için de, Kuzey Suriye tehlikesi için de geçerlidir: Merkezi zayıflatan her türlü müdahale, kenarlarda ayrılıkçılığı besler!
ABD Irak’ta Bağdat’ı ve Saddam Hüseyin‘i hedef aldığı için Kuzey Irak’ta bir Barzanistan oluştu! Ve AKP’nin içinde yer aldığı Atlantik Koalisyonu 4 yıldır Şam’ı ve Beşar Esad‘ı hedef aldığı için Kuzey Suriye diye bir tehlike oluşmuştur!
Erdoğan‘ın Suriye politikasının esası ne? Uçakta da yeniden belirttiği gibi Esad rejimini yıkmak! İhvan’ı Suriye’de iktidar yapmak isteyen Erdoğan, pratikte zaten bu ülkenin bölünmesini önüne hedef koymuş oluyor. Zira İhvan Suriye’nin bütününü yönetemeyecek, sonuçta da ülke etnik ve mezhepsel bölünmeye gidecek.
Nitekim bu durum projenin esas sahibi olan ABD’nin ajandasındadır. Washington, bunu üç parçalı ya da zorunlu olarak şimdilik iki parçalı Suriye diye uygulamaya çalışmaktdır.
ABD’YLE MÜTTEFİKLİĞİN SONUCU
Burada Türk devleti açısından asıl alınması gereken ders şudur: Gladyo esaslı yürüyen ABD’yle “müttefiklik” ilişkisi, Türk devletini, karşı çıktığı politikaları bile uygulamak zorunda bırakır!
Örneğin Türkiye Kuzey Irak’taki oluşuma karşı çıka çıka o oluşumu inşa etti; Barzanistan’ın mimarı oldu. Üstelik 90’larda çok daha millici hükümetler vardı ve Türkiye’de iki eğilim mücadele edebiliyordu.
Oysa şimdi iktidarda BOP eşbaşkanı var ve ikinci eğilim olan millici eğilim geçmişteki gibi etkili olamıyor. (Bu kez bölgenin durumu avantaj sağlıyor tabii.)
Yani Türkiye, Kuzey Suriye’ye gerçekten karşıysa, öncelikle ABD’yle yürüttüğü bu ilişkiyi olması gereken rotaya sokmak mecburiyetindedir. Zira Suriye’nin bölünmesi hedefinin de, kuzeyinde bir Kürt oluşumu inşa edilmesi hedefinin de asıl patronu odur!
ABD Başkanı Barack Obama‘nın akıl hocalarından Michael Werz‘in Hürriyet‘e yaptığı geniş söyleşide bu gerçeğin işareti vardı. Werz şöyle diyordu: “Suriye’de de Kürt oluşumları, insanların hoşuna gitse de gitmese de kalıcı olacak.” (hurriyet.com.tr, 26 Ocak 2015)
Ve dahası Werz, PKK’nin orayı yönetmek istiyorsa kendilerine mecbur olduğunu da gözlere sokuyordu: “Cezire gibi bir bölgeyi yönetmeye başladığınızda ABD’nin askeri ve Irak Kürt Bölgesi Yönetimi’nin yardımına ihtiyacınız var.”
ERDOĞAN’IN İHVAN ŞARTI
AKP Hükümeti gerçekten Kuzey Suriye’ye karşıysa yapacağı ilk iş Esad’la barışmaktır! Çünkü Suriye’nin bölünmesinin panzehri Esad’dır!
Esad’ı, daha doğrusu Şam rejimini yıkmaya çalışan bir kuvvet, niyeti ne olursa olsun, pratikte Suriye’yi bölmüş olur!
İşte bu noktada Ayn el Arap (Kobani) kritik önemdedir. Kobani’ye Irak’tan peşmerge koridoru açan, Kobani’de çatışacak peşmergeye Irak’ın kuzeyinde Eğit-Donat kapsamında destek veren, Kobani’de çatışanlara hastanelerini açan, Suriyeli muhaliflere her türlü olanağı yaratan, sınırlarını Esad rejimini devirsin diye onlarca ülkeden gelen teröristlere açan ve bu ülkeye karşı çıkardığı tezkereyi bir tehdit gibi elinin altında tutan AKP iktidarının “Kuzey Suriye endişesi” gerçekçi değildir!
Peki o zaman Erdoğan neden bunu bir endişe gibi dillendirmektedir? Güç erozyonu içindeki ABD’nin taktik gereği “üç parçalı Suriye” hedefinden, şimdilik “iki parçalı Suriye” hedefine yönelmek zorunda kalması nedeniyle!
Kısaca Erdoğan ABD’ye, “İhvanlı parça olmazsa, Kürt parçası da olmasın” mesajı vermektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Ocak 2015
BOP, Ortadoğu Birliği, Yeni Ortadoğu
Posted in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/01/2015
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin bölgede rejim ya da sınırları değiştirme hamlesiydi. AKP, planda rol kabul ettiği için 3 Kasım 2002’de sandıktan çıkarıldı. Sonrasında Erdoğan 36 defa ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu ilan etti.
Irak’ın 2004’te ABD’ye direnmesi, 2006’de Hizbullah’ın İsrail’i yenmesi, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi ve küresel krizle birlikte BOP daraldı.
ABD 2008’in sonuna doğru, Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine devredek, yeniden güç kazanıncaya kadar bölgeden çekilmeyi içeren bir planlama yaptı. Bu planı da Obama‘lı dönemin başlamısyla birlikte uygulamaya başladı.
Peki ya Ortadoğu’daki işler?
‘KUMŞULARLA SIFIR SORUN’ YALANI
Ahmet Davutoğlu ABD’nin 2008’in sonunda yaptığı o planlamadan kısa bir süre sonra, şu tarihi açıklamasın yaptı: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır.” (AA, 21 Mart 2009)
Davutoğlu ABD’nin küresel düzenine uygun alt bölgesel düzen kurma sözü verdikten yaklaşık bir ay sonra Dışişleri Bakanı oldu ve hemen işe koyuldu.
Davutoğlu, “komşularla sıfır sorun” diyerek Irak, Suriye ve Lübnan’la hızla ortak kabine toplantılarına kadar varan işbirliğine soyundu; “ortadoğu bölgesini birlikte inşa etme sorunuyla karşı karşıyayız” mesajı verdi. (Hürriyet, 18 Eylül 2009). Bu yeni “alt düzen” Ortadoğu Birliği’ydi.
AKP Hükümeti eşzamanlı olarak 2009 bahar aylarında Kürt Açılımı’nı da başlattı.
IRAK VE SURİYE’YE DÜŞMANLIK
Ancak Ortadoğu Birliği kurulamadı. Zira Irak ve Suriye AKP Hükümeti’nin amacını gördü: AKP Hükümeti Esad‘dan İhvan’ı iktidarına ortak etmesini istedi, Irak’ta da Kürt yönetimiyle Bağdat’a karşı ayrı bir ilişki geliştirmeye başladı.
Proje gerçekleşmeyince AKP Hükümeti Maliki ve Esad‘a karşı düşman olmaya başladı.
İçeride “Kürt Açılımı” denilerek ve dışarıda “komşularla sıfır sorun” diye maskelenerek yürütülmeye çalışılan proje, Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyine” yönelik hesaplarıyla ilgiliydi.
Daha doğrusu ABD’nin BOP’uyla ilgiliydi: Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlanacak ve Kürt Koridoru kurulacaktı.
AKP bunu içeride kamuoyuna “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” propagandasıyla anlatmaya çalışıyordu.
DİYARBAKIR’DAN YENİ ORTADOĞU İLANI
İşte Suriye’ye yönelik Atlantik saldırısı böyle başladı. ABD’nin aktörleri olarak Suudi Arabistan, Katar ve AKP Hükümeti hızla görev bölüşümü yaparak Şam rejimini devirmeye çalıştı.
Ancak hesap tutmadı. Suriye iyi direndi, Rusya ve İran kararlılıkla bu ülkeyi savundu ve geride kalan 4 yılın sonunda Esad ayakta kalabilmeyi başardı. Yani BOP olmayınca, alt düzeni olan Ortadoğu Birliği’ni inşa etmeye çalışanlar, bunda da başarısız olmuş ve bölgede yalnızlaşmıştı.
Ancak varlıkları bu türden projelere bağlı olanlar yeni birşeyler denemek zorundadırlar!
İşte Davutoğlu‘nun 25 Ocak 2015 günü Diyarbakır’da yaptığı konuşma bu gerçeğe işaret ediyordu. Davutoğlu, “Ertuğrul Gazi’nin torunları ile Selahattin Eyyubi’nin torunlarının Şam ve Kudüs için yeniden biraraya geleceğini ve Suriye’deki zalimlere karşı her yerde Türklerin, Kürtlerin ve Arapların oluşturduğu yeni bir Ortadoğu inşa edeceklerini” ilan etti!
Bu sözler pratikte Suriye’ye karşı Türk-Kürt ittifakı anlamına geliyor. Davutoğlu bu nedenle (Erdoğan‘ın sözlerine rağmen) “Kobani’ye buradan selam ediyorum. Kobani’deki her kardeşimin alnından öpüyorum. Kobani bize tarihin emanetidir” demiştir!
Bu sözler, aynı zamanda eğit-donat, İncirlik ve Kobani içerikli ABD’nin IŞİD stratejisine tam eklemlenmenin mesajıdır!
Ama tıpkı öncekiler gibi, bu da sonuç alınamayacak bir hayaldir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ocak 2015
Yolsuzluk soruşturması oya nasıl yansıdı?
Posted in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/01/2015
Gezici Araştırma, Ocak-2015 dönemine ait son anketini açıkladı. Bugün Ufuk Ötesi ile birlikte bazı gazetelerde sonuçlar ayrıntılı yayımlanıyor.
Kuşkusuz bu tür araştırmalarda en çok merak edilen “bugün seçim olsa oyunuzu kime verirsiniz” sorusuna verilen yanıtlardır. Önce onu paylaşalım sizinle.
AKP’NİN OYU YÜZDE 39
17-18 Ocak 2015’te 7 bölgede 32 ilde yapılan araştırmaya göre AKP’nin oyu 39,8’e düşmüş durumda.
CHP oylarını artırarak yüzde 30 bandına iyice yaklaşmış durumda: 29,6.
MHP’nin oyu yüzde 17,3 ve HDP’nin oyu da yüzde 7,3.
Diğer partiler de, yüzde 2,7’den başlayarak aşağıya doğru sıralanıyor.
Bu ankete göre, AKP’nin kaybettiği oylar en çok CHP’ye ve sonra da MHP’ye gidiyor. Ama MHP’nin oylarından bir bölümü de CHP’ye gittiği için sonuç böyle çıkıyor!
AKP’YE OY VERMEYENLERİN GEREKÇESİ
Peki 2011’de AKP’ye oy vermiş ama 2015’te AKP’ye oy vermeyecek olanların gerekçesi ne? İşte burası önemli veriler içeriyor:
AKP’ye oy vermekten vazgeçenlerin ilk gerekçesi, yüzde 54 ile yolsuzluk!
Yolsuzluk soruşturmasının AKP’nin oyuna yansıyıp yansımadığıyla ilgili süren tartışma açısından oldukça önemli bir veri bu. Üstelik yüzde 6,7’nin gerekçesi olan “17 Aralık operasyonu”nu da buna eklemeliyiz. Böylece ortaya yüzde 60’lık önemli bir oran çıkmış oluyor.
Dikkatimizi çeken iki veriyi daha paylaşalım. AKP’ye oy vermekten vazgeçenlerin yüzde 5’inin gerekçesi ekonomi ve yine yüzde 5’inin gerekçesi hükümetin Kürt politikası!
DİĞER SEÇMENİN PARTİLERE BAKIŞI
Gezici Araştırma‘nın dikkat çeken bir araştırması da, seçmenin seçmeni olmadığı partiye nasıl baktığıyla ilgili olanıdır…
Örneğin CHP seçmeni olmayan kitlenin yüzde 52’si “kesinlikle CHPye oy vermem” diyor. MHP seçmeni olmayan kesimin MHP’ye bakışı biraz daha olumlu: “Kesinlikle MHP’ye oy vermem” diyenler yüzde 40.
Ya AKP? AKP seçmeni olmayanların yüzde 71’i “kesinlikle AKP’ye oy vermem” diyor!
Yani seçmeni olmayan kitlenin oyunu alma şansı en az olan parti AKP olarak görünüyor!
İŞÇİ PARTİSİ’NİN OYU
Bu araştırmada yer almıyor. Ama Gezici Araştırma‘nın kurucusu Murat Gezici‘yle daha önceki sohbetlerime dayanarak belirtebilirim:
“Oy verdiğiniz partiye oy vermeseydiniz kime oy verirdiniz”, yani “ikinci partiniz kimdir” anlamına gelen sorulara verilen yanıtlarda İşçi Partisi’nin oyu yüzde 8’e kadar çıkmaktadır.
Öte yandan Murat Gezici‘nin geçmiş anketlerin toplamından çıkardığı ve bizimle paylaştığı şu sonuç önemli: “İşçi Partisi seçmeni toplumsal kutuplaşma -ve elbette baraj- nedeniyle oyunu CHP’ye veriyor.”
Ancak biz bunun bu kez değişeceğini düşünüyoruz. Zira Doğu Perinçek‘in Ermeni meselesinde Türkiye’nin elini güçlendiren hamlesi ve 28 Ocak’ta Strazburg’dan çıkacak olumlu sonuç, hem İP’in oy oranını yükeltecek, hem de baraj vb. nedenlerle başka partiye giden İP oyunu toplayacak.
DEVLETTEN YARDIM ALANLARIN OYU AKP’YE
Gezici Araştırma‘nın ilginç bazı verilerini daha paylaşalım:
Gezici Araştırma, devletten, vakıftan vs. alınan yardımların oya ne kadar yansıdığını da araştırmış. Sonuç önemli bir gerçeğe işaret ediyor.
Devletten yardım alanların yüzde 88,5’i AKP’ye oy veriyor!
Yardım alanların sadece yüzde 2,3’ü CHP’ye, sadece 3,4’ü MHP’ye ve sadece 4,6’sı HDP’ye oy veriyor!
Bu veri, siyasi tabloya rağmen AKP’nin sürekli oyunu nasıl koruyabildiğini de açıklıyor!
SEÇMEN FRANSA’DAKİ YÜRÜYÜŞE TEPKİLİ
Gelelim en çarpıcı sorulardan birine…
Başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun Charlie Hebdo dergisine yapılan saldırıyı kınamak için Fransa’daki yürüyüşe katılmasına sizce seçmen nasıl bakıyor?
Davutoğlu’nun o yürüyüşe katılmasına olumlu bakanların oranı sadece yüzde 23,3! Olumsuz bakanlar ise yüzde 45,3! Karasızlar da yüzde 31,4’lük büyük bir kitleyi oluşturuyor…
Öyle ki, AKP’ye oy vermekten vazgeçenlerin yüzde 3’ünün gerekçesi bile Davutoğlu‘nun bu yürüyüşe katılmasıdır!
Ve milliyetçilerin yüzde 39’u da Fransa’daki yürüyüşe tepkili. Önemli…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ocak 2015
Genelkurmay’ın ABD’ye karşı tatbikat emri
Posted in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/01/2015
Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ‘un “Nasıl Bir Türkiye” isimli kitabı çıktı. Kaynak Yayınları‘nın yayımladığı bu kitap, basında çokça tartışılıyor. Zira Başbuğ‘un terör ve Kürt sorununa bakışı, Genelkurmay 2. Başkanlığı’ndan beri, hep dikkat çekmiştir.
Kitap benim açımdan iki konusuna birinci elden tanıklık içerdiği için büyük önem taşıyor. 20 Mart 1995 Çelik Harekatı ve 2003-2005 yılları arasında Irak’ın kuzeyinde ABD ve Türk ordusuna ait timlerin karşı karşıya gelmesi olayları…
KIRILMA: 1995 ÇELİK HAREKATI
2000’li yılların başında, Em. Korg. Hasan Kundakçı‘yı Ulusal Kanal‘da yaptığım programa davet etmiş ve komutanlığını yaptığı Çelik Harekatı’nı uzun uzun konuşmuştum.
Kundakçı‘nın yardımcısı da Tümg. İlker Başbuğ‘du. Bu kitapla, komutandan sonra, harekatın komutan yardımcısından da Çelik Harekatı’nı dinlemiş olduk.
Çelik Harekatı, sadece bir terörle mücadele harekatı değil, daha çok ABD’nin merkezinde “Kürt devleti” olan bölge planına darbe vuran stratejik bir hamleydi. Nitekim o tarihten sonra yayımlanan kimi ABD raporlarında “Türk Ordusu hizadan çıktı” yorumları yapılmıştı.
Başbuğ da o nedenle kitabının ilgili bölümünü şu saptamayla bitiriyor: “Kimi yazarlara göre, ABD, TSK’ya bir ders verilmesine Çelik-1995 harekatı esnasında karar vermişti.” (s.29)
Aslında öncesinde de diyebiliriz. Zira Gladyo’nun 12 Mart 1995 Gazi provokasyonu da aslında TSK’nin Çelik Harekatı’nı engelleme girişimlerinden biriydi!
TİMLERE MİSLİYLE MUKABELE EMRİ
Türk Ordusu’nun üst komutanları, ABD’nin bölge politikalarının Türkiye’nin güvenliğini tehdit ettiğini görüyor ve kuzey Irak merkezli bu tehdide göre konumlanıyordu.
ABD’nin 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de 11 askerimizin başına çuval geçirmesi olayı, sadece 1 Mart tezkeresinin (Başbuğ bunu fırsat olarak görse de) TBMM’den geçmemesine bir tepki değil, aslında 1995’te yaşanan bu kırılmanın da bir sonucuydu.
O olay üzerine Genelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ Özel Kuvvetler Komutanı’na şu emri vermişti: “Timlerin bulunduğu bütün bölgeleri giderek gör. Timler yeterli kuvvette olsun. Tümlerin başındaki komutanların yeteneklerine bak. Güvenemediklerini hemen değiştir. Olabilecek muhtemel tehdit ve riskleri görüşün. Kendilerine şu kesin emri ver: “Eğer bir saldırı karşısında kalırsanız, bir üstünüze sormadan, misliyle mukabelede bulunacaksınız.” (s:42,43)
Genelkurmay Başkanlığı, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na böyle bir emir verdikleri konusunda ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ni de bilgilendiriyor ve onlara ne kadar ciddi olduklarının mesajını veriyordu!
ABD SALDIRISINA HAZIRLIK
Aslında TSK’nin 4 Temmuz 2003’ten sonra ABD’ye karşı nasıl konumlandığını anlatmaya bu emir bile yetmez. Çok daha önemlisi var.
İlker Başbuğ‘un kitabından özetle anlatalım:
Plan ve Harekat Daire Başkanı elinde bir mesajla, telaşla Genelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ‘un odasına girer. Mesajda Irak’ın kuzeyindeki bir timin baskına uğradığı haberi vardır. Çatışma devam etmektedir ve Tim hava desteği istemektedir.
Başbuğ hazır olunması emrini verir ama öncesinde Özel Kuvvetler Komutanı’nı arar. Komutanın bilgisi yoktur. Oysa Plan ve Harekat Daire Başkanı’nından önce onun haberi olmalıdır.
Mesele anlaşılır: İleri Hava Kontrolünün çektiği mesaj eğitim amaçlı bir tatbikat mesajıdır. Ancak mesajın sonuna yazılması gereken “tatbikat – tatbikat – tatbikat” notu düşülmemiştir! (s:43)
TSK ABD TEHDİDİNE KARŞI KONUMLANDI
Fakat burada bizim için asıl önemli olan şudur: Türk Ordusu, o dönemde tehdidi doğru algılamış ve o tehdide karşı tatbikat da yapmıştır!
Bu gerçek, Ergenekon tertiplerinin asıl mimarı olan ABD’nin neden TSK’yi hedef aldığını, neden onun en seçkin komutanlarını diz çöktürmeye çalıştığını göstermektedir.
Kuşkusuz bu şaşırtıcı değildir. Zira NATO müttefikliğine rağmen, ABD ile Türkiye’nin Ortadoğu’da çıkarlarının çatıştığı herkesin bildiği bir gerçektir. Ordular da ülkelerinin çıkarlarını savunmak zorundadır!
Durum, bundan sonra daha da keskinleşecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ocak 2015