Posts Tagged Tayyip Erdoğan

DERSHANE SAVAŞININ PERDE ARKASI

Atılan şu başlıkların tamamı doğrudur: “AKP ile Cemaat arasında kılıçlar çekildi”, “AKP-Cemaat kavgasında yeni boyut: Dershaneler”, “Medyada AKP-Cemaat savaşı patladı” vs…

Ama bu gerçekten daha önemli ve siyaseten çok değerli bir başka gerçek daha var. O gerçeğe geleceğiz ama önce savaşın bu seferki muharebesine göz atalım.

ERDOĞAN’A FİRAVUN BENZETMESİ

AKP ile Cemaat arasında, daha doğrusu Erdoğancılarla Gülenciler arasında büyük bir savaş var. Bu savaş Gülencilerin Erdoğan’a kadar uzanabilecek MİT’e operasyonuyla şiddetlendi, ardından Erdoğancıların Gülencileri Emniyet ve Yargı’da tırpanlamaya başlamasıyla yeni cephelere uzandı.

Savaşın yeni cephesi artık dershaneler. Bu cephe, Cemaat açısından o kadar kıymetli bir cephe ki, var güçleriyle savunuyorlar. Hatta AKP içindeki güçlerini de kullanıyorlar.

Örneğin AKP Milletvekili İdris Bal’ın açıklamaları, hem savaşın hangi boyutta olduğunu göstermesi bakımından hem de hangi tür silahların çekilmiş olduğunu resmetmesi bakımından önemli. Bal, “dershaneler kapatılamaz, yer altına iner ve varlığını sürdürür” diyerek pes etmeyeceklerini belirtiyor. Hatta Bal, dershanelerin kapatılmasının teröre hizmet edeceğini bile söylemekten çekinmiyor.

Benzer ağırlıkta suçlamaları Erdoğancılar da yapıyor.

Ama en ağırını bizzat Fethullah Gülen dile getirdi ve Erdoğan için firavun, karun, tiran benzetmeleri yaptı!

ALTIN NESİL, KİNDAR NESİL KAVGASI

Peki dershaneler neden bu kadar değerli?

Kuşkusuz işin parasal boyutu var. Hatta Cemaatçilere istihdam sağlaması boyutu da var. Ama daha önemlisi dershanelerin Cemaat için karargâh olmasıdır, örgüt olmasıdır, altın nesil yetiştirme merkezi olmasıdır.

Cemaat için dershaneler, emniyete, mülkiyeye, yargıya, yani devlete girme ve yerleşme merkezleridir.

Erdoğan ise “paralel devlet” dediği Cemaat’in bu imkânını artık elinden almak istiyor.

Yani ortada aslında devlete egemen olma mücadelesi var: Gülen’in altın nesli mi, Erdoğan’ın kindar nesli mi?

EĞİTİMİN KARŞI-DEVRİMDEKİ ROLÜ

11 yıllık AKP iktidarında en çok değişen bakan, Milli Eğitim Bakanıydı. Ayrıca en çok bu bakanlığın programı değişti. Sınav sistemleri defalarca değişti. Okula başlama yaşları bile değişti.

Peki neden? Yukarıdan baskıyla toplum muhafazakârlaştırılırken, aşağıdan da “kindar nesil” yetiştirmek için.

Tamam, Kemalist Devrim bir karşı devrimle bastırıldı, Cumhuriyet 2007’de yıkıldı, kurumlar teker teker ele geçirildi ve dönüştürüldü. Peki ya toplum, halk, millet?

İktidar, yıktığı Cumhuriyet’in üzerine yeni bir rejim inşa ederken, aynı zamanda toplumu da dönüştürmeyi sağlayamazsa, kesin başarı elde edemez; muharebeleri kazanır ama savaşı kaybeder!

ANITKABİR’DE GÖRÜLEN İKTİDAR SEÇENEĞİ

İşte başta söylediğimiz siyaseten daha değerli olan asıl gerçeğe gelmiş bulunuyoruz.

Tamam, AKP ile Cemaat savaşıyor, tamam bir mevziyi ele geçirmek için kılıçları çekmiş durumdalar. Ama asıl önemli olan en son 10 Kasım’da, Anıtkabir’de ortaya çıkan iktidar seçeneğidir.

O seçenek belirdikçe, Cumhuriyet karşıtı koalisyon dağılmaktadır. O seçeneğin gücü sergilendikçe koalisyon ortakları birbirine düşmektedir.

Cumhuriyet’in yeniden inşası sürecinde, Türkiye açısından asıl önemli olan bu gerçektir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Kasım 2013

Reklamlar

, , , ,

Yorum bırakın

TAYYİPOKRASİ

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, Barzani’nin televizyonu Rudaw TV’de şöyle diyor: “Bugün yaptıklarımızı 2003’te yapsaydık, partimiz kapatılırdı.”(Hürriyet, 12 Ekim 2013)

2003’te suç olan, bugün suç olmaktan çıkmadı kuşkusuz…

Bugün değişen, AKP’nin o suçu iddia edecek Cumhuriyet savcılarını ve o suçu karara bağlayacak hâkimleri ağır baskı altına almış olmasıdır. Hatta o koltuklara, suça suç demeyen savcı ve hakimleri oturtmuş olmasıdır.

Biliyorsunuz, AKP’nin bundan önceki 12 Eylül paketinde yer almıştı: Hâkim ve savcıları ağırlıklı olarak Erdoğan seçecekti, Danıştay üyeleri artırılarak Erdoğan’ın seçtikleri çoğunluk olacaktı, vs.

Demokrasi diye yutturmaya kalktıkları bu uygulamalar, kuşkusuz Tayyipokrasi rejiminin köşe taşlarıydı.

BAŞ YARGIÇ: ERDOĞAN

2003’te suç olan, bugün olduğu gibi, 2007’de de suçtu ve biliyorsunuz Anayasa Mahkemesi o suçu saptadı, karara bağladı ama uygulayamadı. Zira 11 üyenin 6’sı buna cesaret etmiş ve fakat yine AKP’nin çıkardığı yasa nedeniyle artık 7 cesur adam gerekmekteydi!

Artık 6 cesur adam da yok, hatta Hüseyin Çelik, “Hüseyin Ç. Bir Ankara faciası” kıvamında yargıya el koyduklarını da Rudaw TV’de açık açık söylemektedir: “Şimdilik PKK ve KCK’lilerin serbest bırakılması mümkün değildir. PKK silahı bırakırsa biz de bu konuyu konuşuruz.” (Hürriyet, 12 Ekim 2013)

Hâkim adına konuşan, hâkim adına şimdiden karar veren ve PKK ile açıkça pazarlık yapan bu kafa, Balyoz davası nedeniyle Yargıtay’a yapılan eleştirilere ise “demokrat” maskesiyle karşı çıkabiliyor: “Yargımıza bu şekilde yaklaşımı yakıştırmamalıyız.” (Hürriyet, 12 Ekim 2013)

TAYYİPOKRASİ’NİN KORKUSU: MİLLİYETÇİLİK

Artık Tayyipokrasi rejimindeyiz ve bu rejimde cehalet ile tehdit yan yanadır. Kanıtı ise Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Artık ulusalcı mulusalcı yok, millet gerçeği var” sözleridir. (12 Ekim tarihli gazeteler)

Ulusalcılığın ve dolayısıyla ulusun olmadığını ama milletin olduğunu söyleyebilmeyi, dilde karşı-devrim diye bile adlandıramıyoruz. Ama anlıyoruz ki, Atlantik’in dayattığı ve daha önce Henri BarkeyFethullah Gülen ikilisi tarafından dile getirilen “ulusalcılıkla mücadele”  artık Tayyipokrasi rejiminin önündeki tek hedeftir.

Zira Tayyipokrasi bilmektedir ki, kesin hâkimiyet, ancak ulusalcılığı-milliyetçiliği alt ederek sağlanır!

Bu nedenle ulusun, “artık ulusalcılık mulusalcılık yok” diyen Tayyip Erdoğan’a 29 Ekim’de yanıt verecek olması, artık daha da dikkat çekici bir gelişme olarak tarihteki yerini alacaktır.

ABD GEZİ’NİN DEĞİL, AKP’NİN ARKASINDA

Tayyipokrasi sadece cehalet ve tehdit rejimi değildir elbette. Aynı zamanda bir korku rejimidir ve korktuğu için kokutmaya çalışan bir rejimdir.

Bunun yeni kanıtı ise Bakan Ali Babacan’ın ABD’de ettiği şu laflardır: “Bazı arzular, istekler, endişeler, korkular dile getirdiler. Onları daha iyi anlamaya konsantre olduk.”

Acaba Babacan ve bekçisi olduğu Tayyipokrasi rejimi kimi daha iyi anlamaya konsantre oldu? Onu da Bugün gazetesi başlıktan vermiş: “Gezi gençliğini anlamaya çalışıyoruz.” (Bugün, 12 Ekim 2013)

Gençliğe Türkiye’de zulmeden AKP’nin, ABD’de anlamaya çalışması sadece mizaha örnek değildir, aynı zamanda şu gerçeği kanıtlar: İddia etikleri gibi Gezi eylemlerinin arkasında faiz lobisi, Yahudi lobisi ve ABD yok, Zira ABD, hesap verdikleri makam olarak kendilerinin arkasındadır!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Ekim 2013

, , , ,

Yorum bırakın

GEZİ’Yİ EZME EMRİNİ KİM VERDİ?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Gezi eylemleriyle ilgili yaptığı açıklamalar, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere AKP üst yönetiminde büyük rahatsızlık yarattı, yaratıyor. İşte o açıklamaların bir bölümü:

Gül: “Herkesin kendi ülkesinde en geniş şekilde kendisini özgür hissetmesi gerekir. Demokrasi demek sadece seçim demek de değildir” (DHA, 3 Haziran 2013).

Gül: “Gezi’yi anlamak lazım” (NTV, 13 Haziran 2013).

Gül: “Gezi olaylarının başlangıcı ile gurur duydum” (CİHAN, 24 Eylül 2013).

Gül: “Gezi’de orantısız güç kullanıldı.” (CNNTürk, 25 Eylül 2013)

Gül, TBMM açılış konuşmasında, Gezi’de yaşamını yitirenler için başsağlığı diledi (Radikal, 2 Ekim 2013).

GÜL MÜ, ERDOĞAN MI?

Peki, Gül neden böyle bir çizgi izliyor?

Kuşkusuz bu sorunun yanıtı ABD içi bölünmeden başlayarak Türkiye içindeki siyasal saflaşmaya kadar gidiyor. Gül’ün Erdoğan’ın tersine Suriye ve İran konusunda da Obama’yla aynı kulvarda açıklamalar yapması önemli. Daha önce bu konuyu incelediğimiz için üzerinde durmuyoruz.

Fakat önümüzü aydınlatacak şu soruyu sormalıyız: Gezi eylemlerini ezme emrini kim verdi?

1. Aydınlık 12 Haziran günü sürmanşetten verdiği “Gül’den Emniyet’e: Eylemleri dağıtın” başlıklı haberiyle, emrin sahibinin Gül olduğunu açıkladı. (Aydınlık, 12 Haziran 2013)

2. Aydınlık’a konuşan bir Emniyet Amiri, “müdahale emrini veren iktidardır” dedi. (Aydınlık, 20 Haziran 2013)

3. Başbakan Erdoğan bu sorunun sorulduğu günlerde şu yanıtı verdi: “Polise talimatı kim verdi diyorlar. Ben verdim.” (Cumhuriyet, 23 Haziran 2013)

POLİS GÜL’ÜN EMRİNİ UYGULA(YA)MADI

Açıklamaların takvimine göre, Gül’ün verdiği emir, Gezi eylemlerinin ilk günlerini ilgilendiriyor. Yani 31 Mayıs direnişini, 1 Haziran’da Taksim’e girilmesini… Ve de Erdoğan’ın Türkiye’de olmadığı, Kuzey Afrika’da bulunduğu günleri…

Erdoğan’ın verdiği emir ise 16-17 Haziran günlerinde polisin Taksim’e girerek eylemcileri ezdiği günleri…

Buradan öncelikle şu sonuç çıkmaktadır: Polis, Gül’ün verdiği emri yerine getirememiş fakat Erdoğan’ın emrini yerine getirebilmiştir!

GÜL’ÜN GEZİ’DEKİ ROLÜ

Abdullah Gül’ün hadi son günlerdeki açıklamalarını bir kenara bırakalım ama yukarıya aldığımız 3 Haziran ve 13 Haziran günlü açıklamaları, verdiği emrin “dağıtın” şeklinde değil de, “dağılın” şeklinde olabileceğine işaret etmektedir.

Çünkü 1 Haziran’da polis eylemcileri ezmemiş, ezememiş, tersine Taksim’den çekilmiştir!

Kuşkusuz o gün polis çekilmese, belki Gezi’yi ezerdi fakat bedeli çok ağır olacak onlarca ölüme sebep olabilirdi. Gül’ün kendisi ya da Gül’ün emrine rağmen İstanbul Emniyet Müdürlüğü bu riski alamamış olabilir.

Ancak hangisi olursa olsun, TBMM’de Gül’ü dinleyen AKP’lilerin yüzlerine yansıyan olumsuz ifadeler, kulislerde konuşulan şu iddiayı güçlendirmektedir: “Erdoğan, Gül’ün Gezi’de kendisini zor durumda bırakmaya çalıştığını düşünüyor.

Artık Erdoğan’ın “Partimden 3 kişi bize ihanet etti” demesi daha da anlamlıdır! (Akşam, 29 Eylül 2013)

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
4 Ekim 2013

, ,

Yorum bırakın

MİT, MOSSAD’IN POSTACISI MI?

Star gazetesi dün “Bölge hareketli, tedbirlerinizi alın” diyerek, MİT’in Mursi’yi “darbeden” önce uyardığını yazdı. Haberi manşet spotundan özetleyelim: “MİT Müsteşarı Fidan darbeden 15 gün önce yaptığı görüşmede Mısır Cumhurbaşkanı Mursi’ye Ankara’nın ‘Bölge hareketleniyor. Dikkatli olun” mesajını iletti. (Star, 23 Ağustos 2013)

Star’a göre Fidan, Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla Mursi’ye gitmişti!

Önceki gün de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Kanal 24’te, Fidan ile Mursi’nin “darbeden” 10-15 gün önce görüştüğünü açıklamıştı.

Bu açıklamalara ve haberlere bakılırsa, Mursi’nin devrileceğini birileri öngörüyordu. Peki, öngören MİT miydi, yoksa bir başka istihbarat örgütü müydü?

“Ne önemi var, önemli olan tespit edilmiş olmasıdır” diyebilirsiniz kuşkusuz… Ama bizce önemi var! Şundan:

PARDO FİDAN’A, FİDAN MURSİ’YE

Birkaç yazımızda anımsattık. İsrail istihbarat örgütü MOSSAD’ın başkanı Tamir Pardo, 11 Haziran’da apar topar İstanbul’a geldi. (Hürriyet, 12 Haziran 2013)

Basına yansıyan haberlere göre Tamir Pardo, Hakan Fidan’la görüşmüştü. Pardo’nun çantasında İran ve Suriye dosyaları ile Gezi eylemleri dosyası vardı!

Bu görüşme ve konuşulan konular hiç yalanlanmadı. Hatta AK-Medya, Başbakan ve kurmaylarının dile getirdiği “Gezi’nin arkasında faiz lobisi var, Yahudi diasporası var” gibi saptırmaları gölgelememek için hiç üzerinde bile durmadı!

Zira üzerinde durulsa, ortaya Pardo’nun kendi ülkesini AKP’ye ispiyonladığı gibi bir saçmalık çıkacaktı!

Her neyse… Sonraki gelişmelere bakılınca, Pardo’nun çantasında bir Mısır dosyası da olduğu anlaşılıyor! Hatta esas dosyanın Mısır olduğunu bile söyleyebiliriz.

Büyük olasılıkla Mursi’nin devrilebileceğine ilişkin istihbarat MOSSAD’ındı. İsrail, Mursi’yi MİT ve AKP üzerinden uyarıyordu.

Fidan-Pardo görüşmesi 11 Haziran’da, Fidan-Mursi görüşmesi de 30 Haziran’dan 15 gün önce gerçekleşti!

İSRAİL ‘DARBENİN’ DEĞİL, MURSİ’NİN ARKASINDA

Elbette şöyle denilebilir: Tamam, MOSSAD MİT’e Mursi’nin devrilebileceği istihbaratını getirmiş olabilir. Ama bu bilgiyi Mısır’a daha alt düzeyde bir kanal götüremez mi? İlle de Hakan Fidan’ın mı götürmesi gerekiyor?

Birincisi, Star’ın haberine bakılırsa Fidan‘ı Erdoğan göndermiş! İkincisi ve daha önemlisi, Fidan’ın tıpkı Erdoğan gibi tek çalıştığı gerçeği… Geçenlerde tüm müsteşar yardımcılarının ilk defa kurum dışından atandığını da özelikle belirtelim.

Tabii şu da söylenebilir: Mursi’nin devrilebileceği istihbaratını MOSSAD MİT’e, MİT de bizzat Mursi’ye iletmiş olabilir, ne var bunda?

Şu var: Erdoğan’ın “Belge elimizde, Mısır darbesinin arkasında İsrail var” sözlerinin uçurulmuş bir balon olduğunu ortaya koyuyor!

İran’a karşı Kürecik’te İsrail’e kalkan olan, Tel Aviv’in OECD üyeliğine ve Akdeniz diyalogu çerçevesinde NATO çalışmalarına katılmasına onay veren, Suriye’yi vurması için İsrail uçaklarına hava sahasını açan AKP, Mısır’da da İsrail’le aynı cephededir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ağustos 2013

, , , , , , ,

Yorum bırakın

DÖRT PARTİ SİSTEMDE BİRLEŞTİ

TBMM’de grubu olan dört parti, anımsayacağınız gibi Mısır’da Muhammed Mursi’nin devrilmesini “darbe” diye nitelemekte birleşmişti. Ancak AKP, CHP, MHP ve BDP’nin ilk ittifakı bu değildi. Dört parti, Haziran Ayaklanması’na karşı tavırda da birleşmişti!

1. HAZİRAN AYAKLANMASI’NA KARŞI İTTİFAK

AKP Genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan, zaten hükümetin başı olarak “Tayyip istifa” ve “hükümet istifa” sloganlarıyla Haziran Ayaklanması’nın baş hedefi olmuştu.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçaroğlu da örgütüne rağmen Haziran Ayaklanması’na karşıydı: “Eylemlerde en önde olamayız. Bu bir halk hareketi. Kitle partisiyiz. Direkt ve aktif katılımın en önde olmanın bir faydası olmaz. Onların temel ihtiyaçları olan gıda ihtiyaçlarını gidermek bunun yanında güvenlik güçleri ile yaşadıkları sorunlarda arabulucu bir konumda arabuluculuk yaparak olayları sakinleştirmek olmalı.”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisine Taksim Gezi eylemlerine katılmayı yasakladı, ısrar eden milletvekillerinin istifasını istedi!

BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, “BDP olarak hiçbir sebep ve durumda biz bu ırkçı, ulusalcı, cinsiyetçi, tekçi, militarist kesimlerle yan yana durmayacağız” diyerek partisinin halk hareketine katılmayacağını ilan etti. Öyle ki, Başbakanvekili olarak Bülent Arınç “BDP’nin olayın ilk anından itibaren takındığı tavrı takdir ediyor ve kendilerine teşekkür ediyoruz” diyerek kendilerini kutladı.

2. MISIR DEVRİMİNE KARŞI İTTİFAK

Mısır halkı 30 Haziran’da alanlara çıktı. Üç gün boyunca 30 milyon Mısırlı ülke genelinde Müslüman Kardeşler iktidarını ve Mursi’yi protesto etti. Bu büyüklükteki bir halk hareketi, doğal olarak 3 Temmuz’da Mısır Ordusu’nu da yanına çekti. Ardından Mursi devrildi.

Mısır halkı, 30 Haziran devrimini, 25 Ocak’ta Mübarek’in yıkılmasının devamı ve ikinci dalgası olarak selamladı.

Mursi’nin yıkılmasından en çok Erdoğan korktu ve karşı çıktı. Zira Türkiye’de de kendi iktidarını sallayan büyük bir halk hareketi vardı.

Ancak korkan yalnızca Recep Tayyip Erdoğan değildi! Kemal Kılıçdaroğlu, Devlet Bahçeli ve Selahattin Demirtaş da korkanlar arasındaydı. Ve dört parti, TBMM tarihinde ilk defa birleşti; 4 Temmuz’da ortak bildiriyle Mısır’daki “darbeyi” kınadı!

Böylece Mısır halkının devrim dediği gelişmeye, başka bir ülkeden dört parti uzlaşmayla darbe demiş oldu!

3. YENİ ANAYASA’DA İTTİFAK

Hem Türkiye’deki hem de Mısır’daki halk hareketlerinin dört partiyi de korkutması, sistemle ilgiliydi. Dört parti de halk hareketinin hedefinde sistemin olduğunu ve sistemle birlikte kendilerinin de yıkılacağını görüyordu.

O nedenle ilk iki ittifakın ardından “sistemi kurtarmak” ve “krizden çıkmak” için yeni bir ittifaka soyundular: Yeni Anayasa ittifakı!

TBMM Başkanı Cemil Çiçek her dört partinin genel başkanını da ziyaret etti ve dördünden de “yola devam” mesajı aldı.

Örneğin Başbakan Erdoğan, “Madem 48 maddede mutabıkız, gelin diğerlerini beklemeden hemen bir haftada bu 48 maddeyi Meclis’ten süratle geçirelim” dedi. Amaç belliydi: Sallantıya karşı dayanak oluşturmak!

Kılıçdaroğlu Erdoğan’a anında yardım eli uzattı: “Başkanlık sistemini geri çek, 48’e 40 daha ekler, Meclis’ten çıkarırız.”

Zaten Bahçeli de Cemil Çiçek’le görüşmesinden sonra Erdoğan’a açık çek vermişti: “Şuan için 48 maddede TBMM’de temsil edilen siyasi partilerin mutabakatı oluşmuştur. Bu mutabakatla diğer maddeler üzerinde görüşmeler devam ettiği takdirde genişleyebilir. MHP bu hayırlı çalışmanın devamını dilemektedir.”

Selahattin Demirtaş’la birlikte Çiçek’le görüşen BDP’nin Eş Genel Başkanı Gülten Kışanak ise Erdoğan’ı en memnun eden açıklamayı yapmıştı: “Gelinen düzey, hepimizin beklentilerine cevap veren bir düzey değil. Uzlaşma sağlanan madde sayısının az olması, bu kadar uzun süreli bir çalışmanın içerisinde toplamda 48 maddede uzlaşılması büyük bir problem ve eksiklik. Biz parti olarak bunun giderilmesini arzuluyoruz.”

Manzara ortada… Halktan korkan dört parti sıkı sıkı birbirine sarıldı; sistemi “Anayasa’da uzlaşarak” kurtarmayı deneyecekler. Ancak uyaralım: Atatürk’ten görev alan Genç Türkler, tam da “yeni Anayasa’da” cisimleşen bağımsızlık karşıtı politikalara isyan ettikleri için alanlara çıkmıştı!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Temmuz 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

PKK’DEKİ DEĞİŞİKLİK ERDOĞAN’IN BİLGİSİ DÂHİLİNDE

PKK 9. Genel Kurulu örgütün Öcalan’dan sonraki iki numarası olan Murat Karayılan’ı HPG’nin başına, Cemil Bayık’ı da Karayılan’ın yerine seçti.

Değişiklik genel olarak PKK’nin şahinleşmesi diye yorumlandı. Çünkü genel kanaate göre Öcalan’ın çizgisini savunan Karayılan güvercin, Açılım’a mesafeli olan Cemil Bayık ise şahindi.

Peki, öyle mi? İnceleyeceğiz fakat gelin soruna önce bir başka pencereden bakalım:

PKK GENEL KURULU’NA ERDOĞAN’IN ETKİSİ

Değişikliğin ardından PKK’ye yakın ANF ajansına konuşan Murat Karayılan ve Cemil Bayık, 9. Genel Kurul ile KCK’nin yapısında değişikliğe gidilmesinin, eş başkanlık sistemine geçilmesinin ve buna bağlı olarak yapılan görev değişikliklerinin Öcalan’ın sorumluluğunda olduğunu belirtiyor (Bayık, Karayılan ve Hozat ANF’ye konuştu, ANF, 11 Temmuz 2013).

Yani Murat Karayılan’ın yerine Cemil Bayık’ın getirilmesi, bir Öcalan kararı!

Peki, İmralı’da bir odada yalnız kalan Abdullah Öcalan bu kararı Kandil’de toplanan Genel Kurul’a nasıl aldırttı?

Mektuplarla! Gerek BDP heyeti üzerinden, gerekse MİT üzerinden gönderilen mektuplarla…

Kuşkusuz Öcalan BDP’ye vereceği mektubu da önce MİT’e vermektedir. Bunu daha önce kamuoyuna yansıyan bir konuşmasından biliyoruz. Öcalan MİT’e güvenini bu yöntemle gösteriyor.

Kaldı ki, daha farklı bir yol izlemesi de, yani MİT’i aşarak örgüte talimat yollaması da mümkün değil. Fakat MİT’in Öcalan’ı ve BDP’yi aşarak Kandil’i yönlendirmesi mümkün!

Her neyse, zira daha önemli bir sorunla karşı karşıyayız. O da şu:

Eğer PKK’deki Karayılan-Bayık değişikliği Öcalan’ın kararıysa ve MİT bundan haberdarsa, kuşkusuz Müsteşar Hakan Fidan aynı zamanda özel temsilcisi olduğu için, Başbakan Erdoğan da bundan haberdardır!

Üstelik mesele, haberdar olmanın, bilgi sahibi olmanın da ötesinde olabilir!

Son olarak Öcalan’ın “Taksim’i ulusalcılara bırakmayın” diyerek Erdoğan’a attığı can simidine bakılırsa, Karayılan-Bayık değişikliği bir Erdoğan-Öcalan işbirliği de olabilir!

KANDİL’İN İRADESİ GÜÇLENDİRİLDİ

Peki, Karayılan-Bayık değişikliği ne anlama geliyor?

Karayılan değişikliği şu sözlerle özetlemiş: “Kongre Gel Genel Kurulu Genel Başkanlık Konseyi’ne süreci takip etme inisiyatifini verdi. Anlık gelişmeleri yorumlayıp ona göre karar alma yetkisini verdi. Kongra Gel Genel Kurulu Önderliğin başlattığı süreci onayladı ve hem Genel Başkanlık Konseyi’ne, hem de KCK Yürütme Konseyi’ne devlet ve hükümetin tutumunu göz önünde bulundurarak pratik kararlar alma inisiyatifini verdi.” (Bayık, Karayılan ve Hozat ANF’ye konuştu, ANF, 11 Temmuz 2013).

Açıklamalara bakılırsa, bu son değişiklikle AKP-PKK müzakeresinde Kandil’in iradesi güçlendirilmiş oldu! Peki, Erdoğan ve MİT’in bilgisi dâhilindeki böyle bir değişikliğe neden engel olunmadı?

Şu aşamada somut bir yanıt vermemiz mümkün değil ancak bizi yanıta götürebilecek şu sorulara ve olgulara dikkatinizi çekmeliyim:

PKK GENÇLEŞTİ

1. Haziran Ayaklanması, yeni ve devrimci bir Türkiye yarattı; AKP iktidarının temellerini yerinden oynattı. PKK önümüzdeki süreçte kiminle müzakere yürütecek? PKK Erdoğan yıkılmadan önce, alabileceği en fazla ödünü almak için bastırıyor. “Hükümet adım at” kampanyasına bu nedenle başladılar.

2. Haziran Ayaklanması’nı “Açılıma yanıt” diye okuyan Erdoğan, Türk Bayrağı’na “sarıldı” ve PKK’nin yüzde 15’inin çekildiğini belirterek ikinci aşamaya geçemeyeceklerini ilan etti. Zira bu süreçte PKK ile yeni aşamalara geçmesi, yıkılışını hızlandıracaktır!

3. Ortadoğu’daki değişim, yani Esad’ın güçlenmesi ve Mursi’nin koltuğunu kaybetmesi, Asya-Pasifik’in yükselmesi ve Atlantik’in zayıflaması demektir. Atlantik cephesinde yer alan PKK şimdi ne yapacak? AKP ve PKK çevrelerinin “Araplara karşı Türk-Kürt ittifakı” diye isimlendirdikleri strateji ne olacak? Esad güçlenince Suriye’de “üçüncü yol” çizgisine sarılan PKK, Mısır için de aynı tutumu alıyor. Yeni iki numara Cemil Bayık özetle “ne Mursi, ne darbe” diyor! (Bayık, Karayılan ve Hozat ANF’ye konuştu, ANF, 11 Temmuz 2013).

4. Murat Çelik’in istihbarat raporlarına dayandırdığı çok önemli bir saptaması var. Çelik’e göre PKK, Açılım’dan yararlanarak yaşlı kadrolarını çekiyor ve örgütünü yeni katılımlarla gençleştiriyor! (Murat Çelik, PKK çekiliyor mu güçleniyor mu? Vatan, 11 Temmuz 2013)

5. Cizre’den sonra Diyarbakır’da da ortaya çıkan PKK’nin “Asayiş teşkilatı”, meselenin merkezi bir karar olduğunu gösteriyor. Nitekim Karayılan HPG’nin başına geçtikten sonra yaptığı ilk açıklamada “halkın öz savunması güçlendirilmeli” dedi!

Şimdilik bu kadar ama bu meseleyi önümüzdeki günlerde de sorgulamayı sürdüreceğiz.

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
12 Temmuz 2013

, , , , , ,

Yorum bırakın

ERDOĞAN TIKANDI, AÇILIM BİTTİ

BOP Eş Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD’nin önüne koyduğu bir numaralı görevi şu sözlerle tarif etmişti: “Diyarbakır’ı ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde bir merkez yapacağız.” (Kanal D, 14 Şubat 2004)

Diyarbakır nasıl merkez olacaktı? ABD Irak’ı iki kere işgal ederek Erbil merkezli bir devletçik kurmuştu zaten. AKP, ABD adına Suriye’de Esad’ı yıkarak, Kamışlı merkezli ikinci bir devletçiğe aracılık edecek, ardından Erbil ile Kamışlı birleşerek, Kürdistan Akdeniz’e açılmış olacaktı. Sonra bu yapı ile “demokratik özerklik” ilan edilen Türkiye’deki parça birleşecek, ortaya Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan çıkacaktı.

Bu projenin gerçekleşebilmesi için AKP’nin hem içeride hem de dışarıda yapması gereken ödevleri vardı. İçeride PKK’yle masaya oturmak ve Kürt Açılımı yapmak gibi… Dışarıda Suriye’ye terör ihraç etmek, Kuzey Irak’ı himaye etmek, Sünni mezhepçiliği üzerinden İran’ı kuşatmak ve yalnızlaştırmak, Ortadoğu’ya “model” olarak İhvan diktatörlükleri kurmak…

Erdoğan ve kurmayları, bu projeyi AKP tabanına yutturabilmek için Osmanlıcılık oynadılar. Davutoğlu “100 yıl sonra yeniden buluşmak” diyerek anlatıyordu projeyi… Elbette Osmanlıcı değillerdi; Neo-Osmanlıcı’ydılar, yani BOP’çu!

Erdoğan’ın bu projedeki iş arkadaşları şu isimlerden oluşuyordu: Türkiye’den Öcalan ve Fethullah Gülen. Irak’tan Allawi, Haşimi, Barzani ve Karayılan. Suriye’den El Hatip ve Salih Müslim. Mısır’dan Muhammed Mursi. Katar’dan El Tani. Lübnan’dan Hariri.

Erdoğan önce Bush’un “stratejik ortağı” olarak, ardından da Obama’nın “model ortağı” olarak bu ekipten ve işlerden sorumluydu. Yani Erdoğan Atlantik cephesinin Ortadoğu koordinatörüydü.

Peki, şimdi durum ne?

IRAK’TA BARZANİ SAF DEĞİŞTİRDİ

Atlantik cephesi, Irak’ta Allawi’yi başbakan yapmaya çalıştı. Hatta kabine üyeleri Ankara’da Davutoğlu’nun evinde belirlendi. Ama güçleri yetmedi. Irak’ta Maliki kazandı. Erdoğan ve ekibi daha sonra Haşimi üzerinden Irak’ta saray darbesine soyundu. Ancak Talabani’nin de katkısıyla oyunları bozuldu, maskeleri düştü. Son olarak Erbil’i Bağdat’tan koparma hamlesine soyundular ve fakat yine başaramadılar!

Maliki “Irak’ın birliğini yeniden oluşturmak” için gerekirse silaha başvuracağını Dicle Ordusu kurarak Barzani’ye gösterdi. Moskova ise Suriye’ye peşmerge sevk eden Barzani’yi açık bir şekilde tehdit etti. Ve Barzani mecburen saf değiştirdi.

Maliki ve Barzani’nin hafta sonu Bağdat’ta bir araya gelmesi, hem Irak’ın birliği demekti hem de Esad’ın doğu cephesinin rahatlaması demekti. Ama hepsinden önemlisi Erdoğan’ın yenilgisi demekti!

SURİYE KURTULUŞ SAVAŞINI KAZANIYOR

2 yıl önce AKP hükümetinin 15 gün ömür biçtiği Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad bugün çok daha güçlü. Birkaç ay önce Obama’nın zorlamasıyla Erdoğan ve Netenyahu Suriye hedefli olarak barışmış ve Esad kuzeyden sonra güneyden de kuşatılmıştı.

İsrail Golan tepeleri üzerinden ve hava uçuşlarıyla saldırıya geçmiş, güney cephesinin doğu kanadında ise ABD ile Ürdün küçük manevralar yaparak hazırlıklara başlamıştı. Güney cephesinin gerisindeki Mısır ise son olarak Esad’a karşı cihat ilan etmişti!

Önce Hizbullah’ın devreye girerek İsrail’i yavaşlatması, ardından da Mısır’da Mursi’nin devrilmesi güney cephesini dağıttı! Ürdün de kısa bir süre içerisinde pozisyon değiştirecektir.

Doğu cephesindeki son durumu Irak konusunda işlemiştik. Esas cephe ise AKP’nin abandığı kuzey cephesiydi. Üç dört ay önce Şam’ın dış mahallelerine kadar inebilmiş olan teröristler bu süreç içerisinde adım adım kuzeye sürüldü. Suriye devleti önce Halep’i sonra da Homs’u teröristlerden temizledi ve sınıra doğru ilerlemeyi sürdürüyor. Koltuğunu koruma manevralarıyla uğraşan Erdoğan’ın ise Esad’a karşı hamle yapacak hali yok!

Davutoğlu’nun koordine ettiği SUKO ve Özgür Suriye Ordusu’nun “Ramazan’da ateşkes” çağrısı yapmak zorunda kalması, bu cephedeki durumu en açık şekilde ortaya koyuyor!

ABD KAYBETTİ, ERDOĞAN KAYBETTİ, PKK KAYBETTİ

Peki, tüm bunlar ne anlamına mı geliyor?

1. ABD’nin Büyük Kürdistan projesi çöktü. Basra’dan Doğu Akdeniz’e Kürt Koridoru kurmak hayal oldu.

2. Barzani’yi yanında tutamayan, Esad’ı deviremeyen, Mursi’yi iktidar yapamayan AKP hükümeti, bölgede yalnızlaştı. Erdoğan’ın yönettiği Türkiye, tüm komşularıyla ve hatta komşularının komşularıyla sorunlu hale geldi.

Peki, şimdi ne olacak? Esad güçlenince yeniden “üçüncü yol” diyerek Suriye’de pozisyon değiştiren PKK, benzerini Türkiye’de de yapabileceğinin sinyalini verdi. Murat Karayılan’ın yerine Cemil Bayık’ın geçmesi bu nedenle önemli.

Gezi eylemleri PKK-BDP içinde yeni bir tartışma başlattı; müzakere yürüttükleri AKP, masadan her an düşebilirdi… Bu nedenle “Açılım tıkandı” diyerek AKP’yi somut adımlar atmaya zorluyorlar. AKP düşmeden, yeni kazanımlar peşindeler.

Ama Türkiye artık şu gerçeği yaşamaktadır: Tıkanan Açılım değil, aslında Erdoğan’ın gücüdür; daha doğrusu Erdoğan’a o gücü veren ABD’dir!

Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
11 Temmuz 2013

, , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Yorum bırakın

%d blogcu bunu beğendi: