Archive for category Politika Yazıları

Sarayın şantaj kartı: 5 milyon Suriyeli

Türkiye’de bulunan yaklaşık 5 milyon Suriyeli “mülteci” değildir, “şartlı mülteci” de değildir. Hatta “mülteci statüsünde sayılmak üzere başvuru yapma durumu” oluşmadığından “sığınmacı” da değildir. Ülkemizdeki Suriyeliler bayramlarda ülkelerine rahatça giriş çıkış yapabildikleri için “ikincil koruma” statüsünde de değiller.

Peki nedir ülkemizdeki Suriyelilerin hukuki statüsü? Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun 91. maddesine dayanılarak hazırlanan yönetmeliğe göre, ülkemizdeki Suriyeliler “geçici koruma” statüsündeler.

‘Geçici koruma altındaki Suriyeliler’

Sayıları 5 milyonu bulan “Geçici koruma altındaki Suriyeliler”, gün geçtikçe ülkemizde dağıldıkları şehirlerde sorunlarla karşılaşıyorlar ve sorun olarak görülüyorlar. Kabul etmek gerekir ki 80 milyonluk bir ülke için fazladan 5 milyon insan oldukça büyük bir yüktür.

Üstelik ülkemizdeki Suriyeli sorunu, ucuz işgücü sorunu olarak, evsizlik ve buna bağlı güvenlik sorunu olarak, yüksek doğum oranı nedeniyle hızlı artan nüfus sorunu olarak, çatışan kültür sorunları olarak ve elbette büyük ekonomik yük olarak, ciddi sorundur.

Bu soruna yönelik toplum içerisinde giderek “Suriyeli karşıtlığı” gelişmektedir ve tehlikeli noktalara ulaşma potansiyeline sahiptir.

AKP’nin sorumluluğu

Baştan belirtelim: “Geçici koruma altındaki Suriyeliler”in Türkiye’de bulunmasının baş sorumlusu AKP hükümetidir. AKP Suriye’deki soruna aktif taraf olmasaydı, sınırları açmasaydı, rejimi yıkmaya çalışmasaydı, muhaliflerden bir ordu kurmasaydı, Türkiye’nin “geçici koruma altındaki Suriyeliler” diye bir sorunu olmayacaktı.

Hatta daha ileri giderek söyleyelim; AKP hükümeti Atlantik cephesi içerisinde açık bir rejim devirme operasyonu içerisinde olmasaydı, Suriye sorunu bu kadar uzun bir süreye de uzamayacaktı!

O nedenle, bu gerçeği es geçerek ve sorunu yaratan AKP’nin sorumluluğunun üzerinden atlayarak kaba bir Suriyeli karşıtlığı yapmak hem politik olarak hem de insani olarak büyük yanlıştır.

Artık önemli olan, bu saatten sonra sorunu Türkiye, Suriye ve Suriyeliler açısından en yararlı şekilde nasıl çözebileceğimizdir. Zira zaman Türkiye’nin aleyhine işlemektedir. Örneğin TEPAV’ın araştırmasına göre Türkiye’de yaşayan Suriyeliler, tam 15 bin 159 şirket kurdular ve bu “girişimciler”in yüzde 72’si, savaş sona erse bile artık Türkiye’den ayrılmayı düşünmüyor!

Suriyeliler, tampon ve fon aracı

AKP hükümetinin “geçici koruma altındaki Suriyeliler” için “sağlıklı” bir çözümü yok. Nitekim yukarıda belirttiğimiz gibi, AKP hükümeti zaten bu problemin kaynağıdır ve problemin kaynağının problemi çözmesi pek olası değildir.

AKP hükümeti tersine “geçici koruma altındaki Suriyelileri” politik hedefleri için bir araç olarak kullanmaktadır.

Sarayın son açıklamaları çarpıcıdır. İktidar açık açık AB’ye “ya bu yükü paylaşacaksınız ya da kapıları açarız” diyor!

Öte yandan AKP hükümeti, “geçici koruma altındaki Suriyelileri” ABD’yle “güvenli bölge” anlaşmasının bir aracı olarak da kullandı.

Dolayısıyla Suriyeliler, birincisi AKP’nin Suriye içinde bir tampon bölge kazanmasının aracı olarak, ikincisi de AB’den fon alabilmesinin aracı olarak kullanılmaktadır maalesef…

Yani problemin kaynağı, problemi daha da problematik hale getirmektedir!

Çözüm Şam’la anlaşmakta

Dolayısıyla AKP için ortada çözüm olmayan üç “çözüm” var: “Geçici koruma altındaki Suriyelileri” birincisi AB’ye göndermek, ikincisi AB’den gelecek fonlar karşılığında Türkiye’de tutmak ya da üçüncüsü Suriye’de kazanılacak bir tampon bölgeye yerleştirmek…

Oysa sorunun herkes için yararlı bir çözümü vardır: Suriyelileri vatanlarına kavuşturmak! Bu da öncelikle Ankara’nın Şam karşıtı pozisyonunu terk ederek Esad’la anlaşmasından geçmektedir. Ankara ile Şam’ın anlaşması, Suriye’deki “iç savaşı” hızla sonlandıracak ve Türkiye’deki Suriyelilerin -büyük bir kısmının- vatanlarına dönmesini sağlayacaktır.

Ancak tersi bir sürecin içindeyiz: AKP’nin Esad karşıtlığı hem Türkiye’deki Suriyeliler sorununu büyütüyor hem de toprak kazanma hedefiyle girilen ABD’yle “güvenli bölge” anlaşması üzerinden Suriye’nin kuzey doğusunda bir PYD devletçiğini doğuma hazırlıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Eylül 2019

1 Yorum

Ankara’nın PKK’yi bölme taktiği mi var?

AKP’nin ABD’yle güvenli bölge anlaşmasına dair dikkat çeken bir değerlendirme var: “Türkiye, ABD ile PKK’nin arasını açmaya yönelik bir taktik geliştirdi. Güvenli bölge oluşturulması, ABD’nin PKK’yi ortada bırakmasına yönelik taktik değerindedir.

Nitekim 24 Haziran seçiminden önce Öcalan’a HDP tabanı için mesaj verdirilmesi de bu düzlemde ele alınıyor ve devletin “PKK’yi bölme taktiği” olarak değerlendiriliyor.

Peki, mümkün mü?

Taktik, hedefe uygun mu?

Öncelikle belirtelim: ABD ile PKK’nin arasının açılması, hem Türkiye’nin hem bölgenin hem de sonuçları itibariyle Kürtlerin yararınadır. Diğer yandan PKK’nin bölünmesi, parçalanması ve yok olması da “Türk-Kürt kardeşliğinin” yararınadır.

Peki, izlenen yolla bu mümkün müdür? Daha somut sorarsak:

1. Türkiye’nin ABD ile güvenli bölge anlaşması yapması ABD ile PKK’nin arasını açar mı?

2. Öcalan’ın seçimlerde etkili bir aktör haline getirilmesi PKK’yi böler mi?

Kısacası, izlenen taktik hedefe uygun mu?

ABD’yle anlaşmak, ABD ile PKK’nin arasını açmaz

Türkiye’nin ABD ile güvenli bölge anlaşması yapması, sınırından Suriye içine belli derinlikte bir alanda fiilen egemen olması demektir. Diğer yandan, o derinliğin altındaki bölgeyi (PYD bölgesi) ve o bölgedeki egemenliği de tanıması demektir.

Yani ABD’yle güvenli bölge, pratikte AKP için bir tampon bölge kazanımı, PKK için de ABD’yle anlaşmanın doğası gereği AKP’nin tanımak zorunda olacağı bir federal bölge demektir.

Özetle ABD’yle güvenli bölge, federal Suriye ve PKK devletçiği demektir. (Bunun böyle olduğunun en somut göstergesi Irak örneğidir.)

Kısacası AKP’nin ABD’yle güvenli bölge anlaşması yapması, sonuçları itibariyle, ABD ile PKK’nin arasını açma taktiği olamaz. Tersine, ABD’nin PKK’ye devletçik hediyesi demektir!

ABD ile PKK’yi, ABD’yle güvenli bölge anlaşması değil, Suriye’yle işbirliği anlaşması ayırır! Çünkü Türkiye ile Suriye anlaşırsa, ABD kaybeder ve çekilir. ABD desteği kalmayan PYD de Suriye devleti ile anlaşmak zorunda kalır…

Öcalan’ı aktör yapmak PKK’yi bölmez

Öcalan’a seçimlere kısa bir süre kala açıklama yaptırtıp, HDP tabanına “tarafsız” kalın mesajı verdirilmesi, gerçekte PKK’yi bölme taktiği değildi; AKP’ye seçim kazandırma hamlesiydi!

Sarayın hedefi İstanbul’u kaybetmemekti; bunun yolu da İmamoğlu’na giden HDP oylarını Öcalan’ın mesajıyla durdurmaktan geçiyordu…

Önemle belirtelim: Öcalan’a AKP lehine açıklama yaptırtmak PKK’yi bölmez ama HDP tabanının o açıklamayı dinlememesi PKK’yi böler. Asıl yararlı sonuç budur!

Gerçekten PKK’yi bölmek isteyen, HDP tabanına “niye Öcalan’ı dinlemedin” diye kızacağına, Öcalan’ı dinlemeyen tabanı PKK güdümünden tamamen koparacak yollar arar!

Kayyım taktiği PKK’yi bölmez

Diğer yandan HDP belediyelerine kayyım atamak da PKK’yi bölmez ama HDP içindeki Öcalan’ı dinlemeyen tabanı ve HDP içinde “Türkiyeci bir çizgi izlemek isteyen” kanadı zayıflatır.

Dahası HDP belediyelerine kayyım atamak, Öcalan’ı dinlemeyen tabana ve Türkiyeci çizgi izlemek isteyen HDP kanadına karşı Kandil’e koz verir!

Nitekim Kandil hemen “devlet size alan açmaz, siyaset yapmanıza sınır koyar; sizin tek garantiniz bizim silahımızdır” mesajı vermiştir özetle…

Çözüm bölgesel işbirliğinde

Sonuç olarak ne güvenli bölge ABD ile PKK’nin arasını açma taktiğidir, ne de Öcalan’a mesaj verdirilmesi PKK’yi bölmek içindir. Her ikisi de AKP’nin çıkarları gereğidir.

İşte iki örnekle de görülmüştür: AKP, Suriye’den toprak koparabilmek için ABD’yle güvenli bölge anlaşması yapıp PKK devletçiğini tanıma yoluna da girer, İstanbul seçimini kaybetmemek için Öcalan’la anlaşma da yapar!

Başta da belirttiğimiz gibi ABD ile PKK’nin arasının açılması bölgenin, PKK’nin bölünmesi de Türk-Kürt kardeşliğinin yararınadır.

Bunun yolu ise AKP’nin izlediği çizgiden değil, öncelikle Ankara-Şam anlaşmasından ve sonrasında Kürtlerin de çıkarını gözeten bölgesel bir büyük işbirliği modelinden geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Eylül 2019

 

4 Yorum

Siyasal dincilikle mücadelenin esasları

FETÖ’yle mücadelenin iktidar tarafından iyi götürülememesinin tek nedeni uzun bir döneme dayanan AKP-FETÖ ortaklığı ve FETÖ’nün siyasi ayağının AKP içinde olması değildir elbette… Daha temelde, AKP ile FETÖ’nün aynı “siyasal dincilik” kültür zeminine sahip olması nedeni vardır.

O kültürel zemin nedeniyle, iktidarın FETÖ’yle mücadelesi, Fethullahçıları atıp yerlerine başta Menzilciler olmak üzere diğer tarikatları devlete doldurması şeklinde yürüyor. Bu yöntemle Fethullahçılıkla kısmen mücadele edilmiş oluyor ama temel sorunla mücadeleden kaçınılmış oluyor.

Elbette AKP’den daha fazlasını beklemek, belirttiğimiz ortak “siyasal dincilik” kültür zemini nedeniyle mümkün değil! Kuşkusuz bu iktidardan her gün manşetlere çıkan tarikatlardaki çocuk istismarlarıyla doğru mücadele etmesini beklemek de aynı nedenle mümkün değil! Keza bu iktidardan kadın cinayetlerine karşı esaslı bir politika oluşturabilmesini beklemek de aynı nedenle mümkün değil!

Tarikatlar koalisyonu

AKP, bir tarikatlar koalisyonu olarak kuruldu. İlk kabinedeki “şu bakan şu tarikatın temsilcisi” haberine sadece bir bakandan itiraz gelmişti! O anlayış, AKP’nin sonraki hükümetlerinde de sürdü.

Elbette Demireller, Özallar döneminde de iktidar katında tarikatlar vardı. Dahası Refah Partisi iktidarı dönemi de yaşandı. Ancak ilk defa AKP döneminde tarikatlar devlet oldu!

Önceki dönemlerden farklı olarak AKP döneminde mesele bir hükümetin oy desteği için bir tarikatı desteklemesi olmaktan çıktı; tarikatların devletleşme süreci ile ülkenin sınıfsal sermaye yapılarında da değişiklikler başladı. Tarikatlar devletleştikçe, büyük sermaye transferleri oluştu. Tarikatlar büyük ekonomik gruplara dönüştü.

Son 20 yılın “en büyük şirket/grup” listelerine bu yönden bir inceleme yapılırsa, eski sermaye grubu ile yeni sermaye grubu arasındaki makasın yıllar içinde kapandığı ve neredeyse yer değiştirdiği görülecektir.

“Siyasal dinciliğin” bu ekonomi-politiği, üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.

Siyasal dincilikle mücadele kitapları

Anlatmaya çalıştığım konuyla ilgili çok önemli kitapların editörlüğünü yaptım son bir yıldır; örneğin gazetemizin genel yayın yönetmeni Aykut Küçükkaya’nın The Ortak kitabı, örneğin yazarımız Barış Terkoğlu’nun Barış Pehlivan’la birlikte hazırladığı Metastaz, örneğin gazeteci Toygun Atilla’nın İşfa adlı kitabı, örneğin gazeteci Timur Soykan’ın Badeci Şeyh’in Sır Odası

Kuşkusuz Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan bu kitapların dışında da bu alanda çok önemli kitaplar yayımlandı. Örneğin gazeteci Mustafa Hoş’un Çığlık adlı kitabından, gazeteci İsmail Saymaz’ın Şehvetiye Tarikatı adlı kitabına kadar pek çok kitap var…

Bu kitaplardan çıkan iki temel sonuç var: Laiklik ve Türkçe ibadetin yaşamsal önemi!

Laikliğin devrimci tanımı

Laiklik, FETÖ ve benzeri yapıların panzehridir. Demireller, cemaat ve tarikatlarla girdikleri işbirliğinin gereği olarak laikliğin tanımını sulandırdılar önce. “Laiklik, din ve devlet işlerinin ayrılmasıdır” dediler…

Oysa Atatürk’ün laiklik tanımı Demirellerin sulandırdığı tanımdan temelde farklıydı: “Din ile devlet ve dünya işlerinin ayrılması” diye tanımlıyordu Cumhuriyetimizin kurucuları laikliği…

Arada çok önemli fark vardı: Demireller özetle “din devlet kurumlarına girmesin ama dünya işlerimizin tamamının merkezinde yer alsın” demiş oluyorlardı sonuçta. (Kuşkusuz, bu zamanla dinin devlet kurumlarına da adım adım girebilmesi demekti ve nitekim girdi.)

Atatürk ise “din ile devlet ve dünya işlerini” ayırarak cemaat ve tarikatlara yaşam hakkı tanımamayı devrimci Cumhuriyetin önüne görev koyuyordu. Dahası “din vicdan işidir” diyerek, Allah ile kul arasına giren üçüncü kişileri (tarikat, şeyh vs.) devreden çıkarmak istiyordu.

Türkçe ibadetin önemi

“Siyasal dincilerin” Atatürk’ün Türkçe ibadet anlayışına karşı çıkma nedenleri de aynıdır.

Somut bir örnekle anlatalım: Şeyhinin cinsel organından gelen sıvıyı ibadet diye içen müritleri, mahkemede bunun dayanağının Kuran’ın bir ayeti olduğunu söylüyorlar ağız birliği etmişçesine! (Badeci Şeyh’in Sır Odası’nda yer alan mahkeme tutanakları.) Çünkü o ayette gerçekte ne yazdığını bilmiyorlar!

Şeyh, ayette ne yazdığını bilmeyen müritlerini her türlü ahlaksızlığına inandırabiliyor ve onları hem cinsel yönden hem de tarikatının giderlerini karşılamaları için maddi yönden sömürebiliyor.

Çocuklarımızı ve geleceğimizi bu anlayıştan kurtarmak göreviyle karşı karşıyayız. Bu ise öncelikle bir politik mücadeledir, iktidar olma sorunudur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Eylül 2019

1 Yorum

Moskova’da verilen mesaj

İdlib sorununun kritik bir evreye geldiği süreçte Erdoğan’ın Putin tarafından günübirlik Moskova’ya davet edilmesi, Rusya açısından iki nedenle önemliydi:

1. Sorun kangrenleşmeden ve Astana Formatı’na zarar vermeden çözülmeliydi.

2. Türkiye ile güvenli bölge anlaşması yapan ABD’ye koza dönüşmeden ele alınmalıydı.

Moskova’nın bu hedefleri açısından bakıldığında, görüşme soruna “kesin” bir çözüm getirmese de iki önemli “getirisi” oldu:

1. Ankara ve Moskova, işbirliği konusunda “ortak zemin” hedefini sürdürecek.

2. Ankara ve Moskova, İdlib konusunda pozisyonlarını koruyarak ortak bir noktaya ilerleyecek.

Şoygu: Alınacak tedbirler bildirildi

MAKS-2019 Uluslararası Havacılık Fuarı vesilesiyle Erdoğan ile Putin’in Moskova’da buluşması, uçak ve helipkopter satışından ortak parayla ticarete, Rus turistlerin güvenliğinden enerji konusuna kadar pek çok konuya sahne oldu.

Ancak esas konu, elbette İdlib sorunuydu!

Nitekim bunun böyle olduğunu, görüşmenin sonucunu şu sözlerle özetleyen Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu da belirtti: “Bugün tek bir gerilimi azaltma bölgesi kaldı. Bu bölge çalışıyor ama görüşüme göre gergin, sıkıntılı, karmaşık çalışıyor. Ortak devriye faaliyeti yapılıyor, gerilimi azaltma bölgesi içinde Türk devriyeler dışında bizim devriyelerimiz de geziyor. Ama bu gerilimi azaltma bölgesinin güney kısmından sürekli saldırılar olduğunu görmezden gelemezdik, bu yüzden hangi tedbirleri aldığımız ve almaya devam edeceğimiz konusunda Türk meslektaşlarımıza bilgi verdik.

Şoygu’nun mesajı çok yönlüydü: Birincisi, İdlib’in Suriye’nin egemenliğine henüz geçmeyen son gerilimi azaltma bölgesi olduğunu belirtiyordu. İkincisi, bu bölgenin sorumlusu olan Türkiye’nin yapılması gerekenleri yapmadığına dikkat çekiyordu. Üçüncüsü Türkiye’nin sorumluluğu olan bölgeden sürekli terörist saldırı düzenlendiği vurgulanıyordu. Dördüncüsü Putin-Erdoğan buluşmasında bunun değişmesi için birtakım adımlar atılacağının Ankara’ya iletildiğinin altı çiziliyordu.

Evet, Moskova’nın verdiği en önemli mesaj buydu: Durum bu şekilde devam etmeyecek ve birtakım adımlar atılacaktı!

Gelelim ortak basın toplantında tarafların sorulara verdiği yanıtlarda ortaya çıkan mesajlara ve bu mesajların anlamında…

Putin: İdlib’de ek tedbirler alınacak

Erdoğan:Rejimin terörizmle mücadele bahanesiyle sivillere karadan ve havadan ölüm yağdırması kabul edilemez. Soçi Mutabakatı ile üzerimize düşen sorumlulukları ancak rejimin saldırılarına son verilmesiyle yerine getirebiliriz.”

Anlamı: Ankara, aslında Soçi Mutabakatı’nın gereğini yapmadığını belirtmiş oluyor. Diğer yandan Ankara, Suriye ordusunun kendi topraklarına egemen olma çabasını ve terörle mücadelesini maalesef hâlâ “rejim saldırısı” olarak değerlendirmeye devam ediyor.

Putin: “İdlib gerilimi azaltma bölgesinin teröristlerin sığınma bölgesi olmaması ve teröristler tarafından yeni saldırılar düzenleyecek bir platform olarak kullanılmaması gerektiğine inanıyoruz. Bu bağlamda Erdoğan’la İdlib’deki terör yuvalarının etkisiz hale getirilmesi ve bölgedeki ve sonrasında Suriye’deki durumun normalleşmesi için ek önlemler alınmasını kararlaştırdık.

Anlamı: Moskova, İdlib’in teröristlerin sığınma bölgesi olmaktan çıkarılması için Ankara’dan bazı adımlar atmasını istedi. Şoygu’nun da belirttiği bu ek tedbirlerin ne olduğunu uygulamada göreceğiz.

Askeri işbirliğini derinleştirme arzusu

Putin:Erdoğan‘la Suriye Anayasa Komitesi konusunu da ele aldık ve komitenin en kısa sürede Cenevre’de çalışmalarına başlamasını umuyoruz.

Anlamı: Suriye Anayasası’nın Cenevre’de “çalışılacak” olması, her halükârda sorunlu bir yöntem olarak duruyor…

Putin: “Türkiye’nin güney sınırlarında bir güvenli bölge oluşturması, Suriye’nin toprak bütünlüğü açısından önemli bir adım.”

Anlamı: Moskova açısından her konu, Suriye’nin toprak bütünlüğüne endekslidir.

Putin: “Türk pilotların Su-30SM avcı uçaklarıyla uçmalarını organize etmeye de hazırım. Hafif helikopterleri olumlu buldular. Tıbbi amaçlarla kullanılabilir. Sadece askeri alandaki işbirliğinden bahsetmedik. SU-35 konusunda ortak çalışma yürütülebilir. SU-57 uçağı üzerine de işbirliği yapabiliriz. Ortak üretim için de potansiyelimiz var.”

Anlamı: Moskova, Ankara ile askeri ilişkileri derinleştirmek istiyor ve bunun için de teknoloji transferi ve ortak üretimi de içerecek esnekliği kabul ediyor.

Sahada “çözüm” zorlanacak

Sonuç: İdlib sorununa kangrenleşmeden müdahale edilmesi Astana Formatı’nın geleceği açısından çok önemliydi.

Kuşkusuz Suriye’nin kendi toprağı olan İdlib’de egemen olması, herkes için gerçekte en yararlı çözüm dür. Moskova’nın mesajlarından anlaşılan, önümüzdeki dönemin, işte o çözümün kabulünün zorlanacağı bir süreç olacağıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ağustos 2019

Yorum bırakın

Neo-Abdülhamitçilik

Nedir İdlib meselesi? Kısaca anlatalım:

Rus hava kuvvetleri destekli Suriye ordusu kuzeye doğru bir taarruza başlamış ve topraklarını parça parça yeniden egemenliğine alıyordu. Geri çekilen terörist gruplar İdlib’de mevzileniyordu. Suriye ordusu, Rusya hava kuvvetleri desteğiyle buraya da bir operasyona hazırlandı. Ancak AKP hükümeti sığınmacı sorunu yaratacağı gerekçesiyle bu operasyona karşı çıkıyordu (Oysa AKP için esas neden şuydu: İdlib’i verirse, Afrin’de tutunamayacaktı.)

AKP hükümeti, normalleştiği ve işbirliği geliştirdiği Astana ortağı Rusya’dan zaman istedi. Moskova, Washington’la sorun yaşayan Ankara’nın Atlantik cephesiyle birlikte hareket etmemesi için o zamanı verdi ve Soçi Mutabakatı imzalandı. Mutabakata göre özetle Türkiye bir silahsızlandırma bölgesi kuracak, radikal teröristlerle ılımlı teröristleri birbirinden ayıracak, radikal teröristleri silahsızlandırma bölgesinden çıkaracak, M4 ve M5 otoyollarının güvenliğini sağlayarak trafiğe açacaktı…

Ancak AKP hükümeti mutabakatın gereklerini yerine getirmedi. Rusya zaman zaman hatırlatsa da ve zaman zaman Suriye ordusunun İdlib kırsalına yönelik operasyonlarına yeşil ışık yaksa da, esas olarak ABD’yle pazarlık yapan AKP’yi küstürmemek için ağırdan aldı.

‘ABD’yle anlaşan İdlib’de tutunamaz’

Ancak AKP hükümeti ABD’yle güvenli bölge anlaşmasına varınca durum değişti! Rusya hava kuvvetleri destekli Suriye ordusu İdlib’e yeni bir taarruz başlattı. Bir Rus uçağı da nokta atış yaprak Türk konvoyunun önündeki ÖSO komutanını taşıyan aracı vurdu. Putin de “Soçi mutabakatını imzaladığımızda İdlib’in yüzde 50’si teröristlerin kontrolündeydi, şimdi yüzde 90’ı” diyerek AKP’yi suçladı.

Özetle Moskova Ankara’ya “ABD’yle Fırat’ın doğusu için anlaşan, Fırat’ın batısında tutunamaz” mesajı verdi.

Şimdi AKP hükümeti İdlib’de nasıl tutunabileceği üzerinde çalışıyor. Erdoğan’ın yarın Putin’le yapacağı görüşmeye hangi tavizleri içeren bir dosya götürdüğünü göreceğiz…

Artık başlıktaki kavramı incelemeye geçebiliriz:

Erdoğancılık, neo-Abdülhamitçiliktir

Abdülhamit’in 31 yıllık (1877-1908) istibdat rejimi, özetle dışarıda bir büyük güce karşı bir diğer büyük güce yaslanmak, içeride ise iktidarına tehdit gördüğü her kesime şiddetli baskı uygulamaktı.

Abdülhamit’in bu çizgisi ne 1,6 milyon kilometrelik toprak kaybını önledi, ne de Osmanlı’nın çöküşünü…

Erdoğan’ın 18 yıldır uyguladığı çizgiye Erdoğancılık denecekse, bu Erdoğancılık esas olarak neo-Abdülhamitçiliktir.

Suriye düzleminde bakarsak, neo-Abdülhamitçilik şudur: Erdoğan’ın Rusya’yla anlaşarak kendisine Suriye’de alan açmaya çalışması, bunu ABD’yle pazarlığında kullanması ve bu iki büyük gücü de AB’yle ilişki ile dengelemeye çalışması

Suriye’de neo-Abdülhamitçilik

Pratikte Erdoğanların Suriye’deki neo-Andülhamitçiliği şöyledir özetle:

Neo-Abdülhamitçilik; AKP’nin, Fırat’ın batısında Rusya’yla işbirliği yaparak İdlib’de ve Fırat’ın doğusunda ABD’yle işbirliği yaparak 30 km derinlikte, güvenli bölgeler kazanacağını sanmasıdır.

Neo-Abdülhamitçilik; Rusya ve İran’la Astana formatı kurması ama bunu dengelemek için de Rusya, Almanya ve Fransa’yla ayrı bir dörtlü oluşturup İstanbul Zirvesi toplamasıdır.

Neo-Abdülhamitçilik, Suriye’de rejimi yıkma ve Şam’da İhvan rejimi kurma hayalleriyle başlayan ve 5 milyon Suriyelinin Türkiye’ye girmesiyle sonuçlanan siyasi körlüktür.

Neo-Abdülhamitçilik, Esad’ı yıkmak için PYD’yle işbirliği yapmak, sonra PYD’ye karşı çıkmak ama en sonunda ABD’yle anlaşarak PYD’yi tanımayla sonuçlanacak yola girmektir.

Ankara Şam’la anlaşmalı

Ancak bu anlayış sürdürülemez hale gelmiştir ve artık Türkiye’yi ciddi bir felakete götürmektedir!

Türkiye ABD’ye karşı Rusya’ya, Rusya’ya karşı ABD’ye yaslanma siyasetini bir an önce terk etmeli ve asıl Şam yönetimiyle anlaşarak komşusunun topraklarının tamamında egemenliğini yeniden kurmasına yardım etmelidir.

Zira bir ülkenin sınırın güvenliğinin garantisi, komşusunun sınırının güvenliğinden geçer!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ağustos 2019

Yorum bırakın

Sorunun kaynağı, soruna çözüm bulamaz-2

Geçen yazımızda Türk dış politikasının en önemli iki sorununun, Doğu Akdeniz’deki enerji savaşı ve Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan Koridoru inşası olduğunu belirtmiş ve ilk sorundan başlayarak Türkiye’nin neden bu soruna “doğru çözümü” bulamadığını incelemiştik…

Rauf Denktaş’ı devre dışı bırakan, ABD ve AB taleplerine uygun olarak Annan Planı’na destek veren AKP’nin “ilk düğmeyi yanlış iliklediğini” belirtmiştik.

Bugün, ikinci sorunla, Suriye’nin kuzeyinde Amerikan Koridoru inşası sorunuyla devam edelim…

ABD’yle anlaşan, PYD koridorunu tanır

Önce tabloya bakalım:

Türkiye Suriye’de ne istemiyor? ABD’nin denetiminde bir Kürt koridoru.

Peki, Türkiye’yi yöneten AKP hükümeti koridora karşı ne yapıyor?

1. Askeri operasyon düzenleyip -ÖSO için güvenli bölgeler kurarak- koridoru kesiyor.

2. ABD’yle anlaşarak PYD ile Türkiye arasında tampon görevi görecek bir güvenli bölge kurmaya çalışıyor.

Peki, ABD ile anlaşarak ABD’nin denetimindeki Kürt koridoru engellenebilir mi? Irak örneği yeterince açık değil mi? PYD ile Türkiye arasında tampon bölge kurmak, fiilen PYD bölgesini de tanımak anlamına gelmiyor mu?

Öte yandan ÖSO bölgeleri kurmak, Kürt koridorunu önlüyor mu? Tamam, bazı noktalarda koridoru kesiyor ama PYD bölgelerini ortadan kaldırıyor mu? Tersine, Suriye’yi böldüğü için son tahlilde aynı kapıya çıkıyor.

Çünkü Suriye’nin bölünmesi, diğer devletçiklerden önce bir PYD devletçiği kurulması demektir!

Koridor istemeyen Suriye’yle anlaşır

Peki, AKP hükümeti Suriye’nin bölünmesinden vazgeçti mi? Çünkü resmi açıklamalarda “toprak bütünlüğü” diyor ama uygulama tersini gösteriyor! ÖSO bölgeleri de, PYD ile Türkiye arasında tampon bölge de fiilen Suriye’nin bölünmesi demektir…

Kaldı ki Suriye’nin bölünmesini istemeyen, ABD ile değil Suriye ile “müşterek operasyon merkezi” kurar!

Oysa tersine AKP hükümeti fiilen Esad yönetimi karşıtlığını sürdürüyor; değişen tek şey “6 ayda yapacağını” sandığı rejimi devirme işinden -zorunlu olarak- vazgeçmesidir.

AKP’nin İhvan hattı

Zaten AKP hükümeti açısından Suriye meselesi neydi? İç karışıklık üzerinden İhvan’ı Şam yönetimine monte etme meselesiydi. Böylece Ankara’dan başlayan ve Şam, Gazze, Kahire’den Tunus’a uzanan bir hat üzerinde İhvancı rejimler oluşacaktı.

EsadErdoğan’ın verdiği, Davutoğlu’nun götürdüğü İhvancı isimler listesinin hükümete alınması “dayatmasını” kabul etmedi ve “kardeş Esad”, “düşman Esed” oldu!

Ve AKP hükümeti sınırları açarak dünyanın dört bir tarafından cihatçıların Suriye’ye girmesini sağlayarak, söndürülebilecek bir yangına benzin dökmüş oldu.

AKP’nin PYD’ye verdiği söz

Öte yandan AKP hükümeti, aslında Suriye’de oluşacak bir PYD özek bölgesine de kesin karşı değildi. Bunu bizzat Ankara’ya ve İstanbul’a davet ederek birkaç kez görüştükleri PYD lideri Salih Müslim’e de söylediler! “Yeter ki bizimle birlikte Esad’ı devirme cephesinde yer al, özerkliğinize karışmayız” dediler!

Bu sözlerin verilmesi ve PYD liderlerinin Türkiye’de kırmızı halılarla karşılanması, daha sonra “PYD teröristtir” söylemine inanmak istemeyen dünya başkentleri için “mazerete” dönüştü haliyle!

İki sorun

Sonuç olarak ortada iki büyük sorun duruyor ve Türkiye o sorunlara “doğru çözümü” geliştiremiyor:

1. AKP hükümetinin “PYD’nin özerk bölgesine karışmayız” diye başlattığı yanlış süreç, “biz de fırsattan yararlanır ÖSO bölgesi kurarız” diye ilerledi ve maalesef ABD’yle anlaşarak PYD bölgesini tanımaya götürecek bir çizgiye girdi.

2. AKP hükümetinin sınırları açıp cihatçı transfer ettiği için yangını büyütmesi ve 5 milyon sığınmacı gelmesine neden olması ile başlayan sorun, Şam yönetimi karşıtlığı nedeniyle hâlâ sürüyor.

Kısacası Doğu Akdeniz’de olduğu gibi Suriye’de de sorunun kaynağı olan AKP hükümeti, soruna çözüm bulamıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ağustos 2019

 

1 Yorum

Sorunun kaynağı, soruna çözüm bulamaz-1

Türk dış politikasının en önemli iki sorunu, Doğu Akdeniz’deki enerji savaşı ve Suriye’nin kuzeyindeki Amerikan Koridoru inşasıdır.

Türkiye bu iki soruna “doğru çözümü” bulamamaktadır. Neden?

Çünkü dış politika uygulayıcıları, çözüm aradıkları sorunun aynı zamanda kaynağıdır da ondan…

Açıklayalım:

Jeoekonomik ve jeopolitik sorun

Bugün Doğu Akdeniz’de ne oluyor, kısaca anlatalım: 2000’lerin başında Doğu Akdeniz’de doğalgaz olacağı öngörüldü. 2009’da İsrail’in Tamar ve Leviathan bölgeleriyle GKRY’nin Afrodit bölgesinde gaz bulundu.

ABD ve AB, bu gazın Avrupa’ya taşınmasını istiyor, zira böylece Avrupa’nın Rusya’ya gaz bağımlılığı bir ölçüde kırılmış olacak.

Bu gazın nereden Avrupa’ya ulaştırılacağı ise önemli bir sorun.

a) Ekonomik yol, Türkiye’ye denizden boru hattıyla, Türkiye üzerinden de Avrupa’ya taşınması.

b) Diğer yol ise denizden Girit’e, oradan da Avrupa’ya taşınması. Tabii 3 bin km’lik boru hattının maliyetinin 10 milyar avro olması ve Girit sonrası deniz tabanındaki jeolojik zorluklar, bu East-Med boru hattını ekonomik olmaktan çıkarıyor.

Fakat İsrail ve GKRY, bu jeoekonomi problemini, Türkiye’yi siyaseten sıkıştırmak için aynı zamanda jeopolitik bir probleme dönüştürmüş durumdalar.

ABD-Rusya çarpışması

Aynı şekilde ABD de, Rusya’yı devre dışı bırakabilmek içi konuyu jeopolitik bir problem olarak ele alıyor.

Zira Rusya, Şam yönetiminin davetiyle 2015 yılında Suriye’ye askeri olarak da gelince, aynı zamanda Doğu Akdeniz’in belli bir bölgesine de inmiş oldu. Üstelik üsleri, gemileri ve füze savunma sistemiyle bölgenin belli bir kısmını da rakiplerine kapatmış oldu.

Şimdi ABD, Doğu Akdeniz gaz savaşları içerisinde aynı zamanda Rusya’ya karşı hamle kuruyor.

AKP’nin atmadığı adımlar

Peki AKP hükümeti ne yapıyor? Tamam, bölgeye korvetlerle destekli keşif-sondaj gemileri yollayarak Doğu Akdeniz Gaz Forumu üyelerine (İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan, Mısır, Ürdün, Filistin ve İtalya) “beni dışlayamazsınız, Türkiye ve KKTC’nin haklarından vazgeçmem” mesajı veriyor ama yeterli mi? Daha doğrusu salt bu yöntemle sorun çözülür mü?

Örneğin AKP hükümeti, Körfez ülkelerine karşı cansiperane savundukları, asker yolladıkları, Türkiye’de her türlü ticaret kolaylıkları sağladıkları Katar’ın Doğu Akdeniz’de bu ülkelerle işbirliği yapmasını neden engelleyemiyor?

Örneğin AKP hükümeti, Doğu Akdeniz Gaz Forumu üyesi olmayan Doğu Akdeniz ülkesi Suriye ile bu düzlemde neden bir anlaşma yapmıyor?

Örneğin AKP hükümeti neden hâlâ Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmiyor? Konunun uzmanı olan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Dr. Tümamiral Cihat Yaycı’nın hazırladığı kitapta “MEB’in tek taraflı ilan edilemeyeceğine ilişkin bir düzenlemenin olmadığı” önemle belirtiliyor.

Nitekim Güney Kıbrıs, 2 Nisan 2004’te tek taraflı MEB ilan etmişti.

İşte başlıkta belirttiğimiz konunun esasına gelmiş bulunuyoruz…

Annan Planı ile başlayan problem

Güney Kıbrıs 2 Nisan 2004’te MEB ilan etti, yani 24 Nisan 2004’ten sadece 22 gün önce.

Peki 24 Nisan 2004’te ne vardı? Annan Planı oylaması, yani Rauf Denktaş’a rağmen AKP hükümetinin desteklediği planın oylanması…

AKP o süreçte Denktaş’ı devre dışı bırakıyor, “o adam bitti” diyor ve ABD ile AB’nin geçmesini istediği Annan Planı’nı destekliyordu.

Rum yönetimi o boşlukta hem planı reddetti, hem 22 gün öncesinde tek taraflı MEB ilan etti, hem de oylamadan 1 hafta sonra AB üyesi oldu!

O gün ABD ve AB talepleri nedeniyle Rauf Denktaş’a rağmen Annan Planı’nı destekleyerek Rumların önünü açan AKP hükümeti, böylece sorunun kaynağı oldu! Bugün aynı soruna doğru çözümü bulması bekleniyor!

Amerikan Koridoru konusundaki tabloyu da ikinci yazımızda inceleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ağustos 2019

1 Yorum

AKP-ABD mutabakatının 4 sonucu

AKP ile ABD’nin Suriye’nin kuzeyi için Fırat’ın doğusunda bir “güvenli bölge” uzlaşmasına varması ve bunun için Şanlıurfa’da “Müşterek Harekât Merkezi” kurulmaya başlaması, gerek Türk-Amerikan ilişkileri açısından, gerekse Suriye’de süren savaş açısından yeni bir aşamadır.

Türkiye’nin, AKP’ye rağmen, önümüzdeki süreçte bu anlaşmadan dönmesi olasılığına rağmen; “Müşterek Harekât Merkezi” bazı olası sonuçlar ortaya çıkarmıştır:

1. ABD hem PYD’yle hem de AKP’yle çalışacak

Suriye’de IŞİD tehdidinin ortaya çıkmasından itibaren AKP’nin ABD’ye yaptığı çağrı özetle şuydu: “PYD/YPG ile değil, benimle çalış.

Oysa ABD’nin IŞİD stratejisinin hedefi, “bölgedeki en yeterli kuvvetlerle IŞİD’i hızla ortadan kaldırmak” değildi! ABD’nin IŞİD stratejisi, IŞİD üzerinden PYD/YPG’yi “meşru” kuvvet yapmak ve oradan hareketle bu örgüte Suriye’nin kuzeyinde bir devletçik kurmaktı.

Dolayısıyla ABD’nin o süreçte PYD’ye karşı AKP’yi seçmesi olası değildi. O zamanlar da belirttiğimiz gibi ABD birine stratejik, diğerine taktik araç olarak bakıyordu.

AKP ile ABD’nin “güvenli bölge” uzlaşmasına bu perspektiften baktığımızda, ortaya şu tablo çıkmış oluyor: AKP ABD’ye “PYD’yle değil, benimle çalış” diyordu; varılan mutabakat ABD’nin PYD’den vazgeçmeden AKP’yle çalışmasının “taktik aşaması” oldu!

2. Güvenli bölge Suriye’yi böler

Derin analizlere gerek yok: “Güvenli bölge” pratikte “ABD Suriye’yi YPG ile değil, TSK+ÖSO ile bölsün” demektir!

ABD’nin PYD ile Suriye’nin kuzeyinde “güvenli bölge” kurması ile, AKP’nin ABD ile Suriye’nin kuzeyinde “güvenli bölge” kurması arasında, Suriye’nin parçalanması bakımından bir fark yoktur.

Türkiye ve bölge için temel mesele, dün Irak’ın parçalanmamasıydı, bugün de Suriye’nin parçalanmamasıdır. Zira dün Irak’ın parçalanması, bugün de Suriye’nin parçalanması, Türkiye’nin de parçalanabilmesi riskini getirir.

ABD’nin stratejik hesaplar yaptığı bölgemiz için denklem basittir: Komşunun toprak bütünlüğü, bizim toprak bütünlüğümüzün garantisidir.

3. AKP bölgesi için PYD bölgesini tanıma

AKP’nin Suriye’nin kuzeyinde, belli bir derinlikte ABD’yle güvenli bölge” kurması, o derinliğin altını da fiilen tanıması demektir.

ABD’nin hedefi de budur: AKP’ye Suriye’nin kuzeyinde 15 km derinliğinde bir bant (tampon, kuşak) hediye ederek, altındaki geniş PYD bölgesini Ankara’da kabul ettirmek!

PYD bu nedenle belli bir derinliğe kadar AKP güvenli bölgesini kabul edebileceğini açıklamıştı.

4. “Yeni Açılım” olasılığı

AKP’nin ABD’yle “güvenli bölge” uzlaşması, sonuçları itibariyle PYD bölgesini tanımasını getireceğinden, içeride Kürt politikasında kimi değişikliklere neden olacaktır.

Nitekim HDP sözcüsü Kubilay Güney, parti olarak AKP ile ABD arasındaki “güvenli bölge” uzlaşmasını “olumlu bir gelişme olarak” değerlendirdiklerini açıklamıştır.

Anlaşma sürecine paralel olarak Öcalan’la yeniden görüşmelere başlanması, Öcalan’a daha 6 Mayıs’ta “PYD Türkiye’nin hassasiyetlerine duyarlı olmalı” mesajı verdirilmesi, “yeni açılım” olasılığına işaret etmektedir.

ABD’nin hedefi Ankara’ya PYD bölgesini kabul ettirmek olduğundan, bu kez “yeni açılım”da PYD’nin PKK’den “bağımsızlaştığı” işlenecek, buna paralel olarak da Öcalan’dan PKK’ye “silah bırakma çağrısı” gelebilecektir.

ABD’yle değil Suriye’yle “müşterek harekât”

Kuşkusuz bu dört sonuç da henüz olasılık boyutundadır. Türkiye’nin bu sonuçları yaşamak yerine önünde bir başka olasılık daha vardır:

Türkiye ABD ile değil, Suriye ile “müşterek harekât merkezi” kurmalıdır!

Türkler için de, Araplar için de, Kürtler için de, en hayırlı çözüm, Amerikasız çözümdür!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ağustos 2019

Yorum bırakın

NATO stratejisi ve Amerikan tuzağı

ABD’yle “güvenli bölge” ne anlama gelmektedir? ABD’yle “güvenli bölge” kurarak “Amerikan Koridoru” yıkılabilir mi?

Konuyu geçen yazımıza ek olarak bir de tarihselliği içinden anlatmaya çalışalım:

 

“Esnek Mukabele” stratejisi

NATO’nun Soğuk Savaş boyunca uyguladığı iki temel strateji vardır: İlki “Kitlesel (Topyekûn) Mukabele” stratejisiydi. NATO’nun kendi yayınlarından çıkardığı “NATO’nun Dönüşümü” adlı kitapçıkta bu strateji şöyle özetleniyor: “‘Kitlesel Mukabele’ stratejisi, NATO’nun üyelerinden herhangi birine karşı yapılacak bir saldırıya nükleer silahlar dahil, emrindeki her türlü vasıtayı kullanarak mukabelede bulunacağı tehdidinin getirdiği caydırıcılığı vurguluyordu.”

NATO’nun bu stratejisi John F. Kennedy’nin ABD Başkanlığı dönemiyle birlikte değişti ve 1967’den itibaren “Esnek Mukabele” stratejisine dönüştü. Yine NATO’nun kendi kitapçığında bu strateji şöyle özetleniyor: “1967’de potansiyel bir saldırganın zihninde NATO’nun mukabelesinin konvansiyonel mi yoksa nükleer mi olacağı yolunda bir belirsizlik yaratmayı amaçlayan ‘Esnek Mukabele’ stratejisi getirildi. ‘Esnek Mukabele’ Soğuk Savaş’ın sonuna kadar NATO’nun benimsediği strateji oldu.”

Peki neydi “Esnek Mukabele” stratejisi?

 

Toroslardan savunma stratejisi

Belçikalı akademisyenlerden Luc Crollen, NATO bursuyla “NATO’nun Kanatları Tehdit Altında mıdır?” konulu bir araştırma yapmıştı. Doğan Avcıoğlu bu araştırmayı 2 Haziran 1970’de Devrim dergisinde okurlarına aktarmıştı.

Crollen, NATO yetkilileriyle yaptığı etraflı görüşmelerden sonra şu sonuca varmıştı: “Esnek Mukabele” stratejisi, aslında merkezi Avrupa’yı değil, Norveç ve Danimarka ile Türkiye ve Yunanistan gibi NATO’nun kanattaki üyelerini ilgilendirmekteydi. Zira merkezdeki ülkeleri hedef alan saldırılarda klasik silahlardan nükleer silahlara tırmanma hemen olacaktı ancak kanat ülkelerinde, özellikle güney kanadında durum farklı olacaktı.

Yunanistan’a bir SSCB-Bulgar saldırısı halinde Trakya’nın savunulamayacağı öngörülerek savunma hattı Güney Makedonya’dan kurulacaktı!

Türkiye’yi hedef alacak 24 tümenlik SSCB saldırısı için de Anadolu korunamayacak ve “Esnek Mukabele” stratejisi içinde savunma hattı Toroslardan kurulacaktı!

Yani NATO, daha doğrusu ABD, bir SSCB saldırısında aslında Anadolu’yu değil, Torosların altındaki bölgeyi koruyacaktı!

Peki neresidir o bölge?

 

ABD’nin federasyon teklifi

ABD acaba daha o tarihten itibaren kurmak istediği “Kürdistan”ı mı korumak istiyordu öncelikle? Hem de Türk Silahlı Kuvvetleri ile!

Zira “Esnek Mukabele” stratejisinin hazırlandığı yıllarda, daha 1965’te ABD Türkiye’ye “federasyon” öneriyordu. Senato üyesi Sadi Koçaş, ABD’nin 1965’te Demirel hükümetine “Irak, İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım” önerisi getirdiğini açıklamıştı.

ABD aynı projeyi güncelleyerek 12 Mart’tan sonra 1974’te ve 12 Eylül’den sonra 1986’da Türkiye hükümetlerinin önüne koydu yine.

 

Amerikan Koridoru

ABD’nin bu uzun yıllara dayanan hedefi neydi peki? Basra Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan bir enerji ve güvenlik koridoru kurmak! Bu koridor üzerinde yaşayanlar da çoğunlukla Kürt olduğu için bunu onlara dayanarak yapmak…

İşte ABD’nin Irak’a saldırısıyla 25 yılda ülkenin kuzeyinde inşa ettiği Barzanilerin devletçiği ile 8 yıldır Suriye’nin kuzeyinde oluşturmaya çalıştığı PYD devletçiği bu hedefin parçalarıdır.

Dün Irak’ta birinci aşamada Çekiç Güç ile korunan, ikinci aşamada Türkiye’ye kabul ettirilen ve üçüncü aşamada resmi olarak tanınır hale getirilip Ankara ile işbirliği yaptırılan Barzani devletçiği için uygulanan aşamalar, bugün de Suriye’de uygulanmaya çalışılıyor…

Dün Suriye’de birinci aşamada ABD üs ve askerleriyle korunan PYD devletçiği, “güvenli bölge” tuzağı ile Türkiye’ye kabul ettirilme aşamasında!

Çünkü ABD’yle belli bir derinliğe kadar “güvenli bölge”de anlaşmak, derinliğin altını da kabul etmektir!

Ne demişti Marx: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak.”

Peki çıkış yok mu? Elbette var: Suriye ile anlaşarak Amerikan Koridoru’nu yıkmak!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ağustos 2019

1 Yorum

Güvenli bölgede “uzlaşma” ne anlama geliyor?

Türk ve Amerikan askeri heyetleri arasında süren güvenli bölge görüşmelerinden “anlaşma” çıktı. Milli Savunma Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre:

a)Türkiye’nin güvenlik endişelerini gidermek üzere ilk aşama tedbirleri alınacak.

b)Bunun için ABD ile “Müşterek Harekât Merkezi” kurulacak.

c)Güvenli bölgenin bir barış koridoruna dönüştürülmesi için ek tedbirler alınacak.

Anlaşılan o ki, ABD Türkiye’yi kaybetmemek için, AKP de ABD’yle daha fazla karşı karşıya gelmemek için bir orta noktada uzlaştı. Ancak iki ülkenin stratejik hedeflerinin birbirine zıt olması nedeniyle kesin bir uzlaşmanın sağlanamayacağını şimdiden belirtelim!

Dolayısıyla varılan nokta aslında bir anlaşma değil, geçici bir uzlaşmadan ibarettir bize göre. Şundan:

 

Üçüncü seçenek: ABD’yle anlaşma

AKP’nin ABD ile müzakere ettiği güvenli bölge, Türkiye’nin önündeki seçeneklerden üçüncüsü ve en sorunlu olanıdır. Türkiye’nin ABD ile anlaşarak kuracağı bir güvenli bölge, Irak örneğinde de görüleceği gibi, yıllar içerisinde bir PYD güvenli bölgesine dönme riski taşımaktadır.

Bu konuda çokça yazdık. Türkiye ile ABD’nin güvenli bölge konusunda ortak bir çıkarı yoktur, zira hedefleri farklıdır. ABD güvenli bölgeyle, tıpkı Irak’ta olduğu gibi, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt Koridoru, daha doğrusu bir Amerikan Koridoru kurmaya çalışıyor. ABD’nin istediği güvenli bölge, “PYD için bir güvenli bölge”dir.

Türkiye’nin güvenli bölge anlayışı ise AKP’nin ajandası nedeniyle ikili bir durum sergiliyor. Türkiye bir yandan haklı olarak ABD’nin “PYD için güvenli bölge” hedefine karşı çıkıyor ama aynı zamanda bunu fırsata çevirerek, o güvenli bölgenin içinden “ÖSO için güvenli bölge” kurmayı hayal ediyor!

 

İkinci seçenek: tek başına operasyon

Türkiye’nin önündeki ikinci seçenek ise anlaşma seçeneğinin ortadan kalktığı koşullarda operasyon seçeneğini devreye sokmasıdır. Yani Fırat’ın doğusuna operasyon yapmasıdır.

Bu seçenek, Amerikan Koridoru’nu fiilen hedef alması bakımından yararlı, ancak Suriye’nin onayını almadığı için uluslararası hukuk açısından sorunlu olacaktır.

Elbette “Suriye’nin olurunu almak, Amerikan Koridoru’nu ortadan kaldırma hedefinin yanında önemsizdir” denilebilir, deniliyor da…

Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi, AKP’nin Amerikan Koridoru’nun yerine ya da o koridorun içinden bir ÖSO koridoru çıkarma hayali, “daha önemsiz” denilen Suriye’nin olurunu alma sorununu, orta ve uzun vadede büyük sorun haline getirebilir!

 

Birinci seçenek: Suriye’yle anlaşma

Dolayısıyla Türkiye için en yararlı seçenek, Suriye ile anlaşarak Amerikan Koridoru’nu ortadan kaldırma seçeneğidir.

Üstelik bu seçenek Türkiye açısından en maliyetsiz seçenektir. TSK’nin komşu topraklarda alacağı askeri riski, bu seçenekte, kendi topraklarında Suriye ordusu alacaktır. Elbette Suriye ordusu bunda zorlanacaktır. Ancak Rusya’nın hava desteği ile Türkiye’nin hava ve özel kuvvet desteği Şam yönetimi için de maliyeti düşürecektir.

Diğer yandan bu birinci seçenek, 5 milyon Suriyeli sığınmacı sorununun da herkes için en yararlı çözümünü getirecektir.

AKP hükümetinin hâlâ “zalim ve katil” diyerek Esad karşıtlığını sürdürmesinin akılcı bir yanı yoktur. Kimi AKP sözcülerinin “halkına zulmeden biriyle anlaşmayız” diyerek sanki ilkeli bir tutum sergiliyormuş izlenimi vermesi, yukarıda anlattığımız ajandayı perdelemeye çalışmaktan başka bir şey değildir.

Amerikan Koridoru’na karşı tek gerçek seçenek, Suriye ile anlaşarak birlikte koridoru ortadan kaldırmaktır. Amerikan Koridoru’na karşı ÖSO koridoru kurmak bir seçenek değil, yeni ve daha büyük sorun demektir!

AKP’nin güvenli bölge konusunda şu aşamada ABD ile “uzlaşması” sorunu çözmemektedir. Türkiye birinci seçeneğe yönelmezse, bu “uzlaşma” ileride çok daha büyük bir soruna dönüşecektir!

 

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ağustos 2019

 

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın