Archive for category Politika Yazıları
ESAD’DAN PYD’YE SOÇİ’YE KATILABİLME ŞARTI
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 22/12/2017
2011’den beri süren Suriye krizinde yeni bir döneme girildi:
1. Dönem, Atlantik Kampı’nın Suriye’de iç savaş başlattığı 2011’den kabaca 2015’e kadar süren dönemdi.
2. Dönem, Rusya’nın sahaya askeri olarak inmesiyle kurulan denge dönemiydi. Kabaca 2015-2018 yılları arasındaki bu dönemde Şam’ın egemenliği yeninden ve adım adım tesis edildi.
3. Dönem ise “barışın inşası” dönemi olacak. Kuşkusuz “barışın inşası” dönemi de inişli, çıkışlı ve uzun süren karmaşık bir dönem olacak.
CENEVRE, ASTANA, SOÇİ
Süreci bir de organizasyonlar düzleminde ele alalım:
1) Savaşı başlatanların kurduğu Cenevre masası, Suriye’yi parçalama masasıydı.
2) Barışı inşa etmek isteyenler, o masanın karşısına Astana sürecini koydular. Astana süreci güvenlik odaklı bir süreçti.
3) Şimdi Soçi’de bu kez diplomasi odaklı “barışın inşası” süreci başlıyor: Suriye Ulusal Diyalog Kongresi.
ŞARTLARI KAZANANLAR BELİRLİYOR
Peki Soçi’de masaya kimler oturacak?
Cenevre masasını savaşı başlatanlar kurmuştu, savaşın taraflarını da bölünme ve parçalanmayı kabul etmek üzere masaya çağırmışlardı.
Fakat Soçi masası öyle olmayacak! Masaya “barışı inşa” etmek isteyenler ve buna razı olacaklar oturacak!
Savaşı sürdürmeye çalışacak olanlar, barışa karşı çıkmayı sürdürenler, Esad’ı tanımayanlar, Suriye’nin siyasal birliğini ve toprak bütünlüğünü kabul etmeyenler Soçi masasına oturamayacak.
Bu silahların kanunudur; masayı yenen kurar ve oturacaklar o şartlarla oturur.
ESAD’IN ÜÇ HEDEFLİ MESAJI
Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, Rusya Başbakan Yardımcısı Dmitriy Rogozin’le görüştükten sonra yaptığı açıklamada, aslında Soçi masasına kimlerin oturabileceğini tarif etti.
Esad’ın “ABD destekli PYD’yi vatan haini” diye nitelemesi üç hedefli bir mesajdı:
1) Mesajın ilk hedefi doğrudan PYD’nin kendisineydi. Esad PYD’ye, ABD’yle iş birliğini sürdürmesi halinde Soçi’de masada olamayacağını söylüyordu.
2) Mesajın ikinci hedefi, dış güçlerle iş birliği yapan diğer örgütlereydi: İş birliği yapmayı bırakan, Suriye ordusuna silah sıkmaktan vazgeçen ve Suriye’nin siyasal birliği ile toprak bütünlüğünü kabul eden örgütler, Soçi masasına oturabilecek.
3) Mesajın üçüncü hedefi ve adresi Ankara’ydı. Esad Ankara’ya özetle “yanlış başladığın işi düzelt” diyordu. Madem ABD’nin PYD üzerinden Suriye’nin kuzeyinde kurmaya çalıştığı koridor, Ankara ve Şam için ortak tehditti, o zaman Ankara artık Şam’la anlaşmayı kabul etmeliydi. Esad, Ankara’ya bu mesajı gönderdi.
MOSKOVA’NIN STRATEJİSİ
Esad’ın üç hedefli bu mesajı, Moskova’nın stratejisiyle de uyumlu:
1) Moskova, sahaya indiği süreçte, denge kurmanın yolunun Türkiye’yi karşı kamptan koparmak olduğunu hesaplayarak hareket etti. Türkiye o kamptan ayrılırsa, ya da en azından oradaki ağırlığını azaltırsa, bu ABD’nin Suriye düzleminde kurduğu Türkiye-S.Arabistan-Katar üçlüsünü dağıtacak ve Moskova’nın inisiyatif almasını sağlayacaktı.
Askeri olarak terörün güzergahının kapanacak ve lojistik destek yollarının kesilecek olması hayati önemdeydi, öyle de oldu.
2) Moskova, PYD konusunda da, bu örgütü ABD denetiminde çıkarma, en azından o denetimi azaltarak örgütü ve temsil ettiği kuvveti Suriye’nin bütünlüğü içinde tutma stratejisi isliyor.
Moskova o nedenle PYD’nin dün Astana’ya katılmasını istemişti, bugün de Soçi’de olmasını savunuyor. Fakat henüz Türkiye’nin itirazını kırabilmiş değil.
Rusya Astana olmayınca PYD’yi Moskova konferansına çağırmış, PYD’ye Moskova’da resmi temsilcilik açma izni vermiş ve sık sık PYD’li yetkililerle görüşmüştü. Dahası sahada kimi bölgelerde doğrudan YPG’liler ile Rus askerleri eşgüdüm halinde olmuştu.
Şimdi Rusya ABD’nin güç kaybettiği koşullarda PYD’nin bu ülkeyle iş birliğini kırarak örgütü Suriye’nin bütünlüğü içinde tutmak istemektedir. Bunun için de Türkiye’yi ikna etmek istemektedir.
Moskova, ABD’nin uzun dönemli stratejisi ve Irak örneği nedeniyle de, PYD’nin ABD denetiminde olmasındansa, kimi haklar karşılığında Suriye’nin bütünlüğü içinde yer almasını istemektedir. Bunu hem Suriye hem bölge ama hem de kendi ulusal çıkarları nedeniyle istemektedir.
Önümüzdeki günler, işte bu stratejinin gereği olarak Ankara-Moskova temaslarına ve Rus yetkililer ile PYD’nin görüşmelerine sahne olacak.
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
21 Aralık 2017
TRUMP’IN KUDÜS KIŞKIRTMASI ve ABD’NİN ÇARPIŞAN 2 STRATEJİSİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 11/12/2017
Öncelikle belirtelim: ABD Başkanı Donald Trump’ın büyükelçiliği Kudüs’e taşıma kararı sürpriz değil, zira seçim vaadiydi. Üstelik Trump’ın İran’ı çevreleme stratejisinin de bir parçasıydı…
Ancak bu seçim Türkiye’deki Trumpseverlerin “Trump ABD’yi emperyalist olmaktan çıkaracak, tekellerle hesaplaşacak, Ortadoğu’ya barış getirecek” hayalleri ve alkışları arasında pek duyulmadı.
Kuşkusuz Trump’ın Kudüs kararı öncelikle ABD’nin Ortadoğu stratejisiyle ilgilidir fakat zamanlaması bakımından Trump’ın iç politik basıncı dengeleme hedefiyle de uyumludur.
ABD’nin Ortadoğu stratejisini ve Trump’ın Kudüs kararını analiz edebilmek için öncelikle ABD devlet aygıtı içindeki çarpışan iki stratejiyi anımsamalıyız.
ABD İÇİ ÇARPIŞMA
Genel saptama şuydu: ABD artık tek süper güç değildi ve 21. yüzyıl Amerikan yüzyılı olamayacaktı. Zira Çin ekonomik olarak ABD’ye yetişecek ve geçecek, Rusya da Avrupa ve Ortadoğu’da etkinlik kazanacaktı. Üstelik 2008 krizi ABD ekonomisini oldukça sarsmış, askeri maliyetleri kaldıramaz hale gelmişti.
Bu gerçeklerden hareketle “ne yapmalı” sorusuna verilen ilk yanıt ve ilk strateji şuydu: ABD “ulus inşa etme” hedefinden vazgeçmeli ve adım adım geri çekilerek içeride ekonomisini sağlamlaştırmalıydı.
İkinci strateji ise şuydu: ABD hâlâ en büyük ekonomik güçtü ve ABD’nin askeri gücü de kendisinden sonraki 10 devletin gücünden fazlaydı. Durum henüz böyleyken ABD geri çekilmemeli, rakiplerini zayıflatacak yeni yangınlar çıkarmalıydı. Nasılsa yangından en az zararı görecek olan yine ABD olacaktı!
Anımsayacaksınız, Barack Obama ABD Başkanı seçilince bu stratejilerden ilkini uygulamış ve Irak’tan asker çekmişti. Ancak ikinci stratejiyi benimseyenlerin ağırlığıyla ABD Suriye krizi üzerinden yeninden Ortadoğu’da hamle yapmıştı.
İki strateji, hâkim sınıfın iki kanadının stratejisiydi ve o yıllar boyunca ABD devlet aygıtı içinde sert çarpışmalar oldu. CIA başkanı gönül ilişkisi üzerinden tasfiye edildi, savunma ve dışişleri bakanlıklarında bakan ve müsteşar düzeyinde tasfiyeler yaşandı.
Obama ara bir formül olarak iki stratejiyi de uygulamaya, birbirine eklemlemeye çalıştı. Tamam, ikinci strateji gereği Suriye üzerinden Ortadoğu’da hamle yapacaktı ama birinci stratejiye uygun olarak asker göndermeyecek, karaya postal değdirmeyecekti. ABD’nin Suriye’deki işlerini Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar üstlenecekti.
Bu iki strateji, yani emperyalist hâkim sınıfın iki kanadı hâlâ çarpışıyor. ABD’deki iç çarpışma ve Trump’ın ekibindeki kimi görevden alma ve istifalar da bu çarpışmanın yansımalarıdır.
KUDÜS KARARI VE 2 SENARYO
Trump’ın Kudüs kararını işte bu iki strateji düzleminde incelemeliyiz. Bu durumda karşımıza şu iki senaryo çıkmaktadır:
1) Trump Ortadoğu’da İsrail-Filistin anlaşması ile yüzyılın barışını yapmak istemektedir ve Kudüs kararı bu hedefin gereğidir.
Örneğin ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile görüşen Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov bu izlenimi edindiğini açıklamaktadır: “Tillerson, ABD’nin İsrail-Filistin krizini tek hamlede çözecek yüzyılın anlaşmasına imza atmak istediğini söyledi. Rusya olarak bu anlaşmanın nasıl olacağını öğrenmek istiyoruz.” (Sputnik, 8 Aralık 2017)
Rusya’nın Trump’ın Kudüs kararı sonrası net bir tutum almadığını ve sadece “taraflara itidal çağrısı” yaptığını not edelim.
Diğer yandan İsrail’in Kudüs İşlerinden Sorumlu Bakanı Zeev Elkin’in Trump’ın “birleşik Kudüs” vurgusu yapmamasına dikkat çekmesi ve açıklamasıyla aslında Kudüs’ün doğusunun Filistinlilere verilmesine kapı araladığını savunması dikkat çekiciydi. (Sputnik, 8 Aralık 2017)
Yine anımsamakta yarar var:
Trump İran’ı çevreleme stratejisinin gereği olarak İsrail-Suudi Arabistan-Mısır üçgeni inşa etmeye çalışırken dikkat çeken gelişmeler olmuştu:
a) Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile Kızıldeniz’de bir yatta buluşmuştu.
b) Ardından Trump’ın damadı Jared Kushner, yanında Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Jason Greenblatt ve Beyaz Saray Ulusal Güncelik Danışman Yardımcısı Dina Powell’la birlikte bölgeye gelmiş, önce 4 gün Riyad’da temaslar yapmış, ardından da Tel Aviv’e geçmişti.
c) Bu ziyaretin ardından Veliaht Prens Muhammed bin Selman ülkesinde bir saray darbesi yapmış ve bakan ve iş adamı olan onlarca prensi gözaltına almıştı.
d) Kushner’in temaslarının ardından ayrıca Filistin lideri Mahmud Abbas da Riyad’a çağrıldı ve kendisine “ya Trump’ın sunacağı barış planını kabul et, ya da görevi bırak” ültimatomu verildi.
2) İkinci senaryoya göre ise Trump “yaratıcı kaos” planlamaktadır.
Suriye’de savaşı başlatan ama barışı kotaramayan, bölgede inisiyatifi Rusya’ya kaptıran ABD yeni yangınlar çıkarak yangından Rusya’ya göre daha az zarar görmeyi beklemektedir.
ABD Kudüs hamlesi ile Ortadoğu’da Suriye’den sonra ikinci bir cephe açarak oyun alanını genişletmeyi, İran’ı çevrelemeyi ve yeni ülkeleri de dahil ederek bölgedeki cepheleşmeyi keskinleştirmeyi hedeflemektedir.
AKP LAFLA DEĞİL EYLEMLE YANIT VERMELİ!
Bize göre bu iki stratejinin de ABD açısından başarı şansı yok. Kuşkusuz bölgeye zararlar verecektir ama kesinlikle ABD’nin kazanmasıyla sonuçlanmayacaktır!
Dolayısıyla mesele gelip “peki biz, yani bölge ülkeleri ne yapacağız” sorusunda düğümlenmektedir.
Kuşkusuz bölge ülkeleri, özellikle de ABD’yle “Ilımlı İslamcılık” ilişkisine girmiş ülkelerin taşeronluğu ABD’nin Kudüs ve benzeri hamleler yapabilmesinin zemini oluşturmaktadır. Dolayısıyla bölge halkları açısından temel görev bu tür yönetimlerden kurtulmaktır.
Fakat halklar düzleminde bu temel görev sürerken, daha acil olanı ülkeler düzleminde yapılması gerekenlerdir.
AKP Hükümeti ise daha önceki sorunlarda olduğu gibi bu sorunda da sadece laf üretmektedir. İktidar “Kudüs meselesinde” samimiyse lafla değil eylemle yanıt vermelidir: ABD ve İsrail’le diplomatik ilişkileri askıya almaktan büyükelçileri geri çekmeye, ikili anlaşmaları dondurmaktan İncirlik Mutabakatı gibi çok önemli bir belgeyi yırtmaya kadar yapılabilecekler var.
Öyle tabanın gazı alınsın diye alt geçitteki Trump tabelasını değiştirmekle ciddi devlet olunmaz!
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
10 Aralık 2017
1 İKTİDAR, 3 BELA, 2 TUZAK
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 08/12/2017
Önceki yazımızda muhalefetin Reza Zarrab davasına nasıl bakması gerektiği üzerinde durmuş ve özetle şu sonucu çıkarmıştık: “Zarrab davasını ‘milli mesele” görerek ve ‘aynı gemideyiz” diyerek AKP’ye direkt/dolaylı destek veren muhalefet anlayışı da, ABD’den medet uman ve AKP’yi ABD’yle birlikte yıkacağını sanan mandacı muhalif anlayış da yanlıştır, kabul edilemez”
Gelen sorular nedeniyle bugün bu konuyu biraz daha açacağız. Fakat önce bazı saptamalar yapalım:
ÜÇ BELA: PKK, FETÖ, ZARRAB
1) FETÖ konusu Türkiye’nin öncelikli “belası”dır. Bu örgütle mücadele içerideki öncelikli mücadele olmayı sürdürmelidir. Fakat “iyi mücadele” için bu belanın başımıza nasıl sarıldığının üzerinden atlanılmamalı ve perdelenen “siyasi ayak” konusunda daha kararlı mücadele edilmelidir.
FETÖ AKP’den önce devlete sızmış, fakat AKP ile birlikte devlete yerleşmiştir. AKP iktidar olabilmek için FETÖ’cülere dayanmış, cumhuriyet kurumlarını tasfiye edebilmek için FETÖ’nün operasyonlarına siyasal destek vermiştir. AKP, FETÖ’nün Türk Ordusu’na yaptığı büyük kumpasın siyasal savcılığını yapmıştır. Erdoğan’ın ifadesiyle 10 yıl boyunca ne istedilerse vermişlerdir: Bakanlıkları, içişlerini, dışişlerini, genel müdürlükleri, emniyeti, eğitimi, üniversiteleri, diyaneti, her yeri…
AKP’nin desteklediği o operasyonlar sonunda FETÖcülerin TSK içinde en yukarılara kadar önü açılmış ve en sonunda 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulunabilmişlerdir. Dolayısıyla, doğru, AKP güç mücadelesi nedeniyle 15 Temmuz’un hedefi olmuştur ama aynı zamanda 15 Temmuz’un siyasal sorumlusudur!
Fakat AKP o siyasal sorumluluğu “kandırıldık” diyerek üzerinden atmaya çalıştı, kısmen bunda başarılı da oldu!
2) Türkiye için ikinci “bela” PKK’dir.
AKP’den önceki iktidar döneminde başlayan süreçle PKK operasyon yapamaz duruma itilmişti. AKP ise ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığı gereği PKK’yle “Kürt Açılımı” başlattı, siyasal iş birliği ve ortaklık yaptı!
AKP-PKK siyasal ortaklığının olduğu bu süreçte PKK yeniden yapılandı, güç kazandı, şehirlerde silah yığdı! Dahası AKP’nin siyasal savcılık yaptığı FETÖ’nün Türk Ordusu’na Ergenekon operasyonlarında PKK tanık yapıldı!
Özetle AKP-PKK-FETÖ ortaklığı ile “ulusalcı dalga aşıldı”, “milliyetçilik ayaklar altına alındı”, ABD ve NATO’ya mesafeli Türk subayları TSK’den tasfiye edildi, cumhuriyet kurumları yıkıldı…
AKP ise bu ortaklığının siyasal sorumluluğunu yerine getirmek yerine “aldatıldık” deyip sorumluluktan sıyrılmaya çalıştı, kısmen bunda başarılı da oldu!
3) Türkiye için şu andaki üçüncü “bela” ise Rıza Zarrab’dır!
Zarrab, AKP yöneticileriyle girdiği ak’çeli ilişkiler nedeniyle ABD’nin elinde Türkiye’ye karşı bir koza dönüşmüştür! Fakat bunun sorumlusu AKP’dir!
Yıllardır İran’la yapılan “petrol ve doğal gazın karşılığını malla ödeme” yerine Zarrab üzerinden altın ve nakit ödemesine geçilmiş ve fakat İran’ın parası çalınmıştır! Öyle ki İran yönetimi Zarrab’ın patronu Babek Zencani’ye idam cezası vermiş ve idamı kaldırmanın şartını da Zarrab’ın çalınan paraları geri getirmesine bağlamıştır.
Parayı rüşvetle dağıtan Zarrab ise İran’ın kendisini öldüreceğini düşündüğü için, AKP hükümetine de güvenememiş ve çareyi FBI’yla anlaşarak ABD’ye sığınmakta görmüştür.
AKP hükümeti ise duruşmalar başlayana kadar ABD’yle pazarlık yapmayı sürdürmüş, Zarrab’ın ABD’li avukatlarıyla İstanbul’da görüşmüş, hatta duruşmalar başlamadan hemen önce ABD’ye üst üste iki kez nota bile vermiştir!
Dolayısıyla mesele sunulduğu gibi kabaca İran’a ambargoyu delme meselesi değildir. ABD AKP-Zarrab ilişkisiyle bir açık yakalamış, şimdi o açığı siyasal bir şantaj olarak kullanmaktadır.
ABD’ye bu kozu veren kimdir? Zarrab’ı Türkiye’nin başına bela eden kimdir? AKP hükümetidir!
Oysa AKP hükümeti bu konuda da siyasal sorumluluğu üzerinde atmakta, dahası “batı karşıtlığı” rüzgârı ile durumu fırsata çevirip baskın erken seçime hazırlanmaktadır!
İKİ TUZAK: AKP DESTEKÇİLİĞİ VE ABD MANDACILIĞI
Normal bir ülkede değil bu üç bela, teki bile bir iktidarı düşürmeye yeter. Dahası o partiyi de tarihin çöpüne süpürür.
Fakat Türkiye’de böyle olmamış, dahası bu “belalar sürecinde” AKP oylarını artırmış, en sonunda parlamenter sistemi de yıkıp tek adamlı Saray rejimine geçmiştir!
İşte üzerinde asıl düşünülmesi gereken nokta burasıdır!
AKP’nin bu üç belaya rağmen iktidarını sürdürebilmenin en önemli nedeni muhalefetin şu iki tuzağa düşmesidir:
1) Muhalefetin bir bölümü bu belalar sürecinde direkt ya da dolaylı olarak AKP’ye destek vermiş, AKP’nin meseleleri “milli mesele” gibi sunması tuzağına düşmüştür!
Bu durum Rıza Zarrab davasında tavan yapmıştır.
Oysa Reza Zarrab meselesi “milli mesele” değil, bir hırsızlık meselesidir; Türkiye’nin değil AKP’nin meselesidir!
Milli mesele ise örneğin Yunanistan’ın AKP’nin göz yummasıyla 147 ada ve adacığa bayrak dikmesidir! Stratejik değerdeki milli kurumlarımızın yabancılara satılmasıdır, milli tarımımızın bitirilmesidir, milli eğitimin yerine ümmetçi eğitime geçilmesidir vs.
2) Muhalefetin diğer bölümü ise AKP’yi devirebilmek için ABD’den medet umar hale düşmüş, AKP karşıtlığı düzleminde ABD’nin planlarıyla yan yana gelebilmiştir.
Bu mandacı muhalif anlayışın iktidar olabilme şansı yoktur. Hatta tersine AKP’ye iktidarını sürdürebilmesi için manevralar yapabilme olanağı sağlaması nedeniyle çözümün önünde engeldir!
ZAYIF KARINDAN KURTULMA İHTİYACI
Aslında içinde bulunduğumuz süreç “yönetememe sorununun” yaşandığı bir “derin kriz” sürecidir Böylesi kriz zamanları devrimci ve öncü partiler için fırsat zamanlarıdır. Bu tür partilerin önünde koşullara göre sıçrayarak güç kazanmaktan iktidar olmaya kadar çeşitli seçenekler vardır.
Bunun ülkemizde gerçekleşmiyor olması ise muhalefetin yukarıda özetlediğimiz iki tuzaktan birine düşmesindendir!
Sıkışmış bir AKP’ye “ABD operasyon yapıyor, dolayısıyla mesele milli meseledir, zaten aynı gemideyiz” diyerek destek vermek de, ABD’den medet ummak da son tahlilde AKP’nin iktidar olmasını sürdürmesi demektir!
Peki iktidarını sürdüren AKP bu süreçte ne yapmıştır ve şu anda yapmaktadır? Dersler çıkarıp toplumsal uzlaşma mı aramıştır, tek adam rejiminden vazgeçme işareti mi vermiştir, kurumlara atamada liyakati mi esas almıştır, kindar nesil yetiştirme ve eğitimi imam hatipleştirme hedefinden vaz mı geçmiştir?
Hayır! Tersine “cumhuriyeti yıkma” hedefini sürdürmüş, son olarak Atatürksüz eğitim müfredatı ve müftülere nikah kıyma yetkisi verme gibi konularda bile en ufak taviz vermeden esas hedefinde yürümeyi sürdürmüştür!
Türkiye’nin başına 3 bela saran bu iktidar, hep söylediğimiz gibi uluslararası operasyonlar açısından Türkiye’nin zayıf karnıdır! Türkiye’nin önümüzdeki asıl ve büyük hesaplaşma sürecinden başarılı çıkması, bu zayıf karından kurtulmaktan geçer! Acilen ve 4. bir bela oluşmadan hem de…
Nasıl mı? Önce düşülen iki tuzaktan çıkarak!
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
7 Aralık 2017
MUHALEFET ZARRAB DAVASINA NASIL BAKMALI?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 02/12/2017
Baştan belirtelim: Son tahlilde ABD’de görülen Zarrab davası Türkiye’yi hedef alan bir şantaj davasıdır! Türkiye’nin komşusu İran ile ticaret yapması hakkıdır, ABD’nin İran’a ambargosu Türkiye’yi ilgilendirmemelidir, Zarrab’dan rüşvet alan siyasiler ABD’nin değil Türkiye’nin sorunudur, rüşvet davası Türkiye’de görülmelidir!
Peki AKP hükümeti neden ABD’ye en başından itibaren “İran’a ambargoyu delmemiz seni ilgilendirmez, Zarrab’ın canı cehenneme” dememiştir? Ve tersine Erdoğan neden Zarrab’a sahip çıkmıştır, neden Zarrab’ın ABD’li avukatlarıyla Türkiye’de görüşmüştür, neden başına çuval geçirilen Türk askerlerinden esirgediği “ABD’ye nota”yı Zarrab için hem de iki kere devreye sokmuştur? Kısacası Zarrab’ın ABD’de tutuklandığı Mart 2016’dan beri neden iktidar ABD’yle bu dosya için pazarlıklar yapmıştır?
İşte bizi ilgilendirmesi gereken asıl mesele budur!
AKP TÜRKİYE’Yİ GÖZETSE ABD’YE MALZEME VERMEZDİ!
Meseleyi madde madde inceleyelim:
1) AKP hükümeti ABD’ye “İran’a ambargon beni bağlamaz” diyememektedir, zira bazen o kararlara şerh düşse de, imzaladığı ve kanunlaştırdığı pek çok anlaşma vardır!
O nedenle ABD Hazine Bakanlığı yetkilileri 2011’den itibaren defalarca Türkiye’ye Halkbank merkezli “denetleme” görüşmelerine gelmiştir. AKP hükümeti bu ondan fazla görüşmeye o anlaşmalar nedeniyle itiraz etmemiştir. Tersine o günlerde ABD’yle birlikte İran’a karşı konumlanmış, bölgede “Pers yayılmacılığı” olduğundan şikâyet etmiştir!
2) İran 37 yıldır ABD ambargosu altındadır ve Türkiye bu ambargolara rağmen İran’la bir şekilde hep ticaret yapmıştır. Fakat ilk kez bu iktidar zamanında böylesi bir sorun ortaya çıkmıştır!
3) Türkiye açsından mesele aslında ambargoyu delmek meselesi değildir. Ambargonun delinmesi sürecinde işlenen mali suçlardır, alınan rüşvetlerdir, paylaşılan paralardır ve ortadan kaybedilen İran paralarıdır!
İran’ın paraları “kaybedildiği” için de Tahran Zarrab’ın patronu Babek Zincani’ye idam cezası vermiş ve Zarrab’dan paraları getirmesini istemiştir.
İran’ın paraları “kaybedildiği” için de ABD’nin yargıladığı Zarrab’a Tahran hiç sahip çıkmamıştır!
4) Tahran sahip çıkmamıştır ama iktidar boylu boyunca kendi ifadeleriyle “Zarrab’ın önüne yatmış” ve ona sahip çıkmıştır!
Bu kirli ilişkiler ortaya çıktığında iktidar yargılamak yerine ak’lamayı ve saklamayı tercih etmiştir!
Oysa iktidar kendisini değil Türkiye’yi düşünüyor olsaydı, bugün ABD’nin eline böyle bir dosya vermeyecekti!
“AYNI GEMİDEYİZ” MASALI
Tüm bu kirli ilişkiler ortaya çıktığında iktidar o kirli ilişkileri kimin ortaya serdiğine bakmaksızın meselenin üstüne gitseydi, hem kendisini gerçekten aklamış olacaktı, he de bugün bu tablo yaşanmıyor olacaktı.
İşte meselenin esası budur!
AKP iktidarı, hep söylediğimiz gibi bagajından dökülen kirli yükler nedeniyle Türkiye’nin “zayıf karnı” haline gelmiştir ve başta ABD’nin olmak üzere kimi ülkelerin şantajına maruz kalmaktadır.
Fakat ne yazık ki AKP iktidarı bu aşamada bile Türkiye’yi değil, kendini düşünmektedir! “Hata yaptım” deyip iktidar koltuğunu bırakması gerekenler, tersine o koltuğa daha çok tutunmakta, kendisini kurtarmak için Türkiye’yi zora sokmaktadır!
Dahası meselenin “kendi meseleleri olmadığını, Türkiye’nin meselesi olduğunu” iddia ederek ve “hepimizin aynı gemide olduğu” masalını anlatarak arkasına kamuoyu desteği almaya çalışmaktadır!
AKP ABD’YE KARŞI OLDUĞU İÇİN DEĞİL TAŞERON OLDUĞU İÇİN MALZEME VERDİ!
FETÖ’yle ortaklık kurup Türkiye’ye zarar vermişlerdir ama FETÖ kendilerine yönelince “kandırıldık” deyip Türkiye’yi yönetmeyi sürdürmüşlerdir.
PKK’yle açılım ortaklığı yapıp Türkiye’ye zarar vermişlerdir ama şartlar değişince “aldatıldık” deyip Türkiye’yi yönetmeyi sürdürmüşlerdir.
Bu kadar kandırılan ve aldatılan bir yönetici apartman yöneticiliğinde bile tutulamayacakken, biraz da “ama işte doğruya geldi, artık FETÖ’yle ve PKK’yle mücadele ediyor” diyen muhalefetin desteğiyle iktidarda kalmayı ve Türkiye’ye zarar vermeyi sürdürüyor!
Şu noktada bile “ama ABD’ye karşı” diye hala AKP’nin yanında olan, onun yanlışlarına dolaylı ortak olan, “aynı gemideyiz” masalıyla iktidarını sürdürmesine ve yeni yanlışlar yapmasına olanak tanıyan hiçbir muhalif anlayış kabul edilemez!
Ama ABD’den medet uman ve AKP’yi ABD’yle birlikte yıkacağını sanan mandacı muhalif anlayışlar da kabul edilemez!
Mesele açıktır:
ABD’nin şantajlarından kurtulmanın yolu AKP’yi savunmaktan değil, o şantajlara zemin yaratan AKP’den hesap sormaktan ve ondan kurtulmaktan geçer!
Unutulmamalıdır: AKP ABD’ye karşı olduğu için değil, yıllarca ABD’ye taşeronluk yaptığı için Washington’un eline şantaj malzemesi verebilmiştir!
BÜYÜK İNSANLIK MAHKEMESİ
Türkiye’nin “zayıf karnı”na dönüşen AKP iktidarından kurtulduğumuzda, işte asıl mahkemeyi o zaman kuracağız: Büyük İnsanlık Mahkemesi!
Bölge ülkeleri yan yana gelip “Iraklıları ve Suriyelileri katleden, İran halkına abluka uygulayan” ABD emperyalizminden hesap soracağız ve ABD devletini mahkûm edeceğiz!
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
30 Kasım 2017
ABD’NİN ILIMLI İSLAMCI-ARAP CEPHESİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 10/11/2017
ABD’nin son 10 yıldaki bölgemize dair en temel stratejisi, İran’ı çevreleme ve baskılama stratejisidir.
ABD başkanlarının seçildikten sonraki ilk yurtdışı gezilerini İsrail hariç bölgemizde nereye yaptıkları, bu temel stratejide hangi kuvvetlere dayanacağını işaret eden bir göstergedir.
OBAMA’NIN ILIMLI İSLAMCI CEPHESİ
Örneğin Barack Obama’nın seçildikten sonraki öncelikli ziyaretler ajandasında Türkiye ve Mısır vardı. Çünkü Amerikan devlet aygıtı, Türkiye ve Mısır’a dayanarak Ortadoğu’da İran’ı çevrelemeyi hedef alıyordu. Washington, İran’a karşı Ilımlı İslamcı-Arap cephesi kurmayı hedefliyordu. Cephenin ılımlı İslamcı ayağına AKP’li Türkiye, Arap ayağına da Mısır liderlik edecekti.
Bu proje tutmadı: Arap Halk Hareketleri, Suriye’nin kararlı direnişi, Rusya ve İran’ın ABD planlarına barikat kurması başta olmak üzere çeşitli nedenlerle ABD, planlarını hayata geçiremedi. Hatta ABD arada cepheyi revize etti ve Türkiye-Mısır ikilisi yerine, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar üçlüsüne dayanmaya çalıştı.
TRUMP’IN ILIMLI İSLAMCI-ARAP CEPHESİ
ABD Başkanı Donald Trump’ın öncelikli ziyaret ajandasında ise Suudi Arabistan var. Gerçi ABD’nin İran’a karşı “Ilımlı İslamcı-Arap” cephesi hedefi stratejikti ama aktörler değişiyordu.
AKP Hükümeti Suriye’deki Rusya faktörüyle sahada yüz yüze gelince, ayrıca içeride iktidarını koruyabilme ihtiyacıyla da örtüşünce, cephesini yavaş yavaş değiştirmeye başladı. Moskova, Astana süreci üzerinden bu değişimi hızlandırdı.
ABD’nin “Ilımlı İslamcı-Arap” cephesine mecburen Suudi Arabistan liderlik edecekti. Kuşkusuz Riyad’ın buna askeri kapasitesi yoktu. Bir İslam Ordusu kurma türünden girişimler işte o ihtiyacın gereğiydi.
ILIMLI İSLAMCILIK İLANI VE SARAYDA TASFİYE DARBESİ
Geride iki sorun kalıyordu:
Birincisi, Suudi Arabistan’ın Vahabilik anlayışının böylesi bir cepheye liderlik edemeyecek olmasıydı. Geniş bir sünni bloku vahabiliğin altında birleştirebilmek mümkün değildi. Bunun çaresi de Riyad’ın vahabilik yerine ılımlı İslamcılık ilan etmesiydi.
Önce Suudilerin Dünya İslam Birliği Örgütü olan Rabıta’ya ABD’de İslam kongresi düzenlettiler. Sonra Rabıta lideri Şeyh Muhammed bin Abdülkerim el-İsa ile Papa Franciscus’un buluşmasını organize ettiler. Kâbe İmamı Abdurrahman Es-Sudeys’in ağzından bölgeye “ABD ve Suudi Arabistan birlikte dünyayı huzur içinde yönetiyor” mesajı verdiler.
Ardından Suudi iç kamuoyuna yönelik kadınlara ehliyet gibi yumuşama hamleleri yaptılar ve en sonunda da Riyad’da ipleri elinde tutan Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ağzından “Ilımlı İslam’a geçtiklerini” ilan ettiler.
İkinci sorun ise Riyad sarayındaki prens çokluğu, çok aktör bulunması, sermayenin bölünmüş olması ve farklı siyasi eğilimlerdi. 2015 yılındaki kral değişiminden bu yana Riyad’da üç iktidar odağı vardı…
İşte 11 prens ve 38 bakana yönelik yolsuzluk temalı saray darbesi de bu ihtiyacın gereğiydi. Eski veliahdın oğlunun helikopter “kazası” ile ölmesi, önceki kralın oğlunun tutuklama sırasında çıkan çatışmada öldürülmesi gibi olaylar ise bu iç çarpışmanın sertliğini gösteriyor. Bu sertlik aynı zamanda önümüzdeki günlerde bir direnişin ortaya çıkmasının, hatta darbeye karşı darbe ihtimalinin varlığına da işaret ediyor!
Öte yandan gözaltına alınan prenslerin mal varlıklarının dondurulması da sermaye transferine başlandığına işaret ediyor. Bu noktada ABD Başkanı Trump’ın operasyonlarla ilgili veliaht prense açık destek verdiğini ve Suudi Arabistan’dan dev petrol şirketi Aramco’yu ABD borsasına dahil etmesini istediğini not edelim.
Zira ABD açısından petrol ve doğal gazın dolara dayalı ticaretinin sürmesi hayati önemde!
MISIR İRAN KARŞITI CEPHEYE GİRER Mİ?
Öte yandan İran’ı çevreleyecek ve baskılayacak bir cephe için Riyad’ın askeri kapasite yeterli değil. Riyad’a cephede destek verecek ülke, ABD açısından yine Mısır olacak. Mısır’ın askeri kapasitesi buna nispeten uygun.
Nitekim Arap Halk Hareketi’nin ikinci aşamasında devrimi çalan Sisi, İhvan karşıtlığı temelinde Suudi Arabistan’la ve iktidarını sürdürebilme ihtiyacı üzerinden de ABD ve İsrail’le yakınlaştı.
Fakat Mısır’daki iç dinamikler buna razı olacak mı? Tamam, Mısır Suudi Arabistan’ın İslam Ordusu’na katılmıştı, Riyad’ın Yemen’e savaş açan koalisyonuna girmişti, hatta Katar’a ambargo uygulayan Körfez koalisyonuna da destek vermişti ama Mısır, Suudi Arabistan’ın Suriye politikasına karşıydı ve İran’la ilişkileri germek istemiyordu.
Bu, ABD’nin planları açısından bir büyük sorun olarak varlığını koruyor.
İLK CEPHE: LÜBNAN
ABD’nin Suudi Arabistan liderliğindeki Ilımlı İslamcı-Arap cephesinin ilk sahası, görünen o ki, Lübnan olacak.
Lübnan Başbakanı Hariri’nin prenslere operasyon sırasında Riyad’da bulunması ve İran’ı suçlayarak başbakanlıktan istifa etmesi önemli mesajlar içeriyor.
Diğer yandan ABD ve İsrail’in, Suriye’de Rusya ve İran destekli Şam kuvvetlerinin egemenlik alanlarını genişletmesine engel olabilmek için sorunu yaymayı esas alan bir çizgiye gireceği anlaşılıyor. Barışı inşa edemeyen ve yeni düzeni kuramayan ABD, Rusya’nın da kuramaması için savaş alanını genişletmeye çalışıyor. Yani Suriye’deki çatışmayı, Lübnan ile genişletmek istiyor.
Bunun ABD ve İsrail adına ne kadar yararlı bir sonuç olacağı ise şüpheli. Zira sahada inisiyatif ve avantaj Rusya-İran-Suriye cephesinde!
Türkiye’nin Suriye’yle anlaşması ve Mısır’la normalleşme yoluna girmesi ise bölge için kritik önemde.
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
9 Kasım 2017
İRAN’A KARŞI HAZIRLIK: SUUDİ SARAYINDA DARBE
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 08/11/2017
Ortadoğu’daki tablo özetle şöyle: Suriye’de üç cephede savaş, Irak’ta büyük güç mücadelesi, Barzani’nin referandumuna karşı cevap olarak Irak Ordusu’nun Kerkük’ü ve diğer tartışmalı bölgeleri ele geçirmesi, Yemen’de savaş, Körfez ülkelerinin Katar’a ambargosu, her durumda süren Filistin sorunu ve son olarak Suudi Arabistan’da saray darbesi…
Ne oluyor? Bölge nereye gidiyor?
Her gelişmenin diğer tüm gelişmelere de değişik oranlarda etki yaptığı bir süreç yaşanıyor. Tabloyu bir bütün olarak analiz edebilmek için, önce kronolojik sırasında olgulara bakalım:
ILIMLI İSLAM AYARLARI
1- Suudi Rabıta örgütü, yani Dünya İslam Birliği 18 Eylül 2017’de New York’ta “ABD ve İslam Dünyası Arasında Medeniyetler Etkileşimi” isimli bir kongre düzenlendi.
Rabıta Genel Sekreteri Şeyh Muhammed bin Abdülkerim el-İsa kongreyi açış konuşmasında “radikalizm ve terörle ideolojik ve askeri olarak mücadeleye hazırız” mesajı verdi.
2- Kâbe İmamı Abdurrahman Es-Sudeys, aynı gün yaptığı açıklamada “ABD ve Suudi Arabistan’ın dünyayı birlikte huzur içinde yönettiklerini” savundu. (18 Eylül 2017)
3- Rabıta Genel Sekreteri Şeyh Muhammed bin Abdülkerim el-İsa 26 Eylül 2017’de Vatikan’da Papa Franciscus ile görüştü.
4- Suudi Arabistan’da kadınlara ehliyet hakkı düzenlemesi için emir yayınlandı. (26 Eylül 2017)
5- ABD Başkanı Donald Trump, Obama’nın İran’la yaptığı nükleer anlaşmayı tasdik etmeyeceğini ilan etti. ABD aynı gün İran Devrim Muhafızlarını yaptırım listesine koydu. (13 Ekim 2017)
6– Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman “ılımlı İslam’a döndüklerini” ilan ederek, “aşırıcılığı” yok edeceklerini söyledi. (23 Ekim 2017)
7- Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman 23 Ekim 2017’de 500 milyar dolarlık NEOM projesini tanıttı. Projeye göre veliaht, küresel bir şehir kuracak. Ürdün ve Mısır ile bağlanacak bağımsız bir iş ve endüstri alanı olan NEOM, 26.500 kilometre karelik bir alana yayılacak. Proje Arap ülkeleri ile Afrika, Asya, Avrupa ve ABD’yi ekonomik olarak birbirine bağlayacak. Bölge, daha şimdiden “şeriatsız bölge” olarak niteleniyor.
8- ABD Savunma Bakanı Jim Mattis ve ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, kongreden süre ve coğrafya sınırı olmayacak şekilde savaş yetkisinin genişletilmesini talep etti. (Sputnik, 31 Ekim 2017)
9- Yemen’den Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a balistik füze atıldı. (4 Kasım 2017)
10- Suudi Arabistan’da bulunan Lübnan Başbakanı Hariri, kendisine yönelik suikast imasında bulunarak başbakanlıktan istifa etti.
İstifayla ilgili olarak İsrail ve Suudi Arabistan İran’ı, İran da Suudi Arabistan’ı suçladı. Bir iddiaya göre istifa eden Hariri Riyad’da bir otelde gözaltında. (4 Kasım 2017)
11- Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın operasyonuyla, 4 Kasım 2017 gecesi 11 prens ve 4’ü şimdiki, toplam 38 bakan gözaltına alındı.
12- Suudi Arabistan’da içinde bir prensin de olduğu helikopter düştü. (5 Kasım 2017)
Ölen prens Mansur bin Mukrin, şimdiki Kral’ın başa geçtiği 2015’te veliaht olan prens Mukrin bin Abdülaziz’in oğluydu. Kral Selman, Veliaht olan Mukrin bin Abdülaziz’in yerine 2015’te yeğeni prens Nayif’i, 21 Haziran 2017’de de Nayif’in yerine oğlu Muhammed bin Selman’ı veliaht atamıştı.
13- ABD Başkanı Trump, Kral Selman’dan petrol devi Aramco’yu ABD borsasına dahil etmesini istedi. (5 Kasım 2017)
14- Suudi Arabistan, Yemen’den atılan balistik füze nedeniyle Tahran’ı suçladı ve cevap hakkını şimdilik saklı tuttuklarını açıkladı. (6 Kasım 2017)
Tüm bu gelimlerin içinde ve gelişmenin eğilimine ters olarak şu da yaşandı: Suudi Arabistan Kralı Selman 5 Ekim 2017’de Moskova’ya gitti ve Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin’le görüştü. Ziyarette iki önemli adım atıldı. Birincisi Riyad’ın Suriye konusunda Moskova’yla anlaştığı ve Astana sürecini desteklediği açıklandı, ikincisi de Moskova’dan S-400 alınması kararlaştırıldı.
CEPHELER KESKİNLEŞİYOR
Peki tüm bu olgulardan hangi sonuçlar çıkar?
1- ABD ve Rusya bölgede cephe cepheye gelmiş durumda. İki büyük güç, bölgenin dört mihver devletinden ikisine, Suudi Arabistan ve İran’a dayanıyor.
Diğer iki mihver devletten Türkiye gevşek bir şekilde İran cephesine, Mısır ise daha sıkı bir şekilde Suudi Arabistan cephesine yakın duruyor.
2- ABD, Ortadoğu’da İran’ı hedefe koydu ve bölgedeki müttefiklerini bu hedefe göre hazırlıyor.
İran ve Suriye bir tarafta, Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail diğer tarafta.
Irak, Türkiye ve Katar ise, bu sıklık sırasında olmak üzere İran cephesine yakın durmakla birlikte, kesin bir tutum içinde değiller.
Körfez ülkeleri ise Suudi cephesinde yerlerini almış durumda.
3- Obama, 2009’da AKP hükümetini model ortak ilan etmiş ve onun ılımlı İslamcılığı ile bölge ülkelerini bir cephede toplamayı hedeflemişti. Bu proje çeşitli nedenlerle tutmadı.
ABD şimdi Suudi Arabistan’ı model ortak ilan ediyor. Tabi Suudi Arabistan liderliğinde İran’a karşı daha geniş bir İslam cephesi kurulabilmesinin yolu, Riyad’ın vahabilik yerine ılımlı İslam’ı bayrak edinebilmesine bağlı. İşte Riyad bu ihtiyaç nedeniyle kimi “yumuşama” adımları atıyor. Ülkeyi bu yeni duruma hazırlamak için de prensleri ve bakanları tasfiye eden saray darbesi yapıldı.
4- Suriye’de inisiyatifi Rusya’ya kaybeden, iki savaşla işgal ettiği Irak’ta etkinliği İran’a kaptıran, somut şartlar nedeniyle yıllarca inşa ettiği Barzanistan’ın arkasında duramayan ABD şimdi yeni bir atak arayışında.
ABD bu atakla birincisi İran’ı baskılamayı, ikincisi tehlikeye düşen İsrail’in güvenliğini sağlamlaştırmayı, üçüncüsü mevcut müttefiklerini cepheye yazmayı ve dördüncüsü de arada kalan eski müttefiklerini hizaya sokmaya çalışmayı hedefliyor.
Fakat zamanın ABD ve Suudi cephesine değil, Rusya ve İran cephesine yaradığını belirtelim!
ABD ve müttefiklerini bölgeyi bir yangın yerine çevirmekten alıkoyacak şey de, başta Türkiye olmak üzere bölge kuvvetlerinin gevşek bir şekilde değil, sıkı bir şekilde bölge cephesinde yer almasıdır; bölgenin ABD’ye karşı kararlı bir şekilde durmasıdır!
Ve iş yine dönüp dolaşıp Ankara’nın Şam’la anlaşması ihtiyacına gelip dayanmaktadır.
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
7 Kasım 2017
FETÖ DARBE GİRİŞİMİNDE ABD’NİN ROLÜ NASIL AYDINLATILIR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 06/11/2017
Yavuz Donat 17 Ekim 2017 tarihli Sabah gazetesindeki köşesinde şöyle yazdı:
“Sanık eski subaya soruldu:
“- Darbe gecesi ABD ile görüşmüşsünüz?.. Kimi aradınız?
“- Kardeşimi.
“- Kardeşiniz nerede yaşıyor?
“- Singapur’da!
“Şaka değil… Gerçek…
“Mahkeme başkanı soruyor…
“Sanık ise ipe un seriyor.”
O KARDEŞ VAR!
Hayır, sanık ipe un sermiyor ama mesleğimizin kıdemlilerinden Yavuz Donat mesleğinin gereklerini yerine getirmiyor; araştırmıyor, bir kardeş var mı, Singapur’da yaşıyor mu, ABD’den aramış mı diye sormuyor, doğrudan hüküm veriyor!
Bu, meslektaşlarımıza esas olarak Ergenekon-Balyoz kumpaslarında bulaşmış bir hastalıktır; o zaman da FETÖ’cülerin ellerine tutuşturdukları sözde belgeleri köşelerinden hüküm verir gibi yazarlardı. O sahtelikler ortaya çıktığında çoğu özür bile dilemeden köşelerinde yazmaya devam ettiler.
Fakat Yavuz Donat onlardan değildir, mesleğimizin kıdemlilerindendir ve iyi gazetecidir. Şaşırmam, biraz da bundandır.
İkinci şaşırmam ise ailenin Donat’ı bilgilendirmesine rağmen, Donat’ın bir düzeltme yapmamasıdır! Yerine biz düzeltelim!
KARDEŞTEN ABİYE DOĞUM ÖNCESİ TELEFON
O sanık Yarbay Tanju Taşkıran’dır. Kardeşi Tansel Taşkıran da benim İTÜ Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisliği bölümünden sınıf arkadaşımdır, yakın arkadaşımdır.
Evet, Tansel Singapur’da yaşamaktadır.
Singapur’dan önce Brezilya’da, ABD’de, Dubai’de, Türkmenistan’da mühendislik yapmıştır.
Singapur’da çalışmaya başladıktan sonra, Singapur’da bir Amerikan şirketinde çalışan finans sistemleri uzman, ÇİN HC vatandaşı Li Fang Zhu ile tanışıp evlendi. Çocukları Mars’ın doğumu sırasında da ABD’deydiler. (Mars Zhu Taşkıran 16 Temmuz’da doğdu.)
Doğum için gittikleri doktorun muayenehanesinde Türkiye’de darbe olduğunu öğrenirler. Tansel bu haber üzerine gayet doğal olarak asker olan abisi Tanju’yu arar. Tanju evindedir ve darbe girişimiyle hiçbir ilgisi yoktur.
Tansel aynı numaradan başka pek konuşma yapmıştır. O numara hazır karttır ve kısa süreli iş gezilerinin vazgeçilmezidir. Çünkü kayıt ve evrak gibi prosedürler gerektirmez, bir benzinciden bile alabilirsiniz.
Tansel’in ve karısının ABD’deyken o numarayı kullandığı belgelidir, zira “Citrus Valley Medical Center” isimli hastanenin evraklarında da o numara kayıtlıdır. Mahkeme kararıyla o hazır kartın şirketinden de ayrıntılı dökümler istenirse alınır.
Kısacası, sanık Tanju Taşkıran, Yavuz Donat’ın hüküm verdiği gibi ABD’nin FETÖ darbe girişimindeki rolünü gizlemek için ipe un sermemekte, yukarıda özetlediğim o basit ve sade gerçekliği dile getirmektedir.
HAKAN EVRİM’İN EMRİNE DİRENEN YARBAY DARBECİ OLAMAZ!
Peki Tanju Taşkıran FETÖ’cü müdür, darbe girişiminde aktif rol almış mıdır?
Hayır!
Tanju 15 Temmuz akşamı ve gecesi birliğinde (Akıncı Üssü) bile değildir. Üsten 14.00’de ayrılmıştır. Zaten savcılık iddianamesinde de “15 Temmuz günü mesainin 14.00’de erken bitirildiği, darbeye katılmayacak subayların evlerine gönderildiği” belirtilmektedir.
Tanju, o gün 2 arkadaşıyla üssünden 35 km uzaklıktaki Armada alışveriş merkezinde yemek yer, hesabı 20.43’de kredi kartıyla ödediği de belgelidir.
Tanju, yemekten sonra 21.30 – 22.00 gibi evine varır. Ve 17 Temmuz sabahı üsten çağrılana kadar da evinden çıkmaz.
Peki tüm bunlar belgeli ve ortadayken, Tanju neden suçlanmaktadır ve neden hâlâ tutukludur?
Tanju muharip değil, ikmal sınıfındandır. Görevi, Üs içinde bulunan tüm malzemelerin envanterini, kaydını tutmak ve bu malzemeleri depolamaktır.
Darbe girişimi başlayınca darbeciler İkmal Komutanlığı’na gelerek Üs Komutanı Tuğg. Hakan Evrim’in emriyle silahları almaya geldiklerini söylerler. İkmal Komutanlığı’nda görevli astsubaylar prosedüre uymayan bu emri yerine getirmek istemedikleri için evinde olan komutanları Tanju’yu ararlar. Tanju, silahları almaya gelen genç teğmenlere silahları veremeyeceklerini söyler. Teğmenler Tuğg. Hakan Evrim’in emri olduğunu söyleyince telefonu kapatıp komutanını arar ama Hakan Evrim’e ulaşamaz. Tanju bir süre sonra tekrar aranır, silahları almaya gelenlerin acelesi vardır. Tanju tekrar veremeyeceğini, çünkü Tuğg. Hakan Evrim’e ulaşamadığını söyler. Subaylar, “komutanımız hatta” deyip, Tuğg. Evrim’i bağlarlar.
Tanju, sadece sözlü emir olduğu için, yine de personelinden silahların imza karşılığı verilmesini ister. Astsubaylar, genç subaylara imza karşılığı tutanakla 10 adet G3, 10 adet MP5 ve bunlar ait fişekleri teslim eder.
İşte Tanju, bu silahları verdiği için darbeci olarak suçlanmaktadır!
Oysa darbeye katılacak bir subay, erken bitirilen mesai sonrası üssü terk etmez, tıpkı diğer darbeciler gibi üste kalırdı! Darbeci bir subay, komutanının emriyle vermek zorunda kaldığı topu topu 20 tüfeği, imza karşılığı vermezdi! Dahası darbeci bir subay, üsten ayrılırken kişisel silahını yanına alırdı. Oysa Tanju’nun iki adet tabancası hâlâ üstedir!
Özetle, HTS kayıtları, kamera kayıtları Tanju’nun darbe gecesi evinde olduğunu ve darbe girişimine katılmadığını ispatlamaktadır.
Diğer yandan Tanju, kardeşinin yakın sınıf arkadaşım olması nedeniyle geride kalan o uzun yıllar içinde zaman zaman karşılaştığım, o karşılaşmalardan tanıdığım, hatta oturup rakı da içtiğim biridir. O yıllarda, Ergenekon-Balyoz operasyonlarının Cemaat operasyonu olduğunu söyleyecek kadar da Gülen cemaatine karşı biridir!
ABD’NİN ERGENEKON OPERASYONUNDAKİ ROLÜ
Biz meselenin esasına gelelim: ABD’nin FETÖ darbe girişimindeki rolünü ortaya çıkarmak esastır. Fakat siyasi iktidar bunu istemekte midir? Asıl soru budur.
Zira iktidarın o rolün kapatılmasına karşılık Zarrab dosyasını kapattırmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Bunun göstergelerinden biri meselenin “papaza karşı papaz” diye sunulmasıdır. Mesele böyle ifade edilince de, aslında ABD’deki papaza karşı (Gülen) Türkiye’de bir Amerikalı papazın rehin alındığı söylenmiş olur!
Fakat bu tür “rehin alma” operasyonları ile ABD’nin darbedeki rolü aydınlatılmaz. O rolü aydınlatmak ve ABD-FETÖ ilişkisini berraklaştırmak için FETÖ’nün Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının üzerine gitmek lazımdır. Çünkü 15 Temmuz Ergenekon-Balyoz tertiplerinin de devamıdır!
Perspektif böyle konulursa, elde çok sağlam malzemeler olduğu görülecektir. Ergenekon-Balyoz kumpasları sürecinde Adalet Bakanlığı’na davanın nasıl ele alınması gerektiğini anlatmak üzere gelen ABD’li danışman savcı, Ankara’da karargâh kuran 35 kişilik CIA-Pentagon ekibinin faaliyetleri, ABD’li yetkililere gidip brifing veren polis şefleri vs.
Dahası, Ergenekon operasyonlarına 5 Kasım 2007 tarihli Erdoğan-Bush görüşmesinde karar verilmesinden, ABD CENTCOM Komutanı Org. Joseph Votel’in 28 Temmuz 2016’da “Türk Ordusu’ndaki biz dizi en yakın müttefiklerimiz hapse atılıyor” demesine kadar geçen 9 yıldaki pek çok açıklama ve olayla, ABD’nin rolü ortadadır.
Tabi bu, o operasyonlarda FETÖ’yle ortaklık yapan iktidarın rolünü de ortaya koyacaktır!
ABD’nin rolünü aydınlatmak, AKP’nin rolünü de ortaya koyacağı için Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla ilgili FETÖ’den hesap sorulmamaktadır!
Elbette en sonunda soracağız!
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
5 Kasım 2017
ERDOĞAN ANTİ-ATATÜRKÇÜDÜR!
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 01/11/2017
Medyada okuyorsunuzdur: Erdoğan’ın 29 Ekim mesajından hareketle, AKP’nin Atatürkçüleri de kazanma hedefi koyduğu yazılıp çiziliyor.
Örneğin Erdoğan’ın mesajındaki Atatürk vurgularının, onun ilan ettiği “yüzde 50 artı 1’i almak için artık toplumun yüzde yüzünü kucaklamalıyız” anlayışının bir yansıması olduğu savunuluyor. (Mahmut Övür, Atatürk ve toplumsal uzlaşma, Sabah, 29 Ekim 2017)
Erdoğan’ın yüzde 50 artı 1 için biraz da Atatürkçülük yapacağı ifade ediliyor. (Ahmet Hakan, Hürriyet, 30 Ekim 2017)
Dahası, kimi isimlere “kurtulun şu Atatürk kompleksinden” mesajı veriliyor. (Ardan Zentürk, Star, 30 Ekim 2017)
15 YILIN ÖZETİ: CUMHURİYET KURUMLARINI YIKTI!
Peki öyle mi? Erdoğan gerçekten Atatürkçü bir çizgiye mi girecek?
Baştan söyleyelim: Keşke!
Ancak niyetler başka, gerçekler başkadır.
Gelin meseleyi anlayabilmek için önce Erdoğan’ın şu çok övülen 29 Ekim mesajına bir bakalım: “Türkiye Cumhuriyeti, asırlardır hürriyetinden ve onurundan taviz vermektense ölmeyi tercih eden asil bir milletin şahlanışının, küllerinden yeninden doğuşunun nişanesidir.”
Peki, ne var bu mesajda? Bu mesaja bakarak Erdoğan’ın Cumhuriyetçi olduğunu iddia edebilir miyiz? Daha doğrusu, Erdoğan’ın önce başbakan sonra cumhurbaşkanı makamı gereği yapmak zorunda olduğu açıklamalara bakarak onun siyasi çizgisini yorumlayabilir miyiz? Hayır!
Çünkü Erdoğan’ın daha önceki 29 Ekim açıklamalarında da “cumhuriyet kurumlarını yıkacağız” mesajı yoktu! Ama 15 yılda cumhuriyet mesajı yayınlaya yayınlaya, cumhuriyet kurumlarını yıktı!
Cumhuriyet mevzilerini tek tek ele geçirdi, cumhuriyetin kurumlarını tek tek yıktı, geriye cumhuriyetçilik kaldı. Şimdi 50+1 için Atatürk mesajlarıyla bir kısım cumhuriyetçiyi avlamaya çalışacak, hepsi bu!
ATATÜRKÇÜLÜK NE Kİ, PAPAZ ELBİSESİ BİLE GİYER!
Ne demişti Erdoğan 1995’te, daha belediye başkanıyken?
“Biz bu toplumun içinde yeni bir nizamı hâkim kılmanın mücadelesi içindeyiz. Bu mücadeleyi iktidara getirme noktasında eğer benim emir komuta merkezim bana papaz elbisesi giymen gerekiyor diyorsa yaparım dedim. Papaz elbisesi dahi giyerim. Bu var mı usulün içinde? Var tabii ki.”
İşte asıl Erdoğan bu paragrafta kendini anlatandır ve bu paragraftaki hedef de gizli ajandasıdır!
Erdoğan hedefi için papaz elbisesi de giyer, cumhuriyet ve Atatürk mesajları da verir!
Zira o hedef için göz kırpılacak Atatürkçülük, tıpkı yıllar önce yaptığı demokrasi tanımı gibidir: “Demokrasi bizim için bir tramvaydır, istediğimiz durağa gelince ineriz.”
ERDOĞAN 15 YILDA 6 OKU DA PARÇALADI!
Önemli olan laflar ve mesajlar değildir, uygulamalardır.
Uygulamalara bakınca da Atatürkçülük yapacak bir cumhuriyetçiyi değil, “Kemalist vesayet” diye diye cumhuriyet kurumlarını yıkmış bir iktidarı görüyoruz!
Atatürkçülük 6 oktur:
Cumhuriyetçilik, egemenliğin sultandan millete devredilmesini savunmaktır; Erdoğan ise başkanlık rejimiyle milletin egemenliğini tek adam egemenliğine dönüştürmektedir.
Devletçilik, ekonomide kamuculuktur; Erdoğan ise gelmiş geçmiş en özelleştirmeci ve serbest piyasacı siyasetçidir. Öyle ki, görevini “ülkemi pazarlamakla mükellefim” diye özetlemiştir!
Milliyetçilik, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti” denmesidir; Erdoğan ise “milliyetçiliği ayaklarımın altına alırım” demiş, daha 10 gün önce Türk milliyetçiliğini bölücülük ilan etmiştir. Erdoğan’ın dilindeki “millet” de, tıpkı Osmanlıdaki anlamı gibi, tüm Müslümanların nitelenmesidir. Özetle Erdoğan milletçi değil, ümmetçidir!
Halkçılık, demokrasidir; Erdoğan için ise demokrasi inilecek tramvaydır, araçtır!
Laiklik, din ile dünya işlerinin ayrılmasıdır; AKP ise anayasaya aykırılık hükmü giymiş laiklik karşıtı bir odaktır!
Devrimcilik ise eskiyeni sürekli devirme kararlılığıdır, yeniye doğru ilerlemektir özetle; iktidar ise karşı devrimcidir ve başta eğitim alanında olmak üzere hemen her alanda Türkiye’yi geriye götürmeye çalışmaktadır!
Hepsi bir yana, eğitim müfredatından Atatürk’ü çıkarmıştır!
Tablo budur!
Ve bu tabloya göre de Erdoğan en anti-Atatürkçü kişidir!
Mehmet Ali Güller
ABC Gazetesi
31 Ekim 2017
ERDOĞAN NEDEN ANTİ-EMPERYALİST OL(A)MAZ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 20/10/2017
Emperyalizm hâlâ kapitalizmin son aşamasıdır, en yüksek aşamasıdır. Küreselleşme, emperyalizmin yeni kılığıdır, yoksa geçen yüzyıldaki emperyalizm bu yüzyılda da geçerlidir.
Öte yandan çağımız hâlâ ezen-ezilen ülkeler ya da ezen-ezilen milletler çağıdır.
Dünya ise hâlâ emperyalistlerin dünyası ile mazlumların dünyası şeklindeki iki kampa ayrılmış durumdadır. Emperyalist dünyanın başını ABD çekmektedir ve onu birkaç Atlantik ülkesi izlemektedir. Mazlumlar dünyası ise geçen yüzyıldan biraz farklıdır ve iki hatta üç parçalıdır. Örneğin Çin ve Rusya, ekonomik ve askeri güçleri nedeniyle artık gelişmiş ülkelerdir fakat yerleri mazlumlar dünyasıdır.
ABD’YLE HER ÇIKAR ÇATIŞMASI, ANTİ-EMPERYALİZM DEĞİLDİR!
Bu girişi şundan yaptık: ABD’yle yaşanan vize krizine paralel olarak bir de AKP hükümetinin anti-emperyalist olup olmadığı tartışması sürüyor. Erdoğanların 15 Temmuz sonrası Rusya’yla normalleşmesi, bölge ülkeleriyle yakınlaşması ve çıkarlarının özellikle Suriye’nin kuzeyinde karşı karşıya gelmesi bu tartışmayı doğurdu. Vize krizi ise bu tartışmaları yükseltti.
Peki biz ne düşünüyoruz?
Öncelikle belirtelim: Bir sosyalist ve anti-emperyalist olarak ve kimin yönettiğinden bağımsız olarak, ülkemin ABD’ye karşı konumlanmasından gurur duyarım. ABD emperyalizmine karşı duruşun hangi sınıftan geldiği kompleksine girmem. ABD’ye karşı her konumlanışı ülkem adına yararlı bulurum.
Fakat ABD’yle çıkarları çatışanları da toptan anti-emperyalist safa koymam! Çünkü ABD’yle her çıkar çatışması, anti-emperyalizm anlamına gelmemektedir!
Erdoğanların durumu ABD’yle çıkar çatışması yaşamalarından kaynaklanmaktadır, yoksa anti-emperyalist oldukları için değil!
Fakat anti-emperyalist olup olmadıklarından bağımsız olarak da ülkemi yönetenlerin ABD’yle çatışma yaşamasını ülkem adına yararlı bulur, bunu ülkemi daha iyi yönetecek sınıf ve parti adına fırsat olarak görürüm. (İktidarın bu duruşunu sürekli alkışlamaktan, o fırsatı kazanca çevirememek ise ayrı ve çok önemli bir sorundur.)
MENDERES DA RUSYA’YA YANAŞTI AMA ANTİ-EMPERYALİST DEĞİLDİ!
Peki Erdoğanların durumu nedir?
Öncelikle belirtelim: ABD’yle daha iyi pazarlık yapabilmek için Rusya’ya yanaşmak, kökleri Abdülhamit’in İngiliz’e karşı Almancılık yapmasına dayanan bir gelenektir. Bugün Erdoğan’ın yaptığı gibi ABD’yle daha iyi pazarlık için Rusya’ya yanaşmak, Menderes’in de, Demirel’in de yaptığı bir taktiktir. Fakat 1950 ve 1960’larda hiç kimse Menderes’i, Demirel’i anti-emperyalist ilan etme noktasına savrulmamıştır!
Emperyalizm iktisadi, politik ve askeri bir kavramdır. Dolayısıyla emperyalizme karşı olmak da iktisadi, politik ve askeri bir konumlanıştır. Örneğin iktisaden emperyalizme bağımlı olup politik olarak emperyalizme karşı olmak mümkün değildir, olsa bile laftan ibarettir.
Erdoğanlar şu dört nedenle anti-emperyalist olamazlar:
1- SİYASAL İSLAMCILIK ANTİ-EMPERYALİST OLAMAZ!
Elbette kimi İslamcılar ve İslamcı hareketler anti-emperyalist olabilir, olmuştur da. Örneğin İran İslamcılığı genel olarak anti-emperyalisttir.
Ama Erdoğanlar o türden İslamcı değildir, siyasal İslamcıdır. Bizdeki siyasal İslamcılık, emperyalizmin SSCB’yi çevreleme stratejisi kapsamında geliştirilen ve içeride komünizme karşı kullanılan bir siyasal İslamcılıktır. Yani esas olarak emperyalizmin tarafındadır! (O nedenle siyasal İslamcı liderler ABD karşıtlığı yapamadıkları için kaba bir batı karşıtlığı yaparak tabanlarının gazını almaktadır hep.)
Bu gelenekten gelenler, bu gelenekle hesaplaşmadıkça ve bu gelenekten tam olarak kopmadıkça anti-emperyalist olamazlar.
2- ÜMMETÇİLİK ANTİ-EMPERYALİST OLAMAZ!
Milliyetçi (daha doğrusu millici) olmayanlar anti-emperyalist olamazlar. Emperyalizm çağı ezen milletler-ezilen milletler çağıdır. Ezilen milletlerin safında yer almayan, ezilen milletlerin milliyetçiliğini yapmayan bir anlayış anti-emperyalist olamaz!
Leninler, Stalinler, Maolar elbette sosyalistti ama aynı zamanda milliciydi, yurtseverdi.
Erdoğan ise milliyetçi değil, ümmetçidir. Millet kavramını kullandığında ise Osmanlı’daki gibi “tüm İslam toplumu” anlamında kullanmaktadır.
Nitekim Erdoğan “milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum” da demiştir, daha dünkü gibi “Türkçülük yapmak bölücülüktür” de demiştir!
3- SERBEST PİYASACILIK ANTİ-EMPERYALİST OLAMAZ!
Serbest piyasa ekonomisi uygulayan hükümetler anti-emperyalist olamazlar, çünkü serbest piyasa ekonomisi emperyalizmin ulusal ekonomilere egemen olması için vardır.
Serbest piyasa ekonomiyi uygulayan, ülkesini emperyalist tekellere açan, o tekellerin isteği doğrultusunda üretime yasak getirerek tarımı bitiren bir hükümet anti-emperyalist olamaz!
Yurdu, yani ulusal pazarı emperyalizme sonuna kadar açan bir hükümet anti-emperyalist olamaz!
4- CUMHURİYET YIKICILIĞI ANTİ-EMPERYALİST OLAMAZ!
Cumhuriyeti yıkmaya çalışan, laikliği ortada kaldırmaya çalışan, eğitim müfredatından Atatürk’ü ve evrimi çıkaran, “kindar nesil” hedefi olan, bu amaçla eğitim kurumlarını imam hatipleştiren, bürokraside liyakati değil tarikatların kontenjanını esas alan, medeni hukukun yerine şeri hukuku esas almaya çalışan, yargıyı yürütmenin emrine sokan, parlamenter rejimi sınırlandırıp tek adam rejimine geçen bir anlayış anti-emperyalist olamaz!
Bizimki gibi ülkelerde anti-emperyalizm “tek adam” ve “saray” yönetiminden çoğulculuğa ve meclis yönetimine doğru olur. Yani bizimki gibi toplumlarda anti-emperyalizm monarşiden cumhuriyete doğru olur! (Emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı sonrası ortaya çıkan siyasal tablo, halkçılık ve en önemlisi meclisçilik bunun tipik uygulamasıdır.)
AKP’YE KARŞI MÜCADELE ESASTIR!
Erdoğanlar keşke anti-emperyalist olabilseler, memnun oluruz, fakat işte bu dört özellik nedeniyle anti-emperyalist olamazlar!
Kuşkusuz ABD’yle hangi gerekçeyle olursa olsun kavga etmeyi keşke sürdürebilseler. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu Türkiye’nin yararınadır ve cumhuriyetçi kuvvetlere, yararlanabildikleri taktirde tabi, alan açar.
Fakat esas olan AKP’ye karşı kesin ve kararlı mücadele edebilmektir. Çünkü AKP, ABD ve AB emperyalistlerinin tam desteğiyle ve onların çıkarları için iktidar yapılmış bir partidir ve bu özelliği nedeniyle de aynı zamanda ülkemizin zayıf karnıdır!
ABD’nin BOP eşbaşkanlığı yapıldığı o ilişkiler sürecinde tutulmuş dosyalar bugün sadece Erdoğanları değil, maalesef onlarla birlikte Türkiye’mizi de hedef almaktadır.
Dolayısıyla asıl anti-emperyalist mücadele, AKP’ye karşı mücadeleden geçmektedir. Çünkü ABD’ye karşı esas mücadeleyi verebilmek için, önce AKP hükümetinden kurtulmamız gerekmektedir! Zira ortada bir cumhuriyet kalmadığında, anti-emperyalistlik de kalmaz!
Atatürk bile emperyalizme karşı mücadeleyi Enverlere bırakmamışken, biz Enverlerin yanından bile geçemeyen Erdoğanlara hiç ama hiç bırakmamalıyız!
Mehmet Ali Güller
19 Ekim 2017
ABC Gazetesi
BARZANİ’NİN 2. MAHABAD YENİLGİSİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 18/10/2017
Molla Mustafa Barzani’nin Genelkurmay Başkanı olduğu Mahabad Cumhuriyeti, SSCB’nin teşvikiyle 22 Ocak 1946’da İran’da kurulmuştu. Fakat 2. Dünya Savaşı sonrası Yalta anlaşması gereği SSCB İran’dan çekilince, İran Şahı hızla ve kolayca Mahabad Cuhuriyeti’ni ortadan kaldırmıştı.
Bu girişi, Irak Ordusu’nun hızla ve kolayca Kerkük’ü kontrol etmesine benzerliği nedeniyle yaptık. Hatta biraz ileri bir değerlendirme olarak, Irak Ordusu’nun Kerkük’te kontrolü ele geçirmesini, “Barzani’nin 2. Mahabad yenilgisi” olarak da not edebiliriz.
Zira Barzanistan’ın varlığı en önemlisi Kerkük’e bağlıdır!
AKP’NİN REFERANDUM ROLÜ
Barzani-Talabani kuvvetleri, “Kürdistan’ın bağımsızlığı Kerkük’e bağlı” gerçeği nedeniyle, IŞİD’in 9 Haziran 2014’te Musul’u işgal etmesini fırsat bilerek, bir gün sonra Kerkük’ü işgal etmişti!
Kerkük petrollerinin Kürdistan’ın bağımsızlığının ekonomik zemini olacağını bilen Barzani, o nedenle “Kerkük Kürdistan’ın kalbidir” diyordu.
Dolayısıyla Barzani’nin 25 Eylül 2017’de yaptığı bağımsızlık referandumunun Kerkük’ü işgal ettiği 10 Haziran 2014’de başladığını söyleyebiliriz. Zaten Barzani kampanyasını ilk olarak Mayıs 2015’de ABD ziyaretiyle başlatmıştı.
Barzani’yi referanduma yönelten ikinci gelişme de, AKP Hükümeti ile yaptığı ve “50 yıllık stratejik anlaşma” diye nitelediği petrol anlaşmasıydı. AKP ve Barzani, Irak’a ait olan petrolleri Kürdistan petrolüymüş gibi bir anlaşmayla birlikte satmıştı.
Hâlâ süren bu ilişki nedeniyle de, fiilen AKP Hükümeti Barzani referandumunun sponsoruydu.
ABD YOKSA BAĞIMSIZLIK DA YOK!
Irak Ordusu’nun bu kadar kolay ve hızla Kerkük’ü kontrol edebilmesi iki şeye bağlı:
Birincisi, Türkiye ve İran’ın tavrı.
İkincisi ise birincisi nedeniyle ABD’nin tavırsızlığı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Kerkük’teki durumla ilgili “taraf tutmuyoruz” demesi, bölgedeki iş birliğinden kaynaklanmaktadır. Zaten ABD’nin 25 Eylül referandumunu “zamansız” bularak Barzani’den ertelemesini istemesi de yine bu bölgesel iş birliği nedeniyleydi.
Suriye’de inisiyatifi Rusya’ya kaptıran, “kara gücüm” dediği PYD/YPG ile kuzeyde hâlâ bir “Amerikan Koridoru” açamayan, Cenevre sürecinin yerini Astana sürecinin almasını engellemeyen Washington’un Irak’ta durumu kontrol edemeyeceği açıktı. Bu nedenle referandumun özüne itiraz etmemiş, fakat zamanlamasını doğru bulmamıştı.
RUSYA TÜM YUMURTALARI AYNI SEPETE KOYMUYOR
Rusya ise bölgedeki tüm meselelerde olduğu gibi, Kerkük meselesinde de yumurtaları tek sepete koymamaya dikkat ediyor.
Örneğin Moskova Körfez krizinde Suudi Arabistan ve Katar’a eşit mesafede durmuş, bunun ödülünü de Riyad’a S-400 satarak almıştı.
Moskova kısmen benzer tutumu Suriye’de de sergiliyor. Türkiye’yle sahada iş birliği yapıyor olmasına rağmen PYD’yi de karşısına almıyor. PYD’nin Moskova’da ofis açmasına izin veriyor, PYD’li yetkililerle sık sık Dışişleri Bakan Yardımcısı Bogdanov aracılığıyla görüşüyor, PYD’yi Astana sürecine dahil etmeye çalışıyor vs.
Kuşkusuz bunu PYD’yi ABD’den koparabilmek ve Suriye rejimine yanaştırabilmek için yapıyor. Üstelik bunu Suriye için hazırladığı anayasa taslağında da görüldüğü gibi, gerekirse Suriye’de PYD’ye özerklik vermek pahasına yapıyor.
Moskova’nın Irak’taki tutumu da aynı. Rusya örneğin 25 Eylül referandumu konusunda çok keskin bir tavır almamış ve neredeyse tarafsızlık ilan etmişti. Fakat daha önemlisi referanduma rağmen Irak Kürdistanı ile yaptığı petrol ve gaz anlaşmalarını sürdüreceğini ilan etmişti.
Moskova, bu yaklaşımını Kerkük konusunda da sürdürdü. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Kerkük’te Irak kuvvetleri ile peşmerge arasında bir çatışma yaşanmasına karşı olduklarını açıkladı!
ESAS OLAN BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ
Kuşkusuz burada önemli olan, Barzanistan’a karşı Türkiye, Irak ve İran’ın yan yana geliyor olabilmesidir. Sonucu tayin edecek olan budur.
Ancak bu iş birliğinde, AKP Hükümeti’nin varlığı nedeniyle Türkiye’nin ikircikli bir strateji izlediğini belirtmeliyiz. Erbil’e uçak seferlerini durdurmak ve ancak daha dün itibariyle hava sahasını kapatmak yetmez. Önemli olan kara sahasının, yani sınır kapısının kapatılmasıdır. Ve çok daha önemli olanı da AKP ile Barzani arasındaki petrol alışverişinin durdurulmasıdır. Ayrıca Barzani’nin ağırlıklı olarak Mersin ve Gaziantep’te bulunan şirketlerinin faaliyetlerinin dondurulmasıdır.
Bu olduğu taktirde Barzani Irak’ı bölmekten vazgeçecektir. Aksi taktirde mevcut bölgesel iş birliği sıkıntıya girer ve ABD fırsattan yararlanarak en azından kaos çıkarmaya çalışır.
Yeri gelmişken ve bitirirken belirtelim: Bölgesel iş birliğinin sağlam olabilmesi, açık ve şeffaf olmasına, özel ajandalar içermemesine ve en önemlisi Suriye’nin de dahil edilebilmesine bağlıdır!
Ankara bir an önce Şam’la anlaşmalıdır. Türk Ordusu’nun Astana anlaşması gereği başlattığı İdlib operasyonuna Suriye yönetiminden gelen itiraz, tam da bu işbirliği için bir çağrıdır aslında. Ankara bu çağrıyı değerlendirmelidir!
Mehmet Ali Güller
17 Ekim 2017
ABC Gazetesi