Archive for category Politika Yazıları
ABD’nin PKK stratejisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/11/2018
Rahip Brunson’un serbest bırakılmasının ardından başlayan Erdoğan-Trump görüşmelerinde (3 adet) başta Fırat’ın doğusu olmak üzere, İran, S-400, Halkbank, FETÖ konuları pazarlık ediliyor.
Bu pazarlığın gereği olarak önce Dışişleri Bakan Yardımcısı Sedat Önal 1-2 Kasım’da ABD’de, ardından da ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matheew Palmer 5-6 Kasım’da Türkiye’ye görüşmeler yaptı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar önceki gün ABD Genelkurmay Başkanı Org. Joseph Dunford ile görüştü; Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da dün ABD’ye gitti.
İşte bu süreçte ABD’den şu dört önemli açıklama geldi:
- ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey “Kürtler ile Türkiye arasında bir çözüm için çabalarımızı yeniden başlattık” dedi (1.11.2018).
- ABD Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matheew Palmer ülkesinin PKK üst düzey yöneticileri Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan için 12 milyon dolar ödül koyduğunu duyurdu (6.11.2018).
- James Jeffrey “YPG’yi PKK gibi terör örgütü olarak değerlendirmiyoruz” dedi (7.11.2018).
- Anadolu Ajansı’na konuşan “üst düzey ABD’li yetkili”, “YPG ile ilişkimiz geçici, taktiksel ve eylem odaklı” dedi (14.11.2018).
Bu dört açıklamaya ek olarak, ayrıca ABD Savunma Bakanı James Mattis’in NATO toplantısında dönemin Milli Savunma Bakanı Nurettin Canikli’ye yaptığı “YPG’yi PKK’ye karşı savaştırabiliriz” teklifini anımsamalıyız (15.02.2018).
Peki bu açıklamalar ne anlama geliyor? Yanıtı verebilmek için Irak örneğini anımsamalıyız.
Türkiye “Irak Kürdistanı”nı nasıl kabul etmişti?
Türkiye uzun bir süre “savaş nedeni” saydığı Irak’ın kuzeyinde Kürt devleti kurulmasını en sonunda nasıl kabul etmiş ve “Irak Kürdistanı”nın en önemli müttefiki olmuştu?
ABD 1997’de PKK’yi terör örgütü ilan etti; 1999’da Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim etti; Türkiye’ye petrol ve “ekonomi bölgesi” havucu verdi.
Özetle ABD PKK’ye karşılık Barzani’yi Türkiye nezdinde meşru hale getirdi ve petrol-inşaat havuçlarıyla da Türkiye’yi bizzat “Irak Kürdistanı”nın imarına dahil etti.
Şimdi ABD Irak’ta yaptığını Suriye’de yapmaya çalışıyor ve PKK karşıtlığı üzerinden AKP hükümetini (yeniden) PYD/YPG’yi kabule zorluyor.
Bu kez masada Halkbank’a ikinci davanın açılmaması, ilk davaya az ceza verilmesi, Kerkük petrolü, hatta Suriye’nin kuzeydoğusunda “ekonomik bölge” havuçları var. (Nitekim 16 Kasım tarihi itibariyle Kerkük petrolü yeniden Türkiye üzerinden ihraç edilmeye başladı.)
ABD’nin stratejisini gerçekleştirmek üzere uyguladığı taktik ise şu: Öncelikle Menbiç’te oyalayarak Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna müdahalesini önlemek. Bu süreci “PKK terör örgütü ama PYG/YPG değil” anlayışını kabul ettirmek için kullanmak. (Ankara şu aşamada doğru olarak PKK ile PYD/YPG ayrımına karşı çıkıyor!)
PKK’nin evrimi
Peki ABD PKK kartından vazgeçer mi?
PKK’nin şu evrimine bakılınca, bu kullanışlı karttan vazgeçmeyeceğini ama kartın yapısını yeni döneme uygun olarak güncelleyebileceğini söyleyebiliriz:
- PKK kuruluşundan 12 Eylül’e kadar bir Türkiye örgütüydü. (Hatta Doğu’da Türk solu örgütlerine karşı devletin bazı kurumları tarafından desteklendi!)
- PKK 1991’e kadar esas olarak Suriye’nin denetimindeydi.
- ABD’nin 1991’de Irak’ı saldırması sürecinde PKK Suriye’nin denetiminde kalmakla birlikte adım adım ABD’nin de denetimine girmeye başladı.
- PKK 1999’dan sonra tamamen ABD denetimine girdi.
- ABD 2015’ten itibaren örgütün Suriye kolu YPG’yi “kara ordusu” haline getirdi.
Tüm bu süreçte Kürt meselesi Türkiye’nin meselesi olmaktan çıktı, önce bölgeselleşti, sonra da uluslararasılaştı.
Açık ki ABD şimdiki yeni süreçte PKK’nin Türkiye kökenli örgüt liderlerini etkisizleştirerek, örgütü Suriyeli Kürtlerin kontrolünde bir yapıya; yani Türkiye için de “kabul edilebilir” bir modele dönüştürmek istiyor.
Sön söz: Ankara’nın Irak’taki ABD zokasını Suriye’de yememesi dileğiyle…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Kasım 2018
7 maddeli İsrail-S. Arabistan anlaşması
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/11/2018
İran’a karşı kurulan İsrail-Suudi Arabistan stratejik ittifakının mimarı ABD’dir. Dönemin İsrail Dışişleri Bakanlığı Genel Direktörü Dore Gold ile Suudi Arabistan’ın hükümet danışmanı Enver Macid Ekşi, 17 ay boyunca yapılan temasların ardından ABD direktörlüğünde 4 Haziran 2015’te Washington’da 7 maddelik bir anlaşmaya vardılar ve bunu ünlü CFR’de Elliot Abrams’ın moderotörlüğünde ilan ettiler.
Peki bu 7 madde neydi ve 3 yılın ardından bu maddelerde durum ne? İnceleyelim:
Arap-İsrail anlaşması
- “İsrail ile Araplar arasında bir barış planının yapılması.”
İsrail’le Camp David’e dayanan ilişkisi olan Mısır, İsrail-S. Arabistan ortaklığına dahil olarak bölgesel bir üçgen oluşturdu. Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman ise son dönemde İsrail’le önemli temaslar kurmakta. 27 Ekim’de Umman Dışişleri Bakanı Yusuf bin Alevi Bahreyn’de yapılan Manama Diyaloğu-Bölgesel Güvenlik Zirvesi’nde “İsrail ile işbirliği yapma zamanının geldiğini” belirtti.
Riyad koordinatörlüğünde Arap ülkeleri ABD’nin “yüzyılın anlaşması” diye nitelediği İsrail-Filistin “anlaşması” girişimine uygun olarak konumlanmaya başladı.
- “İran’da rejim değişikliği.”
ABD’nin 4 Kasım’da başlattığı İran’a yaptırımlar doğrudan İran ekonomisini hedef alarak halkı Tahran yönetimine karşı kışkırtmayı ve nihai olarak rejimi yıkmayı amaçlıyor.
Kısa vadede İran bu yaptırımlardan etkilenecekse de, Avrupalı müttefiklerini yanında göremeyen ve yalnızlaşan ABD uzun vadede bu girişiminden sonuç alamayacak.
- “Ortak bir Arap ordusunun oluşturulması.”
ABD şu 8 ülkeyi “Arap NATO’su” diye nitelen Ortadoğu Stratejik İttifakı içinde bir araya getirdi: Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Umman, Mısır ve Ürdün. (Katar 3 Kasım’da Mısır’da başlayan ve iki hafta sürecek bölgesel tatbikattan dışlandı.)
Bu ülkelerin Batı menşeili silahları var ama ciddi orduları yok. ABD bu nedenle ittifaka Pakistan’ı dahil etmeye uğraştı ama bunu başaramadı. Pakistan, İran’a karşı pozisyon almak istemediği için bu ittifaka girmedi.
Basra’dan Akdeniz’e koridor
- “Türkiye sınırında bağımsız bir Kürt devletinin kurulması.”
ABD’nin nihai hedefi Basra’dan Doğu Akdeniz’e bir enerji koridoru kurmak. Irak’ta iki işgal neticesinde Barzanistan’ı ilan ederek koridorun ilk parçasını oluşturan ABD, bir süredir Suriye’nin kuzeyini de koridorun ikinci parçası olarak inşa etmeye çalışıyor.
Ancak Suriye İran ve Rusya’nın da desteğiyle direndi. ABD şimdi bir taktik hamleyle en azından Fırat’ın doğusunu “alt koridor” olarak kurmak istiyor. AKP Hükümeti’ne Fırat’ın batısına karşılık Fırat’ın doğusunu kabul ettirmeyi istiyor.
- “Körfez ülkelerinin birlikte hareket etmesi.”
Körfez ülkeleri Katar’a karşı birlikte hareket edebildi ve topluca ambargo uygulayabildi. Fakat istedikleri sonucu alamadılar.
- “Yemen’de barış sağlanması.”
Yemen’de barış, Suudi Arabistan’ın savaşı kazanmasından sonra kurulacak barış masasıydı.
Riyad savaşı kazanamadı ve “barış” masası kurulamadı.
- “Arap dünyasındaki demokratik hareketlerin desteklenmesi.”
Suudi Arabistan’da bir saray darbesiyle veliaht prens olan Muhammed bin Selman, ardından yine bir saray darbesiyle rakibi prensleri tutukladı, teslim aldı, mallarına el koydu. Prens Muhammed bu arada sözde demokratikleşme adımları olarak kadınlara ehliyet verilmesi, maç izlemelerine izin verilmesi vb. uygulamalara soyundu.
ABD’yle hareket eden kaybeder
Bölgemizde planlaması çoktan yapılmış bir büyük stratejik çarpışma yaşanmakta.
Amerikan hegemonyasının inişte olduğu bu yeni süreçte, kimi taktik taarruzlarına bakarak ABD ile hareket etmeyi seçen kuvvet, uzun vadede ABD’nin yenilgisine ortak olacaktır.
Hesap, dünyanın merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaymasına ve tek kutuplu dünyadan çok merkezli dünyaya geçilmesine göre yapılmalı.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Kasım 2018
Tahran, Ankara’ya Moskova’dan daha yakın
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/11/2018
Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa dörtlüsünün İstanbul Zirvesi, ABD’nin masada olmaması boyutuyla değerlendirildi hep… Fakat en az onun kadar önemli bir diğer yanı ise, İran’ın da olmamasıydı!
Bunun ne anlama geldiği ve ne sonuçlar doğurabileceğine geleceğiz ama öncelikle Erdoğan’ın İstanbul Zirvesi hedeflerini inceleyelim:
Erdoğan’ın dörtlü zirveden beklentisi
Erdoğan’ın 7 Eylül’de yapılacağını ilan ettiği ama muhataplarının ayak sürüyerek ve zayıf bir gündemle en sonunda 27 Ekim’e razı olduğu İstanbul Zirvesi, önemli bir karar ya da mutabakatla sonuçlanmadı.
Peki Erdoğan neden böylesi bir dörtlü zirvede ısrarcı oldu?
- Erdoğan için pratikte İstanbul Zirvesi dar anlamıyla, Soçi Mutabakatı’nın gereğinin yerine getirilememesi şartlarında İdlib merkezli ortaya çıkacak göç problemine AB’yi ortak etmektir.
- Geniş anlamda ise izledikleri şu Neo-Abdülhamit’çi çizgiyle Suriye masasına oturabilmektir: Rusya’yla alan açmak ama ABD’yle pazarlıkları sürdürmek, ikisine karşı AB’yle denge aramak.
Ankara ile Washington, İran konusunda hemfikir mi?
Fakat bu dörtlü zirvenin sonuçları bakımından en önemli özelliği, Soçi’den sonra İstanbul’da da İran’ın dışarıda bırakılmış olmasıdır.
Zira, İdlib sorununa dair Ankara ile Moskova arasında varılan 17 Eylül tarihli Soçi Mutabakatı pekâlâ Astana Üçlüsü formatında da yapılabilirdi!
İran’ın hem Soçi’de hem İstanbul’da dışlanmasının arkasında, Suriye’de siyasi çözüm sürecine girilirken Ankara ile Moskova’nın ABD’yle bir uzlaşma, bir ortak nokta bulma arayışı olabilir mi?
Çünkü anımsayacaksınız, ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’in 16 Temmuz’da Helsinki’de yaptığı zirveden sonra, Rueters’e ABD ile Rusya’nın “İran’ın Suriye’den çekilmesi” konusunda anlaştığı iddiası servis edilmişti.
Öte yandan Türkiye’ye gelen ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, temaslarının ardından 18 Ekim günü havalimanında şunu söylemişti: “Türkler, Suriye’deki ana hedeflerimiz konusunda bizimle hemfikir. Bu hedefler İran’ın Suriye’den tamamen çekilmesi, çatışmaları hafifletmek ve siyasi süreci yeniden canlandırmak.”
Tahran’ı dışlamak ABD’ye yarar
Peki İran’ı Suriye’den dışlamak ne anlama gelir?
- Öncelikle ABD’nin İran’a ambargo uyguladığı ve çevrelemeye çalıştığı şu süreçte Tahran’ın dışlanması, AKP Hükümeti’ni, ABD’nin istediği zemine kayma riskiyle karşı karşıya getirir. Tahran’ı dışlamak, son tahlilde ABD’ye yarar.
- Suriye’de “çözüm masası”nın esas aktörleri Moskova ve Tahran’dır. Ankara, Şam karşıtlığını sürdürdüğü için, Astana sürecine rağmen “çözüm masası”nın esas aktörü olamamaktadır, masanın kenarında tutulmaktadır. Tahran’ı dışlayan Ankara, Şam’ın en yakın müttefikini dışlamış olarak, “çözüm masası”nda kenarda kalmayı sürdürmüş olacaktır.
- Moskova ve Tahran’ın Suriye’de “çözüm masası”nın esas aktörleri olduğu şartlarda ABD’nin masaya oturabilmesinin tek yolu, elindeki Kürt kartını kullanabilmesidir. “Kürt koridoru” konusunda Tahran’ın yaklaşımı, Moskova’ya göre Ankara’ya daha yakındır. Dolayısıyla Tahran’ı dışlamak, en temel konuda Ankara’nın esas müttefikini kaybetmesi demektir.
Ankara ne yapmalı?
- Ankara’nın ABD’ye karşı durabilmesinin yolu Moskova ve Tahran’la Astana formatını koruyabilmesine bağlıdır.
- Ankara’nın “çözüm masası”nda olmasının yolu, öncelikle ve hemen Şam’la anlaşma yoluna girmesine bağlıdır.
- Astana Üçlüsü içerisinde Ankara’nın Moskova’yla güç dengesi kurabilmesi, Tahran’la bir ağırlık oluşturabilmesine bağlıdır.
Sonuç: Tahran’ı dışlamak, Ankara’yı Washington çizgisine çeker. Ankara tersine bu süreçte Tahran’la daha sıkı bir işbirliğine girmelidir. “Arap/Fars Körfezi’nden Doğu Akdeniz’e uzanan enerji koridoru” inşası şeklindeki ABD stratejik hedefinin önünde Ankara’nın birincil müttefiki Moskova değil, Tahran’dır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Kasım 2018
8 maddede ABD’nin İran stratejisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 30/10/2018
ABD Başkanı Donald Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, 7 yıl aradan sonra ülkesinin “yeni terörle mücadele stratejisi”ni 5 Ekim’de açıkladı. Buna göre;
- ABD İran’ı “dünyada uluslararası terörizmin merkez bankası” ilan ediyor.
- Terörizmin merkez bankasından beslenen “Radikal İslamcı terör grupları ABD’ye ve ABD’nin yurtdışındaki çıkarlarına en önde gelen uluslararası terör tehdidini” oluşturuyor.
Böylece ABD yeni dönem için İran’ı “baş düşman” gördüğünü ve buna göre hareket edeceğini duyurmuş oluyor…
Peki ABD’nin İran stratejisi ne? Taktik düzeyde hangi hamleleri yapacak? Ne kazanmak istiyor?
ABD’nin hedefleri
Sahadaki gelişmelere ve incelediğimiz resmi ve yarı-resmi belgelere göre ABD’nin İran stratejisini, sırası taktik ihtiyaçlara göre değişecek şu 8 maddede özetleyebiliriz:
- ABD, 4 Kasım’da başlatacağı yaptırımlarla İran ekonomisini zayıflatmak istiyor: Böylece halk ile yönetimin karşı karşıya gelebileceğini düşünüyor. ABD için rejimin çökmesi azami, “ılımlıların” hakimiyeti asgari hedef…
- ABD, İran’ı çevreleyerek, içine hapsetmeyi hedefliyor: Tahran’ın Irak’a, Suriye’ye, oradan Lübnan’a uzanan ve İsrail’e basınç uygulayan etkisi ile Bahreyn ve Yemen üzerinden Suudi Arabistan’a basınca dönüşen etkisi kesilmek isteniyor. a) ABD, İran’ı Suriye’den çıkarmak istiyor: Karşılığında Rusya ve Türkiye’ye tavizler verebileceğinin işaretleri var. b) ABD, İran’ı Irak’tan çıkarmak istiyor: Tahran’ın Şiileri etkileme/yönlendirme becerilerini kesmek, Kürt petrolüne yönelik planını engellemek ve oluşan nüfuzunu sınırlamak/sıfırlamak istiyor.
- ABD, İran’ın Katar’la işbirliği yapmasını engellemek istiyor: İran ve Katar’ın ortak sahasında 51 trilyon metreküplük dev doğalgaz rezervi var. Katar’ın payının İran üzerinden mi, yoksa Suudi Arabistan-Ürdün güzergâhı üzerinden mi pazarlanacağı, Ortadoğu’daki önemli jeopolitik problemlerden biri…
- ABD, İran’a karşı “Arap NATO’su” kurmaya çalışıyor. The Middle East Strategic Alliance (MESA), yani “Ortadoğu Stratejik İttifakı” isimli yapılanma şu 9 ülkeden oluşuyor: Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Umman, Mısır, Ürdün ve ABD.
- ABD, İran’a karşı İsrail-Suudi Arabistan-Mısır üçgeni inşa etmeye çalışıyor: İsrail ile Suudi Arabistan’ın 2015 yılında yaptığı 7 maddelik anlaşma yürürlükte…
- ABD, İran ile Türkiye’yi karşı karşıya getirmek istiyor: Washington, Suriye’deki İran varlığından rahatsızlığını bildiği AKP Hükümeti’ni, bu rahatsızlığı “ortak hedef” alarak yeniden kendi stratejisine eklemlemek ve Astana formatını bozmak istiyor.
- Azınlıkları kışkırtarak iç karışıklık çıkarmak istiyor: Azeri kartından ziyade Kürt kartının devreye sokulacağı bir döneme giriliyor.
- ABD, Arap-Fars Körfezi’ni ve Hürmüz Boğazı’nı kontrol edebilmek istiyor: Böylece Çin ve Hindistan’ın İran’la enerji bağını kesmeyi/azaltmayı hedefliyor.
CIA’nın Erdoğan’a mesajı
Bu 8 maddeye bakıldığında, Suudi Arabistan’ın ABD planlamaları içinde kilit bir role sahip olduğu görülüyor.
Çok sayıda soru işareti barındıran Kaşıkçı cinayeti ise Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ı köşeye sıkıştırdı; daha önemlisi, ABD için Ortadoğu’da “çok kullanışlı” hale getirdi!
CIA Başkanı Gina Haspel’in Erdoğan’ın “çok önemli açıklamalar yağacağını” ilan ettiği günden bir gün önce apar topar Türkiye’ye gelmesi ve Erdoğan’ın konuşmasına bakılırsa, “tansiyonu düşür” mesajı verdiği ziyareti, Prens Muhammed bin Selman’ın siyasi geleceğini şu aşamada kurtarmış görünüyor.
ABD hegemonyasının gerilediği yeni dünya denklemi içerisinde Washington’un 8 hedefine ulaşabileceği kesin değil ama Riyad için bundan sonra bedel ödeme döneminin başladığı kesin!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ekim 2018
İran’a karşı Kaşıkçı aşısı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/10/2018
Dünyada doğalgaz rezervi en büyük üç ülke 35 trilyon metreküple Rusya, 33 trilyon metreküple İran ve 25 trilyon metreküple Katar’dır. İran ve Katar’ın sahip olduğu 51 trilyon metreküplük doğalgaz ise iki ülkenin ortak sahası içindedir.
Bu doğalgazın Batı’ya nasıl taşınacağı, yaşamakta olduğumuz Suriye merkezli çatışmanın başlıca nedenlerinden biridir. İran, 2011 yılında Irak ve Suriye ile bir anlaşma imzalayarak ortak gazın İran-Irak-Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaştırılmasına yöneldi. ABD ise Katar gazının Suudi Arabistan, Ürdün ve Suriye üzerinden Doğu Akdeniz’e ulaştırılmasını istedi.
Zayıf Katar, ABD’nin basıncına karşı çıkamayıp Suriye’de önce ABD, Suudi Arabistan ve Türkiye ile hareket etti. Ardından Mısır’da İhvan rejiminin yıkılması üzerine, Türkiye ile birlikte İhvan’ı destekleyerek Suudi Arabistan merkezli Körfez ülkeleriyle ters düştü.
Uzatmayalım, ABD bölgede enerji politikaları açısından üç şey istiyor:
- Çin’in bölgeden petrol ve doğalgaz alımlarını kontrol altında tutmak.
- Bu amaçla İran’ı çevrelemek, yaptırımlarla köşeye sıkıştırmak, Katar’la ilişkisini koparmak ve Suriye’den çıkartmak.
- Suudi Arabistan’ın dev petrol şirketi Aramco’yu New York borsasına sokmak.
Kuzey Irak petrolü ile Mısır, İsrail ve Kıbrıs üçgenindeki doğalgaz konusu ise ayrıca önemli elbette…
ABD’nin İran’ı kuşatma hamleleri
ABD işte bu enerji çıkarları nedeniyle İran’ı teslim almaya çalışıyor. Peki bunu nasıl yapacak? İran’ı kuşatarak:
- ABD İran’a karşı Arap NATO’su inşa ediyor.
- ABD İran’a karşı İsrail-Suudi Arabistan-Mısır üçgeni kuruyor.
Fakat Washington görüyor ki, bu iki hamle de İran’a karşı sonuç almaya yeterli değil. Terazinin kefesine Türkiye eklenmediği müddetçe İran karşıtı stratejinin sonuç alması mümkün değil.
İşte bölgemizde Türkiye’yi ilgilendiren hemen her konu, ABD tarafından bu stratejinin gereği olarak kullanılmaya çalışılıyor.
Reza Zarrab ve Halk Bankası konularından gümrük yaptırımlarına, dolar krizinden Rahip Brunson vakasına kadar hemen her konu bu ihtiyacın gereği olarak hem sopa hem de duruma göre havuç olarak kullanılıyor.
Ankara-Riyad-Washington üçgeninde pazarlık
Son olarak, Kaşıkçı cinayeti de bu ihtiyaca göre değerlendirilmiş görünüyor. Günlerdir Ankara, Washington ve Riyad üçgeninde süren pazarlıklardan sonra Suudi Arabistan resmi olarak 4 mesaj içeren bir açıklama yaptı:
- Kaşıkçı arbedede öldü.
- Bu süreçte “üstün dayanışma” örneği gösteren Türkiye’ye/AKP’ye teşekkür ederiz.
- Olayın sorumlusu olan üst düzey istihbarat yöneticileri gözaltına alındı.
- Bu olay nedeniyle İstihbarat Başkanlığı, Veliaht Prens Selman gözetiminde yapılandırılacak.
Sonuçta ne mi olmuş oldu? İhvan nedeniyle gergin olan Ankara-Riyad ilişkilerine aşı yapılmış oldu! “Kral Selman’ı korumasak 2 hafta o koltukta oturamaz” diyen Trump’ın sopasının da katkısıyla Aramco’ya New York borsası yolu açılmış oldu!
Ortak nokta: Suriye’deki İran rahatsızlığı
Washington’un en büyük rahatsızlıklarından biri de Rusya, İran ve Türkiye’nin oluşturduğu Astana üçlüsü.
ABD’nin bu noktadaki kozu ise AKP’nin Şii karşıtlığı! Washington, AKP’nin İran’ın Suriye’deki varlığından rahatsız olduğunu bildiği için, şimdi buradan yüklenecek.
Geçen haftaki Türkiye temaslarının ardından açıklamalar yapan ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey, işte tam da o noktaya işaret etti: “Türkler, Suriye’deki ana hedeflerimiz konusunda bizimle hemfikir. Bu hedefler İran’ın Suriye’den tamamen çekilmesi, çatışmaları hafifletmek ve siyasi süreci yeniden canlandırmak.”
Fakat Türkiye’yi AKP’nin Şii karşıtlığına rağmen İran’a karşı konumlandırmak pek olası görünmüyor. AKP bu nedenle, ABD’nin 4 Kasım’da başlatacağı yaptırımlar karşısında “aşıyı” İran doğalgazında muafiyet, Körfez’den sıcak para ve Halkbank cezasında indirim gibi kazançlara çevirmeye çalışacak.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ekim 2018
Devrimci Cumhuriyet’in dış politikası
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 16/10/2018
Atatürk döneminin dış politikasının dört temel ilkesi vardı:
1) Tam bağımsızlıkçıydı.
2) Ulusal çıkarları emperyalizme karşı konumlanarak savunuyordu.
3) Bölge merkezli dış politikayı esas alıyordu.
4) “Yurtta barış, dünyada barış”ı savunuyordu.
Açalım:
Genç ve devrimci Cumhuriyet, tam bağımsızlıkçı bir anlayışla hiçbir devleti içişlerine karıştırmadı ve hiçbir devletin içişlerine karışmadı. Emperyalizme karşı konumlanmak, Atatürk’ün saptadığı şekilde “ezen devletlere karşı mazlum milletlerle” birlikte olmak demekti. Bunu da ulusal çıkarları korumak ve Cumhuriyet’in etrafında bir barış ve güvenlik kuşağı oluşturabilmek için “bölge merkezli” bir anlayışla yürüttü: Batısında 1934’te Balkan Paktı’nı, doğusunda 1937’de Sadabad Paktı’nı kurdu. Komşularının birbirleriyle sınır problemlerinin çözümünde yapıcı hareket ederek, “komşularda barışı” sağladı.
“Arasız devrim” ilkesinin önemi
Fakat Atatürk’ün “arasız devrim” diyerek devrimci sürekliliğe işaret etmesine rağmen, sonrasında devrim sürdürülemedi. Sürdürülmeyen devrim ise haliyle kireçlendi ve en sonunda karşıdevrime yenildi.
Türkiye “bağımsız” kalmak mümkünken iki kamptan birini tercih ederek ABD emperyalizmine bağımlı hale geldi.
ABD’nin emperyalist çıkarları için Kore’ye asker göndermekle başlanan süreç, geçen yıllar içinde ABD askerlerinin bölgeyi denetlemek üzere Türk topraklarını kullanmasına ve ülkemizde onlarca üs kurmasına dönüştü.
Türkiye’yi “küçük Amerika” yapmak isteyenlerin iktidarıyla başlayan süreç, en sonunda ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığını yapanların iktidarına dönüştü.
Artık Cumhuriyet’in dış politikası ne “tam bağımsızlıkçı”ydı, ne “emperyalizme karşı mazlumlarla birlikte”ydi, ne de “bölge merkezli”ydi! Tersine Irak’ta, Libya’da ve Suriye’de ABD emperyalizmiyle birlikte hareket edildi. Tersine dünyaya bölge yerine Atlantik’ten bakıldı.
Şimdilerde Rusya’yla denge aramak ama ABD’yle pazarlıkları sürdürmek, ikisine karşı el güçlendirmek için de AB’ye yeniden yakınlaşmak şeklinde uygulan dış politika ise, Abdülhamit’in iktidarını sürdürebilmek için yürüttüğü sözde dengecilikten pek bir farkı olmayan bir tür yeni-Abdülhamitçiliktir.
Bu köşede neler olacak?
Biz, genç ve devrimci Cumhuriyet’in dış politika anlayışını esas alarak bölgemizdeki ve dünyadaki gelişmeleri inceleyeceğiz bu köşede artık…
ABD emperyalizminin, tam merkezinde bulunduğumuz Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu üçgeni içindeki tezgahlarına karşı Türkiye merkezli stratejik bakış geliştirmeye çalışacağız.
Bölgeselleşmiş Kürt sorununu emperyalizmin denetiminden kurtararak bölgenin yararına, bölgenin tüm halklarının yararına çözmeyi hedefleyen bir bölgesel birliği savunacağız.
Küreselleşmeye karşı bölgeselleşmeyi savunacağız.
Amerikan hegemonyasının inişe geçtiği, dünyanın merkezinin Atlantik’ten Asya-Pasifik’e kaydığı koşullarda, “yeni bir dünyanın” kurulmakta olduğunu görerek, Türkiye’nin de bu yeni dünyada yer alması gerektiğini savunacağız.
Tek kutuplu dünya yerine çok merkezli bir dünyanın oluştuğu şu süreçte, Türkiye’nin de bölgesinde güçlü bir merkez olabilmesinin siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel yollarını tartışacağız.
Türkiye’nin etrafındaki enerji savaşlarını, emperyalizmin çıkarlarına karşı bölgenin yararlarını esas alan bir perspektifle inceleyeceğiz. Türkiye’nin boru bekçiliği yapmasının ve sadece bir enerji koridoru olmasının ötesinde, bir enerji terminaline nasıl dönüşebileceğini tartışacağız.
Komşularla barış
Özetle, bu köşede artık her hafta bölgemizde ve dünyada olanları, Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda ve “bölge merkezli” bir anlayışla yorumlayacağız…
“Yurtta barış, komşularda barış, dünyada barış” diyeceğiz.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ekim 2018
Osmanlı’da Duyunu Umumiye, Yeni-Osmanlıcılarda McKinsey
Posted by Mehmet Ali Güller in ABC Yazıları, Politika Yazıları on 01/10/2018
Ne oldu son 50 günde? Madde madde anlatalım:
- ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye ile ilişkilerin iyi olmadığını belirterek Türkiye’den ithal edilen alüminyuma yüzde 20, çeliğe yüzde 50 gümrük vergisi açıkladı (10.08.2018).
- Trabzon’da Rahip Brunson krizine değinen Erdoğan “Darbeyle yapamadıklarını parayla yapmaya çalışıyorlar, buna ekonomik savaş derler” dedi (12.08.2018).
- Erdoğan “ABD’nin elektronik ürünlerine boykot uygulayacağız” dedi (14.08.2018).
- Beyaz Saray “Türkiye’yi doğru olanı yapmaya ve tutuklu Amerikalılarla, diplomatik misyon çalışanlarını serbest bırakmaya çağırıyoruz” dedi (14.08.2018).
- Bazı ABD ürünlerine yaptırım kararı Resmî Gazete’de yayınlandı (15.08.2018).
- Beyaz Saray “İki Türk bakana uygulanan yaptırımlar Brunson davasıyla doğrudan ilgili ve Brunson serbest bırakılırsa kaldırmayı düşünebiliriz” dedi (15.08.2018)
- Trump “Erdoğan bir kişinin salıverilmesi için benden yardım istedi, onun için o kişiyi çıkarttık. Ama rahip Brunson‘ı hâlâ Türkiye’de tutuyorlar. Bu doğru değil, adil değil. Türkiye iyi bir dost olmadığını kanıtladı” dedi (16.08.2018).
- Amerika Maliye Bakanı Steven Mnuchin Rahip Andrew Brunson’ın acilen serbest bırakılmaması durumunda Türkiye’ye yönelik daha fazla yaptırım uygulamaya hazır olduklarını ilan etti (16.08.2018).
- Trump Erdoğan’a “Daha bu iş bitmedi, ne olacağını göreceğiz” mesajı gönderdi (17.08.2018).
- Erdoğan “Ekonomimize yönelik saldırının doğrudan ezanımıza ve bayrağımıza yönelik saldırıdan farkı yok” dedi (20.08.2018).
- Trump‘ın Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton “Türkiye pastör Brunson‘u koşulsuz serbest bırakırsa kriz hemen biter” dedi (22.08.2018).
Sonra ne oldu?
- ABD’ye giden Erdoğan burada Reuters’a verdiği mesajda “Brunson olayının bizim ekonomimiz ile alakası yok” dedi (26.09.2018).
TESLİMİYETE ADIM ADIM
O zaman yeni bir soru daha soralım: Peki 22 Ağustos’tan sonra neler oldu da ABD’nin ekonomik savaşının nedeni gösterilen Brunson’ın krizle ilgili olmadığı sonucuna ulaşıldı?!
- Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Londra’da 15 trilyon dolar büyüklüğünde varlık yöneten, dünyanın en büyük finans kuruluşlarından 11’inin başkan ve üst düzey temsilcileriyle ayrı ayrı görüşmeler gerçekleştirdi (04.09.2018).
- Erdoğan “Bizde kriz mriz yok” dedi (19.09.2018).
- Merkez Bankası (Erdoğan’ın iç politikaya yönelik “faiz haramdır” mesajlarına rağmen) faiz kararı açıkladı: yüzde 24 (23.09.2018)
- Hazine ve Maliye Bakanı Albayrak Yeni Ekonomi Programı’nı açıkladı. YEP’in özeti 3D’ydi: Denge, Disiplin, Değişim. Üretimin ü’sü yoktu (20.09.2018).
- Erdoğan ABD’li şirketlerin temsilcileriyle buluştu ve onlara iki mesaj verdi: “1. Serbest piyasa prensiplerinden taviz verilmeyecek. 2. Sıkıntılı olduğunuzda ben buradayım” (24.09.2018).
- New York’ta konuşan Erdoğan “Bugüne kadar ABD’yle pek çok badireyi atlatan stratejik ortaklığımız, bu çalkantılı dönemin de üstesinden gelecektir” dedi (27.09.2018).
- Albayrak New York’ta ABD şirketlerine Yeni Ekonomi Programı’nı anlattı (27.09.2018)
- Ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ilan etti: “Yeni program bünyesinde kurulan Kamu Maliyesi ve Dönüşüm Ofisi için uluslararası yönetim şirketi McKinsey ile çalışmaya karar verdik. 16 bakanlıktan temsilcilerin bulunduğu bu ofis, tüm hedeflerimizi ve sonuçlarımızı her çeyrekte kontrol edecek.” (27.09.2018)
IMF’DEN BETER
Peki bu 50 günün sonunda ne mi yapmış oldular?
- New York bankerlerine ve Londra tefecilerine teslim oldular.
- IMF’siz bir IMF programı yaptılar.
- Üretime yönelmek yerine borçlanma ekonomisine devam dediler.
- Yükü yine emekçilerin sırtına yıktılar.
- Ekonomiyi yeni Duyunu Umumiye olan Amerikalı McKinsey’e emanet ettiler!
Şöyle: Yeni Ekonomi Programına göre 16 bakanlık temsilcisinin içinde yer aldığı bir Kamu Maliyesi ve Dönüşüm Ofisi kuruluyor; McKinsey de bu ofisin çalışmasına danışmanlık yapacak, üç ayda bir denetleyecek ve raporlayacak!
Sonuç: Tıpkı Osmanlı’nın dış borçlarını düzenlemek (daha doğrusu doğrudan tahsil etmek) için Duyunu Umumiye (genel borçlar) kurulmasına razı olması gibi, yeni-Osmanlıcılar da kötü ekonomi yönetiminin sonucunda oluşan 457 milyar dolarlık dış borcun düzenlenmesi için Amerikalı McKinsey’e teslim oldular!
Mehmet Ali Güller
ABC Makalesi
30 Eylül 2018
Putin’in Taktisyenliği
Posted by Mehmet Ali Güller in ABC Yazıları, Politika Yazıları on 26/09/2018
Devlet adamlarının taktik yetenekleri, en çok krizleri fırsata dönüştürebilmesinde kendisini gösterir. Bu konuda günümüzün en öne çıkan isimlerinin başında Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin gelmektedir.
Birincisi doğrudan bizimle ilgili olan iki örnek üzerinden Putin’in krizi nasıl fırsata dönüştürdüğünü, o fırsatı da nasıl ülkesinin çıkarları için değerlendirdiğini inceleyeceğiz:
1) TÜRKİYE’NİN DÜŞÜRDÜĞÜ RUS UÇAĞI VE SONUCU
Türk hava sahasını kısa bir süre ihlal eden Rus uçağının düşürülmesi, Türkiye ile Rusya’yı çatışmanın eşiğine getirebilirdi. Zaten iki ülke Suriye’de karşıt cephelerde yer alıyordu.
Çeşitli analistlere göre Rusya gibi bir devlet uçağının düşürülmesine mutlaka bir yanıt verecekti. Öyle bir durumda da top Türkiye’de olur ve meselenin çatışmalı bir hal alıp almaması Türkiye’nin ikinci hamlesine bağlı olurdu.
Fakat bunlar olmadı. Rusya Suriye hava sahasını Türkiye’ye kapattı, ambargo uyguladı, turist göndermedi, Türk çiftçisinin ürettiklerini almaktan vazgeçti ama meseleyi çatışmalı bir noktaya getirmedi.
Dahası, en sonunda da AKP’nin direncini kırıp Kazakistan arabuluculuğunda normalleşmeyi kabul etti.
Böylece Suriye’de Atlantik kampında yer alan Türkiye, o kampla arasına adım adım mesafe koymaya başladı ve en sonunda Moskova’nın siyasal çözüm için geliştirdiği Astana sürecine dahil oldu.
Bu Suriye’de dengeleri Şam lehine değiştiren çok büyük bir gelişmeydi. Tamam, Moskova AKP’ye taviz vermiş ve AKP Hükümeti’nin Suriye’de operasyon yapmasına ve bazı toprakları ele geçirmesine sessiz kalmıştı. Tamam, AKP Hükümeti hâlâ Şam’a düşmandı ve Esad’ı yıkmak istiyordu. Tamam, AKP’nin ajandasında kazandığı topraklara el koymak da vardı. Tamam, Erdoğan öngörülemezdi ve kritik bir dönemeçte yine ray değiştirebilirdi.
Ancak Türkiye’nin Atlantik kampından Astana sürecine dahil olmasının yarattığı siyasal ve askeri kazanım, yukarıdaki tüm risklerden “taktik düzlemde” daha değerliydi.
Sonuç olarak Putin Rus uçağının düşürülmesi krizini, hem kendi ülkesi hem Suriye ama aslında hem de Türkiye için altın bir fırsata dönüştürmüş oldu.
2) İSRAİL’İN DÜŞÜRDÜĞÜ RUS UÇAĞI VE SONUCU
Şimdi de ikinci bir Rus uçağı düşürüldü. Uçak Suriye’nin elindeki S-200 hava savunma sistemi tarafından düşürülmüştü ama Moskova’ya göre o esnada Suriye’ye hava saldırısı yapan İsrail esas sorumluydu.
Rusya Savunma Bakanlığı’nın kararlı ve ısrarlı suçlamaları, Kremlin’in “yanıt hakkını elde tutma” mesajları İsrail’i oldukça telaşlandırdı.
Çünkü İsrail Suriye’de tıpkı ABD ve AKP Hükümeti gibi Esad rejiminin yıkılmasını savunuyor, dahası kendi çıkarları için Suriye’nin birkaç parçaya bölünmesini istiyor. İsrail, öncelikle ABD’nin güvencesiyle ama Rusya’yla iyi ilişkilerinin de etkisiyle, zaman zaman Suriye’ye de saldırıyor.
Şimdi bu uçak düşürülmesi vakasıyla bu “avantajından” olmakla karşı karşıya.
Nitekim Putin bu uçak düşürülmesi krizini de fırsata dönüştürmeye başladı. Şöyle:
Suriye’nin hava savunma sistemi Rusya üretimi S-200 hava savunma sistemiydi. Bu model oldukça eskiydi. Moskova yıllar içinde geliştirdiği S-300 sistemini Yunanistan gibi ülkelere satmış, sonraki yıllar içinde geliştirdiği S-400 sistemini de Çin, Hindistan ve Türkiye gibi ülkelere satmaktadır. Kendisi de artık S-500 sistemini kullanmaya başlamıştır.
Fakat Rusya Batı’nın itirazları nedeniyle S-300 füze savunma sistemini bir türlü Suriye’ye kuramamıştı. Birkaç kez yoklamış, ancak uygun fırsatı bulamamıştı.
İşte şimdi İsrail’in sorumluluğuyla düşürülen uçağı üzerinden bu fırsatı yakalan Putin, S-300 hamlesini yaptı.
Ne demek bu? Artık İsrail öyle kafasına estiğinde Suriye hava sahasına girip istediği yeri bombalayamayacak. Çünkü S-300 savunma sistemi İsrail uçaklarını avlayacak kapasitede.
Dahası aynı risk “kimyasal tezgahlarla” Suriye’yi vuran ABD, İngiliz ve Fransız uçakları için de geçerli olacak.
MERKEZ ELE GEÇİRİLDİ, KANATLARDAN TAARRUZ BAŞLADI
Bir uçağının düşürülmesiyle Türkiye’yi Astana sürecine getiren Putin, ikinci uçağının düşürülmesiyle de Suriye hava sahasını saldırılara karşı daha korunaklı hale getirmiş oldu!
Artık toplamda 8 yılın özeti şöyledir: Putin önce rakibin ele geçirdiği merkeze yüklenmiş ve adım adım merkezde önce denge kurmuş, sonra da üstünlüğü ele geçirmiştir. Şimdi de kanatlardan bastırarak rakibini geri çekilmeye zorlamaktadır.
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
25 Eylül 2018
AKP ve MHP neden Esad’a karşı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 23/09/2018
Astana sürecine ve Soçi mutabakatına rağmen AKP hükümeti neden Suriye yönetimiyle bir türlü anlaşmıyor? Saray, Suriye’nin ortakları Rusya ve İran’la birlikte hareket ederken neden Suriye’ye karşı konumlanmaya devam ediyor? Dahası, neden sürekli “katil Esad” diyerek olası bir anlaşma zeminini de baltalıyor?
Türkiye’nin özellikle ABD karşıtı muhalif kesimleri, haklı olarak AKP hükümetinin Esad’la anlaşması gerektiğini vurguluyor. Gayri resmi Cumhurbaşkanı Yardımcısı Devlet Bahçeli ise “Esad’la görüşülmeli” diyenleri tehdit ediyor: “Katil Esad’la görüşülmesinin zorunlu olduğunu söyleyenler akıllarını başlarına alsın!”
Suriye cephesindeki gelişmeler nedeniyle uçağını düşürdüğü Rusya’yla ve “Pers yayılmacılığı” yapmakla suçladığı İran’la barışabilen ve birlikte hareket edebilen AKP hükümeti, neden Esad’la bunu yap(a)mıyor?
Elde Esad’ın yıkılacağına dair bir veri olsa, denilebilir ki, AKP hükümeti ona göre pozisyon alıyor. Fakat öyle bir belirti de yok. Tersine Esad kalıcılığını gün geçtikçe pekiştiriyor.
“Yola ‘Esad’ı devirmek’ üzere çıktıkları için, geri adım atmak iç politikada ellerini zayıflatır” desek, bu hükümet için “kandırılmanın” sıradan bir bahane haline geldiğini de biliyoruz.
Ya o zaman?
AKP’NİN TOPRAK KAZANMA HEDEFİ!
AKP Hükümeti Suriye topraklarının bir bölümünü ele geçirmek istiyor!
Bunu sadece olgulara dayalı bir analizden çıkarmıyoruz, doğrudan AKP’nin fikir hayatında etkili bazı isimlerin “dar sohbetlerde” söylediklerine de dayandırıyoruz!
O “dar sohbetlere” göre AKP’nin esas hedefi Halep’i 82. il yapmak. Olmadı, İdlip, Afrin, Cerablus’la, yani Fırat’ın batısıyla yetinmek ama mutlaka toprak kazanmak!
AKP şöyle bir yol haritası belirledi ve başarılı oldu: Rusya’ya dayanarak Suriye’de alan açılabilirdi. (Açtı da…) Moskova, Ankara’nın Washington’dan uzaklaşmasının karşılığı olarak nasılsa askeri operasyonlara sessiz kalacaktı. İçeride geniş kesimleri ikna etmek zaten kolaydı. Çünkü elde ABD’nin Kuzey Suriye kuşağını engellemek gibi çok haklı bir gerekçe vardı.
Rusya ise şöyle bakıyordu: Ankara’nın Suriye’de ABD karşıtı cephede yer alması denklemi değiştirecekti. (Nitekim değiştirdi de…) Nasılsa süreç ilerledikçe AKP hükümeti kazandığı toprakları birer birer iade etmek zorunda kalacaktı. Önemli olan Ankara’nın yeniden Washington’la aynı stratejiye eklemlenmemesiydi.
SOÇİ’DE KAZAN-KAZAN
İşte İdlip operasyonu bu nedenle kırılma noktasına dönüştü. AKP hükümeti Rusya ve Suriye’nin İdlip operasyonu yapmasını istemiyordu. Çünkü Astana sürecine dayanarak 12 gözlem noktası kurduğu İdlip’i Esad’a devretmek istemiyordu. Dahası İdlip’i verirse, Afrin’i ve Cerablus’u da vermesi sırayla gündeme gelecekti.
AKP hükümeti operasyonu engelleyebilmek için bir yandan göç tehdidi üzerinden AB’yi yanına çekmeye, bir yandan da ABD’yle flörtleşerek Rusya’ya politik şantaj yapmaya çalıştı.
Sonuçta Putin İdlip operasyonunu erteleyerek, yani esasta taviz vererek hem Astana’yı kurtardı, hem de AKP’nin ABD’ye doğru bir ray değişikliği yapmasını önledi. Toplamda Soçi mutabakatı taraflar için kazan-kazana dönüştü.
Fakat “güven sorunu barındıran” bu süreç ne kadar böyle götürülebilir?
FIRAT’IN DOĞUSUNA KARŞILIK FIRAT’IN BATISI
AKP kazandığı toprakları Suriye, Rusya ve İran’a karşı koruyabilmek için stratejisinin ikinci aşamasını uygulamayı hesaplıyor.
İlk aşamada, ABD’ye karşı Rusya’ya dayanarak toprak kazanmıştı, ikinci aşamada Rusya’ya karşı ABD’yle anlaşarak o toprakları korumayı planlıyor.
Peki bu nasıl olacak? ABD’nin kontrolündeki Fırat’ın doğusuna karşılık AKP’nin kontrolünde Fırat’ın batısı…
Peki iki yıldır Fırat’ın doğusuna itiraz eden bir hükümet için Fırat’ın doğusunu kabul etmek mümkün mü? O iki yıldan önce de PYD’ye “Özerkliğiniz bizi ilgilendirmez, yeter ki Esad’a karşı bizimle hareket edin” diyen bir hükümet için oradan buraya sürekli yer değiştirmek pek sorun değil…
Fakat bu hedef ve niyetlerin hayata geçebilmesi mümkün mü? Bize göre mümkün değil…
Nitekim Rusya deneyimli bir devlet ve adım adım, oya gibi işleye işleye sonuç alıyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un son açıklaması bu bakımdan çok çok önemli. Şöyle diyor deneyimli devlet adamı: “Suriye’nin bütünlüğüne yönelik ana tehdit ABD’nin kontrolündeki Fırat Nehri’nin doğu kıyısından yükseliyor!”
TOPRAKTA ISRAR HERKESLE DÜŞMAN YAPAR!
Normalde Ankara’nın Moskova’dan gelen bu açıklamaya sarılması gerekirdi. Dahası bu açıklamanın gereğini yerine getirebilmek için de Suriye ordusunun Fırat’ın doğusundaki topraklarına yeniden egemen olabilmesinin önünü açmaya çalışırdı.
Fakat öyle olmuyor. Tersine Esad düşmanlığı ısrarla sürdürülüyor.
Çünkü AKP hükümeti Fırat’ın doğusundan önce, Fırat’ın batısında ne kazanabileceğiyle ilgileniyor!
AKP hükümetinin bu komşudan toprak kazanma hedefi önlenemezse, Saray en sonunda ülkeyi herkesle düşman hale getirecek!
Çünkü bir elinde benzin bidonu, bir elinde kibritle dış politika yapmaya çalışıyor!
Bugün karşı tarafla hareket etmemesi için AKP’ye ses çıkarmayan “müttefikleri”, yarın AKP toprak kazanmakta ısrar ettiği zaman başka türlü davranacaktır.
Mehmet Ali Güller
23 Eylül 2018
GEMİ TARTIŞMASI VE KARAYA OTURMAK
Posted by Mehmet Ali Güller in ABC Yazıları, Politika Yazıları on 20/08/2018
Erdoğan’ın ekonomik saldırı nedeniyle “aynı gemideyiz” diyerek herkesten destek istemesi, Türk Solu’nun önüne bir “gemi tartışması” getirdi.
Özetle şöyle deniliyor: “Üçüncü bir gemi yok, ya Erdoğan’ın da yer aldığı Türkiye gemisindeyiz, ya da ABD gemisinde…”
Aslında el marifetiyle bir kafa karışıklığı yaratılıyor. Çünkü gemi ülkedir ve bir tanedir. Hiç kimsenin aynı gemide olmama gibi bir şansı yok. Fakat gemiyi farklı kaptanlar yönetebilir. Kaptan ise siyasi seçenektir. Seçeneklerin çok olması kötü değil iyi bir şeydir.
Meseleyi böyle iki seçeneğe sıkıştırmak ve “başka seçenek yok” demeye getirmek, pratikte kamuoyunu Erdoğan’ı desteklemeye yöneltmekten başka bir amaca yaramaz.
ÜÇÜNCÜ SEÇENEK YOK MU?
Peki Türk milleti, hele de Türk Solu, Sol Kemalistler, Devrimciler yalnızca iki seçeneğe mi mahkûm? Üçüncü bir seçenek yok mu?
Denklemi “Ya AKP ya FETÖ” diye kurarak hep AKP’ye destek mi olunmak zorunda? Denklemi “Ya AKP ya PKK” diye kurarak hep AKP’ye omuz verilmek mi mecburiyetinde? Denklemi “Ya AKP ya ABD” diye kurarak hep AKP’ye iktidarını sürdürme şansı mı tanınmak durumunda? (“Ya AKP ya ABD” denkleminin doğru olup olmadığı da ayrı bir tartışma konusudur.)
Başka denklem yok mu? Ya da denklem başka türlü kurulamıyor mu?
ATATÜRK ÖRNEĞİ ERDOĞAN’A UYMUYOR
Seçeneklerin ikiden ibaret olduğunu savunanlar, bu iki seçenek arasına sıkışmak istemeyenleri sürekli suçluyor. Denklemi kuranlara göre AKP’yi desteklemeyenler, Amerikancıdır, FETÖ’cüdür, PKK’lidir!
Denklemi kuranlar ve herkesi “ya o ya bu” seçeneğine sokmak isteyenler, ayrıca tarihten “kanıt” da veriyor: Atatürk’ün önce emperyalizmi yendiğini, sonra Vahdettin’i yıktığını söyleyerek; Mao’nun Japon işgaline karşı Çan Kay Şek’le ittifak yaptığını savunarak….
Önce bu “kanıtları” düzeltelim: Mustafa Kemal önce emperyalizmi yenip, sonra Vahdettin’i yıkmış değil. Tersine, Mustafa Kemal önce Vahdettin’e isyan etti, Vahdettin’in İstanbul’daki iktidarının karşısında Ankara’da bir iktidar kurdu, sonra doğrudan emperyalizmle sahada çarpışmaya başladı. Daha iki yıl önce İngiltere’ye karşı savaşan Osmanlı’yı ve Vahdettin’i İngilizlerle ittifaka götüren de işte bu gerçektir; yeni Ankara’da bir iktidar odağının ortaya çıkmasıdır.
Üstelik Mustafa Kemal sahada İngiliz destekli Yunan ordusuyla savaşmadan önce, Vahdettin destekli iç isyanlarla uğraştı. Yunan ordusunu yenebilmek için önce hilafet ve saltanat güçlerini bastırdı, yendi…
Diğer yandan oldukça öğreticidir: Örneğin İttihat Terakki Osmanlının toprak kaybettiği bir sırada “vatan savaşı” deyip Abdülhamit’e destek vermedi, tersine daha iyi “vatan savaşı” verebilmek için, savaşın içinde Abdülhamit’i yıktı!
Mao örneğine gelirsek…
MAO ÖRNEĞİ ERDOĞAN’A UYMUYOR
Japonya fiilen Çin’i işgal etmeye başladığında Mao zaten Çin’in en az yarısında iktidardı. İkincisi ise Mao Japon işgaline karşı “vatan savaşı” verirken, Çan Kay Şek hâlâ işbirliği arıyor, pazarlık yapıyordu!
Somut belirtelim: Japon ordusu 18 Eylül 1931’de Çin’e askerî harekât başlattığında ve direnişle karşılaşmadan 20 şehri işgal ettiğinde, Çan Kay Şek “yabancı istilacılara karşı direnmeden önce ülke içindeki barışın sağlanması” politikasıyla Çin’in çeşitli bölgelerinde iktidar olmuş Komünistlere saldırıyordu!
Japon ordusu 20 şehri işgal ettiğinde ve komünistler Japon işgaline karşı direnmeye başladığında, Çan Kay Şey hükümeti örneğin “Japonların bu eylemi sıradan bir provokasyon eylemidir, mutlak hareketsizlik durum korunmalıdır” diyordu… Ve Çan Kay Şek önceliği Komünistlere (ÇKP) karşı savaşa veriyordu.
Uzatmayalım; Çan Kay Şek o kadar teslimiyetçiydi ki, Guomindang içindeki yurtsever generaller, parti merkezinden gelen talimatı yırtarak Japon işgaline karşı direnişe geçmek zorunda kaldılar. Kırılma, Japon işgali başladıktan 5 yıl sonra, Çan Kay Şek Guomindang ordusuna ÇKP kuvvetlerini ezme emri verdiğinde, Guomindang’ın iki yurtsever generali Çang Sueliang ve Yang Huçeng’in Çan Kay Şek‘i tutuklaması ve ona 16 Aralık 1936’da silah zoruyla ÇKP ile Japonya’ya karşı milli birleşik cephe kurma kararını kabul ettirdiğinde oldu!
Mao bu nedenle 1936’ya kadar olan süreci “iş savaş dönemi”, 37’dan sonraki dönemi “Japonya’ya karşı milli direnme” dönemi diye adlandırır.
Dolayısıyla “solcuların AKP’ye destek vermesini sağlamak için” yaslanılan bu örnek, pek durumumuza uymamaktadır.
DEVRİM, ÜÇÜNCÜ SEÇENEKTİR
Gelelim üçüncü seçenek olup olamayacağına…
Devrim tarihleri, aslında üçüncü seçenekleri inşa etme tarihidir. İki seçeneğe mahkûm olan, iki seçenekten birini desteklemekten öteye gidemeyenler, devrim yapamaz. (Dahası bu mantıkla sistem içinde iktidar bile değiştirilmez.)
Teorik olarak üçüncü seçeneğin olamayacağını, hayatın hep iki seçenekten, iki cepheden ibaret olduğunu savunmak doğru değildir.
Örneğin 1970’lerde “Ne ABD ne Rusya, tam bağımsız Türkiye” demek, bir üçüncü seçenek ortaya koyma sloganı, hatta programıydı. Devletler iki seçenekten birini tercihe zorlanırken, Türk Solu, üçüncü bir seçeneği, tam bağımsız Türkiye seçeneğini savunuyordu.
Ne zaman ki üç seçenek ikiye çekildi ve denklem “ya ABD ya Rusya” şekline indirgendi; o zaman büyük savrulma başladı. “Rus emperyalizminin” Türkiye’yi işgal edeceği yanlış varsayımıyla SSCB baş düşman edilince, “ya ABD ya Rusya” denklemi gereği, iş NATO’yu bile “barış gücü” ilan etmeye kadar götürüldü.
“TEK KAPTAN”LI GEMİLER BATMAYA MAHKUMDUR
Bugün de “üçüncü seçenek” yok denilerek benzer bir yanlışa tersinden gidiliyor. ABD’ye karşı AKP gemisine, yani, Cumhuriyet’i yıkan kuvvetin gemisine biniliyor. (Önemle belirtelim: Benzer mantıkla AKP’ye karşı ABD’nin gemisine binmek, ABD’ye karşı AKP gemisine binmekten çok daha büyük bir yanlıştır, dahası siyasal suçtur!)
Türk Solu, Sol Kemalistler, Devrimciler enerjisini iki gemiden hangisine binileceği tartışması yapmak yerine, kaptanı nasıl değiştireceğine, geminin dümenini nasıl ele geçireceğine odaklanmalıdır.
Çünkü gemi Erdoğan’ın gemisi değildir, bizim gemimizdir, Türkiye’nin gemisidir. Erdoğan gemimize ABD’nin desteğiyle kaptan olmuş, adım adım gemide kendi rejimini inşa etmiş, en sonunda “ikinci kaptanlığı” bile kaldırıp “tek kaptan” olmuştur. Bu gidişat gemimizi batırmaktadır.
Bugün Erdoğan’ın yanına, kaptan köşküne çıkanlar, batmaktan kurtulacaklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar; zira Erdoğan’ın yanında yüksekte olmakla, su üstünde biraz daha kalmış olurlar, hepsi bu…
Çünkü Erdoğan şu aşamada bile gemiyi kayalıklara sürmeye devam etmektedir: Çin ve Katar’dan alınan para destekleri, yine finans sektörüne yatırılmaktadır. Yani dış borç alarak, yine tüketim ekonomisini devam ettirmenin istasyonları güçlendirilmektedir!
Özetle gemimiz Erdoğan’ın “kaptanlığında” batmaktan kurtulamaz.
Böyle zamanlarda doğru tutum, savaş ilan eden gemiyle henüz çarpışmadan, kayalıklara henüz vurmadan, karaya oturmadan önce kaptanı değiştirebilmektir. Yoksa çok geç olacaktır.
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
19 Ağustos 2018