Archive for category CGTN Türk

ABD-Çin mücadelesinde yeni perde: BRICS’e karşı IPEF

BRICS, yani Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’dan oluşan ekonomi grubu, dünyanın en önemli birliklerinden biri durumunda.

2009 yılında kurulan, 2010’da Güney Afrika’nın katılımıyla bugünkü şeklini alan grup, çeşitli ülkelerin katılma talebiyle karşı karşıya. Arjantin Devlet Başkanı Alberto Fernandez, bu yılın başında ülkesinin gruba katılmak istediğini açıklamıştı. Yine Asya-Pasifik bölgesinin önemli ülkelerinden Endonezya’nın da gruba katılmak istediği biliniyor.

GENİŞ BRICS

Çin’in dönem başkanlığını yürüttüğü grubun son toplantısında, BRICS ülkeleri dışişleri bakanları, grubun “genişletilmesini” konuştu.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önerisini, diğer ülke dışişleri bakanları da destekledi. Toplantı sonrasında yayınlana açıklamada, genişleme hedefi için ilke, standart ve prosedürlerin belirlenmesi kararı alındığı belirtildi.

Şimdilik BRICS’in genişlemesine hangi ülkelerin katılacağı belli değil. Ama yukarıda belirttim gibi Arjantin ve Endonezya gruba katılmak isteyen ülkelerin başında geliyor.

Diğer yandan BRICS üyeleri, “BRICS Artı Diyalogu” kapsamında bir toplantı da yaparak, “yükselen ekonomileri” bir araya getirme hedefini ilan etti. Dolayısıyla “BRICS Artı Diyalogu” toplantısına katılan üyeleri de, “geniş BRICS”in potansiyel üyeleri sayabiliriz.

“BRICS Artı Diyalogu”na katılan o üyeler şunlar: Kazakistan, Suudi Arabistan, Arjantin, Mısır, Endonezya, Nijerya, Senegal, Birleşik Arap Emirlikleri ve Tayland.

ABD’nin enerji piyasalarını kontrol altında tutmak için birlikte çalışmayı önerdiği ancak Rusya’yla çalışan Suudi Arabistan ile BAE’nin bu toplantıya katılması ayrıca önemliydi.

Öte yandan “geniş BRICS”in potansiyel üyeleri arasında Türkiye’nin de mutlaka olması gerektiğini belirtelim. Keza İran da bu gruba üye olmak isteyecektir büyük olasılıkla.

Dolayısıyla zaten önemli bir grup olan BRICS, yükselen ekonomilerle en büyük grup haline gelecektir.

HİNT-PASİFİK EKONOMİK ÇERÇEVESİ

BRICS’in “Geniş BRICS” olma hedefiyle hareket ettiği bir süreçte, ABD de Hint-Pasifik bölgesinde Çin’e karşı yeni bir hamle çabası içinde. Washington bu amaçla, bölgedeki bazı ülkelerle “Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi (IPEF)” isimli bir grup kurdu.

ABD Başkanı Joe Biden’ın Japonya ziyareti sırasında duyurduğu grupla ilgili açıklamasındaki şu saptama, her şeyi özetliyordu: “Bugün bir amaç için buradayız. 21. yüzyılın ekonomisinin geleceği büyük oranda Hint-Pasifik’te yazılacak.”

Evet, 21. yüzyılın ekonomisi Hint-Pasifik’te, daha doğrusu Asya-Pasifik’te yazılıyor. Atlantik yüzyılı bitti, Asya-Pasifik yüzyılı başladı. (Bu arada ABD önceleri Asya-Pasifik ismini kullanırken ve bölgeye ilişkin Asya-Pasifik stratejisi belirlemişken, daha sonra bunu, Hindistan’ı kendi stratejisine eklemleyebilmek için Hint-Pasifik’e çevirdi.)

Beyaz Saray’ın açıklamasına göre IPEF’te ABD ve Japonya’nın dışında Hindistan, Güney Kore, Avustralya, Endonezya, Tayland, Singapur, Malezya, Filipinler, Vietnam, Yeni Zelanda ve Bruney yer alıyor. (Hindistan’ın aynı zamanda BRICS üyesi olduğunu, Endonezya’nın da BRICS’e katılmak istediğini belirtelim.)

ABD GİRİŞİMİNİN İKİ ZAYIF YANI

Peki IPEF, BRICS’in önüne geçebilecek mi? Daha doğrusu ABD Asya-Pasifik’te Çin’e “ekonomik kuşatma” uygulayabilecek mi? IPEF böylesi bir “ekonomik kuşatma” aracına dönüşebilir mi?

Pek olası görünmüyor. Çünkü IPEF’in iki zayıf yanı var:

1) ABD’nin dahil etmek istediği ülkelerin bölgedeki en büyük ticari partneri Çin. O nedenle Asya ülkeleri, Çin’in olmadığı bir ekonomi birliğine imza atmak istemiyor.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, her ne kadar belirlenen kriterlere uymayacağına inandıkları için Çin’i davet etmediklerini belirtse de, IPEF anlaşması, bazı Asya ülkelerinin talebi nedeniyle hâlâ Çin’in katılımına açık.

2) IPEF gümrük vergisi indirimi içermiyor. Oysa Obama döneminde başlayan ama Trump’ın sonlandırdığı Trans-Pasifik Ortaklığı’nın en önemli özelliği, gümrük indirimi içermesiydi…

Konu ABD Kongresi’nde de olumsuz karşılandı. ABD ihraç ürünlerinin yurtdışına satılmasında gümrük vergisi indirimi uygulanmayacak olması hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin yoğun eleştirisine uğradı. Kongre üyeleri bu nedenle IPEF’i yeterince iddialı bulmadıklarını belirttiler. ABD Ticaret Temsilcisi Katherine Tai ise anlaşmanın yeterince iddialı olmadığı eleştirilerine katılmadığını belirtti.

HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ BAŞARISIZLIĞA MAHKÛM

ABD Kongre üyeleri haklı: IPEF, BRICS’e karşı yeterince iddialı bir anlaşma gibi görünmüyor.

Asya-Pasifik’te Çin’i dışlayarak bir başarı kazanamayacağını ABD istese de istemese de yaşayarak görecek.

Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin önemle vurguladığı gibi, ABD’nin Hint-Pasifik stratejisi başarısız olmaya mahkûm

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Mayıs 2022

1 Yorum

Küresel terörizmin ana sponsoru

İsveç ve Finlandiya, NATO üyeliği için başvuru kararı aldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, önce “iki ülkenin NATO üyeliğine olumlu bakmadığını” söyledi. 24 saat sonra sözcüsü İbrahim Kalın, “iki ülkeye kapıyı kapatmadık” diyerek bir düzeltme yaptı.

Ancak Erdoğan dün, bu kez daha net bir şekilde veto kartını kullanacağını dile getirdi: “Teröristleri teslim etmeyeceklerine dair mesajları var. Türkiye’ye yaptırım uygulayan ülkelerin NATO’ya girmesine ‘evet’ demeyiz.”

Erdoğan, Finlandiya ve İsveç heyetlerinin Türkiye’ye ziyaretiyle ilgili de, “İknaya mı gelecekler? Kusura bakmasınlar, yorulmasınlar” dedi.

AKP’NİN NATO ÇARKLARI

Türkiye’nin terör destek veren ülkelere karşı veto kartını kullanması elbette hakkıdır, kullanmalıdır, kamuoyunun çok büyük bir kısmı da o vetoyu alkışlayacaktır. Ancak konu NATO olunca, AKP’nin “veto” söylemlerinin kısa sürede tersine döndüğü de bir vakıadır.

Örneğin Erdoğan’ın 2009’da Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği adaylığına karşı çıkıp sonra onaylaması gibi…

Örneğin Erdoğan’ın 2013’te “NATO’nun Libya’da ne işi var” diye rest çekip operasyona karşı çıktıktan kısa bir süre sonra, “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tespit ve tescil etmek için bu ülkeye girmelidir” şeklinde tarihe geçecek bir gerekçeyle geri adım atması ve operasyona katılması gibi…

ERDOĞAN BİR AY ÖNCE DESTEK VERMİŞTİ

Erdoğan, bir kez daha NATO konusunda söylediğinin tersini yapacak mı, yine geri adım atıp Türkiye’nin ağırlığını zayıflatacak mı, göreceğiz…

AKP cephesindeki ağırlıklı görüş; Erdoğan’ın veto kartının pazarlık amaçlı ve  İsveç ile Finlandiya’nın teröre desteğini kesmeye yönelik olduğu, bu konuda kısmi bir başarı kazandığı taktirde üyeliklerini onaylayacağı şeklinde…

Bu türden bir pazarlığın işe yarayıp yaramayacağı bir yana, Erdoğan’ın daha bir ay önce Finlandiya Cumhurbaşkanı Niinisto’ya şu söyledikleri, vetonun “teröre destek” gerekçesini zayıflatıyor: “Açık olmak gerekirse biraz kafam karıştı çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’la yaklaşık bir ay önce bir telefon görüşmesi gerçekleştirdim ve benden önce inisiyatif aldı ve ‘NATO’ya başvuruyorsunuz ve biz bunu olumlu değerlendireceğiz’ dedi. Kendisine teşekkür ettim ve teşekkürün karşısında çok memnun oldu. Yani anlayacağınız, kafam biraz karıştı. İki gün önce duyduklarımız farklıydı. Dün yeniden Türkiye’nin üyeliğimize açık olduğunu duyduk fakat hayıra dönüştü ya da olumsuza dönüştü diyelim. Sanırım şu anda net bir yanıta ihtiyacımız var.”

Haliyle bir ay önce Finlandiya’nın NATO üyeliğine “teröre destek” gerekçesi olmadan destek verip, bir ay sonra “teröre destek” gerekçesiyle karşı çıkmak, pazarlık argümanını zayıflatıyor.

ADRES İSVEÇ DEĞİL ABD

Dolayısıyla konu pazarlıktan ziyade, Erdoğan’ın iç kamuoyuna “uluslararası siyasette önemli bir aktör olduğunu” resmedebilme hamlesi olarak da yorumlanabilir. Zira Erdoğan’ın kötüye giden ekonomi nedeniyle içeride pozisyonunu sağlam göstermeye ihtiyacı var. Diğer yandan mesele teröre destek ise, pazarlığın ve kavganın adresi İsveç ve Finlandiya değil, ABD olmalıdır!

Çünkü terörizmin asıl destekçisi ABD’dir; dahası ABD küresel terörizmin ana sponsorudur.

İsveç ve Finlandiya da, diğer devletler de teröre, ABD destek verdiği için destek vermektedir. ABD destek vermese, ne İsveç ne de Finlandiya, ne de çok daha büyük Avrupa devletleri teröre destek verebilir.

O nedenle asıl mesele ABD’nin teröre desteğini kesebilmektir.

ABD’NİN TERÖRE DESTEĞİ NASIL KESİLİR?

Üstelik bu mümkündür: Suriye’de Esad yönetimi ile anlaşarak, bölgede Ankara-Şam-Bağdat-Tahran hattı inşa ederek, dört ülkeyi ayrı ayrı hedef alan terör örgütlerini karşılıklı terör örgütü kabul edip topluca mücadele ederek, terör sorunu ABD’ye karşı esastan çözülebilir.

NATO içinde pazarlık yaparak ABD’nin PKK’ye desteğinin kesilemediği de, ABD’nin FETÖ gibi gladyo yapılarıyla açık darbe girişiminde bulunabildiği de görüldü, yaşandı…

Dolayısıyla Türkiye bu meselede yığınağı esasa yapmalı ve doğrudan ABD’nin teröre desteğine karşı kartlarını kullanmalıdır. Bu arada İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerinin veto edilmesi de, bu stratejiyi besleyen bir taktik hamle olarak elbette değerli olacaktır, olabilecekse…

Dahası bu iki ülkenin, Türkiye ya da bir başka ülke tarafından NATO üyeliklerinin veto edilebilmesi, savaşın Avrupa’nın geneline sıçrama riskini de önleyecektir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Mayıs 2022

3 Yorum

Avrupa Siyasi Topluluğu

Almanya-Fransa liderliğindeki Avrupa’nın, bir süredir inşa etmeye çalıştığı “stratejik özerklik”, her ne kadar Ukrayna krizi nedeniyle frenlendiyse de, Stratejik Pusula’ya yine de girmişti.

Nitekim, ABD’nin Ukrayna kriziyle ilgili hedeflerinden biri de, Avrupa üzerindeki hegemonyasını sürdürebilmek, yani pratikte Berlin-Paris ikilisinin stratejik özerklik arayışını önleyebilmekti.

AVRUPA ORDUSU ÇABASI

Stratejik özerklik, Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrasında Amerikan hegemonyasından çıkarak bağımsız bir çizgi izleyebilmesinin adıydı. Bir ekonomik merkez olarak AB, ABD stratejisinden ayrı, Rusya ve Çin ile kendi özel ilişkisini kurmak istiyordu.

ABD’den stratejik özerklik kazanmak, elbette son tahlilde bir Avrupa Ordusu inşa edebilmeye bağlıydı. İşte son birkaç yıldır gerek NATO’ya karşı “beyin ölümü” metaforu ile yapılan eleştiriler, gerek AB Savunma Birliği girişimi, gerekse Avrupa İlk Giriş Gücü çabası, Avrupa Ordusu inşa edebilmenin aşamalarıydı.

Öyle olduğu için de ABD adına konuşan NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, birkaç kez AB’nin bu “ordu” arayışının NATO’ya zarar vereceği uyarısını yapmıştı.

ABD-İNGİLTRE’NİN HEGEMONYA ÇABASI

Avrupa, ABD hegemonyasından çıkmanın adı olan stratejik özerkliğini oluşturamazsa, 21. yüzyılda güçlü bir merkez olabilme hedefini yitirmiş olacak.

Berlin’in de, Paris’in de bunu gördüğü açık. İki başkentin, Washington’un tüm ağırlığına rağmen, Ukrayna krizi konusunda frenleyici pozisyonlar alması, enerji yaptırımı gibi en kritik alana girmemeye özen göstermeleri, Avrupa coğrafyasını uzun süreli bir savaşın zemini yaptırmamak üzere konumlanmaya çalışmaları bu nedenle…

Diğer yandan ABD, özellikle AB’den ayrılmış İngiltere’yi de devreye sokarak ve onu Doğu Avrupa merkezli bir alanın liderliğine taşıyarak, Berlin-Paris ekseninin bu stratejik özerklik arayışını kırmaya çalışıyor.

PARİS’İN GEVŞEK TOPLULUK ÖNERİSİ

Ukrayna’nın NATO üyeliği, Rusya’nın müdahalesiyle rafa kalktı. Ancak ABD Ukrayna’nın AB’ye üyeliğini zorluyor.

Paris’in işte bunu fırsata çevirerek, stratejik özerklik hedefi için alan açmaya çalıştığı anlaşılıyor. Şöyle ki…

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Ukrayna’nın AB üyeliğinin bugünden yarına gerçekleşmesinin teknik olarak mümkün olmadığını, üyeliğinin on yılları bulabileceğini belirterek, bir pratik çözüm önerisi sundu: Avrupa Siyasi Topluluğu.

Macron, Ukrayna, Moldova ve Gürcistan gibi ülkelerin AB’ye üye olabilmeyi beklerken, Avrupa Siyasi Topluluğu gibi bir yapıya dahil edilebileceğini savundu. Hatta Macron, bu topluluğu sadece AB’ye katılmak isteyen ülkelere değil, AB’den ayrılan ülkelere de açık olabileceğini söyledi. Yani Macron, İngiltere’nin de Avrupa Siyasi Topluluğu içinde yer alabileceğini savundu.

Özetle Paris, stratejik özerklik hedefini yürütebilmek için, Avrupa Siyasi Topluluğu adlı yeni bir araç oluşturma niyetinde…

ANKARA İÇİN YENİ ‘KAPI’ OLUR MU?

Peki, Paris’in gündeme getirdiği Avrupa Siyasi Topluluğu, Türkiye-AB ilişkileri açısından yeni bir “kapı” olur mu? Zira Türkiye’nin pek çok nedenle AB üyesi olamayacağı, artık AB’ci çevrelerin bile kabullendiği bir gerçek. Benzer şekilde AB’den de geçen yıllarda üyelik dışı ortaklık benzeri ilişkilerin kurulabileceği savunuluyordu.

İşte Paris’in Avrupa Siyasi Topluluğu önerisi, Ankara açısından da Brüksel açısından da “yararlı” bir çözüm olarak görülebilir. Zira 9 Mayıs Avrupa günü nedeniyle Ankara’dan yapılan açıklamalar, iktidarın AB üyeliği hedefinin hâlâ stratejik olduğuna işaret ediyor.

“AB’nin, Ukrayna Savaşı’yla birlikte kendine yeni bir hikâye yazmasının zamanı geldi” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin “mevcut meydan okumaların aşılmasında AB’ye somut katkı sağlayacağını” savundu! Erdoğan “Güvenlik, göç, tedarik zincirleri ve enerji başta olmak üzere pek çok alanda, Türkiye’nin AB için stratejik önemde olduğunu” belirtti.

ÇİN’DEN STRATEJİK ÖZERKLİK DESTEĞİ

AB’nin ABD’den stratejik özerk olmasının, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinde yaşanacak büyük güç mücadelesi açısından taşıdığı anlam, AB’nin yakın komşusu Rusya kadar, uzak komşusu Çin’in içinde çok önemli.

O nedenle konu, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile Almanya Başbakanı Olaf Scholz arasındaki çevrim içi görüşmede de gündeme geldi. Xi Jinping, Çin-Avrupa ilişkileri bağlamında çok önemli üç mesaj verdi:

1. Avrupa’nın güvenliği, Avrupalıların elinde olmalı.

2. Çin, Avrupa’nın stratejik özerkliğini destekliyor.

3. Çin-AB ilişkisi, üçüncü bir tarafın hükmünde ve kontrolünde olmamalı.

Özetle stratejik planda yaşanan şudur: ABD, Ukrayna krizini AB-Rusya ilişkilerini bozmanın ve Avrupa’yı yeniden tahakküm altına almanın aracı olarak kullanmaya çalışırken, Çin de Avrupa’nın ABD’den stratejik özerklik kazanmasını destekleyerek, ABD’den bağımsız bir Çin-AB işbirliği inşasına çalışıyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10 Mayıs 2022

1 Yorum

Çin ve Rusya’nın ‘sınırsız’ ortaklığı

Bir süredir Çin ile Rusya, işbirliği ilişkilerini, “sınırsız” kavramıyla niteliyor. Öyle ki düzenlenen son foruma da yine bu kavramla isim verildi: “Çin-Rusya İlişkileri – Sınırsız Gelecek

Forumda konuşan Çin’in Moskova Büyükelçisi Zhang Hanhui iki ülkenin “stratejik işbirliğinin ısrarla derinleştirileceği” mesajını verdi. Buradaki “ısrarla” ifadesi, kuşkusuz Ukrayna krizi üzerinden Çin’e baskı yaparak Rusya’ya yaptırım uygulatmaya kalkan ABD’ye bir yanıttı…

Zhang Hanhui’nin mesajlarına geleceğiz ancak şu “sınırsız” kavramı ile tanımlanan Çin-Rusya ilişkilerine dair yakın zamanda kim ne söyledi, öncelikle onu anımsayalım:

ÇİN VE RUSYA KÜRESEL SORUNLARDA TEK SES

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ülkesinin Ukrayna harekâtından bir süre sonra Beijing’i ziyaret etmiş ve iki ülkenin dışişleri bakanları, ABD’nin tehditlerine karşın, dünyaya çok önemli mesajlar vermişti.

Lavrov, görüşme öncesi yayımladığı videoda “sizinle ve sempatizanlarımızla birlikte çok kutuplu, adil, demokratik bir dünya düzenine doğru ilerleyeceğiz” mesajı vermişti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı, iki ülkenin dışişleri bakanlarının yaptığı görüşmenin ardından yayınladığı açıklamada, “iki tarafın işbirliğini derinleştirme ve küresel meseleler hakkında ‘tek bir sesle’ konuşma konusunda anlaştığını” duyurmuştu.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü de, düzenlediği basın toplantısında şu çarpıcı mesajı vermişti: “Çin-Rusya işbirliğinde sınır yok, barışı sağlama, güvenliği koruma ve hegemonyaya karşı çıkma çabalarımızda sınır yok” (30.3.2022).

SOĞUK SAVAŞ İTTİFAKLARINDAN ÜSTÜN İLİŞKİ

Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, yaklaşık iki ay önce, 4 Şubat 2022’de imzaladıkları tarihi ortak bildiri de iki ülkenin işbirliğine dair özel bir nitelemede bulunmuşlardı.

Putin ve Şi, “Rusya ile Çin devletleri arasındaki yeni tür ilişkileri, Soğuk Savaş döneminin askeri-politik ittifaklarından daha üstün olduğunu” ilan etmişlerdi.

“Bilinen ittifaklardan üstün ilişki” yaşayan iki ülkenin liderleri, 4 Şubat’ta imzaladıkları ortak metinle, aslında yeni dünya düzeninin bildirisini ilan etmişlerdi.

İki lider, “Yeni dönem, yeni güç dağılımı ve yeni düzen”e işaret etmiş, çok kutupluluk ve çok taraflılık mesajı vermişti. İki lider, “Kuşak ve Yol İnisiyatifi’ne paralel ve eşgüdümlü olarak Büyük Avrasya Ortaklığı’nı inşa etmeye odaklandıklarını” duyurmuştu.

YENİ ULUSLARARASI İLİŞKİLERİN İNŞASI

Son olarak iki ülkenin işbirliğinin “sınırsızlığına” vurgu, düzenlenen forumla da dünya kamuoyuna gösterilmiş oldu.

Çin’in Moskova Büyükelçisi Zhang Hanhui’nin “Çin-Rusya İlişkileri – Sınırsız Gelecek” forumunda yaptığı konuşmada verdiği şu dört mesaj ise, hem küresel güç mücadelesindeki saflaşmayı hem de dünyanın gidişatının yönünü berrak bir şekilde ortaya koyuyor:

1. “Uluslararası durum nasıl değişirse değişsin, Çin ve Rusya her zaman stratejik işbirliğini ısrarla derinleştirecek”

2. “Çin ve Rusya, uluslararası adalet için omuz omuza duracak”

3. “Çin ve Rusya, hegemonya ve güç politikalarına karşı çıkacak”

4. “Çin ve Rusya, yeni bir tür uluslararası ilişkilerin inşasını ve insanlığın ortak kaderini teşvik edecek.”

Özetle, Çin ve Rusya, adil ve demokratik bir dünya düzeni inşası için “sınırsız bir ortaklık” kurmuş durumda…

Pentagon-CIA imalatı “Çin ve Rusya ortak değil, birçok sorunu bulunan rakiptir” temalı propaganda, artık Batı’da da inandırıcılığını kaybetmiş durumda. Beijing ve Moskova, Washington’un tehditlerine rağmen, belirledikleri stratejide adım adım ilerliyorlar…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
26 Nisan 2022

2 Yorum

Şam karşıtlığı eşittir sığınmacı artışı

Çok değil, daha bir ay önce Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle diyordu: “Ana muhalefetin başındaki ve yanındakiler ‘seçimi kazandığımızda mültecileri ülkelerine göndereceğiz’ diyorlar. Biz göndermeyeceğiz.”

Aynı Erdoğan, dün ise tersini söyledi ve “5 milyon Suriyeli kardeşimizin gönüllü ve onurlu geri dönüşleri için elimizden gelen gayreti gösteriyoruz.”

Nedir bu değişikliğin nedeni?

Türkiye artık seçim atmosferinde, erken değil zamanında yapılsa bile 14 ay kaldı… Sığınmacı sorununun AKP’ye 5-6 puan kaybettirdiği ise araştırmacıların genel kanaati.

AVRUPA’NIN HUZURU KAÇMASIN, TÜRKİYE’NİN KAÇSIN!

Oysa Erdoğan yönetimi, Türkiye’yi bile isteye bir “göçmen deposu”, bir “tampon ülke” haline getirdi. Dahası AKP iktidarı, bununla da övündü hep!

Örneğin AKP hükümetinin başbakanı Binali Yıldırım 2016’da aynen şöyle diyordu: “Türkiye olmasa, mülteciler Avrupa’yı istila edecek.”

Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan 2019’da “Avrupa’nın huzurunu, 4 milyon sığınmacıyı Türkiye’de tutmalarına” bağlamıştı.

Yıldırım ve Erdoğan’ın sözleri açık: Mülteciler/göçmenler/sığınmacılar Avrupa’yı istila etmesin diye Türkiye’nin istila edilmesine göz yumdular; Avrupa’nın huzuru kaçmasın diye Türkiye’nin huzurunun kaçmasını kabullendiler!

Vahim sözler, vahim itiraflar…

Peki AKP iktidarı Avrupa’nın huzurunu nasıl sağladı, istila edilmesini nasıl önledi? AB ile “Geri Kabul Anlaşması” imzalayarak!

GÖÇMENİ DEĞİL GÖÇMENİ DOĞURAN POLİTİKAYI KONUŞMALIYIZ

Bugünlerde sığınmacı sorunu yeniden alevlendi. Yine kamuoyu iktidar ve muhalefetin yaklaşımlarına paralel olarak gönderilsin-gönderilmesin diye ikiye bölündü. Ama “gönderilsin” diyenlerin arttığı da bir gerçek.

Konu, çok boyutlu ve oldukça hassas. O nedenle özellikle siyasetçilerin konuya dair çözümlerinde insani perspektifi esas alan, sığınmacıdan ziyade sığınmacı doğuran şartları tartışan ve o şartları değiştirmeye yönelen bir çizgi izlemesi gerekir.

Altı ay önce yazdığım Tampon Ülke kitabımda, başından sonuna bu ince çizgiye dikkat çekerek konuyu çözümlemeye çalışmıştım.

Ve şöyle demiştim:

“Türkiye’nin göç sorununun kaynağı, birincisi ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır, ikincisi de o politikalarla işbirliği yapan iktidardır. Sorunun olan ABD, AB ve AKP yerine göçmenleri/sığınmacıları suçlamak ve mazlum sığınmacı ile emperyalizmin işbirlikçisi göçmeni aynı kefeye koyarak kategorik bir göçmen karşıtlığı yapmak büyük yanlıştır. Göç sorunun çözümü, işte bu perspektifle başlar.”

UCUZ İŞGÜCÜNE DAYALI SÖMÜRÜ DÜZENİ

Dolayısıyla tartışmamız gereken şey “Suriyeli” değil, “Suriye politikası”dır. Yani Türkiye’nin “Suriyeli göçmen sorunu” değil, “Suriyeli göçmen sonucunu doğuran AKP dış politikası sorunu” vardır.

AKP iktidarı Suriye’de Esad yönetimini yıkmaya kalkmasa, bugün Türkiye’de resmi 5 milyon Suriyeli olmayacaktı.

Ankara, bu politikasını sürdürdükçe, Suriye sayısı daha da artacak!

Yukarıda alıntıladığımız Erdoğan’ın sözleri artışa işaret ediyor. Erdoğan 2019’da 4 milyon Suriyeli derken, bugün 5 milyon Suriyeliden bahsediyor. 2,5 yılda 1 milyon daha arttı…

Tabi bu resmi olanı!

Gayri resmi olarak sayı çok daha yüksek. Zira egemen sınıf göç emeğini, birincisi ucuz işgücü olarak, ikincisi de zam/iyi ücret/sendika isteyen Türk işçisine karşı “alternatifin var” diyerek kullanmaktadır ne acı ki…

Öyle bir “ucuz işgücüne dayalı sömürü düzeni” kurmuşlar ki, iktidar partisinin kimi yöneticileri “Suriyelileri gönderirsek ekonomi batar” demek durumunda kalmıştır!

MİLLET İTTİFAKI’NIN SIRTINDAKİ DAVUTOĞLU YÜKÜ

Sonuç olarak…

Ankara, Esad yönetimini yıkma hedefinden vazgeçmezse, yanlış Suriye politikasını değiştirmezse, Şam’la anlaşmazsa, Adana Mutabakatı şartlarına dönmezse, Suriyeli sayısı artmaya devam edecek…

Ana muhalefet partisi başından itibaren AKP yönetiminin Suriye politikasını eleştiriyor. İktidara geldiklerinde Şam’la anlaşacaklarını da söylüyor. Bu, sığınmacı sorununun çözümünün olmazsa olmazıdır.

Burada asıl üzerinde düşünülmesi gereken konu, altılı masa kurulduktan sonra da ana muhalefet partisinin bu çizgisini sürdürüp sürdüremeyeceği…

Zira altılı masada, bu yanlış Suriye politikasının mimarı da var ve o mimar artık AKP’ye muhalif olmasına rağmen, Suriye politikasını hâlâ savunuyor!

Davutoğlu’nun “Suriye’yle ilgili hiçbir pişmanlığım yok” sözleri, Millet İttifakı’nın sırtındaki yük olmayı sürdürüyor…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Nisan 2022

1 Yorum

Ya Rusya Ukrayna’da ABD’yi durduramasaydı?

Ukrayna meselesinin, Ukrayna’dan öte doğrudan Amerikan düzeniyle ilgili olduğu gün geçtikçe daha net ortaya çıkıyor.

Ukrayna cephesi, ABD açısından birincisi Rusya’yı kuşatmanın, ikincisi Avrupa hegemonyasını sürdürebilmenin, üçüncüsü Almanya/AB-Rusya enerji işbirliğini kesebilmenin, dördüncüsü Doğu Avrupa ve Karadeniz’e askeri olarak yerleşebilmenin aracıydı. ABD açısından NATO’yu genişletmek, bu amaçlara ulaşmanın yoluydu.

İşte böyle olduğu için de Rusya’nın Ukrayna cephesinden ABD kuşatmasına müdahalesini, ilk günden beri “yarma harekâtı” olarak niteledim.

UKRAYNA’DA HEDEF: AMERİKAN DÜZENİNİN SONA ERDİRİLMESİ

Ve tam da böyle olduğu için Ukrayna meselesi tartışılırken, Moskova’da da, Washington’da da, Berlin’de de, Beijing’de de asıl tartışılan Amerikan düzenidir.

Çünkü Ukrayna, ABD açısından Amerikan düzenini sürdürebilmenin ama Rusya açısından da o düzeni durdurabilmenin sahası yapılmıştır. Ukrayna’nın bir oyun sahasına, bir cepheye dönüştürülmesinin birinci sorumlusu Washington yönetimi ise ikinci sorumlusu da “NATO üyeliği” hayali üzerinden o oyuna gönüllü oyuncu olan Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’dir; daha doğrusu Zelenski’nin arkasındaki oligarklar takımıdır.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un son açıklaması, bu gerçekliği berraklaştırması bakımından önemliydi. Lavrov, Rusya’nın Ukrayna’ya düzenlediği “özel askeri operasyonunun” hedefini şu sözlerle açıkladı: “NATO’nun arsız genişlemesine ve ABD ile Batılı tebaalarının dünya sahnesinde tam hakimiyete yönelik arsız gidişine bir son vermeyi amaçlamaktayız.

Özetle Lavrov, “ABD egemenliğindeki dünya düzenini sona erdirmek istiyoruz” diyor. Evet, konu budur ve Ukrayna’da “emperyalistler arası savaş” görenlerin de, “Rusya’nın durduk yere komşusuna saldırdığını” söyleyenlerin de, “Ne Ukrayna ne Rusya” tarafsızlığı ile üstüne çamur sıçratmaktan kaçınanların da görmediği gerçek budur: Ukrayna’da, ABD egemenliğindeki düzenin varlığını sürdürebilmesi ya da sona erdirilmesinin çarpışması yaşanmaktadır!

Amerikan düzeni denilen dolar saltanatının, liberal kapitalizm ile halkların yoksullaştırılmasının ve Irak’tan Afganistan’a, Suriye’den Libya’ya sürdürülen işgallerin devamı ya da durdurulmasıdır!

ÇİN’DEN NATO’YA TEPKİ

Kısacası, bir süredir başta Çin ve Rusya olmak üzere “gelişmekte olan ülkeler”, “emperyalist batı kampının” iradesine boğun eğmeyeceklerini ortaya koymaktadırlar.

Yani Ukrayna’da, Tayvan’da, Suriye’de, Libya’da olanlar, emperyalist Atlantik kampı ile gelişen yeni dünya arasındaki mücadeledir. Gelişmekte olan ülkeler, emperyalizmin saldırdığı bu cephelerden emperyalizme yanıt vermektedirler.

Nitekim Beijing yönetimi de Moskova yönetimi gibi, son açıklamasıyla meselenin bu esas yanına işaret etmektedir. Çin Dışişleri Bakanı Sözcüsü Cao Licien, NATO’nun Avrupa’yı istikrarsızlaştırmasına dikkat çekerek, aynı şekilde Asya’yı ve dünyayı da istikrarsızlaştırmaya çalışmasına tepki gösterdi.

NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in 6-7 Nisan’daki dışişleri bakanları toplantısından sonra Çin’i hedef almasına yanıt veren Çin Dışişleri Sözcüsünün açıklaması şöyle: “Kuzey Atlantik bölgesinin askeri örgütlenmesi NATO, son yıllarda gücünü göstermek ve gerilim yaratmak için Asya-Pasifik bölgesine yönelmeye başladı. NATO bir süredir sınır aşırı girişimlerde bulunuyor ve yeni bir Soğuk Savaş cepheleşmesi yaratmak için yaygara koparıyor. NATO, dezenformasyon yaymayı ve Çin’i hedef alan kışkırtıcı yorumları derhal bırakmalı, ideolojik çizgideki cepheleşmeyi terk etmeli. Avrupa’yı istikrarsızlaştıran NATO, Asya’yı ve dünyayı da istikrarsızlaştırma çabasına son vermeli.”

ABD’Yİ UKRAYNA’DA DURDURMANIN KAZANÇLARI

Özetle, ABD’nin NATO aracılığıyla Amerikan düzenini sürdürebilme hamleleri görülmeden, ne Ukrayna meselesi anlaşılır ne de gelişmekte olan ülkelerin emperyalist kampa boyun eğmeme iradesi kavranır…

ABD Ukrayna cephesi üzerinden atağını sürdürebilirse, yani Rusya ABD’yi Ukrayna’da durduramazsa, önümüzdeki yıllarda Türkiye başta pek çok bölge ülkesi için büyük sorunlar ortaya çıkabilecektir:

– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Montrö Sözleşmesi barış sağlama özelliğini yitirir, Karadeniz NATO gölü olur, Amerika’nın tek giremediği deniz olan bölge denizimiz yeni çatışmaların alanına döner.

– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Kafkasya’dan Orta Asya’ya uzanan geniş coğrafyada çatışmalar, rejim değişiklikleri, hatta yeni haritalar oluşur.

– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Pakistan’da “ABD destekli darbe” ile devrilen İmran Han örneklerinin benzerleri Asya’da çoğalır.

– ABD Ukrayna’da durdurulamazsa, Amerikan mali sermaye sınıfının dünya halklarını daha da dizginsizce sömürebilmesinin önü açılacak; halklar daha da yoksullaşacaktır.

Neyse ki Rusya Ukrayna cephesinde ABD’yi durdurabildi!

Dolayısıyla asıl şöyle söylemeliyiz: Rusya, Ukrayna’da ABD’yi durdurarak, aslında önümüzdeki yıllarda Karadeniz’in NATO gölüne ve çatışma alanına dönüşmesini, Kafkasya’dan Orta Asya’ya yeni savaş cephelerinin oluşmasını önlemektedir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
12 Nisan 2022

5 Yorum

Goldman Sachs ve IMF’nin dolar endişesi

CRI Türk’teki 8 Mart tarihli makalemin başlığı şöyleydi: “Yaptırım, yapanı da vurur.”

Bugün 5 Nisan ve daha bir ay dolmadan, yaptırım, yapanı da vuruyor; hem de en önemli yerden: Doların rezerv konumunu kaybetme riski üzerinden…

GOLDMAN SACHS: DOLARIN EGEMENLİĞİ RİSK ALTINDA

Harry Robertson imzalı Business Insider haberine göre, Goldman Sachs dolar uyarısı yaptı.

Finans kapitalin en önemli aktörlerinden olan ABD yatırım bankası Goldman Sachs, doların egemenliğini kaybetme riski altında olduğu ve İngiliz sterlini gibi daha düşük bir oyuncu haline gelebileceği konusunda uyarı açıkladı. Goldman Sachs ekonomistleri Cristina Tessari ve Zac Pandl, doların düşmeden önce İngiliz sterlininin karşılaştığı zorluklara benzer bir dizi zorlukla karşı karşıya olduğuna dikkat çekiyor.

Goldman Sachs’ın 31 Mart’ta yayımladığı araştırma raporu şu noktalara dikkat çekiyor:

– ABD artan dış borçlarla birlikte kötüleşen bir “net dış varlık pozisyonuna” sahip.

– ABD’nin büyük bir mal ithalatçısı olmasından kaynaklanan büyük borçları, özel bir sorun oluşturabilir.

– Rezerv para birimi ihraç edenlerin borcunun GSYİH’ye göre büyümesine izin verilirse, sonunda yabancılar daha fazlasını elinde tutmak konusunda isteksiz hale gelebilir.

– ABD’nin Rusya’ya sert yaptırımları, dünyanın dört bir yanındaki ülkelerin dolardan uzaklaşmaya çalışabileceği endişelerini artırdı.

IMF: DOLAR EGEMEN REZERV PARA KONUMUNU KAYBEDEBİLİR

Sadece finans kapitalin bu en önemli kurumu değil, bizzat IMF de benzer uyarıları yaptı.

IMF Başkan Yardımcısı Gita Gopinath, Rusya’ya uygulanan yaptırımlar nedeniyle ABD dolarının egemen rezerv para konumunu kaybetme tehdidi altında olduğunu belirtti.

31 Mart’ta Financial Times’a konuşan IMF Başkan Yardımcısı, Rusya’ya yaptırımların dolara zarar verebilecek daha parçalı bir küresel sistem yaratabileceğini söyledi. Ayrıca Gopinath dünya ticaretinde diğer para birimlerinin kullanımının artmasının, ulusal merkez bankalarının ellerindeki döviz rezervlerini dolar pahasına çeşitlendirmesine neden olacağını söyledi.

Dahası IMF Başkan Yardımcısına göre Rusya’ya yaptırımlar, kripto para ve Merkez Bankalarının dijital para birimleri kullanımını arttıracağını vurguladı.

ASYA EKONOMİLERİNİN ULUSAL PAR ATAĞI

Durum tam da Goldman Sachs ve IMF Başkan Yardımcısının dediği gibi…

ABD’nin Avrupa’yı da zorlayarak uyguladığı Rusya’ya yaptırımlar, son birkaç yıldır yavaş yavaş konuşulan “ticarette ulusal paraların kullanılması” konusunu, Doğu ve Güney ülkeleri adına hızlandırdı.

Çin, Rusya, Hindistan, İran ve Türkiye gibi ülkelerin son birkaç yıldır ikili ticaretlerinde uygulama hedefi ilan ettikleri konu, şimdi bizzat ABD’nin “yaptırım hatasıyla” hızlanarak hayata geçiyor.

Birkaç örnek anımsatmak gerekirse:

– Rusya, önce sattığı doğalgazı ama ardından da sattığı tüm ürünleri dolar ya da avro ile değil, ruble ile satacağını ilan etti.

– Rusya ile Hindistan, ikili ticaretlerini ulusal paralarıyla yapmak üzere bir mekanizma kurma çalışması başlattı.

– Dünyanın en önemli petrol üreticilerinden Suudi Arabistan, Çin’e sattığı petrolü yuan ile satmayı görüşüyor. Suudi petrolünün dörtte birinden fazlası Çin’e satılıyor.

JP MORGAN: DOLARDA UZUN YILLAR SÜRECEK DÜŞÜŞ BİZİ BEKLİYOR

Goldman Sachs ve IMF’nin açıkladığı endişeler, kuşkusuz ABD’nin Rusya’ya uyguladığı yaptırımların hızlandırdığı doların egemenliğini yitirme riskine işaret ediyor. Ancak bu aslında yeni bir durum değil. Ukrayna krizinden ve ABD’nin bu büyük yaptırım saldırısından önce de doların egemenliği risk altında görülüyordu…

Örneğin 2019 yılında, doların dünya rezervlerindeki payının, son 20 yılın minimumu olan yüzde 61.7’ye düşmesi üzerine, neoliberal sistemin önemli aktörlerinden JP Morgan şu uyarıyı yapmıştı: “Dolarda uzun yıllar sürecek düşüş bizi bekliyor” (25.7.2019).

JPMorgan Chase’in baş ekonomisti Jim Glassman’ın uyarısı şöyleydi: “Önümüzdeki yıllarda küresel ekonomi, ABD’nin ve doların hakimiyetinden çıkarak, daha çok Asya’nın hüküm sürdüğü bir sisteme geçiş yapacak. Döviz bağlamında bu durum, doların, altının da dahil olduğu diğer dövizlerin sepetine göre ucuzlayabileceğini gösteriyor.”

Amerikan para araştırmaları şirketi A.G. Bisset Associates LLC’nin CEO’su Ulf Lindahl, JP Morgan’ın bu uyarısından bir süre önce olası felakete dikkat çekmişti: “Dolar çökecek” (17.10.2018).

TEK PARA DÜZENİNİN SONU

Sonuç olarak, tek kutuplu dünya düzeninin ve buna paralel doların egemen olduğu iktisat düzeninin yerini çok merkezli dünya düzeni ile ulusal paraların öne çıktığı iktisat düzeni alıyor…

Ekonominin merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymasıyla başlayan süreç, “adil ve demokratik” bir yeni dünya düzenini müjdeliyor.

Kuşkusuz sancılı olacak, elbette emperyalist ABD’nin karşı-saldırıları sürecek ancak her halükârda yeni bir dünya kuruluyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
5 Nisan 2022

1 Yorum

Avrupa güvenliğinin inşası sorunu

Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi, sadece ABD’nin NATO aracılığıyla genişlemesini durdurmakla kalmadı aynı zamanda ABD’nin SSCB dağıldıktan sonra Avrupa güvenlik mimarisini şekillendirme çabasına da son verdi.

ABD, Yugoslavya’yı sekiz parçaya bölerek başladığı inşa çalışmasını, Doğu Avrupa ve Baltıklarda da devam ettirmişti. Şimdi o süreç bitti.

Avrupa güvenlik mimarisinin yeninden şekillendirilme sorunu var sırada. Kimlerle ve nasıl peki?

BÖLÜNMEZ GÜVENLİK

Bu durum haliyle ve öncelikle “bölünmez güvenlik” anlayışının Avrupa düzleminde kabul edilmesini gerektirecek. Zira SSCB’nin dağılmasından bu yana “bölünmez güvenlik” ilkesi uygulanmıyor.

Nedir bölünmez güvenlik? Kabaca bir devletin güvenliğinin herkesin güvenliği olması demektir, bir devletin güvenliğine zarar vererek kendi güvenliğini sağlayamayacağın demektir.

ABD 30 yıldır Rusya’nın güvenliğini hiçe sayarak Avrupa güvenlik mimarisini inşa etmeye çalışıyordu. Çünkü temel hedefi güvenli Avrupa değil, Rusya’yı teslim olmaya, geri çekilmeye ve hatta parçalanmaya itmekti.

İşte Rusya’nın Aralık 2021’de ABD ve NATO’ya sunduğu ve müzakere etmek istediği 9 maddelik “güvenlik anlaşması” taslağı da bu nedenleydi. ABD Rusya’nın güvenlik talebini reddetti, Rusya 24 Şubat 2022’den beri kuvvet kullanarak sağlamaya çalışıyor.

RUSYA’NIN ÜÇ HEDEFİ

Rusya’nın hedefleri öncelikle ve esas olarak Ukrayna’nın NATO üyeliğinin gündemden kalkması, Ukrayna’nın tarafsızlık statüsüne dönmesi ve bunu Anayasa’sına işlemesi.

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski, 24 Şubat’tan bu yana hemen her gün yaptığı açıklamayla “NATO üyeliğinin artık hayal olduğunu gördüğünü” söyledi. En sonunda, tarafsızlık statüsünün ele alınabileceğini de açıkladı.

Rusya’nın ikinci hedefi, komşuları ve NATO üyeleri olan Baltık ülkelerinin NATO üslerinden ve yabancı asker varlığında vazgeçmesi. Kabaca bu ülkelerin NATO’ya siyasi üyeliğinin sürmesi ama askeri boyutunun olmaması gibi…

Rusya’nın üçüncü hedefi de, Doğu Avrupa’daki doğrudan Rusya’yı hedef alan saldırı silahlarının kaldırılması.

Bu şartlar altında Avrupa’nın güvenliği, Avrupa’nın da bir parçasını oluşturan Rusya’yla birlikte sağlanabilecektir. ABD’nin Rusya’ya rağmen ve Rusya’yı hedef alarak güvenlik inşası çabası, Avrupa’yı yeniden bir büyük savaş riskiyle karşı karşıya getirdi.

Dolayısıyla artık sorun Avrupa’nın lider ülkelerinin, Almanya ve Fransa’nın, Avrupa’nın güvenliğini Rusya’yla birlikte inşa edip etmeyecekleri konusudur. Kuşkusuz bu ABD’yi kenarda tutmak anlamına geleceği için zordur ve engebeli bir yoldur. Ancak savaşsız Avrupa için de başka bir yol yoktur.

BORRELL’İN ÜÇ MESAJI

Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi toplantına katılan AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in mesajları, gelecek açısından ipuçları veriyor.

Borrell’in ilk mesajı, Rusya’ya yaptırımların başarılı olamayacağı gerçeğiyle ilgiliydi ve şöyle diyordu: “Dikkatli olmalıyız. Rusya’ya karşı bu geniş uluslararası destek sonsuza kadar sürecek sağlam bir destek olacağından o kadar da emin olamayız. Körfez bölgesinden geliyorum. Birçok dışişleri bakanıyla görüşmeler yaptım. BM Genel Kurulu oylaması sonrası durum çantada keklik sayılamaz.”

Borrell’in ikinci mesajı Balkanlarla ilgiliydi. Avrupa savaş tarihi açısından Doğu Avrupa’yla birlikte değerlendirmek gereken Balkanlar’ın bu özelliğinden olsa gerek, Borrell Sırbistan’a dikkat çekiyordu. AB adayı Sırbistan’daki “inanılmaz derece” yüksek Rusya etkisine işaret eden Borrell, “Batı Balkanlar’daki ülkelerde istikrarın korunmasının Avrupa güvenliği için önemli olduğu” belirtiyordu.

Borrell’in üçüncü mesajı, Ukrayna krizinin Atlantik dünyası dışındaki etkisiyle ilgiliydi. AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Afrika’da Rusya’nın etkisine, Rusya’nın Çin’e yakınlaşmasına ve Hindistan’ın pozisyonuna Avrupa ülkelerinin dikkatle eğilmesi gerektiğini söylüyordu.

GÜVENLİK MİMARİSİNİN ÖZNELERİ

Borrell haklı. Zira Washington, “Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı NATO’yu ve Batı’yı birleştiriyor” propagandası yapıyordu ancak tersinden Asya da birleşiyordu. Hindistan’ın aldığı tutum, stratejik düzlemde ABD için en büyük kayıptı örneğin…

Kaldı ki NATO’nun ve Batı’nın birleştiği de yoktu. Tersine NATO birleşemediği, Biden’ın ifadesiyle “NATO içindeki farklılıklar aşılamadığı” için ABD NATO’yu Ukrayna’da devreye sokamamıştı. Macaristan ve Hırvatistan gibi ülkeler çok açık olarak o durumda NATO’dan çekilebileceklerini dile getirmişlerdi. Diğer yandan Almanya, Fransa ve Türkiye gibi ağırlığı olan ülkeler de ABD’nin NATO’yu kullanmasına karşıydılar.

Öte yandan AB’nin kabul edilen “stratejik pusulası”, Ukrayna krizi nedeniyle ittifaka atıflarda bulunsa da hâlâ 2016’dan beri adım adım yükselen “stratejik özerklik” hedefini koruyor. Yani Almanya-Fransa liderliğindeki Avrupa, ABD’den stratejik özerk olmayı, Avrupa’nın güvenliğini Avrupa ordusu kurarak sağlamayı, Çin ve Rusya’yla bağımsız ilişkiler sürdürmeyi istiyor.

İşte Avrupa güvenlik mimarisini Avrupa yararına inşa edecek zemin de bu anlayıştır. Ukrayna’nın tarafsız ülke statüsüyle açılacak yol, bu perspektifle, Almanya ve Fransa’nın Rusya’yı da dahil ederek bir Avrupa güvenlik mimarisi inşasını zorunlu kılmaktadır. Dahası Türkiye de, -ama Avrupacı değil, Avrasyacı bir çizgiyle- bu sürecin aktif bir öznesi olabilir. Ki bu Türkiye’nin de Amerikancılıktan arınması demek olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Mart 2022

1 Yorum

Avrasya’da Rusya, Çin, Hindistan, Pakistan işbirliği

Çin’e özgü diplomasiye aşina olmayanlar ya da diplomasiyi sadece Batı tarzıyla değerlendirenler, ABD Devlet Başkanı Joe Biden ile Çin Devlet Başkanı Şi Jinping arasındaki kritik görüşmeden, gerçekçi olmayan sonuçlar çıkardılar.

ÇİN’DEN ABD’YE ‘ARTIM TEK BAŞINA YÖNETEMEZSİN’ MESAJI

Öyle ki kimi çok popüler yorumcular tabloyu “Avrasyacı arkadaşların gözü yaşlı olmalı, Çin işgale karşı olduğunu söyledi” sözleriyle yorumladılar. Oysa bırakın yorumu, sözün Batı basınından aktarımı bile doğru değildi. Zira Batı basını, Çin Devlet Başkanı’nın ifade ettiği “çatışmalar ve karşı karşıya gelişler kimsenin çıkarına olmaz” cümlesine takla attırarak o sonuca ulaşmıştı.

Şi Cinping’in sözlerinden Çin’in Rusya’ya desteğini kestiği anlamını çıkarmak, hele de yaptırım tehdidi karşısında ABD’ye teslimiyeti sonucunu çıkarmak, en hafifinden Çin’i tanımamak ve Çin’e özgü diplomasiyi anlamamaktır.

Oysa tersine Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Joe Biden’la görüşmesinde tarihi bir çıkış yaptı. “Çin ve ABD, uluslararası alanda sorumluluk üstlenmeli ve dünya barışı için çabalamalı” dedi. Diplomasi de bu Çin’in ABD’ye “artık tek başına yönetemezsin” ilanıdır!

ÇİN VE HİNDİSTAN BATI’NIN BOŞALTTIĞI ALANI DOLDURMAYA HAZIR

Nitekim gerçek, Batı medyasında yazan değil, ABD Kongresi’nde olandır. ABD’li senatörler, Çin’in Rusya’yla ticaret yapmayı sürdürdüğünü ve sürdüreceğini görerek, yeni bir ticaret savaşı hedefliyorlar.

Cumhuriyetçi Kongre üyesi Ted Budd, Kongre’nin alt kanadı Temsilciler Meclisi’ne “Çin’in Rusya’nın İşgalini Finanse Etmesini Durdurma Yasası” ismiyle bir taslak yasa sundu. Taslak, Çin’in Rusya’dan tarım ürünleri ithalatını artırması durumunda Çin’in tarım ürünlerine misilleme gümrük vergileri getirilmesini öngörüyor. Ticaretin başka alanları için de hazırlıklar planlandığı belirtiliyor.

Yani ABD Kongre üyeleri, “Avrasyacıların gözü yaşlı” gibi bir sonuç çıkarmış değil. Nasıl çıkarabilir ki zaten… Çin, Rusya’dan enerjiden tarıma her türlü ticaretini sürdürüyor. Dahası, yine ABD’nin saptadığı gibi, Çin, Batı’nın Rusya’da boşalttığı alanları doldurmaya yöneliyor.

Batı’nın büyük enerji kolu başta pek çok alandaki şirketlerinin çekildiği şartları sadece Çin değil, Hindistan da fırsat olarak görüyor. Nitekim Rusya’nın Hindistan Büyükelçisi Denis Alipov, Hint şirketlerinin Rusya’dan ayrılan ilaç ve diğer ürün üreticilerinin yerine geçmeye hazır olduklarını söyledi.

Öte yandan Hindistan Petroleum Corporation’ın Rusya’dan yakın zamanda Haziran teslimatlı petrol aldığı ve alımların aratacağı belirtiliyor.

PAKİSTAN BATI BASKISINA BOYUN EĞMEDİ

Avrasyacıların gözü hiç de yaşlı görünmüyor. Tersine Çin ve Hindistan dışında Pakistan’ın da Rusya’yla ticaretini artırma kararı aldığını belirtelim.

Pakistan Başbakanı İmran Han, Rusya’yla ilişkileri bozması için AB, Japonya, İsviçre, Kanada, İngiltere ve Avustralyalı diplomatların “protokolü hiçe sayarak” kendisine mektup yazdığını belirtti ve şöyle dedi: “Bu zamana kadar kimseye boyun eğmedim, ulusumun da eğmesine izin vermeyeceğim.”

Dahası, Pakistan Başbakanı İmran Han, sorunlar yaşadığı komşusu Hindistan’ı da Rusya konusunda övdü. Han, ABD’nin Rusya’dan petrol almaması için baskı yaptığı Hindistan’ın baskılara direnerek kendi vatandaşlarının çıkarına bağımsız kararlar almasını taktir etti.

PENTAGON: CAYDIRICILIK BAŞARISIZ OLURSA…

Kısacası, öyle iddia edildiği gibi Avrasyalı komşuları Rusya’ya sırtını dönmüş değil. Tersine, yukarıda da özetlediğimiz gibi Çin, Hindistan ve Pakistan gibi Asya’nın en önemli ülkeleri Rusya’ya yaptırıma katılmayarak, Batı baskısına karşı çıkarak, hatta ticaretlerini artırarak ve Batı’nın Rusya’dan boşalttığı alanları doldurmaya yönelerek, işbirliğini geliştiriyorlar…

Bu gerçeği sadece ABD Kongresi değil, Pentagon da görüyor.

ABD Hint-Pasifik komutanı Amiral John C Aquilino, boşuna “caydırıcılık çabaları başarısız olursa savaşıp Çin’i yenmeye hazırız” deme gereği duymuyor!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
22 Mart 2022

1 Yorum

ABD’nin hedefi Çin’deki Rusya rezervi

“Haberi” İngiliz Financial Times ve Amerikan New York Times verdi: Financial Times’a konuşan isimsiz ABD’li askeri yetkililere göre Rusya Çin’den Ukrayna’da kullanmak için askeri malzeme talep etmişti! New York Times’a konuşan isimsiz ABD’li sivil yetkililere göre de Rusya, Çin’den yaptırımların etkisinin üstesinden gelmek için ekonomik yardım talep etmişti!

Bu “haberler” üzerine CNN International yayınına katılan ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, “Dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir ülkenin Rusya’ya can simidi olmasına izin vermeyeceğiz” dedi ve bu konuda Çin’i uyardıklarını söyledi!

Peki nereden çıkmıştı bu yardım talebi? Rusya’nın Ukrayna’da askeri desteğe ihtiyacı mı vardı? Gerçek neydi?

ENFORMASYON SAVAŞI

Çin’in Washington Büyükelçiliği Sözcüsü Liu Pengyu, askeri ve ekonomik yardım konusunda “Rusya’dan gelen talebi hiç duymadığını” belirtti öncelikle. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü de, Rusya’nın Çin’den destek istediği iddialarını açıkça yalanladı ve bunun “dezenformasyon” olduğunu belirtti.

Talepte bulunduğu iddia edilen Rusya da “haberi” yalanladı. Kremlin Sözcüsü Dmitry Peskov, Rusya’nın Ukrayna konusunda Çin’den askeri destek istemediğini söyledi.

Bu iki yalanlamaya rağmen, Batı medyası gün boyu “Rusya Çin’den askeri destek istedi” başlıklı haberler vermeyi sürdürdü. Yalanlamayı ise çok azı ve üstelik çok sonra, dahası “Rusya Çin’den askeri destek istedi” haberinin altında, kısaca verdi!

Başından beri sürdürülen enformasyon savaşının hali budur!

ROMA’DA 7 SAATLİK DİPLOMASİ ÇARPIŞMASI

Amerikan ve İngiliz gazeteleri eliyle servis edilen bu iki “haberin” hedefi, Roma’da yapılacak ABD-Çin görüşmesiydi.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ile Çin Komünist Partisi (ÇKP) Merkezi Komitesi Dışişleri Komisyonu Ofisi Direktörü Yang Cieçi, İtalya’nın başkenti Roma’da bir araya gelecekti.

ABD’li yetkililer, gazeteler üzerinden servis ettikleri haberle, Roma buluşması öncesi Çin’e küresel çapta basınç yapmayı hedeflemişti. Böylece haberden hareketle hem gün boyu dünya kamuoyunu Çin’e karşı harekete geçirmiş, hem de bunun etkisiyle toplantıda Çin’e karşı baskı yapma şansı bulmayı ummuştu.

Sullivan ve Yang Çieçi’nin Roma buluşması, beklenenden uzun sürdü: 7 saat!

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın belirttiğine göre Roma görüşmesinde Ukrayna meselesi geniş bir şekilde ele alındı. Price gazetecilerin sorusu üzerine “Çin, Rusya’ya askeri anlamda ya da yaptırımları delecek şekilde yardım ederse bunun sonuçları olur” dedi.

Roma buluşması, Beyaz Saray Sözcüsü Jen Psaki’nin basın toplantısında da gündeme geldi. Psaki, ABD’nin Roma’da Çin’e verdiği mesajı şu sözlerle açıkladı: “Sullivan, burada açıkça, Çin’in Rusya’ya askeri yardım ve diğer yardımlar vermesinin yaptırımların delinmesi ve savaşın desteklenmesi anlamına geldiğini ve bunun sonuçları olacağı konusunda Çin’i uyardı. Ancak bu sonuçların ne olacağı konusunda detay veremem. Bu konuda ortak ve müttefik ülkeler ile görüşüyoruz.”

HEDEF ÇİN’DEKİ RUSYA REZERVİ

Bu makaleyi CRI Türk yazı işlerine teslim etmem gereken saat geldiğinde, Roma’daki 7 saatlik buluşmaya dair henüz Washington ve Pekin’den resmî açıklama gelmemişti. Dolayısıyla yukarıda aktardığım sözcü açıklamalarının ötesinde henüz bir değerlendirme yoktu.

Resmi açıklamaların uzaması, hem toplantının 7 saat sürmesinden, hem saat farkından ama hem de tarafların resmi açıklamada mutabakat zorluğu yaşamalarından kaynaklanmış olmalı…

Ortada resmi bir açıklama olmasa da, ABD’nin Çin’le ilgili temel kaygısının Rusya’ya desteği olduğu açık. ABD biliyor ki, Çin Rusya’yla işbirliğini sürdürdüğü müddetçe, Rusya’ya karşı yürüttüğü yaptırım kampanyası işlemeyecek.

Fakat mesele Çin’in askeri desteği değil elbette. Rusya’nın Çin’den acil askeri desteğe ihtiyacı yok. Mesele öncelikle Rusya’nın 640 milyar dolarlık rezervinin Çin’de olan kısmı. ABD işte o kısmı Rusya’nın kullanmasını önleyebilmek için Çin’e baskı kuruyor.

Nitekim Rusya Maliye Bakanı Anton Siluanov, 640 milyar dolarlık rezervlerinin yaklaşık yarısının Batı tarafından bloke edildiğini, ABD’nin Çin’deki kısma erişimi kısıtlayabilmek için de Çin’e baskı yaptığını açıkladı. Siluanov, bu blokaj nedeniyle de Batı’yı uyardı ve bu durumda rezervlere erişime izin verilene kadar ödemelerini “ruble “olarak yapacaklarını söyledi.

Rusya rezervinin dolar kısmını azaltmış ve 100 milyar dolara kadar düşürmüştü. Yerini ise avro ve Çin yuanı ile doldurmuştu.

ABD ENERJİ YAPTIRIMINDA YALNIZ KALDI

Sonuç olarak ABD, stratejik ve taktik düzeyde Çin-Rusya işbirliğini kırabilme peşinde. Bir yandan Çin’e ekonomik baskı uygulayarak Rusya’ya verdiği desteği önlemeye ya da en azından azaltmaya çalışıyor, diğer yandan da “Rusya’yı Ukrayna konusunda frenlemesi” için Çin’e çağrıda bulunuyor!

Ancak ABD’nin Çin’e baskı yaparak sonuç alabilme olasılığı yok. Çin Rusya’ya yaptırımlara katılmayacağını defalarca ilan etti. Çin’in örneğin Rusya’dan petrol ve doğalgaz alımını kesmesi gibi bir seçenek, zaten bir “Amerikan hayali” bile olamayacak durumda.

Kaldı ki ABD bu konuda AB’yi bile ikna edemedi. AB Rusya’dan petrol ve doğalgaz almayı sürdürüyor. Yani ABD Rusya’ya enerji yaptırımında yalnız kaldı.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Mart 2022

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın