Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

Yeni-CHP’de Hakan Fidan aklı

Kendinden mizahlı siyaset böyle bir şey:

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Öcalan‘a İmralı’da hem “akıl hocalığı” hem de “yaşam koçluğu” yapıyor.

Öcalan bu durumdan öyle memnun ki, Fidan‘a yapılan darbeye karşı kalkan oluyor, PKK’yi harekete geçiriyor.

Özetle ilişkileri biyolojide “birbirine muhtaç yaşama zorunluluğu” anlamında kullanılan simbiyotik ilişki kıvamına geliyor.

Öyle ki “üst akıl” olarak Hakan Fidan aklı HDP’nin kuruluşunda da yer alıyor, Öcalan‘ın HDP’ye sunduğu “Çüzüm Süreci Taslağı”nda da…

Ve Öcalan‘ın istediği kurul ve komisyonlarda da Fidan‘ın aklı var…

AÇILIM’DA AKP-HDP-CHP ORTAKLIĞI

Şimdilerde Fidan, meselenin AKP ile PKK müzakeresinden yukarıya çıkarılmasına, konunun TBMM seviyesinde ele alınmasına çalışıyor. Öcalan‘ın “yasallık” çağrıları da bu nedenle…

Meselenin AKP tarafından TBMM’ye getirilmesinin siyasi maliyeti görülerek, başka yollar aranıyor…

İşte HDP’nin Yeni-CHP’ye, Yeni-CHP’nin de HDP’ye seçim öncesi göz kırpması, tam da bu sürece denk geliyor…

Ama iş orada bitmiyor.

Yani?

Doğrudan Milliyet’ten haberi oyuyalım en iyisi: “CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözülmesi amacıyla TBMM Başkanlığı’na Tolumsal Mutabakat Komisyonu ve Ortak Akıl Heyeti kurulmasını öngören bir kanun teklifi sundu.”

Teklife göre TBMM’deki dört partiden ikişer kişi Toplumsal Mutabakat Komisyonu’nda yer alacak. Dört parti, ayrıca üçer kişi seçerek 12 kişilik Ortak Akıl Heyeti kuracak. Kararlar dörtte üç oy oranıyla alınacak.

Yani? MHP olmasa bile AKP-CHP-HDP ortaklığıyla Açılım TBMM düzeyinde resmileştirilecek!

TR705’İN AÇILIM’DAKİ ROLÜ

Ne olmuş oldu yani?

Fidan Öcalan‘dan istedi, HDP CHP’yle flörtleşti ve CHP TBMM’ye Fidan‘ın kanun teklifini getirdi!

AKP de işin siyasi maliyetini muhalefete yıktı!

Sıcak kestaneleri Yeni-CHP’ye aldırmak, mayınlı yola önce Yeni-CHP yönetimini sokmak, işte bu kadar kolay!

Sonra Kılıçdaroğlu çıkıp “MİT CHP’yi bölmeye çalışıyor” diyor!

Ama “kendinden mizahlı siyaset” dememiz sadece bundan dolayı değil…

Tüm bu işlerde rol alan Sezgin Tanrıkulu‘nun “gölge CIA” diye bilinen ABD düşünce kuruluşu Stratfor’daki kod adının TR705 olduğu artık herkesin malumu…

ABD’nin Adana Konsolosu Scott Reid‘in Washington’a yazdığı rapora göre, Tanrıkulu “bölge politikaları nedeniyle ABD’ye minnettar olduğunu” söylüyordu…

Yine o raporlardan birine ögre Tanrıkulu, ABD Büyükelçiliği Siyasi İşler Bölümü yetkilisi (CIA ajanı) Philip Kaplan‘a Jandarmayı şikayet ediyordu…

Bu özeliklere sahip Tanrıkulu‘nun Yeni-CHP ekibi içinde öne atlaması ve Açılım’ın türevleri konusunda CHP’yi arkasından sürüklemesi, eminiz önemli merkezlerde stratejik değerde görülüyordur!

Zira Tanrıkulu bu özel katkılarıyla “en üst akıl” katında Erdoğan, Fidan ve Öcalan‘la sadece aynı cephede buluşmuyor, neredeyse onlarla denk öneme de kavuşuyor!

AKP KANDİL’E ÇIKIYOR!

Yeni-CHP ekibi bu işleri yapınca, AKP de artık rahat rakat Kandil’e gidebilme fırsatını yakalıyor!

Evet yanlış duymadınız. AK-Medya’nın önemli gazetesi Sabah‘tan öğrendiğimize göre “Öcalan‘la görüşen HDP heyeti, MİT ve hükümet yetkilileriyle görüştükten sonra Kandil’e gidecek” ve “Kandil’e HDP heyetiyle birlikte ilk kez devlet heyeti gidecek.”

Böylece AKP artık doğrudan Kandil’de PKK’yle müzakere yapabilecek!

Yani “hayaldi, gerçek oldu!”

6 ay sonraki seçimler mi?

Anayasa Mahkemesi’nin barajı düşürme çabalarına en çok CHP’nin ihtiyacı var! Mayınlar ve kestaneler fazlasıyla can yakıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Aralık 2014

Yorum bırakın

Öcalan Kandil’den özür mü diliyor?

Hatip Dicle‘nin de dahil edildiği HDP heyetinin önceki gün Öcalan‘la yaptığı görüşme, önemli mesajlarla doluydu.

Bir kere ortada Öcalan‘ın HDP’ye verdiği Çözüm Süreci Taslağı vardı. 27 Kasım Perşembe günü “devlet heyeti”yle Öcalan‘ın yaptığı görüşmede “üzerinde müzakere yürütülebileck bir çerçeve olduğu konusunda mutabık kaldıkları” Taslak şu dört başlıktan ve altı sayfadan oluşuyor: Yöntem, Tarihi ve Felsefi Boyut, Temel Gündem Maddeleri ve Eylem Planı.

Taslak önümüzdeki süreçte tüm boyutlarıyla tartışılacaktır. Biz bugün Öcalan‘ın HDP heyetiyle yaptığı görüşmede önemli mesajlar içeren konuşmasını inceleyeceğiz:

KANDİL’İ YUMUŞATMA İHTİYACI

Görüşmenin ardından HDP heyetinin yaptığı yazılı açıklamaya göre Öcalan “yasal güvence sağlanmadan yaptığı çağrılarında yanılgılı olduğunu belirtiyor ve bu yanılgısından dolayı tüm Türkiye halklarına özeleştiri” veriyordu!

Öcalan‘ı izleyenler bilir; yanılgı pek kullandığı bir kavram değildir, çünkü yanılmak “önderliğe” özgü bir durum değildir! Bu nedenle Öcalan‘ın “yanıldım” demesi önemlidir.

Öcalan‘ın özeleştiri verdiği adres de gerçekte söylediği gibi “Türkiye halkları” değil, doğrudan Kandil’dir!

Nasıl mı? Aslında Öcalan, son dönemde Murat Karayılan ve Mustafa Karasu gibi PKK liderlerinin Açılım’ı eleştirmesini dikkate alarak bir “özeleştiri” vermiştir.

Ancak “yanıldım” demesi ve “özeleştiri” yapması, taktikseldir!

Öcalan yürütüğü müzakere sürecine bu iki ismin şahsında, Kandil’de tepki büyüdüğünü görmekte ve bu tepkiyi “yumuşatmaya” yönelik bir yöntem izlemektedir. “Yanılgı” ve “özeleştiri” kavramları bu nedenle mesajında yer almaktadır!

AKP’DEN TSK’YE ‘AÇILIM YERLİ’ MESAJI

Aslında bu zorluk sadece Açılım’ın PKK kanadında yok, AKP kanadında da var. 6-7 Ekim Kobani eylemleri AKP kanadında da önemli sıkıntılar yarattı, birikmiş tepkileri su yüzüne çıkardı.

Bu sürecin yarattığı iklim, TSK içindeki tepkileri de büyük bir basınca dönüştürdü.

Tıpkı Öcalan‘ın Kandil’i “yumuşatma” taktiği gibi, bu tarafta da benzer taktikler uygulandı, uygulanıyor…

Ne mi yapıldı?

1) Çözüm süreci, hükümet ilan edilirken açıklandığının tersine, pratikte Bülent Arınç yerine Yalçın Akdoğan‘ın koordinatörlüğüne teslim edildi. Şahin görünümlü Akdoğan, AKP’nin rahatsızlarını “rahatlatacak” tarzda müzakere yürütecekti: sert sözler söylecekti, üst perdeden konuşacaktı, gazı alacaktı vs.

2) Açılım’da artık yabancı parmağı olmadığı, Açılım’ın yüzde yüz yerli olduğu savunulurak süreç ilerletilecekti. Bu hem AKP’deki rahatsızlara hem de TSK’ye bir mesajdı. AKP “yerel” diyerek TSK’yi yumuşatacaktı. Oysa Açılım, bir proje olarak zaten yüzde yüz yabancıydı!

HDP’Yİ MİT Mİ KURDU?

Yani hem Erdoğan-Davutoğlu ekibinin, hem de Öcalan‘ın Kobani eylemleriyle sekteye uğrayan Açılım’ı yeniden rayına oturturken büyük zorlukları vardı ve benzer yöntemlere sarıldılar.

Anlaşılan Hakan Fidan yöntemleri, her iki kanadın da imdadına yetişmişti!

Öte yandan Öcalan Kandil’i yumuşatırken, Erdoğan‘a da destek veriyordu. Öcalan’ın “süreç kararlılıkla ilerletilmezse kaos derinleşir, darbe mekaniği devreye girer” sözleri her ne kadar “tehdit” gibi görünse de, AKP’nin rahatsızlarına tehditti ama pratikte Erdoğan’a destekti. Süreci ilerletmek isteyenlerin elini güçlendirmeye dönük bir destek…

Bu noktada önemli bir çıkışa dikkat çekmeliyiz. Önceki gün HDP heyeti Öcalan‘la yaptığı görüşmenin içeriğini açıklarken, Kemal Burkay da şu mesajları veriyordu: “Beşir Atalay bir süre önce HDP için ‘Hakan Fidan’la Öcalan’ın başbaşa verip gerçekleştirdikleri güzel bir proje’ demişti. HDP kimin örgütüdür? MİT ne zamandan beri Kürtler için parti kuruyor?

Dahası Burkay “yakalandığında ‘pişmanım, hizmetinizdeyim, ne diyorsanız onu yaparım’ diyen Öcalan‘ın Kürtlerin lideri olamayağını, ancak devletin adamı olabileceğini” belirtiyordu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Aralık 2014

 

Yorum bırakın

Putin’e karşı Biden-Papa ittifakı

Papa Francis‘in Türkiye ziyareti, birincisi Papa’nın ikincisi de Erdoğan‘ın beklentileri açısından iki boyutluydu.

Önce Papa’nın beklentilerini içeren ilk boyuta bakalım.

Papa Francis, tıpkı kendisinden önceki Papa gibi, Roma-Bizans kiliselerinin birliği çalışması için bu 30 Kasım’da Türkiye’ye gelmeye karar verdi. Çünkü 30 Kasım’da, Ortodoks Kilisesi’nin kurucusu Aziz Andreas‘ın yortusu vardı.

Papa 6. Paulus ile Patrik 1. Athenagoras‘ın 1964’te, bin yıllık ayrılığı sonlandırmak ve Hristiyan dünyasında birlik yaratmak amacıyla Kudüs’te buluşması, bu son buluşmanın da ana nedeniydi.

O tarihte bu birliğin hedefi, soğuk savaşla ve SSCB’nin çevrelenmesiyle doğrudan ilgiliydi. Özellikle Papa 2. Jean Paul‘un soğuk savaşta üstlendiği rol önemliydi.

Ya bugün?

BATI’NIN RUS KİLİSESİNE KARŞI RUM KİLİSESİ TERCİHİ

Rusya’nın son olarak 15 Kasım’daki G20 Zirvesi’nde “tehdit ilan edilmesi” ve Putin‘in buna tepki gösterek Zirve’yi terketmesi, aslında bir sonuçtu. Suriye ve Ukrayna merkezli çarpışmanın yeni aşamasının bir sonucuydu…

Putin‘in önceki gün dile getirdiği şu cümle, meselenin boyutunu göstermesi bakımından önemliydi: “Moskova hiç kimseye saldırmak niyetinde değil fakat kendisinin jeopolitik oyunlara çekilmesine izin vermeyecek.

Jeopolitik oyun, Rusya’nın çevrelenmesiydi: Polonyo ve Ukrayna’nın bir bölümündeki katolik baskısından yararlanmaktan Rus Ortodoks Kilisesi’nin etkisini azaltmaya, Suriye’de atak yapmaktan Afganistan’daki ABD asker sayısını iki katına çıkarmaya kadar hemen her hamle bu çevrelemenin parametreleriydi.

1964 yılında soğuk savaşın bir parçası olarak devreye sokulan Batı-Doğu Kiliselerinin birliği çalışması, işte bu nedenle yeniden gündemdeydi…

Yani Ortodoks Kilise’nin iki önemli temsilcisi olan Rum Kilisesi’nin Rus Kilisesi’ne karşı “ekümenik” ilan edilmesi…

ANKARA’YA FIRSAT DOĞUYOR

Denilebilir ki, Papa Francis‘in Fener Rum Patriği’ni ziyaret etmesi, “artık ayrı ayrı hareket etme lüksüne sahip değiliz” demesi ve iki Kilise’nin liderinin ortak bir bildiri yayımlaması, aslında ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden‘ın geçen hafta Patriği ziyaret etmesinin de bir devamıydı!

Biden’ın ziyareti ile Papa’nın ziyareti aynı kapsamdadır!

Aslında bu durum Türkiye için bir fırsattır. Zira ABD ile Rusya’nın bu çarpışması Ankara’ya olağanüstü bir inisiyatif alanı yaratıyor.

Putin‘in Türkiye ziyareti öncesinde, ABD’nin baskılarına gönderme yaparak “Ankara dış politikada bağımsız karar alma yeteneğine sahiptir” mesajı vermesi, oldukça önemliydi.

Tabi mesele “hangi Ankara” ve “kimin yönettiği Ankara” sorularına kilitlenip kalıyor!

ERDOĞAN GÜLEN’İN ROLÜNE SOYUNDU

Artık Papa Francis‘in ziyaretinden Erdoğan‘ın beklentileriyle ilgili ikinci boyuta geçebiliriz.

Evet Papa, nasılsa 30 Kasım’da Türkiye’ye gelecekti. Erdoğan bunu fırsata çevirmek istedi ve 28 Kasım’da Papa’ya evsahipliği yaptı.

Hangi fırsatlara mı?

1) Vatikan’ın ve ABD’nin dinlerarası diyalog politikasının merkezinde daha önce Papa ile Fethullah Gülen vardı. Erdoğan Papa’nın bu ziyaretiyle içeriye “artık Gülen yok, ben varım” mesajı verdi.

2) Erdoğan, Papa’nın ziyaretinden yararlanarak İslam dünyasına “lider benim” mesajı verdi. Erdoğan, Hristiyan Papa’nın Müslüman muadiliydi. Yani? Bir nevi Halife’ydi!

3) Erdoğan bu ziyaretle, aynı zamanda Batı’ya da bir mesaj vermiş oldu. Papa’yla yan yana duran Erdoğan, Batı’da yükselen Erdoğan ve AKP karşıtı eleştirilere, “ben hâlâ sizin kamptayım” mesajı vermiş oldu. Üstelik şu netlikte sözlerle: “Papa Francis ile farklı düşündüğümüz konu hemen hemen hiç yok.”

Erdoğan‘ın meseleden ancak bu çapta yararlanma anlayışı, Ankara’nın önündeki esas fırsatı değerlendirememesine yol açıyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Aralık 2014

Yorum bırakın

Çatışmanın Anatomisi

Erdoğan ile Fethullah Gülen‘in kopuşa gittiğini ilk dile getiren gazetecilerde biri, Orhan Bursalı‘dır. Cumhuriyet‘teki 6 Haziran 2010 tarihli makalesinde şöyle diyordu Bursalı: “Gülen, AKP ile giderek yol ayrımına gelecektir! Kaderleri farklıdır ve herkes kendi kaderini kendi çizmektedir.”

Bursalı, o günden itibaren AKP-Cemaat çatışmasına odaklandı: Çatışmanın nedenlerini araştırdı, kaynağını sorguladı, nereye evrileceğini inceledi. Ve ortaya “Çatışma’nın Atatomisi” isimli kitap çıktı.

İçeriğine girmeden önce kitapla ilgili iki önemli bilgi verelim:

Kitap Orhan Bursalı‘nın makalelerinin toplamından oluşmuyor. Bursalı bu kitabı makalelerinden bağımsız olarak çatışmanın ilk gününden beri yazıyor, tasarlıyor…

Kırmızı Kedi Yayınevi‘nin yayımladığı kitabın editörlüğünü Türkiye’nin en entelektüel editörlerinin başında gelen Tunca Arslan yaptı. Bu da kitaba ayrı bir lezzet kattı.

GÜLEN’İN 3 ATAĞI

Bursalı, Gülen Cemaatinin Erdoğan‘a üç büyük atak yaptığını dile getiriyor ve “2. Şike Yasası”, “MİT’e Operasyon” ve “Yolsuzluk Operasyonu” ataklarının röntgenini çekiyor. Burada önemli olan, “2. Şike Yasası” ile çatışmanın geri dönülmez bir noktaya geldiğini Bursalı‘nın daha o günden saptamasıdır!

Peki Gülen‘in ataklarının hedefi neydi, hangi mekanizmaları harekete geçirdi, nasıl sonuçlandı? Cemaatin bu üç atağını Erdoğan‘ın nasıl karşıladığı, hangi mekanizmalarla barikat kurduğu, bu büyük çatışmanın devlet aygıtı içerisinde nasıl cereyan ettiği de gözler önüne seriliyor.

Yani aslında bir çatışmayı okurken, devletin nasıl parsellendiğini de anlamış oluyoruz.

Orhan Bursalı gibi bilimsel bilgi, bilgi ve teknoloji politikaları konusunda incelemeler yapan bir isim, haliyle “Çatışmanın Atatomisi”nin daha iyi anlaşılması için AKP ile Cemaat’i de masaya yatırıyor. En temel konulara nasıl baktıklarını inceliyor: Cemaat’in Kürt politikasının hedefi nedir? Cemaat, Kürt meslesinin çözümüne karşı mı? Açılım’a nasıl bakıyor? AKP ile Cemaat’in eğitim konusunun siyasi hedef açısından değerlendirilmesinde benzerlikleri ve farklılıkları ne? Altın Nesil ile İmam Hatip Nesli yaratma hedefleri, çatışmayı nasıl sıçrattı?

GÜLEN’İN İSTİHBARAT MERAKI

Orhan Bursalı, çatışmanın kaynağının anlaşılması için kuvvetlerin ABD’yle ilişkisinin de fotoğrafını da çekiyor. Gülen‘in ABD’yle ilişkisi, küresel girişimciliği, ABD’nin Ilımlı İslam projesinin neresinde yer aldığı, 50 ABD eyaletinde nasıl örgütlendiği, ABD Kongresi’nde nasıl etkili hale gelebildiği gibi çok önemli konular, “Çatışmanın Anatomisi”nde aydınlanıyor.

Öte yandan Cemaat’in emniyet ve istihbaratı sadece toplumu değil, iktidarı da kontrol edebilecek bir mekanizma olarak nasıl kullandığı, bu en temel devlet kurumunda uzun yıllardır nasıl örgütlendiği, hangi yöntemleri izlediği de bu kitapla aydınlanıyor.

Yargı ve medya gibi AKP ile Cemaat arasındaki çatışmada kullanılan kuvvetlerin de röntgeni çekiliyor. Hem AKP’nin hem de Cemaat’in buralarda nasıl bir yarışa girdiği, kimleri nasıl devşirdiği, bu gücü nasıl kullandıkları inceleniyor.

Kuşkusuz bu kavgada denetlenmek ve ele geçirilmek istenen en önemli ve son kale Ordu’ydu. Kavga burada nasıl sürdü? Ergenekon tertiplerindeki rolleri neydi? Kumpasta ortak mıydılar?

Bursalı bu en önemli savaş alanında da kavgayı inceliyor. Ve ortaya şu gerçek çıkıyor. Gülen ordu içinde 35 yıldır örgütleniyor ve 12 Eylül rejimi kendisine bu konuda altın fırsatlar yarattı!

ABD’NİN ROLÜ

Bu konulara kafa yormuş, yazmış çizmiş biri olarak kitabı oldukça doyurucu buldum.

Çatışmanın Gladyo izdüşümü, ABD’nin müttefik hükümetleri denetleme aracı olan Gladyo bakımından bu kavganın nereye oturduğu ise kitapta pek yer almıyor. Biz bu çatışmada Bursalı‘nın röntgenini çektiği iç çelişmeler kadar, ABD içi çarpışmanın ve ABD’nin güç erozyonu ile uydularının tam kontrolünü yitirmesinin de etkisi olduğunu düşünüyoruz.

Orhan ağabeyle meselenin bu yanını da tartışmak isteriz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Kasım 2014

Yorum bırakın

Erdoğan döneminin Zübüklüğü

Değerli oyuncu arkadaşım Ercü Turan davet etti; kendisinin de rol aldığı Zübük’ü izledim önceki akşam…

Nedim Saban, büyük usta Aziz Nesin‘in doğumunun 100. yılın anısına, Zübük’ü uyarlayarak sahneye koymuştu.

Hem de ne uyarlama. Zira Zübük, bir roman olarak 1961 yılında yayımlandıysa da, Zübükçülük sürdüğünden, roman da aslında büyümekte ve genişlemekteydi.

GÜNÜMÜZÜN ZÜBÜKLÜĞÜ

Önce oyunla ilgili kısa bilgi verelim:

Nedim Saban‘ın uyarlayıp yönettiği, Bülent Seyran‘ın yardımcı yönetmenlik yaptığı oyunda şu oyuncular rol alıyor: Tuna Orhan, Hakan Akın, Halim Ercan, Hilmi Özçelik, Bahar Yanılmaz, Deniz Değirmenci, Ercü Turan, Evren Erler, Serdar Aydın, Ena Alpar, Emrah Düzkaya ve Selim Tezin.

Müzikal komedi olarak uyarlanan Zübük’ü iki açıdan izledim: Birincisi sahnedeki oyun olarak, ikincisi seyircilere nasıl yansığı bakımından…

Zira Zübük, günümüze atıflar yapıyordu: Örneğin “sahte oy pusulaları” vardı, “vesayet” göndermeleri vardı, “milli irade” aldatmacası vardı, “kömür ve makarna” vardı…

Hatta “saray”, “ucube”, “kızlı erkekli” ve “pala” da vardı, “bu daha başlangıç, mücadeleye devam” da…

Yani Nedim Saban 1961 doğumlu Zübük’ü, günümüze uyarlamıştı…

Günümüze gönderme yapılan her sahnede, seyirci sesli olarak “politik” tepki göteriyordu!

ZÜBÜK’ÜN 3 EVRESİ

Aziz Nesin‘in 1961 tarihli Zübük adlı romanı bir klasiktir. Zira Zübükler hep vardır. Zübükçülük zihniyeti ise bu dönem daha da gelişmiş ve genişlemiştir.

Nedim Saban‘ın uyarlamasıyla Zübük, 3. evresindedir.

İlk evre, Aziz Nesin‘in 1961’de Zübük’ü yazmasıyla ama 50’leri yazdığı için daha geriden başlayan ve 1980’e kadar süren evredir. Bu evreyi “Küçük Amerika süreci Zübüklüğü” ya da “Menderes dönemi Zübüklüğü” olarak nitelenebilir.

İkinci evre ise Zübük’ün 1980’de sinemaya aktarılmasıyla başlayan evredir. Kartal Tibet‘in yönettiği ve Kemal Sunal‘ın Zübük’ü muhteşem oynadığı filmle başlayan evre, “Özalcı dönem Zübükçülüğü” diye de nitelenebilir. Bu dönemde Zübükçülük, köşe kapmacılık, yükselmek için en yakının sırtına basmak şeklinde hayatımıza yansımıştır.

ZÜBÜK EVRİM GEÇİRDİ

İşte bu son evre ise Zübük’ün “müzikal komediyle” yeniden aramıza döndüğü evredir. “Erdoğan dönemi Zübüklüğü” diye de niteleyebiliriz.

Kaldı ki “zeybek” kelimesinden türetilen ve “kendi çıkarları için her yolu mübah sayan kişi” anlamında kullanılan Zübük, bu dönemde “iktidar için gerekirse papaz elbisesi bile giyerim” lafı ile en somutlanmış ve cisimlenmiş haline kavuşmuştur!

Bu dönem Zübükçülüğünün en önemli özelliği, yukarıdan aşağıya herkesin çapı oranında Zübüklüğe bulaşmış olmasıdır. En yukarıda “paraları sıfırlayamayan” Zübükler vardır, en aşağıda “makarna ve kömüre” razı olan Zübükler…

Örneğin yolsuzluk soruşturması nedeniyle TBMM’de ifade veren eski Bakan, bu bönem Zübükçülüğünde “rüşvet değil hediye aldım, hediye de Türk geleneğinde var” diyebilmektedir!

Hatta bu dönemde Zübükçülük, bir Zübükün astığı şu pankartta görüldüğü gibi evrim de geçirmiştir: “Annem, babam ve ben yolsuzluk yaparız da, sayın Başbakanımız ve ailesi asla!

MÜCADELEYE KENDİMİZDEN BAŞLAMAK

Pankartın altına “annem babam sana feda olsun” diye yazan o Zübük, aramızdadır ve 12 yılın mimarlarındandır!

Ve Zübük’ün bu evrimi, şu gerçeğe işaret etmektedir: Zübükçülüğün 4. evresi yoktur, çünkü o evre intihar evresidir.

O nedenle hepimizin önünde artık Zübükçülükle mücadele meselesi vardır. Hem de önce kendimizden başlayarak!

Oyunu izlediğinizde bunun nasıl hayati bir ihtiyaç olduğunu göreceksiniz.

Aziz Nesin‘in “müzikal komedi” Zübük’ünü, Nedim Saban‘ın yönetiminde, Profilo Kültür Merkezi’nde mutlaka izleyin!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Kasım 2014

Yorum bırakın

Peşmerge, Türkiye’nin çıkarlarının neresinde?

Başbakan Ahmet Davutoğlu, Mesut Barzani‘yle telefonla görüştüğünü berirterek Urfa’da şu açıklamayı yaptı: “Biliyorsunuz dün gece Kerkük’te IŞİD saldırıları olağanüstü artı, bunun üzerine bugün bazı tedbirler alınması icap etti.”

Peki Ankara ne türtedbirler aldı? Açıklanmıyor ama Davutoğlu‘nun geçen haftaki Kuzey Irak ziyaretine, peşmerge teftişine ve TSK’nin peşmerge eğitimine çoktan başladığının ortaya çıkmasına bakılırsa, tedbir askeridir!

BARZANİ ADINA KERKÜK’Ü SAVUNMAK

Gerçi çok önemi de yok. Biz nasıl bir tedbir alındığından ziyade neden tedbir alındığı üzerinde durmalıyız. Ve şu soruları sormalıyız:

IŞİD’in Musul’u işgalini fırsat bilen Barzani bir gün sonra Kerkük’ü işgal ettiğinde “tedbir alması icap etmeyen” AKP Hükümeti, şimdi neden tedbir alıyor? Barzani’ye karşı Kerkük’ü koruma derdi olmayan Davutoğlu’nun IŞİD’e karşı Kerkük’ü koruma derdi neden var?

Soruların yanıtı için önce birkaç notumuzu aktarmalıyız:

Kerkük, Barzani için “bağımsız” Kürdistan’ın kalbiydi; hatta Celal Talabani “Kerkük Kürtlerin Kudüs’üdür” demişti. Elbette etnik kimliği nedeniyle değil, petrolü için. Kürdistan ancak o petrole dayanarak ayakta durabilirdi.

Kerkük, Irak’ın birlik içinde kalabilmesinin de anahtarıydı. O nedenle statüsü belirsiz kaldı. Irak Anayasası’nın 140. maddesine göre Kerkük’ün statüsü 2 yıl içinde (2007’ye kadar) referandumla belirlenecekti.

Ama nüfus sayımı dengeler nedeniyle yapılamadı. Bu süreçte Barzani şehre sürekli Kürt nüfus sevketti. Türkmenlere yönelik baskılar uygulandı.

Sonrasında Maliki yönetimi Kerkük’ün Türkmen, Kürt ya da Arap şehri olmadığını, Irak şehri olduğunu esas alan bir yönelim belirleyerek bölünmeyi önlemeye çalıştı.

Bu önemi nedeniyle Kerkük Türkiye için de hep öncelikli bir konuydu. Ancak AKP Hükümeti’nin ABD yararına “Türkiye’yi Kürtlere genişletme” siyaseti izlemeye başlaması, Kerkük siyasetinin çerçevesini bulandırdı.

Ve en sonunda AKP Hülkümeti, Kerkük’ün Barzani tarafından işgal edilmesine de sevindi! Öyle ki, şimdi IŞİD Kerkük’ü Barzani’nin elinden almasın diye tedbir bile alıyor!

TEHDİDİN KAYNAĞI SORUNU

AKP’nin IŞİD’e karşı peşmerge eğitmesi, IŞİD’e karşı Kobani’yi savunsun diye peşmergeye Türkiye üzerinden koridor açması bu düzem içinde anlamlıdır!

Kuşkusuz bunun AKP’nin özel ve genel hedefleri açısından bir anlamı vardır.

Ancak Genelkurmay karargahındaki “peşmerge eğitmeyi olumlu bulan” anlayışı hangi düzlem içinde değerlendirmeliyiz? Asıl sorun buradadır.

Bizim görebildiğimiz kadarıyla bu çarpık anlayış, bölgedeki gelişmeleri salt PKK eksenli düşünmekten kaynaklanıyor.

Oysa Kürdistan merkezli tehdidin kaynağı salt PKK değildir, en az onun kadar da Barzani‘dir. Ama daha önemlisi tehdidin asıl kaynağının PKK ya da Barzani‘den ziyade, ABD olduğunun saptanabilmesi ve ona göre strateji oluşturulabilmesidir.

Bu noktada çarpık bir bakış sorunu vardır ve Ankara’da “PKK’ye karşı Barzani’yi desteklemek” şeklinde oldukça sorunlu bir anlayış gelişmiştir!

IŞİD, TÜRKİYE’NİN ÇIKARLARININ NERESİNDE?

Oysa komşuların ve Türkiye’nin bölünmesi tehditleri penceresinden bakıldığında birini diğerine karşı seçmenin bir yararı olmadığı görülecektir. Üstelik Türk devlet aklının arşivinde “taviz verile verile Barzanistan’ın inşa edildiği” gerçeği de bulunmaktadır!

Dolayısıyla “peşmerge, Türkiye’nin çıkarlarının neresinde” sorusunun yanıtı olumsuzdur ve bu soru aynı zamanda “peki IŞİD Türkiye’nin çıkarlarının neresinde” sorusunu da doğurmaktadır.

TSK’nin IŞİD’e karşı ÖSO’yu ve peşmergeyi desteklemesi de, Ankara’nın PKK-PYD’ye karşı IŞİD’in saldırılarından beklenti içine girmesi de “toplam yararı” bakımından sıfır değerindedir!

Teröristler arasında tercih yapmanun, teröriste karşı terörist desteklemenin son tahlilde zarar getirdiğini dünyada en iyi bölge ülkeleri bilmektedir!

Irak’ın ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü desteklemek yerine Irak için peşmergeyi, Suriye için ÖSO’yu eğitmek, sonuçları bakımından Türkiye’ye yapılacak en büyük düşmanlıktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Kasım 2014

Yorum bırakın

Eğit-Donat’a sözleşme maskesi

Milli Savunma Bakanı İsmet YılmazEğit-Donat’ta sözleşme yok” diyor!

Bu durumda sormalıyız: TSK 3 haftadır Kuzey Irak’ta peşmergeyi neye göre eğitiyor? Neredeyse 1 ay önce BBC‘ye “Eğit-Donat programı çoktan başladı” diyen Davutoğlu yalan mı söylüyor?

Elbette hayır! Davutoğlu doğru söyüyor, Eğit-Donat programı çoktan başladı ve ABD’nin IŞİD stratejisi kapsamında olan bu programa göre peşmerge eğitiliyor!

Bu durumda “sözleşme imzalanmadı” açıklaması ne anlama geliyor?

ALIŞTIRA ALIŞTIRA EĞİT-DONAT!

İmzanın atılmadığı açıklaması, Eğit-Donat konusunun perdesidir ve kamuoyunu bu programın çapına alıştırma aşamalarından biridir! Anlatalım:

Eğit-Donat konusunda, önceleri “masaya gelmedi” deniyordu. ABD heyetiyle yapılan görüşmeler hız kazandığında “masaya geldi ama reddedildi” şeklinde haberler sevis ettiler. Sonra “Anlaşma yok, ÖSO eğitimini kabul ettik ama araya PKK sızar diye peşmerge eğitimine hayır dedik” haberleri servis ettiler. Peşmergenin eğitimin başladığı ortaya çıkınca “prensip anlaşması var, kesin anlaşması yok” dediler. Şimdi de “sözleşme imzalamadık” diyorlar!

Kamuoyu alıştırma maksatlı olduğu anlaşılan bu yolu sadece AKP değil, maalesef Genelkurmay Başkanlığı da izledi!

ABD’YE RAĞMEN ABD TALEBİ KABUL ETMEK!

Peki bu yolu neden izliyorlar? Kuşkusuz terörist eğitmeyi Türk milletine doğrudan anlatamayacakları için!

O nedenle böyle bir aşamalı alıştırma yolu izliyorlar. Şimdilerde barajı “bize PYD eğittiremezler” lafına kurdular!

Sonuçta “PYD eğitimi konusunda reddettik ve ABD’ye sadece ÖSO ve peşmerge eğitimini kabul ettirdik” diyecekler!

Böylece ABD’nin talebini hem kendi talepleriymiş gibi gösterecek hem de ABD’ye bu talebi kabul ettirdiklerinin propagandasını yapacaklar!

Açılım’da “alıştıra alıştıra, hazmettire hazmettire” yöntemini uygulayan ve bunda başarı kazanan AKP, aynı yolu diğer sıkıntılı politikalarına da uyguluyor. Üstelik bu yola Genelkurmay Başkanlığı’nı da ikna ederek!

HUKUKİ KILIF ARANIYOR

Mevcut gerçek şudur: Eğit-Donat programı başladı. TSK bu program kapsamında peşmerge eğitimine başladı.

Evet sözleşme yok, zira konuya “hukuk kılıfı” aranıyor. İktidarda AKP bile olsa, “terörist eğitmeye” öyke kolay kılıf bulunamıyor.

Nitekim Anadolu Ajansı‘nın haberi bu gerçeğe işaret ediyor: “IŞİD’e karşı oluşturulan uluslararası koalisyonun, ÖSO mensuplarına yönelik ‘eğit-donat’ sürecine ilişkin görüşmelerin tamamlandığı, ilgili belgelerin ABD ve Türkiye’de iç prosedürden geçerek hukuki olarak inceleneceği belirtildi.” (AA, 24 Kasım 2014)

Burada kılıf dediğimiz, belgenin iç prosedürden geçmesi ve hukuki olarak incelenmesidir!

AKP ABD’YE AKTİF DESTEK VERİYOR!

AKP bu yolu, yani kamuoyunu alıştırma işini, sadece Eğit-Donat programı için değil, ABD’yle yürüttüğü pazarlığın bütünü için de uyguluyor.

Şöyle propaganda yapılıyor: ABD bastırıyor ama Türkiye’yi IŞİD koalisyonuna dahil edemiyor, bir müttefik olarak Türkiye’den katkı alamıyor!

Elbette kimi pürüzler var ve Türkiye ABD’nin istediği oranda katkı sunmuyor. Ama sonuçta Türkiye AKP’nin oluruyla ABD’nin kurduğu IŞİD koalisyonunun bir üyesidir ve hükümet ABD’ye şu katkıları vermektedir: Yerel güç (ÖSO ve peşmerge) eğitimi, Kobani’de aktif işbirliği (peşmergeye koridor açılmasından PYD’li yaralıların tedavi edilmesine kadar), sınır geçiş imkanı verilmesi (Örneğin İskenderun Limanı’na araba yükü diye indirilen ABD ağır silahlarının bölgeye aktarılması), istihbarat paylaşımı vs.

Bunlar Ankara ile Washington’un işbirliği alanlarıdır ve ABD açısından esastır. ABD ile Türkiye’nin karşılıklı talepleri olan “güvenli bölge ilanı” ile “İncirlik’in kullanılması” şu aşamada Pentagon için çok zorunlu ihtiyaç değildir!

Tablo budur ve nasılsa “ABD’ye direniliyor” diye kamuoyu “alıştırılmadan”, Türkiye’nin ulusal güvenlik çıkarlarına aykırı bu gelişmeler için ayağa kalkmalıyız!

Şundan: AKP, 1 Mart tezkeresi öncesinde de aslında prensipte anlaşma yapmış ve ABD o anlaşmaya göre hazırlık bile başlatmıştı. Ama Türk milletinin ayağa kalkmasıyla tezkere reddedilince bütün hazırlıkları çöpe gitti. Şu anda AKP yine ABD’yle bir “genel anlaşma” yapmıştır ve o anlaşmayı çöpe atmak, yine ayağa kalkmamıza bağlıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Kasım 2014

Yorum bırakın

Hagel’in istifasının perde arkası

ABD Savunma Bakanı Chuck Hagel‘in istifasının biri özel biri genel iki nedeni var.

Özel neden: Hagel, ABD Başkanıı Barack Obama tarafından ulusal güvenlik politikaları karar alma mekanizmasının kenarında tutulduğu için istifa etti. Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice ve ekibiyle birlikte çalışan Obama‘nın belirlediği IŞİD stratejisi, bardağı taşıran damla oldu.

Genel neden: Uzun bir süredir ABD devlet aygıtı içinde süren iç çarpışma, Hagel‘in istifasının genel nedenini oluşturuyor. ABD içinde gerçekçiler ile müdahaleciler uzunca bir süredir çarpışıyordu. Müdahaleciler son olarak Pasifik’te bir başarı kazanamayan Obama‘yı yeniden Ortadoğu’ya dönüşe zorladılar. İşte son IŞİD stratejisi bu büyük kavganın uzlaşısıydı, ara sonucuydu.

Ancak o uzlaşıya rağmen kavga devam ediyor. Cumhuriyetçilerin hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da çoğunluğu kazanması, Obama‘yı daha da sıkıştırdı. Ancak son dönemde ortaya çıkan tablo, gerçekçiler ile müdahalecilerin de kendi aralarında bölündüğünü gösteriyor. Nitekim IŞİD stratejisinin Kongre’de oylanması bunun tipik bir göstergesi oldu.

KİM NE İSTİYOR?

Bir Cumhuriyetçi olarak Demokrat Obama‘nın kabinesinde yer alan Hagel, örneğin gerçekte bir şahin değildi. Hatta Hagel için Cumhuriyetçilerin güvercini bile denilebilir. Hagel aslında gerçekçiler ile müdahaleciler arasında, bir ara kuvvet konumundadır. Daha iyi anlatabilmek için somuttan gidelim:

1) Obama ve ekibi, son iki yılında İran’la görüşmeyi bir anlaşmayla sonuçlandırmak istiyor. Bu sürecin başarısı İsrail’in Filistin konusunda dizginlenebilmesine, Esad‘ın doğrudan “ilk hedef” alınmamasına ve Rusya’nın Ukrayna gibi krizlerle oyalanmasına bağlı.

Obama, IŞİD stratejisini bu genel perspektifi bulandırmayacak şekilde hazırlattı. Türkiye ile yaşanan sorunlar da bu nedenle.

Bu strateji Kürtlere dayanmayı ve bu aşamada “mini Kürdistan”la yetinmeyi gerektiriyor.

2) Müdahaleciler ise ABD’nin yeniden Ortadoğu’ya ağırlık vermesini ve güç kullanmasını istiyor. Esad‘ın hemen hedef alınmasını, Suriye’nin ve Irak’ın bölünmesini, buna istekli AKP üzerinden TSK’nin bölgede kara gücü haline getirilmesini istiyor.

Bu ekip, ABD’nin ağırlığını koyması durumunda Türkiye ve İsrail’in yeniden uyumlulaştırılacağını, böylesi bir koalisyon karşısında ise Rusya ve İran’ın çok ileri gitmeyi seçemeyeceğini düşünüyor.

3) Hagel‘in temsil ettiği ara kuvvet ise ikisinin ortasında konumlanıyor. ABD’nin temel müttefiklerinden (Türkiye) kopmadan Ortaoğu’ya yönelmesini savunuyor özetle.

KARŞILIKLI ATAKLAR

Bu çarpışmanın hangi yöntemlerle yaşandığını anlamak için son iki haftanın şu çok önemli olaylarını anımsamalıyız:

1) Hagel‘in ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice‘a mevcut IŞİD stratejisini eleştiren bir mektup yazdığı basına yansıdı. Hagel mektubunda hava saldırısının Esad‘a yaradığını, iyileştirilmezse mevcut stratejinin kısa bir zamanda çökeceğini savunuyordu.

2) CNN‘ye sızdırılan bir habere göre Obama IŞİD stratejisini gözden geçirmesi ve yenilemesi için Ulusal Güvenlik ekibine talimat vermişti. Sonuçlarına bakılırsa haberi sızdıranlar IŞİD stratejisinde bir değişiklik yapılmamasını istiyordu!

3) Obama sadece Ortadoğu’ya dönüş için değil, Afganistan’da bir süre daha bulunmak için de zorlanıyordu. Nitekim Obama‘nın Pentagon’a Afganistan’daki gücü iki katına çıkarması emri verdiği basına yansıdı.

4) Pentagon’un IŞİD planı basına sızdırıldı. Bu plana göre IŞİD’e yönelik kara harekatı ilkbahardan önce başlamayacaktı. Plan “baharda kara harekatı var” şeklinde de okunabilirdi!

TÜRKİYE’YE NASIL YANSIYOR?

Fakat bizi asıl ilgilendiren ise bu kavganın Türkiye’ye nasıl yansıdığıdır.

AKP Hükümeti’nin Türkiye’nin başını daha az belaya sokacak mecvut planlamaya itiraz etmesi ve daha müdahaleci olan ekibe yakın durması, onların planlamasında asli rol almaya istekli olması, ülkemiz adına asıl endişe verici durumdur.

ABD’yle süren müzakerelere bu açıdan bakmak ve olası sonuçları içinde değerlendirmek lazım!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Kasım 2014

Yorum bırakın

Dersimcilik ve devletsizlik teorisi

Başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun Dersim için Kemalist devleti suçlaması, özür mesajları vermesi, Dersim müzesi adımı atması, Alevi Açılımı’na soyunması, kısacası “Dersimcilik” yapması, Dersimperverliğinden değil!

Peki neden? Anlatalım:

İDEOLOJİSİZ DEVLET OLMAZ!

Bakınız Tunceli’de yaptığı konuşmada ne diyor Davutoğlu: “Biz şunu diyoruz, bundan sonra devletin resmi ideolojisi olmayacak.”

Devlet teorisi açısından büyük bir palavradır bu! Şundan: Devlet, gerçekte en ideolojik örgütlenmedir!

Açacağız ama önce ideolojinin sözlük anlamına bakalım: En yalın haliyle ideoloji, ideler bilimi, yani bilinç olayları bilimidir.

Sözlüklerde ise ideoloji şöyle tanımlanır: “Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dini, moral, estetik düşünceler bütünü.”

Daha yalın ifadeyle ideoloji, bir toplumsal sistemin siyasal, hukuki, ahlaki değerlerinin ve fikirlerinin toplamıdır.

Bu tanımlardan hareketle “devletin resmi ideolojisi olmaz” denilebilir mi? Devlet en resmi kurumdur ve en ideolojik aygıttır; insanlığın şu ana kadar bulduğu en gelişmiş örgütlenme modelidir. Ve bu yönü itibariyle, gerçekte devletin kendisi zaten ideolojiktir!

‘DEMOKRATİK CUMHURİYET’

Peki Prof. Dr. olarak Ahmet Davutoğlu bu en basit gerçeği bilmez mi? Elbette bilir ama “devletin resmi ideolojisi olmasın” derken aslında “milli devlete” itiraz etmektedir. Meselenin esası budur.

12 yıllık AKP rejimi, Kemalist devlete ve milli devlete karşı olduğu için bu tür bilim karşıtı tezler öne sürmektedir.

Peki millli devlet yerine ne istiyorlar?

Yine kendi ifadelerinden hareket edelim. Başbakan Davutoğlu, geçen hafta TRT‘de yaptığı konuşmada PKK ile müzakere ettikleri Açılım’ın hedefini şöyle açıkladı: “Bizim irademiz açık, berrak, net. Eşit vatandaşlık ilkeleri etrafında demokraitk cumhuriyetin inşasıyla birlikte herkesin her hakkı kullanabildiği…”

Burada birinci anahtar kavram “demokratik cumhuriyet”tir ve asıl sahibi müzakere ettikleri Öcalan‘dır! Hatta Öcalan “demokratik cumhuriyet projesi” diye bu kavramı genişçe de işlemiştir.

Peki nedir demokratik cumhuriyet? Milli devleti yıkmanın adıdır! Milli devleti “demokratik özerklik” yoluyla “milli” olmaktan çıkarma, bir federasyona dönüştürme işidir.

Ve zaten AKP ile PKK’nin Açılım’daki temel hedefi de budur: AKP Açılım ile Irak ve Suriye’nin kuzeyine genişlemeyi “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” diyerek işlemektedir. PKK de bu büyümeden nasılsa “büyük Kürdistan” parçasının en sonunda kopacağını görerek AKP’yle ortaklık yapmaktadır. Her ikisini de ABD’nin bölge poltikalarına taşeron yapan işte bu anlayıştır!

‘EŞİT YURTTAŞLIK’

Davutoğlu‘nun konuşmasında “demokratik cumhuriyet” kavramını tamamlayan ikinci bir kavram daha vardır: “Eşit yurttaşlık.”

Kavram önce CHP’nin “Anayasa Uzlaşma Kurulu” üyesi tarafından önerildi, o günden beri de Y-CHP takımı tarafından savunuluyor.

Eşit yurttaşlık, kulağa hoş da gelse, eşitlikçi değildir. Siyasal kimlikleri üzerinden “Türk ve Kürt eğit yurttaşlığı” demek, iki ayrı siyasi kimlik ve iki ayrı statü yarattığından, eşitlikçi değil, gerçekte ayrıştırıcıdır!

Türk ve Kürt yurttaş olarak zaten eşittir. Türk ve Kürt’ü anayasaya ayrı statüde “eşit yurttaş”yazmak, milli devlete aykırıdır. Çünkü bir milli devlette, eşit bile olsa iki ayrı siyasi kimlik olmaz! Milli devlette en üst siyasi kimliğimiz milli kimliğimizdir ve etnik kimliklerimiz bunun altındadır.

Milli devlet zaten ayrı kimlikleri eşitlemenin yoludur. CHP’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, ayrı siyasi kimlikleri bir devrimle birleştirmiş ve eşit siyasi kimlikler kazandırmıştır. Bir devrimle hem milletleşmiş hem de yurttaş haline gelmişizdir.

Ama AKP ile PKK “demokratik Cumhuriyet” diyerek bir “Türk-Kürt federasyonu” hedeflerken, buna uygun olarak da Açılım’la Türk ile Kürt’ü ayrıştırmaktadır. Y-CHP takımı da bu koalisyona katılmaktadır.

Hepsinin hem Dersimcilikte hem de “ideolojisiz devlet” gibi “ideolojisiz anayasa” konusunda mutabakat kurması bundandır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Kasım 2014

1 Yorum

Tekmenin işareti: Ayakkabı

Kim demiş AKP ağaç düşmanı diye? Cumhuriyet gazetesinin dünkü haberine göre AK-Saray için tam 280 TIR ağaç ithal etmişler!

Hollanda sınırında ağaç ve bitki yetiştiren Alman Dieter Lappan, AK-Saray için 280 TIR ıhlamur, gürgen ve çınar ağacı yolladıklarını açıklamış!

Sadece Almanya’dan değil, İtalya’dan da ağaçlar getirtilmiş…

Tanesi 5 bin avro olan bu ithal ağaçların bir bölümü maalesef tutmamış!

Jöleli danışman ağaçların tutmamasından dolayı “3. havalimanı düşmanı” olan lobiyi suçlamadan önce biz söyleyelim: İklimdendir!

Holanda ile Ankara’nın farkındandır!

UYDU BEKLETEN KAFA

Bu kadarcık fark bilmemezliğe seviniyoruz. Zira bir kaç yıl önce o fark uzay ölçeğindeydi.

Anımsayalım: Çin Halk Cumhuriyeti, Türkiye’nin uydusunu uzaya fırlatacak ve Başbakan Erdoğan bu fırlatma işini ODTÜ’den canlı izleyip Türkiye’ye de izlettirerek “istikbal uzaydadır” havası atacaktı.

Ancak kalabalık Başbakanlık konvoyu gecikiyordu…

Danışmanları Çin’i arayıp “fırlatma işini 5-10 dakika geciktirmelerini” istedi!

Çin’li bilimadamları Zaytung çarpmışa döndüler!

Zira konu uzaydı, değil dakikalar, saniyeler bile önemliydi bu tür fırlatma işleri için…

Mevzuyu Erdoğan‘ın adamlarına anlatmakta zorlanınca, doğrudan düğmeye basıp Türkiye’nin itibarını kurtardılar!

SARAY ERDOĞAN’IN, FATURA MİLLETİN

Yani Holanda – Ankara iklim farkından dolayı tanesi 5 bin avrodan ağaç öldürmek bir şey değil…

Kaldı ki zenginiz, sarayımız var, 5 bin avronun lafı mı olur!

Erdoğan öyle diyor: “Burası benim değil, milletimin sarayı!

Erdoğan‘dan önce, Başbakanlık da benzer bir açıklama yapmıştı, “saray ve uçağın sahibi millet” demişti.

Gerçi anlamı belliydi, “sefası bizim, faturası sizin” demekti.

Nitekim bu açıklamadan kısa bir süre sonra faturayı gösterdiler: “1,4 milyar TL”

Erdoğan o faturanın bize yakıştığını söyledi önceki gün: “Bin odası var diyorlar, olacak elbet, biz küçük düşünmüyoruz!

HAYALİN ÇAPI

Doğru, Erdoğan küçük düşünmez, büyük düşünür, büyük hayaller kurar…

Öyle hayaller kurar ki; hayalinde 70-80 deri pantolonlu, üstsüz, zincir kolyeli adam türbanlı bir gelini Kabataş’ta taciz etmiştir, dövüp yerlere fırlatmıştır, yetmemiş bir de üzerine işemiştir, içinde bebek olan el arabasını devirmiştir…

Hayal o kadar güçlüdür ki, kimi gazeteciler bile gözlerini yumup o hayali görmüştür!

Aylar sonra mobese kayıtları gizlendikleri yerden bulunup çıkartılınca, hayalin boyutunun mizahın alanını bile aştığı anlaşılmıştır!

AYAKKABI SAVAŞLARI

1,4 milyar TL’lik saray, tanesi 5 bin avrodan ağaçlar…

Vizyon büyük, 17 Aralık’ta öğrendik: Sıfırlanamayan paralar da var!

Evet Erdoğan‘ın vizyonu büyük ama milletin de tepesi atmak üzere!

Oğlu madende can veren Recep amcanın yırtık kara lastik ayakkabası, aslında gelmeye hazırlanan bir tekmenin işaretidir!

Çünkü artık ortadadır: Bu terazi bu sıkleti çekmez!

Recep amcanın yırtık kara lastik ayakkabısı ile Recep Başkanın “ayakkabı kutusu rejimi” arasında kıyasıya bir çatışma başlamıştır!

NOT: Atatürk‘ün başöğretmen ilan edildiği 24 Kasım 1928 tarihi nedeniyle kutlanan “24 Kasım Öğretmenler Günü” bu yıl çok daha anlamlı. Zira doğru dürüst kütüphanesi olmayan üniversiteler varken, “her üniversiteye cami” projesi başlatan AKP Hükümeti “kindar nesil” yetiştirme gayretinde. Ancak Cumhuriyet öğretmenleri Cumhuriyet nesilleri yetiştirmeye devam edecektir. Ellerinizden öpüyorum.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Kasım 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın