Archive for category Politika Yazıları

YÖK’TEN AZINLIKLARA DİNSEL GÜN İZNİ

YÖK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan imzasıyla bütün üniversitelerin rektörlüklerine birer genelge gönderilerek, Yahudi ve Ermeni öğrencilerin dini bayramlarda izinli sayılmaları istendi. Türkiye Hahambaşılığı ile Türkiye Ermeni Patrikliği Ruhani Başkanlığı’na da bilgi için gönderilen genelgelerde, Yahudi ve Ermeni dini bayramları ile bunların tarihleri de belirtildi. Genelgelerde, aynı haktan sadece öğrencilerin değil, Yahudi ve Ermeni personelin yararlandırılması da istendi.

Sırada, “Cuma günü”nün de tatil kapsamına alınma çalışmaları var!

***

AKP, “tek bayrak, tek millet, tek devlet” dediğinde şaşırmamız, tarihi belleğimizdendir.

AKP, yola “çıkarılırken” önüne konan programda ne vardı?

Etnik gruplara özgürlük, azınlıklara özgürlük, cemaatlere özgürlük!

ABD’nin önce “Yeni Dünya Düzeni ve Küreselleşme” diyerek dayattığı, sonra “Büyük Ortadoğu Projesi BOP” diye dayattığı bu atomizasyon süreci, hatırlayacaksınız önce Yugoslavya’da denendi. Yugoslavya’dan geriye, birbirine düşman küçük devletçikler kaldı!

Demokrasi ve özgürlük kavramları ise bu ayrılığın, bu bölünmenin ideolojik argümanları oldu.

***

Aynı ABD, Yugoslavya’dan sonra Irak’ı da bölüyor. Fiilen Irak üçe bölünmüş durumda. Irak’ın kuzeyine kurdukları kukla devleti, ileri de Türkiye’den koparacakları bir parçayla birleştirmek istiyorlar.

Ama Kıbrıs’ta 35 yıldır ayrı ayrı ve barış içinde yaşayan Türk ve Rumlara “birleşin” baskısı yapıyorlar!

Yani, stratejik hedefleri neyse, ona göre “ayrıl” ya da “birleş” diyorlar. Her iki durumda da “demokrasi ve özgürlük” diyorlar.

Ve ne acıdır ki, çoğumuzda hala, yutuyoruz!

ABD ve AB’nin hedefinde “ulus-devletler” var. Ulus-devletleri parçalamanın yolu da “etnik gruplara, dinsel azınlıklara ve cemaatlere özgürlük” ten geçiyor!

***

Yahudi ve Ermeni öğrencilere resmi izin verilmesi de “bölünme” hedefine hizmet edecek bir adımdır. “Ne var bunda büyütecek?”, “demokrasi işte bu”, “bireye özgürlük” gibi söylemlerle işi iyice normalleştirecekler, dikkat!

Yarın da F tipi cemaat çıkıp “Cuma günleri tatil” olsun derse, ne diyeceksiniz?

***

Bu “demokrasi makyajlı” adımla, aynı zamanda “öğrenimin birliği” kanunu da biraz daha delinmiştir.

Cumhuriyet Devrimi Kanunları delindikçe, Cumhuriyet de elden gitmektedir!

***

Cumhuriyet bekçiliği, “beklemek” anlamına gelmiyor!

Mehmet Ali Güller

,

Yorum bırakın

SİSTEM PARTİLERİ, SİSTEMİ YIKIYOR!

“AKP’nin, ‘tek bayrak, tek millet, tek devlet’ ve ‘ya sev, ya terk et’ sloganı”; “CHP’nin kara çarşaf operasyonu”; “MHP’nin Alevi açılımı”!

Her üç parti de, Mart 2009 yerel seçimleri öncesinde birbirlerinin geleneksel alanlarına giriverdiler.

AKP, MHP’nin ‘ya sev, ya terk et’ sloganına sarıldı; CHP, AKP’nin dini siyasete alet eden sembollerine sarıldı; MHP, CHP’nin geleneksel oy tabanına sarıldı. Hatırlayınız, AKP de, daha önce CHP’nin geleneksel oy tabanı olan Alevilere “açılım” yapmıştı…

Bu durumu “partilerimizin birlik beraberlik kaygısı” olarak okuma saflığında değilsek eğer, görebileceğimiz tek bir gerçek vardır. O da hepsinin sistem partileri olduğu gerçeğidir.

Döne döne birbirlerinin yedekleri oluyorlar. Döne döne birbirlerinin alanlarına sırasıyla “doldur boşalt” yapıyorlar.

Nitekim, üçünün de parti programı temelde aynı. “Serbest piyasacı”, “AB’ye tam üyelik hedefli”, “ABD’yle stratejik müttefik niyetli” programlarının gerisi teferruat nasılsa.

Normal zamanlarda birbirilerini eleştirseler de; en kritik zamanlarda hep aynılar. Hep aynı hedefe yönlendirilmiş oklar gibiler.

***

Örneğin Aytaç Durak. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı.

Bu yerel seçimler öncesinde de AKP’den istifa etti; CHP’ye geçeceği söylendi.

Şaşırmayız!

Durak, 1963-1980 yılları arasında Adalet Partisi’nden dört dönem Adana Belediye Meclis Üyeliği yaptı. 1984’de Anavatan Partisi’nden Adana Belediye Başkanı oldu.  Sonra DYP’den Belediye Başkanı oldu, sonra da AKP’den…

Bu döngüsel duruma CHP içinden itirazlar gelince, Aytaç Durak’a DP’den davet gelmiş…

Aytaç Durak örneğine siyaset sahnelerimizde çok sık rastlanmaktadır.

***

Sistem partilerinin Türkiye’yi götürdüğü yer ortadadır. Sistem partileriyle sistem gün be gün yıkılmaktadır!

Mehmet Ali Güller

,

Yorum bırakın

ERGENEKON TERTİBİNİ DOĞRU OKUMAK

Ergenekon tertibinin asıl hedefi, ABD planına direnen Türk Ordusu’nun direncini kırmaktır. Bu hedefe bağlı olarak alt hedefleri “siyasi planda ve pratik planda” diye ikiye ayırabiliriz.

ABD’nin hedefleri, siyasi planda; Türkiye’ye Kukla Devleti kabul ettirmek; Türkiye’yi İran operasyonuna ikna etmektir!

ABD’nin hedefleri, pratik planda; ortalama bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kafasında, TSK hakkında kuşku ve kafada soru işareti yaratmak; TSK’nın birlik ve bütünlüğünü zaafa uğratmak, TSK içinde mümkünse gruplar oluşturmak; emeklilerle muazzafları karşı karşıya getirmek; muazzaflarla muazzafları karşı karşıya getirmek; TSK’nın ABD’ye direnmesine destek veren siyasi parti ve demokratik kitle örgütlerini cezalandırmak; muazzaflarla bu kesimleri karşı karşıya getirmek; nihayetinde de TSK ile milleti karşı karşıya getirmek!

En son söyleyeceğimizi şimdiden söyleyelim: Kuşkusuz bu hedeflerin bir bütün halinde gerçekleştirilebilmesini ABD asla sağlayamayacaktır!

KUKLA DEVLETE DİRENEN TSK

Kukla devlet, yani ABD’nin Irak’ın kuzeyinde kurmaya çalıştığı kukla Kürt devleti, Türkiye’nin önüne uzunca bir süreden beri getiriliyor. Bu planın konjonktürel olarak daha da somutlaştığı son dönemi özetleyelim sadece…

Plan 1986 yılında ABD Genelkurmay İkinci Başkanı Org. William Taft tarafından Ankara’ya getirildi. Özal’ın kabul ettiği planın, uygulanabilmesi için TSK’ya da kabul ettirilmesi gerekiyordu. Ancak Özal’a direnen Genelkurmay Başkanı Org. Nejdet Üruğ, hem Taft ile görüşmedi hem de planı reddetti. (Üstelik iktidardaki Erven ve cuntasına rağmen!) Sonrasında “iki Necdetlerin tasfiyesi” denilen süreç yaşandı.

ABD planında özetle şöyle diyordu: “Irak’ı bölüp Kürdistan kuracağım. Ya sen bu devlete ağabeylik yapar ve himaye edersin, ya da sana rağmen kurarım”. Pratikte bunun tek anlamı vardı. Plan nasıl kabul edilirse edilsin, Türkiye’nin bölünmesiyle neticelenecekti. Türkiye Kürdistanı himaye edip, Irak’ın kuzey topraklarını kendine katsa, üniter yapısı ortadan kalkacak, gevşek bir federasyona dönüşecekti. Türkiye, himaye etmeyip, kukla devletin kurulmasına da sessiz kalsa, kurulacak bir devlet zamanla Türkiye’nin topraklarına yayılacaktı.

ÖZAL’A DİRENEN GENELKURMAY

Özal, Türkiye’nin Kukla devleti himaye etmesi planını kabul etti ve hatta o dönemde federasyon tartışmalarını da gündeme getirdi.

1. Körfez Savaşı’nda planı devreye sokmak isteyen 1. Bush ile Özal, durumu kamuoyuna “1 koyup üç almak” şeklinde sundu. Ancak hatırlanacağı gibi dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay buna direndi ve şerefli bir şekilde istifa etti.

TSK’nın ABD planına bu ikinci direnişi TSK’nın yeni yönelimiydi.

TSK ABD’NİN HİZASINDAN ÇIKTI

Pentagon-Genelkurmay ilişkileri önemli bir rota değişikliğine girmişti. Gelecek 50 yıl planı için bu rota değişikliğini engellemek isteyen ABD, Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis’i bile şehit etmişti!

Ancak TSK, Türkiye Cumhuriyeti’in üniter yapısını sürdürebilmek için bu plana direnmek zorundaydı. Bu zorunluluk, TSK içinde de zaman zaman sert mücadelelere neden oldu. TSK da bu plana direnecek bir 20 yıllık komuta kademesi şekillendirmeye çalıştı. Kısmen başarılı da oldu.

ANKARA-WASGHİNGTON SAVAŞLARI

ABD’nin ikinci Irak saldırısına kadar (2003) geçen süre içinde, Ankara ile Washington arasında Irak’ın kuzeyinde adı konulmamış bir savaş yaşandı. O döneme ilişkin sonuçları bakımında önemli iki farklı olayı hatırlamakta fayda var:

–          Türkiye, Barzani ve Talabani’yi yanına alarak Ankara sürecini başlattı. Türkiye’nin “ikili iktidar yapısı” nedeniyle ABD önce sürece dahil oldu, ardında Ankara sürecini baltalayıp, Barzani ve Talabani ile Wasahington sürecini başlattı.

–          TSK, Başbakan Çiller’e bile başladıktan sonra duyurduğu, stratejik öneme sahip Çelik harekatını yaptı. Mart 1995’teki harekatı engellemek isteyen ABD, 12 Mart’ta Gazi Mahallesinde provokasyon yaptı. Alevi-Sünni çatışma kartını masaya yatıran ABD, harekatı engelleyemedi. TSK’nın 36bin askerle yaptığı bu harekat neticesinde, ABD eğittiği 5000 peşmergeyi Guam adasına kaçırmak zorunda kaldı!

Bu iki olaydaki gibi, bazen ABD’nin lehine bazen de Türkiye’nin lehine sonuçlanan olayular yaşandı.

BU KEZ DE BOP DAYATMASI

ABD’nin ikinci Irak işgaliyle birlikte, BOP Projesi kapsamında kukla devlet dayatması yine yapıldı. TSK yine direndi. 1 Mart tezkeresi bu direnişin en önemli sonuçlarından biridir.

TSK içinde de 1 Mart tezkeresi konusunda fikir ayrılıkları vardı. Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök 1 Mart tezkeresinin geçmesini isterken, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Aytaç Yalman ve Jandarma Genel Komutanı Org. Şener Eruygur tezkerenin geçmesine karşıydı.

Türk-Amerikan ilişkileri açısında kırılma noktası yaratan bu tezkere, aynı zamanda içerdeki kuvvetler açısından da turnusol kağıdı vazifesi gördü.

Kısaca özetlediğimiz bu sürecin son döneminde, ABD Türkiye’siz BOP’u icra edemeyeceğini bildiği için tekrar Türkiye’ye abandı. Türkiye abanmak aynı zamanda öncelikle TSK’ya abanmak anlamına geliyordu. Çünkü iktidarı zaten elinde tutuyordu. ABD, iktidar eliyle yaptırdığı ilk atağında, yani “Şemdinli İddianamesi”nde duvara çarptı. TSK’nın başını çete lideri yapma teşebbüsü o günkü konjonktür içerisinde çabuk etkisizleştirildi.

ŞEMDİNLİ OLMADI ERGENEKON VERELİM!

Ancak TSK’yı yani Türkiye’yi BOP’a razı etmek Washington açısında olmazsa olmazdı ve ABD bu nedenle, yine iktidar eliyle ikinci saldırıya geçti: Ergenekon Tertibi!

Tertibi daha çıplak hale getirmek için birkaç önemli ayrıntıyı hatırlatalım:

–          ABD planlarına göre hareket eden TSK döneminde Özel Harp Dairesi vardı, meşhur Kontrgerilla; gizli, üzerine gidilemeyen! ABD planlarına direnen TSK döneminde ise Özel Harp Dairesi lağvedildi, yerine Özel Kuvvetler Komutanlığı ÖKK kuruldu. ÖKK kurulduğu günden bu yana devamlı saldırı altında. Adı yolsuzlukla anılmaya çalışılındı, olmadı; adı derin devlet operasyonel kuvveti olarak anılmaya çalışılındı, olmadı! ABD’ye çalışan Özel Harp Dairesi “koruma” altındayken, Türkiye’nin ÖKK’sı “saldırı”ya uğradı!

–          ABD planlarına göre hareket eden TSK döneminde, JUSMMAT, yani ABD’nin Türkiye’deki askeri yapısı Türk Karargahı’ndaydı. ABD planlarına direnen TSK döneminde ise JUSMMAT (şimdiki ODC) Türk karargahından atıldı! Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın Genelkurmay Başkanlığı döneminde ABD’nin Türk Genelkurmayı içindeki ofisi kapatıldı, subayları dışarı atıldı!

–          ABD planlarına göre hareket eden TSK döneminde, Washington “bizim oğlanlar becerdi” diyerek 12 Eylül’ü yaptırtmıştı. ABD planlarına direnen TSK döneminde ise Wasgington “Türk Ordusu hizadan çıktı” saptamasını yapıyor! Yeri gelmişken soralım: Darbe karşıtı olduğunu söyleyenler, darbeci avına çıkanlar neden Kenan Evren’e savaş açmazlar; neden ellerinde yetki varken bu konuda TBMM’de araştırma komisyonu açılmasını istemezler?! Emekli generaller Eruygur ve Tolon’u, darbeye teşebbüs ettiklerini iddia ederek “asmaya” yeltenenler, neden bizzat darbe yapan Kenan Evren’e dokunamazlar?!
Yanıt basit! Evren, ABD adına darbe yaptı. Eruygur ve Tolon ise ABD’ye direndi!

TERTİBİN MİMARI AKP DEĞİL ABD!

Ergenekon tertibi için düğmeye aslında çok önceden basılmıştı. Habercilikte saygın bir yeri olan NOKTA dergisinin el değiştirtilip “darbe günlükleri”yle doldurulması, Medya’da tehditle el değiştirme operasyonları, bugünler için yapılmıştı! Wasginton’un Milliyet Temsilcisi Yassemin Çongar ile “memleketi bir kadın memesine satarım” diyen Ahmet Altan’ı, NOKTA operasyonunu yönetme görevi verilen Alper Görmüş’le Fethullahçı Polis Akademisi Öğretim Üyelerini TARAF gazetesinde birleştiren nedir? Demokrasi mi? ABD mi?

Kaldı ki en somutunu bizzat Abdullah Gül’ün “kankası” Fehmi Koru söyledi: “Ergenekon’u tasfiye operasyonu, Bush-Tayyip Erdoğan görüşmesinde kararlaştırıldı” (Kanal / konuşması 28 Ocak 2008 ve Yeni Şafak’taki yazısı 1 Şubat 2008)

Aslında, tek başına sözde iddiada yer alan “saçmalıklar” bile hazırlığın bu topraklarda yapılmadığını gösteriyor. Ayakları bu topraklara basmayanların hazırlığıyla, Cumhuriyet gazetesi, başyazarı İlhan Selçuk ile Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’a bombalatılıyor; Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Uğur Mumcu, yine başyazarı İlhan Selçuk’a öldürttürülüyor; ADD Genel Başkanı Ahmet Taner Kışlalı, ADD Genel Başkanı Şener Eruygur’a öldürttürülüyor… İddianamede olduğu iddia edilerek sızdırılanları okudukça saçmalıkların sınırının olmadığı görülür…

Evet Ergenekon tertibinin mimarı AKP değil ABD’dir. Ergenekon tertibini bizzat ABD yönetiyor. Mart ayı başında Ankara’daki ODC binasına yerleştirilen 35 kişilik ABD ekibinin yönettiği bir operasyonla karşı karşıya Türkiye.

Ve bu dönemde bir değişiklik daha göze çarpıyor: Cumhuriyeti yıkmak için sahte demokrat kimliği taşıtılanlar, şimdi de demokrasiyi yıkmak için sahte hukukçu kimliğiyle dolaştırılıyorlar!

Türkiye bir yol ayrımına geldi.

Türkiye ya ABD’ye teslim olup bölünecek, ya da direnip kazanacak!

Türkiye artık NATO’dan çıkmalı, İncirlik’i kapatmalı, AB ile imzaladığı katılım Ortaklığı Belgesini yırtıp atmalı, özelleştirmeleri durdurmalı, stratejik öneme sahip kurumları hemen yeniden kamulaştırmalı, Güneydoğu’da toprak reformu yapmalı, tarımı tasfiye eden yasaları iptal etmeli, IMF ve Dünya Bankası’na Rusya ya da Malezya gibi rest çekmeli, milyarlarca dolar zarar yaratan Gümrük Briliğini iptal etmeli, Rusya-İran-Çin gibi Avrasya ülkeleriyle kader birliği yapmalı, ABD adına Afganistan ve Lübnan’a gönderdiği askerlerini geri çekmeli ve hepsinden önemlisi tüm bunları yapabilecek bir hükümeti bağrından çıkarmalıdır.

Mehmet Ali Güller

1 Yorum

RTE: ORTALAMA TÜRK, ILIMLI MÜSLÜMANDIR

Başbakan ortaya yine bir “laf” attı, kırk gazeteci tahlil yapıyor: Ortalama Türk!

Yüksek tirajlı gazetelerin, yüksek fiyatlı kalemşörleri “ortalama Türk” kavramıyla ilgili yazıp çizdi hafta boyunca.

***

Aslında kavram yeni değildi. Yeni olan, kalemşörlerimizin, -o ya da bu nedenle- Başbakan Erdoğan’ın açıklamalarına artık daha nesnel gözlükle bakmaya başlamalarıdır!

***

Tarih, 26 Ocak 2002. Çiçeği burnunda AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, beraberinde Cüneyd Zapsu, Ömer Çelik, Turhan Çömez, Abdullah Gül, Murat Mercan, Reha Denemeç, Ali Babacan, İbrahim Özal, Mevlüt Çavuşoğlu ve Atasay Kuyumculuk’un sahibi Cihan Kamer olduğu halde, ABD’ye gitti.

Heyetin öncelikle ikiye ayrıldığını belirtelim! Erdoğan, Cüneyd Zapsu, Ömer Çelik ve o zamanlar özel kalem müdürü olan Turhan Çömez’le birlikte, ayrı bir programa tabi tutulmuştu! O program, Tayyip Erdoğan’ı 1994’te keşfeden ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz’e aitti.

Kısa bir hatırlatma; Abramowitz, 1994 yılında açıkça “Erdoğan’ı Erbakan’a tercih ederiz” demiş, 15 Ekim 1996’da da, Erdoğan’a hitaben, “Siz İstanbul’u yönetip yıldızınızı parlatabildiğinize göre, Türkiye için de çok şeyler yapabilirsiniz” demişti!

Gelelim programa… Kamuoyuna aktarıldığı kadarıyla 30 Ocak’a kadar Erdoğan’a Startejik Araştırma Merkezi CSIS’te konuşma yaptırılacak, CIA’nın düşünce kuruluşu Rand Corporation ve Lehman Brothers Aracılık Kurumu yetkilileriyle görüştürülecek, Amerikan Musevi Kongresi yetkilileriyle tanıştırılacak ve Washington bürokrasisinin karşısına çıkarılacaktı. Erdoğan 31 Ocak – 4 Şubat tarihleri arasında da New York’a götürülüp Davos toplantılarına takdim edilecekti!

Gayrıresmi program ise daha çekiciydi. Grenville Bayford, Erdoğan ve Zapsu’yu 27 Ocak Pazar sabahı, karanlıklar prensi Richard Perle ile gizlice buluşturdu! Perle’i artık kamuoyu tanıyor. Bayford’u da bir başka yazımızda tanıtacağız!

***

Gelelim gizli görüşmeye…  Görüşme tarih itibariyle AKP’yi iktidara getirecek 3 Kasım seçimlerinden tam 282 gün önce, hatta Bahçeli’nin durduk yere seçim ilan etmesinden de tam 163 gün önce gerçekleşti.

Görüşmede özetle, AKP’nin iktidar olması halinde yeni Türk hükümetinin; ABD ile ilişkileri, AB ile ilişkileri, IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilerinin nasıl olması gerektiği; AKP’nin Kıbırıs ve Irak konusundaki düşünceleri; AKP’nin Kürtler başta olmak üzere diğer azınlıklara bakışı ve Türkiye’nin İslam’a bakışı masaya yatırıldı!

Konumuz açısından asıl önemlisi Tayyip Erdoğan Perle’e, partisinin seçmen tabanının ortalama Türk vatandaşının değer yargılarını yansıtan muhafazakar kesimden oluştuğunu anlatmasıydı!

***

Erdoğan, bu kavramı ertesi gün, Stratejik Araştırmalar Merkezi CSIS’teki konuşmasında da yineledi: “Biz herhangi bir partinin devamı değiliz. Partimizin seçmen tabanı, ortalama Türk vatandaşının değer yargılarını yansıtan muhafazakar kesimden oluşmaktadır. Ortalama bir Türk ılımlı bir Müsülüman’dır. Bu nedenle partimiz ılımlı Müslümanların ortak değerlerini temsil etmektedir. Kendi tabanımızı yabancılaştırmadan, Türk toplumunun demokratik ve laik niteliğini güçlendirmeyi hedefliyoruz…”

***

Erdoğan’ın 26 Ocak 2002’de başlayan ABD gezisi bugünü anlamak açısından çok öğreticidir. Okurlarımız Erdoğan’ın 26 Ocak 2002 tarihli gezisiyle ilgili diğer ayrıntılara, dönemin Aydınlık dergisi sayılarından ve geçen yıl yitirdiğimiz usta gazeteci Turan Yavuz’un “Çuvallayan ittifak” isimli kitabından ulaşabilirler.

MEHMET ALİ GÜLLER

Yorum bırakın

‘O BAKAN’IN ŞANTAJI

Milliyet Ankara temsilcisi Fikret Bila yine çok konuşturan bir söyleşiye imza attı dün.  Bila, “çok önemli bakanlıklar üstlenmiş, AKP’yi etkileyecek ağırlıkta ve konumda bulunan, milletvekilliği de devam eden kıdemli politikacı”nın mesajını kamuoyuna aktardı.

“O bakan” AKP’nin kapatılmasının iki önemli sonucu olacağını söylüyor:

1 – Ekonomi reel krize girer!

2 – “Güneydoğu’yla siyasi bağ ‘DTP hariç’ tümüyle kesilir. Çünkü, DTP ve AK Parti dışında bölgeyle bağı olan başka siyasi parti yok. AK Parti kapatılırsa hem genel hem yerel seçimlerde bölge tümüyle DTP’li olur. Kapatmaya en çok DTP sevinir. Güneydoğu’da halk başka sulara yelken açmak için yönlendirilir.”

Yani, “o bakan” ülke bölünür diyor! Tezini güçlendirmek için bakın ne ekliyor:

“Balkanlar’ı kaybettiğimiz günleri bir hatırlayalım… Siyasette ne yaşanıyordu o zaman? İttihak ve Terakkiciler, Hürriyetçilere, ‘vatansız-milletsiz’ diyorlardı. Hürriyetçiler de İttihat ve Terakkicilere, ‘dinsiz-imansız’ diyorlardı. Bu bitmez tükenmez kavga devam ederken iki taraf da bir gün baktılar ki, Balkanlar, ne İttihatçıların ne Hürriyetçilerin. Çoktan gitmiş.”

***

“O bakan”ın verdiği tarih dersinin ciddiyetini bir yana bırakalım, siyasi şantaja gelelim!

Bila’nın “şantaj mı yapıyorsunuz” sorusuna, “ülke menfaatleri söz konusu olduğunda siyasi kariyerimin veya partimin önemi yoktur”! diyen “O bakan”, düpedüz şantaj yapıyor. AKP kapanırsa, ülke bölünürmüş!

***

“ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde Diyarbakır’ı bir merkez, bir yıldız yapacağız” diyen kim? Diyarbakır neyin merkezi olur?

“Geniş Büyük Ortadoğu Projesi’nde bir görev üstlendik ve bu görevle birlikte bize eşbaşkanlık verildi” diyen BOP görevlisi kim? BOP’un nihai amacı ne?

“Türk yerine Türkiyelilik kavramını” ortaya atan kim?

Tek başına bu üç söylem bile AKP’nin bizatihi kendisinin bölücülüğe hizmet ettiğini gösteriyor.

Fikret Bila ve Milliyet üzeridnen “o bakan”ın şantajına elbette boyun eğilmeyecek.

AKP kapanırsa, ülke bölünürmüş!

Tam tersine AKP kapatılmazsa, ülke bölünür!

***

Öte yandan “o bakan”ın şantajından önce, utangaç bir şekilde bu tez iki bileşenli olarak zaten piyasaya sürülmüştü. Utangaç bazı kalemler şöyle yazdılar:

“Güneydoğu’dan oy alan sadece AKP ve DTP var. Her ikisi de kapanırsa, oyları kim alacak? Bölgenin TBMM’yle siyaseten bağları kopacak! Dolayısıyla bölgenin Ankara’yla bağları kopacak!”

***

Pişkinliğin bu kadarına da pes doğrusu!

22 Temmuz öncesinde hem Barzani’nin yayın organlarından, hem de PKK’nın yayın organlarından yapılan, “DTP’nin aday çıkarmadığı yerlerden AKP’yi destekleyin” çağrılarını hiç mi duymadınız?

***

Bir kez daha söyleyeylim:

“AKP ve DTP kapatılırsa, ülke bölünür” şantajına Türk milleti boyun eğmeyecektir!

Devletin merkezi kurumları da, tam tersine “AKP ve DTP kapatılmazsa, ülke bölünür” gerçeğini görmektedir!

***

Fikret Bila’nın “o bakanı” üzerinde dün gün boyu tahminler yürütüldü. Ortak tahminler Hürriyet’e göre, Cemil Çiçek’ti…

,

Yorum bırakın

BAŞBAKAN BATIDAN ASLINDA NE ALDI?

“Tekeşlilik mümkün olsaydı, kerhane olmazdı” diyen, tessettür defilecisi, üç eşli modacının sözlerinin mürekkebi henüz kurumadan gündeme bir yeni bomba daha düştü!

Din ve ahlak konuşmalarıyla ünlü, 78 yaşındaki Vakit Yazarı Hüseyin Üzmez’in  14 yaşındaki çocuğa taciziyle sarsıldık milletçe!

5 yıl önce, azgın teke Hüseyin Üzmez’in 73 yaşındaykn, 22 yaşındaki bir genç kızla evlendiğini de yeni öğrenmiş olduk!

***

Bu iki olayın kültürel, sosyolojik, ekonomik, psikolojik nedenleri üzerinde düşünürken Başbakan Erdoğan’ın tarihe geçen şu sözü geldi aklımıza: “Batı’nın ilmini alacağımıza, ahlaksızlığını aldık”!

***

Ama AKP ve (öncülleri) 60 yıldır Batı’dan aslında ne aldı?

Öncelikle AKP batıdan emir aldı! Batı (ABD-AB) emretti, AKP yasalar çıkarttı. AKP döneminde “emir”le çıkartılan yasaları sıralamaya yer yetmez;  en sonuncusunu anımsayalım: Vakıflar Yasası!

AKP batıdan yüzksek faizle borç aldı! Erdoğan’ın hükümet ettiği dönem boyunca Türkiye’nin toplam borcu, 80 yıllık borcun 2 katına çıktı!

AKP, batıdan mal aldı! Çiftçiyi üretemez hale getirdikten sonra buğday, pamuk, mısır… diye başlıyor liste!

AKP, batıdan “ithal bakan” aldı! Erdoğan’ın son kabinesindeki Mehmet Şimşek en resmi olanı tabii. Yoksa, Barzanici olduğu iddia edilen isimlerden bahsetmiyoruz.

AKP, batıdan “rüya” aldı! AKP-AB ittifakı milleti uyutmak için “tam üyelik rüyası” verdiler 2002 Aralık ayında.

***

Latin Alfabesi, ölçü sistemi, matemetik-fen, sosyal bilimler, Faşizmden kaçan Alman bilimadamları…

Bu liste de Tayyip Erdoğan ve Menderes’e kadar uzanan öncüllerinden önce, Atatürk zamanında batıdan alınan bilimlerin bir bölümü…

Peki “Batıdan ilim yerine, alınan ahlaksızlık” aslında nedir o cenaha göre?

Laikliktir korktukları…

Yorum bırakın

AKP’NİN KATAR ZİYARETLERİNİN SIRRI

“Ulusal egemenlik”in 88 yıl sonra geldiği boyuta bakalım bu 23 Nisan’da…

***
Tunceli Bağımsız Milletvekili Kamer Genç’in TBMM’de, yani “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yazan yerde uğradığı linç girişimi ve Başbakan Erdoğan’ın “benim milletvekillerim şiddet uygulamaz” sözleri tarihe not düşülmüştü. Neydi Kamer Genç’in üstüne basa basa sorduğu?
Son 5 ayda Katar’a yapılan resmi ziyaretlerin nedenini sormuştu Kamer Genç. Erdoğan’ın ATV-Sabah ihalesini alan Çalık grubuna para bulmaya mı gittiğini sormuştu Kamer Genç.
***
Önce TMSF, Turgay Ciner’in ATV ve Sabah’ına el koymuştu. Gerekçe, Turgay Ciner ile Dinç Bilgin arasındaki mutabakatın sahte olduğuydu. (Gerçi sonradan mutabakatın gerçek olduğu yargı tarafından belirlenmişti!)
Sonrasında, Erdoğan’ın damadının üst düzey yöneticilik yaptığı Çalık grubuna kalan ilginç bir ihale süreci yaşandı ATV-Sabah’ta. (Çalık grubunun en üst düzey yöneticisi, Başbakan’ın damadı Berat Albayrak’tır. Berat’ın kardeşi Serhat Albayrak da ATV-Sabah ihalesini kazanan Turkuvaz Radyo Televizyon Gazetecilik ve Yayıncılık şirketinin genel müdürü ve küçük ortağıdır.)
***
Ancak Çalık grubu ihaleyi almaya almıştı ama para bulamıyordu. Başbakan Erdoğan’ın konuyla bizzat ilgilendiği siyaset kulislerinde konuşuluyordu. Özel bankalar Çalık Grubu’na kredi vermemiş, kamu bankalarının bazı yöneticileri de kredi konusunda yapılan siyasi baskıya direnmekteydi.
İşte AKP’nin Katar ziyaretleri böyle bir süreçte başlamıştı.
***
Bugün kamu bankaları Vakıfbank ve Halkbank bir açıklama yaparak Turkuvaz A.Ş’ye (Çalık Grubu’nun ihaleyi alan şirketinin ismi) 750 milyon dolar (375-375) finansman sağladıklarını ilan ettiler!
Ancak bu para da yetmiyordu!
***
Bugün bir açıklama da Çalık Grubu’ndan geldi. Çalık Grubu, Katar’lı bir ortak bulduğunu belirttiği açıklamasında şunları söyledi:
“”Turkuvaz Radyo Televizyon’a yüzde 25 oranında hissedar olan Katarlı ortağımız 125 milyon dolar, Çalık Holding 375 milyon dolarlık kaynak aktardı. Böylece, her iki ortağın sağladığı sermayeyle Turkuvaz A.Ş., 500 milyon dolarlık bir özkaynağa sahip oldu.”
Katarlı ortak hakkında da bilgi verilen açıklamada, Turkuvaz A.Ş.’nin yüzde 25 oranında ortağı olan Al Wasaeel International Media Company’nin Katar Yatırım İdaresi’nin bir iştiraki olduğu bildirildi.
***
Emrinde 60 milyar dolarlık fon bulunan Katar Yatırım İdaresi, Katar’ı yöeten ailenin malıdır. Katar’ın Başbakan’ı da Katar Yatırım İdaresi’nin başındadır.
Milliyet’ten Metin Münir’in yazdıklarına göre, AKP’nin Katar ziyaretleri sırasında, Katar Yatırım İdaresi önce bayağı bir zorluk çıkarmış. Kurum’un profesyonel yöneticileri  yatırımı cazip bulmamış. Alışveriş cazip hale getirilene kadar da ziyaretler sürmüş!
Son ziyaret sırasında da “alışverişi tatlandırmak için Katarlılara gelecek yıl özelleştirme kanalına girecek olan İstanbul gaz dağıtım şebekesi İGDAŞ’la ilgilenebilecekleri mesajı” verilmiş! Yetmemiş, “Başbakan El Tani’ye de TMSF’nin uhdesinde bulunan bir İstanbul yalısını isterse açık artırmadan satın alabileceği” söylenmiş!
***
Özetin özeti: ATV-Sabah’a devlet el koymuştur. Devlet, el koyduğu ATV-Sabah’ı, hükümete akraba bir gruba vermiştir. Grubun parası olmayınca, devlet gruba bankası aracılığıyla borç vermiştir. Yetmemiş, devlet başka devletten ortak da almıştır.
***
Devlet, Atatürk’ün kurduğu devlet olmaktan çoktan çıkmıştır.
Gün, “Ulusal Egemenlik” günüdür ama egemen olan ulus değildir!

,

Yorum bırakın

RTE VE BİR MALİYET HESABI ANALİZİ

Almanya, Andora, Arnavutluk, Avusturya, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Karadağ, Letonya, Liechtenstein, Litvanya, Luksemburg, Macaristan, Makedonya, Malta, Moldova, Monaco, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, San Marino, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Yunanistan.

Kim bunlar..?

Alfabetik olarak dizilmiş çoğu AB üyesi olan Avrupa devletleri…

Hani Türkiye’ye hemen her konuda “şunu yapın, bunu yapmayın” diyen devletler…

Hani daha dün yayınladıkları raporla “AKP kapatılmasın, Ergenekon daha da genişletilsin” diyerek “demokrasi” dersi veren Avrupa devletleri…

Hani  Kıbrıs’ta “birleşin” diye tutturup, içerde “ayrılın” çalışmaları yaptırtan Avrupa devletleri…

Hani hemen her etnik-dinsel gruba “ayrılık” hedefiyle para fonlayan Avrupa devletleri…

Ve de 1 Mayıs’ı tatil ilan etmiş Avrupa devletleri…

***

Ne dedi Başbakan Erdoğan: “1 Mayıs’ın tatil edilmemesiyle ilgili bizi eleştiriyorlar. Türkiye bir tatil ülkesi. Çalışma süresi yılda 200 gün. Bir taraftan emeğin karşılığını verin diyeceksiniz diğer yandan gönül beylikte diyeceksiniz, olmaz. Biz hesapladık bir günlük tatilin Türkiye’ye maliyeti 2 katrilyon (2 milyar YTL). Biz bunu enine boyuna tartıştık.”

***

Peki hemen her konuda Türkiye’ye dayatmada bulunan, Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı sayesinde, dayattıklarını alan bu Avrupa Devletleri nerede..?

Neden 1 Mayıs için de AKP’den istekte bulunmazlar..?

Onların özgürlük anlayışları işçi sınıfının haklarına kadar mı sınırlı?

“Tüklük kavramına hakareti” bile “düşünce” sayıp “özgürlüktür” diyen bu devletlerin Ankara büyüklçileri, 1 Mayıs konusunda neden AKP’ye dayatma yapmazlar?

***

Sadece bu örnekten bile görülüyorki, işçi sınıfı 1 Mayıs’ı kendisi mücadele edip kazanacak. AB’den fonlanan sendikacıların hükümetle dirsek temaslarından, çıka çıka Sosyal Güvenlik Yasası çıkıyor nitekim.

***

Unutmadan… Konu işçiler olunca ne de güzel hesap yapıyor Başbakan. 1 Mayıs’ın maliyeti 2 milyar dolarmış!

Ya gemicikler, ya mısırlar, ya fındıklar, ya ABD bursları…

2B’ler, Çalıklar, Katarlar…

***

Herşeyin bir maliyet hesabı var!

Yorum bırakın

301 VE ‘TÜRK TARİHİNİN HAKKINDAN GELMEK’

AB’nin istediği 301 değişikliği TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçti.

Tasarıdaki en önemli değişiklik, mevcut yasada yer alan “Türklüğü, Cumhuriyeti veya TBMM’yi alenen aşağılaya kişi…” yerine konulan şu ifadedir: “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni veya TBMM’yi, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ve Devletin Yargı organlarını alenen…”.

Bir diğer dikkat çekici durum ise, teklifte Cumhurbaşkanı’na verilen kovuşturma izni yetkisi, AKP milletvekillerinin verdiği önerge ile “Soruşturma yapılması Adalet Bakanı’nın iznine bağlıdır” şeklinde değiştirildi.

12.5 saat süren komisyon toplantısındaki eleştirilere yanıt veren Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin Hukuk tarihine geçecek saptamalar yapıyor!

Bakan Şahin, “Türklük” kelimesinin çıkartılarak yerine “Türk Milleti” ifadesinin konmasına itiraz eden milletvekillerine yanıt veriyor: “Ben de size sorarım, siz niçin Türk Milleti ibaresinden rahatsız oluyorsunuz?”

Şahin, yargı kararlarında Türklük ifadesinin Türk Milleti anlamına geldiği yönünde içtihat oluştuğunu savunarak şu felsefi açılımı yapıyor: “Türklük kelimesi yerine Türk Milleti kelimesinin konması, bizim değerlerimizi korumasız bırakmaz. Türklüğü, korunması gereken değerlerimizi koruyan tek bir madde TCK’nın 301. maddesi midir Allah aşkına? Buradaki Türklüğü çıkarınca, değerlerimiz korumasız mı kalıyor? Bizim değerlerimizi, devletimizi, milletimizi, milletimize has özellikleri koruyan üstün hukuk normu Anayasadır. Anayasa’da bu kavramlar var, bunları kimse değiştirmiyor, değiştiremez”.

Kendisinin Oğuzlar’ın Kayı boyundan geldiğini ortaya koyma ihtiyacı duyan Bakan Şahin savunmasını şöyle sürdürüyor: “Ben Türküm arkadaşlar. Benim Türklüğüme kimse hakaret edemez. Ettiği halde bunun cezası var, cezasız kalamaz. Benim soyum itibariyle, Türk soyundan gelmem itibariyle bana biri hakaret ettiğinde bunun cezası başka maddelerde var. Türklük soyut bir kavramdır, Türk Milleti ise somut bir kavramdır. Sadece teknik bir düzenleme yapılıyor. Yoksa bizim değerlerimizi ortadan kaldıran bir düzenleme yok. Bu teklifle Türkiye’yi Hıristiyan Haçlı zihniyetine meze yaptığımızı söylüyorsunuz. Bunlar son derece talihsiz sözler. Hrant Dink, Türkiye’nin Ermeni iddialarıyla ilgili karşı aksi bir görüşü ifade etti. Bu sözleri nedeniyle yargılandı. Bir genç tarafından vuruldu. Hrant Dink’in Türk tezine karşı yazdığı bu yazı mı Türklüğe ve Türk Milletine daha fazla zarar vermiştir yoksa onun öldürülmesi mi? Biz Türklüğü ortadan kaldırmıyoruz. Biz sizden de Türküz…”

Bakan Şahin “kim daha Türk” tartışmaları yapadursun…  Ancak kamuoyu 301 konusunun AB’nin AKP’ye bir ödevi ve görevi olduğunu biliyor! Kaldı ki verilen ödev 301’in tamamen kaldırılması idi. Kapatılması gündemde olan AKP’nin buna gücü yetmedi!

Aslında AB’nin verdiği ödev çok daha kapsamlı. AB’nin eski komiseri Karen Fogg,  e-postalarında asıl hedefi nasıl formüle ediyordu? “Türk devletinin ve tarihinin hakkında gelmek!”

İşte ABD ve AB adına siyasetten ekonomiye, hukuktan felsefeye, kültürden eğitime yapılan budur!

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın başlattığı bu temel kavramları sulandırma işine verilecek en iyi yanıtı Mustafa Kemal vermişti: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir.”

Ancak bu tanıma sarılarak, “Türk devletinin ve tarihinin hakkından gelmek isteyenlere” yanıt verebiliriz!

, ,

Yorum bırakın

BAŞBAKAN BAŞSAVCIYI ABD’YE ŞİKAYET ETTİ

AKP’nin kapatılması davası, geçen hafta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney arasında gündeme gelmiş. Cheney’ye partisine açılan kapatma davası hakkında bilgi veren Başbakan Erdoğan, kendisinin iddianamede “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı” olarak gösterildiğini söylemiş. (Milliyet, 31 Mart 2008)
Milliyet’in konuyla ilgili sorusunu basın sözcüsü Kathy Schalow aracılığıyla yanıtlayan ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson da şunları söylemiş: “Sözü edilen konu Başkan Yardımcısı Cheney tarafından gündeme getirilmemiştir. Başbakan’ın sözlerini ise Türk tarafından öğrenmeniz gerekecektir.”
Wilson’un yanıtına göre, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin bir iç konusu hakkında, ülkesini bir başka ülkeye resmi bir ikili görüşmede şikayet etmiştir! Değilse, Başbakanlık ABD Büyükelçiliğini biran önce yalanlamalıdır! Hatta, devlet gibi devletsek, Başbakanlık yalanlamayla yetinmemeli, maksatlı şekilde yalan beyanda bulunduğu için ABD Büyükelçisi Wilson’la ilgili başka tedbirler de almalıdır.
Ancak herhangi bir yalanlama yapılmaması Erdoğan’ın ülkesinin başsavcısını ABD’ye şikayet ettiğini maalesef doğruluyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 3 Kasım 2002’de başlatılan tasfiye girşiminin geldiği boyuttur bu!
Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, AKP ile ilgili iddianamesinde “Bir ABD projesi olan ve kapsamındaki ülkeleri ılımlı İslami rejimlerle yönetmeyi amaç edinen Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olduğunu her fırsatta tekrarlayan Başbakan Erdoğan…” ifadesini kullanmıştı.
İddianameden daha önce de İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından gündeme getirilen bu “görev”, Erdoğan tarafından yalanlanmaya çalışılmıştır! Erdoğan, kendisinin BOP değil, BM çerçevesinde İspanya Başbakanı ile birlikte yürüttüğü Medeniyetleri Uzlaştırma Projesi’nin eşbaşkanı olduğunu söylemiştir.
Ancak Başbakan’ın ve kurmaylarının bu düzeltme girişimleri gerçeği değiştirememiştir! Başbakan Erdoğan BOP eşbaşkanı olduğunu tam 7 kez dile getirmişti:
1. Erdoğan, 16 Şubat 2004 gecesi, Kanal D’de, Fatih Altaylı’nın Teke Tek programında aynen şöyle dedi: “Şu anda Amerika’nın da Büyük Ortadoğu Projesi var ya, Genişletilmiş Ortadoğu, yani bu proje içerisinde Diyarbakır bir merkez, bir yıldız olabilir. Bunu başarmamız lazım.”
2. Erdoğan 28 Temmuz 2004 günü, İran’da bir gazetecinin “Büyük Ortadoğu Projesi’nde ortak hedef olarak İran gösteriliyor. Bu konu gündeme geldi mi?’ sorusu üzerine “Demokratik ortak olarak Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi içinde, bu projenin eşbaşkanları arasında yer aldığını” ifade etti. (http://www.akparti.org.tr/haber.asp?haber_id=4808)
3. Erdoğan 8 Haziran 2005 günü basın mensuplarının sorusu üzerine, “Geniş Büyük Ortadoğu Projesi’nde demokratik ortak olarak bir görev üstlendiğini ve bu görevle birlikte eş başkanlığın verildiğini” anımsattı ve devamla çeşitli ülkelere yaptığı ziyaretlerin bu görev kapsamında olduğunu belirtti: “Şu anda Ortadoğu coğrafyası üzerindeki ülkelere yapmış olduğumuz ziyaretler ve onlarla yapmış olduğumuz görüşmelerde, bu konulara özellikle yaptığımız vurgular hep bunun açık, net örnekleridir. Yani bizim sınırdaşımız, komşumuz olan örneğin bir Suriye, bir Ürdün, bir Lübnan, Kuzey Afrika ülkeleri, Fas, Tunus, bunlara yaptığımız ziyaretler, hepsi bunun birer adımıdır ve bu da devam edecek.” (http://www.akparti.org.tr/haber.asp?haber_id=10522)
4. Erdoğan, 21 Şubat 2006 günü TBMM’de AKP Grup Toplantısında şöyle dedi: “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika projesindeki rolümüz bize özellikle Ortadoğu’da önemli görevler yüklemektedir.”
5. Erdoğan, 4 Mart 2006 günü AKP İstanbul Bayrampaşa İlçe Kongresi’nde şöyle dedi: “Türkiye’nin Ortadoğu’da bir görevi var. Biz Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlarından biriyiz. Bu görevi yapıyoruz.” (http://www.akparti.org.tr/haber.asp?haber_id=11245)
6. Erdoğan 30 Mayıs 2006 günü, TBMM’de AKP Grup Toplantısında “Eşbaşkanlık görevini kabul ettik.” dedi.
7. Erdoğan 27 Temmuz 2006 günü CNN’de Larry King Show’da şöyle dedi: “Daha önce Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afraka girişimi içerisinde zaten yer almıştık. Burada gerek barış, gerek huzur, gerek insan hakları, hukukun üstünlüğü, ileri demokrasi için bir eşbaşkanlık görevi üstlenmiştik.”

Peki Eroğan 16 Şubat 2004’ten beri tam 7 kez dile getirdiği görevini şimdi neden yalanlıyor!? Yalanlama girişimi son birkaç  gündür olsaydı, “Başsavcı’nın kapatma davası nedeniyle” yorumu yapılabilirdi. Ancak davadan da önce başladı bu yalanlama girişimleri…

Bir zamanlar övünerek dile getirilen bu görev yalanlanmaya çalışılıyorsa, demekki ABD ve Büyük Ortadoğu Projesi ciddi bir şekilde inişe geçmiş!

“Ergenekon” tertibi de bu inişin bir telaşesi zaten!

Mehmet Ali Güller

, ,

Yorum bırakın

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın