Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

IŞİD’İN MUSUL İŞGALİNİN SONUÇLARI

IŞİD çok amaçlı bir işleve sahip olduğunu her hamlesiyle gösteriyor. Bu da arkasındaki esas kuvvete işaret ediyor:

Bağdadi, ABD’nin kontrolündeki esir kampından 2009’da serbest bırakıldı ve ardından IŞİD’in başına geçti. ABD’nin Suriye operasyonu başlayınca Esad’ı devirme cephesine sürüldü. Eski ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton IŞİD’in bir Amerikan projesi olduğunu kitabında yazıyor. ABD’li senatör Rand Paul, IŞİD’i kendilerinin silahlandırdığını açıkladı.

SURİYE’DEN IRAK’A ZORUNLU YÖNELİŞ

Ancak ABD Suriye’de Esad’ı deviremedi. AKP’den IŞİD’e uzanan enstrümanlar cephesi Suriye halkının vatan savunmasını kıramadı.

Washington, sonunda Moskova’nın gösterdiği çıkış yoluna istemeyerek sapmak zorunda kaldı.

Ardından ABD’nin taşeronu olan IŞİD’in Irak hamleleri başladı. IŞİD, 9 Haziran’da Musul’u işgal etti. IŞİD 7-8 bin militanla Irak’ın en büyük ikinci şehrini nasıl işgal edebilmişti?

Christof Lehmann’a göre IŞİD’in Irak savaşının merkez üssü, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ydi. Maliki karşıtı olan Parlamento Başkanı Nuceyfi’nin kardeşi Musul Valisi’ydi ve emrindeki birimlere çekilme talimatı vermişti. Musul’u IŞİD’e “kansız” teslim eden Vali Nuceyfi, ardından Barzani’nin yanına, Erbil’e kaçmıştı.

Peki, IŞİD’in Musul işgali hangi sonuçları doğurdu?

IŞİD’İN YARATTIĞI 9 SONUÇ

1) Barzani Musul’u bahane ederek 11 Haziran’da Kerkük’ü işgal etti ve bağımsız Kürdistan için referandum istedi.

2) İsrail, IŞİD’in yarattığı konjonktürden yararlanarak Gazze’ye saldırdı.

3) IŞİD, önceleri hedefinde Kürtlerin olmadığını ilan etmişti. Ancak şartlar oluşunca kuzeye yöneldi ve öncelikle Türkmenleri hedef aldı, ardından da Erbil’e doğru harekete geçti.

ABD, kukla devletinin başkenti olan Erbil’e kalkan olmak gerekçesiyle havadan IŞİD mevzilerine saldırdı. Dahası durumu fırsata çevirerek Barzani’yi silahlandırma kararı aldı. Böylece geçekleşme şansı olmasa da “Kürt Koridoru” planını sıcak tutabilecekti.

4) IŞİD, Türkiye’nin Musul Konsolosluğu’nu da işgal etti ve 49 görevlimizi rehin aldı. Ankara’nın fırsat varken konsolosluğu neden tahliye etmediği sorusu hâlâ yanıtsızdır. Dahası AKP Hükümeti, 49 rehine üzerinden, Türkiye’nin ulusal güvenliğine etki eden tüm bölgesel gelişmelere karşı sessiz kalabilmeye gerekçe bulmuş oldu.

5) AKP hükümeti, IŞİD’in hamlesi nedeniyle, Türkiye’nin ulusal güvenliğine dolaylı etkisi olan bir ortaklığı yürürlüğe soktu. AKP ve KDP, fırsattan yararlanarak Irak’ın petrolünü kaçak yollardan İsrail’e satmaya başladı.

6) CAP Raporu’yla Obama’ya “Kürtlerin birliğini sağlamasının” önerildiği bir süreçte gelen IŞİD’in Erbil hamlesi, Suriye’deki güç mücadelesi nedeniyle karşı karşıya olan PKK ve KDP’yi birliğe yöneltti.

7) PKK, IŞİD’e karşı savaşmayı gerekçe göstererek, ABD’den terör listesinden çıkarılmayı istedi. Hatta Beyaz Saray’ın internet sitesinden bir de kampanya başlattı. PKK nasılsa AKP’nin TBMM’den çıkardığı yasada “silahlı muhalefete” dönüşüyordu!

8) Kürtlerin birliği sağlanırken, AKP Hükümeti’nin sayesinde Türkmenler daha da parçalanıyordu. IŞİD’in saldırılarıyla bulundukları yerleri terk etmek zorunda kalan Türkmenler, bir de Ahmet Davutoğlu tarafından mezhep temelinde suçlanıyordu!

9) IŞİD’in Musul işgalinin bir diğer önemli sonucu ise ABD’ye Irak Başbakanı Nuri El Maliki’den kurtulma fırsatı doğurması oldu. Washington Irak’ın birliği yönünde adımlar atan Maliki’den uzun zamandır rahatsızdı ve arkasındaki siyasi güç nedeniyle ona katlanıyordu.

Irak Cumhurbaşkanı Fuad Mahsum’un Maliki yerine aynı partiden Haydar El İbadi’ye hükümet kurma yetkisi vermesi ve Beyaz Saray’ın anında İbadi’yi tebrik etmesi, tam bir darbe girişimidir.

STRATEJİK YÖN DEĞİŞMEYECEK

Darbeye karşı direnen Maliki konumunu koruyabilecek mi bilmiyoruz ama bildiğimiz şey şu: Irak’ın birlik yönünde bir eğilimde olması şahısların niyetinin çok ötesindedir ve stratejiktir. İbadi ya da başka bir isim bu eğilimi tersine çeviremez.

Dahası IŞİD’in yarattığı fırsatlardan ortaya çıkan yukarıda özetlediğimiz tablo da stratejik yönü değiştiremeyecek nitelikteki taktik hamlelerdir.

Yorum bırakın

10 AĞUSTOS’UN SONUÇLARI

Erdoğan’ı yüzde 51,8’le Çankaya’ya çıkaran 10 Ağustos seçimi partiler ve seçmenler açısından derslerle doludur. Bugün 10 Ağustos’u Erdoğan, CHP, MHP ve Türkiye Cephesi açısından inceleyeceğiz:

ERDOĞAN AÇISINDAN:

1) Erdoğan 55,7 milyon seçmenin sadece 20,8 milyonunun oyunu alarak Çankaya’ya çıktı. Bu, toplam seçmenin sadece yüzde 37’si demek. Yani Erdoğan Çankaya’ya çoğunluğun tercihi olarak çıkamadı.

2) Oysa Erdoğan’ın AKP’si daha dört ay önceki 30 Mart seçimlerinde 20,5 milyon oy almıştı. Üstelik seçmen sayısı da 52,7 milyondu.

Aslında yapısı açısından cumhurbaşkanlığı seçimini kıyaslamak için en uygunu 12 Eylül 2010 referandumudur. Erdoğan orada 22,2 milyon seçmenin oyunu almıştı ve seçmen sayısı da 49,6 milyondu.

Yani aslında Erdoğan ciddi bir oy kaybetmiş durumdadır!

3) Bu rakamlar, Erdoğan’ın başkanlık hayallerini bitirmiştir. Erdoğan artık sadece cumhurbaşkanıdır ve aldığı oy oranıyla ayda bir bakanlar kuruluna başkanlık etmesi mümkün değildir.

4) Yüzde 51,8 AKP’de kâğıtların yeniden dağıtılmasına neden olacaktır. Erdoğan’ın bu oy oranıyla AKP üzerinde tam denetim kurması mümkün değildir. Üç ay sonra sorunlar başlayacaktır.

CHP-MHP AÇISINDAN:

1) Ekmeleddin İhsanoğlu’nun Erdoğan’a kırmızı halı olmaktan öteye gidemeyeceği bir de rakamlarla ortaya çıkmıştır. İhsanoğlu, CHP ve MHP’nin 30 Mart’taki toplam oyunun epey altında kalmıştır.

2) Tarih kitapları şöyle yazacaktır: Erdoğan’ı CHP’nin önceki genel başkanı Deniz Baykal başbakan, şimdiki genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da cumhurbaşkanı yaptı!

3) Yine tarih kitapları şöyle yazacaktır: Gelen bir telefon üzerine Türkiye’yi 3 Kasım 2002’de erken seçime götürerek Erdoğan’a kırmızı halı seren Devlet Bahçeli, 2014’te de Erdoğan’a Çankaya için omuz vermiştir!

4) Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkaran Kılıçdaroğlu ve Bahçeli “tıpış tıpış” istifa etmelidir!

TÜRKİYE CEPHESİ AÇISINDAN:

1) Oy kullanmayan seçmen sayısı 14,8 milyondur ve bunun 2,7 milyonu yurtdışında yaşayan seçmendir. Bir de 0,7 milyon geçersiz oy var.

Katılımın genelin çok üstünde olduğu 30 Mart’ta oy kullanmayan seçmen sayısı 6,1 milyondu. Geçersiz oylar da 1,8 milyondu.

Yurtiçinde oy kullanmayan ve geçersiz oy kullananların sayısı 12,8 milyondur. Bu 30 Mart’ta 7,9’du. Yani 4,9 milyon arttı. Hepsi İhsanoğlu’na gittiğinde kuşkusuz seçim sonuçlarını değiştirebiliyordu.

CHP’lilerin bu tablodan hareketle, kaybedilen seçimin sorumlusu olarak oy kullanmayanları ilan etmesi doğru değildir. Çünkü siyasetçi faturayı seçmene çıkaramaz! Yenilginin sorumlusu sandığa gitmeyen seçmen değil, seçmeni sandığa götüremeyen siyasetçidir!

2) 3 Temmuz’a kadar bizim de desteklediğimiz yeni bir aday arayışı gerçekleşmiş olsaydı, Erdoğan birinci turda kesinlikle kazanmayacaktı. Sonuçlar bunu bir kez daha teyit etti.

Ancak hem 3 Temmuz hem de 10 Ağustos geride kaldı ve biz önümüze bakacağız. Orada da tablo lehimizedir. 55,7 milyon seçmenin 34,9 milyonu Erdoğan’a oy vermemiştir ve bu büyük çoğunluktur.

10 Ağustos süresinde, “ne Erdoğan ne Demirtaş” diyerek işte bu oluşacak tabloya işaret etmiştik. Sandığa İhsanoğlu için giden de, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin kaybedecek aday dayatmasına isyan edip sandığa gitmeyen de, Türkiye Cephesi’ndedir. 3 Temmuz ve 10 Ağustos tartışmalarını ve “sandığa gidilseydi Erdoğan kazanamazdı” suçlamalarını bir kenara bırakmalı ve Erdoğan’ı çıktığı yerden indirecek mücadeleyi seferber etmeliyiz.

3) İç ve dış politikaların işaret ettiği gerçek şudur: Erdoğan’la yürümez!

Peki, ne olacak? ABD’nin üç seçeneği var: a) Erdoğan’la düşe kalka devam etmek. b) Restorasyon hükümeti aramak. c) Amerikancı darbe.

Her üçünün de gerçekte seçeneksizlik olduğu ortadadır ve asıl Türkiye’nin bir seçeneği vardır: 34,9 milyona dayanarak ve Erdoğan’ın aldığı 20,8 milyon oyun bir bölümünün de desteğiyle Erdoğan’ı devirmek.

Bu Erdoğan’ı ABD tarafından deliğe süpürülmekten kurtaracak, Türkiye’nin restorasyon hükümetleriyle oyalanması engellenecek ve darbe tehlikesini bertaraf edecek! Yani toplam da AKP’nin de yararına olacak!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Ağustos 2014

Yorum bırakın

MAFYOKRASİ YIKILACAK

11 Ağustos’tan itibaren köklü ve devrimci bir mücadele gerektiğinin göstergesi, aşağıdaki şu 34 yıllık 12 Eylül rejimi bilançosudur:

ENSTRÜMANLAR YÖNETTİ

1980’ler: Özal.

1990’lar: Çiller.

2000’ler: Erdoğan.

2010’lar: Erdoğan.

MİLLETİN MALINA EL KONDU

1980’ler: Özelleştirme.

1990’lar: Yabancılaştırma.

2000’ler: Peşkeş çekme.

2010’ler: Kendi üstüne tapulama.

HIRSIZLIK REJİMİ

1980’ler: Benim memurum işini bilir.

1990’lar: Bal tutan parmağını yalar.

2000’ler: Götürüyor ama makarna da dağıtıyor.

2010’lar: Paraları sıfırla.

YASADIŞI YÖNETİM

1980’ler: Kontrgerilla.

1990’lar: Susurluk.

2000’ler: AKP ile F Tipi ortaklığında tertip.

2010’lar: A-Gladyo.

TÜRKİYE YALNIZLAŞTI

1980’ler: İran’a düşmanlık.

1990’lar: Irak’a düşmanlık.

2000’ler: Komşulara düşmanlık.

2010’lar: Mezhep temelinde halklara düşmanlık.

REJİM ÖLDÜRDÜ

1980’ler: Erdal Erenler…

1990’lar: Uğur Mumcular…

2000’ler: Hrant Dinkler…

2010’lar: Abdocanlar…

TOPLUM GERİCİLEŞTİRİLDİ

1980’ler: Uçaklardan atılan dua bildirisi.

1990’lar: Türban üzerinden dinci baskı.

2000’ler: El Kaide, İhvan.

2010’lar: Mezhepçilik, IŞİD.

SİSTEM ÇÜRÜTTÜ

1980’ler: Esrar.

1990’lar: Eroin.

2000’ler: Kokain.

2010’lar: Bonzai.

DEVRİM ŞART!

Türkiye ancak bir devrimle yeniden ayağa kalkacaktır!

Buna gücümüz var:

1980’ler: Bahar eylemleri.

1990’lar: Büyük madenci yürüyüşü, özelleştirme karşıtı eylemler, sürekli aydınlık için bir dakika karanlık eylemleri.

2000’ler: Cumhuriyet Mitingleri.

2010’lar: 19 Mayıs- 29 Ekim eylemleri, Silivri’yi kuşatma eylemleri, Haziran Halk Hareketi.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Ağustos 2014

Yorum bırakın

IŞİD BAHANE, HEDEF KÜRT KORİDORU

CHP çevrelerinin “ABD IŞİD’i vuruyor ama AKP IŞİD’e terörist diyemiyor” şeklindeki salt AKP karşıtlığına dayanan bakışı, en az AKP çevrelerinin “ABD Suriye’yi vursa, bu tehlike oluşmazdı” şeklindeki fırsatçı propagandası kadar ilkeldir. Zira bu türden bir bakış, bakanı en sonunda ABD saldırısından memnuniyet duymaya kadar götürür.

IŞİD’in ne olduğunu, kimin enstrümanı ve kimin cephe ortağı olduğunu saptamadan, son gelişmeleri doğru çözümlemek mümkün olmaz. Açıklamaya çalışalım:

ABD’nin IŞİD’e havadan kısmi bir operasyon düzenlemesinin resmi gerekçesini Obama yaptı: “IŞİD’in hilafetine izin vermeyeceğiz.”

Oysa ABD’nin taktik hedefi Erbil’e kalkan olmak, stratejik hedefi de Kürt Koridoru için şartları hazırlamaktır.

ABD’nin bu hamlesini en iyi açıklayan olgu ise Hasan Bögün’ün Aydınlık için incelediği CAP Raporu’dur. Çünkü o raporda Obama’ya Kürtlerin birliğini sağlaması öneriliyor.

IŞİD’İN ABD AÇISINDAN İŞLEVİ

Kürtlerin Birliği pratikte Kürt Koridoru inşa etmek ve Büyük Kürdistan demektir. ABD’nin buna gücünün olmadığı ve bu hedefinin çok gerisinde kaldığı ortada. Suriye’de yapamadığını Irak’ta da yapamayacaktır. Ancak kontrolündeki örgütleri harekete geçirerek ve Kürt örgütlerini bu amaca sevk ederek, asıl hedefe olmasa da hedefe götürecek yollardan birine çıkabileceğini düşünüyor.

İşte IŞİD burada önem kazandı ve iki kritik iş yaptı:

1) Musul’u işgal ederek, Barzani’ye Kürdistan’ın kalbi saydığı Kerkük’ü işgal etme fırsatı yarattı.

2) Erbil’e doğru yönelerek ABD’ye Erbil’e kalkan olma ve Kürt Koridoru hamlesi yapma fırsatı yarattı.

IŞİD’in bu özel görevlerini anlayabilmenin yolu, kuşkusuz onun arkasındaki asıl kuvveti görebilmemizden geçiyor. Üye sayısı en fazla 15 bin olan bir örgütün iki aydır bölgeyi bu kadar esir alabilmesinin de açıklaması arkasındaki o kuvvettedir.

ABD’Lİ SENATÖR: IŞİD’İ BİZ SİLAHLANDIRDIK

IŞİD, Irak El Kaidesi olarak 2004’te Zerkavi tarafında kuruldu. Ancak önemli dönüşümler yaşadı ve en sonunda CIA’nın denetiminde Suriye’de Esad’a karşı bir örgüte dönüştürüldü. Geçen yıl Nusra’yla yaşadığı iç çatışmalar ve El Kaide’nin IŞİD’i dışlaması bu “tam denetimle” ilgilidir.

Gelin bu gerçeğe işaret eden belli başlı bazı olguları sıralayalım:

1) IŞİD lideri Bağdadi, CIA denetimine girmesinin karşılığında hapishaneden salıverilmiş ve hızla Zerkavi’nin kurduğu örgütün en tepesine yükselmişti. (Rusya’nın Sesi, 8 Temmuz 2014)

2) ABD’li Senatörü Rand Paul, “IŞİD’i biz silahlandırdık” diyordu. (Rusya’nın Sesi, 23 Haziran 2014)

3)  Christof Lehmann’ın Hariri’ye çok yakın bir kaynağa dayandırdığı habere göre, IŞİD’in Irak savaşının merkez üssü, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ydi. (Aydınlık, 25 Haziran 2014)

Lehmann’a göre, IŞİD’in Musul saldırısına 22-23 Kasım 2013’te İstanbul’da yapılan Atlantik Konseyi Enerji Zirvesi’nde karar verildi. ABD Enerji Bakanı Ernst Monitz, Atlantik Konseyi Başkanı Frederick Kempe, eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft’ın katıldığı zirvenin konusu Kerkük merkezli Kuzey Irak petrollerinin Türkiye üzerinden satışıydı.

Kissinger, Scowcroft, Nulan, Keagan, Stavridis, Petreaus, Ricciardone ekibi, öncesinde Obama’ya “Kasım’a kadar Kürt özerkliğine razı olması için Maliki’ye baskı yapsan iyi olur” mesajı göndermişti.

CLİNTON: IŞİD ABD PROJESİDİR

4) Henüz okumadım ama Hamide Yiğit’in aktardığına göre Hillary ClintonZor Seçim” isimli kitabında IŞİD’i kendilerinin yarattığını itiraf ediyor.

ABD’nin önceki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın yazdığına göre ABD projesi olan IŞİD, 2013’ün Mayıs ayında kuruldu. ABD ile Avrupa ülkeleri, IŞİD’in bir İslam Devleti kurmasının ardından bu devleti tanıma konusunda anlaştılar. ABD ve AB ile birlikte 7 Mayıs 2013’te ilan edilmesi planlanan İslam Devleti’ni 72 saat içinde 112 ülke tanıyacaktı. (Sendika.Org, 7 Ağustos 2014)

Clinton kitabında bunun bir hata olduğunu söylüyor. Doğru,hataydı zira Suriye bu planı bozmuştu!

Şu notu da dikkatinize sunalım: Clinton IŞİD’in Musul’u işgal etmesinden bir hafta sonra “Zor Seçim” kitabının tanıtımı için çıktığı CBS televizyonunda, konu IŞİD’den açılınca şu uyarıyı yapmıştı: “IŞİD’in başlattığı kriz Türkiye ve İran’a da sıçrayabilir.” (Sabah, 17 Haziran 2014)

Çünkü IŞİD’in açacağı yol üzerinden bir Kürt Koridoru inşa edilecekse, o koridor Irak ve Suriye kadar, İran ve Türkiye’yi de ilgilendirecektir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
10 Ağustos 2014

Yorum bırakın

MİLLİYET DEĞİL MİLLET MİLLİYETÇİLİĞİ

Biz sosyalistler neden somut şartların somut tahlili diyerek milli devlet diyoruz? Neden üniter devlet diyoruz? Neden milliyetçilik diyoruz?

Soruya en iyi yanıtı tersinden Tayyip Erdoğan verdi: “Benim için Gürcü dediler. Affedersin daha çirkinini söylediler, Ermeni dediler.”

Başbakan birincisi bilinçaltını ortaya çıkaracak bir gelişme olduğunda, ikincisi de seçim dönemlerinde böyle konuşuyor. Yukarıdaki cümlesi ikinciye örnektir. Birinciye örnek de Soma’da halk tepkisiyle karşılaştığında vatandaşa “İsrail dölü” demesidir.

ERDOĞAN’IN İLAN ETTİĞİ PROGRAM

Başbakanın bilinçaltı durumlarını ve zihin yapısını psikolog ve psikiyatristlere bırakalım ve biz işin siyasi boyutuna yönelelim.

Seçim dışı zamanlarda Türk’üm demekten imtina eden Başbakan Erdoğan’a sizce neden Gürcü olmak ağır, Ermeni olmak çirkin geldi? AKP’liler bu söze neden tepki göstermedi? Bir tek ABD Büyükelçisi işaret edince mi “hepimiz Ermeni” oluyorsunuz?

Oysa yıllar önce Erdoğan açık açık Gürcü olduğunu söylemişti. Bugün değişen ne?

Şu: Hep söylediğimiz gibi, son seçimler muhafazakârlık zemininde değil vatanseverlik zemininde yürüyor. Muhalefet ise bu gerçeğin üzerinden atlayıp Erdoğan’la muhafazakârlık temelinde yarışmaya kalkıyor ve yeniliyor. Erdoğan’ın günlerdir Bayrak ve İstiklal Marşı merkezli bir kampanya yürütmesi bundandır.

Ancak Erdoğan’ın milliyetçilik maskesini seçimden hemen sonra çıkaracağını biliyoruz.

Zira “milliyetçiliği ayaklarımın altına aldım” diyen Başbakan, aslında o sözle bir program açıklamıştı: Milli devlete son, etnik yapılara dayalı özerkliklerden kurulu federasyona evet!

Erdoğan bu programdan vazgeçmemiştir ve olmak istediği başkanlık da ancak böyle bir ülkede uygulanabilir!

ERDOĞAN’IN MİLLİ DEVLETİ YIKMA GÖREVİ

Başbakan Erdoğan seçim meydanlarında bir şey daha yaptı. “Kılıçdaroğlu Alevi, Demirtaş Zaza, İhsanoğlu zaten yerli değil ama ben Sünniyim, Sünni” dedi!

Erdoğan kuşkusuz böylesi bir kutuplaşmanın siyasi getiri sağlayacağını düşündüğü için bu tür tehlikeli sözler söylemekten çekinmiyor. Daha önce de anımsayacaksınız “boy değil soy önemli soy, soy” diye miting meydanlarında etnikçilik yapmıştı.

Ancak bu sözler, siyasi getiri ötesinde Erdoğan’ın yukarıda dikkat çektiğimiz programıyla uyumlu olduğu için aslında önemlidir.

BOP eş başkanlığının önüne konulan o programı biraz daha açalım: Milli devlet yıkılacak ve millet milliyetlere ayrıştırılacak. Laiklik yıkılacak ve toplum mezheplere bölünecek; tarikat ve cemaatler üzerinden örgütlenecek. Sonrasında her grubun kendi özerkliğini yaşayacağı bir federatif yapıya geçilecek.

AÇILIM’IN SONUÇLARI

Kemalist Devrim’e bu kadar düşman olmalarının sebebi işte budur. Çünkü Kemalist Devrim, durum tam da böyle iken bir devrimle milliyetleri millet yaptı ve milli bir devlet kurarak halkları çağdaşlaştırdı.

Mustafa Kemal Atatürk o nedenle de “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”  dedi!

Bizim kimi solcularımızın anlamadığı tarihsel bir gerçekliktir bu. Onlar, millet milliyetçiliğine faşizm derler ama milliyet milliyetçiliğini demokrasi sanırlar, faşizme başkaldırı sayarlar. Milliyet milliyetçiliği yelkenine en çok rüzgâr üfleyenin emperyalizm olması da akıllarını başlarına getirmez. Emperyalizmin hedefinin milli devletleri bölmek ve etnik devletçikler kurmak olduğundan da dersler çıkarmazlar.

Erdoğan’ın Kürt Açılımı’na destek verenler, onun miting meydanlarından “sen Alevisin, ben Sünni’yim, sen Kürt’sün, sen Zaza’sın, sen affedersin Ermeni’sin” demesine kızmasınlar! Zira Kürt Açılımı tam da budur: Toplumun ayrıştırılması ve birliğin çözülmesidir.

Erdoğan o hedefle millet değil milliyet milliyetçiliği yapmaktadır.

Bu çözülmenin panzehri ise millet milliyetçiliğidir. İşte o nedenle “Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz” diyoruz!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
9 Ağustos 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN’IN DARBE GİRİŞİMİ

Erdoğan, 10 Ağustos yaklaştıkça seçim konuşmalarının merkezine “nasıl bir cumhurbaşkanı” olacağını koymaya yoğunlaştı. Son olarak “Bakanlar Kurulu’na her ay başkanlık yapacağını” söyledi.

Erdoğan’ın adım adım gelmek istediği noktaya bakanlarından Nihat Zeybekçi doğrudan geldi. Ekonomi Bakanı Zeybekçi bundan sonra Türkiye’de bir başbakan olmayacağını belirterek şöyle dedi: “Bakanlar Kurulu Başkanı olur. Türkiye’de Başbakan’ın olmayıp Bakanlar Kurulu Başkanı olur dediğiniz anda Cumhurbaşkanı nasıl olur ortaya çıkmış oluyor. Bakanlar Kurulu’na başkanlık eden, toplantıya çağıran bunu rutine bindiren yani aylık Bakanlar Kurulu toplantıları yapar hale gelen.” (Star, 7 Ağustos 2014)

YARI DİKTATÖRLÜKTEN DİKTATÖRLÜĞE

Açık ki Erdoğan, Anayasa’ya aykırı bir statü edinmeye çalışıyor.

Daha basit anlatmak gerekirse, Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçimine katılıyor ama “kazanınca cumhurbaşkanı olmam, başkan olurum, başbakanı da ortadan kaldırırım” demiş oluyor.

Bunun adı siyaset biliminde de, devletler hukukunda da açıkça darbe girişimidir.

Pratikteki anlamı ise şudur: Yarı-diktatör Erdoğan, 10 Ağustos’tan sonra diktatörlüğünü ilan etmeye hazırlanıyor!

MİT ve HSYK yasaları da zaten dikkat çektiğimiz gibi, aslında 10 Ağustos sonrasının hazırlığıydı.

ESAS HEDEFTE BİRLEŞMEK

Bakınız ilkini 5 Temmuz’da yazdığımız “10 Ağustos’ta ne yapılmalı” başlıklı incelemelerde işaret ettiğimiz durum buydu: “10 Ağustos’ta ne yapılmalı” sorusu, aslında “11 Ağustos’tan sonra Erdoğan diktatörlüğüne karşı nasıl, nerede ve kimlerle birlikte mücadele edeceğiz” sorusuydu.

Konuyu pratikte Ekmeleddin İhsanoğlu’nu boykot anlamına gelen tartışmanın dar çerçevesinden çıkarmak istememizin nedeni buydu.

Darbe girişimi yapan, kendisini Anayasa’ya aykırı olarak başkan ilan eden bir yasadışılığa karşı ancak bir cephe mücadelesi verilebileceği açıktır.

Cephe siyasetlerinin merkezinde de esas vuruşun yapılacağı hedefte ortaklaşma ilkesi vardır.

ÖNCE BAŞKAN SONRA ANAYASA

Gelin önce durumu saptayalım:

BOP eş başkanlığının önüne Türk-Kürt Federasyonu projesi konuldu. Açılım da bunun içindi.

Türkiye Cumhuriyeti gibi üniter devletler parlamenter sistemle ama federasyonlar başkanlık sistemiyle yönetilirdi. Zaten başkan olmak, Erdoğan’ın ruh iklimine de uygundu.

Yeni Anayasa çalışmasının hedefi, Anayasa’yı başkanlık modeline uygun hale getirmekti.

Ancak merkezinde İşçi Partisi’nin olduğu tüm milli kuvvetler birleşti ve Yeni Anayasa’ya geçit vermedi.

Erdoğan o nedenle şimdi açık darbeye yöneldi ve durumu “madem anayasayı değiştirip başkan olamıyorum, o zaman önce başkan (diktatör) olur, sonra anayasa yaparım” demeye getirdi.

10 Ağustos günü ortada bir sandık olması, bu gerçeği değiştirmiyor!

ERDOĞAN’A KARŞI TÜRKİYE CEPHESİ

Yeni Anayasa’ya nasıl geçit verilmediği sorusu, 11 Ağustos’tan sonra Erdoğan’a karşı nasıl mücadele verileceği gerçeğinin yanıtını da içeriyor!

Öncü ve milli kuvvetler, Erdoğan’a karşı Türkiye Cephesi inşa etmelidir!

Bu cephe iktidarın karakteri nedeniyle aynı zamanda “diktatörlüğe karşı birleşik cephe” niteliği taşıyacaktır.

Türkiye’nin önü ve milli kuvvetleri o nedenle taktik esnekliği daha da geliştirmeli ve esas vuruşu yapabilmek için esas hedefte birleşmeye yoğunlaşmalıdır.

Diğer tüm hedefler 11 Ağustos’tan sonra talidir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
8 Ağustos 2014

Yorum bırakın

YAŞ’TA KUMPASA DEVAM

Bir gün erken biten Yüksek Askeri Şura’nın (YAŞ) açıklanan kararlarını iki maddede özetleyebiliriz:

1) Ergenekon ve Balyoz davalarından tahliye olan 13 general ve amiralin tamamı emekli edildi.

2) Jandarma Genel Komutanı Org. Servet Yörük emekli edildi.

Peki, bu iki karar ne anlama geliyor?

ERDOĞAN: ERGENEKONCULARI TEMİZLEDİK

1) TSK’de kumpasa devam edildi. Tertip ve davalarla tıkanan süreç, YAŞ üzerinden tamamlanıyor!

Erdoğan, YAŞ kararlarının açıklanmasından sonra çıktığı NTV canlı yayınında bu gerçeği şu sözlerle ortaya koydu: “Şura’da, gerek Balyoz gerek Ergenekon gibi davalarda kim olursa olsun bunların emekliye ayrılması gerekir dedik. Bunların içinde emekli olmayan kalmadı, hepsi emekli edildi.” (NTV, 5 Ağustos 2014)

2) Erdoğan ve kurmaylarının “Ordumuza kumpas kuruldu” diyerek kendini aklamaya çalışmasının ve tertibin adresi olarak F Tipi yapıyı işaret etmesinin gerçek olmadığı, YAŞ kararlarıyla ortaya çıktı!

Erdoğanlar Gladyo’nun siyasi amirleri olarak, kumpasın da asli sahipleriydi!

PARALEL YALANLAR

3) Erdoğan ve kurmaylarının “Paralelciler tarafından kandırıldık” demesi gerçeği yansıtmıyordu. Zaten Erdoğan gerçek olsa bile “kandırıldık” demeyi hazmedemeyecek bir egoya sahiptir.

“Kandırıldık” demişlerdi çünkü F Tipi yapıyı hedef alırken ortaya çıkan “suç ortaklığı” baskısını hafifletmek istiyorlardı. “Amacım için gerekirse papaz elbisesi giyerim” diyen Erdoğan, önündeki engelleri aşmak için manevra yapıyordu.

Ancak Erdoğan, bu manevraları yaparken arkasında kalın izler de bırakıyordu. Örneğin Kanal 24’de katıldığı programda paralel yapıyı 2010 yılında yapılan referandumdan sonraki atamalarda fark ettiğini açıkladı. (Kanal 24, 4 Ağustos 2014)

Oysa 17 Aralık yolsuzluk operasyonu sürecinde, yani 2013’ün sonunda ve bu yılın başında hâlâ “ne istediler de vermedik” diyordu!

2010’da paralel yapıyı fark eden bir Erdoğan, 2013’te “ne istediler de vermedik” diyebilir miydi?

Bu durumun açıklaması şudur: Erdoğan paralel yapıyı 3 Kasım 2002’den ve hatta öncesinden beri biliyordu. Zira 28 Şubat, içindeki darbeci Truva atlarına rağmen Gladyo’ya hasar vermiş, Susurluk’ta görüldüğü gibi onu bir ölçüde parçalara ayırmıştı. Parçalar paralel olmuştu.

İşte Erdoğan, daha 3 Kasım 2002 seçimlerinin öncesinde bütün bu parçaların toplamının başına oturtulmuştu; Çiller Özel Örgütü’nü, Tayyip Özel Örgütü olarak devralmıştı. Ve öyle olduğu için de, daha başbakanlık gibi bir sıfatı yokken Oval Ofis’te Bush tarafından kabul edilmişti.

Yani F Tipi yapı en başından beri Galdyo’nun emniyet ve yargı ayağıydı, Erdoğan da siyasi lider ve BOP eş başkanı olarak F Tipi ve diğer tüm yapıların hepsinin amiriydi!

Yani F Tipi polis şeflerinin “başbakanın verdiği direktifle ve siyasi perspektifle operasyon yaptık” demesi gerçeği yansıtıyordu.

4) Erdoğan’ın açıkladığı gibi Ergenekon ve Balyoz sanıkları emekli edilmişti ama daha önce paralelci olduğu iddia edilen bazı isimler terfi almıştı.

Gerçi bunların paralelci olduğu da iddiadan ibaretti ve doğru da olsa, yalan da olsa bu iddia AKP’nin TSK’ye operasyonu için YAŞ öncesinde kullanılıyordu!

JANDARMA’YA MİT TIR’I UYARISI

5) Jandarma Genel Komutanı Org. Servet Yörük’ün tasfiyesi ise iki anlama gelmektedir:

a) Org. Yörük’ün görev süresinin bir yıl uzatılacağı ve Org. Necdet Özel’in emekli olmasıyla yerine atanacağı konuşuluyordu. Org. Yörük emekli edilerek Org. Hulusi Akar’ın genelkurmay başkanı olmasının önü iyice açılmış oldu.

b) YAŞ’tan hemen önce haklarında soruşturma yürütülen Ankara İl Jandarma İstihbarat Komutanı Yarbay Erdal Turna ve 20 kişilik ekibi, MİT TIR’larına operasyon nedeniyle görevden alındı.

Yarbay Erdal Turna milli ve Kemalist bir subay olarak biliniyordu, parlak bir sicili vardı.

TIR operasyonunun gerçekte cemaatle bir ilgisi yoktu ve ulusal güvenlik gereği yapılan milli bir operasyondu!

Yörük, ismi Erdoğan nezdinde çok rahatsızlık yaratmasa da, bu türden milli hamlelere yanıt ve Jandarma’ya uyarı için emekli edilmişti!

Sonuç olarak Ergenekon tertibi ve kumpas bu YAŞ’ta da sürmüş ve TSK’nin üst yapısı bir parça daha budanmış oldu!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
7 Ağustos 2014

Yorum bırakın

AFRİKA’DA ABD-ÇİN SAVAŞI

Washington’da üç gündür süren ABD-Afrika Liderler Zirvesi bugün sona eriyor. ABD, 50 Afrika liderinin katıldığı bu zirveyi ilk defa düzenledi ve hedefinde Çin var!

Zira bu türden bir zirveyi, 2000 yılından bu yana Çin-Afrika İşbirliği Forumu (FOCAC) adı altında Pekin yönetimi düzenlemekteydi. Sırayla Çin ve Afrika’da ve üç yılda bir yapılan Forum’un ilki 2000 yılında Çin’de, ikincisi 2003’te Etiyopya’da, üçüncüsü 2006’da Çin’de,  dördüncüsü 2009’da Mısır’da ve beşincisi 2012’de Çin’de yapılmıştı.

OBAMA’NIN AFRİKA ATAĞI

ABD-Afrika Liderler Zirvesi, esas olarak Washington’un Afrika’daki Çin ağırlığına yönelik bir denge arama girişimi olarak yorumlanabilir.

Rakamlar da bu gerçeği teyit ediyor: Çin’in Afrika’ya yıllık yatırım miktarı 60 milyar doları geçmiş durumda. Çin’in kalkınma yardımlarının yüzde 46’sı Afrika’ya yapılıyor. Çin, 2009 yılından bu yana Afrika’nın en büyük ticari ortağı durumunda. Çin’in Afrika’yla ticaret hacmi, son beş yılda 100 milyar dolardan 200 milyar dolara çıkmış durumda. Afrika’da yaşayan Çinli sayısı 1 milyonu geçti.

ABD, işte bu durumu dengelemek üzere, 2009’dan başlayarak ama ağırlıklı olarak 2012 yılından itibaren atağa geçti. ABD’nin önceki Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Çin’i Afrika’da sömürgeci olmakla suçlayan konuşmasıyla birlikte, Washington hamle yapmaya başladı. Obama’nın geniş Afrika gezisinin hedefi de buydu.

ABD’NİN ASKER GÜÇ KARTI

Peki, ekonomik krizini atlatamamış, sürekli borçlanan, borcu gelirinin üzerinde seyreden, savunma bütçesinde sık sık kesinti yapan, asker sayısını azaltan bir ABD, Çin’i Afrika’da nasıl dengeleyecek? Bu işi parayla yapamayacağı ortada!

ABD, AFRICOM adıyla bilinen Afrika’daki askeri kuvvetini “özel savaş” kapsamında devreye sokarak denge aramaya yöneldi:

1) ABD, Çin’in etkili olduğu Afrika ülkelerinde “terörizmle mücadele” adı altında, askeri eğitim ve modernizasyon faaliyeti başlattı. Los Angeles Times gazetesinin haberine göre ABD 38 Afrika ülkesinde 5 binden fazla asker bulundurmakta.

2) Pentagon, “İslami Terörizmle Mücadele Stratejisi” kapsamında, Eritre ve Çad gibi ülkelerde silahlı gruplar oluşturdu. Bu gruplara dayanarak Çin’in etkili olduğu ülkelerde istikrarsızlık operasyonları yürüttü.

3) ABD, Çin’in ticari ortağı olan ülkelerden örneğin Sudan’ı böldü, örneğin Mali’de askeri darbe yaptı.

Özetle ABD, Çin’i dengelemek üzere askeri gücünü devreye soktu.

ÇİN’İN PARA VE SİYASET AVANTAJI

Çin her ne kadar Afrika’da ABD’nin askeri gücüne karşı koyamayacaksa da, üç önemli avantajı var: Para, ticaret anlayışı ve siyaset anlayışı.

Pekin yönetimi Afrika’yla ilişkilerini “sömürgeci güçlere karşı kardeşlerin mücadelesi” olarak tanımlıyor ve buna uygun davranıyor.

Çin, sömürgeci emperyalist devletlerden farklı olarak, Afrika’da kalkınmaya ağırlık vererek kazanıyor ve kazandırıyor.

Bu ilişki biçimin sonuçları ise en iyi rakamlarla anlaşılıyor: Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre dünyanın en hızlı gelişen 10 ekonomisinden 7’si Afrika’da yer alıyor. IMF, 2013’te yüzde 4,7 büyüyen sahra altı Afrika ekonomilerinin bu yıl yüzde 5,2 ve gelecek yıl da yüzde 5,5 büyüyeceğini öngörüyor.

Ve Pekin yönetiminin Washington’a karşı bir diğer avantajı da Afrika’da yürüttüğü siyasettir. O siyasetin merkezinde de ülkelerin içişlerine müdahale etmeme ilkesi vardır.

Ama Çin pratikte çok daha önemli bir şey yapmaktadır: ABD’nin “İslami Terörizmle Mücadele Stratejisi”ne karşı, İslami gruplarla ve yerel aşiretlerle işbirliği yapmaktadır!

Bu da Çin’i Afrika’da ABD’ye karşı daha avantajlı konuma getirmektedir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
6 Ağustos 2014

1 Yorum

ABD’DE GÜVENLİK EKSENLİ BÖLÜNME VE İÇ ÇARPIŞMA

AKP ile F Tipi yapı arasındaki çatışmayı Gladyo’nun kanatları arasındaki çarpışma olarak nitelememize yapılan itirazlardan biri şu: “Gladyo içinde böylesi bir çatışma olmaz. Çatışma olursa adı Gladyo olmaz.”

Bilime göre 1, 2’ye bölünür; dolayısıyla Gladyo da bölünür ve parçaları arasında çarpışma yaşanır. Aksini iddia etmek, metafiziktir.

Bırakın Türkiye’deki Gladyo’nun içinde bölünmeler ve iç çarpışmalar yaşandığı gerçeğini, Gladyo’nun merkezinde, ABD’de bile kanatlar arası güçlü çarpışmalar var. Hatta ABD zayıfladıkça, bu çarpışmalar daha da derinleşmektedir.

OBAMA GÜVENLİK SORUNU İLAN EDİLDİ

Bakınız sadece son 10 gün içinde ortaya çıkan şu gelişmeler bile, Gladyo’nun ana karargâhında, yani ABD’de bile iç çarpışmanın nasıl sertleşebildiğini göstermektedir:

1) Anayasal yetkilerini aştığı gerekçesiyle ABD Başkanı Barack Obama aleyhine dava açılabilmesini sağlayan tasarı, ABD Kongresi’nin alt kanadı olan Temsilciler Meclisi’nden geçti.

ABD Kongre tarihinde bir ilk olan bu durumun görünen gerekçesi, Obama’nın başkanlık kararnameleri ile Kongre’yi devre dışı bıraktığı iddiası. Oysa Obama 6 yılda 183 kararname çıkardı ve örneğin Bush’un 8 yılda çıkardığı kararname sayısı 291’di.

2) Obama’nın bu köşede de çok incelediğimiz güvenlik doktrini, ABD Kongresi’nin Ulusal Güvenlik Konseyi tarafından “ülke için tehdit” olarak değerlendirildi.

ABD Kongresi Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Dünya Enstitüsü ile birlikte hazırladığı raporun ortaya koyduğu şu sonuç ise tam bir tehdit: “Askeri harcamalar ve ordudaki asker sayısının azaltılması kaçınılmaz olarak ABD’nin kendini koruma yetersizliğine yol açacak ve teröristlerin ABD topraklarına yeni bir saldırı düzenlemesiyle sona erebilecek.”

3) CIA’nın ABD Senato İstihbarat Komitesi’nin bilgisayarlarına girdiği ortaya çıktı. CIA Başkanı John Brennan özür dilemek zorunda kaldı.

4) Hakkında dava açılan ABD’nin Irak’taki özel savaş örgütlerinden Blackwater, Irak’taki katliamda delilleri kararttığı iddiasıyla süren davada, ABD hükümetini suçladı.

5) İsrail’in ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’yi dinlediğinin ortaya çıktığı ve karşılığında Obama ile Netanyahu’nun Gazze konuşması tapelerinin yayınlandığı şu süreçte, üst düzey Pentagon yetkilisi General Michael Flynn, “Eğer Hamas yok edilseydi, çok daha kötü sonuçlarla karşılaşırdık” dedi!

HER KURUM BÖLÜNÜYOR

Son 10 günde yaşanan bu gelişmeler, ABD içindeki bölünmenin somut sonuçlarıdır.

Peki, ABD neden bölündü? ABD, Irak ve Afganistan’da yenildiği için bölünüyor. Amerikan devlet aygıtı ve hâkim sınıfları, geri çekilmeyi savunanlar (realistler) ile sonuna kadar devam etmeyi isteyenler (müdahaleciler) arasında bölünüyor.

Obama’nın Ortadoğu yerine Asya-Pasifik merkezli ilan ettiği güvenlik doktrini sonrasında bu bölünme gittikçe sert çarpışmaya dönüştü.

Üst düzel generallerin görevden alındığı, hatta CIA Başkanı David Petraeus’a gönül ilişkisi üzerinden görev bıraktırıldığı bu süreçte, saflaşma önce kurumlar arasındaydı: CIA ve Dışişleri Bakanlığı bir tarafta, Pentagon ise diğer taraftaydı.

CIA ve Dışişleri daha müdahaleci bir tutumu, Pentagon ise daha realist davranarak geri çekilmeyi savunuyordu. Beyaz Saray bu süreçte Pentagon’a yakın bir tutum sergiliyordu.

Ancak çelişmeler derinleştikçe, ayrışma kurumlar arası olmaktan çıktı ve her kurum kendi içinde bölündü.

Tipik örnektir: ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ABD Savunma Bakanı Leon Panetta ve CIA Başkanı David Petraeus üçlüsüne ait Suriye planı Obama tarafından reddedildi ve bu kamuoyuna duyuruldu. Ardından her üç isim de çeşitli gerekçelerle sıra sıra tasfiye edildi.

Çarpışma sadece tasfiyelerle de sınırlı değil. Örneğin sonradan ortaya çıkan her bulgu, Boston Maratonu’na yapılan bombalı saldırının bu iç çarpışmanın bir yansıması olduğunu ve Obama’ya uyarı olduğunu ortaya koydu. Hatta oyuncu Shannon Richardson’un Obama’ya zehirli mektup göndermesi de bu çarpışmanın bir yansımasıydı.

Sonuç olarak değil Türkiye’deki Gladyo’da, güç erozyonu nedeniyle ana karargâh olan ABD’de bile iç çatışma yaşanmaktadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
5 Ağustos 2014

Yorum bırakın

PUTİN-MERKEL ANLAŞMASI ABD’NİN HEDEFİNDE

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Almanya Başbakanı Angela Merkel’in “Ukrayna krizini sona erdirmek” için gizlice görüştükleri iddia edildi. İngiliz Independent gazetesinin haberine göre ikilinin görüşmesinin detayları şöyle:

1) Avrupa ve uluslararası toplum Kırım’ın bağımsızlığını ve Rusya’ya katılmasını onaylayacak.

2) Ukrayna NATO’ya katılmaktan vazgeçecek, Moskova ise Kiev’in AB ile ticaret anlaşmalarına müdahale etmeyecek.

3) Ukrayna, Rusya’nın Gazprom şirketiyle uzun dönemli bir anlaşma imzalayacak.

4) Moskova, Kiev’e yardım paketi yapacak.

MALZEYYA UÇAĞI NEDEN DÜŞÜRÜLDÜ?

İddiaya göre Ukrayna üzerinde düşürülen Malezya uçağı sonrası Putin ile Merkel arasındaki görüşme sonra erdi ama bir başka iddiaya göre ikili, olayın ardından da müzakerelere devam etti.

Bize göre bu haber doğruydu. Zira Putin ve Merkel, zaten Fransa Cumhurbaşkanı Francis Hollande’ın da bulunduğu üçlü bir görüşmeyi, 6 Haziran’da, Normandiya çıkarmasının yıldönümünde yapmıştı.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Poroşenko, bu üçlü görüşmeye paralel olarak, Putin’e NATO’ya girmeyeceği ve füze kalkanını topraklarına konuşlandırmayacağı güvencesini vermişti.

Aydınlık Gazetesi dış politika yazarı Hasan Bögün’e göre ABD’nin buna yanıtı, Malezya yolcu uçağının düşürülmesi ve arkasından Ukrayna hükümetindeki Banderacı ve sağcı ortaklarının ayrılması oldu.

Uluslararası Avrasya Hareketi’nin Başkanı ve Jeopolitika Dergisi Baş Editörü Leonid Savin’e göre de Malezya uçağının düşürülmesinin üç hedefi vardı: “Rusya’yı şeytanlaştırma sürecine devam etmek, Ukrayna ordusuna savaş bölgesinde manevra imkânları sağlamak ve Batı’yı Ukrayna krizi meselesinde birleştirmek.” (Aydınlık, 26 Temmuz 2014)

Bögün ve Savin’in değerlendirmeleri paraleldi ve toplamda aynı hedefe işaret ediyordu: Uçağı ABD düşürmüştü!

Artık daha da somutlayarak söyleyebiliriz: Malezya uçağının düşürülmesinin hedefinde Rusya-Almanya yakınlaşması ve Ukrayna konusunda yaptıkları işbirliği vardı!

RUSYA BATI’YA DEĞİL ÇİN’E YAKLAŞTI

Şu saptama belki iddiamızı daha da somutlamamıza yardımcı olacak:

ABD’nin Asya Pasifik merkezli yeni güvenlik doktrinin gerçekleştirilebilmesi, yani Çin’i çevrelemenin başarılı olabilmesi, Zbigniew Brzezinski’nin gösterdiği gibi Washington’un “daha büyük Batı” inşa edebilmesine bağlı.

Hatta Brzezinski sadece ABD ile AB arasındaki ilişkileri restore etmenin yeterli olmayacağını, Türkiye ve Rusya’nın da “daha geniş Batı”ya dâhil edilmesi gerektiğine işaret etmişti.

Ancak bırakın ABD’nin Rusya’yı Batı’ya dâhil etmesini; tersine Rusya, Çin’e daha da yaklaştı.

Moskova ile Pekin’in 400 milyar dolarlık enerji anlaşması, Washington’un “daha geniş Batı” hedefine son noktayı koymuş oldu!

ALMANYA ABD DENETİMİNDEN KOPMAYA BAŞLADI

Fakat ABD açısından kısa vadede daha kötüsü, Almanya’nın son yıllarda gittikçe Rusya-Çin eksenine yakınlaşması oldu. Berlin, Pekin ve Moskova ile yakınlaşarak hem Batı’nın krizini en az kayıpla atlatan ülkesi oldu, hem de bu ülkelerle yakın işbirliğine dayanarak Avrupa içindeki siyasi konumunu güçlendirdi.

İşte Ukrayna krizi bu nedenle, ABD’nin Suriye konusunda Rusya’yı dengeleme hamlesi olmanın dışında, Almanya ile Rusya arasına kama koyma girişimiydi.

Ancak tersi oldu; Almanya, ABD’nin denetim alanından gittikçe kopmaya başladı.

Bu süreçte şu gerçeklerin ortaya çıkması da bu kopmayla doğrudan ilgilidir:

1) ABD’nin Almanya Başbakanı Angela Merkel’i dinlediği ortaya çıktı.

2) Alman istihbarat kurumu BND’nin çalışanı, CIA ajanı çıktı.

3) Berlin, Washington’la güvenlik ve savunma işbirliğinin seviyesini en alt seviyeye düşürdü.

4) Berlin, Washington’un istihbarat faaliyetlerini izlemeye aldığını ilan etti.

Bu süreçte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Polonya’yı CIA’yla işbirliği nedeniyle mahkûm etmesi de bu çarpışmaya işaret enden önemli bir mesajdı.

Ve ABD’nin Rusya’ya yaptırımları genişletme kararı alması, çarpışmanın gittikçe sertleşeceğine işaret ediyor!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ağustos 2014

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın