Archive for category Politika Yazıları

Rusya ile Batı arasında müzakere olası mı?

Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un şu açıklamasından, Erdoğan’ın Batı ile Rusya arasında bir arabuluculuğa soyunduğu anlaşılıyor: “Türkiye, Rusya ile Batı arasında diyalog oluşturmak istiyorsa, bu konuyu Devlet Başkanı Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu hafta Astana’da gerçekleştirecekleri görüşmede gündeme getirebilir” (Sputnik, 11.10.2022).

Var mı böyle bir olasılık? Zor ama seçenek dahilinde. Olguları inceleyerek tartışalım:

ABD’nin ‘uzun savaş’ stratejisi

Elimizdeki temel olgu şu: ABD’nin hedefi savaşın olabildiğince uzaması. ABD bu yolla Rusya’yı askeri ve ekonomik olarak yıpratmayı, Almanya-Fransa üzerinde etkinlik kurmayı, Rusya’dan enerji alımını azaltan Avrupa’ya ABD’li enerji şirketlerinin sıvılaştırılmış doğalgazını satmayı ve savaş meydanına gönderdiği silahlarla Amerikan askeri endüstrisine kazanç oluşturmayı hesaplıyor.

Nitekim Kiev yönetimi müzakereye ne zaman yeşil ışık yaksa, doğrudan Biden ya da Blinken Zelenski’yi arayarak kırmızı ışığa çeviriyordu. Belarus sınırında yapılan ilk müzakerelerde de, Türkiye’nin arabuluculuk girişimlerinde de hep bu yaşandı: Anglosakson sabotaj.

Zelenski son olarak “Ukrayna’nın Putin ile savaşı müzakere edemeyeceğine” dair bir kararname imzalayarak, ABD’nin “uzun savaş” stratejisinin piyonu olduğunu sergilemiş oldu.

ABD içinden Ukrayna politikasına itirazlar

Kuşkusuz ABD’de farklı görüşler de var. Örneğin Eski ABD Dışişleri Bakanı ve Eski Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger, bu savaşın uzamasının felaket olacağı konusunda ABD yönetimini birkaç kez uyardı.

Artık ABD Kongresi içinden de tepkiler gelmeye başladı. Matt Rosendale, Biden yönetiminin Ukrayna’yı mali açıdan desteklemesine karşı çıkarken, Paul Gosar da Biden yönetiminin Ukrayna’ya sağladığı askeri desteğe tepki gösterdi (cumhuriyet.com.tr, 10.10.2022).

Kısacası ABD içinde Ukrayna savaşının uzamasına karşı çıkanlar seslerini yükseltmeye başladı. Ancak yine de Biden yönetiminin “uzun savaş” hedefinden vazgeçtiğine ya da vazgeçeceğine dair bir işaret yok.

Peki Rusya-Ukrayna savaşının barış masasının kurulabilmesi ABD’ye mi bağlı? Başından beri belirttiğimiz gibi Ukrayna’da asıl olarak ABD ile Rusya savaşıyor. Macaristan Başbakanı Orban da önceki gün bu gerçeğe işaret etti: “Geçici ateşkes Rusya ile Ukrayna arasında değil, Rusya ile ABD arasında yapılmalı” (Berliner Zeitung, 11.10.2022).

‘Rusya ile anlaş, Çin’e odaklan’ çağrısı

Tekrar başa, yani Erdoğan’ın Batı ile Rusya arasındaki arabuluculuk girişimine dönüp “hangi Batı” diye soracak olursak…

Yanıtı Kremlin Sözcüsü Peskov’un açıklamasında var: “Putin ile Erdoğan, Rusya ile ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere arasında müzakere olasılığını Astana’da konuşabilir” (Sputnik, 11.10.2022).

Demek ki Moskova sadece ABD’yle değil, AB’yle de müzakere istiyor. Doğru, savaşı Anglosaksonlar, yani ABD-İngiltere ikilisi istedi ve sürdürüyor ama savaş geniş alanda savaşa itiraz eden Almanya-Fransa ikilisinin liderlik ettiği topraklarda yapılıyor.

Tam da burada şu önemli çağrıya dikkat çekmeliyiz: “Eski NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen, ABD’nin Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmek ve sonrasında Çin’e odaklanmak için Ukrayna’da güvenlik garantileri anlaşmasının uygulanmasına ihtiyacı olduğunu söyledi” (cumhuriyet.com.tr, 11.10.2022).

Ukrayna Cumhurbaşkanlığı Ofisi ile ortak güvenlik garantileri anlaşma taslağı hazırlayan ve aynı zamanda Eski Danimarka Başbakanı olan Rasmussen’in ABD’ye yaptığı “Rusya ile anlaş” çağrısını, tersinden “sen anlaşmazsan AB anlaşır” diye de okuyabiliriz aslında. Zira zaman en çok Alman ve Fransız sanayisinin zararına ilerliyor.

Buradan da asıl konuya gelmiş bulunuyoruz: Avrupa güvenlik mimarisinin inşası Rusyalı mı, Rusyasız mı olacak, esas çarpışma bu.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ekim 2022

1 Yorum

Moskova’nın Kiev üzerinden beş mesajı

Kırım’ı Rus anakarasına bağlayan Kerç Köprüsü’ne düzenlenen “bombalı kamyon” saldırısının Ukraynalı yetkililer tarafından “bu daha başlangıç” diye kutlanmasının ve Putin’e yaş günü hediyesi olarak alkışlanmasının yanıtı sert oldu.

Rusya, ertesi sabah Ukrayna’nın başkenti Kiev başta birkaç şehirdeki “önemli merkezleri” füzelerle vurdu. Bu önemli merkezlerin başında, Moskova’nın Kerç saldırısının faili ilan ettiği Ukrayna Gizli Servisi’nin binaları var.

Öte yandan füzelerden birinin de Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin çalışma ofisinin bulunduğu sokağı hedef aldığı açıklandı. Diğer hedefler de Ukrayna açısından önemli altyapı tesisleriydi.

KUZEY AKIM’A, TÜRK AKIMI’NA, KURSK’E, KERÇ’E SALDIRIYA YANIT

Rusya, askeri harekatının bundan önceki aşamalarında bile bu ölçüde yoğun füze saldırıyla hükümet binalarını, devlet kurumlarını hedef almamıştı. Moskova’nın “misliyle misilleme” içeren bu sert yanıtının arkasında Kerç Köprüsü’nden fazlası, mesajının arkasında da Ukrayna’dan ötesi var…

Kuşkusuz yanıt, Kerç’ten önceki sabotaj olan Kuzey Akım 1 ve 2 için de var. Sadece Rusya’yı değil, dolaylı olarak Almanya’yı da cezalandırmayı hedefleyen o sabotajın faili olarak doğrudan ABD ve taşeronlarını değerlendiriliyor Moskova…

Kuzey Akım’a sabotaj nedeniyle bir ara Rusya’dan Avrupa’ya doğalgaz akışı bir tek Türk Akımı üzerinden yapılıyordu. Meğer Türk Akımı da hedef alınmış ancak önlenmiş. Putin, Ukrayna Gizli Servisi’nin Türk Akım gaz sevkiyat sisteminin hatlarından birini havaya uçurmayı denediğini, ayrıca Rusya’daki Kursk nükleer enerji santraline de üç saldırı girişiminde bulunduğunu açıkladı.

İşte Rusya’nın askeri harekatının önceki aşamalarından farklı olarak devlet ve hükümet binalarını hedef alıyor oluşunun ardında bunlar var…

RUSYA, ABD SAVUNMA SİSTEMİNİN İŞE YARAMADIĞINI GÖRTERDİ

Moskova, yüze yakın füzeyle çoklu mesaj vermiş görünüyor.

Kuşkusuz ilk mesaj, binaları vurulan Ukrayna Gizli Servisi’ydi. Rusya, Kerç, Türk Akımı ve Kursk santraline saldırıları ile Kuzey Akım’a saldırıdaki rolü nedeniyle Ukrayna Gizli Servisini açıkça uyarmış oldu.

İkinci mesaj, çalışma ofisinin bulunduğu sokak vurulan Zelenski’ydi. Moskova ABD’nin “uzun savaş” piyonuna dönüşen Ukrayna Devlet Başkanı’na “seni doğrudan hedef alabilirim” mesajı vermiş oldu.

Moskova’nın üçüncü mesajı ABD’yeydi. Zelenski, geçen ay CBS News’e verdiği röportajda, ABD’nin verdiği Ulusal Gelişmiş Karadan Havaya Füze Sisteminin (NASAMS) kendilerine ulaştığını söylemişti. Moskova Washington’a sistemin işe yaramadığı mesajını vermiş oldu.

Moskova’nın dördüncü mesajı, Washington-Londra-Kiev üçgenindeki “savaş propagandasını” hedef alır nitelikte. Bir süredir “Rusya’nın kaybettiği, Ukrayna’nın taarruza geçtiği” propagandası yapılıyor. Moskova’nın askeri harekâtını Rus çoğunluğun yaşadığı bölgenin güvenliğini almakla ve referandumla Rusya’ya katılımını sağlamakla sınırlamış olması, Batı tarafından “yenilme ve geri çekilme” diye sunuluyordu haftalardır. Putin Kiev başta birkaç şehri hedef alarak, Rusya’nın kapasitesini göstermek istemiş görünüyor.

ABD İÇİNDE ‘UZUN SAVAŞ’A İTİRAZ

Moskova’nın beşinci mesajı ise hem Avrupa’da ama hem de ABD içinde “barış masası” kurulmasını savunan kesimlere yönelik bir çağrı niteliği taşıyor gibi görünüyor. ABD yönetimi “uzun savaş” istiyor, Ukrayna’yı bu savaşı uzatabildiği kadar uzatmaya zorluyor. Bunun için Ukrayna’ya silah, para, askeri eğitmen ve danışman, paralı savaşçı veriyor.

Ancak ABD’de bunun doğru bir yol olmadığını savunanlar da var. Bu isimlerin başında Henry Kissinger geliyor. ABD’nin eski dışişleri bakanı ve eski ulusal güvenlik danışmanı olan Kissinger, savaşın uzatılmaması gerektiğini savunarak, barış masası kurulabilmesi için Ukrayna’nın toprak vermesi gerektiğini bile söylemişti.

Artık buna benzer sesler ABD Kongresi içinden de çıkmaya başladı. Örneğin ABD Kongre Üyesi Matt Rosendale, ülkesinin Ukrayna’yı mali açıdan desteklemek için parasının olmadığını savunarak, izlenen yola karşı çıktı. Örneğin ABD Kongre Üyesi Paul Gosar, Washington yönetiminin Ukrayna’ya sağladığı askeri desteği eleştirdi ve şu mesajı paylaştı: “Karışmamamız gereken bir savaşı finanse etmemek için artık daha fazla dış yardım yapmamalıyız. Biden ve suç ailesi, Zelenski’ye borçlu olabilir, fakat ABD ona hiçbir şey borçlu değil.”

MÜZAKERE MASASI OLASILIĞI

Batı ile Rusya’nın eninde sonunda “müzakereye başlayacağı” o zamanın daha fazla uzatılmasının ABD’ye yaramadığını savunanların seslerinin daha da yükseleceği ve ABD yönetimini “uzun savaş”tan caydırmaya çalışacağı anlaşılıyor.

Kremlin Sözcüsü Peskov’un mesajı, tam da buna işaret ediyor: “Putin ile Erdoğan, Rusya ile ABD, Fransa, Almanya ve İngiltere arasında müzakere olasılığını Astana’da konuşabilir. Bu tür müzakerelerin varsayımsal olasılığını değerlendirmeden önce bunun amacını, ne için ve kiminle yapıldığını ve sonucunun ne olabileceğini anlamak gerekir. Ancak bunun ardından bir karar alınabilir.”

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
11 Ekim 2022

1 Yorum

Körfez’den ABD’ye petrol resti

Küresel enerji-politik mücadele gittikçe sertleşiyor. ABD doğrudan Rusya’yı, dolaylı Almanya’yı hedef alan enerji politikasını sürdürürken, Körfez’den ağır bir darbe yedi.

OPEC+ grubu, ABD’nin üretimi artırma talebine olumlu yanıt vermediği gibi, tersine üretimi kısma kararı aldı. Petrol üreten ülkeler, kasımdan itibaren üretimi 2 milyon varil azaltma kararı aldı. Öte yandan Suudi Arabistan petrol şirketi Aramco, ABD’ye sattığı ham petrolde kasım ayı vadeli satışlar için 20 sent fiyat artışına gitti.

ABD’den uzaklaşıyor, Çin-Rusya’ya yaklaşıyor

Washington karara büyük tepki gösterdi. Beyaz Saray “Başkan Biden, Putin’in Ukrayna işgalinin olumsuz etkileriyle mücadele ederken, OPEC+ grubunun üretimi azaltmaya yönelik basiretsiz kararından dolayı hayal kırıklığına uğramıştır” şeklinde bir açıklama yayınlarken, pek çok ABD Kongresi üyesi ise Suudi Arabistan’ın başını çektiği ülkelerin aldığı bu kararı, Putin’e destek olarak yorumladı.

Körfez’in ABD’ye bu resti karşısında ABD Kongresi’nin üç Demokrat üyesi, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki (BAE) ABD askerlerinin ve bölgedeki hava savunma sistemlerinin geri çekilmesi için bir tasarı sundu. Tasarı sahibi Kongre üyelerinin görüşü özetle şöyle: “Suudi Arabistan ve BAE, Putin’e yardım etmek istiyorsa, savunma konusunda da kendi başlarının çaresine bakmalıdır.”

New York Times gazetesinde, 6 Ekim’de yayımlanan analizdeki şu iki görüş, tabloyu ABD açısından özetliyor:

1)Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman Washington’dan uzaklaşıyor, Rusya ve Çin’e yakınlaşıyor.”

2) “ABD başkanlarının Suudi Arabistanlı müttefiklerinden iyilik talebinde bulunacağı günler geride kaldı.”

Riyad’ın ŞİÖ ve BRICS atağı

Washington ile Riyad arasındaki sorunlar, Trump döneminde başlamıştı. Trump yönetimi, defalarca OPEC+ grubunun aldığı kararlara tepki göstermişti. Ancak durum Biden döneminde daha da ağırlaştı. Bu köşede birçok kez dikkat çekmiştik:

– 9 Mart 2022 tarihli Wall Street Journal’a göre, Biden, Ukrayna’ya destek ve enerji piyasalarının kontrolü için harekete geçmelerini istemek üzere Suudi Arabistan ve BAE prensleriyle görüşmek istemiş ancak reddedilmişti.

– Tersine, Suudi Prens Muhammed bin Selman 16 Nisan 2022’de Putin’le görüştü ve iki ülke, petrol piyasalarının kontrolü konusunda yakın hareket etmeyi sürdürme kararı aldı.

– 15 Mart 2022 tarihli Wall Street Journal’ın haberine göre Suudi Arabistan, petrolü dolar yerine yuan ile satmak için Çin yönetimiyle görüşüyordu.

– Suudi Arabistan, Mayıs 2022’de Çin ve Rusya’nın liderlik ettiği “BRICS+ Diyalog Grubu” toplantısına katıldı.

– Suudi Arabistan, geçen yıl da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) “diyalog ortağı” statüsünü almıştı.

Rusya, İran, Venezüella’ya yaradı

Kuşkusuz Suudi Arabistan’ın bu kararının asıl motivasyonu kendi çıkarıdır. İkinci büyük petrol üreticisi ama birinci büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan, bu kararıyla, ABD’nin önümüzdeki süreçte petrol piyasasını tek başına belirleyebilme yolunu tıkamış oldu. Şöyle ki…

ABD, G7’ye “Rus petrolü için tavan fiyatı belirleme” kararı aldırmıştı. Bunun hayata geçmesi, ABD’nin sonrasında benzer kararı diğer petrol üreticilerine karşı da alabilmesi demek. İşte Suudi Arabistan üretimi azaltma kararıyla ABD’nin bu hedefini önleyici bir hamle yapmış oldu.

Öte yandan Suudi Arabistan’ın bu hamlesi, Rusya’ya doğrudan ama İran ve Venezüella’ya da dolaylı olumlu sonuçlar doğurdu. ABD, zorla ambargoya dahil ettiği Avrupalı müttefiklerinin ihtiyacını karşılayabilmek için, İran ve Venezüella’ya yaptırımları gevşetmek zorunda kalabilir.

Bitirirken belirtelim: Suudi Arabistan bu hamlelerini Aramco’daki ABD etkisini kırmaya kadar götürürse, enerji piyasasında OPEC ile başlayan hareket daha ileri bir aşamaya taşınmış olur.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ekim 2022

1 Yorum

Amirallere, Montrö’ye, seçime kumpas

103 emekli amiral 4 Nisan 2021 günü ortak bir açıklama yaparak, Montrö Boğazlar Sözleşmesini savunmuş ve görevdeki bir amiralin üniformasının üstüne cüppe ve sarık giyerek bir tarikat evinde bulunmasına tepki göstermişti.

Kanal İstanbul, Karadeniz’deki NATO faaliyetleri, ABD ve İngiltere’nin baskısı gibi nedenlerle Montrö konusu zaten gündemdeydi ve 30 Ocak 2020’de, yine emekli amiraller gibi bu konuya vakıf olan 126 emekli büyükelçi de benzer şekilde ortak bir açıklama yapmıştı.

Çünkü ABD Karadeniz’e girişini sınırlayan Montrö Sözleşmesi’nden rahatsızlığını ortaya koyuyor, hatta dönemin ABD Büyükelçi James Jeffrey Türk ordusuna Montrö’yü delmeyi öneriyordu. Ve Erdoğan da “Montrö’de bize tanınan bir hak yok” diyerek konuyu tartışmaya açıyor, hatta “Savaş gemileri gerekirse Kanal İstanbul’dan geçer” diyerek sözleşmenin zeminini kayganlaştırıyordu.

Darbe iddiası hukuken de düştü

AKP hükümetinin içeriği nedeniyle ortak açıklamayı bir ceza davasının konusu yapabilmesi mümkün değildi çünkü her konuda ortak fikir açıklamak emekli büyükelçilerin de, emekli amirallerin de, hepimizin de anayasal hakkıydı. O nedenle emekli amirallerin ortak açıklamasını “darbe iması” ve “darbe çağrışımı” iddiasıyla bir kampanyaya dönüştürdüler. Gerçi hukukta “teşebbüs” suçu vardı, “ima” ya da “çağrışım” diye bir suç yoktu ama yine de dava açacak bir savcı buldular!

Sonuç? İlk duruşma bu yıl martta, ikinci duruşma haziranda yapıldı. Mütalaanın açıklanması beklenen eylüldeki üçüncü duruşmaya savcı raporlu olduğu gerekçesiyle katılmadı. Dün yapılan dördüncü duruşmada ise 103 amiralin 91’ine beraat, 12’sine hapis istendi!

Aslında tek başına bu sonuç bile amirallerin ortak açıklamasına dair yapılan “darbecilik” suçlamasını hukuken de düşürmektedir. Hani 103 emekli amiral “darbecilik” nedeniyle o açıklamayı yazmıştı? Yüzde 90’ı beraat eden bir darbecilik faaliyeti mi olur!

Kumpasçılık sürüyor

Buna rağmen Cumhurbaşkanlığı avukatı iddiasını sürdürüyor, “hükümete hatta devletin varlığına karşı yapılan eylem” diyerek şapkadan tavşan çıkarmaya çalışıyor. Davanın “siyasi bir dava olmadığını” iddia ederek, “Darbe ve bildiri zihniyetiyle benzerlik gösteren zihniyet konusudur” diyor. Dikkat ediniz, en fazla “benzerlik” diyebiliyor, tıpkı “ima” ya da “çağrışım” gibi…  Sırf bu nedenle bile bu davayı “hukuka da kumpas” diye niteleyebiliriz.

Ama dava şimdi aynı zamanda önümüzdeki seçime de kumpastır. Hapis istenen 12 amirali beraat eden 91 amiralden ayıran özelliği bile bunun göstergesidir. Çünkü o 12 emekli amiral TV’lere çıkan, gazetelerde yazan, sosyal medyayı etkin kullanan isimlerdir. Bu 12 emekli amiral üzerinde sallanacak “hapis” kılıcı, aslında seçim sürecinde toplum/seçmen üzerinde sallanacak kılıç olacaktır.

Duruşmadan sonra konuştuğum emekli Amiral Türker Ertürk de buna işaret ediyor ve kararı “iktidarın seçim kampanyası kapsamındaki bir hamlesi” olarak yorumluyor. Neden? Çünkü Ertürk’ün de işaret ettiği gibi iktidarın “korku iklimine ihtiyacı var, muhalif kesimleri sindirmeye ihtiyacı var.”

Nitekim bir kılıcı da FETÖ’nin 28 Şubat kumpas davasını sürdürerek sallıyorlar!

Yine duruşmadan sonra konuştuğum emekli Amiral Cem Gürdeniz de davanın “siyasi bir dava olduğunu” belirterek “Türkiye’nin çıkarlarını savunmanın ve doğru tarafta olmanın bir bedeli var, o bedeli Balyoz kumpasında ödedim, ödemeye devam ediyorum, bununla da gurur duyuyorum” dedi.

Görüldüğü gibi AKP-FETÖ ortaklı 28 Şubat davası kumpası da, AKP’nin “Amiraller Bildirisi” davası kumpası da muhalif kesimleri baskılamak hedefiyle hukuku ve siyaseti esir almayı sürdürüyor. Bu bakımdan önümüzdeki seçim, aynı zamanda “kumpasçılıkla hesaplaşma” seçimi olacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ekim 2022

2 Yorum

Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın pasörü mü?

Kemal Kılıçdaroğlu 22 Mayıs 2010’da CHP Genel Başkanı oldu. Sadece CHP saflarında değil, CHP’yle güç birliği hedefleyen partilerde bile “Devrimci Kemal” beklentisi vardı. İşte o süreçte, yani Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin genel başkanı olmasından dört ay sonra 21 Eylül 2010’da “Kılıçdaroğlu Tayyipleşiyor”, ardından 23 Eylül 2010’de “Kılıçdaroğlu Tayyipleşmeye devam ediyor” ve 25 Eylül 2010’da “Kılıçdaroğlu Tayyip Erdoğan’ın Kulvarında” başlıklı yazılar yazdım.

Üç yazıda da şu riske işaret ettim: Kılıçdaroğlu, “Tayyip Erdoğan’ın kozlarını elinden alma” politikası ile sadece Erdoğan’a seçim kaybetmeyecek, laikliğin ve devrim kanunlarının altının oyulmasını da kolaylaştıracak.

Laikliği aşındırma pası

Kılıçdaroğlu’nun ilk genel başkanlık sınavı 12 Eylül 2010 referandumuydu. 22 Ağustos 2010’da CNNTürk’teki Ankara Kulisi programına katılan Kılıçdaroğlutürbanı biz çözeriz” mesajı verdi ve bunu referandum öncesi düzenlediği mitinglerde de bol bol dillendirdi.

Gerçi Kılıçdaroğlu’nun türban açılımı referandumu kazandırmamıştı ama o kararlıydı. 21 Eylül 2010’da “cemaatlere saygılıyım, yeter ki siyasallaşmasınlar” diyordu, oysa 9 gün önceki referandumda cemaat, devlet olmuştu; dahası AKP zaten bir tarikatlar ve cemaatler koalisyonuydu. Ama Kılıçdaroğlu bir gün sonra, 22 Eylül 2010’da “Laikliğin tehlikede olduğunu düşünmüyorum. Din alanında özgürlükleri daha da genişletmek gerekir” mesajı veriyordu.

Böylece Kılıçdaroğlu Erdoğan’a ilk pasını vermiş oldu: Ekim ayında toplanan Milli Güvenlik Kurulu, “madem laiklik tehlikede değil” diyerek Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nde değişikliğe gitti ve irticayı tehdit kapsamından çıkardı.

Erdoğan için gol, CHP için tuzak

Kılıçdaroğlu’nun açtığı gedik, Erdoğan için fırsat oldu. YÖK İstanbul Üniversitesi’ne “türban serbest” yazısı yazdı. Kılıçdaroğlu 6 Ekim 2010’da, “YÖK’ün yazısını durdurmak için hukuki yollara başvurmayacağız” diyerek kaleyi boşalttı. Ve türban birkaç yıl içinde ilkokullara kadar indi.

AKP hükümeti 8 Ekim 2013’te çıkardığı yönetmelikle türban serbestliğini yasallaştırdı. O gün bugündür ülkede başörtüsü yasağı diye bir sorun yok, tersine 20 yıl önce “başörtüsüne özgürlük” diyenlerin bugün kadınların etek boyuna müdahalesi sorunu var; o gün bugündür ülkede türban mağduru yok ama işte ve sosyal hayatta mağdur edilen binlerce başörtüsüz kadın var.

Gelgelelim Kılıçdaroğlu sanki hâlâ başörtüsü sorunu varmış gibi yine Erdoğan’a pas attı, özetle “Yönetmelik yetmez, başörtüsüne yasal güvence için TBMM’den yasa çıkaralım” dedi (3.10.2022). CHP 4 Ekim 2022’de hazırladığı üç maddelik yasa teklifini TBMM’ye sundu.

Pası alan Erdoğan ise ertesi gün Kılıçdaroğlu’na seslendi: “Gelin çözümü yasa değil, anayasa düzeyinde sağlayalım.”

Sonuç mu? Kılıçdaroğlu’nun pası Erdoğan için gol, CHP için tuzak oldu!

Tarikatlara yasallık pası

Özetle AKP’nin karşıdevrim programını uygulayabilmesi için Kılıçdaroğlu’ndan önemli bir pas gelmiş oldu. Çünkü konuyu anayasal düzleme çıkarmak demek, Anayasa’nın laiklik maddesini değiştirmek demektir!

Mesele zaten başörtüsü de değildir. Erdoğan’ın yıllar önce “velev ki türban siyasi sembol” demesi işin esasıdır. Çünkü türban, karşıdevrim programı açısından devrim kanunlarının tasfiyesinin aracıdır.

Üstelik Erdoğan o aşama için de Kılıçdaroğlu CHP’sinden pas almıştır zaten; bir CHP’li vekil “tekke ve zaviyeleri kapatan devrim kanununun” kadük olduğunu savunabilmektedir artık!

Uyaralım: AKP’ye benzeyerek AKP’yi seçimde yenmenin mümkün olmadığı Ekmeleddin İhsanoğlu vakasında görülmüş olmalıydı. Kılıçdaroğlu Erdoğanlaşarak Erdoğan’ın tabanından oy alamaz ama “AKP’nin kozlarını elinden almak” politikasıyla AKP’nin karşıdevrim hedeflerinin sıra sıra gerçekleşmesini kolaylaştırmış olur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ekim 2022

3 Yorum

Ukrayna savaşının beş cephesi

Ukrayna’da asıl çarpışan Ukrayna ile Rusya değil, ABD ile Rusya’dır. İlk turuncu darbeyi bir kenara bırakırsak, bu çarpışma gerçekte 2014 yılında başladı ve 24 Şubat 2022’de yeni bir aşamaya geçti.

ABD-Rusya çarpışması, Ukrayna üzerinde birincisi jeopolitik, ikincisi politik, üçüncüsü enerji-politik, dördüncüsü ekonomik ve beşincisi askeri cephelerde sürmektedir.

Bu cephelerdeki tabloyu inceleyelim:

1) JEOPOLİTİK CEPHE

ABD, Arktik Okyanusu’ndan başlayıp Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliği ile bu ülkeleri kapsayan, Baltık Denizi ve Baltık ülkeleri üzerinden Polonya-Ukrayna merkezli Doğu Avrupa’ya inen, Romanya ve Bulgaristan ile Batı Karadeniz’i içeren, Yunanistan’ı kuzeyden güneye katederek Doğu Akdeniz’de Girit’e kadar inen bir stratejik hat inşa ediyor.

ABD, Avrupa ile Asya arasına yeni bir demir perde indirerek Avrasyalaşmayı önlemeyi ve bu stratejik hat üzerinden Rusya’yı sıkıştırmayı hedeflemektedir.

Rusya ise bu stratejik hatta karşı güneybatısından dayanak bölgeleri oluşturmaya çalışıyor. İşte Donetsk, Lugansk, Herson ve Zaporijya’nin Rusya’ya katılımı bu amaçladır ve fiilen Ukrayna’nın Karadeniz’e bağlantısını kesebilmeyi hedeflemektedir. Moskova için Karadeniz’in güvenliği ve burasının bir “NATO gölü” olmaması hayati önemdedir.

2) POLİTİK HEDEF

ABD’nin temel politik hedefi Rusya’yı yalnızlaştırmak, Avrupa’yla işbirliğini sınırlamak, enerji bağını koparmaktır.

ABD’nin ikincil politik hedefi ise AB’nin “stratejik özerkliğini” engellemek, Avrupa üzerindeki tahakkümü sürdürmek ve Soğuk Savaş’ta olduğu gibi kendi stratejisine eklemlemek istemektedir.

Bunun yolu ise önce Almanya-Rusya işbirliğini bozmaktan, ardından da enerji faktörü üzerinden Alman sanayisini baskılamaktan geçiyor. Alman sanayisi ne kadar zayıflarsa, Berlin ABD’ye o kadar bağımlı olacak ve Paris’le birlikte 2014 yılından bu yana geliştirmeye çalıştıkları “stratejik özerklik” arayışından uzaklaşacaktır.

ABD’nin üçüncül politik hedefi ise SSCB’nin dağılması sonrası fiilen varlığı gereksizleşen NATO’yu, “Rus tehdidi üzerinden” canlandırmak, büyütmek ve ilerde Asya-Pasifik’e genişletmektir. ABD için NATO sadece bir askeri aygıt değil, üyeleri denetim altında tutan bir siyasi araçtır.

3) ENERJİ-POLİTİK CEPHE

ABD, Almanya-Rusya enerji bağını keserek, AB-Rusya işbirliğini de bozmayı hedefliyordu uzun yıllardır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu Alman sanayisinin zayıflamasına ve Berlin’in Washington tahakkümüne girmesi demektir.

Diğer yandan ABD enerji-politik cephede Rus gazına karşı kendi gazını seçenek yapmaya ve emperyalist LNG (sıvılaştırılmış doğalgaz) şirketlerine pazar oluşturmaya çalışıyor.

ABD enerji-politik cephede son olarak işi, Rusya ile Almanya arasındaki Kuzey Akım boru hatlarına sabotaja kadar vardırdı.

Rusya ABD’nin bu saldırganlığına karşı Asya pazarını güçlendirmeye, Çin ve Hindistan’a petrol ve doğalgaz ihracını artırmaya, Türkiye ve Güney Kore gibi ülkelerle enerji ticaretini belli bir seviyede tutabilmeye çalışıyor.

4) EKONOMİK CEPHE

ABD, ekonomik cephedeki saldırılarını öncelikle Rus ekonomi varlığına “çökerek” sürdürüyor. Rus vatandaşlarına ait yaklaşık 20 milyar dolarlık varlıklara el koymak dışında, Washington Rusya Merkez Bankası’nın Batı’daki rezervlerini de dondurdu.

ABD, ekonomik cephede ikincil olarak Rusya’yı ağır ambargo altında tutarak bu ülkenin ekonomisini batırmayı hedefliyor. Ancak geride kalan altı ayda bu gerçekleşmedi, tersine Avrupa ekonomileri yaptırım nedeniyle büyük sorunlar yaşamaya başladı.

Rusya ise ABD’nin ekonomik cephedeki bu saldırılarına karşı “ulusal paralarla ticaret” hamlesini uyguluyor. 5-6 yıldır konuşulan ve sembolik düzeyde başlayan “ulusal paralarla ticaret”, ABD’nin yaptırımları nedeniyle ivme kazandı ve adım adım oranı artarak uygulanıyor.

5) ASKERİ CEPHE

ABD, Ukrayna’yı silahlandırırken hem stratejik planda “savaşı uzatmayı” ama hem de Amerikan silah sanayisine para kazandırmayı hedefliyor.

ABD bu yolla hem atıl duran silahlarını cephelere sürerek tüketmiş hem de yeni silah üretimine alan açmış oluyor.

Emperyalizmin en önemli karakteristiğidir: Enerji ve silah tekellerini beslemek, emperyalist ABD’yi yönetenlerin ilk ve en önemli işidir.

SONUÇ

Görüldüğü üzere Ukrayna meselesi sadece Ukrayna meselesi değildir. ABD, Ukrayna üzerinden kendi küresel düzenini sürdürebilmeyi, Avrupa’yı tahakkümü altında tutabilmeyi, Rusya’yı geriletmeyi ve asıl rakibi Çin’e karşı geniş bir cephe inşa edebilmeyi hedeflemektedir.

Ancak tablo tersi yönde gelişme işaretleri taşımaktadır: ABD’nin hegemonyası zayıflıyor ve kurallarını kendisinin yazdığı düzen çatırdıyor. Enerji krizi ise ABD’nin beklediğinin tersine, Avrupa’da kendisine karşı yeni bir politik süreç başlatma potansiyeli taşıyor.

Çin’e karşı geniş cephe mi? ABD’nin cepheyi genişletebilmeden önce mevcut cephesini sağlam tutabilme sorunu var!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Ekim 2022

5 Yorum

Brzezinski’nin o uyarısı masada

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, NATO’ya “hızlandırılmış katılım başvurusunu” imzaladığını duyurdu. “NATO yolumuzu çoktan tamamladık, Ukrayna fiilen NATO’nun parçasıdır” diyen Zelenski, başvurunun “bu fiili durumu yasallaştıracağını” söyledi (Sputnik, 30.9.2022).

Zelenski’nin bu başvurusu ve açıklaması bile, olan biteni tam olarak anlamadığını ya da anlamak istemediğini ortaya koyuyor. Çünkü ülkesi 24 Şubat 2022 sürecine ne yazık ki tam da bu nedenle, yani “ABD’nin Ukrayna’yı NATO’ya alarak Rusya’ya kuşatmayı biraz daha daraltmak istemesi” nedeniyle sürüklendi.

‘Ukrayna’nın NATO üyeliği gereksiz ve zararlı’

Oysa örneğin ABD’nin eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski daha Mart 2015’te “Ukrayna’nın NATO’ya üyeliğinin masadan kaldırılması gerektiğini” söylüyor, hatta ABD’nin Rusya’yla “Ukrayna’nın AB üyesi olsa bile NATO üyesi olmayacağını garanti eden bir anlaşma yapması gerektiğini” savunuyordu (Sputnik, 9.3.2015).

Nitekim Rusya’nın 24 Şubat 2022’den önce, Aralık 2021’de hem ABD’den hem de NATO’dan istediği “güvenlik garantileri” anlaşması, tam da Brzesinki’nin işaret ettiği türden bir anlaşmaydı.

Brzesinki yine o süreçte Polonya gazetesi Gazeta Prawn’a verdiği demeçte “Ukrayna’nın NATO üyeliğinin sadece gereksiz olmakla kalmayıp zararlı da sonuçlanabileceğini” söylüyordu (Sputnik, 25.3.2015).

Ancak Washington, Brzezinski ve benzer şekilde düşünenleri dinlemedi, Rusya’yı kuşatmayı ilerletmeyi ve daraltmayı stratejik hedef ilan etti. Fakat 7 yıl sonra tablo Brzezinski’nin işaret ettiği gibi oldu: “Zararlı sonuçlandı.”

Ukrayna, Kırım’ın ardından Donetsk, Luhansk, Herson ve Zaporijya bölgelerini de kaybetti. Önce bağımsızlığını ilan eden, ardından da halkoylamasıyla Rusya’ya katılımı kabul eden bu bölgeler, 30 Eylül 2022’den itibaren artık Rusya Federasyonu’nun parçası haline geldiler.

ABD’nin ‘uzun savaş’ planı

ABD’yi ve elbette Ukrayna’yı girdiği bu açmazdan çıkarmak için ABD’nin bir başka kıdemli eski Ulusal Güvenlik Danışmanı, eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger da önemli uyarılarda bulundu.

Kiev NATO üyeliği peşinde koşarak bugünkü çatışmaların taşlarını döşedi” diyen Kissinger, “Batı’nın Ukrayna üzerinden Rusya’yla yürüttüğü çatışma iki ay içinde sonlandırılamazsa, kontrolden çıkacak” uyarısında bulundu.

Hatta Kissinger felaketin önlenmesi adına “Ukrayna’nın Rusya’ya toprak vermesi gerektiğini” bile savundu (The Telegraph, 24.5.2022).

Ancak ABD, ateşe attığı Ukrayna’yı ateşte tutmayı sürdürmeyi ana stratejisinin gereği görüyor ve bu nedenle “savaşı uzatmayı” hedefliyor. ABD’nin “uzun savaş” ısrarının Ukrayna’ya ve Avrupa’ya daha neler kaybettirebileceği ise ortada…

‘Tarihin gördüğü en kötü fikir’

Her şeye rağmen Ukrayna’nın NATO’ya kabulünün felaket olacağını ABD’de gören isimler yine de var. Örneğin Jason Fields, “Ukrayna’yı NATO’ya kabul etmenin tarihin en kötü fikri olduğunu” yazdı (Newsweek, 30.9.2022). Fields özetle “Ukrayna’nın NATO’ya kabulünün ABD ve NATO müttefiklerini Rusya ile savaşa sürükleyebileceğini, bunun da nükleer savaşa yol açabileceğini ve insanlığın varlığını tehdit edebileceğini” belirtti.

Ukrayna’nın “NATO’ya hızlandırılmış katılımına” NATO üyelerinin çoğunluğunun da sıcak bakmayacağı anlaşılıyor. Nitekim Almanya Savunma Bakanı Christine Lambrecht “Ukrayna, bir ittifak seçmekte özgürdür ancak NATO’ya katılmak belirli şartlara tabidir” diyerek, kapının açık olmadığına işaret etti.

Ukrayna’yı NATO üyeliği için başından veri kışkırtan ABD de, şimdilik temkinli. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, “Ukrayna’nın NATO’ya üyelik başvurusu başka bir zaman ele alınmalı” dedi.

Tek başına ABD’nin bu açıklaması bile Ukraynalılar için nice derslerle dolu!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2022

1 Yorum

Kuzey Akım’a sabotajın hedefi

Rusya’dan Almanya’ya gaz taşıyan Kuzey Akım 1-2 boru hatlarının dört yerinde sızıntı tespit edildi. İsveç Ulusal Sismik Ağı (SNSN), boru hatlarındaki sızıntıların yakınında, 2.3 büyüklüğünde depreme benzer iki sarsıntı tespit edildiğini açıkladı (AA, 27.9.2022)

İki boru hattında dört sızıntının tesadüf olamayacağı ortada. Peki sabotajın faili kim olabilir ve hedefi ne?

ABD’nin rahatsızlığı

Batı, büyük oranda fail olarak Rusya’yı işaret ediyor, “doğalgaz fiyatlarını yükseltme” amaçlı bir Rus sahte bayrak operasyonu olduğunu savunuyor.

Doğru, sabotajın ardından “Avrupa’da ekim vadeli doğal gazın megavatsaat fiyatı yüzde 13,4 arttı” (TRT Haber, 28.9.2022). Peki boru hattı patlatılan ve Avrupa’ya gaz satamayacak olan Rusya’nın bu artıştan ne kazancı olacak? Avrupa’ya kim doğalgaz satıyorsa, o kazanacak: ABD sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) şirketleri…

Kısa vadeli doğalgaz fiyatı artışını bir kenara bırakarak daha uzun vadeli bir soruya yanıt arayalım: Kuzey Akım’lardan kim rahatsız? Ukrayna krizinin her aşamasında temel konu başlıklarından biri Kuzey Akım’dı. ABD, en başından beri Almanya-Rusya enerji anlaşmasına karşıydı.

Örneğin ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 27 Kasım 2018’de yayınladığı ABD-Ukrayna Stratejik Ortaklık anlaşması açıklamasında, “iki ülkenin Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı’nı durdurmak için koordinasyonu sürdürecekleri” ilan edilmişti.

Hatta ABD Başkanı Joe Biden 7 Şubat 2022’de Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile ortak basın toplantısında, “Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi halinde Kuzey Akım 2 artık ortada kalmaz, sonunu getiririz” demişti. Gazeteci “Bunu nasıl yapacaksınız, çünkü boru hattı projesi Almanya’nın kontrolünde” deyince Biden gülerek “Size söz veriyorum, bunu becereceğiz” yanıtını vermişti (Reuters, 7.2.2022).

Alman hükümeti enerji baskısı altında

Ukrayna krizini başından beri “aynı zamanda bir ABD-Almanya çatışması” olarak değerlendirmemiz bundandı. Çünkü ABD, Rusya-Almanya bağını koparmayı ve Almanya ile Fransa’nın stratejik özerklik arayışını gemleyerek Avrupa üzerindeki tahakkümünü sürdürebilmeyi hedefliyor.

Peki Almanya bunu görmüyor mu? Gördüğü belli. Nitekim Scholz hükümeti krizin başında farklı tutum alıyordu. Öyle ki Ukrayna Almanya’yı “Rusya’yı cesaretlendirmekle” suçluyor, hatta Ukrayna Savunma Bakanı Oleksey Reznikov, “Doğu Almanya kurulur” diyerek tehdit ediyordu (Deniz Berktay, Cumhuriyet, 29.1.2022).

ABD’nin ve onlarla uyumlu hükümet ortağı Yeşillerin baskısı karşısında Scholz zamanla geri adım attı. Ancak enerji krizi, şimdi de Scholz’u Alman sermaye sınıfıyla, hatta geniş Alman halkıyla karşı karşıya getirmeye başladı.

Boru hatlarına sabotajın hemen öncesinde, Almanya’daki son müşterilerin yüzde 67’sine gaz sunan Almanya Belediye Şirketleri Birliği (VKU) Genel Müdürü Ingbert Liebing “ekonomik çöküş” riskine, Almaya Enerji ve Su İdaresi Birliği (BDEW) Genel Müdürü Kerstin Andreae de “enerji krizinin toplumu temellerinden sarsma potansiyeline” işaret ediyordu (bloomberght, 26.9.2022).

Polonya’dan ABD’ye teşekkür

Kısacası Alman hükümeti, Almanların “enerji yaptırımlarını yumuşat” baskısı altındaydı. İşte Kuzey Akım 1’e sabotajla “yumuşatabilme olasılığının” önü kesilmeye çalışılmış ve kapalı Kuzey Akım 2’ye sabotajla da alternatifinin önüne geçilmiş oldu.

Yani Polonya’nın eski savunma ve dışişleri bakanı Radislaw Sikorski boşuna gaz sızıntısı fotoğrafını “Teşekkürler ABD” diye paylaşmadı! Çünkü tam da bu süreçte Norveç gazını Danimarka üzerinden Polonya’ya taşıyacak “Baltic Pipe” doğalgaz boru hattının açılışı yapıldı (AA, 27.9.2022).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ekim 2022

1 Yorum

Fidan-Memlük görüşmesine PKK kurşunu

Teröristlerin Mersin’deki saldırıyı Suriye’de organize ettiği bilgisine sahibiz” demiş Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar (AA, 28.9.2022).

Ne yanlış bir saptama!

Kastınız o olmasa bile, “Suriye’de organize edildi” sözü, Suriye devletinin de rolü, bilgisi, onayı olduğuna işaret eder zira…

Tersine doğru saptama şudur: Teröristlerin Mersin’deki saldırıyı Amerikan Koridoru’nda organize ettiği

Kapının aralanmasından kim rahatsız?

Mersin’deki terör saldırısı çeşitli boyutlarıyla tartışılıyor: PKK’nin uzun sürenin ardından neden şimdi bir terör saldırısı yaptığı sorgulanıyor. HDP davasından seçim sürecinde HDP’lilerin oyunu hangi adrese kullanacağına dair pek çok boyut üzerinde duruluyor.

Elbette bu konular de terör saldırısının sonuçları üzerinden ilgili olabilir. Ancak terörün daha çok Türkiye ile Suriye arasındaki en azından “kapı aralama” anlamına gelen süreci dinamitlemeyi hedeflediği anlaşılıyor.

Neden? Çünkü Türkiye ile Suriye arasında “kapının aralanmış” olmasından birincisi ABD, ikincisi de PKK/YPG rahatsız.

Çünkü ABD bilmektedir ki Türkiye ile Suriye anlaşırsa, inşa ettiği Amerikan Koridoru yıkılacaktır. Çünkü YPG bilmektedir ki Türkiye ile Suriye normalleşirse, ABD sponsorluğundaki devlet hayalleri yıkılacaktır.

Terörün hedefi

İşte tam da bu nedenle Hulusi Akar’ın “saptaması” yanlıştır. Mersin’deki terör saldırısı için “Suriye’de organize edildi” derseniz, “kapı aralanmasından” rahatsız olanların işaret ettiği tuzağa düşersiniz.

Tekrar vurgulayalım: Mersin’deki terör saldırısı Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın söylediği gibi Suriye’de değil, gerçekte Amerikan Koridoru’nda organize edildi!

Ve hedefi de Şam’da yapılan Hakan Fidan – Ali Memlük görüşmesidir.

Çünkü iki ülkenin istihbarat başkanları, aralanan kapıyı biraz daha açmak üzere görüşmeler yapıyor bir süredir. İkilinin bu amaçlı görüşmeleri 17 Eylül’de kamuoyuna da açıklandı.

Faysal Mikdat’ın mesajı

Öte yandan Hulusi Akar’ın saptaması ikinci olarak da Şam’ın pozisyonu nedeniyle yanlıştır. Çünkü Şam yönetimi, açıkça ABD ve PKK/YPG’nin karşısında konumlanmaktadır.

Son olarak Suriye Dışişleri Bakanı Faysal Mikdat, BM Genel Kurulu’nda bu konuda çok önemli mesajlar verdi: “Sponsorlarının (ABD-İsrail) ördüğü illüzyonların etkisi altında yaşayan ayrılıkçı milisler (YPG), yabancı işgalciye (ABD) güvenmeyi bırakmalıdır. Anavatanının yanında olmayanın, bir vatanı da yoktur” (cumhuriyet.com.tr, 26.9.2022).

Meselesi “normalleşme” olanlar açısından Faysal Mikdat’ın bu sözleri, çok önemli bir işbirliği çağrısıdır.

Putin’in Ankara ve Şam’dan talebi

Kuşkusuz Erdoğan iktidarının normalleşmeye istekli olduğunu söyleyemeyiz. Daha önceki yazılarımızda da işaret ettiğimiz gibi, iktidarın hedefi Suriye’yle normalleşmek değil, Suriye’nin kuzey batısında “özerk ÖSO nüfuz alanı” inşa edebilmektir.

Ancak Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in hem Tayyip Erdoğan’ı hem de Beşar Esad’ı ilişkileri normalleştirmeye “teşvik ettiğini” biliyoruz.

Erdoğan’ın da Putin’in talebi üzerine “kapı aralamayı” kabul ettiğini görüyor ama bunu çok da ilerletmeyi düşünmediğini de uygulamalarından çıkarabiliyoruz.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Eylül 2022

1 Yorum

8 gün geciken protesto notası

Yunanistan’ın askersiz statüde olması gereken Midilli ve Sisam adalarına silah sevkiyatı yaptığı ortaya çıktı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne (TSK) ait İnsansız Hava Araçları (İHA) sevkiyatı bütün çıplaklığıyla görüntüledi.

25 Eylül günü medyaya servis edilen görüntülere göre Midilli’ye 23, Sisam’a 18 taktik tekerlekli zırhlı araç sevk edilmişti. Üstelik bu araçlar ABD’nin Yunanistan’a hibe ettiği araçlardı.

Peki olay ne zaman oldu? Bu sorunun yanıtı üzerinden söylenecek çok şey var. Başlayalım…

18 EYLÜL’DE NEDEN HAREKETE GEÇİLMEDİ?

Ege Denizi üzerinde görev uçuşu yapan TSK’ye ait İHA’lar bir hareketlilik tespit etti. Yunanistan’a ait iki çıkarma gemisi Midilli ve Sisam’a hareket halindeydi. İzlendi ve sonrasında da görüntülendi.

Yunan sevkiyatı 18 ve 21 Eylül’de yapılmıştı. Peki 18 Eylül’de bu görüntüler ortaya çıktıysa, neden 7 gün sonra, 25 Eylül’de Türk kamuoyunun önüne getirildi? Neden 7 gün beklendi?

Daha vahimi, bu görüntüler medyada servis edildikten bir gün sonra, ancak 26 Eylül’de Türk Dışişleri Bakanlığı olayı protesto edebildi: “Dışişleri’ne çağrılan Yunanistan’ın Ankara Büyükelçisi’nden ‘adalardaki ihlallere son verilmesi ve gayriaskeri statüyü ihya etmesi’ istendi. Türkiye, ABD’ye verdiği protesto notasında, Doğu Ege adalarının statüsüne riayet etmesini ve silahların statünün ihlali için kullanılmaması konusunda tedbir almasını istedi.”

Ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da ancak o notadan sonra bu konuda konuştu ve “Yunanistan ne siyasi ne askeri ne de ekonomik olarak bizim dengemiz değildir” dedi.

İŞGAL EDİLEN ADALARIN KARASUYU ALANI

Oysa Türkiye, daha Yunanistan’ın iki çıkarma gemisinin Midilli ve Sisam’a yöneldiğini tespit ettiği anda harekete geçmeliydi; iş işten geçtikten sonra değil.

18 Eylül’de adalara silah sevk edildikten 8 gün sonra Yunanistan’ı protesto etmek, adalara silah sevkiyatını önlemiyor sonuçta.

Nitekim, 2004’ten beri aynı şeyi yaşıyoruz. Yunanistan ada, adacık ve kayalık işgaline başladığında, buna ses çıkarılması gerektiğini söyleyenlere iktidar katından yapılan eleştiri şöyleydi: “İki keçinin otladığı kaya parçası için Yunanistan’la mı savaşalım?”

İşte böyle söylene söylene 152 ada, adacık ve kayalık işgali izlendi…

Kuşkusuz ada, adacık ve kayalıkların önemi, karasuyu alanıyla birlikte anlamlıydı. Şu veriler ne dediğimizi anlatmaya yeterli sanırım: “Ege Denizi’nde bugün Yunanistan yüzde 43,5, Türkiye ise yüzde 7,5 oranında karasuları alanına sahiptir. Osmanlı Devleti’nden ‘halefiyet yolu’ ile Türkiye’ye intikal eden 150’nin üzerindeki ada, adacık ve kayalıkların karasuyu alanı ise yüzde 6’dır.” (Bora Serdar, Kardak, Kırmızı Kedi, 1. Basım, s. 12)

SULANDIRILAN CAYDIRICILIK

İşte 2004’ten beri dile getirilen “İki keçinin otladığı kaya parçası için Yunanistan’la mı savaşalım?” anlayışı, bugün de sürüyor. Erdoğan “Yunanistan ne siyasi ne askeri ne de ekonomik olarak bizim dengemiz değildir” diyor, AKP’li yorumcular da ekranlarda “30-40 taktik tekerlekli zırhlı aracın bir önemi yok” diyerek olayı küçümsüyor.

İşte “caydırıcılık” böyle sulandırılıyor.

Elbette Yunanistan’a savaş açılsın diyen yok, zaten konu Yunanistan’dan çok ABD’yle ilgilidir. Ancak mesele caydırıcılığınızdır, bu sulanırsa, 152 ada, adacık ve kayalığın işgal edilmesi gibi, adalar da küçümsediğiniz taktik tekerlekli zırhlı araçlardan fazlasıyla dolmaya başlar.

ERDOĞAN-MİÇOTAKİS FARKI

Peki ne mi yapılmalı?

Yunanistan’ın Ege’deki karasularını 12 mile çıkarmaya niyetlendiğinde ne yapılarak sonuç alındıysa, o yapılmalı.

Anımsayın; 1995’te TBMM toplanmış ve Yunanistan’ın o kararı alması halinde bunu “casus belli” yani “savaş nedeni” saymıştı. Bu kararlılık hali de güçlü caydırıcılık oluşturarak savaşı önlemiştir.

Böyledir; caydırıcılık savaşı önler, tersine caydırıcılığın sulandırılması ise savaş riskini artırır.

Caydırıcılığı güçlendiren şey ise somut işlerdir; TBMM’de karar almaktan sahada önleyici manevralara kadar…

Bunlar yoksa, “bir gece ansızın gelebiliriz” sözü havada kalır.

Nitekim mevcut tablo şu haldedir: Erdoğan söylemde sert gücü, sahada yumuşak gücü; Miçotakis ise tersine söylemde yumuşak gücü ama sahada sert gücü kullanıyor.

“Bir gece ansızın geliriz” deniyor ama adalara silah sevkiyatı ancak 8 gün sonra protesto edilebiliyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Eylül 2022

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın