Archive for category Politika Yazıları
ERDOĞAN’IN KAHRAMANLIK ÖYKÜLERİ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 07/02/2009
Dovos’daki dramayla Türk milletine ve Arap halkına “kahraman” olmaya çalışan Tayyip Erdoğan’la ilgili öyküler anlatılmaya devam ediyor!
Yeni öyküyü de Egemen Bağış patlattı: Meğer Tayyip Erdoğan, ABD’nin 4 Temmuz 2003’de, Süleymaniye’de 11 askerimizin başına çuval geçirdiği onur kırıcı olayda, ne kahramanlıklar yapmış..!
Egemen Bağış aynen şöyle söylüyor: “O askerlerimizin orada içerisine düştüğü durumdan sonra Başbakanımız dönemin ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney ile görüştüğünde, ki o gün ulusal tatil günüydü ve zorla buldurduk tatil yaptığı yerden… 4 Temmuz ABD’nin bağımsızlık günüydü, ‘Bizim çocukları çabuk serbest bırakın’ dedi. Cheney, ‘Sayın Başbakan emin olun ki durumları çok iyi’ dedi. Başbakanımız dedi ki ‘Ben hapis yatmış biriyim. Gözaltında, hapiste olan kişinin durumunu bana anlatmayın bunu kabul edemem, çabuk o çocukları serbest bırakın’ dedi ve onları Başbakanımız kurtardı.”
Erdoğan’a atfedilen kahramanlık öyküsünün özeti şu: Erdoğan Cheney’ye posta koymuş ve askerlerimizi kurtarmış!
Erdoğan ve kurmayları, alemi balık hafızalı sandıkları için yerel seçimler öncesinde bir de bu hikayeyi uydurdular!
Egemen Bağış, Erdoğan’ın Cheney’yle yaptığı bu konuşmanın yalanlanamayacağını düşünüyor çünkü AKP iktidarında devlet adamlarıyla yapılan görüşmelerde tutanak tutulmadı, tutulmuyor…
Gelin biz de Erdoğan’ın 4 Temmuz’daki gerçek hikayesini hatırlatalım o zaman…
Öncelikle Erdoğan’ın Cheney’ye “posta koymasıyla” o gece (4 Temmuz 2003 Cuma) askerlerimiz serbest bırakılmadı. O gece havaalanında tutuklu halde bekletilen 3 subay ve 8 astsubayımız ertesi gün yani 5 Temmuz Cumartesi günü sorguya alındı. Sorgunun ardından askerlerimiz başları çuvallı olarak helikopterlerle Bağdat’a götürüldü. Askerlerimiz 6 Temmuz 2003 Pazar günü, bir de Bağdat’ta sorgulandı.
Bu arada 5 Temmuz’dan itibaren Türk milleti görülmedik eylemlere, protestolara imza atıyordu. Milletin ABD’ye karşı tepkisi had safhadaydı.
Bu şartlar altında ABD, askerlerimizi 7 Temmuz 2003 Pazartesi sabahı serbest bıraktı!
Yani Egemen Bağış’ın uydurduğu gibi askerlerimizi o gece telefon konuşmasıyla Erdoğan kurtarmadı! O telefondan tam üç gün sonra askerlerimiz serbest kalabildi.
AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan, milletimizin onurunu kıran bu olaya karşı ABD’ye hesap soramadığı gibi milletimizin onurunu daha da kırdı: “ABD’ye nota verilecek mi” diye soran gazetecilere de, “Ne notası, müzik notası mı veriyoruz?” yanıtını veren Erdoğan, milletimizin hassasiyetiyle dalga geçti.
Peki dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül bu süreçte neler yaptı? Gül, programını hiç bozmadı ve Kayseri’ye mantı yemeğe gitti. Orada gazetecilerin olayla ilgili sorularına da “lokal bir olay” yanıtı vererek küçümsedi!
Sırf yerel seçimlerde yelken şişirebilmek için böyle bir hikaye nasıl uydurulur? Türkiye’yi yönetme iddiasındaki bir parti böyle bir komediye nasıl imza atar? Sorular çoğaltılabilir.
Ama şu süreçte yanıt tektir: Goethe’nin dediği gibi “çözümde yer almayanlar, problemin bir parçası olurlar”.
Haydi çözüme..!
Mehmet Ali Güller
DAVOS’DA DRAMA
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 01/02/2009
Panel talebinin iki hafta önce bizzat Erdoğan’dan geldiğini öğrenince, Davos’da aslında bir “drama” yaşandığı gerçeği tamamen pekişmiş oldu! 22 gün süren Gazze işgali boyunca, tek bir yaptırım bile uygulamadan İsrail’e karşı “üst perdeden” demeçler veren Tayyip Erdoğan ile Şimon Peres’in paneli de ancak drama olurdu zaten!
Çünkü Gazze işgali sırasındaki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, “Erdoğan, İsrail-Filistin meselesinin neresinde” sorusuna giden tek yanıt, Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığı görevinden geçmektedir! Bu görevi görmezden gelerek verilecek her yanıt, yalnızca, Erdoğan’ın tüm bu gelişmelerde ayrıca medet umduğu yerel seçim yelkenini şişirme hedefine hizmet edecektir.
ABD’NİN 2025 STRATEJİSİ
Davos’da bir drama yaşanmasına kadar uzanan bulanık süreci berraklaştırmak için ABD stratejisini yeniden hatırlayalım:
ABD, “Balkanlar’dan Orta Asya’ya tüm Avrasya” jeopolitik düzleminde tanımlanan 2025 stratejisi gereği uygulamaya soktuğu Büyük Ortadoğu Projesi’nin, önce Yugoslavya aşamasını tamamladı. Ardından 2003 Irak işgaliyle diğer aşamaya geçti. Bu aşama öncesinde, Türkiye’de 2001 ekonomik krizi yaratılarak, BOP’a uygun –eşbaşkanlık görevini kabul eden ve Türk Ordusu’nu ABD-NATO görev gücü yapmaya hazır- bir iktidar değişikliğine gidildi.
Çünkü 1986’dan beri Türkiye’ye dayatılan ve BOP’un ileri hamlelerinde olmazsa olmaz öneme sahip olacak Kukla Devlet planlarını Ankara bir türlü kabul etmiyordu! 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü ABD adına Yeşil Kuşak stratejisi içinde yapan NATO generallerinin yerini, ABD planlarına direnen milli generaller almıştı! (Bu değişim-direnç, yıllar sonra Ergenekon tertibinin de nedeni olacaktı!)
SÜPERNATO CİNAYETLERİ
“Türkiye himayesinde Kürdistan” ya da Kukla Devlet planına önce dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Necdet Üruğ direndi. ABD, bu dirence Özal üzerinden “iki Necdet” operasyonuyla yanıt verdi. ABD 3 yıl sonra yeniden planı dayattığında, Ankara’yı, “Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Turan Dursun” suikastlarıyla da ikaz ediyordu. Herşeye rağmen, Kukla devlet planına 1991’de de Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay, istifa ederek direndi.
1991 -1996 yılları, ABD ve Türkiye açısından planla ilgili çatışmaların daha da sertleştiği bir dönem oldu. Bu dönemde Ankara’nın öne çıkan hamlesi Ankara süreciydi. ABD, planlarını çökertecek bu gelişmeye karşı bu kez Uğur Mumcu ve Jandarma Genel Komutanı Org. Eşref Bitlis suikastıyla ve Sivas Katliamına kadar uzanan pek çok olayla yanıt verdi.
ÇELİK HAREKATI
Sürece keskin bir darbe vurmak isteyen Türk Ordusu, Başbakan Tansu Çiller’e bile önceden haber vermeden, 35 bin kişiyle Kukla devlete girdi. ABD, Kukla Devleti resmileştirme yolunda ileride kullanacağı 3000 peşmergeyi, tarihe Çelik Harekatı diye geçen bu sınır ötesi operasyon sonucunda, Guam’a taşımak zorunda kaldı. Durumun ciddiyetini önceden analiz eden ABD istihbaratı, Çelik Harekatı’nı engellemek için Gazi mahallesinde Alevi-Sünni çatışmasını amaçlayan provokasyon bile yaptı!
28 ŞUBAT’IN HEDEFİ ABD’YDİ
28 Şubat 1997 de, aslında bu sürece direnmek zorunda olan Türkiye’nin, ikili iktidar yapısına yönelik bir ayarlamaydı. Çünkü ABD planlarına göre farklı farklı mevzilenen Türk Ordusu ile hükümetler arasındaki duruş farkı Ankara’nın elini hep zayıflatıyordu. 28 Şubat sonrası bir pat durumu yaşandı. SüperNato bu dönemde Ahmet Taner Kışlalı’yı öldürdü.
ABD emperyalist devleti, Büyük Ortadoğu Projesi’ni uygulama zorunluluğu nedeniyle, iktidara NeoConları taşıdı ve 2003 Irak işgali öncesi içte ve dışta gerekli ayarlamaları yaptı. Dışta yaptığı en önemli ayarlardan biri, başta da söylediğimiz gibi, 2001 ekonomik kriziyle, 2002’de BOP eşbaşkanlığı görevini kabul edecek bir iktidar değişikliğiydi.
ABD TÜRK ORDUSU’NA SİLAH GÖSTERDİ
Ancak Türk Ordusu ABD planlarına direnmeye devam ediyordu. 1 Mart 2003 tezkeresinin reddiyle ABD planı yine büyük yara almıştı. Türk Ordusu’nun direncini kırmak isteyen Washington, bu dönemde 4 Temmuz Süleymaniye baskını-Çuval operasyonu ile resmen TSK’ya silah gösterdi!
EMPERYALİZM OBAMA’YLA DERİ DEĞİŞTİRİYOR!
Dünyadaki güçler dengesinin aldığı yeni boyut da ABD planlarını sekteye uğratıyordu. Çin ve Rusya’nın bazı hamleleri ile İran’ın bölgesel direnci Washington’u güç kaybına götürdü. Bush iktidarının dünya halkları karşısında itibar yitirmesi Amerikan Devleti’ni yeni bir hamle değişikliğine götürdü ve iktidara “biraz zenci, biraz Müslüman, biraz Hüseyin” olan Obama’yı getirdi. Emperyalizm deri değiştirdi! Bu deri değişimi sürecinin Ortadoğu’ya ilk yansıması İsrail’in Gazze’yi işgaliydi.
İRAN’DAN ROL ÇALMA OPERASYONU
Tayyip Erdoğan’ın misyonu artık, “ılımlı İslamcı” bir BOP eşbaşkanı olarak Ortadoğu’da İsrail’le Arap’lara eşit mesafede olacak bir “ağabey”likti. ABD, Tayyip Erdoğan’ı öne çıkararak, Ortadoğu’da liderlik üstlenen Ahmedinejad’ı yani “antiemperyalist İran”ı devre dışı bırakmak istiyordu. Washington, ABD karşıtı Ahmedinajad’ı destekleyen Arap halklarını mümkünse yanına çekmek, olmadı tarafsızlaştırmak için Tayyip Erdoğan’a ihtiyaç duydu. Arap halkları üzerinden uygulanacak bu psikolojik savaşın en önemli kaynağı ise ancak sözde İsrail karşıtlığı olabilirdi. Nitekim öyle de oldu! Gazze işgalinin hemen öncesinde Ankara’da İsrail başbakanı Olmert’le buluşan Erdoğan, işgal boyunca İsrail karşıtı bir görüntü verdi. Ancak bu karşıtlığa rağmen, ne İsrail-Türkiye anlaşmalarıyla ilgili bir adım attı ne de İsrail devletine karşı siyasi bir tavır aldı. Büyükelçimizi en azından görüş almak için bile geri çekemeyen Tayyip Erdoğan, CHP’nin önerdiği TBMM’den ortak kınama çıkarma kararını da engelledi! Erdoğan Amerikan Yahudi Komitesi’nin 2004 yılında kendisine verdiği “Cesaret Ödülü”nü bile iade edemedi!
ERDOĞAN’IN DAVOS BEKLENTİLERİ!
Tüm bu gelişmelerin ardından, Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda Tayyip Erdoğan’ın Şimon Peres’le bir panelde buluşacağı duyulduğunda, çok haklı olarak şu iki soruyu sorduk: Erdoğan madem İsrail karşıtı, Davos’da, İsrail Cumhurbaşkanı’yla bir panelde ne işi var? Böylesi bir panelden Türk dış politikası mimarlarının ne beklentisi var?
Sorunun yanıtı panel sonrasında ortaya çıktı!
Peres’in herkesi şaşırtan ses tonu ve üslubu, Ignatius’un “kötü” yönetimi ve Erdoğan’ın “anlık sinirden kaynaklanmadığı” anlaşılan düzgün cümleleri, (çünkü 6 yıldır gördük ki, Erdoğan sinirlendiğinde düzgün cümle kuramıyor, üstelik argo kelimeler kullanıyor) Ortadoğu halklarına yönelik bir psikolojik savaşın en önemli sahnesini oluşturdu!
MİLLİ DEVLET’TEN KABİLE DEVLETİ’NE
Dünya televizyonları canlı yayına geçtiğinde, İstanbul’daki hazırlıklar da son aşamasına gelmek üzereydi. Çünkü Erdoğan aynı zamanda “seçim çalışmasına Davos’dan başlamıştı”! Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı.
Tüm aktörler, ileride olabilecekler konusunda rahattılar zaten. Ciddi bir “kriz” beklentisi taşımıyordu AKP kurmayları. Kaldı ki, ertesi gün, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabby Levy, endişe edecek bir şey olmadığını, işlerin en kısa sürede yoluna gireceğini açıklıyordu!
Davos’daki dramanın en kötü sahnesi de, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın eşinin ağlayarak kameralar karşısında “İsrail Cumhurbaşkanı’nın söylediği her şey yalan” sözleriydi..! Milli devlet modelinden, kabile devlet modeline geçmiştik artık!
“DAVOS FATİHİ” AFİŞLERİ ÇABUCAK HAZIRLANMIŞ!
Masadan “benim için Davos bitmiştir” diyip kalkan Erdoğan, bir süre sonra Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Kalus Scwab ile ortak basın toplantısı düzenledi. Erdoğan bu kez ne Şimon Peres’i, ne de İsrail devletini hedef aldı? Olanlara moderatör (Panel yöneticisi) David Ignatius sebep olmuştu! Erdoğan Ignatius’a kızdığı için Panel’i terk etmişti!
Gece geç saatlerde İstanbul’a gelen Erdoğan, hazırlanan “davos fatihi, dünya lideri” afişleriyle karşılandı. Oyunun bu aşamasında, Türk milletinin haklı İsrail karşıtlığı kullanılarak, yerel seçimler öncesi yelkenler de şişirilecekti.
“HEPİMİZ ERMENİYİZ”CİLERİN GERÇEK YÜZÜ
Ertesi sabah yandaş medya aracılığıyla hazırlanan ortamda, Erdoğan Ortadoğu’nun yeni lideri ilan ediliyordu. Erdoğan’ın tutumunu eleştirecek olan kesimlere karşı gerekli hazırlık da yapılmıştı. Suçlu, Erdoğan’ın da işaret ettiği kötü “moderatör” David Ignatius’du. Daha dün bir işaretle “hepimiz Ermeniyiz” diyen demokrasici kalemler, birden Ignatius’un Elazığ-Harput kökenli Ermeni bir aileden geldiğini yazıp-çizdiler. Daha dün “hepimiz Ermeniyiz” diyenler, bugün Ignatius’un paneli kötü yönetmesini Ermeni kökenli olmasına bağlıyorlardı! Hrant Dink’in ardından sahte gözyaşı dökenlerin, gerçek etnik ayrımcı yaklaşımları bir kez daha ortaya çıkmıştı!
Oysa David Ignatius Aralık ayında İstanbul’a geldiğinde, Dolmabahçe’de Erdoğan’ın başdanışmanı Ahmed Davudoğlu’yla görüştüğünde, 21 Aralık’ta Washington Post’da bu görüşmeyi yazdığında, Ahmet Davudoğlu ve AKP’nin dış politikasına övgüler dizdiğinde, hatta “domino teorisi” diye yaldızlanan bu dış politikayı Barack Obama’ya tavsiye ettiğinde, “Ermeni kökenli” değildi! 21 Aralık tarihli yandaş gazeteleri açın bakın, Ignatius o gün, en utangaçları bile “ABD’nin en önemli kalemi” diye yağlıyordu!
BAĞDATLI ÇOCUKLAR MÜSLÜMAN DEĞİL Mİ?
Panelden bu yana Türkiye ikiye bölündü. Bir yandan Erdoğan’a büyük alkış var. Çünkü, yukarıda özetlemeye çalıştığımız yöntemlerle millete, Erdoğan’ın İsrail’e tepki gösterebilen bir lider olduğu imajı çizildi!
Filistin’de çocuklar öldüğü için tepki gösteren Erdoğan’ın, ABD Bağdat’ta çocuk öldürürken neden sustuğunu kimse sormuyor Erdoğan’a bu atmosferde? Askerlerimizin başına çuval geçirilirken, nota isteyen kesimlere, “ne notası, müzik notası” mı diyen Erdoğan unutuldu bile! Yüz binlerce Müslüman’ın katledildiği Irak’ta, ABD daha başarılı olabilsin, daha çok öldürebilsin diye, TBMM’den tezkere çıkarmaya çalışıldığı da hiç hatırlanmıyor bugünlerde!
ERDOĞAN’A YANLIŞ YERDEN VURULUYOR!
Erdoğan’ı eleştiren kesimlerin bir bölümü ise resmen İsrailcilik yapıyor! Daha doğrusu İsrailci bazı özel kalemler, Tayyip Erdoğan’ı, “Hamasçı, batıya sırtını dönen Ortadoğulu” diye yaftalıyor! Bizim bazı “Laikçi” çevreler de, bu koroya kapılıp, İsrailcilik yapmış oluyorlar. Ortadoğulu olmak ayıpmış gibi… Ortadoğu bizim yaşam alanımız!
Erdoğan’ı Hamas’ın sözcülüğünü yapmakla suçlayan bu kesimler, (İsrail’in işgal politikası Hamas yokken de vardı!) Türk dış politikasının Yahudi Lobisi’ni kaybederek intihar ettiğini yazıp çiziyorlar!
Kaldı ki bu çevreler yıllardır, ABD’yi Ermeni ve Yahudi lobisinin yönettiği yalanını yazarak, emperyalist ABD devletini, Yahudi sermayesinin oyuncağı olan bir zavallı gibi göstermeye çalışıyorlar. Onlara göre, Yahudi Lobisi sayesinde, Türkiye Ermeni Lobisi’nin saldırısına direniyor yıllardır! Geçiniz! Lobi devleti değil, Devlet lobiyi kullanır!
CHP’den Tayyip Erdoğan’a yönelik eleştiriler de tutarsızdır. “Erdoğan samimi ise şunu da yapsın, bunu da yapsın” demek, politika üretememenin en doğal sonucudur! ABD’nin BOP Eşbaşkanı sıfatını taşıyan Tayyip Erdoğan’dan nasıl bir samimiyet beklenebilir ki?!
SONUÇ
Tayyip Erdoğan, kimi “laikçi-Arap karşıtı-İsrail yandaşı” çevrelerin korkmasına yer bırakmayacak kadar ABD ve İsrail politikalarına uyumludur! Bu uyum, BOP eşbaşkanlığı görevinden kaynaklanmaktadır. Erdoğan, ABD ve İsrail’le köprüleri atamaz. Çünkü Erdoğan’ı bizzat o koltuğa ABD ve İsrail getirmiştir.
Tayyip Erdoğan sadece, halkımızın özlediği “devlet adamı” rolünü, üstelik çok da kötü oynamıştır Davos’taki dramada…
Mehmet Ali Güler
KEDİDİR, KEDİ…
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 23/01/2009
Bugünkü Hürriyet Gazetesi’nin 22. sayfası biraz tuhaf olmuş. Sayfanın en üstünde Encümen-i Daniş grubunun toplantı haberi var. Okuyalım:
Encüman-i Daniş grubunun dünkü toplantısına gelen Eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, “Derin devlet diye bir şeyi kabul etmiyorum. Derin devlet nedir, o da belli değil” diyor.
Grubun başkanlığını yapan eski TBMM Başkanı Necmettin Karaduman ise “Derin devlet var ve hep olacak” diyor.
***
Sayfanın en altında ise Gül’ün son yemeğinden kalan “konuşuldu-konuşulmadı” haberi var.
Biliyorsunuz önceki gün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Yasama-Yürütme-Yargı” erklerinin temsilcilerini öğle yemeğinde buluşturmuştu. O yemeğe dair dün açıklama yapan Gül “Ergenekon’u konuşmadık” diyerek kızıyor ve ekliyor: “Görülen davaya ilişkin konuşulur mu, mahkeme başkanları, Cumhurbaşkanı, Başbakan hukuku çiğner mi?”
Devlet protokolünde Gül’den sonra gelen TBMM Başkanı Köksal Toptan ise “Türkiye’nin sorunları konuşulurken, temel ilkeler ekseninde bu konuya da temas ettik” diyor!
***
Daha tuhafı ise sayfanın hemen solunda…
Başbakan Yardımcısı ve hükümet sözcüsü Cemil Çiçek medyaya kızıyor: “Asıl önemli olan ve beni üzen Ergenekon soruşturması da dahil olmak üzere Türkiye’nin yaşadığı hassas süreçlerde medyanın; hakimlerden, savcılardan önce karar verip, mahkum edip, infaz etmesi. Bu hayatlara mı malolur, aileleri mi yıkar, ilgili kişilerin gururuyla mı oynar, kimsenin umurunda değil.”
***
En tuhafını ise dün akşam haberlerde izledim. Ekranda Erdoğan, yine bağırıp çağırıyordu. Ergenekon soruşturması konusunda herkesi uyarıyordu: “Kimse kendini bu davanın avukatı gibi görmesin; kimse de hükümeti bu davanın savcısı gibi göstermesin!”
***
Daha geçenlerde “Ben bu davanın savcısıyım” diyen kimdi?
***
Kedidir, kedi…
Mehmet Ali Güller
ABDULLAH GÜL, ERGENEKON SORUŞTURMASININ NERESİNDE?
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 21/01/2009
Abdullah Gül, yasama, yürütme ve yargı organlarının başkanlarını öğle yemeğinde topladı. “Ergenekon soruşturmasına ince ayar” amacıyla planlanan köşk yemeği 1.5 saat sürdü. Yemek sonrasında Cumhurbaşkanlığı makamından yapılan açıklama, tv ve günlük gazetelerin internet sayfalarınca “Köşk’ten usul uyarısı” başlıklarıyla duyuruldu. Açıklamada, yargının sorunlarının “samimi bir atmosferde” ele alındığı belirtildi!
Böylece, gittikçe medyadaki desteğini de yitiren Ergenekon soruşturmasına, Cumhurbaşkanlığı katından “usul”ünce müdahale edilmiş oldu! Böylece soruşturmanın aslında bir tertip olduğunu düşünmeye başlayan çevrelere de şu ince ayarlı mesaj verilmiş oldu: “Tamam gözaltı yöntemleri vs. iyi değil ama Ergenekon’un bir terör örgütü olduğuna inanmaktan sakın vazgeçmeyin!”
Peki Cumhurbaşkanı Gül, Ergenekon soruşturmasının neresinde?
Köşk yemeğiyle balansı bozulmaya başlayanlara kısa birkaç hatırlatma yapalım.
Danıştay saldırısından sonra, dönemin Başbakan Yardımcısı, Dışişleri Bakanı ve Terörle Mücadele Yüksek Kurulu Başkanı Abdullah Gül’e, bir şema geldi. Şemada, ilk 10 dalgada tutuklanan isimlerle, diğer dalgalarda tutuklanacak isimler yer alıyordu. Emniyet ve MİT yetkililerinin şemasını inceleyen Gül, Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan’ın ifadesine göre şu “açık talimatı” verdi: “Bana anlattıklarınızı delillendirip savcıya da anlatın, hepsi yakalansın, yargılansın”. (İsmet Berkan, Radikal, 4 Temmuz 2008)
Liberal aydınlarımıza göre Ergenekon soruşturmasında “usul” uyarısı yapan, demokrasi ve hukuk gözeten Gül aynen böyle söylüyor. Yani Gül hukukun çalışma yöntemi olan “delilden suçluya” değil de, “suçludan delile” yöntemini izliyor. Önce suçlular ‘belirleniyor’, sonra delillendiriliyor, sonra bir savcı bulunup anlatılıyor, sonra suçlular yakalanıyor, sonra da yargılanıyor. Aynen böyle olmadı mı? (İsmet Berkan’ın yazısının bugüne kadar yalanlanmadığını hatırlatalım.)
Polislere “delillendirin” yani “delil uydurun” ve gidip savcıya anlatın diyen Abdullah Gül’ü, bugün “usul uyarısı” yaptı diye yere göğe sığdıramayanlara hatırlatalım istedik…
Mehmet Ali Güller
YA HERKES İÇERİ, YA HERKES DIŞARI!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 16/01/2009
Kılıçların şangırtısı daha da kuvvetlendi.
Ergenekon tertibinin 10. dalgasıyla birlikte, gelişmeler derinleşti. Tertibi somut kanıtlarla çökertmesi beklenen Perinçek’in savunmasından hemen önce 10. dalga yapıldı. Aklıselim sahibi pek çok kesim, Perinçek’in savunmasının gündem altı yapılmaya çalışıldığını düşündü. Hemen sonrasında ise mahkemeye 1 hafta ara verildiği açıklandı. TRT’nin önceden bilebildiği kazı çalışmalarıyla geçen 3 günün sonunda, bu kez de ekranlara Tuncay Güney çıktı. Şimdiki yeni tartışma bu.
Bakalım Perinçek’in savunmasının öncesinde daha neler olacak?
Tuncay Güney’in, tüm ekranları kilitleyen “mülakat” kasetlerinde (yalnız, 2001’de kaydedildiği belirtilen kasetlerde zaman zaman 2005 olayları konuşuluyor!) ortaya çıkan bir “gerçek” var.
O gerçek ki; şimdiye kadar hasıraltı ediliyordu; MİT şemasında üstü karalanıyordu; savcılık mahkemeye göndermiyordu vs. İşçi Partili “sanık”ların avukatları kaç kez o şemanın açıklanmasını talep etmişti.
O “gerçeğe” göre, “Ergenekon Terör Örügütü”nün yöneticisi olduğu iddia edilen 12 kişilik çekirdekten 8’i belli! Tuncay Güney tek tek sayıyor kasette: Necip Torumtay, İsmail Hakkı Karadayı, Teoman Koman, Rasim Betir, Güven Erkaya, Nejat Müldür, Engin Hoş, Osman Özbek.
Diğer dördünü de zaten daha önce “yandaş medya”nın kalemşörleri yazmıştı…
Tuncay Güney’in ifadelerinin hukuken delil olamayacağını ülkenin tüm aklıselim sahibi hukukçuları söylüyor. Ama ipler, bu iddiaları amaçlarına araç yapanların elinde ne yazık ki… Dolayısıyla o yetki sahiplerine artık şunu söylemeliyiz:
Ya İsmail Hakkı Karadayı’yı da, Necip Torumtay’ı da, Teoman Koman’ı da, Rasim Betir’i de tutuklayın! Ya da Doğu Perinçek’i, Hurşit Tolon’u, Emin Gürses’i, Yalçın Küçük’ü serbest bırakın!
Tuncay Güney’i ciddiye alıyorsanız, ya zikrettiği her ismi içeri alın ya da içeri aldığınız her ismi serbest bırakın!
Mehmet Ali Güller
KINAMAK İSRAİL’İ DURDURMAZ, YAPTIRIM ŞART!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 06/01/2009
İsrail, ABD emperyalizminin açık desteğiyle yine Ortadoğu’yu kana bulamaktadır. ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’nin yeni aşaması gereği, şimdi de İsrail’i Filistin halkının üzerine sürmüştür.
Günlerce hava harekatıyla hedef gözetmeksizin Gazze’yi füze saldırısı altında tutan İsrail, ardından da kara harekatıyla Filistin topraklarını işgal etmiştir.
Dünya halkları Gazze’yi işgal eden İsrail’i kınamakta, protesto etmektedir. Halkların bu tepkisi, devletleri de kınamaya sevketmektedir; hükümetleri de İsrail karşıtı protesto dolu açıklamalar yapmak zorunda bırakmaktadır. Ancak tüm bu kınamalar, protestolar ABD destekli İsrail’i durduramamaktadır. Çünkü kınamak İsrail’i durdurmaz, yaptırım şart! Kınamak, protesto etmek, yüzlerce Filistinli bebeğin yaşamasını maalesef sağlamıyor!
KİM İSRAİL, KİM FİLİSTİN DOSTU?
Olan biten karşısında timsah gözyaşı dökenleri halkımız iyi ayırt etmelidir!
TBMM’deki dostluk grubu üye sayısı bile gerçeği göstermektedir! Türkiye-İsrail Dostluk Grubu’nun 361 üyesi varken; Türkiye-Filistin Dostluk Grubu’nun sadece 60 üyesi vardır! AKP’nin 340 milletvekili olduğunu da hatırlatalım!
İş lafa geldi mi “Müslüman kardeşliğini” ağzında düşürmeyenlerin daha 5 yıl önce, 2004’ün Ocak ayında, ABD’de Amerikan Musevi Komitesi’nden “cesaret ödülü” aldığını unutmayalım! Amerikan Musevi Komitesi, İsrail’e hizmet edenlere verdiği bu ödülü, 2004 yılında ilk defa Yahudi olmayan bir isme, Tayyip Erdoğan’a vermişti!
İsrail’le en çok anlaşma imzalayanların, “Müslüman kardeşliği” edebiyatı yapmaya hakkı yoktur!
İsrail dostu AKP milletvekillerine soruyoruz: 1996 tarihli Türkiye – İsrail silah modernizasyonu anlaşmasının altında Abdullah Gül’ün imzası yok mu?
“HEDEF FİLİSTİN DEĞİL” YALANI
Bir kısım Amerikanperver çevre ise utangaç bir şekilde İsrail’i haklı çıkarmaya çalışıyor. İsrail, Filistin’i değil, sadece Hamas’ı hedef alıyormuş; İsrail El Fetih’i değil, sadece Hamas’ı hedef alıyormuş! Yalanlarını yüzlerine çarpıyoruz! Hamas kaç yılın örgütü? 20 yıl önce Hamas mı vardı? Daha dün, Filistin Devlet Başkanı ve El Fetih’in lideri Yaser Arafat’ı, Ramallah’ta kuşatıp öldüren İsrail değil miydi?
“Hamas ateşkese uymuyor” ve “Hamas uluslararası hukuka uymuyor” gibi yalanlar da bizzat ABD ve İsrail tarafından üretilen ve İsrail’in Gazze’yi işgalini haklı göstermek için uydurduğu psikolojik savaş yalanlarıdır.
“HAMAS ATEŞKESE UYMUYOR” YALANI!
Ateşkes’i bozan Hamas değil İsrail’dir! İsrail, 4 Kasım’da yaptığı sınır saldırısında 6 Hamas militanını öldürerek, ateşkesi bozan taraf olmuştur!
Kaldı ki, İsrail İstihbaratı Shin-Bet’in 23 Aralık’ta İsrail kabinesine verdiği bilgiye göre Hamas her şeye rağmen ateşkesin uzatılmasını istedi. Ama Ateşkes anlaşmasında olan ve İsrail’in uymadığı iki konuda ısrarcı oldu Hamas. Nedir anlaşmada olan ama İsrail’in uymadığı bu iki madde? Ambargonun kaldırılması ve ateşkesin Batı Şeria’da da uygulanması. Böylesi bir gerçeği atlayan “bir kısım medya”, “İsrail’in sivilleri öldürmesini kınıyoruz ama Hamas da ateşkese uymuyor” yalanıyla okurlarını yönlendirmeye çalışıyor günlerdir.
İsrail’in yıllarca süren işgalleri boyunca 380 km karelik alana sıkışıp kalan 1.5 milyon Filistinli’nin yaşadığı Gazze tam bir abluka altında. İnsanlar ekmek için yer altı tünelleri kullandı yıllarca. Mısır’ın Refah sınır kapısı bile ABD ve İsrail baskısı nedeniyle kapalı. Elbette ambargonun kaldırılmasını talep edecek Hamas!
“HAMAS ULUSLARARASI HUKUKA UYMUYOR” YALANI
Bir de İsrail Dışişleri Bakanı Livni’nin ağzından “Hamas uluslararası hukuka uymuyor” yalanına sarılanlar var. Hangi uluslararası hukuk? 1972’den bu yana BM Güvenlik Konseyi’nde İsrail aleyhine çıkarılmak istenen 44 tasarıyı ABD veto etmedi mi?
Daha önceki gün, İsrail’in Gazze’yi işgaline karşı protesto metni yayınlamak isteyen Güvenlik Konseyi’nde yine veto hakkını kullanmadı mı ABD?
İsrail’in 2004’ten beri süren Gazze operasyonlarını sonlandırması için hazırlanan 5 tasarıyı ABD engellemedi mi?
“Hamas uluslararası hukuka uymuyormuş”! Sevsinler yalanınızı! ABD uluslararası hukuk içinde mi işgal altında tutuyor Irak’ı?
ARAP DEVLETLERİ AKILLARINI BAŞLARINA ALSIN!
Ya Araplara ne demeli? ABD’nin Irak’ı işgali karşısında birlik olamayan Araplar, Filistin işgali karşısında İsrail’e karşı yine “kınama ve protesto”yla mı yetinecekler? İsrail’le gizli anlaşmaların üzerinde oturan yöneticilerini daha ne kadar sırtlarında taşıyacaklar? Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ABD ve İsrail karşısında birer birer kırılmayı mı bekleyecekler?
ANLAŞMALAR İPTAL EDİLMELİ
İsrail’i kınamak ve protesto etmekle yetinmemeli; hükümeti İsrail’e karşı yaptırım uygulamaya zorlamalıyız!
İşte uygulanması gereken yaptırımlar:
– İsrail ve efendisi ABD ile tüm askeri ve diplomatik ilişkiler,İsrail geri çekilene kadar dondurulmalı!
– İsrail ile yapılan tüm açık ve gizli anlaşmalar iptal edilmeli!
– Büyükelçimiz geri çağrılmalı!
– ABD ve İsrail mallarına yüksek gümrük kotaları uygulanmalı ve bu mallar kullanılmamalı!
ABD PLANI!
9 Ocak’ta Filistin Devlet Başkanı’nın görev süresi doluyor; 10 Şubat’ta da İsrail seçimleri var. Bu konjonktürde, bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyoruz.
Dünyaya “demokrat” olarak yutturulan, dışı siyah içi beyaz Barack Obama’nın “Kudüs, İsrail’in bölünmemiş başkenti olacaktır” sözünü lütfen iyi okuyunuz!
Mehmet Ali Güller
CUMHURİYET’İN BİR KALESİ DAHA DÜŞTÜ
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 30/12/2008
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’ne Başbakan Erdoğan’ın aile doktorunu atadı.
Erdoğan’ın aile doktoru Prof. Dr. Yunus Söylet, İstanbul Üniversitesi rektörlük seçimlerinde 2. olmuş, ancak Yusuf Ziya Özcan’ın başkanlığındaki YÖK tarafından Cumhurbaşkanı’na 1. sırada sunulmuştu.
YÖK Başkanlığına getirtilen Yusuf Ziya Özcan’la yeni rektör aynı siyasal atmosferi solumuş isimler. 2007’de YÖK, 2008’de de en köklü üniversite böylece “ele geçirilmiş” oldu!
***
Seçimden bu yana pek çok kesim, “İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” havasında… Hatta DİSK bile Cumhurbaşkanı Gül’e atama öncesi mektup yazarak, YÖK’ün 1. sırada gönderdi Prof. Dr. Yunus Söylet’i değil, seçimlerde 1. olan Ali Akyüz’ü tercih etmesini rica etmişti!
“İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” moral çöküntüsündeki tüm kesimlere şunu söylemek gerekir: Siz İstanbul Üniversitesi’ni 2004 Eylül’ünde zaten kaybetmiştiniz!
Eylül 2004’te, “Laik” YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç ve ekibinin kararıyla ve Cumhurbaşkanı Sezer’in onayıyla, İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alendaroğlu, rektörlükten alınmıştı!
Bugün, “İstanbul Üniversistesi’ni de kaybettik” diyenlerinin içinde, Alemdaroğlu’nun görevden alınmasını alkışlayanlar bile vardı!
Hadi alkışlayanları geçelim ama bugün gelinen süreçten en fazla, o gün bu karara direnmeyenler sorumludur! O gün direnmeyenlerin, bugün, “İstanbul Üniversitesi’ni de kaybettik” demek dışında yapacakları bir şey kalmamıştır!
Cumhuriyet’le hesaplaşma işte böyle oluyor: Önce Alemdaroğlu görevden alınır. Buna direnmesi gereken kesimler, Prof. Dr. Mesut Parlak’ın geçiş rektörlüğü sürecinde etkisiz hale gelir-getirilir. Sonra da “aile doktoruyla” son darbe vurulur.
Başbakan Erdoğan, bir süre sonra “türban meselesini ulemaya” ciddi ciddi sorabilecek hale gelecek!
***
Gelelim İstanbul Üniversitesi’nin başına getirtilen Prof. Dr. Yunus Söylet’le ilgili ilk bilgilere.
Prof. Dr. Söylet, Başbakan Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde aile hekimliğini yapmıştı. (Nitekim, Erdoğan’ın Belediye Başkanlığı günlerinde çevresinde olan hemen herkes, şu anda bu devleti yönetir pozisyonlarda.)
Prof. Dr. Söylet aynı zamanda, Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanı iken kurduğu Sıcak Yuva Vakfı’nın da halen başkanlığını yürütüyor. Tayyip Erdoğan, vakfın, aynı zamanda mütevelli heyeti başkanı.
Prof. Dr. Yunus Söylet, İstanbul Tabip Odası seçimlerinde de AKP’nin desteklediği “Hekim hakları Platformu” listesinin de başında yer almıştı; 7 Eylül 2007’de de, yine Abdullah Gül tarafından, YÖK Genel Kurul üyesi olarak atanmıştı!
Prof. Dr. Söylet, aynı zamanda, “Türbana özgürlük” bildirisinin de mimarlarındandır.
Sonuç olarak AKP, YÖK’ten sonra İstanbul Üniversitesi’nde de etkin hale gelerek, önemli bir Cumhuriyet kalesini daha düşürmüştür!
Ya direneceğiz, ya seyredeceğiz!
Mehmet Ali Güller
CUMHURİYET ELDEN GİDİYOR!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 26/12/2008
“Yargıda Yükesk gerilim” manşetlerini, “Yargı birbirine girdi” yorumlarını okumuşsunuzdur. Emperyalist ABD’nin yönlendirdiği, ortaçağ kafasının Türkiye’yi getirdiği nokta işte burasıdır. Devletin kurumları arasında da, kurumların yöneticileri arasında da “bölünme” vardır.
Gündemi kaçıranlar için kısa bir özet yapalım.
Yüksek Seçim Kurulu, kapatılan Giresun’un Kovanlık Belediyesi’nin başvurusunu sonuçlandıran Danıştay kararına dayanarak, kapatılan 863 belde belediyesine yerel seçime girme izni verdi.
Başbakan Erdoğan ise bunun üzerine, şu tahrik dolu açıklamayı yaptı: “Türkiye’de demek ki, ikinci bir Anayasa Mahkemesi daha çıktı…”
Mesajı alan Anayasa Mahkemesi’nin hukukçu olmayan Başkanı Haşim Kılıç, “Anayasa Mahkemesi kararlarının herkesi bağlayacağını, mahkemenin öngörmediği bir sonucun çıkarılmasının ihlal anlamına geldiğini” söyleyerek Danıştay’ı hedef aldı.
Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesinden 8’i ise ortak imzalı bir açıklama yaparak, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın sözlerinin mahkeme görüşü olarak kabul edilemeyeceğini ilan ettiler! 8 Anayasa Mahkemesi üyesi 149. Maddeye haklı olarak dikkat çektiler: “Anayasa’nın 149. maddesine göre, Anayasa Mahkemesi, Başkan ve on üye ile toplanır, salt çoğunluk ile karar verir. Bu bağlamda, belirtilen usule uyularak yapılmayan açıklamalar Mahkeme görüşü olarak kabul edilemez.”
Danıştay da ertesi gün, kendilerini Anayasa’yı ihlal etmekle suçlayan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ı topa tuttu. Danıştay, Kılıç’ın yetki ve sorumluluğunu aşarak talihsiz bir beyan verdiğini belirtti.
Başbakan Erdoğan’ın “iki Anayasa Mahkemesi mi var?” diye sorarak kurumlar arasına soktuğu kama, yüksek yargıya bu görüntüyü verdi!
50 yıldır Cumhuriyet’i adım adım kemiren zihniyet, son 6 yılda kurumları ele geçirme noktasına gelmiş ve kurumlar içinde, kurumların yöneticileri içinde bölünme olmuştur!
CHP lideri Baykal’ın, olan biteni “hukuka yakışır mı böyle şeyler” şeklinde yorumlaması ise, asıl trajik olan durumdur!
Olan bitenin tek sonucu vardır.
Cumhuriyet elden gidiyor!
Anayasa’ya aykırı bir şekilde 3 Kasım 2002 seçim pusulasına girerek yola çıkan Tayyip Erdoğan, Anayasa’ya vere veriştire, bu noktaya gelmiştir.
Bu durumdan, Erdoğan’ı 3 Kasım seçimlerinden sonra sanki Başbakan olmuş gibi Çankaya’da kabul eden dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de, seçilebilmesi için Anayasa değişikliğine omuz veren CHP lideri Deniz Baykal da sorumludur. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Em. Org. Hilmi Özkök de hala “şiir gibi” ahenkli açıklamalarla yandan destek vermeyi sürdürüyor!
Gidişat karşısında yorum yapan bir Bektaşi de şöyle sesleniyor: “Çankaya’yı aldılar, TBMM’yi aldılar, Hükümeti aldılar, Emniyet’i aldılar, Dışişleri’ni aldılar, YÖK’ü aldılar, Üniversitelerin rektörlüklerini birer birer aldılar, Yargı’nın bir bölümünü aldılar, Valilikleri aldılar, Kaymakamlıkları aldılar, Karayollarını aldılar, Hastaneleri aldılar, Karayollarını aldılar… Bir tek hapishaneleri alamadılar. Hapishaneler bizimdir!”
Mehmet Ali Güller
ÖZKÖK VE SEMBOLLER
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 25/12/2008
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, bugünkü makalesinde ABD’nin kukla devletine sembollerle açık destek vermiş.
“Bugünkü manşetleri merak ediyorum” başlığını atan Özkök, Irak Başbakanı Maliki’nin Türkiye ziyaretini izleyen bir muhabirin kamerasında Kürdistan yazdığını belirtiyor ve “bu fotoğrafı acaba hangi gazete manşete taşıyacak” diye soruyor.
Ve ardında semboller uzmanı Özkök, yıllar öncesine dönüp tanık olduğu bir olayı anlatıyor. Anekdota göre, yıllar önce Atina’yı ziyaret eden Bulgaristan Başbakanı’nın uçağının kuyruğunda Makedonya’yı simgeleyen güneş varmış. Yunanistan bu durum üzerine Bulgaristan Başbakanı ve uçağını geri yollamış!
“Türkler için Kürdistan ne anlama geliyorsa, Yunanlılar için de Makedonya isminin o anlama geldiğini” belirten Özkök, her iki kelimenin de tabu olduğunu söylüyor. “Tabulara takılıp kalmak da, herkese zarar veriyor” iddiasındaki Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni sözlerini şöyle sürdürüyor: “Yaşayarak öğrendik ki, tabular yakılıp belli bir anlayış noktasına gelinince, tarihin biriktirdiği sorunların çözümü yolunda ciddi adımlar atılabiliyor.”
Özkök’e göre “K. Irak’tan gelen haberlere bakılırsa, PKK sorununun çözümü için işbirliği zemini oluşmak üzere”!
Bu nedenle “Makedonya refleksi”nden kurtulup, “Kuzey Irak Kürt Yönetimi”yle, PKK’yı bitirmek için anlaşmalıymışız!
Özetle aktardığımız bu makaleyle Ertuğrul Özkök, AKP ve devletin bazı kurumlarınca “kabul” noktasına getirtilen bir projenin son aşamasını dillendiriyor.
Buna göre Türkiye, ABD’nin dayattığı Kukla Devlet’i, PKK havucu üzerinden kabul etmeli!
ABD, AKP üzerinden sonuç alamadığı “Kürdistan” projesinden, son iki yılda yeni bir çizgi izlemiş; “Ya Kukla Devleti kabul edeceksin, ya da sana rağmen, seni parçalayacak şekilde kuracağım” demiştir.
En başında beri bu noktaya geleceğimizi görerek hep şu formülü savunmuştuk: “Ya Türkiye Irak’ın kuzeyine girecek, ya da Kuzey Irak Türkiye’ye girecek!” 3 Kasım 2002 seçimleri bile bu “ABD’den önce ön alma harekatını” engellemek için yapılmıştı.
Gelinen bu aşamada, ABD, AKP’nin beceremediğini, başka kuvvetlerini de devreye koyarak ilerletmiştir. Kukla Devleti Türkiye’ye dayatmak ve “tanıtmak” için, önce PKK’yı yeniden eylemlere başlatmış; içerde “çözüm” psikolojisi uygulayıp, kamuoyunu hazırlamış; ardından PKK’ya karşı “ortak mücadele” adı altında “Irak’ın kuzeyindeki yönetimle” temasa zorlamış; devletin bazı kurumlarına da “PKK’ya karşı Kukla Devleti tanıma” formülünü kabul ettirmiştir! Maalesef!
Türk Devleti’nin eskiden kırmızı çizgisi olan bu durum, AKP’yle aşındırıla aşındırıla bu noktaya kadar gelmiştir. 2002 öncesi TBMM’nin aldığı “Kukla devleti savaş nedeni” sayma kararını bile şimdilerde kimse hatırlamıyor.
Kukla Devlete en çok direnen TSK bile Ergenekon operasyonu üzerinden geri adım atmaya zorlanmış durumdadır.
“Makedonya , Kürdistan” benzerliğini kuran Ertuğrul Özkök, Makedonya’nın kurulması gibi Kürdistan’ın da kurulacağını anlatıyor aslında sembollerle.
Ama unuttuğu bir şey var. Semboller elbette önemlidir ama tarihi bu coğrafyada semboller değil, Türk milleti yapar! “Türk ve Kürt” binlerce yıllık kardeşliğini, asla ABD projesine teslim etmeyecektir!
AKP’nin ABD eliyle halkımız üzerinde yarattığı ideolojik tahribattan yılmamalı, bu tahribatın uygulanacak bir milli stratejiyle ortadan kaldırılabileceğine olan güvenimizi, kararlılığımızla pekiştirmeliyiz!
Mehmet Ali Güller
GÜL’ÜN KÖKENİ DEĞİL, AMERİKANCILIĞI TEHLİKE!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 21/12/2008
Kendilerine “aydın” sıfatı takılan bir grup Soros’çu; “Ermenilerden özür diliyoruz” bildirisi kaleme aldı. Bir grup Büyükelçi de başka bir bildiri kaleme alarak Soros’çulara tepki gösterdi. İşçi Partisi’nden MHP’ye, TGB’den Genelkurmay Başkanlığı’na kadar pek çok milli kesim ve kurumdan da Soros’çu girişime tepki geldi.
Ancak tüm bu haklı ve doğru tepkileri gündemden düşüren değerlendirme CHP’den geldi. CHP milletvekili Canan Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül’ün bu girişime “Her türlü görüş açıkça tartışılabilmelidir. Bu devlet politikasıdır” diyerek “tarafsız” kalmasını, Gül’ün anne tarafından Ermeni kökenli olmasına bağladı.
Arıtman her ne kadar partisinin köken ayrımı yapmadığını söylese de; bu yaklaşım pek çok çevrenin tepkisini çekti ve “haklı ve doğru” tepkilerin yerine, Arıtman açıklamaları doldurdu medyayı…
Cumhurbaşkanlığından da üstü üste her gün açıklama yapılır oldu. Gül, son yaptığı açıklamada, sırasıyla, “Müslüman ve Türk” olduğunu ispatlamaya çalıştı.
CHP’Lİ ARITMAN, İKİ KERE YANLIŞTIR!
CHP’li Canan Arıtman niyet bakımından haklıdır, doğru noktada konumlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni Anayasal görevi gereği korumak ve kollamakla mükellef Cumhurbaşkanı, elbette Türkiye karşıtı girişimlere tepki göstermelidir. Bu görevi yerine getirmeyen Gül, elbette anamuhalefet partisince, milletvekillerince, topyekun milletçe protesto edilmelidir; ancak bunu yapmamasını etnik kökenine bağlamak iki kere yanlıştır!
1) Bu değerlendirmeyi yapan Canan Arıtman’ın partisinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eşsiz bir bilimsel tanım yapmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”
Büyük önder, bu yaklaşımı nedeniyle bir devrime önderlik edebilmiş; batan bir imparatorluğun ve saltanatın ümmetini millet yapabilmiş; Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı verebilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiştir.
2) Gül’ün etnik kökeni nedeniyle Türkiye karşıtı hamlelere sessiz kaldığını söylemek, esas meseleyi milletten gizlemek demektir.
22 Temmuz darbesi sonrası Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Gül, Başbakanlığı döneminde ABD’yle yaptığı hizmet sözleşmesi gereği “özür kampanyasına” karşı “sessizdir”!
Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la, 3 Nisan 2003 günü Ankara’da “2 sayfalık, 9 maddelik gizli bir plan yaptığını” itiraf etmiştir. Gül bu itirafı, 24 Mayıs’ta, Vatan Gazetesi’nden Sedat Sertoğlu’yla söyleşisinde ağzından kaçırmıştır: “Ben bu gezileri yapmadan önce şimdi senin oturduğun koltukta (Eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki… Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”
ANLAŞMA MI, HİZMET SÖZLEŞMESİ Mİ?
Gül’ün ağzından kaçırdığı anlaşma, aslında anlaşma mıdır, hizmet sözleşmesi midir? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, başka ülkelerle anlaşmaları belirli hükümlere bağlar. Bakanlar Kurulu’nun, TBMM’nin ve Cumhurbaşkanı’nın onayı, kararı, imzası olmayan bir sözleşme anlaşma değil, olsa olsa hizmet sözleşmesidir!
İŞTE 9. MADDE
Gül’ün ağzından kaçırdığı ama içeriğini daha sonra açıklamadığı bu hizmet sözleşmesini daha sonra İşçi Partisi açıkladı. Buna göre gizli hizmet sözleşmesinin 9. Maddesi şöyle: “Ermenistan’a yönelik kısıtlamaların kaldırılması”
Bu hizmet sözleşmesinde yer alan 9. Maddenin adım adım nasıl geliştirildiği belleklerdedir;
AKP ADIM ADIM İLERLEDİ!
Gül’ün Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, 2002 seçimlerinin hemen ardından, “Erivan’la ilişkileri normalleştirmeye hazırız” mesajı verdi AB’ye…
Başbakan Gül, 3 Nisan 2003’te ABD Dışişleri Bakanı Powell’a, yukarıda belirttiğimiz 9. Madde sözünü verdi.
Emekli büyükelçi İlter Türkmen’in içinde yer aldığı Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu, uluslar arası bir hukuk komisyonuna başvurmuş ve bu firma da “Ermeni soykırımı vardır” denilen bir rapor hazırlamıştır. Rapor, 2003’te yayımlanmıştır.
2004’te Washington’u ziyaret eden Başbakan Erdoğan, ABD’ye gümrük sınır kapısının en kısa sürede açılacağı sözünü verdi.
Başbakan Erdoğan, 8 Mart 2005’te, CHP Genel Başkanı Baykal’la yaptığı basın toplantısında Ermeni iddialarını kastederek “Türkiye, iktidarıyla, muhalefetiyle tarihiyle yüzleşmeye hazırdır” diye konuştur.
Gül ve Erdoğan, 2005’teki çeşitli açıklamalarında, “Ermeni meselesi için ortak bir komisyon kurulmalı ve bu mesele tarihçilere bırakılmalı” dedi.
Gül, 28 Mart 2007’de, Washington Times gazetesinden yayımlanan makalesinde, “Türk-Ermeni komisyonu kurulsun. Bu komisyon Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için olumlu bir hava yaratacaktır” dedi.
29 Mart 2008’de, Van’ın Akdamar Adası’ndaki Ermeni Kilisesi, büyün şaşaayla, Başbakan Erdoğan tarafından açıldı. Hafta boyunca, medya aracılığıyla milletimize psikolojik savaş uygulandı.
GÜL’ÜN 3. MADDELİK MUTABAKATI
Gül, maç izleme bahanesiyle 6 Eylül 2008’de Erivan’a gitti ve muhatabıyla 3 maddelik bir mutabakata vardı. Buna göre belirli bir zaman diliminde sınır kapısı açılacak, ortak tarih komisyonu kurulacak, ekonomik ve bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi konusunda ortak çalışmalar geliştirilecek.
İŞTE AB’NİN ROLÜ!
Fransız Hükümeti, “Ermenilere soykırım yapılmamıştır” demeyi suç sayan yasa teklifini senato gündemine neden almadığını 3 Aralık 2008’de şu sözlerle açıkladı: “Abdullah Gül’ün Erivan ziyareti üzerinden Türkiye bir ‘bellek çalışması’ yapmaya başladı, bunun cesaretlendirilmesi gerekir!”
Ve cesaret alan Soros’çu “aydınlar” özür dileme kampanyasını başlattılar!
İlk tebrik de Amerika Ermeni Asamblesi’nden geldi. Asamblenin direktörü Bryan Ardouny, “bu özür, bir ilk adım ve kaçınılmaz olarak Türkiye’nin, soykırım geçmişiyle yüzleşmesi sonucunu ortaya çıkaracak” dedi.
GÜL’ÜN İBRETLİK AÇIKLAMASI!
Abdullah Gül de, 16 Aralık’ta şöyle dedi: “Türkiye, görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir ülke. Herkes görüşlerini açıkça ortaya koyuyor. Sorunların, problemlerin olduğu komşularımızla sorunları konuşarak çözmek kararlılığındayız, bu mümkün. Problemlerin devam etmesinin kimseye bir yararı yok. Bizim devlet olarak tavrımız, tüm komşularımızla ilişkilerimizi, en iyi noktaya getirmek, tüm komşularımızla güven, istikrar temin etmek ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini temin etmek. Bunun yolu da buradan geçer.”
Şu kısa özet bile tek bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermeni kökenli olduğu için değil, sınıfsal karakteri gereği ve ABD’yle hizmet sözleşmesi imzaladığı için Türkiye karşıtı girişimlere sessiz kalıyor, dahası destek veriyor!
MEHMET ALİ GÜLLER