Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları

AÇILIM’IN 2. AŞAMASINDA DIŞ FAKTÖR

AK Medya’nın amiral gemisi Yeni Şafak, Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın önceki gün “Açılım’da ikinci aşamaya geçtik” açıklaması yapmasından sonra, dün hükümetin bu konudaki yol haritasını açıkladı. Buna göre Açılım’ın 2. aşaması, 4 maddenin 18 ayda uygulanacağı bir yol haritasıdır:

1) AKP Akil Adamlar heyetinden sayıca daha az bir İzleme Kurulu oluşturacak.

2) Kaçırılan çocuklar için bir geri dönüş yasal düzenlemesi hazırlanacak.

3) Haklarında kırmızı bülten çıkarılmayan örgüt üyelerine kolaylık sağlanacak.

4) Sadece HDP heyeti değil, STK ve gazeteciler de Öcalan’la görüşebilecek.

Gazeteye göre MİT ile Öcalan’ın ve HDP ile PKK’nin yaptığı iki ayrı görüşmede de taraflar bu yol haritası konusunda mutabakat sağladılar. (Yeni Şafak, 3 Haziran 2014)

ÖCALAN İSTEDİ ERDOĞAN KURUYOR

Bir mutabakat olduğu, hatta Öcalan’ın önerilerinin AKP uygulaması haline geldiği ortadadır.

Zira HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder, İmralı’dan döndükten sonra şu açıklamayı yapmıştı: “Öcalan sürecin şeffaf ve halkın denetimine açık yürümesini istiyor. Güncel olan tartışmaların yaşanmaması için bunun bir İzleme Kurulu üzerinden denetlenmesi gerektiğini, böylece bu sorunların en aza ineceğini ve giderek sıfırlanacağını düşünüyor.” (ANF, 2 Haziran 2014)

Yani tıpkı Öcalan’ın Akil Adamlar heyeti önerisi gibi, İzleme Kurulu önerisi de AKP tarafından yerine getirilmektedir!

Kuşkusuz bu anlaşma dün de belirttiğimiz Cumhurbaşkanlığı süreciyle doğrudan ilgilidir. AKP ve PKK, Haziran Halk Hareketi’nin rafa kaldırttığı ve takvimini ötelediği Açılım’ı birbirlerine karşı koz olarak yeniden kullanmaktadırlar. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmak istemesi ile PKK’nin kullanıma açık yüzde 7 oyu buluşturulmaya çalışılmaktadır.

Kuşkusuz AKP’nin düşüşünü milliyetçi söylemlerle frenleyebildiği bir siyasi atmosferde bu ilişki, sözde PKK karşıtlığı ile perdelenmeye çalışılacaktır.

ABD, AKP’Yİ NASIL KULLANIYOR?

Cumhurbaşkanlığı seçimi, AKP ile PKK’nin Açılım’da 2. aşamaya geçmesinin iç nedenidir. Ancak bir de dış neden vardır.

ABD Başkanı Barrack Obama’nın 28 Mayıs tarihli West Point Harp Akademisi konuşması toplamda Washington’un gerileyişini resmetmesi bakımından çok önemliydi.

Gerçi ABD’deki “realistler” ile “müdahalecilerin” çarpışması sonuçlanmış değil ama şu aşamada Beyaz Saray’ın dış politikası, savaşmamayı esas alıyor. Nitekim Obama da konuşmasında bunu teyit etti.

Ancak bu Suriye konusunda elini tamamen çekeceği anlamına gelmiyor. Obama, West Point Harp Akademisi’nde, Şam’a karşı aralarında Türkiye’nin de olduğu dört ülkeye yardım yapacaklarını açıkladı.

Peki, nedir bu yardımlar? Daha doğrusu neyin karşılığında yapılan yardımlardı? O ayrıntıları da Şafak Terzi arkadaşımızın ABD’li Senatör Richard Black ile yaptığı ve bugün Aydınlık’ta yayımlanan başarılı söyleşisinden öğreniyoruz:

1) ABD Libya’dan Türkiye’ye silah gönderiyor, Türkiye de bu silahları Suriye’ye geçiriyor.

2) ABD Türkiye’de her ay 250 cihatçı eğitiyor.

AÇILIM’DA PYD FAKTÖRÜ

Şimdi anlaşılıyor ki, ABD bu uygulamaları büyütecek.

Tam bu zamanda, yani ABD’nin “silahlar yanlış ellere gidiyor” diyerek El Kaide (Nusra ve IŞİD) dışı yapıların desteklenmesi gerektiğini belirttiği bir süreçte, Ankara’nın Nusra’yı terör örgütleri listesine alması da özel anlam kazanıyor.

Bu durum kuşkusuz bir süredir Suriye’nin kuzeyinde otorite olmaya çalışan PYD’nin El Kaide ile çatışmasında Ankara’nın takınacağı yeni tavra da yansıyacaktırç İşte Açılım’da 2. aşamaya geçilmesinin dış nedeni budur!

Zaten Açılım’ın ABD’li mimarlarından Hugh Pope’un “açılım yasal güvence altına alınmalı” çağrısının takvimi de bunu göstermektedir. (ANF, 3 Haziran 2014)

Peki, ABD buradan bir başarı elde edebilecek midir? Elbette hayır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Haziran 2014

Yorum bırakın

AKP-PKK 19 MAYIS’TA 2. AŞAMA İÇİN ANLAŞTI

İmralı’dan dönen HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in açıklamalarına bakılırsa, Erdoğan’ın B ve C Planı Öcalan’mış!

Çünkü Öcalan’ın belirttiğine göre, son devlet heyetiyle yaptığı görüşmede Açılım ilk kez bir programa ve bir takvime bağlanmış! (ANF, 2 Haziran 2014)

Üstelik Öcalan’ın açıklamalarına göre Açılım’da yeni bir aşama da başlatılmış!

ATALAY: YENİ AŞAMA YOLDA

Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay da Öcalan’ı teyit eden açıklamalarda bulundu. Atalay, Açılım’da bir tıkanma olmadığını ve diyalogların sürdüğünü, yeni bir aşamanın yolda olduğunu söyledi.

Hatta Atalay, Erdoğan’ın başkanlığını yaptığı 19 Mayıs tarihli Açılım toplantısında, daha somut ve yeni bir yol haritasının üzerinde çalışılmasının kararlaştırıldığını belirtti! (Kanal 7, 1 Haziran 2014)

Peki, Öcalan ile Atalay’ın belirttiği bu yeni aşama ne?

3 AŞAMALI AKP-PKK AÇILIMI

Gerek AKP sözcülerinin gerekse PKK sözcülerinin bugüne kadarki açıklamalarına göre Erdoğan-Öcalan Açılımı 3 aşamalıydı:

1) Ateşkes ve geri çekilme.

2) Yasal ve anayasal adımların atılması.

3) Öcalan’ın da serbest bırakıldığı normalleşme aşaması.

Gelişmelere bakılırsa 1. aşama, PKK’den ziyade TSK’nin geri çekilmesi şeklinde tamamlandı.

2. aşama için de pek çok yasal düzenleme yapıldı. Ancak o noktada Öcalan’ın talepleri hâlâ tam olarak karşılanmış değil. Nitekim 1 Haziran’da Öcalan’la görüşen Sırrı Süreyya Önder’in belirttiğine göre programa ve takvime bağlananlar şunlardır: “Yasal çerçeve, demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılması, hasta tutsalar, Terörle Mücadele Yasası’nın düzenlenmesi vs.” (ANF, 2 Haziran 2014)

İşte Atalay’ın “yeni aşamaya geçildi” dediği, tamamlanamayan bu 2. aşamadır. Şimdi AKP Hükümeti’nin görevi Açılım için bir “yasal çerçeve” hazırlamaktır!

ANALARIN EYLEMİ AKP İÇİN MİLAT

Peki, AKP’nin PKK ile böyle açıktan yeni aşamalar başlatması, Öcalan için yasal çerçeveler oluşturması Cumhurbaşkanlığı seçimine olumsuz yansımayacak mı? Zira AKP 30 Mart seçimlerinde de görüldüğü üzere ancak PKK karşıtı sözde bir söylemle milliyetçi oylara oynayarak düşüşünü bir ölçüde durdurabiliyor.

İşte burada devreye “tahterevalli yöntemi” giriyor! Yani öyle bir şey olmalı ki, öyle bir manivela bulunmalı ki, bir ucunda AKP’nin, bir ucunda PKK’nin oturduğu tahterevalli, sorunsuz hareket edebilsin.

Yani hem Açılım sürebilsin, hem de Cumhurbaşkanlığı seçimleri tehlikeye düşmesin.

O manivela, PKK’nin kaçırdığı çocukların analarının haklı eylemidir! AKP o eylemi kullanarak ve ana edebiyatı, çocukları kurtarma edebiyatı yaparak yine bölünme açılımını “barış” ve “çözüm” diye maskeleyebilecektir. Üstelik AKP bu eyleme yaslanarak sözde PKK karşıtlığı görüntüsü de verebilecektir.

Başbakan Yardımcısı Emrullah İşler tam da bu nedenle anaların eylemini “bir milat” olarak nitelemiştir. (Yeni Şafak, 2 Haziran 2014)

AÇILIM’I RAFA HAZİRAN KALDIRMIŞTI!

Burada Türkiye açısından esas önemli olan Erdoğan ile Öcalan’ın ne planladığından çok, bu planın nasıl durdurulabileceğidir. Orada da çok önemli bir deneyim vardır:

Erdoğan ile Öcalan’ın 19 Mayıs (bu tarihin neden seçildiği de ayrı bir yazı konusudur) tarihli yeni aşama anlaşması, aslında tam bir yıl gecikmiştir. Geçen yılki Haziran Halk Hareketi, AKP-PKK ortaklığının takvimini erteletmiş, açılımı rafa kaldırtmıştır. O gün yurt çapında Gezi eylemleri olmasa AKP ile PKK çoktan 2. aşamayı da tamamlamış olacaktı.

Dün Türk Bayrağı’nı dalgalandırarak “Mustafa Kemal’in askeri” olma kararlılığı ilan etmenin hedefinde sadece Erdoğan değil, Öcalan da vardı! Türk milleti dün olduğu gibi bugün de Erdoğan-Öcalan anlaşmasını tarihin çöp tenekesine atabilecek durumdadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
3 Haziran 2014

Yorum bırakın

31 MAYIS DERSLERİ

Gezi ya da Haziran Halk Hareketi’nin birinci yıldönümü için 31 Mayıs’ta yapılan eylemleri, bugün daha çok veriye sahip olarak değerlendirebiliriz.

Öncelikle belirtelim: Erdoğan’ın tehditlerine, Taksim’e yığılan polislere ve ulaşımın durdurulmasına rağmen saat 19.00 için harekete geçilebilmiş olması çok çok önemlidir!

Zaten mesele anmak değil, mücadeleyi sürdürmektir. O nedenle belirli bir günden ziyade esas olan süreçtir. 31 Mayıs da bu bakımdan umut vermiştir.

Fakat o umudu ete kemiğe büründürebilmek de 31 Mayıs’ı eksileriyle birlikte değerlendirebilmekten geçer. O eksileri masaya yatırarak ancak Haziran’da, Temmuz’da, Ağustos’ta artıları çoğaltabileceğiz.

Peki, eksiler nelerdi?

1) TÜRK BAYRAĞI YOKTU!

Bakın 1 yıl önceki Haziran Halk Hareketi’nin en önemli dersidir aslında: Taksim’e Türk bayrağıyla çıkılır!

Çünkü Türk bayrağı sadece bir siyasal hedefi işaret etmez, aynı zamanda kitleselleşmeyi, halkla birleşmeyi, en geniş siyasal kesimleri bir alanda toplayabilmeyi sağlar.

Ancak o bayrağın altında sağcıyla solcuyu, öğrenciyle emekçiyi, aydınla işçiyi, zenginle yoksulu bir araya getirebilirsiniz.

Ve ancak o bayrağın altında sizi ezmeye gelmiş kolluk kuvvetlerine karşı güçlü olursunuz.

2) ‘MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ’ SLOGANI AZDI

Geçen yılın en çok atılan sloganıydı. Çünkü “Mustafa Kemal’in askeri” olmak bir programı anlatıyordu. Neydi o program?

Cumhuriyetçi olmaktı, Erdoğan rejimine karşı ülkeyi savunmaktı, aydınlanmayı ve laikliği bayraklaştırmaktı…

Bir mirası korumaktı…

Ve her şeyden önemlisi, “Mustafa Kemal’in askeri” olmak, yapabilmekti. Devirebilmek ve yeniyi inşa edebilmekti.

Devrimci olmaktı!

3) ‘HÜKÜMET İSTİFA’ SLOGANI AZDI

Geçen yıl 80 ilde halkın ayaklanabilmesi, en geniş şekilde bir cephe kurulabilmesi ortak bir hedefle gerçekleşti: Halk, Erdoğan ve hükümeti karşıtlığında birleşti.

Ancak bu slogan, 31 Mayıs’ta yerini soyut bir “katil devlet hesap verecek” sloganına bırakmıştı!

Bu sloganla en geniş kesimleri birleştirmek mümkün değildir.

4) ‘HER YER LİCE, HER YER DİRENİŞ’ SLOGANI VARDI!

Taksim merkezli olarak söylüyorum, 31 Mayıs’ta en çok atılan sloganlardan biri de buydu.

Oysa bu slogan ile Gezi eylemlerinin hedefi birbirine 180 derece zıttı!

Zira 2013’teki Haziran Halk Hareketi, Türk Bayrağı ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganıyla sadece Erdoğan’ı değil, Erdoğan ile birlikte AKP-PKK Açılımını da hedef almıştı.

BDP’nin Gezi eylemlerini “darbecilikle” suçlayarak katılmaması da bundandı, ardından Öcalan’ın Erdoğan’a can simidi atmak için PKK’ye “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” talimatı vermesi de bundandı, Haziran’dan sonra Açılımın takviminin ötelenmesi de bundandı… Nitekim Öcalan sonrasında “Erdoğan’ı Gezi’de kurtardıklarını” belirtmişti.

HALK HAREKETİ EN SONUNDA KAZANIR

AKP-PKK Kürt Açılımı şu anda Lice’dedir!

PKK yolu kapatıyor, kalekol yapılmasını engellemeye çalışıyor, askere saldırıyor, bölgede otorite olmaya çalışıyor, işçi kaçırıyor ve hatta Taksim’de “Her yer Lice, her yer direniş” denilirken orada 14 asker yaralanıyordu.

Bakın bu bile bir göstergedir: Asker Lice’de PKK’ye karşı “sabrettiriliyor” ama polise Taksim’de halka karşı “sabretme, vur” deniliyor!

Kaldı ki “Her yer Lice, her yer direniş” sloganı gerçekte Lice için atılmamıştır. ErdoğanÖcalan ortaklığının sürebilmesi adına Haziran Halk Hareketi’nin altını boşaltmak için atılmıştır.

CHP Milletvekili Mahmut Tanal’ın bir gözlemi bu noktada çok önemlidir. Tanal, polisin sırf Taksim Dayanışması’nın basın açıklamasını engelleyebilmek için maskeli örgütleri İstiklal Caddesi’ne aldığını, sırf Taksim Dayanışması’nın çağrısıyla toplananları ezmek için bu örgütlere bir süre yol verdiğini saptıyor!

Her şeye rağmen belirtelim: Erdoğan’ın Halk Hareketi’ni PKK ile bölme taktiği tutmayacaktır. Sonuçta halk hareketleri yanlışlarla büyür, eksikleri tamamlayarak yükselir, inişli çıkışlıdır ama en sonunda hesaplaşır ve sonuç alır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
2 Haziran 2014

Yorum bırakın

GEZİ HAYALETİ VE DİKTATÖRLEŞME

Taksim Dayanışması’nın dün saat 19.00 için Gezi Parkı’na yaptığı çağrı nasıl neticelendi, bu satırları yazarken bilmiyorduk. Zira bu yazıyı Aydınlık Yazı İşleri’ne saat 16.00’da teslim ettik.

Öncesindeki manzara ise şöyleydi:

AKP’NİN KİRLİ MÜZESİ

Taksim dün, AKP’nin “ileri demokrasi” rejiminin bir müzesi gibiydi: Polis, TOMA, iş makineleri, beton…

Üstelik en kirli haliyle sergileniyordu…

Yüzlerce sırt çantalı sivil polis etrafta dolanıyordu. Kimisinin arkasında sırt çantasına sığmayan sopasının ucu gözüküyordu. Kim bilir o çantalarda daha neler vardı…

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Erdoğan’ın emriyle Gezi Parkı’nı kapatmıştı, metroları durdurmuştu, vapur seferlerini iptal etmişti, Erdoğan’ın konutunun etrafına TOMA’ları yerleştirmişti, 20 küsur ilden polis takviyesi yapmıştı, Taksim merkezli geniş bir bölgede OHAL ilan etmişti…

Neden? Çünkü Gezi hayaleti dolaşıyordu!

ERDOĞAN’IN KORKUSU

Haziran Halk Hareketi’nin sembolü olan Gezi Parkı, Erdoğan’ın inşa etmeye çalıştığı rejim için tam bir hayaletti.

Erdoğan o hayaletten korkuyordu…

Üstelik öyle çok korkuyordu ki, çareyi hayatı durdurmakta arıyordu!

Aslında bu Erdoğan’ın çözemeyeceği bir çelişkiydi, yaşamak zorunda olduğu bir paradokstu, içinden kaçamadığı bir girdaptı…

Çünkü Gezi hayaletinden korktuğu için Gezi Parkı’nı kapatıyordu; ama Gezi Parkı kapandıkça da insanların gözleri açılıyordu.

2013’teki Haziran Halk Hareketi eylemlerinde de öyle olmuştu: Öncünün önceki yıllarda yaptığı eylemler, Gezi’de halkla birleşmiş, kitleselleşmiş ve Erdoğan’ın kâbusu olmuştu.

DİKTATÖRLEŞMEYE MECBUR KALMA YASASI

Hep söylüyoruz, geçenlerde yazdığımız “Erdoğan’ın düşüşünün 11 işareti” başlıklı makalede de vurguladık: Erdoğan yönetemiyor!

Zaten yönetemediği için de Taksim’de OHAL uyguluyor!

Bu Erdoğan’ın içine düştüğü asıl girdaptır: Erdoğan yönetemediği için şiddete başvuruyor, şiddete başvurdukça da yönetme kabiliyetini iyice kaybediyor.

Buna Erdoğan’ın “diktatörleşmeye mecbur kalma yasası” da diyebiliriz!

Haziran Halk Hareketi’nin 1. yılının en önemli gerçeği budur: Erdoğan ayakta kalabilmek için koşmaya mecburdur; yavaşlarsa dengesini kaybedecektir, dursa yere düşecektir. Ama koşmayı sürdürdükçe de, bu kez uçuruma yaklaşacaktır; yere düşmek yerine uçuruma yuvarlanacaktır!

KORKMA’YANLAR YÜRÜYÜŞE BAŞLADI

Erdoğan yıkılmamak içi diktatörleşmeye yönelmektedir. Yöneldikçe de Taksim’i yukarıda özetlediğimiz gibi çirkin bir müzeye dönüştürmektedir.

Sığmayan sopaların arkadan gözüktüğü sırt çantalı sivil polisler ise bu kirli müzenin yeni ve kirli araçlarıdır! Erdoğan, Gezi hayaletinden korktuğu için rejimini bu tür özel araçlarla korumaya çalışmaktadır.

Ancak ne o görüntüler ne de Erdoğan’ın toplamda diktatörlüğe yönelmesi, kimseyi korkutmuyor. Zaten Haziran Halk Hareketi’nin en önemli başarısı da korkuyu korkutması olmamış mıydı?

İşte korkmayanlar, yani İstiklal Marşı’nda “korkma” diye seslenilen Mustafa Kemal’in askerleri yeniden ayaktadır. Bu kez ismi aylara sığmayacak yeni halk hareketleriyle, Erdoğan rejiminin kirli müzesine doğru yürümektedirler. Hem de daha örgütlü, programlı ve kararlı olarak…

Korkma’yanlar, o polislerin sopalarının çantalarından alınacağı ve polisin Erdoğan’ın sopası olmaktan çıkarılacağı günlere yürümektedirler!

Gezi Parkı’nın Özgürlük Parkı ve 31 Mayıs’ın Özgürlük Bayramı olacağı günler yakındır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
1 Haziran 2014

Yorum bırakın

AVRASYA BİRLİĞİ NE ANLAMA GELİYOR?

Rusya, Kazakistan ve Belarus liderleri önceki gün Avrasya Ekonomik Birliği anlaşmasını imzaladılar. Anlaşma, üç ülkenin parlamentosunun onayından sonra, 1 Ocak 2015’te yürürlüğe girecek.

Batı, bu büyük projeyi, Rusya’nın SSCB’yi yeniden inşası olarak yorumluyor.

Peki, öyle mi?

AVRASYA BİRLİĞİ SSCB DEĞİLDİR

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, endişelerin yersiz olduğunu, zira birliğin SSCB’den çok farklı değerlere sahip olduğunu söyledi.

Kuşkusuz doğru; zira SSCB sosyalist bir ekonomiydi, Avrasya Birliği ise neticede kapitalist bir ekonomik birliktir.

Ancak bu birlik, küresel ilişkiler, bölgesel siyasetler, jeopolitik konum ve Batı ile Doğu’nun mücadelesi açısından büyük anlamlar taşıyor.

Washington ve Brüksel de işte bu nedenle kaygılı.

KÜRESELLEŞMEYE BÖLGSELLEŞME YANITI

Avrasya Birliği anlaşması bize göre dört önemli anlama geliyor:

1) Rusya, SSCB’nin dağılmasıyla Batı’nın girmeye çalıştığı bir coğrafyada önemli bir barikat kurmuş oldu. Hatta denilebilir ki, Rusya, Avrasya Birliği anlaşmasıyla nüfuz alanını yeniden tahkim etmeye başladı.

2) Moskova, Avrasya Birliği ile Batı’nın Doğu’ya doğru ilerleyişini durdurmuş oldu. SSCB’den kopan devletleri ve SSCB’nin etkisi altındaki devletleri AB’ye ya da NATO’ya alarak adım adım Avrasya içlerine yönelen Batı, Moskova’nın batısından ve güneyinden durdurulmuş oldu.

3) Rusya, ABD’nin 25 yıllık küreselleşme saldırısına, Moskova merkezli bir bölgeselleşme projesiyle yanıt vermiş oldu.

Pekin ve Rusya merkezli Şangay İşbirliği Örgütü ile yine iki ülkenin Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika ile kurduğu daha geniş bir coğrafyadaki BRİCS ekonomik topluluğu, ABD’nin küreselleşme saldırısına verilen iki başarılı bölgeselleşme yanıtıydı.

Avrasya Birliği ile yanıtlar üçe çıkmış oldu.

4) Avrasya Birliği, Doğu’nun, ABD ile AB’nin hayata geçirmeye çalıştığı Transatlantik Ekonomik ve Yatırım Ortaklığı anlaşmasına verdiği bir yanıt oldu.

40 ÜLKE KATILMAK İSTİYOR

Peki, Avrasya Birliği anlaşması kısa, orta ve uzun vadede üyelerine ve bölgeye neler getirecek?

1) Avrasya Birliği, küresel ve bölgesel meselelerde Doğu’nun elini kuvvetlendirecek, etkisini artıracak.

2) Asya ülkelerinin birlikte kalkınma ve büyüme ilkesini güçlendirecek. SSCB’den ayrıldıktan sonra tek tek ağır kalkınan ülkelerin, şimdi birlikte ve hızlı kalkınmasını sağlayacak.

3) Dünyanın ekonomik merkezinin Batı’dan Doğu’ya kayışını daha da hızlandıracak.

4) Çevre ülkeleri için çekim merkezi haline gelecek.

Nitekim Avrasya Birleşme Enstitüsü Başkanı Zhanargul Kusmangaiyeva’nın belirttiğine göre, Türkiye, Hindistan, Yeni Zelanda ve Vietnam da dahil 40 ülke, bu bütünleşme projesine katılmaya hazır olduklarını Moskova’ya bildirdiler.

5) Avrasya Birliği, Ortadoğu, Hazar, Orta Asya koridorundaki enerji problemlerinin Asya lehine çözümünü kolaylaştıracaktır.

6) Avrasya Birliği, üye ülkelerin kendi milli paralarıyla ticareti anlamına da geldiği için, Dolar’ın dünya egemenliğini de iyice zayıflatacaktır.

TÜRKİYE’NİN YERİ AVRASYA BİRLİĞİ

Avrasya projesini “AvRUSya” olarak göstermek isteyen çevreler, önümüzdeki günlerde bu birliği karalamaya ve Avrupa Birliği projesini yeniden Ankara için ısıtmaya yöneleceklerdir.

Şimdiden Türkiye’nin çıkarlarının Avrasya Birliği’nde olduğunu belirtelim. İleri de bunu rakamlarla da anlatacağız.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
31 Mayıs 2014

Yorum bırakın

OKMEYDANI’NDA MİT’İN ROLÜ

Okmeydanı’nda Uğur Kurt’u öldüren merminin balistik sonucu belli oldu: Silah güvenlik kuvvetlerinin, polisin…

Bu gerçekle birlikte düşünüldüğünde, Ahmet Hakan’ın sorusu yerindedir: Eylemlerdeki maskeli tipler kendisini polisten mi, yoksa eylemcilerden mi saklıyor? (Hürriyet, 29 Mayıs 2014)

Bu soru, Aydınlık’a konuşan Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Selahattin Özel’in Okmeydanı olaylarındaki MİT parmağına dikkat çekmesiyle birleştirildiğinde çok daha anlamlı olur. (Aydınlık 28 Mayıs 2014)

Nitekim Okmeydanı olaylarıyla ilgili fotoğraflar incelediğinde de, ortada bir tuhaflık olduğu görülecektir: Maskeli ve silahlı 5-6 tip ortada slogan atıyor, Halk Cepheliler de yolun kenarında tuhaf bakışlarla bu tipleri izliyor…

DEVLETİN FONKSİYONU AÇISINDAN MASKELİLER

MİT’in bu tip eylemlerde kışkırtıcılık yapması birincisi devletin fonksiyonu açısından ikincisi de bu örgütlerin işleyişi bakımından incelenmelidir.

Devlet, yani AKP’nin inşa ettiği devlet, MİT’i bu tür örgütlere istihbarat toplamak için değil, örgütü yönetmesi, örgüt adına eylem yapması, örgütün eylem karakterini bozması ve halk hareketi içinde halk karşıtı kışkırtıcılık yapması için görevlendiriyor.

Bu gerçeği en somut haliyle KCK davasında gördük.

Değerli meslektaşım Can Özçelik’in “Hüküm Giyen Adalet” isimli kitabında bu konuda ayrıntılı bilgiler var. Çok önemli bilgilerin yer aldığı kitaptan öğreniyoruz: MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ifadeye çağıran Savcı Sadrettin Sarıkaya’nın ulaştığı bilgilere göre PKK’nin Merkez Komitesi’nde 3 MİT’çi var!

PKK’nin en önemli üst organda 3 MİT’çi varsa, varın daha alt organlarda kaç MİT’çi olduğunu siz düşünün.

Kaldı ki Oslo tutanakları da bu gerçeğe işaret ediyordu. MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş, karşısında oturan PKK liderlerine “metropolleri de doldurdunuz bu arada patlayıcılarla” diyordu. Güneş, “yok canım” diyen Sabri Ok’a ısrarla, “biliyoruz, biliyoruz” diyordu.

Nereden biliyorlardı? O patlayıcılarla doğrudan bir ilgileri var mıydı?

ÖRGÜTLERİN FONKSİYONU AÇISINDAN MASKELİLER

Gelelim maskeli kışkırtıcı MİT elemanlarının varlığını, örgütlerin işleyişi bakımından incelemeye…

Burada önemli olan nokta, bu örgütlerin bu tür sızmalara ve sızanların kısa zamanda etkili pozisyona gelebilmesine uygun bir yapıda olmalarıdır. Örgütün eylem çizgisi bu tür kışkırtıcı faaliyetlere uygun olduğu için MİT kolayca istediğini yapabilmektedir.

Elbette biz ölümlerin de yaşandığı Okmeydanı’ndaki gibi olaylarda esas suçlunun devletin güvenlin birimleri olduğunu biliyoruz ve söylüyoruz:

1) Polisin 30 kişilik liseli gruba orantısız şiddetinin, maskeli örgütlerin molotoflu şiddetine zemin hazırladığı ortadadır.

2) Şiddet içerikli eylemler başladıktan sonra sahneye bu kez MİT elemanları çıkmaktadır.

Ancak doğru eylem çizgisini uygulayamayan ve bu tür maskeli eylemlere merkez olan “sol” örgütlerin de ikincil sorumluluğu vardır.

NE YAPMALI?

Kuşkusuz halk hareketleri ve eylemler, MİT’in kışkırtıcılığı ile “sol” örgütlerin buna olanak veren yapılarının arasında sıkışıp kalmaya mahkûm değildir. Erdoğan rejimi halk hareketlerinin içini boşaltmak, yatağını değiştirmek, zayıflatmak ve en sonunda bastırmak için eylemleri buraya hapsetmeye çalışacaktır.

Ancak Türkiye’nin doğru program ve doğru hedefi uygulayacak kuvveti vardır. Bu kuvvet “haklı zemin, yararlı eylem ve sınırı olan eylem” düzleminde doğru eylem hattını uygulayarak, kitle eylemlerinden sonuç alabilecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
30 Mayıs 2014

Yorum bırakın

ÇANKAYA İÇİN SÜNNİ-TÜRKÇÜLÜK

30 Mart seçimlerinin en büyük galibinin “milliyetçilik” olduğunu bu köşede incelemiştik. MHP oyunu artıran tek partiydi ve AKP “milliyetçi” söylemle kaybını azaltmıştı.

İşte Erdoğan, Çankaya için de bu gerçeğe yaslanıyor ve iki şey yapıyor: Milliyetçilik ve Sünnicilik.

Peki, nasıl yapıyor? Milliyetçilik için PKK karşıtı söylemlere yöneliyor, Sünnicilik için Alevi karşıtlığına konumlanıyor.

PKK KARŞITLIĞI İLE MİLLİYETÇİLİK

Diyarbakır’da iki çocuğu dağa kaçırılan ailelerin BDP binasını basması önemli. Ancak bunun bir AKP-Hizbullah operasyonu olduğu da ciddi bir iddia. Nitekim aileler, tam da Erdoğan grup konuşmasında bu konuya değindikten sonra BDP’yi bastılar!

Bir konuyu netleştirmek lazım. PKK öyle 15 yaşındaki çocuğu Akşam’ın manşetinde iddia edildiği gibi ilaçla dağa kaldırmıyor. Öyle olsa kaçırdığı çocuğu dağda tutamaz ve eline silah verip ölmeye gönderemez.

O çocukların durumu da “çocuk gelin” durumu gibidir; devletin dolaylı onayı vardır, şartlar PKK lehinedir ve iklim çocukların dağa çıkması için uygundur!

Zaten Emniyet raporlarında mevcuttur: PKK, AKP’nin Kürt Açılımı ile gençleşmiştir. Yaşlılar emekli olmuş, örgüte gençler katılmıştır! Bu tablonun sorumlusu da Erdoğan’dır!

Dolayısıyla Erdoğan’ın grup konuşmasında söylediği “HDP o çocukları getirecek, yoksa B ve C planlarım var” sözleri, gerçekçi değildir ve cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgilidir!

Erdoğan PKK karşıtı görüntüyle ve sözde milliyetçi bir söylemle oy peşindedir! 2. tur için de PKK’nin yüzde 7 oyunu isteyecektir!

ALEVİ KARŞITLIĞI İLE SÜNNİCİLİK

Erdoğan diğer yandan Alevi karşıtlığı ile Sünnicilik yapmaktadır ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde şu dört şeyi hedeflemektedir:

1) Kendi saflarını sıklaştırmak.

2) Milliyetçi söylemi Sünnicilikle takviye ederek MHP’den daha çok oy koparmak.

3) Klasik Sünnicilik ile SP ve BBP gibi partilerin oylarını almak.

4) Alevicilik üzerinden halk hareketinin altını boşaltmak.

ALEVİ KARŞITLIĞINA KARŞI ALEVİCİLİK YAPILMAZ

Bu dördüncü madde özellikle önemlidir.

Erdoğan’ın Alevi karşıtlığına karşı Alevicilik yaparak cevap verilemez. Nitekim Erdoğan tam da böyle olmasını istemektedir. Böylece Halk Hareketi eşittir Alevicilik ve hatta Öcalan katkısıyla Kürtçülük derecesine indirgenecek ve “Mustafa Kemal’in askeriyiz” diyen Türk ve Sünni kesimler kendisini oradan yavaş yavaş koparacaktır. Plan budur.

Bunu bir ölçüde geçen Haziran’da yaşamıştık; Öcalan’ın “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” diyerek Erdoğan’a can simidi atması derslerle doludur.

Erdoğan bu taktiği Soma’da da uyguluyor. Orada da meselenin üstünü örtmek için “dincilik” yarışına girdiler. Bir taraf Erdoğan’ı “maden faciası ve deprem Allah’ın gazabıdır” diyerek suçlamakta, Erdoğancılar ise “bunlar Kuran’ı tahrif ediyor” diyerek yanıt vermektedir! Böylece esastan uzaklaşılmakta, Erdoğan’ın sorumluluğu, kapitalist düzenin yarattığı tablo, özelleştirme perdelenmektedir.

ERDOĞAN’A YANIT: DEVRİMCİLİK

Peki, ne yapmalı?

Elbette AKP-Hizbullah operasyonu da olsa Kürt ailelerin PKK’den çocuklarını istemesi önemli bir gelişmedir. Ama Erdoğan’ın milliyetçiliğinin sahte olduğuna, PKK’yi büyütenin bizzat Erdoğan olduğuna, o çocukların AKP’nin Kürt Açılımı ikliminde dağa çıktığına sürekli dikkat çekmeliyiz.

Öte yandan Erdoğan’ın Alevi karşıtlığına karşı Alevicilik yaparak değil, Alevilerle devrimcilik temelinde birleşerek yanıt verilebileceğine dikkat çekmeliyiz.

Aleviler de Erdoğan gericiliğine yanıtı Alevi kimlikleriyle değil, laiklikle ve bağımsız demokratik Türkiye mücadelesine örgütlü katılımla vermelidir.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
29 Mayıs 2014

Yorum bırakın

PARALEL YAPIYLA MÜCADELE NE DURUMDA?

Erdoğan hemen her konuşmasında paralel yapının fenalıklarını anlatıyor. Köln’de de bu konuya değindi ve ertesi gün AK Medya Erdoğan’ın ağzından şu ortak manşetle çıktı: “Her taşın altında Pensilvanya var.”

10 yıldır ortak olduklarına, birlikte hukuku çiğnediklerine, sayelerinde Ergenekon tertipleri yapabildiklerine göre bunu kuşkusuz en iyi kendileri bilir!

17 ARALIK’TAN BU YANA 5,5 AY GEÇTİ

Fakat 17 Aralık yolsuzluk operasyonundan bu yana 5,5 ay geçmesine rağmen, Erdoğan’ın paralel yapıya karşı ciddi bir operasyonu olmadı.

Tamam, HSYK’de düzenleme yaparak yargıda üzerlerine gittiler; tamam görev yeri değişikliği yaparak polisleri kısmen etkisizleştirdiler. Ama hepsi bu kadar! Sonuçta o savcılar ve o polisler görevden alınmadı, sadece yerleri değiştirilmiş oldu!

Bu yarım yamalak operasyon en çok Muammer Güler’i üzüyor olmalı. Zira dün Erdoğan grup konuşmasında “Paralel yapıdan 17 ve 25 Aralık’ın hesabını soracağız” dediğinde, en çok o sevindi, yumruğunu masaya vurdu!

Peki, Erdoğan 5,5 aydır neden paralel yapıdan hesap sormuyor? Yoksa soramıyor mu? Gücü mü yetmiyor?

Normalde oturduğu makam devlet aygıtlarına hükmetme makamı olduğu için, gücünün fazlasıyla yetebileceğini biliyoruz. Tabi başka hesapları yoksa, büyük açıklar vermediyse, diyalog aramıyorsa, pazarlık yapmıyorsa…

Bu konuda somut bir bilgiye sahip değilim; ama söylenenlerle yapılanların uyumsuzluğu ortada…

ERDOĞAN KAÇANLARI SEYREDİYOR MU?

Bakın Erdoğan Köln dönüşü uçakta gazetecilerin soruları üzerine ne diyor: “Türkiye’dekilerden, Pensilvanya’daki zatın arkasında, izinde olanlardan bazılarının yavaş yavaş Türkiye’den kaçmaya başladıklarını görüyoruz. Şu anda bir de o başladı.” (Yeni Şafak, 25 Mayıs 2014)

Peki, Erdoğan her gün haşhaşi dediği, virüs dediği bu örgütün elebaşlarının kaçmasına neden izin veriyor? Erdoğan 5,5 aydır bir türlü şemasını çıkarıp üzerine ciddi soruşturmayla gitmediği bu yapının yöneticilerinin kaçmasını neden seyrediyor?

Oysa örgütün şeması ortadadır. Ergenekon tertiplerinin üzerine giden başta Aydınlık olmak üzere diğer muhalif gazetelerin sayfalarında bu örgütün şeması vardır; sorumluları vardır, kurmayları vardır, uygulayıcıları vardır, kara ve gri propagandacıları vardır…

Erdoğan bu şemayı oğlu Bilal’le birlikte akşam evde çalışarak, üstelik değil 5,5 ayda, isterse bir ayda bile gazeteleri tarayarak yapabilir! Zor mu geldi? Paralel yapıyı deşifre eden kitaplar var! O da mı zor? Paralel yapıyı çözmüş eski polis şefleri var!

Her şey var ancak icraat yok! Bakın Erdoğan ne diyor: “Şu anda bu süreç içerisinde ne gerekiyorsa arkadaşlarımız bunu yapıyor. Soruşturma sürecine ilişkin bir takvim var ancak ilan edilecek bir takvim değil.” (Yeni Şafak, 25 Mayıs 2014)

Yani Erdoğan topu sürekli taca atıyor. Peki neden?

MHP TABANI İÇİN CEMAAT KARTI

Görebildiğimiz kadarıyla Erdoğan cemaatle “lafta” mücadele etmeyi cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasının merkezine koyacak!

Şöyle: Erdoğan’ın 30 Mart’ta aldığı yüzde 43’ü yüzde 51 yapabilmesinin, yani seçilebilmesinin pratikte iki kaynağı var:

1) PKK’nin yüzde 7 oyu. Burada problem şu: PKK bu yüzde 7 oyu ya Açılım’ın hatırına ilk turda Erdoğan’a verecek, ya da 2. tura bırakıp yüzde 7’yi “altın hisse” değerinde satacak! İkincisi aynı zamanda kendi tabanından oy kaybı demek!

2) MHP’nin yüzde 7-8’i. Erdoğan, 30 Mart’ta oyunu yüzde 18’e kadar yükseltmiş olan MHP’nin tabanından bir parça kopartarak Çankaya’ya çıkabileceğini düşünüyor. Burada da iki kartı kullanacak: Biri Alevi kartı, diğeri Cemaat kartı.

Okmeydanı olayları sonrası yaptığı açıklamaya, Köln konuşmasına ve dünkü grup toplantısına bakılırsa MHP’nin Sünni-Türk tabanı için Alevi kartını kullanmaya zaten başladı bile!

İkinci kartı, yani Cemaat kartını ise seçime doğru değerlendirecek. Paralel yapı, Pensilvanya ve dış mihrak bağlantısı ile “milliyetçi” oylara seslenecek!

Ancak dün belirttiğimiz gibi, bu kartlara rağmen Erdoğan Çankaya’ya çıkamayacak. Zira en belirleyici kart karşısındaki halk hareketi kartıdır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Mayıs 2014

Yorum bırakın

ERDOĞAN ADAYLIĞINI NEDEN AÇIKLAYAMIYOR?

AKP’nin, daha doğrusu Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adayı kim? Hırsına, konuşmasına, hedefine bakılırsa kendisi…

Ancak bu bir türlü açıklanmıyor, açıklanamıyor.

Erdoğan 10 Ağustos’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için Mayıs sonunda adaylarını açıklayacağını ilan etmişti en son. Ancak Köln dönüşü uçakta gazetecilerle yaptığı konuşmaya göre takvim ötelenmiş!

Erdoğan “Adayınızı hangi tarihte açıklayacaksınız” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Mayıs sonu demiştik ama şu gelişmelerden sonra Haziran’ın ortaları olabilir.” (Yeni Şafak, 26 Mayıs 2014)

ÇANKAYA ADAYINI EMİNE HANIM BELİRLİYOR!

Acaba Erdoğan bu takvimi neden öteledi? Neden Haziran ortasını bekliyor? Erdoğan’ın “şu gelişmeler” dediği ne?

Açıklamalarına bakılırsa, Erdoğan çeşitli STK’le görüşecekmiş, kimin adayı olacağı konusunda istişarelerde bulunacakmış!

Eminim, benim gibi sizler de Erdoğan ile istişareyi yan yana getirememişsinizdir.

Yeni Şafak’ın Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi de Erdoğan’ın bu bahanesinin pek gerçekçi durmadığını görmüş olmalı ki, habere ek olarak, köşesinden de şu bahaneleri sıralamış:

Aslında Erdoğan’ın yakın çalışma arkadaşları onun adaylığını koyacağını düşünüyormuş ama son dakikada Başbakan’ın kendilerini ters köşe yapabileceğine de ihtimal veriyorlarmış. Çünkü Emine Hanım, Erdoğan’ın köşke çıkmasını istemiyormuş. Yakın çalışma arkadaşları da bunu bildikleri için Erdoğan’ın köşkten vazgeçebileceğini düşünüyormuş. (Abdülkadir Selvi, Yeni Şafak, 26 Mayıs 2014)

Hani hep denir ya “milletvekillerini halk seçmiyor, Erdoğan seçiyor” diye… Meğer Erdoğan’ın da ne olacağına Emine Hanım karar veriyormuş!

GÜL ENGELİ AŞILDI MI?

Kuşkusuz bu bahane de bize gerçekçi görünmedi.

Peki, o zaman sorun ne? Neden adaylık bir türlü ilan edilemiyor?

Bir de daha sağlıklı olan şu gerekçelere bakalım:

1) Kimi siyasilere göre Erdoğan, CHP ve MHP’nin ayrı ayrı veya ortak aday göstermesini bekliyor önce…

2) Kimilerine göre Erdoğan henüz başbakanlığı kime bırakacağını belirleyemediği için ağırdan alıyor…

3) Ve kimilerine göre de Erdoğan, Gül engelini henüz çözemedi!

Adaylığın ilan edilmemesinde son iki gerekçenin bir parça etkisi olabilir ama bize göre esası değildir.

O zaman?

ÇANKAYA YOLU KAPALI

Geriye şu gerçek kalıyor: Erdoğan cumhurbaşkanlığı seçilebilmesini çantada keklik görmüyor!

AK Medya’nın tüm tumturaklı şişirmelerine, Erdoğan’ı padişah gibi sunmalarına, kısacası şeyhi uçurmalarına rağmen Çankaya Erdoğan için hâlâ çıkılabilecek bir yer değildir.

Önceki gün Erdoğan’ın düşüşüne 11 maddede işaret etmiştik. İşte Erdoğan’ın Mayıs sonunu Haziran ortasına ertelemesinin nedenleri oradadır ve giderek artacaktır: Danıştay salonunu ve TOBB genel Kurulu’nu terk eden, Soma’da markete saklanan, halk içine çıkamayan, şiddete yönelen, yalana sarılan, düşmanlarıyla uzlaşmaya mecbur kalan, sürekli kriz yaşayan ve en önemlisi yönetemeyen bir Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkma şansı yoktur!

Bu gerçeği gören Erdoğan da bir türlü kendi adaylığını ilan edememekte, sürekli tarihi ertelemektedir!

Bu şartlardan “ortak aday” çıkararak yararlanamayacak bir muhalefet bloğu ise, açık söyleyelim, tarihe beceriksiz olmaktan daha ağır ifadelerle geçecektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Mayıs 2014

Yorum bırakın

SOMA MİTİNGİNİN 1 MAYIS’TAN FARKI

Kadıköy’deki Soma mitingi, 25 gün önce Kadıköy’de yapılan 1 Mayıs mitinginden neden zayıftı? Üstelik 1 Mayıs’ta Türk-İş’e bağlı sendikalar, İşçi Partisi, TGB ve bazı kitle örgütleri vaken, Soma Mititngi’nde DİSK, KESK, TMMOB, TTB, CHP ve diğer partiler, sol örgütler, dergi çevreleri de vardı.

ÖRGÜT SAYISI FARKI

Bu soruyu öncelikle kürsüdeki Türk-İş 1. Bölge Başkanı deneyimli sendikacı Faruk Büyükkucak’a sordum. Diğer örgütlerden ziyade kendi durumlarından hareket ederek iki yanıt verdi:

1) 1 Mayıs mitingi için 1 ay öncesinden çalışma yapmıştık. Ama Soma mitingi çağrısını son iki günde yaptık.

2) 1 Mayıs mitingi için Marmara bölgesini harekete geçirdik. Ama Soma mitingi için sadece istanbul’dan çağrı yaptık.

Büyükkucak’a “ya Türk bayrağı olmamasının etkisi” diye sordum. Yanıtı şöyle oldu: “Türk bayrağı taşınmaması doğru değil. Bayrak hepimizin. Bayrağı buraya gelen herkes taşıyabilmeli.”

Faruk Büyükkucak‘ın sıraladığı bu faktörlere, biz de kendi gözlemlerimizi ekleyebiliriz:

BAYRAKSIZ MİTİNG BAŞARISIZ OLUYOR

Miting benim için üç parçalıydı. İlk bölümde, üyesi bulunduğum TMMOB pankartı altında yürüdüm. Alana geldikten sonra ise kürsüye çıkıp, gazetecilik yaptım. Üçüncü bölüm ise eylemin sürdüğü ama işçilerin artık alanı terk etmeye başladığı bölümdü, yani izleyemediğim bölüm.

Dolayısıyla ilk iki bölüme dair gözlemlerimi aktararak, yukarıdaki sorumuza yanıt bulmaya çalışacağım.

1) Bulunduğum TMMOB kortejinde Türk Bayrağı yoktu. Kortejimizde yer alan çocuklu bir ailenin elindeki Türk Bayrağı, alana kadar açılamadı! Bir mühendisin elindeki Türk Bayrağı’nı sarılı tutmak zorunda kalması, yürüyüş boyunca açamaması önemli!

2) Kortejlerin bütünü açısından bakıldığında, Türk Bayrağı’nı bir tek İşçi Partisi ile Türk-Metal taşıyordu. Bayrak, Türk-İş’e bağlı diğer sendikaların kortejinin bütününde değil, ancak tek tük dalgalanıyordu. CHP kortejinde bile Türk Bayrağı yoktu!

TÜRK-İŞ’İN DİSİPLİNİ KÜRSÜDE DEĞİLDİ

3) 1 Mayıs’ta sendikalar sadece yürüyüşte değil, miting alanında da disiplinliydi… Soma mitinginde ise bu disiplin sadece yürüyüşte vardı. Alana giren örgüt, yerine değil, kürsünün önüne yerleşmeye çalıştı. Sol örgütler ve dergi çevreleri, flama reklamı için kürsü önüne yığıldılar.

4) Öyle ki, kürsünden sık sık, “arkadaki işçilerin de görebilmesi için lütfen bayraklarınızı ve pankartlarınızı aşağı indirin” ricası yapıldı! Ancak nafile…

5) Kürsü, görebildiğim kadarıyla DİSK ve KESK yöneticilerinin kontrolündeydi. Türk-İş çok da hevesli görünmüyordu.

Durum böyle olunca, disiplinsizlik arttı ve kürsü hiç dinlenmedi.

APO POSTERLERİ İŞÇİYİ ALANDAN SOĞUTUYOR

6) Miting boyunca dev ekranlardan Soma görüntüleri yayımlandı. Görüntülere eşlik eden ses ise ağıttı.

Kuşkusuz ağıt normaldi, Kürtçe ağıt da normaldi ama ağıtın sürekli Kürtçe olması ve hiç Türkçe ağıt olmaması anormaldi! Soma’da ölen işçilerin tamamı Kürt müydü? Türkçe yakılmış bir ağıt yok muydu?

7) Çok yoğun olmasa da Soma mitinginde Apo posterleri vardı! Zaten birkaç tanesi bile örgütsüz katılımcıyı, halkı alandan soğutmaya yetiyordu!

8) Kürsüden en çok attırılan iki slogan şuydu: “Susma haykır, taşerona başkaldır”, “Soma’nın katili taşeron devleti.”

“Hükümet istifa” demeyi belki de unutmuşlardı! Ancak devlet karşıtlığını kaşıyan bolca slogan, afiş, pankart vardı. Örneğin yüksek bir yerden ekranlara sokulan şu pankart: “Soma’nın katili, Taşeron Cumhuriyeti.” Taşeron Cumhuriyeti lafındaki T ve C harfleri farklı bir renkti ve tıpkı PKK gibi TC göndermesi yapılıyordu!

Özeleştirme yerine taşeronluğu, hükümet yerine devleti ve ülkeyi hedef alan bu yaklaşım hem yanlıştı ama ondan öte siyasal bakımdan kötü niyetliydi!

9) Bu şartlar altında süren mitingde hızla kopmalar başladı. Alanı önce Türk-Metal işçileri, ardından Limter-İş sendikası terketti. Onları İşçi Partisi izledi. O esnada ben de kürsüden inip alana girdim. Sadece kortej halinde değil, işçiler bireysel olarak da sendika pankartlarını bırakıp adım adım alanı terkediyordu.

İşçiler giderken, alana son olarak HDP korteji giriyordu!

APO POSTERLERİ AKP’YE YARIYOR

Bu şartlarda orada kalınıp kalınmaması gerektiği de bir başka konudur ve zamanı gelince tartışırız. Zira “Apo posterlerine” rağmen alanlarda olmak, önümüzdeki süreçte daha da önemli hale gelecektir. Meydanı “Apo posterlerine” teslim etmek, en çok AKP’ye yarayacaktır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Mayıs 2014

 

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın