Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
ABD Taliban’a isteyerek anahtar teslim etmedi!
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/08/2021
Taliban’ın Kâbil’i almasıyla ABD için bir dönem kapanmış oldu: ABD’nin personelini Kâbil’den tahliye görüntüleri, Vietnam’dan kaçış görüntülerini anımsattı…
Ancak o görüntülere rağmen, üstelik Amerikan medyasının “yenilgi” manşetlerine ve dahası ABD’li yetkililerin gerçek tabloyu ortaya koyan açıklamalarına rağmen, Türk kamuoyunun bir bölümünde “ABD yenilmedi, tersine oyun kuruyor” özetli görüşler hakim.
Bu, daha çok “süpergüç olarak ABD’nin yenilmezliği” varsayımına dayalı bir bakış kuşkusuz.
Ama gerçek hiç de öyle değil.
ABD 2014’TEN BERİ ÇEKİLİYOR
ABD, Afganistan’ı isteyerek Taliban’a bırakmış değil. Ortada ABD ile Taliban arasında danışıklı bir dövüş yok.
ABD, hegemonyasının zayıflaması nedeniyle Afganistan’dan çekilme kararını Obama yönetiminin son döneminde almıştı zaten. Trump döneminde de peyderpey çekildi nitekim. ABD 2014 yılından bu yana karada Taliban’la karşı karşıya gelmiyor, sahaya sürdüğü Afgan güçlerine hava operasyonlarıyla destek veriyordu.
Bu sürdürülemez durum sonucunda, Trump Taliban’la 20 Şubat 2020’de, Doha’da anlaşmak zorunda kaldı; o anlaşmanın gereği olarak da Biden tam çekilmeyi uyguladı.
Özetle ortada Afganistan işgalini artık sürdüremeyen ve çekilmek zorunda kalan bir ABD var. Yoksa iş niyetlere kalsa, emperyalist ABD bırakın Afganistan’dan çekilmeyi, Orta Asya’daki tüm ülkeleri işgal etmek ister.
Anımsayın: Büyük Ortadoğu Projesi’ni ilan ettiklerinde birkaç yıl içinde Irak’ı parçalayıp, Suriye’yi yıkıp, sırayı İran’a getirmeyi planlamışlardı. Irak’ı işgal ettiler ama istedikleri gibi üçe bölemediler; Suriye’ye baskıları sürüyor ama Esad’ı yıkamadılar; İran’la ise dönüp dolayıp anlaşmak zorunda kaldılar.
BÜYÜK GÜÇLERİ DOĞRU DEĞERLENDİREBİLMEK
Bardağın sadece dolu kısmına bakarak ABD’nin istediğini aldığını, bilerek Taliban’a anahtarı teslim ettiğini, emperyalizmin yeni bir oyun kurduğunu, bu işin altında bir Amerikan cinliği olduğunu varsaymak da hatalı; bardağın boş tarafına bakarak ABD’nin tamamen havlu attığını savunmak da…
ABD, hegemonyasının zayıflamasına rağmen hâlâ askeri olarak en güçlü ülke ve Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, Afganistan’da istediğini tam olarak yapamasa da, bu ülkelere ve etkileri bakımından komşularına zarar vermiş oldu.
ABD hegemonyası zayıflıyor, ABD geri çekiliyor ama mücadele sürüyor.
Emperyalist devletlerin öyle kolayca havlu atması kapitalist sınıfın çıkarları nedeniyle mümkün değil. O nedenle ABD hem güç toplamaya çalışacak, hem müttefik kazanmaya çalışacak hem de elinden geldiği ölçüde hedef ülkeleri karıştırmaya, onlara zarar vermeye çalışacak.
Ancak son tahlilde, önümüzdeki yıllara bakarak belirtelim: ABD hegemonyasının sonu görünüyor ve yeni bir dünya kuruluyor.
ORTAÇAĞDAN ÇIKIŞ YOLU
Öte yandan, Türkiye’deki hükümetin siyasal İslamcı karakteri nedeniyle, kamuoyunun bir bölümünde haklı olarak Taliban yönetimi endişesi var.
Taliban’ın ideolojisinin, yönetim anlayışının elbette onaylanabilir yanı yok. O ideolojinin Türkiye’deki türevleriyle bile mücadele ederken, Afgan halkına o yönetimi reva görmeye hakkımız yok.
Burada konuya temel ilkeler düzleminde bakabilmeliyiz: Son tahlilde, ülkelerin kaderine o ülkelerin yurttaşları karar vermelidir. Neticede en kötü yönetimler bile, başka ülkelerin işgalinden daha iyidir.
Kamuoyunda Taliban karşıtlığının ABD işgali savunuculuğuna, ABD işgali karşıtlığının da Talibanseverliğe dönüşmesi büyük yanlıştır.
Ve en önemlisi: Her toplum, kendi ortaçağından ancak kendi mücadelesiyle kurtulabilir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ağustos 2021
Erdoğan-Biden mutabakatının sonu
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/08/2021
Taliban’ın Kâbil’i almasıyla, Erdoğan’ın 14 Haziran 2021’de Biden’la yaptığı “havalimanı bekçiliği” mutabakatı, fiilen bitti.
Artık Türkiye açısından konu, ABD ve NATO’nun çekilmesinin bir parçası olarak, Türk askerinin de Kâbil’den çekilmesidir.
AKP hükümetinin, bu yeni duruma rağmen, mutabakatta ısrar etmesi, mutabakatı sürdürebilmek için Taliban’la bir anlaşma araması, çok daha ağır sonuçlar doğuracaktır.
Erdoğan’dan çok Erdoğancılık yapanlar!
Önce şu konuyu berraklaştıralım: Bazıları “Erdoğan-Biden mutabakatı yok, Türkiye’nin yararına müzakere var” diyor. Bu, olsa olsa “utangaç Amerikancılık” olur. Zira Biden’la yapılan bir mutabakat var; müzakere ise o mutabakatı detaylandırmak ve kesin anlaşmaya dönüştürmek üzere yapılmaktadır.
Erdoğan’dan çok Erdoğancılık yapmanın alemi yok! Zira “Biden’la mutabık kaldık” diyen, Erdoğan’ın kendisidir.
Biden’la görüşmesinden sonraki ilk kabine toplantısının ardından, 22 Haziran’da, “işbirliği, kâr, maksimum fayda, yeni bir dönem…” gibi kavramlar eşliğinde “Biden’la mutabık kaldık” diyen ve bunu kamuoyuna müjdeleyen Erdoğan’dı!
Mutabakat havalimanıyla sınırlı mı?
Asıl sorunumuz şu zaten: “Biden’la mutabık kalınan” konu acaba “havalimanı bekçiliği” ile sınırlı mı? Acaba göç konusunu da içeriyor mu?
Zira ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin, Afganistan’da işbirliği yaptıkları insanlara Türkiye’yi kayıt işlemi için adres göstermesi hâlâ soru işaretleriyle dolu. Sırf 48 saat sonra Kılıçdaroğlu ABD’nin o işaretine tepki gösterdi diye AKP ve Dışişleri’nin “yok öyle bir şey” demesi, yeterince ikna etmiyor.
Çünkü hem Washington’un Türkiye’yi “bekleme ve kayıt salonu” olarak işaret eden açıklaması ABD Dışişleri Bakanlığı’nın resmî sitesinde hâlâ duruyor hem de o işaretin gereği olarak Türkiye’ye Afgan göçü akmaya devam ediyor.
Not 1: Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, ABD yönetiminin, kendilerinden belirli sayıda Afgan göçmen için transit ülke olmalarını talep ettiğini, “yük paylaşımı” karşılığında evet diyebileceklerini açıkladı.
ABD-Taliban anlaşması
AKP hükümeti, ABD’yle, ABD adına Afganistan’da kalma mutabakatı yaparken, ABD yönetimi de Taliban’la “sorunsuz tahliye” için anlaşma yapıyor!
Washington Post’un haberine göre ABD’nin Afganistan Özel Temsilcisi Zalmay Halilzad, Katar’ın başkenti Doha’da Taliban yetkilileriyle görüştü ve “Taliban’dan Kabil Büyükelçiliği’ndeki personelin tahliyesine kadar bir şey yapmamasını” istedi!
Dahası, Halilzad Taliban’a, “Tahliye için Afganistan’a gönderdiğimiz askerlerimizle çatışmadan kaçınırsanız, Kâbil’e girişiniz uluslararası toplum tarafından daha rahat kabul görür” dedi.
Bu pazarlıkta uzlaşıya varılmış olmalı ki, Taliban hiçbir sorunla karşılaşmadan rahatça Kâbil’e girdi dün.
Ardından Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani istifa ederken, ülkede “barışçıl bir güç değişimi” olacağı açıklandı. İktidarın Taliban’a devredilmesiyle kurulacak geçiş hükümetine daha önce İçişleri Bakanlığı yapan Ali Ahmed Celali’nin başkanlık edeceği duyuruldu.
Yok hükmündeydi, fiilen de bitti
Peki ABD Taliban’la anlaşırken ve Taliban “barışçıl güç değişimi” ile hükümet olurken, Türk askeri neden hâlâ Kabil’de?
Ya da şöyle soralım: Türk askeri Kâbil Havalimanı’nı kime karşı koruyacak?
ABD kaçarken, AKP hükümetinin Türk askerini Kâbil’de tutmayı sürdürmesi kabul edilemez!
Erdoğan ile Biden’ın “havalimanı bekçiliği” mutabakatı zaten yok hükmündeydi, şimdi Taliban’ın Kâbil’i almasıyla fiilen de geçerliliğini yitirmiş oldu: O nedenle Türk askeri hızla dönmelidir.
Not 2: Makaleyi gazeteye teslim ettiğimde henüz bu konuda Ankara’dan bir açıklama yapılmamıştı…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Ağustos 2021
Avrupa’nın istilasını önleyen tampon ülke
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/08/2021
6 milyona ulaşan sığınmacı varlığı, ekonomisi parlak olmayan 80 milyonluk bir ülkede ciddi sorundur. İster meseleye insan hakları gözlüğü ile bakın, isterseniz milliyetçi bir gözlükle…
Yüksek işsizlik oranına sahip, asgari ücretin yoksulluk sınırının çok altında olduğu, borcun borç ile çevrildiği bir ülkede, nüfusun yüzde 7’sine ulaşmış bir göçmen varlığı, hızla çözülmesi gereken bir sorundur.
Daha büyük sorunların ortaya çıkmaması için, yabancı karşıtlığının oluşmaması için, sorunun kırılmaya ramak kalmış bir fay hattına dönüşmemesi için, hızla çözüm aranmalıdır.
Altındağ’daki vahim olaylar, hepimiz için uyarıcı olmalıdır.
Yeni Osmanlıcığın göçmen politikası
Ne yazık ki tabloyu bizim için iki kere sorunlu hale getiren, “daha çok göçmen alacağız” diyen bir iktidarın başta olmasıdır. Zira bu durum “çözüm ama nasıl” sorusundan önce “çözüm ama kiminle” sorusunu önümüze koymaktadır.
Önümüzdeki ay başında yayımlanacak olan göç konulu kitabımda ayrıntılı inceledim: Bu iktidar emperyalizmle uyumlu Yeni Osmanlıcılığının “genişleme” hayaliyle göçmenleri bir kart olarak gördü; ümmetçi ideolojisinin bir yansıması olarak göçmenleri çeşitlilik olarak gördü; Neo-Abdülhamitçiliğinin yansıması olarak göçmenleri Batı’yla pazarlığının bir kartı olarak gördü…
Sonuç: AKP hükümetinin başbakanının “övünerek” söylediği gibi, Türkiye Avrupa’nın istilasını önleyen bir tampon ülke haline geldi!
Başbakanın Sözleri
24 Kasım 2016’da TRT’de gazetecilerin karşısına çıkan Başbakan Binali Yıldırım, Avrupa’nın güvenliğini sağlayan bir ülkenin başbakanı olmakla övündü: “Düşünün, Türkiye olmazsa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar. Türkiye buradan bütün bu sorunları, kendi içerisinde yönetebilen bir ülkedir. Avrupa’nın bunu görmesi lazım.”
Yani AKP’nin başbakanı Binali Yıldırım, 5-6 milyon mültecinin Avrupa’yı istila etmek yerine kendi yönettiği ülkeyi istila ediyor olmasını, övünülecek bir politika olarak anlatıyor!
Emperyalist göç stratejisi
Eskiden Türkiye göç konusunda transit ülkeydi; Asya’dan ve Ortadoğu’dan göçlerde, Avrupa’ya ulaşmak isteyen göçmen için bir geçiş ülkesiydi. İstasyondu; göçmenlerin bir kısmı durakta iner, çoğunluğu Avrupa duraklarına hareket ederdi.
AKP hükümeti Türkiye’yi “son durak” yaptı: 16 Aralık 2013 tarihinde AB’yle imzaladığı “Geri Kabul Anlaşması”ndan sonra Türkiye artık “göçmen deposu” oldu!
Türkiye şimdi de ABD’nin işbirliği yaptığı Afganlara göç için işaret ettiği bir ülke olarak “bekleme odası” haline geliyor!
Sadece şu iki örnek bile, Türkiye açısından göç meselesinin sıradan bir mazlumlara kapı açma olayı olmadığını, “emperyalist bir göç stratejisi” ile karşı karşıya olduğumuzu göstermeye yetmektedir.
Çözüm için önce iktidar değişikliği
Bu iktidarla sorunu çözemeyeceğimiz gibi, sorunun daha da büyüyeceği ortada. Baksanıza, Erdoğan daha birkaç gün önce, “Finansını iyi yönettiğimiz için alıyoruz, finansını iyi yönetmeye devam ederek daha da mülteci alacağız” dedi!
Evet, açık ki bu iktidarla göçmen sorununa çözüm bulabilme şansımız yok. Çünkü sorunun kaynağı soruna çözüm bulamaz.
Türkiye’nin göç sorununun kaynağı birincisi ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır, ikincisi de o politikalarla işbirliği yapan AKP hükümetidir! Sorunun kaynağı olan ABD, AB ve AKP yerine göçmenleri suçlamak ve mazlum göçmenle emperyalizm işbirlikçisi göçmeni aynı kefeye koyarak kategorik bir göçmen karşıtlığı yapmak büyük yanlıştır.
Çözüm için sıraladığımız 1) Ankara’nın Şam ile anlaşabilmesi de, 2) Türkiye ile Suriye’nin ortak bir ekonomi alanı inşa ederek Suriyelilerin vatanlarına dönüşünü sağlayabilmesi de, 3) Ankara’nın AB’yle imzaladığı geri kabul anlaşmasını yırtıp Batı’yı doğurduğu göç sorunuyla yüzleşmesini sağlaması da ancak bir iktidar değişikliğiyle mümkün!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ağustos 2021
İktidarın onuru(!) ve havalimanı bekçiliği
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 12/08/2021
Kabil Havalimanı’nın Afganistan’ı terk eden ABD açısından önemi nedir? ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price açıklıyor: “Bir havalimanı olmanın ötesinde öneme sahip. Önemi, ticari ve hava taşımacılığının ötesinde. Kabil’de güvenli bir havalimanın olması bizim açımızdan bölgede diplomatik olarak da bulunmanın önemli bir noktası. Dolayısıyla bu havalimanının güvenli bir şekilde işlevini sürdürmesi bizim açımızdan son derece önemli.”
Peki havalimanı ABD açısından bu kadar önemli madem, neden kendisi korumuyor? Neden AKP hükümeti ABD için çok önemli olan bu işe talip?
ABD görevine istekli olmak!
Daha üç gün önce AKP iktidarı, yönetiminden medyadaki kalemlerine kadar esip gürlüyordu: Halk, nasıl olur da yangın nedeniyle dünyadan yardım isterdi, onurları kırılmıştı!
Otel görevlisine “beni tercih et” maskesi takarak turizm reklamı vermeleri onura dokunmamıştı ama yangın nedeniyle yardım istenmesi onurlarını kırmıştı!
Evet, daha üç gün önce “onur” edebiyatı yapanlar, ABD adına havalimanı bekçiliğine talip olmaktan da hiç rahatsız değiller!
ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın “Türk ortaklarımızın Kabil Havalimanını korumak konusunda istekli olmalarından son derece memnunuz” (10.8.2021) sözleri de onurlarına dokunmuyor! Pentagon Sözcüsü John Kirby’nin “Türkiye’nin Kabil Havalimanı konusunda istekli olmasına minnettarız” (13.7.2021) demesi de onurlarına dokunmamıştı!
Erdoğan’ın fırsat gördüğü görev
AKP hükümeti mevcut sorunlara rağmen, ABD ve AB desteği alabilmek adına bu göreve talip olmayı, çok önemli fırsat olarak görüyor.
Bu fırsat sayesinde S-400 basıncını azaltmayı, bu fırsat sayesinde Batı’dan borç ve kredi musluklarını açabilmeyi umuyor. Seçim kazanabilmesi için para akışını ve Batı desteğini olmazsa olmaz görüyor.
Haliyle ABD de bunu görüyor. Nitekim Biden’ın 14 Haziran’da Erdoğan’la “havalimanı bekçiliği” konusunda “genel mutabakata” varmalarından bu yana, S-400 basıncı hafiflemiş durumda…
Kabil görevinin altı sorunu
Ancak AKP hükümeti açısından altı sorun var:
1) NATO misyonunun bittiği şartlarda Kabil’de Türk askeri bulundurmak, mevcut tezkereyle mümkün değil. Cumhurbaşkanı kararı yetmeyeceği ve anayasaya aykırı olacağı için yeni bir TBMM tezkeresi şart.
2) ABD’nin kendi işbirlikçisi Afganlar için Türkiye’yi “bekleme istasyonu” gibi işaret etmesi ve hızla artan Afgan göçü, bunun kamuoyunda doğurduğu tepki, AKP hükümetine kendi tabanından bile basınç oluşturuyor.
3) Kabil havalimanı bekçiliği, her ne kadar AKP buna “işletmecilik” dese de, başladığı anda Türk askerini havalimanından Batı büyükelçiliklerine kadar olan bölgeyi koruma göreviyle karşı karşıya getirecek.
4) Taliban, pek çok kez Türkiye’nin Kabil Havalimanında bulunmasını kabul etmediklerini, ABD’yle anlaşmanın gereği olarak Türk askerlerinin de çekilmesi gerektiğini açıkladı.
5) AKP hükümeti, ABD adına görevini sahada kolaylaştırabilmek için Pakistan’ı, AB desteğini alabilmek için de Macaristan’ı görevine ortak etmeye çalışıyor ancak henüz istediği sonucu alamadı.
6) AKP hükümeti, görevin zorluğu ve Taliban’la karşı karşıya gelme riskinin yüksekliği nedeniyle, ABD’den hava desteği başta askeri destek istiyor. Mali ve lojistik destek istediklerini de zaten açıklamışlardı.
İşte bu altı madde nedeniyle 14 Haziran’dan bu yana Washington ile Ankara arasında, ağırlıkla savunma bakanları üzerinden müzakere/pazarlık sürüyor.
Kamuoyu tepkisi
AKP hükümeti, oldukça sıkışmış durumda: Bir yanda iktidarını koruyabilmek için Batı’nın siyasi ve ekonomik desteğine ihtiyaç duyuyor ama bir yandan da o desteğin karşılığında talip olduğu havalimanı bekçiliği görevinin doğurduğu göç krizi sorunları nedeniyle içeride tepki görüyor ve kan kaybediyor.
Türkiye kamuoyunun bu tepkiyi sürdürmesi; hem Mehmetçiğine reva görülen havalimanı bekçiliğinin engellenmesi için hem de ABD’nin Türkiye’yi işaret etmesiyle yoğunlaşan Afgan göçünün kesilebilmesi için hayati önemde…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ağustos 2021
Göç sorununa çözüm: Türkiye-Suriye Ortak Ekonomi Alanı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/08/2021
AKP hükümetinin İhvancı dış politikası sonucu ülkemizde bulunan resmi 3.6, gayri resmi 5 milyon Suriyeli sorunu nasıl çözülecek?
İktidarın -en azından bir kısmını bile- gönderme niyeti yok. Tersine Erdoğan “finansını iyi yönettiğimiz için alıyoruz, finansını iyi yönetmeye devam ederek daha da alacağız” diyor.
Açık ki iktidar açısından göçmen, finansal bakımdan iki yönlü öneme sahip: Birincisi ucuz işgücü olarak, ikincisi de Türkiye’yi tampon ülke yapıp karşılığında AB fonları, Batı kredi ve borcu alarak.
AKP’li Yasin Aktay’ın ve Mehmet Özhaseki’nin “Suriyelileri gönderirsek ekonomi çöker” özetli çıkışları, hiç kuşkusuz gerçeğin bir yönüne, bu finans yönüne işaret ediyordu. Yaklaşık 1 milyon Suriyelinin ucuz işgücü olarak asgari ücretin altında çalıştığı şartlar, egemen sınıfın ve o sınıfın siyasi temsilcisi olan AKP’nin işine geliyor. Dahası bunu zam isteyen sendikalı işçilere karşı kullanıyorlar.
Suriyelileri ikna sorunu
Baştaki soruya dönersek: 5 milyon Suriyeli sorunu nasıl çözülecek? Üstelik kapıda Afgan göçmen sorunu da var…
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu başta olmak üzere kimi muhalefet liderleri, haklı olarak “Ankara-Şam anlaşması” gerektiğini belirtiyorlar. Biz de öyle düşünüyoruz. Çünkü o anlaşma, en azından yeni Suriyeli gelişlerini durduracaktır.
Fakat temel sorun şu: Mevcut Suriyeliler nasıl gönderilecek? Zorla sınır dışı uluslararası hukuk bakımından uygulanabilir değil. Mevcut Suriyelilerin en azından bir bölümünü ikna ederek ülkelerine gönderme dışında bir şansımız yok.
Peki İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e gelip yerleşmiş, iyi kötü iş bulmuş, ev tutmuş, burada doğan çocuğu burada okula bile yazılmış Suriyelileri geri dönüşe nasıl ikna edeceğiz?
İstanbul’daki, Ankara’daki Suriyeli, sırf Ankara ile Şam nihayet barıştı diyerek Hama’ya, Humus’a döner mi?
Suriyelileri ikna projesi
Evet, Ankara mutlaka Şam’la anlaşmalı. Ama nasıl anlaşmalı? Önerim şu:
Ankara Şam’la şu hedefle anlaşmalı: Türkiye’nin Suriye’ye komşu bölgesi ile Suriye’nin Türkiye’ye komşu bölgesi bir “ortak ekonomi alanı”na ya da “ekonomik işbirliği bölgesi”ne dönüştürülmeli.
Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), bu proje için geliştirilmeli ve Türkiye-Suriye sınır bölgesinde, her iki sınırdan kabaca 100 km derinlikte olmak üzere toplam 200 km eninde bir alan, endüstriyel tarım merkezli ama içinde çeşitli noktalarda organize sanayi bölgelerinin de olduğu, zamanla birkaç teknopark da içerecek şekilde geniş bir ekonomik alana dönüştürülmeli…
Bu hem Türkiye’nin güneydoğusunu hem de Suriye’nin kuzeyini kalkındıracak bir hamle olacaktır.
Türkiye, Suriye’nin kuzeyinin imarında rol alacak, yeni konutlarla bu geniş bölgeyi geri dönüşe hazırlayacaktır.
Kısacası, İstanbul’daki, Ankara’daki, İzmir’deki Suriyeli, ülkesinde barınma ve iş sorununun çözüldüğünü gördükçe, geri dönüşe ikna edilebilecektir.
Türkiye’nin hükümet sorunu
Fakat bunun için de yapılması gerekenler var elbette: AKP hükümetinin “Esad’la barışma” ihtimali hâlâ pek olası görünmüyor. Türkiye’nin öncelikle komşusuyla yeniden barışacak bir iktidara ihtiyacı var!
İktidar, Esad yönetimini yıkamayacağını en sonunda gördü ama hâlâ İdlib üzerinden bir nüfuz alanı siyaseti izliyor. Şartlar oluştuğunda ya da mecbur bıraktığında, Suriye’nin kuzeybatısındaki ÖSO bölgesini, Suriye’nin kuzeydoğusundaki YPG bölgesine karşılık ABD’yle pazarlık yapabileceği bir kart olarak görüyor.
Kuşkusuz, Esad’ı yıkma hedefi gibi bu da tutmayacak bir hedef. Ancak bu hedef sürdükçe, mevcut Suriyelilerin en azından bir bölümünü gönderme şansını yitirdiğimiz gibi, yenilerinin de gelmesinin önü açılmış oluyor.
O nedenle Türkiye’nin öncelikle AKP iktidarından kurtulma sorunu var.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ağustos 2021
Devlet – komplo ilişkisi
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/08/2021
AKP’li Mehmet Metiner’in yangınlarla ilgili “görüşü” şu: “Bu yangınların arkasında üst akıl var. Yangınlar Türkiye’nin ekonomisine ve Erdoğan hükümetinin algısına yöneltilmiş bir terör saldırısından ibarettir” (Yeni Şafak, 6.8.2021).
Devletler ile komplo teorileri arasında ters orantı vardır. Devletler ne kadar güçlü olursa, felaketler karşısında o kadar az komploya başvurulur. Çünkü:
1) Devlet güçlüyse, zaten felaket olmadan önlem almıştır ve felaket olduğunda da hızla kontrol eder, hasarı azaltır. Böylece “arkasında üst akıl var” gibi komplolara sığınmaz.
2) Devlet güçlüyse, karşılaştığı felaketin gerçek failinin kim olduğunu zaten saptar ve öyle “üst akıl” gibi soyut özneye gönderme yapmadan somut faile işaret eder. İşaret etmekle kalmaz, hesap sorar.
Devlet özelleştirildi
Depremlerde, yangınlarda, sellerde duyduğumuz “hani bu devlet” çığlığı, sıradan bir feryat değildir; aslında liberalizmin “her şey özel olmalı” anlayışına isyandır. Çünkü devletin/kamunun uçağı ve iş makinaları başta her türlü aracının olması gerektiği felaket anlarında daha çok anlaşılır.
Güçlü devlet, güçlü ekonomisi, güçlü ordusu, güçlü demokrasisi, güçlü kurum ve işletmeleri olan devlettir ama aynı zamanda güçlü devlet, felaketlere hazırlığı olan, gerekli ekipmanı olan, felaket anında dış yardıma ihtiyacı kalmayan devlettir.
Özal’la başlayan, Demirel-Çiller’le süren ve Erdoğan’la zirve yapan özelleştirme, son tahlilde devleti güçsüzleştirme işidir. Her felakette bu gerçekle daha çok karşılaşıyoruz.
O zaman da geriye şu kalıyor: Devleti yöneten hükümet eleştirilmesin, AKP-THK anlaşmazlığı nedeniyle yangın söndürme uçaklarının kullanılamadığı konuşulmasın, tedbirsizlik, beceriksizlik ve yönetim sorununa tepki gösterilmesin diye 40 komplo ile 40 takla atılıyor…
Güçlü devlet bilimle hareket eder
Ormanları ABD’nin yaktığı, PKK’nin yaktığı konuşuluyor sosyal medyada. İkisi de şaşırtmaz. Çünkü nükleer kaygı nedeniyle savaşlar biçim değiştirdi. Elektrik santrallerine sabotajdan orman kundaklamaya kadar her türlü “terör faaliyeti” emperyalist yöntemlerin içindedir.
Ancak güçlü devlet, bunu saptar ve gereğini yapar. Cumhuriyet Savcılıklarının açtığı soruşturmalardan henüz böyle bir sonuç çıkmadı. Kaldı ki Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli 20 gün önce “çakmak yaksalar haberimiz oluyor” demişti, “İHA’lar ve 776 gözetleme kulesiyle yangınlara müdahale eden Türkiye’nin bu alanda lider ülke olduğunu” söylüyordu (Türkiye, 13.7.2021).
Ve bilim, günler öncesinden uyarıyordu. Hava sıcaklığının mevsim normallerinin çok üzerinde seyredeceği, bu nedenle önceki yıllardan daha fazla orman yangını çıkacağı anlatılıyordu. Tam da bu nedenle orman yangınları sadece Türkiye’de değil, Yunanistan, İtalya ve İspanya’da da felaket düzeyinde yaşanıyor. ABD’de bile California eyaleti üç haftadır yanıyor.
Aslında bu tartışmaları geçen yılki yangınlar sırasında da yaptık, önceki yıl da yaptık. Örneğin Em. Hava Tümg. Beyazıt Karataş’ın 2019 yangınları sırasında Pakdemirli’nin uçak açıklamalarına verdiği yanıtlara ve hükümetin almadığı tedbirlere dikkat çektiği konuşmasını bulup izleyin; bugün de geçerlidir.
Hükümet yönetememektedir
Tablo şu dört örnekle özetlenecek kadar vahimdir:
1) Erdoğan, “Yerleşim bölgelerindeki yangının sorumluluğu büyükşehir belediyesinin” dedi. Oysa yangın ormanda başladı, yerleşim bölgelerine ulaşana kadar sorumluluk devletindi. Bu söz, hükümetin söndüremediği yangının sorumluluğunu belediyeye atma acizliğidir!
2) Yangınlar başlar başlamaz, TOKİ yangından sonra yapacağı evlerin reklamına başladı. AKP’li Gündoğmuş Belediye Başkanı Mehmet Özeren de TOKİ reklamı yaptı: “Evleri kullanılamaz hale gelenler için TOKİ tarafından cüzi faizlerle 20 yıl ödemeli evler yapılacak. Çok eski evi olan vatandaşlar keşke bizim de evimiz yansaydı diyecekler.”
3) Yangının daha ilk günlerinde, 30 Temmuz’da, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “milletimiz cömerttir” diyerek “yardım hesabı açılacağını” duyurdu. Erdoğan, yangın bölgesinde -seçim propagandası sırasında yaptığı gibi- vatandaşa otobüs üstünden çay paketi dağıttı.
4) Ve RTÜK, yangın genelgesi yayınlayarak, televizyonlara “yanan yerleri değil, sönen yerleri gösterin, kaos isteyenlere hizmet etmeyin” talimatı verdi.
Son söz: Akıl ve bilimle hareket azaldıkça, “üst akıl” arama işi çoğalıyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ağustos 2021
Kılıçdaroğlu’nun ‘göç mutabakatı’na tepkisi
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/08/2021
ABD Dışişleri Bakanlığı, 2 Ağustos günü yaptığı açıklamayla, risk altındaki Afganların tahliyesi çalışmalarının kapsamını genişlettiğini duyurdu. ABD bunun için “Mülteci Kabul Programı” kapsamında “Öncelik 2” kategorisi başlattı. ABD’yle çeşitli yollarla işbirliği yapmış binlerce Afgan ve birinci dereceden aile üyeleri bu kategoriye alındı.
Yaklaşık 20 bin Afgan’ın, Özel Göçmen Vizesi kapsamına girme aşamasında olduğu, bu yeni kategori ile birlikte toplam 50 bin Afgan’ın ABD’ye alınacağı hesaplanıyor.
Gelelim bizi ilgilendiren kısmına…
ABD Afgan göçmenlere Türkiye’yi işaret etti
ABD Dışişleri yetkilileri, bu yeni programla ilgili brifingde, göç eden Afganlara Türkiye’yi işaret etti. Dışişleri yetkilisi aynen şöyle dedi: “Açıkçası, insanlar kuzeye giderlerse veya İran üzerinden Türkiye’ye giderlerse -Türkiye’ye bazı varışlar zaten gördük- bu insanlar hem ülkeye girme hem de hükümete veya BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne kaydolma fırsatına sahipler.” (www.state.gov, 2.8.21).
Peki ABD ile Türkiye arasında bu konuda varılan bir mutabakat var mıydı? Biden ile Erdoğan’ın 14 Haziran’daki görüşmesinde bu konuda da bir mutabakat oluşmuş muydu? Hem Biden hem Erdoğan “Kabil Havalimanının güvenliğini Türkiye’nin üstlenmesi” konusunda bir genel mutabakata vardıklarını açıklamışlardı ama bununla bağlantılı olarak bir “göç mutabakatı” da yapmışlar mıydı?
2 Ağustos ve 3 Ağustos gün boyu Dışişleri Bakanlığı’ndan ABD’nin açıklamasına bir “yanıt” gelmemesi, haliyle kuşkuları arttırdı. Gerçi varsa bile bir mutabakat, Dışişleri’nin bilgisi dahilinde olmaması da mümkündü. Çünkü Erdoğan, 2003 yılında başlattığı “Dışişleri yetkilisi olmadan görüşme” geleneğini çeşitli yollarla sürdürüyordu!
Kılıçdaroğlu: Biden-Erdoğan anlaşmasını tanımıyoruz
ABD’nin açıklaması ve AKP hükümeti ile Dışişleri’nin yanıtsızlığı sonrasında, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 3 Ağustos günü bitmek üzere iken, saat 23.09’da sosyal medyadan bu konuda sert bir açıklama yaptı:
“ABD Afganistan’da kendisine hizmet etmiş, Taliban’ın düşman olarak gördüğü 19.000 Afgan’ı ve aile üyelerini (toplamda 53.000 kişi) ülkesine almaya karar verdi. 1 milyona yakın destekçisine de hedef ülke olarak İran üzerinden Türkiye’yi gösterdi. Bunlar Taliban’dan kaçan gençler. Öncelikle şu aşikardır ki; Erdoğan son yaptığı görüşmede ülkemize bu Afgan sığınmacıları kabul etmiştir. Toplantıya devlet mekanizmalarının dışından, Kavakçı ailesinden getirilen genç tercümanın sebebi de belli olmuştur. Erdoğan bunun duyulmasını engellemek için bunu yapmıştır.”
Kılıçdaroğlu bu sözlerinin ardından asıl önemli çıkışını yaptı: “ABD’ye sesleniyorum: Erdoğan ile yaptığınız bu anlaşmaları, geleceğin iktidar üyesi ve ülkeyi yönetecek ittifak olarak asla kabul etmiyoruz. Kendisine ne dediyseniz, neler söylediyseniz, bunlar Erdoğan’ı bağlar, Türkiye Cumhuriyeti’ni bağlamaz.”
Dışişleri’nden zorunlu açıklama
ABD’nin 2 Ağustos’ta yaptığı açıklamaya o gün ve 3 Ağustos günü boyunca sessiz kalan Dışişleri Bakanlığı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu önemli çıkışı üzerine, 35 dakika sonra, 23.44’te bir açıklama yapmak zorunda kaldı.
Dışişleri, ABD’nin 2 Ağustos duyurusunda Afgan göçmen kabul programına başvuru için Türkiye’yi de işaret ettiğini, bunun göç krizine neden olacağını ve ABD’nin Türkiye’ye danışmadan aldığı bu sorumsuz kararın kabul edilemeyeceğini belirtti. Dışişleri ayrıca ABD’nin bu göçmenleri doğrudan uçaklarla nakledebileceğini söyledi.
Özetle Kılıçdaroğlu’nun gece yarısı çıkışı en azından Dışişleri’ni bu konuda bir açıklama yapmaya itti ve böylece ABD’nin Türkiye’ye “göçmen kayıt sorumluluğu” vermesine itiraz geldi.
Göç mutabakatının varlığı sorgulanmalı
Tabi Dışişleri’nin bu açıklaması, ABD ile Türkiye arasında, daha doğrusu Biden ile Erdoğan arasında bir “göç mutabakatı” olup olmadığını netleştirmiyor.
Erdoğan’ın ABD ve NATO’nun Afganistan’dan çekildiği şartlarda, Batı’dan siyasi ve ekonomik destek alabilmek adına “Kabil Havalimanının güvenliğini üstlenme” görevine talip olması, “Afgan göçü” sorununu zaten tetiklemişti. 14 Haziran’dan bu yana ülkemize Afgan göçünün arttığı ortada.
CHP’nin ve diğer muhalefet partilerinin “göç mutabakatı” meselesini sorgulayan bir politik hat oluşturmaları, Türkiye’nin önündeki bu büyük sorun bakımından hayatidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ağustos 2021
Türkiye ile Çin’in 50 yılı
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/08/2021
Türkiye Cumhuriyeti ile Çin halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkilerin 50. yılındayız…
Yarım yüzyıl; ilk 15 yılı görece sessiz ve sakin, ikinci 15 yılı karşılıklı adımların atıldığı ve son 20 yılı da ilişkilerin geliştiği bir dönem oldu.
İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişim sıçraması, 28 Şubat süreciyle oldu. Türkiye’nin Batı ittifakıyla ilişkilerini sorgulamaya başladığı o dönem, Batı dışı silah arayışını ve Çin’le bu amaçla temasları ve işbirliğini getirmişti.
EKONOMİK TABLO
Türkiye ile Çin’in öncelikle ekonomik tablosuna kısaca göz atalım:
1987 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 275 milyon dolar. Bu hacim 1999’da 931 milyon dolara çıkıyor. 2005 yılında 7,3 milyar dolara ve 2013 yılında da 28,3 milyar dolara uzanıyor.
Bu, iki ülke arasındaki ticaret hacminin zirve yaptığı yıl oluyor. Ardından üç yıl boyunca 27 milyar dolar seviyesinde kalıyor ve 2017’de 26 milyar dolara, 2018’de 23 milyar dolara ve 2019’da da 21 milyar dolara geriliyor.
Bu 7 yıllık gerilemenin kuşkusuz Türkiye açısından iç ve dış bazı nedenleri var. Şu kadarını söyleyebiliriz; aynı yıllarda Türkiye ekonomisi de ne yazık ki küçüldü.
Tablonun iyi yanı ise şu: İki ülke arasındaki ticaret açığı azaldı. Türkiye ticaret hacminin zirve yaptığı 2013 yılında Çin’e 3,6 milyar dolarlık ihracat yaparken, Çin’den 24,7 milyar dolarlık ithalat yapmıştı. 2019 yılında Türkiye Çin’e 2,6 milyar dolarlık ihracat yaparken, Çin’den yapılan ihracat 18,5 milyar dolara geriledi.
Son yılları baz alırsak, ortalama 25 milyar dolar düzeyinde seyreden Türkiye-Çin ticaret hacmi, potansiyelinin yanında oldukça düşüktür. Bu hacmi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi içerisinde önümüzdeki yıllarda hızla yükseltmek ve 10 yıl sonra 50 milyar dolar seviyesine çıkartmak gerçekçidir.
ASKERİ TABLO
Ayrıntılı olarak bu köşede 2 Mart 2021 tarihinde, “Çin’le gizli füze anlaşması” başlıklı yazımızda incelemiştik: 28 Şubat süreciyle Türkiye, Batı dışında silah arayışına girmiş ve Çin’le füze anlaşması yapmıştı.
ABD’nin Black Hawk helikopter satışına, Almanya’nın Leopard tank satışına terörle mücadelede nedeniyle engel getirdiği şartlarda 28 Şubat süreci, dış politikada iki temel hedef belirlemişti: 1) Türkiye’nin bölgesinde Rusya ve İran’la işbirliği yapması, 2) ABD ve NATO’ya silah bağımlılığının azaltılması…
İşte bugün gurur duyulan MİLGEM projesi savaş gemileri, o günlerin mirasıdır. Bir diğer miras da füzelerdir.
Çin’den, karadan karaya 80 kilometre menzilli, toplam 19 üniteden oluşan bir WS-1 bataryası alındı. Anlaşmaya göre teknoloji transferi ile 5 batarya Türkiye’de ortak üretildi. O süreçte bu resmi olarak açıklanmadı. Türkiye, Çin’den teknoloji transferi ve ortak üretimle geliştirilen Toros füzelerini, TÜBİTAK ve SAGE üretimi olarak IDEF Fuarı’nda sergiledi. TSK envanterine giren füzeler, 70-100 km menzilli ve karadan karaya ya da denizden karaya kullanılabiliyor. Türkiye, sonraki yıllarda Toros’u geliştirdi ve 160 km menzilli Toros-260’ı üretti.
ŞİÖ ÜYELİĞİ HEDEFİ
1996 yılında Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan, “Şanghay Beşlisi” adıyla bir birlik oluşturdu. Birlik 2000 yılında Şanghay Forumu’na, 2001 yılında da Özbekistan’ın katılımıyla Şanghay İşbirliği Örgütüne dönüştü.
Örgüte 2017 yılında Hindistan ve Pakistan da katıldı. Böylece Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) 8 üyeli, 4 gözlemci ve 6 diyalog ortağı olan Asya kıtasının en önemli işbirliği örgütü oldu.
Türkiye bu çok önemli örgüte Nisan 2011’de diyalog ortağı olmak için başvurdu ve 2012 yılında kabul edildi.
Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda ŞİÖ’ye tam üye olabilmesi çok önemlidir. Bu üyelik bölge ülkeleriyle terör başta pek çok konuda işbirliğinin zeminini doğurmasının ötesinde, Türkiye’nin dış politikada elini güçlendirecek bir kart olacaktır.
İKİ PROJE
50 yıl bitip, ikinci 50 yıla girilirken, Türkiye ile Çin’in önündeki en önemli fırsat alanı Kuşak ve Yol İnisiyatifidir.
Türkiye halihazırda bu inisiyatifin Kara İpek Yolu bölümünün Orta Koridor içinde katılımcısıdır.
Ancak Türkiye’nin Deniz İpek Yolu içinde de yer bulma şansı, büyük fırsat kaçmasına rağmen, hâlâ var. Bu aynı zamanda Türkiye’nin yalnızlaştığı Doğu Akdeniz’de elini güçlendirecek bir getiri olur.
Neler yapılabilir ya da yapılmalıdır?
Doğu Akdeniz, Kuşak ve Yol İnisiyatifi adlı üç kıtayı birbirine bağlayan dev projede önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim Çin, projenin Deniz İpek Yolu için İsrail’de ve Yunanistan’da limanlar kiralamıştır.
Türkiye geç kaldıysa da, Doğu Akdeniz’de hâlâ Çin’le şu iki projeyi hayata geçirebilir:
1) Türkiye ile Çin arasında liman-teknopark işbirliği: Ceyhan Limanı ile Çukurova’da dev bir teknopark ortaklığı, hem Çin’e, bölgeden temin ettiği hammaddeleri yine bölgede işleyerek Avrupa’ya kısa yol ve zamanda satma avantajı sağlayacak, hem de ABD ve AB’nin de yer aldığı büyük enerjipolitik mücadelede Doğu Akdeniz’de önemli bir köşe tutmasını kolaylaştıracak.
2) Çin’le İzmir Limanı merkezli bir işbirliği de Yunanistan’ın Pire Limanına rağmen hâlâ mümkündür ve Pekin yönetimi için de Ankara için de kârlı bir ortaklıktır.
Umarız, ikinci 50 yıla girilirken bu iki projeyi hayata geçirecek siyasi ilişki derinleştirilir. Çünkü Çin artık dünya ekonomisinin lokomotifidir; Çin’le ticarette avantajlı ülkeler, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin büyük ekonomileri olacaktır.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Ağustos 2021
Hindistan ABD stratejisine eklemlenir mi?
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/08/2021
Önceki yazımızda ABD’nin Çin’e karşı Hindistan ortaklığı arayışını incelemiş, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in Yeni Delhi’de yaptığı görüşme sonunda iki ülkenin “Çin’in bölgede artan etkisine karşı aralarındaki bağları derinleştirilerek güvenlik ortaklıklarını genişletme sözü verdiği” üzerinde durmuştuk.
Peki Hindistan, ABD’nin istediği türden bir Çin karşıtlığına yönelir mi? Bu amaçla ABD’nin stratejisine eklemlenir mi? Tamam, Hindistan ile Çin’in Asya’daki potansiyel çıkarları çatışıyor ve iki ülkenin çözemediği sorunları bulunuyor olabilir; ancak buna rağmen Hindistan ABD’nin stratejisine eklemlenir mi?
Bugün bu sorulara yanıt arayacağız.
Başkasının projesine sığamayacak büyüklükte
1) Hindistan büyük bir ülke. Önceki yazıda da belirttiğim gibi küresel mücadelenin beşinci büyük merkezi. Nüfusu, hızla büyüyen ekonomisi, nükleer gücü, bilişim alanındaki önemli başarıları bu ülkeyi ABD, Çin, AB ve Rusya’nın ardından beşinci büyük güç merkezi haline getiriyor.
Bu çapta bir güç merkezinin, bir başka güç merkezinin stratejisine tamamen eklemlenmesi pek olası değil. Ortaklık, belli alanlarda işbirliği tamam ama stratejiye eklemlenmek, son tahlilde yörüngesinde olmak demek ve bu Hindistan çapında bir ülkenin kabullenemeyeceği bir durum. Üstelik Hindistan tarihi kökleri olan, uygarlık tarihi içinde çok önemli bir yeri olan ülke.
Yani Hindistan, başkasının projesine sığamayacak büyüklüktedir.
Hindistan’ın ‘bağlantısız’ geleneği
2) Hindistan, ABD ile SSCB’nin Soğuk Savaş yılları boyunca bağımsız ve bağlantısız kaldı. Bu, Hindistan’ın bugünkü güç mücadelesinde de bir başka gücün stratejisine eklemlenmeyeceğine işaret eden siyasi gelenektir.
ABD, o yıllarda Hindistan’a baskı kurmuş ve iki taraftan birini seçmeye zorlamıştı; 1974’te nükleer deneme yapmasına karşı çıkmıştı. Hindistan baskılara rağmen bağlantısız kaldı.
3) 20. yüzyılın ikinci yarısındaki Çin-SSCB rekabetinin Hindistan-Pakistan sorununa yansıması, SSCB’nin Hindistan’ı, Çin’in Pakistan’ı desteklemesi şeklindeydi. ABD de, “yeşil kuşak” stratejisi içerisinde önemli bir yer verdiği ve mücahit eğitim kampı olarak kullandığı Pakistan’ı destekliyordu.
İşte o yıllardan kalan bugünkü Moskova-Yeni Delhi işbirliği, Hindistan’ın ABD stratejisine eklemlenmesinin önünde duran bir başka engeldir.
4) Çin ve Rusya’nın Hindistan ve Pakistan’ı 2017 yılında “birlikte” Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye yapması, ABD’nin Hindistan’la Çin’e karşı ortaklık hedefinin önünde duran bir başka engeldir.
Çin-Rusya-Hindistan işbirliği
Özetle, ABD’nin Hindistan’ı Çin’e karşı stratejisine eklemleyebilmesi pek olası değil; hele de Rusya faktörü varken…
Hatta tersi bile olası. Yani Washington’un Çin-Rusya’ya karşı inşa etmek istediği “ABD-AB-Hindistan bloğu” yerine, “ABD-AB bloğuna” karşı “Çin-Rusya-Hindistan işbirliği modeli” bile kurulabilir.
Rusya’nın ünlü dışişleri bakanı ve başbakanı Yevgeny Primakov, 1990’ların sonunda ABD’ye karşı Rusya-Çin-Hindistan bloğunun oluşturulması gerektiğini savunmuştu.
Aslında bu adım blok olarak değil ama işbirliği modeli olarak adım gerçekleşiyor: Hindistan hem Şanghay İşbirliği Örgütü içinde, hem de BRICS içinde Çin ve Rusya’yla yan yana gelmiş durumda zaten.
Çin ve Hindistan’ın ortak yararı
Özetle, Hindistan ABD projesine sığmayacak büyüklükte ve coğrafi konumundan siyasi geleneğine kadar pek çok etken, bu ülkenin son tahlilde Asya’da Asyalılarla birlikte hareket etmesini gerektiriyor.
Hindistan, Rusya’nın da aracılığıyla Çin’le olan sorunlarını mutlaka çözecektir. Çin ile Hindistan’ın iyi ilişkiler geliştirmesi, ABD’nin planlarına uymasa da, iki ülkenin çok yararına zira…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ağustos 2021
ABD’nin Çin’e karşı Hindistan ortaklığı arayışı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/07/2021
Hegemonyası zayıflayan ABD’nin Çin’e karşı, hele de Çin-Rusya ortaklığına karşı Hindistan’sız bir seçeneği yok. Peki Hindistan gerçekçi bir seçenek mi? O da oldukça soru işaretli Washington açısından…
Beş merkezli yeni dünya
Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi Yayınevi – 2019) isimli kitabımda, hem ABD’nin hegemonyasının zayıflamasını hem de şekillenmekte olan “beş merkezli dünya”yı incelemiştim: Hegemonyası zayıflayan ABD’nin hâlâ en güçlü birinci merkez olduğunu, yükselen ekonomisi ve teknoloji makasını kapatmaya başlamasıyla Çin’in onu izleyen ikinci merkez olduğunu, ekonomik gücüyle AB’nin üçüncü, SSCB’den miras nükleer gücüyle Rusya’nın dördüncü, Hindistan’ın da potansiyeli nedeniyle beşinci merkez olduğunu yazmıştım.
21. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren, küresel güç mücadelesi bu beş merkez arasındaki mücadele olacak bir bakıma. Bu beş merkezin ikili ya da üçlü ittifakları da mücadeleyi belirleyecek en önemli etken durumunda.
‘Geniş Batı’ Putin’e takıldı
ABD’nin “Çin’e karşı geniş Batı” stratejisi içinde Rusya’yı Batı’ya eklemleme hedefi Putin engeline takıldı. Çünkü Kremlin bu eklemlenmenin SSCB alanlarının parçalanmasının ötesine geçip, Rusya’nın federasyon halini de tehdit ettiğini gördü. Moskova’ya gittikçe yakınlaşan NATO varlığı, Kremlin’in yeni baştan strateji oluşturmasını sağladı. Kısacası ABD için Çin’e karşı Rusya’yı yanına çekme defteri çoktan kapandı.
Zaten Washington artık Çin ve Rusya’yı “birlikte” düşünerek strateji oluşturuyor. Ocak 2019’daki, CIA başta tüm istihbarat kurumlarının başkanlarının bulunduğu Senato İstihbarat Komisyonu oturumunda ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Dan Coats’ın yaptığı “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda” saptaması ABD’nin resmi görüşüdür.
ABD AB’yi ikna edemedi
Washington, bu gerçek nedeniyle sadece AB’yi değil, Hindistan’ı da yanına almaya çalışıyor. Hindistan’a geleceğiz ama öncelikle ABD’nin AB’yi bu mücadelede ne oranda yanına katabildiğine değinelim.
Hazirandaki sıralı ABD-İngiltere, G7, NATO ve ABD-AB zirvelerinin Biden yönetimi açısından temel hedefi, Çin ve Rusya’yı AB için “düşman” ilan ettirebilmekti. Washington bunu sağlayamadı; evet rakiplerdi, evet risklerdi ama düşman değillerdi. Çünkü Avrupa için kaçınılmaz ticari ortaklardı.
ABD yönetimi, Almanya’yı Rusya’yla yürüttüğü Kuzey Akım-2 projesinden bile koparamadı; onca tehdit sonunda Biden-Merkel görüşmesinde Washington Kuzey Akım-2’yi kabullenmek zorunda kaldı.
Evet, ABD AB’yi ikna edemedi ama İngiltere ABD’nin stratejisine eklemlendi. 15 gün önce ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile görüşen İngiltere Savunma Bakanı Ben Wallace, Hint-Pasifik bölgesine odaklanacaklarını duyurdu.
Ortaklık genişletme sözü
Peki ABD, AB’yi bile “tam” ikna edememişken, Çin’e karşı Hindistan’ı ikna edebilecek mi? Washington yönetimi Hindistan ile Çin’in Asya’daki potansiyel çıkar çatışmalarını ve mevcut Çin-Hindistan sorunlarını zemin görerek bunu deniyor ve zorluyor. Pentagon bu amaçla “Asya-Pasifik” stratejisinin adını bile 2019 yılından itibaren “Hint-Pasifik” stratejisi diye güncelledi. Biden yönetimi de olanca ağırlığıyla Çin’e karşı Hindistan ortaklığı arayışında. Son olarak ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, bu amaçla Yeni Delhi’yi ziyaret etti ve Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar ile görüştü.
Bu görüşme sonucunda iki bakan “Çin’in bölgede artan etkisine karşı iki ülke arasındaki bağları derinleştirerek güvenlik ortaklıklarını genişletme sözü verdi.” Evet, resmi bir anlaşma yok ama verilen söz var; bir de “savunma sanayi tedariki” konusunda imzalar…
Sözler içerisinde Blinken’in şu sözü ise ABD’nin Çin’e karşı Hindistan’la işbirliğini nasıl da önemsediğini ortaya koyuyor: “Dünyada ABD ile Hindistan arasındaki ilişkiden daha önemli çok az ilişki var.”
İkili ve dörtlü model
Özetle ABD bir yandan ikili ABD-Hindistan ortaklığı modeli içinde, bir yandan da dörtlü ABD-Hindistan-Japonya-Avustralya işbirliği modeli içinde Çin’e karşı Hindistan’ı yanına çekmeye çalışıyor.
Peki Hindistan buna razı olur mu? Soğuk Savaş boyunca bağlantısızlığını sürdüren, üstelik Rusya’yla iyi ilişkileri olan, dahası artık Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi de olan Hindistan ABD’nin stratejisine eklemlenir mi? Bunu da bir sonraki yazımızda inceleyeceğiz…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Temmuz 2021