Archive for category Politika Yazıları
‘Güvenli cep’ mutabakatı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/10/2019
Erdoğan ile Trump’ın 6 Ekim Pazar gecesi telefon görüşmesinde vardıkları mutabakat, 5-7 Ağustos’ta askeri heyetler arasında yapılan üç günlük müzakerenin sonunda varılan “güvenli bölge” mutabakatının devamıdır.
Öyle olduğu için de Trump, 6 Ekim telefonunda yanında Savunma Bakanı Mark Esper’i ve Genelkurmay Başkanı Org. Mark Milley’i bulundurmuş ve öyle olduğu için de kamuoyuna yapılan açıklamayı danışmanına bizzat kendisi yazdırmıştır.
7 Ağustos mutabakatı özetle Türk ordusunun 480 km boyunca ve 5-10 km derinliğince Suriye’ye girmesi ve bir güvenli bölge oluşturmasıydı. Türkiye bunu 30 km derinliğe zorluyor ve denetimin Türk ordusunda olmasını şart koşuyordu. ABD ise pazarlığa açık derinliğin altındaki PKK/PYD/YPG bölgesinin güvenliğini planlıyor ve bu nedenle güvenli bölgede denetimi Türk ve Amerikan askerlerinin birlikte sağlamasını savunuyordu.
Her iki taraf da -ipleri koparmamak için- 7 Ağustos mutabakatından geri adımlar atarak, 6 Ekim mutabakatında buluştular.
6 Ekim mutabakatı
6 Ekim mutabakatından çıkan kararlar şunlar: Türkiye, Suriye’nin kuzeydoğusuna operasyon yapacak; ABD bu operasyonun içinde olmayacak ve desteklemeyecek; ABD askerleri olası operasyon bölgesinden çekilecek; ABD’ye yük olan IŞİD’li tutuklular ve ailelerinin barındırıldığı kampların sorumluluğu Türkiye’de olacak; Erdoğan 13 Kasım’da Beyaz Saray’da Trump’la buluşacak.
Tabii varılan mutabakat, Trump’ın bölgeden çekilme isteğine karşı ABD’nin çıkarlarının orada bulunmaktan geçtiğini savunan kesimleri çok rahatsız etti. Trump’ın bu hamlesine ABD’de büyük tepkiler oldu.
Azil soruşturması baskısı altındaki Trump, sonrasında birkaç açıklamayla, örneğin operasyonun bir sınırının olduğunu ve o sınırın aşılması halinde Türkiye’ye “ekonomik sopa” gösterileceği tehdidini savurarak, süreci dengelemeye çalıştı.
Ortada bir mutabakat olduğu için ve Trump’ın bu tehditleri bir denge arayışı nedeniyle yaptığı düşünüldüğünden, Saray’dan o açıklamalara ciddi tepki gösterilmedi maalesef!
Yeni uzlaşma noktası
6 Ekim mutabakatı, başta da belirttiğimiz gibi, 7 Ağustos mutabakatının ardından her iki tarafın geri adımlarıyla vardıkları yeni ama kısmi bir uzlaşma noktasıdır.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un mutabakatın ardından Washington Post’ta yayımlanan “ABD’nin kazanımlarını korumak bizim çıkarımızadır” mesajlı makalesi de bu yeni uzlaşma noktasıyla ilgilidir.
Somut tablo artık şudur: ABD, Türkiye’nin operasyonunu ve desteklediği YPG kuvvetlerinin biraz daha güneye inmesini kabul ederek geri adım atmıştır. Türkiye ise 480 km boyunca olmayan, birkaç noktadan yapılacak 30 km derinlikli operasyonlara -şimdilik- razı olmuştur.
ABD, bu geri adımına karşılık IŞİD sorumluluğunu Türkiye’ye yıkma kârı elde etmiş ve hava sahasını kapatmak gibi zorluklarla TSK’yi “sınırlı” harekâta mecbur etmeyi hesaplamıştır.
Kısacası 6 Ağustos varılan “güvenli bölge” mutabakatının yerini, şimdi “güvenli cep” mutabakatı almıştır.
Bulanık siyasi hedef
Ancak pazarlıklar ve geri adımlar, üstelik ABD’nin PYD devleti inşa etme hedefi ile AKP’nin Suriye’den toprak kazanma hedefi, Türk ordusunun harekâtının siyasi hedefini bulanık hale getiriyor!
Nedir siyasi hedef? PYD koridorunu dağıtmak mı? Yoksa sadece güvenli cepler oluşturmak mı? Hatta AKP’ye içeride siyasi bir kazanca dönüşecek bir toprak kazancı mı? Açık ve kesin değil! Üstelik IŞİD sorumluluğu gibi yeni yüklerle daha da bulanık hale geliyor.
Geçen hafta da belirtiğimiz gibi, “AKP’nin fetih niyeti, Türkiye’nin PKK koridoruna karşı haklı operasyonunu gölgeleme riski ve baltalama potansiyeli taşıyor!”
AKP’nin şu noktada bile Esad karşıtlığını sürdürüyor olması, soruna yeni sorunlar ekleme riski doğuruyor. Hem bu risk nedeniyle hem de olası operasyonun ABD’yle kısmi uzlaşma içermesinden dolayı, Ankara’ya Moskova ve Tahran’dan “toprak bütünlüğüne” dikkat çeken uyarılar ve “operasyon yerine Şam’la diyalog” çağrıları geliyor.
Sorunun en maliyetsiz çözümü hâlâ şu: Esad’la anlaşarak ve Ankara ile Şam arasındaki Adana Mutabakatı’nı yeniden uygulayarak, ABD’nin PYD devletçiği hedefini ortadan kaldırmak! Bunun dışındaki çözüm girişimleri hem maliyetli hem ABD’ye “kazanımlarını koruma” şansı veriyor hem de Suriye’nin bölünmesi riskini artırıyor!
Not: Bu makale, Barış Pınarı Harekatı başlamadan önce kaleme alındı.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet gazetesi
10 Ekim 2019
Sözde toprak bütünlüğü
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/10/2019
Erdoğan “Belki bugün, belki yarın denecek kadar yakın” diyerek Fırat’ın doğusuna operasyon yapılacağı sinyali verdi.
Erdoğan açısından içeride erken seçim baskısı, dışarıda (ABD’de) Trump’a azil soruşturması, kuşkusuz bir operasyonu içeri için fırsata çeviriyor, dışarısı bakımından da şartlarını kolaylaştırıyor.
Fakat Fırat’ın doğusuna “kapsamlı” bir operasyonun en nihayetinde Suriye’nin kuzeydoğusuna bir operasyon olduğunu bilmeli ve Şam yönetimine rağmen yapıldığı sürece, uluslararası hukuk açısından çok sorunlu olacağını görmeliyiz.
Fırat’ın doğusuna operasyonun hedefleri
AKP hükümeti açısından Fırat’ın doğusuna (Suriye’nin kuzeydoğusuna) yapılacak operasyonun üç nedeni var:
1. AKP hükümeti, 2011 tarihli “Esad rejimini” yıkma ve Şam’da İhvan rejimi kurma hedefini, zorunlu olarak 2015’ten sonra Suriye’nin kuzeyinden “toprak kazanmaya” güncelledi.
2. AKP hükümeti, Suriye’nin kuzeydoğusuna yapılacak operasyonla PKK koridorunu yıkmak istiyor.
3. AKP hükümeti, içeride ciddi siyasal, sosyal ve ekonomik soruna dönüşen Suriyeli sığınmacıları Suriye’nin kuzeydoğusuna yerleştirmek istiyor.
Bu hedeflerden ikincisi, yani PKK koridorunu dağıtma hedefi Türkiye’nin ulusal çıkarları bakımından esas olsa da, Türkiye ve Suriye Kürtlerinin arasına Arap sığınmacıları yerleştirme niyetli üçüncü hedef, bu hedefi/çıkarı, sonrası için sorunlu hale getirme potansiyeli taşıyor.
Diğer yandan “Suriyeli sığınmacıları Suriye’nin kuzeydoğusuna yerleştirme” hedefinin, “PKK koridorunu dağıtma” hedefine dayanak yapıldığını; “Kürt koridorunu dağıtma” haklı hedefinin de “Suriye’den toprak kazanma hedefine” örtü yapıldığını görmek gerekiyor.
AKP’nin fetih niyetinin olguları
Evet, AKP hükümetinin Suriye’nin kuzeyiyle ilgili esas hedefi, toprak kazanmaktır! Bunu bir siyasi analizin sonucunda değil, somut olgulara bakarak söylüyoruz.
Diyeceksiniz ki, AKP resmiyette “Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasal birliği” diyor ama!
Evet, Astana toplantılarında diyor ama sahada da tersine şunları yapıyor:
1. AKP medyasında “82. il: Halep” manşeti atıldı (5.8.2015).
2. AKP, İdlib’deki çeşitli grupların temsilcileri ile Türkiye’deki Suriyelilerin temsilcilerini Cilvegözü Sınır Kapısı’nın bitişiğinde toplayarak 425 üyeli bir “meclis” kurdu (17-18.9.2017).
3. AKP’nin topladığı o meclis, kısa bir süre sonra, “milli selamet hükümeti”ni ilan etti (2.11.2017).
4. Erdoğan, “Afrin’e fetih yakındır” diyerek, “o toprakları ele geçirme” ve “elde tutma” niyetini ortaya koydu (25.2.2018).
5. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu“Azez’e kaymakam, Cerablus’a emniyet müdürü, Mare’ye jandarma komutanı atadık” dedi (28.1.2018).
6. İktidarın ortağı Devlet Bahçeliise “Suriye yönetimi teröristlerle işbirliği yaparsa toprakların bir kısmını elimizde tutmanın yolu açılacaktır” diyerek, Suriye topraklarını elde tutmaya gerekçe üretti (6.3.2018). Nasılsa Suriye yönetimini toptan terörist görüyorlardı!
7. Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Suriye toprakları olan El-Bab, Azez ve Afrin’de, Gaziantep Üniversitesine bağlı fakülteler kurulacağı ilan edildi, Resmi Gazete’de yayımlandı (3.10.2019).
8. AKP’nin 2017’de kurduğu “Suriye geçici hükümeti”nin sözde başbakanı Abdurrahman Mustafa, yanında sözde savunma bakanı ve genelkurmay başkanı Selim İdris ve ÖSO komutanları ile Şanlıurfa’da basın toplantısı düzenledi (4.10.2019). Basın toplantısında Özgür Suriye Ordusu’nu oluşturan ve daha önce “milli ordu” ve “ulusal kurtuluş cephesi” adı altında birleşen grupların tek çatı altında toplandığı, “Suriye geçici hükümeti savunma bakanlığı”na bağlandığı ve “düzenli orduya” geçileceği ilan edildi!
Türkiye’nin önündeki büyük sorun
AKP hükümetinin Şam’a karşı Suriye geçici meclisi, hükümeti ve ordusu kurması; Suriye topraklarındaki yerleşim yerlerine Türkiye’den kaymakam, emniyet müdürü ve jandarma komutanı ataması, Suriye topraklarında kararname ile üniversite kurması, açık ki “toprak bütünlüğünü savunma” sözünün değil, “toprak kazanma niyeti”nin göstergeleridir!
AKP hükümeti, tam da bu nedenle hem Astana ortaklarının hem de Türk kamuoyunun “Esad’la barış” çağrısına kulaklarını kapatıyor ve Esad’a “katil” demeyi sürdürüyor!
Fakat önümüzdeki süreç açısından asıl mesele şu: AKP’nin fetih niyeti, Türkiye’nin PKK koridoruna karşı haklı operasyonunu gölgeleme riski ve baltalama potansiyeli taşıyor!
Türkiye’nin Şam yönetimini tanımadan, onunla anlaşmadan yapacağı “sınır ötesi” operasyonlar şu anda sadece meşruiyet sorunu taşıyor ama ileride Türkiye’nin önüne çok büyük sorunlar bırakacaktır.
AKP’nin uluslararası boyutta yaratacağı sorunları sonrasında çözmek ise öyle kolay olmayacaktır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2019
Erdoğan’ın çekmecesindeki 3 harekât planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/10/2019
Erdoğan 8 Eylül’de şöyle demişti: “Bu iş öyle 3-5 helikopter uçuşuyla, 5-10 araç devriyesiyle, göstermelik birkaç yüz askerin bölgede bulunmasıyla olacak iş değildir. Eylül ayı bitmeden Fırat’ın doğusunda kendi askerlerimizle fiilen güvenli bölge oluşumunu başlatmamış olursak artık kendi yolumuza gitmekten başka çaremiz kalmayacaktır.”
Evet, Eylül ayı bitti.
Trump’la 25 Eylül’de New York’ta görüşemeyen Erdoğan, şimdi çekmecesindeki 3 harekât planıyla baş başa…
1. Harekât Planı: ABD’yle devam
Erdoğan’ın çekmesindeki ilk harekât planı, ABD’yle yapılan “oyalama mutabakatı”nı sürdürmek şeklinde…
Bu harekât planında AKP’nin istediği 480 km uzunluğunda ve 30 km genişliğinde, kontrolü Türk askerlerinde olan, devriye ve daimi üslerle yerleşilmiş bir “güvenli bölge” kazancı yok.
Bu harekât planında ABD’yle ipleri atmamak var; 480 km uzunluğunda ve 5-10 km derinliğinde, Amerikan ve Türk askerlerinin ortak gözetiminde bir “tampon bölge” kazanımı var.
Bu harekât planı, AKP için masada güçlü olabilmek için sahada olabilmeyi sürdürmenin aracı olarak görülüyor yine de…
Ancak bu harekât planı, son tahlilde Ankara’yı PYD/YPG devletçiğini tanımaya kadar götürebilecek tuzaklar içeriyor ve dahası Erdoğan’ın göstermeye çalıştığı “kararlı duruşu” gölgeliyor. İç politikada AKP açısından sorunların büyüdüğü bir süreçte, bu büyük zaaf olarak değerlendiriliyor.
2. Harekât Planı: ABD’ye rağmen operasyon
Erdoğan’ın çekmecesindeki ikinci harekât planı, ABD’ye rağmen Türkiye’nin “güvenli bölge” inşasına girişmesidir.
Bu harekât planı kuşkusuz Türkiye ile ABD ilişkilerini koparma potansiyeli taşıyacaktır zira sahada Türk ve Amerikan askerlerinin karşı karşıya gelme olasılığı vardır.
Bu planın askeri zaafı, ABD’nin Türkiye’ye kapatacağı hava sahasının, karadaki ilerlemeyi yavaşlatması ve riskleri artırması olacaktır.
Yeri gelmişken belirtelim; bu planın siyasi zaafı, ABD’ye rağmen yapılacak olmasında değil, Suriye’ye rağmen de yapılacak olmasındadır!
3. Harekât Planı: Küçük cepler oluşturma
Erdoğan’ın çekmecesindeki üçüncü harekât planı, bir bakıma ilk iki planın sentezidir.
Hem ABD’yle ipleri koparmayan ama hem de mevcut mutabakatı aşarak ve zamana yayarak küçük operasyonlarla uygun yerlerde cepler oluşturmak şeklinde hedefi olan bir harekât planı bu…
AKP böylece hem ABD’yle tamamen karşı karşıya gelmemeyi sağlamış olacak, hem de küçük toprak kazanımları elde edip bunu iç politikada değerlendirmiş olacak.
30 Eylül’de yapılan MGK’nin “güvenli bölge projesi için samimi gayretleri daha ileri adımlarla güçlendirme” kararı, bu üçüncü seçeneğin öne çıktığına işaret ediyor.
Türkiye’nin harekât planı: Suriye’yle anlaşmak
Fakat Erdoğan’ın çekmecesindeki her üç harekât planı da, ulusal çıkarlar açısından Türkiye’nin harekât planı değildir.
Her üç harekât planı da Şam yönetimine rağmen planlar olduğu için siyaseten yanlış, askeri olarak zaaflı ve ekonomik bakımdan maliyetlidir.
Oysa siyaseten doğru, askeri ve ekonomik bakımdan en az maliyetli bir çözüm var: Ankara-Şam işbirliğiyle Suriye’nin kuzeyinde Şam yönetiminin egemenliğini tesis etmek!
Türkiye’de “Ankara Şam’la görüşmeli” fikri gittikçe güç kazanıyor ve hükümeti zorluyor. Böyle olduğu için de AKP medyasında “CHP’nin ‘Esad’la görüşün’ önerisi en çok YPG’yi memnun eder” propagandası yapılıyor.
Oysa gerçek tersidir. Ankara’nın Esad karşıtlığı en çok ABD ve YPG’yi memnun etmektedir. Zira YPG, fiilen ABD ve AKP iktidarının Esad karşıtlığı temelinde yürüttüğü stratejinin içinde kendine yer buldu ve devletçik olma yoluna girdi. Anımsayın: AKP hükümeti, Ankara’ya davet ettikleri PYD/YPG liderine “özerkliğinize karışmayız, yeter ki Esad’a karşı ÖSO’yla harekât edin” diyordu!
Gerçek şudur: Suriye ordusu kuzeye girdiğinde ne ABD üssü kalır ne de YPG devletçiği!
Ankara, işte bunun önünü açmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2019
Suriye’de barış, Türkiye’de barış
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/10/2019
CHP’nin düzenlediği “Suriye’de Barışa Açılan Kapı” temalı Uluslararası Suriye Konferansı’na dair gözlemlerimi dün Cumhuriyet’te kısaca yazmıştım. Bugün o gözlemlerimin üzerinden meselenin esasını tartışacağım.
“Katil Esad” yanlışı!
Konferansın katılımcıların çoğunlukla dile getirdiği görüş özetle şuydu: “Esad diktatördü, katildi, halkına zulüm yaptı. Suriyeliler o nedenle ülkelerini terk etmek ve Türkiye’ye sığınmak zorunda kalmışlardı.”
AKP’nin de savunduğu bu tez, CHP’nin konferansının öne çıkan görüşü oldu maalesef.
Tespit bu olunca, yani sorunun kaynağı Esad olunca, örneğin AKP açısından teşhis şu oluyor haliyle: Esad rejimi devrilmeli!
Gerçi AKP “katil Esad” lafını aslında Suriye’deki hedefine ulaşmanın propaganda malzemesi olarak kullandı en başından beri… Fakat CHP’nin konferansına katılanlar ise ciddi ciddi “katil Esad” söylemine inanıyorlar!
“Suriyeliler Türkiye’de kalmalı” yanlışı!
Bir kez sorunun kaynağını Esad olarak koyduğunuzda da Türkiye’ye sığınmış Suriyeliler konusunda çözümünüz şu oluyor:
AKP, örneğin son ABD’yle “güvenli bölge” anlaşmasında olduğu gibi, Suriyeli Arapları, Türkiye Kürtleri ile Suriye Kürtleri arasında tampon yapmaya kalkıyor; CHP konferansına katılan liberal sosyologlar ise Esad’ın devrilmeyeceğini de gördükleri için Türkiye’deki Suriyelilerle uyum içinde yaşamayı savunuyor!
CHP konferansının konuşmacılarından bazıları, ciddi ciddi “Suriyelileri yeniden Suriye’ye göndermemeliyiz, çünkü orada izole olurlar; en iyi çözüm burada bizimle uyum içinde yaşamalarıdır” diyorlar!
Bir kez sorunun kaynağını yanlış olarak Esad diye teşhis ettikleri için, o sosyologların kafasında Suriyelileri vatanlarına kavuşturma perspektifi de olamıyor!
Suriyeliler Esad’dan değil, cihatçılardan kaçtı!
Oysa o liberal sosyologlar yıl yıl gelenlerin sayılarına ve hangi olay üzerine geldiklerine baksalar, Türkiye’ye gelen 4 milyon Suriyelinin çok büyük çoğunluğunun Esad’dan değil, cihatçılardan kaçtığı gerçeğini görecekler!
Görmek istemeyenler, bari ilk gelen Suriyelilerin arşivlerde kayıtlı olan şu özlerini hatırlasalar: “Esad 6 ay sonra devrilecek, geri döneceksiniz diyerek gelmemizi teşvik ettiler.”
Evet, Türkiye’ye ilk gelen Suriyeliler, Esad’ı 6 ayda devirme hedefi olanların teşvikiyle geldiler. Ardından gelenler ise sınırların açılmasıyla Suriye’ye Esad’ı devirmeye giden/gönderilen Bosnalı, Çeçen, Afgan, Uygur kökenli cihatçıların teröründen kaçarak geldiler. ABD’nin PYD’yi meşrulaştırmak için savaştırdığı “kullanışlı düşman” IŞİD’den kaçarak geldiler.
Gerçek budur, “katil Esad” söylemi ise bu gerçeğin üzerini örten perdedir!
Emperyalizmin derdi insan değil, para!
Meselenin esasına gelecek olursak…
2011 yılında Suriye’nin başında Esad değil de, bizim liberal sosyologlarımızı tatmin edecek ölçüde “demokrat” olan bir devlet başkanı olsaydı; Suriye’de bu yaşanılanlar olmayacak mıydı?
ABD Suriye’ye “demokrasi” için mi geldi? ABD Irak’ı “demokrasi” için mi işgal etmişti? ABD Libya’ya “demokrasi” için mi saldırmıştı?
ABD, Irak’taki, Libya’daki, Suriye’deki halkların daha demokratik bir düzende yaşamasını sağlamak için mi milyonları öldürdü?
Geçiniz!
ABD Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji koridoru inşa etmek için bölgemizde; Kürtlerin kara kaşı kara gözü için değil! ABD enerji hatlarını Çin ve Rusya’ya karşı denetiminde tutmak için bölgemizde; Arap sevgisinden değil! ABD, etnik ve mezhep üzerinden bölgedeki etkili ulus devletleri bölerek kontrolünde tutmak için bölgemizde; Türklere, Kürtlere, Araplara, İranlılara demokrasi getirmek için değil!
Sorunun kaynağı Esad değil, ABD!
Milyonların kanını döken ABD’yi değil de, sorunun kaynağı olarak vatanını savunan Esad’ı görenler, haliyle yanlış öneriler sunuyor.
Sorunun kaynağı ABD emperyalizmi ve onun işbirlikçileridir. Sorun bu olunca, çözüm de bellidir: ABD emperyalizmine karşı bölgesel işbirliği!
Bunun da pratikteki ilk ifadesi, Ankara’nın Şam’la işbirliğine geçmesidir!
İşte her şeye rağmen CHP’nin konferansı bu ana mesajı vermesi bakımından Türkiye ve Suriye için yararlı olmuştur.
Zira Suriye’de barış, Türkiye’de barıştır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Eylül 2019
Sorunun kaynağı Esad değil ABD!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/09/2019
Gözlemci sıfatıyla davet edildiğim CHP’nin Uluslararası Suriye Konferansı’na dair “gözlemlerim” kısaca şöyle:
Türkiye’nin ana muhalefet partisinin, iktidarın yanlış Suriye dış politikasına karşı önemli bir uyarı çıkışı yapması ve ana mesaj olarak “Ankara Şam’la görüşmeli” demesi, oldukça önemliydi.
Ancak bu önemli ana mesajın altı maalesef içerikte pek doldurulamadı. Bu, bir parça belirlenen oturumların ağırlıklı olarak Türkiye’deki Suriyeliler sorununa ayrılmasından ama bir parça da katılımcıların Suriye meselesindeki pozisyonlarından kaynaklanıyordu.
Şöyle ki:
Sempozyumu CHP yerine AKP düzenleseydi, katılımcıların yarıya yakını yine katılımcı olurdu!
2011 yılından beri medyada Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a karşı konumlanan akademisyen ve gazeteci yorumcuların önde gelenleri sempozyumdaydı!
Nitekim, konuşmalarda maalesef yukarıda belirttiğim ana mesaja rağmen, ağırlık olarak Esad karşıtı mesajlar verdiler.
CHP yönetimi, Chattam House kurallarının geçerli olduğunu belirterek, konferansta dile getirilen görüşlerin sahipleri üzerinden dışarı aktarılmasını ne yazık ki istemedi. Yanlış bulsak da, haliyle ev sahibinin kurallarına uyuyoruz. Ama o görüşleri de kısaca eleştirelim:
Bir kere konuşmacılarının çoğunun, Suriyelilerin Türkiye’ye sığınma nedenini Esad’ın diktatörlüğüne ve zulmüne bağlamaya kalkması, çok büyük bir yanlıştı. Kaldı ki bu AKP’nin argümanıydı.
Ve ana muhalefet partisinin konferansında sorunun kaynağı olarak iktidarla aynı saptamaların yapılıyor olması, çözüm oluşturma çabası açısından daha baştan soru işareti yaratıyordu.
Sorunun nedeni yanlış teşhis edilince, soruna çözüm de güdük kalıyordu. Sorunu Esad’a bağlayan liberal sosyologlar bu nedenle Türkiye’deki Suriyelileri vatanlarına kavuşturma perspektifi yerine, onların Türkiye’ye nasıl uyum gösterecekleri üzerinde durdular ağırlıkla.
Ve dördüncü oturumda bir generalle kıdemli bir gazetecinin söz sırası gelene kadar da maalesef sorunun ana kaynağı olan ABD emperyalizminden bahseden olmadı!
Ancak her şeye rağmen CHP’nin Uluslararası Suriye Konferansı, Ankara-Şam işbirliği gibi meselenin esasına dair vurgusu ve bunu iktidara zorlama potansiyeli nedeniyle oldukça önemliydi.
Sürdürülmesi ve yeni katılımcılarla geliştirilmesi, ülkemiz için de, komşumuz için de yararlı olacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Eylül 2019
Erdoğan’ın gösterdiği iki harita
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/09/2019
Tayyip Erdoğan, BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, iki harita gösterdi.
İkisi de bölgemizle ilgili; biri doğrudan, diğeri dolaylı ülkemizi ilgilendiren iki harita…
İlkiyle başlayalım…
İsrail’in işgal haritası
Erdoğan’ın elinde tutarak BM Genel Kurul üyelerine ve dünyaya gösterdiği ilk harita, İsrail’in çeşitli dönemlerini gösteren haritaydı.
Benim de yıllar önce İsrail’in işgaline ve yıllar içinde genişlemesine işaret ettiğim bir yazımda kullandığım o harita, İsrail karşıtı çevrelerde yaygınca bilinen bir işgal haritasıdır.
Erdoğan haritayı göstererek şunları söyledi: “Bugün adaletsizliğin en çok yaşandığı yerlerden biri, İsrail işgali altındaki Filistin topraklarıdır. Ben merak ediyorum bu İsrail neresidir? Bu İsrail’in toprakları nereleri kapsıyor? 1947’de neresiydi, 1949-67’de neresiydi ve şu anda İsrail neresidir? İsrail doymuyor. BM’nin İsrail’le ilgili aldığı kararları uygulamıyor. O zaman BM ne işe yarıyor?”
Doğru, İsrail doymuyor ve Filistin topraklarını yıldan yıla işgal ederek sürekli genişliyor. Erdoğan’ın gösterdiği o harita da bu işgal ile genişlemenin somut göstergesi…
Bölünmüş Suriye haritası
Erdoğan’ın gösterdiği diğer harita ise komşumuz Suriye’nin haritasıydı…
Çeşitli renklerdeki harita, hangi topraklarda kimin kontrolünün olduğunu gösteren bir haritaydı…
Şam yönetimi, PYD, TSK/ÖSO denetimindeki toprakları ve en önemlisi ABD ile AKP’nin mutabakata vardığı “güvenli bölge” topraklarını gösteren bir haritaydı…
Sınırı, Suriye içine taşıyan “güvenli bölge” anlaşması haritasıydı…
Özetle harita, aslında “bölünmüş Suriye” haritasıydı…
Erdoğan o haritayı göstererek, ABD’yle anlaştıkları “güvenli bölge”nin genişletilmesini istiyordu: “Bu bölgenin derinliğini Deyr-ez Zor – Rakka hattına indirebilirsek Avrupa’nın diğer bölgelerinden de dönecek Suriyeli sayısını 3 milyona çıkarabiliriz.”
Birbirine meşruiyet kazandıracak haritalar
Bu iki haritayı aynı konuşmada sergilemek, özel bir hedefi yoksa, tam bir taktik felakettir.
Zira Filistin’i işgal ederek genişleyen İsrail’in o haritasını BM Genel Kurulu’nda göstermek ne kadar haklı bir işse, ardından Suriye’yi bölen bir haritayı aynı konuşmada gösterebilmek o kadar haksızcadır!
Aynı konuşmada gösterilen o iki harita, kaçınılmaz olarak şu sonucu doğuracaktır: Bölünmüş Suriye haritası göstermek, Filistin’i işgal ederek genişleyen İsrail haritasına meşruiyet sağlar!
Tersini, yani İsrail’in Filistin’i işgal eden haritasının, bölünmüş Suriye haritasına meşruiyet kazandırmak için gösterilmiş olabileceği ihtimalini ise düşünmek bile istemiyoruz!
Haritaların asıl sahibi ABD
Erdoğan’ın gösterdiği o iki harita, aslında birbirine zıt değil, birbirini bütünleyen haritalar…
Her iki haritanın da esas sahibi emperyalizmdir!
Filistin’i bölen haritanın asıl sahibi İsrail değil, İngiltere ve ABD emperyalizmidir.
Suriye’yi bölgen haritanın asıl sahibi PYD ya da AKP ile ÖSO değil, ABD emperyalizmidir.
Erdoğan, iki haritanın da sahibi olan ABD’yle bir haritanın oluşmasında ortaklık yapıp, diğer haritaya itiraz ediyor!
Toprak bütünlüğü korunmuş harita
Bölünmüş Suriye haritası, Türkiye’nin ulusal çıkarına değildir.
Tersine “toprak bütünlüğü ve siyasal birliği” korunmuş bir Suriye haritası Türkiye’nin çıkarınadır.
Israrla yazacağız: Türkiye’nin Şam yönetimine rağmen, ABD’yle Suriye’de kuracağı “güvenli bölge”, PYD devletçiğinin fiili kabulü demektir.
Kaldı ki Pentagon açık açık bunu söylüyor: Güvenli bölge, PYD için güvenli bölgedir!
“Bölünmüş Suriye” haritasında ısrar etmek, Türkiye’yi ateşe atmaktadır!
Doğru dış politika, “bölünmüş Suriye” haritasını yırtmak ve Şam ile anlaşarak “toprak bütünlüğü korunmuş Suriye” haritasına destek olmaktır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2019
Pentagon’un 4 taktiği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/09/2019
ABD, Esad’ı devirme olasılığının ortadan kalktığını çoktan gördü ve kabullendi. Hesabını, Esad’sız Suriye’ye göre değil, Esad’lı Suriye’ye göre yapıyor.
Hesabı da özetle şu: Rusya’yı “federal Suriye”ye razı/mecbur ederek, Fırat’ın doğusunda “özerk PYD devletçiği” oluşturmak.
ABD bunun için şu taktikleri uyguluyor:
ABD’nin ‘Kuzey Suriye’ planı
1. Pentagon PYD’nin askeri birimi YPG’yi silahlandırıyor, donatıyor, eğitiyor ve toplamda 80 bin kişilik “düzenli bir ordu” oluşturmaya çalışıyor.
2. Pentagon, Fırat’ın doğusunda çok sayıda üs kurarak, bölgeyi “dış güçlere” karşı korumaya çalışıyor.
3. ABD, Suriye ordusunu Fırat’ın doğusuna girmekten uzak tutacak siyasi ve askeri hamleler yapıyor. Washington, bu amaçla Ankara-Şam karşıtlığından (özellikle İdlib’de ve teröristlere destek düzleminde) azami yararlanmaya çalışıyor.
4. ABD, Türkiye’ye 180 km uzunluğunda ve 15km (pazarlığa göre ileride 30 km) derinliğinde tampon bölge havucu vererek, Türkiye’yi tamponun altındaki “PYD için güvenli bölge”yi kabule zorluyor.
Tehdit ne, kaynağı kim?
Türkiye açısından Suriye’de istenmeyen durum ne? Suriye’nin bölünmesi ve Fırat’ın doğusunda ABD’nin nüfuzu altında bir Kürt bölgesi kurulması…
Peki bu tehdidin önündeki engeller ne? Türkiye ya ABD’ye rağmen (ve Suriye’nin de onayıyla) bölgeye girer ve PYD otoritesini ortadan kaldırarak bölgeyi Şam yönetimine teslim eder ya da Suriye ordusunun bu bölgeye yapacağı askeri operasyona fiili destek vererek ABD ve PYD otoritesini ortadan kaldırmasına yardım eder…
Ancak Türkiye bunu yapmıyor. Tersine AKP hükümeti Esad karşıtlığını sürdürüyor ve ABD’yle işbirliği yaparak “müttefikini” Fırat’ın doğusunda bir PYD devletçiği kurmaktan vazgeçireceğini sanıyor.
Oysa Türkiye işbirliği yapsa da, ABD Fırat’ın doğusunda bir özerk yapı kurmaktan vazgeçmez. Zira bu ana hedefinin bir parçası.
Nedir o ana hedef? Basra’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bir Amerikan Koridoru kurmak. Irak’ın kuzeyinde inşa ettiği ilk parçaya, Suriye’nin kuzey doğusunda (Fırat’ın doğusunda) bir parça eklemek ve zamanla bunu Fırat’ın batısına taşıyarak Doğu Akdeniz’e ulaştırmak…
Güvenli bölgenin anlamı
Peki Ankara bunu görmüyor mu? Ya da Ankara’da birileri ABD’nin bu planından yararlanarak Suriye’nin kuzeyinde toprak kazanımı mı elde edebilmeyi hesaplıyor?
Bakınız, ABD oyununu kapalı değil, gayet açık oynuyor ve her şeyi tüm çıplaklığıyla dile getiriyor. Yani Ankara’nın gözden kaçırabileceği bir gizlilik yok.
Şu iki açıklama bile her şeyi anlamak için yeterli:
1. ABD IŞİD ile Mücadele Görev Gücü Direktörü Chris Maier, Pentagon’da düzenlenen brifingde şöyle diyor: “Amacımız hem Türkiye’nin güvenlik kaygılarını çözmek hem de (ana omurgasını YPG’nin oluşturduğu) DSG’nin güvenliğini sağlamak.”
ABD’yle yapılan “güvenli bölge” mutabakatının fiilen ne anlama geldiği daha açık nasıl ifade edilebilir? Pentagon açık açık Türkiye’yle varılan mutabakatın esas hedefinin YPG’nin güvenliğini sağlamak olduğunu belirtiyor!
2. ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, DSG’nin hakimiyetindeki bölgeye kimseyi sokmayacaklarını ilan ederek şunu söylüyor: “Esad’a bağlı güçler ya da uluslararası destek güçlerinin Suriye’nin kuzeyine girmeye çalıştıkları sırada onlara engel olduk. Bu girişimleri engellemek için gereken bütün adımları attık ve atmaya da devam edeceğiz.”
Kaldı ki Trump da açık açık “Bunu (Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine askerî harekâtını) yapamazsınız dedim. Ve Erdoğan yapmadı. O yüzden bir ilişkimiz var,” demişti!
AKP’nin ABD’yle ortak üs kurma hedefi!
Hal böyleyken bakın Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ne diyor: “Bizim amacımız sınır hattı boyunca 30-40 kilometrelik güvenli bir bölge oluşturmak. Fırat’ın doğusuna devriye üsleri kuracağız. Bunlar Türkiye ile ABD’nin ortak üsleri olacak. Daimî olmasını istiyoruz. İhtiyaca göre sayıları belirlenecek. Devriye yaparken, arazi şartlarına göre sayı tespit edilecek. İdlib’dekiler gözlem noktası ama Fırat’ın doğusundakiler üs bölgesi olacak.”
Heyhat! Hedefe bakınız: Suriye topraklarında, ABD’yle ortak üs kurmak!
Bu durumda AKP, ABD ile Suriye’yi bölmeye çalışmış olmuyor mu? O bölünmeden de Türkiye’yi bölmeye çalışacak bir tramplen çıkmayacak mı?
Heyhat ki heyhat! Ankara’yı AKP’den kurtarmak, bölgeyi ateşten ve Türkiye’yi bölünmeden kurtarmaktır son tahlilde…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Eylül 2019
Aramco neden hedef?
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/09/2019
Suudi Arabistan’ın dev petrol şirketi Aramco’nun iki tesisine 14 Eylül’de düzenlenen saldırı, dünya piyasalarında önemli bir etki yarattı. Zira saldırıya uğrayan Abqaiq ve Khurais tesisleri, Suudi Arabistan petrol üretiminin yarıdan fazla düşmesine neden oldu.
Saldırı, günlük 9,8 milyon varil petrol üreten Suudi Arabistan’ın üretiminde günlük 5,7 milyon varil kesintiye yol açtı. Bu da petrol fiyatlarının yüzde 15 artmasına neden oldu.
Brent ham petrol fiyatı yüzde 19 artarak varil başına 71,95 dolara ulaştı. ABD ham petrol fiyatı da yüzde 15 artarak 63,34 dolar oldu. Her ikisi de mayıs ayından bu yana en yüksek fiyatları görmüş oldu.
Aramco üçüncü kez hedef
Bu saldırı, Suudi Arabistan petrolünü hedef alan bu yılki üçüncü saldırı.
İlk saldırı, mayıs ayında 7 insansız hava aracıyla Doğu-Batı Ham Petrol Boru Hattı’ndaki üç pompayı hedef almıştı.
17 Ağustos’ta Şeybe petrol sahasını vuran ikinci saldırı ise ilkine göre çok daha büyük zarar verdi zira Şeybe’de günlük 500 bin varil petrol üretiliyordu.
Ancak 14 Eylül’deki üçüncü saldırı tam anlamıyla büyük bir darbe oldu. Zira Abqaiq ve Khurais’te günlük 5.7 milyon varil petrol üretiliyordu. 10 (hatta 20) adet insansız hava aracıyla (ABD’nin iddiasına göre ek olarak seyir füzeleriyle) düzenlenen saldırı, tesislere çok büyük hasar verdi.
İran olağan şüpheli mi?
Saldırıyı, Yemen’de Suudilere karşı direnen Husiler üstlendi. Ancak ABD iki tesisi hedef alan saldırının Husilerin boyunu aşan nitelikte olduğunu savunuyor ve doğrudan İran’ı suçluyor.
Tamam, kendisine uygulanan ambargo nedeniyle petrolünü istediği oranda satamayan Tahran yönetimi “Biz petrol satamazsak, hiç kimse satamaz” tehdidi savurmuştu… Ancak buna rağmen okların kolayca kendisine döneceği bir saldırının getirisinden çok götürüsü olacağı da ortadayken, İran’ın böyle bir saldırı düzenlemesi mantıklı mı?
Üstelik, şartlar da İran’ın lehine gelişmekteyken:
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’i G7 zirvesi sırasında ülkesine davet etmiş ve yaptırımların kaldırılması konusunda bir planı görüşmüştü. Macron o planı Donald Trump’la da müzakere etmişti.
Ardından İran’a savaş açılmasını savunan ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton görevden alınmış ve Trump’ın BM Genel Kurulu’nda İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile görüşebileceği belirtilmişti.
Şartlar lehine düzelirken İran’ın Suudi Arabistan’daki petrol tesislerini vurması, mantıklı mı?
2 trilyon dolarlık şirket
Saldırının failine ulaşmak, en azından şu aşamada oldukça güç. ABD’nin yayınladığı uydu görüntüleri, hatta göstereceği bir “kanıt” bile, geçmişteki Irak ve Suriye yalanları nedeniyle dünyanın büyük bir bölümünü ikna etmeyecektir.
Fakat saldırının olası sonuçları düzleminde bir çözümleme yapabiliriz:
Dev petrol şirketi Aramco, 2016 yılından beri halka arzıyla gündemde. ABD, ilk günden beri satışın New York borsasında yapılmasını istiyor. Riyad’ın 2016’daki planı, şirket hisselerini Londra borsasında piyasaya açmaktı. Ancak Brexit kararı bu planı değiştirdi. Öte yandan Hong Kong’daki olaylar, bu seçeneği de yakın zamanda ortadan kaldırdı. Geriye New York ve Tokyo kaldı, ancak halka arz sürecini JP Morgan, Morgan Stanley ve HSBC’nin yürütmesine rağmen Aramco yetkilileri şirket hisselerini Tokyo’da borsaya sunmak istediklerini açıkladı.
Son durum şöyleydi: Aramco’nun kasım ayında halka arzı duyurulacak ve yüzde 5 hissesi 2020 yılında satılacaktı. Yüzde 5’lik hissenin 100 milyar dolardan fazla edeceği, böylece Aramco’nun değerinin 2 trilyon doları aşacağı öngörülüyordu.
Saldırının sonuçları
Saldırının ilk sonucu petrol fiyatlarını yükseltmekse, ikinci sonucu da İran’a yaptırımları yumuşatma eğilimini baltalamak oldu!
Çünkü Aramco’yu vuran 14 Eylül saldırısı, olası Trump-Ruhani görüşmesini de vurdu! Hem Washington’dan hem de Tahran’dan gelen açıklamalar, bu görüşmenin artık olmayacağı yönünde…
Bunların dışında olası sonuçlar ne mi olacak? Yanıtlar, 14 Eylül saldırısından sonra artık gündemde olan şu iki soruda:
1. Aramco’nun değeri hâlâ 2 trilyon dolar mı?
2. Aramco planlandığı takvimde ve planlanan yerde (Tokyo) halka arz edilebilecek mi?
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2019
Bolton kaybetti, Ruhani ve Maduro kazandı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/09/2019
ABD Başkanı Donald Trump‘ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton‘ı görevden alması, İran ve Venezuela’nın zaferidir.
Şundan:
Bolton, Trump‘ın görevden alınan ilk iki ulusal güvenlik danışmanından sonra göreve gelerek İran’a ve Venezuela’ya karşı faşizan bir baskı uygulayan politikanın mimarıydı.
ABD İran’a çok sert bir ekonomik ablukayla, Venezuela’ya da darbe girişimleriyle diz çöktürmeye çalıştı.
Ancak ne İran ne de Venezuela bu baskılara teslim oldu. Yönetimiyle ve halkıyla direnen iki ülke, Bolton‘ı, yani emperyalist ABD kuşatmasını yendi.
Taktik yumuşama
Bolton’ın görevden alınması, elbette ABD politikalarında köklü bir değişikliğe neden olmayacak; Ancak hedefe götürmeyen o politikalarda yumuşamaya neden olacak.
Yani şunu demek istiyoruz: Trump‘ın, İran ve Venezuela’ya karşı sertlik isteyen Bolton‘ı görevden alması, Trump‘ın bu ülkelerle dostane bir ilişki kurmak istediği anlamına gelmiyor elbette; sertliğin işe yaramaması nedeniyle taktik düzlemde görece yumuşama manevrasına gireceği anlamına geliyor.
İran açısından olası sonuçlar
Peki Trump‘un Bolton‘ı görevden almasının İran açısından somut sonuçları ne olacak?
Birincisi İran’a siyasi baskı hafifleyecek.
İkincisi, ay sonunda yapılacak BM Genel Kurulu’nda Trump ile İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani‘nin görüşme olasılığı var. (Ancak Tahran, yaptırımlar sürerken böyle bir görüşmeyi reddediyor.)
Üçüncü olarak, İran’a yaptırımların aşama aşama hafiflemesi gündeme gelebilir.
AB’nin rolü
Bolton‘ın ipini çekilmeye götüren süreçte AB’nin de önemli rolü var. Trump, Obama döneminde İran’la varılan nükleer anlaşmadan çekildiğinde “Atlantik müttefiki” AB bu karara uymadı ve dahası İran’la ticareti sürdürecek alternatif ticaret mekanizması geliştirdi.
ABD’nin İran’a ablukası bu nedenle çok işe yaramadı, kaldı ki Çin’in İran’la ticareti bile bu ağır ablukada Tahran için nefes borusuydu.
Sonunda G7 zirvesinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Trump’a bir plan sundu. Buna göre İran’la petrol ticaretini kolaylaştıracak şekilde 15 milyar doları bulan bir kredi hattına izin verilecekti. Bu İran’ın yeniden Obama döneminde imzalanan nükleer anlaşma şartlarını kabul etmesi şartına bağlanacaktı.
Trump bu plana sıcak baktığını açıkladı. Dahası ay sonunda yapılacak BM Genel Kurulu’nda Trump‘ın İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile görüşebileceği bile gündeme geldi.
En çok İsrail üzüldü
Bolton‘un görevden alınmasına en çok İsrail üzüldü. Zira Bolton’un İran’ı kuşatma planı, pratikte İsrail’in güvenliği planıdır.
Diğer yandan Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de Bolton‘ın kuşatma stratejisindeki rolleri nedeniyle, bu değişimde bir ölçüde pozisyon kaybına uğrayacaklar.
Yeni bir dünya kuruluyor
Başta da belirttiğimiz gibi, Bolton‘ın görevden alınması stratejik düzlemde değil ancak taktik düzlemde değişikliğe neden olacak.
Bu, birincisi ABD açısından bir geri adıma, ikincisi de emperyalizme direnen ülkelerin başarısına işaret eder.
Bu, çoktandır izleri görülen yeni bir durumdur. Emperyalist ABD artık hedef aldığı ülkelere kolayca dişlerini geçirememektedir.
ABD hegemonyasındaki bu zayıflama, pek çok ülkeye daha bağımsız hareket edebilme alanı doğuruyor.
Bitirirken hep önemle belirttiğimiz o gelişmeyi bir kez daha vurgulayalım: Yeni bir dünya kuruluyor!
Son söz: Kırmızı Kedi yayınlarından çıkan Amerikan Hegemonyasının Sonu kitabımı okumanızı, bu yeni gelişmeler ışığında önemle öneriyorum.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Eylül 2019
Pazarlıklı ön hazırlık
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/09/2019
Suriye’de askeri kuvvet bulunduran ülkelerin ve onların denetimindeki pek çok örgütün elbette farklı farklı hedefleri ve o hedeflere ulaşmak üzere belirledikleri stratejileri, çizgileri var…
Fakat son tahlilde, aslında Suriye’de iki cephe var: Birincisi Atlantik kuvvetlerinin, ikincisi de bölge kuvvetlerinin cephesi…
Her iki kuvvetin de hedefleri ve stratejileri farklıdır. İnceleyelim:
Suriye’nin bütünlüğü
Atlantik kuvvetleri Suriye’nin parçalanmasını hedefliyor. ABD, parçalanmış Suriye ile birincisi bölgeye dair temel hedefi olan “Büyük Kürdistan”ın bir ayağını daha inşa etmeyi, ikincisi İsrail üzerindeki Suriye ve İran/Hizbullah basıncını düşürmeyi, üçüncüsü İran ile Suriye bağını koparmayı ve İran’ı yalnızlaştırmayı, dördüncüsü enerji koridorunu tam denetleyerek Çin ve Rusya’yı sıkıştırmayı hedefliyor.
Bölge kuvvetleri ise Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve siyasal birliğini sağlayarak, ABD’nin bu hedeflerinin gerçekleşmesini önlemeye çalışıyor.
ABD, Suriye’nin kuzeyinde, tıpkı Irak’ta olduğu gibi ileride kopmayı hedefleyen özerk bir Kürt bölgesi inşa etmeye çalışıyor. ABD bu amaçla “kara ordum” dediği YPG’yi askeri olarak eğitiyor, donatıyor…
Bölge kuvvetleri ise Suriye’nin üniterliğini savunuyor. Suriye’de etnisiteye ya da mezheplere dayalı bir federasyonun, ülkeyi hızla parçalayacağını görüyor. Ancak özellikle Rusya, Kürtleri tamamen ABD denetimine kaptırmamak için, kültürel düzeyde bir özerkliği kategorik olarak reddetmiyor.
Türkiye hangi cephede?
Çok kısaca özetlediğimiz bu tablo göstermektedir ki, Suriye’de esas olarak birbirine karşı konumlanmış iki cephe vardır.
Peki, Türkiye hangi cephede?
Türkiye en başta Esad rejimini yıkmayı ve Suriye’de bir İhvan rejimi kurmayı hedefledi. Bunun olmayacağı anlaşılınca, kurduğu ÖSO’ya dayanarak Suriye’den nüfuz bölgeleri elde etmeye koyuldu. Bu hedefi gerçekleştirmek için de ABD’ye dayanarak Rusya’dan, Rusya’ya dayanarak ABD’den taviz koparma taktiği uygulamaya başladı.
Özetle Ankara Fırat’ın batısında Rusya’yla, doğusunda ABD’yle hareket ederek nüfuz bölgeleri ele geçirmeye çalışıyor.
İki cephede birden yer alınmaz
Fakat mesele şudur: Yukarıda da belirtiğimiz gibi iki cephe birbirine karşı konumlanmış durumda. Hal böyleyken, Türkiye hem o cephede, hem bu cephede bulunabilir mi?
Yani Türkiye hem Rusya ve İran’la Astana sürecini, hem de ABD’yle güvenli bölge anlaşmasını aynı anda sürdürebilir mi?
Başından beri Türkiye’de pek çok kişi bunun mümkün olmadığını ve sürecin felakete gittiğini belirtiyor ve uyarıyor. Dahası, ABD ile AKP arasında güvenli bölge müzakerelerin başlamasından itibaren pek çok kişi, bu güvenli bölge anlaşmasıyla, PYD devletçiğinin inşa edileceği uyarısını yapıyor.
Sonuç?
Erdoğan artık şöyle diyor: “Müttefikimiz (ABD) bizim için değil terör örgütü için güvenli bölge oluşturmanın peşinde.”
Erdoğan-Trump zirvesi
Peki, bu kadar ortada olan bir gerçeği iktidar yeni mi görüyor? Bazı yorumcuların belirttiği gibi bu bir “kandırılma” vakası mı? Değil! Şundan:
PKK’ye güvenli bölge kurmakla suçlanan ABD’nin üst düzey generalleri Ankara’da ve Urfa’da çalışmalar yürütüyor…
PKK’ye güvenli bölge kurmakla suçlanan ABD’nin ticaret heyeti Ankara’da beş gün boyunca çeşitli bakanlarla ve cumhurbaşkanıyla görüşüyor, bazı şirketlerle bir araya geliyor…
ABD’nin Türkiye’yi F-35 programından çıkarttığı ve S-400 nedeniyle yaptırım uygulamayı bir kart olarak elinde salladığı bir süreçte, Ankara’da ABD ticaret heyetiyle AKP beş gün boyunca hangi anlaşmalar üzerinde çalışıyor acaba?
Aslında olan şu: ABD durumdan faydalanıp Türk ekonomisinden parça koparmaya çalışıyor, Erdoğan da bu tavize karşılık ABD’den güvenli bölge konusunda derinlik ve tek başına kontrol tavizi koparmaya çalışıyor.
Yani olanlar, aslında ay sonunda yapılacak Erdoğan-Trump zirvesi için pazarlıklı ön hazırlık!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2019