Erdoğan’ın siyaset mühendisliği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 05/03/2021
Anayasa’nın 101. maddesi açık: “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.” Yani Anayasa’ya göre Erdoğan Haziran 2023’te Cumhurbaşkanı adayı olamaz.
İşte 1921 ruhuyla “Yeniden Kuruluş Anayasası” hedefi koymaları da, Islahat ve Tanzimat Fermanlarında bile yer alan hakları 2021 yılında İnsan Hakları Eylem Planı diye ilan etmeleri de, HDP’nin kapatılmasını gündeme getirmeleri de bu nedenle…
Erdoğan üçüncü kez aday olabilme peşinde
Erdoğan’ın üçüncü kez Cumhurbaşkanı adayı olabilmesinin tek yolu var. Anayasa’nın 116. maddesine göre “Cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilmesi halinde, Cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir.”
Peki Meclis seçimlerin yenilenebilmesine nasıl karar verecek? O da 116. maddede belirtilmiş: “TBMM, üye tamsayısının beşte üç çoğunluğuyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.” Yani TBMM’nin beşte üçü olan 360 milletvekili isterse, seçimler yenilenebilir.
Peki AKP ve MHP ortaklığının 360 milletvekili var mı? Yok. Cumhur İttifakı’nın 289’u AKP’li, 48’i MHP’li, toplam 337 milletvekili var. Yani 23 milletvekilleri eksik.
İşte defalarca değiştirdikleri anayasayı sil baştan yeniden yazmak istemelerinin nedeni bu: Erdoğan’a başkanlık yolu açabilecek 23 milletvekilini bulabilmek…
Havuç: 1921 ruhu
İyi bir taktisyen olan Erdoğan, “havuç-sopa” taktiği uygulayarak 23 milletvekili arıyor.
Havuç, 1921 Anayasası. İktidar yeni anayasayı, 1921 Anayasası ruhuyla yapma hedefi ilan ederek hem SP hem de HDP’ye çengel atıyor. O anayasada laikliğin olmamasını SP’liler için, bir çeşit özerklik bulunmasını da HDP’liler için havuç olarak görüyor.
Peki SP ve HDP böyle bir havucu yer mi? Erdoğan’ın hedefi 56 HDP’li ve 1 SP’li milletvekilinin tamamı değil zaten. Erdoğan’ın Oğuzhan Asiltürk üzerinden SP’yi bölme hamlesi yapmasını ve son günlerde konuşulan HDP içinden bir “muhafazakâr Kürt” partisi çıkarılması çabasını not edin lütfen…
Bir de şunu not edin: HDP’nin Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, “Çözüm sürecinde bize vaat ettiklerinizi yeri ve zamanı geldiğinde açıklamazsak namerdiz” diyor! Cumhur İttifakı’nın küçük ortağı MHP, hemen her gün HDP’nin kapatılmasını savunuyor, fezlekeler TBMM’de…
AKP’nin PKK ve HDP’ye neler vaat ettiğinin açıklanması için hâlâ hangi “yer ve zaman” bekleniyor? Yoksa kimi HDP’liler, dün ortaklık yaptıkları AKP’yle, bir gün yine ortaklık yapabileceklerini mi düşünüyor?
Sopa: HDP’nin kapatılması
Erdoğan’ın sopası ise fezlekeler, dokunulmazlıkların kaldırılması ve HDP’nin kapatılması…
Ancak belirtelim: MHP’nin ısrarına rağmen AKP’nin niyeti HDP’yi kapatmak değil. Zira kapatılmış bir HDP, AKP açısından “kullanım” değerini de kaybetmiş olur. AKP bu nedenle bazı milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırarak sandalye sayısını azaltmayı ve de en fazla HDP’nin hazine yardımının kesilmesini istiyor.
Bu yolla da hem HDP içinden AKP’ye destek olabilecek bir “muhafazakâr HDP” çıkabilmesini kolaylaştırmayı, hem de “terörle bağlantılı” bir HDP’yi CHP’ye yapıştırarak Millet İttifakını parçalamayı hedefliyor.
Erdoğan’ın tüm bunların ardından da hedefi şu: 15 Şubat tarihli “Anayasa tuzağı” başlıklı makalemizde yazdık, milleti anayasacılar ve anayasa karşıtları şeklinde bölerek seçime gitmek istiyor. Kapatmadığı, böldüğü HDP’yi de CHP’ye “açık ortak” yaparak, seçimi milliler-gayri millîler ekseninde yapabilmeyi hesaplıyor.
Muhaliflerini müttefik yapabilen Erdoğan
Erdoğan’ın siyaset mühendisliği sakın küçümsenmesin. Seçim meydanlarında Erdoğan’ın yakasına yapışacağını ilan edenlerin, sonradan Erdoğan’ın paçasına yapışarak siyasete devam edebildikleri ortada…
Erdoğan’a en ağır sözleri dile getiren, seçim meydanında ip atan MHP lideri Devlet Bahçeli bugün en büyük müttefiki. Erdoğan’ın en sert muhalifi VP lideri Doğu Perinçek bugün yanında. Erdoğan’dan hesap soracağını belirterek en ağır sözleri dile getirenlerden DP lideri Süleyman Soylu, bugün bakanı. Erdoğan’ı devireceğini belirten HAS Parti lideri Numan Kurtulmuş, bugün yardımcısı…
18 yılda Erdoğan PKK ve HDP’yi de, yetmez ama evetçi liberalleri de, ihtiyaca göre kullandı, kullanıyor…
İşte bu nedenle, “nasıl olsa bu kötü ekonomiyle artık iktidar olmayı sürdüremezler” kolaycılığına kapılmamak ve Erdoğan’ın siyaset mühendisliğini ciddiye alarak, sağlam bir strateji oluşturmak gerekmektedir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
4 Mart 2021
Çin’le gizli füze anlaşması
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 03/03/2021
28 Şubat süreci, daha çok irticayla mücadele boyutuyla anımsanıyor. Oysa 28 Şubat süreci, özü itibariyle Türkiye’nin Atlantik bağı karşısında “stratejik özerklik” arayışıydı. İrtica da, bu eksen içinde, ABD’nin “ılımlı İslam” projesi olması üzerinden hedef alınıyordu.
Sürecinin salt türban konusuna indirgenerek ele alınıyor olması, sadece bir “28 Şubat mağduriyeti” oluşturma ihtiyacı nedeniyle değil, ondan daha çok sürecin Atlantik karşıtı boyutunu gizlemek içindir.
28 ŞUBAT’IN İKİ TEMEL HEDEFİ
Oysa 28 Şubat;
1. Türkiye’nin bölgesinde Rusya ve İran’la işbirliği yapması gerektiğini savunuyordu.
2. ABD ve NATO’ya silah bağımlılığının azaltılmasını hedefliyordu.
İşte bugün Türkiye’nin gurur duyduğu Milli Gemi Projesi (MİLGEM) bir 28 Şubat eseridir. MİLGEM ile Türk Deniz Kuvvetleri büyük oranda millileştirildi. Türkiye kendi savaş gemilerini yapar ve ihraç eder hale geldi.
28 Şubat, sadece denizde değil, karada ve havada da ulusal savunma ve silahlanma anlayışına ulaşmak istiyordu. Bunun için ABD ve NATO’ya olan silah bağımlılığından kurtulmak gerekiyordu. Bu hedefin ara aşaması da öncelikle silah envanterini çeşitlendirmekti. O sürecin devamı, teknoloji transferi ile ulusal silahlanma yoluydu.
TOROS FÜZELERİ
Pek bilinmez…
Türkiye, 28 Şubat sürecinde Çin’le gizli bir füze anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre karadan karaya 80 kilometre menzilli, toplam 19 üniteden oluşan bir WS-1 bataryası alındı. Anlaşmaya göre teknoloji transferi ile 5 batarya Türkiye’de ortak üretildi.
O süreçte bu resmi olarak açıklanmadı. Türkiye, Çin’den teknoloji transferi ve ortak üretimle geliştirilen “Toros” füzelerini, TÜBİTAK ve SAGE üretimi olarak IDEF Fuarı’nda sergiledi. TSK envanterine giren füzeler, 70-100 km menzilli ve karadan karaya ya da denizden karaya kullanılabiliyor (“Ordudan Çin açılımı- Çin’le ‘uzay’da işbirliği”, Milliyet, 4 Nisan 2005).
Türkiye, sonraki yıllarda Toros’u geliştirdi ve 160 km menzilli Toros-260’ı üretti (“Toros topçu roketi”, 14 Mayıs 2016: http://www.millisavunma.com/toros-topcu-roketi/).
Yine Hava Kuvvetleri Komutanı Org. İbrahim Fırtına’nın Çin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Çiao Çingçen’i ziyaretinde de “orta menzilli hava savunma füzeleri” konusunda önemli görüşme yapılmıştı (Kamil Erdoğdu, “Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Fırtına Çin’de”, Anadolu Ajansı, 4 Nisan 2005).
Ancak Türkiye arkasını getirmemişti…
MEVCUT BAĞIMLILIK – OLASI BAĞIMLILIK
Türkiye’nin Çin ve Rusya’yla ilişkilerini geliştirmesini savunduğumuzda, hatta Ankara’nın her iki başkentle işbirliğini stratejik düzeye çıkarması gerektiğini belirttiğimizde karşımıza hep şu argüman çıkıyor: “ABD’ye bağımlı olmayalım da Rusya ve Çin’e mi bağımlı olalım?”
“Tam bağımsızlığı” savunuyor gibi görünen bu argüman, pratikte “ABD’ye bağımlılığı sürdürmeyi” savunmaktadır.
Zira Türkiye’nin ABD’ye “mevcut” bağımlılığı ile Çin ve Rusya’ya “olası” bağımlılığını kıyaslamak eşyanın tabiatına aykırıdır.
Rusya’dan ya da Çin’den füze almak, Türkiye’yi bu iki ülkeye bağımlı yapmaz ama silah envanterini çeşitlendirmesi bakımından ABD’ye bağımlılığının oranını düşürür.
S-400 ÇALIŞTIRILMALI – F35 UNUTULMALI
Elbette esas hedef “tam bağımsızlık” ve ulusal savunma-silahlanmadır.
Ancak 70 yıldır neredeyse yüzde 100 oranında ABD ve NATO silahlarına bağımlı olan bir ülkede, birden yüzde 100 ulusal silahlanmaya geçebilmek olası değildir.
Bu gibi durumlarda birinci adım silah envanterini çeşitlendirmek, ikinci adım da teknoloji transferi ve ortak üretimdir. Ulusal silahlanma bu ikinci adımın arkasında gelir.
Türkiye, 28 Şubat’ın bu anlayışını, kesintilere, bocalamalara, gelgitlere rağmen sürdürmek zorundadır. Bu nedenle Türkiye’nin hızla atması gereken iki önemli adım vardır:
1. Salgın gibi ucuz bir bahaneyle çalıştırılması ertelenen ve Girit Modeli gibi açıklamalar üzerinden ABD’yle pazarlığı sürdürülen S-400’ler, aktif hale getirilmelidir.
2. ABD’nin S-400 nedeniyle Türkiye’yi F-35 programından çıkartması karşısında parayla lobi tutup o programa yeniden dönmeye çalışmaktan vazgeçilmelidir. F-35 programı ile Türk Hava Kuvvetlerinin ABD’ye yüzde 100’e yakın oranda bağımlı hale geleceği gerçeği görülmelidir.
Kaldı ki F-35 açısından gerçek durum şudur: ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Test ve Değerlendirme Ofisi, F-35’lerde 871 kusur tespit etmiş durumda (Bloomberg, 14.1.2021). Bu oran Nisan 2018’de 941’di. Yani iki yılda 941 kusurdan yalnızca 70 adeti çözülebilmiş durumda.
Bu nedenle Türkiye, kendi ulusal uçağını yapma hedefiyle bir başka 5. nesil uçak alımına hızla yönelmelidir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
2 Mart 2021
1 Mart tezkeresi ve Türk-Amerikan ilişkileri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/03/2021
En iyi Bahçeli bilir: Ecevit’in koalisyon hükümeti, ABD’nin Irak saldırısına destek vermediği için yıkılmıştı.
Sıcak para operasyonu ile tetiklenen ekonomik krizle devirememişlerdi. TÜSİAD’ın uygulamaya koyduğu “sağlık sorunları üzerinden” Ecevit’i Cem-Derviş’le değiştirme planı işe yaramamıştı. Hatta Özkan-Cem ikilisinin DSP’yi bölerek yeni parti kurması da o koalisyonu yıkamamıştı.
Ta ki Bahçeli son darbeyi vurup, kendi yardımcılarının bile bilgisi olmadan, 7 Temmuz 2002’de gelen bir telefon üzerine erken seçim ilan edinceye kadar!
ABD Ecevit hükümetine neden karşıydı?
Ecevit hükümeti, tüm hatalarına ve zaaflarına rağmen, Türkiye’nin ABD’den bağımsızlaşmasını savunan 28 Şubat ikliminin iktidarıydı. Türkiye’nin bölge merkezli dış politika uygulamasının, Rusya ve İran’la işbirliği yapması gerektiğinin savunulduğu bir siyasal iklimdi.
ABD ise Ortadoğu’ya yerleşme hesapları yapıyordu. Irak işgaliyle başlayarak bölge ülkelerinin haritalarını yeniden çizmeyi, rejimlerini değiştirmeyi planlıyordu. Dahası bu işler için kendisine bir de Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı arıyordu.
Ankara ise tersine ABD’nin planlarına karşı “stratejik özerklik” ilanı anlamına gelen işler yapıyordu: Rusya Genelkurmay Başkanı Kvaşnin Türkiye’ye geliyor, Türk Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu Çin’e gidiyordu. Sonra Türk Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu Rusya’ya, Cumhurbaşkanı Sezer İran’a gidiyordu.
Özetle Türkiye ABD’nin Irak üzerinden bölgeye müdahalesini, ikili işbirliği modelleri geliştirerek engellemeye çalışıyordu.
Ecevit-Kıvrıkoğlu ikilisi, ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz’in 14 Temmuz 2002’de getirdiği, “Irak’a saldırı için Türkiye’nin Irak sınırına ABD askeri yığma” planını reddediyordu.
Amerikan tezkeresini reddeden TBMM
İşte o plan için Ecevit koalisyonu yıkıldı ve yerine görülmedik bir medya desteğiyle sandıktan AKP çıkartıldı: ABD nihayet kendisine Büyük Ortadoğu Projesi eşbaşkanı bulmuştu!
Ancak yine de o günler bugünkü gibi değildi. AKP çoğunlukta olsa da, TBMM vardı, TBMM’nin onayı lazımdı. “ABD’nin Türkiye’nin Irak sınırına ABD askeri yığma” planı, Abdullah Gül’ün başbakanlığındaki birinci AKP hükümeti tarafından 1 Mart tezkeresi şeklinde meclise getirildi.
İki partili TBMM’de CHP tezkereye karşıydı. Türkiye’nin sosyalist partileri, sendikaları, demokratik kitle örgütleri Türk topraklarına 89 bin ABD askerinin gelmesini sağlayan ve o askerlere üsleri, hava ve deniz limanlarını veren tezkereye karşı alanlarda her gün eylem yapıyordu.
İşte o siyasal iklimde AKP’nin “milliyetçi” milletvekilleri de CHP ile birlikte onurlu ret oyu verdi ve 1 Mart tezkeresi geçmedi.
Erdoğan-Gül’ün anlaşmaları
Bunun üzerine yasal bir düzenlemeyle Erdoğan’ın önü açıldı ve ikinci AKP hükümeti kuruldu.
Erdoğan BOP eşbaşkanı olarak TBMM’nin etrafından dolanacak, hükümet anlaşmalarıyla ABD’ye 1 Mart tezkeresindeki talepleri parça parça sağlayacaktı!
Hemen Washington’la “dokuz üs” anlaşmasını yaptı, ABD askerlerine hava sahasını açtı, hava alanı ile limanlar tahsis etti. Dışişleri Bakanı Gül, ABD Dışişleri Bakanı Powell ile “iki sayfalık 9 maddelik bir plan” üzerinde anlaştı.
Şimdi unutuldu ama Erdoğan ABD medyasında, Irak’ı işgal eden ABD askerilerinin sağlığına duacı olduğunu belirttiği bir mektup bile yazdı!
Problemin kaynağı çözüm bulamaz
Tüm bunları yalnızca 1 Mart tezkeresinin yıldönümü olduğu için anımsatmadık; problemin kaynağının probleme çözüm olamayacağını belirtmek için anımsattık.
ABD’nin “turuncu sandığından” çıkarak iktidar olanlar, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesine eşbaşkanı olanlar Türk-Amerikan ilişkilerindeki derin sorunları Türkiye yararına çözemezler.
Kendi iktidarının devamını esas alarak pazarlığa ve tavize açık konumlanırlar: S-400’ü salgın bahanesiyle çalıştırmayıp Halkbank ve Rıza Zarrap konularında ABD’ye karşı pazarlık kozu olarak kullanmaya çalışırlar. Karadeniz’de Rusya’ya karşı ABD ve Ukrayna’yla işbirliği yaparlar. ABD ve AB’ye “beyaz sayfa” çağrısı yaparlar.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Mart 2021
ABD’yle müttefik ama ortak değil!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 28/02/2021
Türkiye, bir yandan ABD’nin PKK’ye binlerce TIR silah ve ekipman yardımı yapmasını çıkarlarını tehdit eden en önemli gelişme olarak saptıyor ama bir yandan da ABD’yle Karadeniz’de Rusya’yı hedef alan ortak deniz tatbikatı yapıyor!
Peki Türkiye hem ABD’nin çıkarlarını hedef aldığını tespit edip hem de ABD’yle nasıl işbirliği yapabiliyor?
Sözde stratejik ortaklık
Tamam, Erdoğan bir dönem ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesinde “eşbaşkan” oldu. Tamam, Erdoğan Obama’nın ilk döneminde Ortadoğu için “model ortak” oldu. Ama Türkiye hiçbir zaman ABD’nin “stratejik ortağı” olmadı; Erdoğan’dan önce de, Erdoğan döneminde de…
Bu gerçeği en açık bir şekilde dile getiren de ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Blinken oldu. Blinken, Biden tarafından bakanlık için aday gösterilip de onay almak üzere Senato Dış İlişkiler Komitesinin karşısında çıktığında, Türkiye’yi “sözde stratejik ortak” olarak nitelemişti (20.2.2021).
Türkiye’de Blinken’in sözlerine çok kızıldı; nasıl Türkiye için “sözde stratejik ortak” der diye. Ancak gerçekti; Türkiye ABD’nin hep “sözde” stratejik ortağıydı…
Müttefiklik-ortaklık farkı
Sorun şu ki, Türkiye ABD’nin ortağı olmadığı halde, 70 yıldır müttefiki…
Ortaklık ile müttefiklik arasında kalın bir fark var: Bir ülkeyle müttefik olabildiğiniz halde ortak olmayabiliyorsunuz…
Türkiye ABD’nin ortağı değildir; iki ülke Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Irak’ta, terörle mücadele konusunda karşı cephelerdedir…
Ancak Türkiye, NATO ilişkisi nedeniyle ortağı olmadığı halde ABD’nin müttefikidir!
Bu nedenle de ABD hem PKK’ye silah yardımı yapıyor ama hem de Türkiye’yle Karadeniz’de ortak tatbikat yapabiliyor!
“ABD’yi NATO’yla dengeleme” hayali
ABD’nin Türkiye’ye karşıtlığını saptayanların bir bölümü, yine de Türkiye’nin NATO üyeliğini savunurlar. Hatta NATO üyeliğinin ABD’yi dengeleme aracı olduğunu düşünenler bile vardır.
Bu görüşler, NATO’nun işlevinin tam olarak anlaşılmamasından kaynaklanmaktadır: NATO sadece askeri bir örgüt değildir, ondan daha önce ve önemli olarak siyasi bir örgüttür. Ve bu özelliği nedeniyle NATO, ABD’nin Avrupa’yı denetim altında tutma ve üye ülkelere Amerikan çıkarlarını kabul ettirme örgütüdür. Gladyo ve türevi örgütler bu nedenle NATO ülkelerinde olabilmiştir.
Türkiye’nin ya da başka bir ülkenin ABD’yi NATO’yla dengeleyebilmesi, olası değildir. Tersine, ABD NATO aracılığıyla, üye ülkeleri kendi çizgisine mecbur etmektedir. İşte şu anda ABD’nin “Rusya yakın tehdit” diyerek NATO üzerinden AB-Rusya ilişkilerini bozma gayreti de bu gerçeğe son örnektir.
Veto hakkının kullanım değeri yok
NATO’yu savunanların bir bölümü de Türkiye’nin “veto hakkı” üzerinden ABD ve AB’yi frenleyebildiğini, “veto hakkı” ile kazançlar elde ettiğini iddia ederler.
Oysa Türkiye’nin “veto hakkını” kullanabilerek elde ettiği tek bir somut kazanım yoktur: Türkiye örneğin ne Fransa’nın ne de Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşünde bir kazanım elde edebilmiştir. Türkiye, örneğin İsrail’e NATO merkezinde daimi ofis verilmesini son tahlilde önleyememiştir, örneğin Rasmussen’in genel sekreterliğine karşı çıktığı halde önleyememiştir.
En tipik örnektir: Ankara “NATO’nun ne işi var Libya’da” diyerek harekata karşı çıktığı halde, harekata katılmaya mecbur kalmış ve bunu da iç kamuoyuna “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’da olmalıdır” gibi vahim bir gerekçeyle pazarlamaya çalışmıştır!
NATO prangası
Sonuç olarak ABD, Türkiye’yi gerçekte bölgede “hedef ülke” olarak görmektedir. Türkiye’nin bu gerçeğe göre konumlanabilmesinin önündeki en temel engel de NATO üyeliği prangasıdır.
ABD, NATO prangasıyla Türkiye’nin ulusal savunma geliştirmesini de, bütünlüklü bir strateji oluşturmasını da önlemeye çalışmaktadır.
Türkiye’nin Atatürk’ün “bağımsız ve bölge merkezli dış politikasına”, bugün dünden çok daha fazla ihtiyacı var…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Şubat 2021
Baltık-Akdeniz hattı ve ABD-NATO yığınağı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 26/02/2021
Truman, Potsdam Konferansında Stalin ve Churchill’e şöyle der: “Son iki yüz yıldır bütün savaşlar Akdeniz ile Baltık denizleri arasındaki, Fransa’nın doğu sınırı ile Rusya’nın batı sınırı arasındaki bölgede başladı. Ve son defasında bütün dünyadaki barış ilk olarak Almanya tarafından ihlal edildi.”
Bu söz, bugün için ne kadar geçerli peki?
Gerekçe Rusya, araç NATO
Dünyanın ekonomik ağırlık merkezi Asya-Pasifik’e kaydı; adım adım siyasi ağırlık merkezi de kayıyor. Emperyalist ABD bu nedenle Hint Denizi’nden Pasifik’e uzanan geniş alanı, “uzun vadeli stratejik mücadele” içine girdiği Çin’le hesaplaşma alanı olarak belirlemiş durumda. Askeri hazırlığını da buna göre yapıyor.
Ancak bu durum Baltık-Akdeniz hattının önemini ortadan kaldırmış değil. Geçen yazımızda incelemiştik: ABD Başkanı Joe Biden, Rusya’nın NATO’ya Çin’den daha “yakın” tehdit olduğunu savundu.
Bu saptamanın ABD’nin “büyük stratejisi” içindeki anlamı ve değeri şudur: ABD, Çin ve Rusya’yı bir blok olarak görüyor ki büyük oranda doğrudur. Dolayısıyla sadece Çin’e değil, Çin-Rusya ortaklığına karşı mücadele etmek zorunda kalacağını görüyor. Bu nedenle de AB ile Hindistan’ın desteğine ihtiyaç duyuyor.
Yani ABD’nin AB’yi uzaklardaki Çin “tehdidine” karşı harekete geçirebilmesinin gerekçesi Rusya “tehdidi”, aracı da NATO oluyor. Böylece ABD, Rus “tehdidi” üzerinden AB’yi hizaya sokmak, Almanya başta olmak üzere AB ülkelerinin Rusya’yla enerji işbirliğini kesmek istiyor.
Hattın güzergâhı
Bu tablo elbette Biden’ın ABD başkanı olmasıyla ve onun Münih Güvenlik Konferansında Rusya’yı NATO için Çin’den daha yakın ve öncelikli tehdit ilan etmesiyle başlamış değil. ABD emperyalist bir devlet ve “büyük strateji” başkandan başkana hızla değişmiyor.
NATO’nun Baltık Planı, anımsayın, Trump döneminin uygulamasıydı.
ABD, Baltıklardan başlayarak Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden Batı Karadeniz’i kesip, Yunanistan üzerinden de Ege’yi birleştirerek, Doğu Akdeniz’e inen geniş bir hat inşa etmeye çalışıyor.
Bu geniş hat AB ve NATO’yu Rusya’ya karşı mücadeleye sevk etme hattı olacak…
Yunanistan’da ABD işgali!
ABD’nin son dönemde Yunanistan’a verdiği siyasi destek ve yaptığı askeri yığınağın esas hedefi, bu hattın inşasını tamamlamaktır.
Yunan To Vima gazetesinin, ABD ile Yunanistan arasındaki Karşılıklı Savunma İşbirliği Anlaşması’nın güncellenmesine dair haberi çok önemliydi. Buna göre ABD;
1. Anlaşmanın her yıl değil, beş yılda bir güncellenmesini ve uzatılmasını istiyor.
2. Askerleri için 20’den fazla yeni konuşlanma yeri istiyor.
3. Yunanistan’daki her askeri tesisi kullanma hakkına sahip olmak istiyor.
Böylece Girit’teki Suda Üssünü genişleten ve diğer üç üssü de kullanmaya başlayan ABD, iyice Yunanistan’a ve Ege’ye yayılmak istiyor!
Bakalım Atina bu taleplere olur verecek mi? Ancak görünen o ki Yunanistan tarihi bir hata yapıyor ve sözde Türkiye’yi dengelemek adına kendisini tamamen ABD’ye teslim ediyor! Bunun ağır faturasını umarız Yunan komünistler kamuoyuna anlatabilecektir…
Türkiye-Rusya işbirliğinin değeri
ABD’nin Batı Karadeniz’i de dahil ederek Baltık-Akdeniz hattı inşa etmesinin birkaç hedefi var:
1. ABD, esas olarak Rusya’yı hedef alıyor. Rusya’yı Baltık, Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz hattında sıkıştırıp, Ege ve Akdeniz’de ticaret güzergâhını baskılamak istiyor.
2. ABD bu hat ile ayrıca Doğu Akdeniz’deki enerjipolitik mücadeleyi kontrolü altında tutmak istiyor.
3. Ancak bu hat fiilen Türkiye’nin de kuşatılması demek. Ve ABD bunu aynı zamanda NATO üyeliğinin getirdiği Karadeniz sorumluluğu üzerinden Türkiye-Rusya işbirliğini bozmanın aracı olarak kullanmak istiyor.
Görüldüğü gibi satranç tahtasında önemli hamleler yapılıyor. Bu hamleler karşısında “bütünlüklü” bir strateji oluşturulmalı. Ancak iktidarın “blöflü pişti” anlayışı ile ne mümkün!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
25 Şubat 2021
Teksas’ta neoliberalizminin sefaleti
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 24/02/2021
Sistemlerin gerçek anlamda yetkinliği ya da başarısı olağan zaman ve durumlarda değil, olağanüstü zaman ve durumlarda anlaşılır.
İşte Covid-19 salgını da neoliberal kapitalist sistemin yetkinliğinin test edildiği bir olağanüstü durum oldu: Neoliberal kapitalist sistemin merkezi olan ABD, salgın karşısında tel tel döküldü!
ABD’NİN COVİD’LE MÜCADELE BAŞARISIZLIĞI
ABD’nin salgınla mücadeledeki başarısızlığını salt Trump’ın kötü yönetimine bağlayamayız elbette.
Tamam, Trump salgını ciddiye almadı, gerekli önlemleri almakta geç kaldı, salgını Çin düşmanlığının bir aracı olarak kullanmaya çalıştı ve başka pek çok hata yaptı ama Trump yerine Biden da olsa ABD’nin neoliberal kapitalist sistemi yine de başarısız olacaktı.
Çünkü kâr odaklı bir sitem, salgın gibi büyük felaketler karşısında geniş kitlelerin çıkarlarını değil, doğası gereği sermayeyi gözetir. Nitekim ABD’de de öyle olmuştur: Salgında zenginler daha da zenginleşirken, yoksullar daha da yoksullaşmıştır.
ABD’nin en zengin yüzde 1’inin servetinin toplamı, yüzde 50’nin servetinin toplamına eşitlenmiştir. Böylece zengin ile yoksul arasındaki makas açılmıştır.
Diğer yandan ABD’de işsiz sayısının 50 milyona yaklaşması, sokaklarda yaşayan evsizlerin çoğalması, özel sağlık sigortası olmayan Amerikalıların durumu, tedavinin olağanüstü pahalı olması, salgının ilk zamanlarında sağlık sigortası olmayan Amerikalılara test yapılmaması gibi sisteme ait ilkellikler dahil pek çok konu, salgın karşısında neoliberal kapitalist sistemin başarısızlıklarını resmeden çıktılardı…
TEKSAS HAVAYA DEĞİL SİSTEME YENİLDİ
ABD’nin sisteminin yetkinliğini test eden bir diğer olağanüstü durum da şimdi Teksas’ta yaşanıyor. Havalar mevsim normallerinin altında, son 30 yılın en soğuğu yaşanıyor. Elektrikler kesik, doğalgaz şebekeleri çökmüş durumda, internet ve telefonlar kapalı, sular akmıyor…
Birkaç günde içinde 70 Amerikalı soğuktan donarak öldü. 21. yüzyılda bir insanın soğuktan donarak ölebilmesi, “Amerikan rüyasının” pembe tablosuna hiç de uymuyor elbette…
Peki ölümlerin esas sebebi ne? Havaların soğuk olması mı?
Değil elbette! Havalar dünyanın pek çok ülkesinde de soğuk. Hatta pek çok ülkede Teksas’tan çok daha soğuk.
O nedenle Teksaslı aslında havaya değil, sisteme yenildi.
FELAKETİN İKİ NEDENİ
Teksas dünyanın enerji merkezlerinden biri oysa. Üstelik Teksas’ın petrol baronları sistemin de ağababaları durumunda. Ancak buna rağmen bu felaket yaşandı.
Teksas’ın güçlü ekonomisine, enerji merkezi olmasına rağmen soğuğa teslim olmasının birbirini bütünleyen iki nedeni var:
1. Teksas’ın elektrik şebekesini ulusal ağdan çıkarmış olması.
2. Elektrik üretimi ve dağıtımı tamamen özelleşmiş durumda. Bu da birincisi plansızlığı ikincisi de aşırı rekabeti doğuruyor. Aşırı rekabet de şirketlerin altyapıya gerekli önemi vermemesine neden oluyor. Böylece yenilenmemiş altyapı da havanın normalden fazla soğuması gibi olağanüstü durumlarda yetersiz kalmış oluyor.
TÜRKİYE’NİN ÇIKARMASI GEREKEN DERSLER
Teksas’taki felaketten en çok ders çıkarması gereken ülkelerin başında Türkiye geliyor. Çünkü Türkiye de “Küçük Amerika” olma hayali içinde 1980’de serbest piyasa ekonomisine geçtikten sonra, adım adım yıllar içerisinde enerjisini özelleştirdi.
AKP döneminde ise illerin enerji üretimi ve dağıtımı pek çok farklı şirketlere dağıtıldı. Aynı şekilde plansızlık ve aşırı rekabet nedeniyle altyapı yatırımlarının olması gerektiği gibi yapılmadığı görülüyor.
İstanbul’da sıra sıra ilçelerin uzun saatlere yayılan elektrik kesintileri, sistemin altyapı sorunları açısından bir alarm aslında…
Elektrik ile doğalgazın birbirine bağlanması, birinin yokluğunun diğerini etkilemesi ise ayrı bir sorun zaten.
ÖZELCİLİK DEĞİL KAMUCULUK
Dünyanın Teksas felaketinden çıkaracağı yegâne sonuç ise şudur: İnsanı değil kârı odak alan kapitalist sistem, öldürüyor!
Serbest rekabet adı altında sermayenin dizginsiz şekilde piyasaya egemen olduğu özelciliğin felaketler karşısındaki tek başarısı, özelciliğe kazandırmasıdır; krizlerde zenginlerin daha zengin ama yoksulların daha yoksul olması bundandır.
Felaketler kamusal sorunlardır; o nedenle felaketler karşısında özelcilik değil, ancak kamuculuk başarılı olur.
Covid-19 salgını Avrupa’ya geldiğinde bu gerçek görülmüştü; İtalya’da ve İspanya’da bir anda kamuculuğun önemi görülmüş; özel hastanelerin kamulaştırılması gündeme gelmişti. Yine salgın boyunca görüldü ki Çin’in salgınla mücadelesindeki başarısının temel nedeni de kamuculuğuydu.
Kısacası, dünya “kamuculuk mu, özelcilik mi” sorusunun yakıcılığıyla artık çok daha fazla karşı karşıya…
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
23 Şubat 2021
NATO’nun yeni konsepti
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 23/02/2021
NATO’nun Savunma Bakanları toplantısından iki önemli sonuç çıktı: NATO Irak’ta genişleyecek, Afganistan’daki çekilme bir süre bekleyecek. Böylece NATO’nun Irak’taki 500 askeri 4 bine çıkarılacak, Afganistan’da bulunan 2 bin 500’ü ABD askeri olmak üzere 9 bin 600 NATO askeri yeni kararı bekleyecek.
Türkiye’nin NATO’nun “IŞİD’le mücadele gerekçesiyle” Irak’ta genişleme kararına özellikle karşı çıkması gerekirdi. Zira ABD’nin Türkiye-Suriye-Irak sınır birleşimine çok yakın bir bölgede, Ayn Divar’da yine “IŞİD’le mücadele gerekçesiyle” yeni bir üs kurmaya hazırlanabilmesi, “meşruiyetini” bir ölçüde NATO’dan ve Türkiye’nin NATO kararlarına uyumundan alıyor!
NATO’nun tehdit sıralaması
NATO Savunma Bakanları toplantısının bu iki kararı, aslında toplantı öncesinde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in yaptığı çok önemli bir açıklamayla birlikte daha da anlam kazanıyor.
Stoltenberg, “Çin’in güçlenmesini ve Rusya’yla kötüleşen ilişkileri hesaba katmadığı” gerekçesiyle NATO’nun 2010 stratejik konseptinin yenilenmesi gerektiğini belirtti vekonsept detaylarının liderlerle yapılacak zirvede değerlendirilmesini önerdi.
Stoltenberg, NATO’nun yeni stratejik konsepti için 10 kişilik bir ekibe çalışma başlatmıştı zaten. İçlerinde Türk diplomat Tacan İldem’in de yer aldığı bu 10 kişilik “NATO’nun Uzmanlar Grubu”, konsept için öneriler hazırlamış ve 25 Kasım 2020’de “NATO 2030: Yeni Bir Çağ İçin Birliktelik” başlığıyla yayımlamıştı.
20 başlıkta 138 öneri içeren 67 sayfalık raporun dikkat çeken yanı, NATO’nun Rusya’yı “ana hasım” olarak değerlendirmesi, fakat Çin’i “doğrudan askeri tehdit” görmemesiydi. Raporla ilgili 7 Aralık 2020’de Cumhuriyet’te İpek Özbey’e konuşan Tacan İldem, önemle şöyle demişti: “Çin’in atmakta olduğu adımların ve siyasalarının yakından izlenip anlaşılması önem taşımaktadır. Bununla birlikte Çin’in NATO için doğrudan bir askeri tehdit olmadığı raporda kayıtlıdır. NATO, Çin’e sadece sınamalar değil fakat fırsatlar penceresinden de bakmaktadır. Bu anlayışla rapor bu ülkeyle olası siyasi diyaloğun kapısının açık tutulması çağrısına da yer vermektedir.”
Her ne kadar Stoltenberg yeni konsept açıklamasında “Çin’in güçlenmesi”ni, “Rusya’yla kötüleşen ilişkiler”in önüne koysa da, Münih Güvenlik Konferansında konuşan ABD Başkanı Biden’ın “NATO 2030” raporundaki sıralamaya paralel olarak “Moskova NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturuyor” demesi dikkat çekiciydi. (Kuşkusuz Rusya’nın “yakın tehdit” olması, “asıl tehdit” olduğu anlamına gelmiyor. Pek çok ABD belgesine göre “asıl tehdit” Çin.)
Uzun vadeli stratejik rekabet
Biden’ın Münih Güvenlik Konferansındaki konuşması, hem ABD’nin hedeflerini ve stratejisini belli ölçülerde ortaya koyması nedeniyle hem de NATO’nun yeni konseptine dair ipuçları anlamına gelmesi nedeniyle çok önemliydi.
“ABD’nin geri döndüğü mesajını gönderiyorum” diyen Biden’in iki temel mesajı vardı:
1. “Çin’le rekabet çetin geçecek” diyen Biden, bu ülkeyle “uzun vadeli stratejik bir rekabete hazırlandıklarını” belirtti. Biden, Çin’e karşı mücadelede ABD-AB ittifakının önemine dikkat çekti.
2. Yukarıda belirttik: Biden “Rusya’nın NATO ittifakına Çin’den daha yakın bir ‘tehdit’ oluşturduğunu” belirtti ve Putin’i “Avrupa’yı ve NATO ittifakını zayıflatmak istemekle, Transatlantik birliğe zarar vermeye çalışmakla” suçladı.
Üç aşamalı planlama
Sonuç olarak ABD’nin üç aşamalı şu planlamayı uygulamaya sokacağı görülüyor:
1. ABD, Çin’i “asıl tehdit” görmekle birlikte, NATO ve AB için Rusya’yı “yakın tehdit” olarak değerlendiriyor.
2. ABD, bu “yakın tehdit” algısı üzerinden de AB’yle Transatlantik bağı pekiştirmeyi ve NATO’yu daha etkin kullanmayı hesaplıyor.
3. ABD böylece “asıl tehdit” olarak saptadığı Çin’e karşı yürüteceği “uzun vadeli stratejik mücadeleye” yığınak yapmak istiyor.
Neden? Çünkü ABD tek başına Çin’i durduramayacağını, dahası Çin ile Rusya’nın birlikte hareket ettiğini görüyor; hatta Çin’e karşı Hindistan’ı da kazanması gerektiğini hesaplıyor.
Özetle, hegemonyası zayıflayan ABD, hegemonya takviye etmeye çalışıyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Şubat 2021
Moskova’dan Ankara’ya Karadeniz ve İdlib mesajı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 21/02/2021
Soçi’de yapılan Astana toplantısından çok önemli iki sonuç çıktı: Rusya, İran ve Türkiye üçlüsü, hem ABD’yi hem de İsrail’i uyardı.
Astana üçlüsü ortak bildiriyle “Suriye Arap Cumhuriyeti’ne ait olan petrolün yasadışı olarak ele geçirilmesinin ve satışından elde edilen gelirlerin transferinin kabul edilemez olduğunu” belirtti. Böylece Suriye petrolünü “çalan” ABD-PYD ortaklığı hedef alınmış oldu.
Astana üçlüsü ortak bildiriyle İsrail’in Suriye topraklarına saldırmasını kınadı, “bu saldırılarının uluslararası hukuku ihlal ettiğini ve bölgedeki güvenliğe tehdit oluşturduğunu” ilan etti.
Putin’in temsilcisinin İdlib uyarıları
Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Astana Platformu toplantısından sonra Rus basınına verdiği demeçte, Ankara’ya üç önemli mesaj verdi:
1. Lavrantyev, “Türkiye’nin İdlib’i kontrolü altında tutan gruplar üzerinde yeterli nüfuza sahip olmadığını, bu durumun İdlib gerilimi azaltma bölgesindeki teröristleri muhaliflerden ayırma sürecini sekteye uğrattığını” belirtti.
2. Lavrentyev, “Türkiye’nin ılımlı muhalifleri İdlib’deki teröristlerle mücadele için harekete geçirmek istemediğini” kaydetti.
3. Lavrentyev, “Türkiye’nin M4 karayolundaki durumu normalleştirme sorumluluğunu henüz yerine getirmediğini” belirtti.
Moskova’nın bu mesajları, İdlib’in hâlâ Suriye konusunda önemli bir düğüm olduğuna işaret ediyor.
İdlib neden düğüm?
Suriye ordusu, Rus hava desteğiyle İdlib’i teröristlerden temizlemek istiyor uzun süredir. AKP iktidarı ise bölgeden çıkmak istemediği için Suriye-Rusya operasyonuna karşı çıkıyor. “Teröristleri ılımlılardan ayırmak” şeklindeki formülünü hayata geçirme beklentisiyle operasyonu engelliyor.
Rusya ise Ankara-Moskova ilişkilerine olumsuz yansımaması için ve Ankara’yı Washington’a itmemek gerekçesiyle Şam’ın talebini rafa kaldırdı; sorunu Astana içinde çözmeye çalışıyor.
AKP iktidarının İdlib’de bulunma ısrarı neden peki? İdib’den çekilirse, Afrin’den de çekilmek zorunda kalacağını hesaplıyor çünkü…
Afrin’de kalmak istemesini ise “ABD’nin PYD koridorunu” kesme hedefine bağlıyor. Oysa Suriye ordusunun tüm bölgeyi kontrolü altına alması, bırakın kesilmesini, koridorun toptan ortadan kalkması demek zaten!
Nitekim hem Moskova hem Tahran bu konuda Ankara’ya asıl adresi işaret ediyor.
Rusya: Kürt devleti kabul edilemez
Lavrantyev, Rus basınını bilgilendirdiği toplantıda bu konuda da önemli açıklamalar yaptı. “Kürtlerin Suriye halkının ana unsuru olduğunu, bu nedenle bağımsız Kürt devleti ya da başka türden sözde devlet yapıları kurmanın söz konusu olamayacağını” söyleyen Putin’in Suriye Özel Temsilcisi, “bunun kesinlikle kabul edilemez olduğunu” önemle vurguladı.
Lavrantyev, bunun yerine “Kürtleri Şam’la verimli diyalog kurmaya, gerilimin azalması için karşılıklı olarak kabul edilebilir mutabakatlar yapmaya yönlendiriyoruz” dedi.
Benzer mesajları Tahran da veriyor. Son olarak İran Dışişleri Bakan Danışmanı Ali Asker Hacı, “Türkiye’nin sınırlarındaki durumla ilgili tedirginliğin giderilmesinin”, “Suriye’nin tüm toprakları üzerindeki egemenliğine bağlı” olduğunu belirtti. İranlı diplomat Suriye ve Türkiye hükümetleri arasında ilişkilerin kurulmasından yana olduklarını vurguladı.
Karadeniz rahatsızlığı
Moskova’dan Ankara’ya dolaylı gelen eş zamanlı bir başka mesaj ise Karadeniz konusundaydı. Rusya, Karadeniz’de yapılan Türk-Amerikan ortak tatbikatına tepki gösterdi.
“Tatbikatın Rusya karşıtı olduğu herkes için açık” diyen Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, “tatbikatın sınırlarının hemen yanı başında yapıldığını, bunun da barış ve istikrarı tehdit ettiğini” savundu.
Herkesi idare etme yanlışı
Sonuç olarak; Karadeniz’de Türk-Amerikan ortak askeri tatbikatından Suriye konulu Astana toplantısına, Blinken-Çavuşoğlu görüşmesinden S-400 pazarlıklarına, Savunma Sanayi Başkanlığının Patriot almak için ABD’yle temasa geçmesinden Ankara’nın F-35 programına dönmek için ABD’de bir lobiyle anlaşmasına kadar pek çok gelişme yaşanıyor…
Tüm bunlar; Türkiye’nin hem ABD’yle hem de Rusya’yla ilişkilerinin seyrini etkileyecek gelişmeler.
Böylesi karışık sorunları; herkesi idare etmeye çalışarak değil, tehdidin nereden geldiğini saptayıp bütünlüklü bir strateji oluşturarak çözebilirsiniz!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Şubat 2021
Gara’nın işaret ettiği iki gerçek
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 19/02/2021
Em. Büyükelçi Prof. Dr. Ali Engin Oba’nın koordinatörlüğünde Çağ, Çukurova ve Mersin üniversitelerinin birlikte düzenlediği “Uluslararası Doğu Akdeniz Kongresi”ne katıldım önceki gün.
“Doğu Akdeniz’de Enerjipolitik Mücadele” başlıklı konuşmamın çözüm bölümü, bu meselede anahtarın Şam’la barış olduğu üzerineydi.
Şam’la barışın somut getirileri
Doğu Akdeniz konusunda pek çok makale yazdım: İktidarın ilk yanlış iliklediği düğmeden başlayarak yaptığı hatalar zincirine dikkat çektim. Doğu Akdeniz’in Libya’dan Suriye’ye uzanan hat üzerinde artık tek bir cephe haline geldiğini, bu nedenle de bütünlüklü bir strateji oluşturulması gerektiğini belirttim.
Bu stratejinin anahtarının da “Şam’la barış” olduğunu belirttim ısrarla…
Bu anahtar, değerini ve ne çok kapı açabileceğini, her geçen gün daha fazla gösteriyor:
1. Şam’la barış, Kahire’yle normalleşebilmenin anahtarıdır.
2. Kahire’yle normalleşme Libya’da işbirliği koşullarını sağlayabilmek demektir.
3. Kahire’yle normalleşme Doğu Akdeniz’de bu ülkeyle Münhasır Ekonomik Bölge anlaşması yapabilmek demektir (Ki Mısır’ın eski Ankara Büyükelçisi, ülkesinin 20 yıldır Ankara’yla bu anlaşmayı yapabilmeyi beklediğini açıklamıştı.)
4. Kahire’yle normalleşme, Doğu Akdeniz’deki Türkiye karşıtı cepheyi daraltma, hatta İsrail’i bile Ankara’yla normalleşme aramaya yöneltme demektir.
5. Bu tablo ise Yunanistan ve Güney Kıbrıs ikilisini hem Kıbrıs hem Ege hem de Doğu Akdeniz sorunlarında daha ayakları yere basan bir yaklaşımı kabul etmeye zorlayacaktır.
Terörün sponsoru ABD
Bakın son Gara operasyonu bile aslında Şam’la barış gerektiği gerçeğini önümüze koyuyor. Operasyonun başarısız bir kurtarma operasyonu olması, iktidarın öncesinde “müjde” diyerek kurtarma operasyonunu siyasi ranta dönüştürmeye çalışması, Açılım’ın sonucu olarak ortaya çıkan tablo ve benzeri konuların hepsi konuşulur, konuşulacaktır.
Ancak Gara operasyonun önümüze getirdiği iki büyük gerçek vardır:
1. PKK terörünün en büyük sponsoru ABD’dir; terörle doğru mücadele edebilmek için ABD emperyalizmiyle mücadele etmek gerekir.
2. ABD’nin Irak ve Suriye’nin kuzeyini birleştirme hedefine karşı Türkiye, Irak ve Suriye ile birlikte hareket etmelidir.
İşte bu noktada Ankara için Şam bir çözüm anahtarıdır. Şam’ın yeniden Suriye’nin tüm topraklarında egemen olması Türkiye için en önemli kazanç olacaktır.
Komşuluk hukuku ihlali
AKP iktidarının Şam karşıtlığını sürdürmesi, dahası Fırat’ın batısında bir ÖSO nüfus bölgesi inşa etmeye çalışması, Türkiye’ye büyük zarar vermektedir.
AKP’nin fiilen ABD ile “Fırat’ın doğusundaki PYD bölgesine karşılık Fırat’ın batısında bir ÖSO bölgesi” pazarlığı içinde bulunması, Türkiye açısından ağır stratejik sonuçları olacak bir yaklaşımdır.
AKP iktidarının Suriye topraklarında adım adım egemen devletmiş gibi davranması, Türkiye’ye ağır siyasi fatura çıkaracaktır: Afrin-İdlib hattında Türk bayrağı dalgalandırmak, Türk lirasını resmi para haline getirmeye çalışmak, kaymakam ve emniyet müdürü atamak, resmi kurumlar inşa etmek, polis karakolları açmak, okul açmak, hatta iki fakülte açmak ciddi uluslararası hukuk ve komşuluk hukuku ihlalidir…
Bu “fetihçi” yaklaşımın Türkiye’ye gittikçe ağırlaşan siyasi faturası olacaktır…
Gara, Şam’la barışa vesile olmalı
Şam yönetiminin bir zamanlar PKK’yi desteklemiş olmasını, her şeyin gerekçesi olarak sunmaya çalışmak geçerli bir bahane değildir. Çünkü Ankara ile Şam’ın bu konudaki son durduğu yer Adana Mutabakatı’dır ve Şam o mutabakatın gereğini yerine getirmiş, yakaladığı PKK’lileri Türkiye’ye teslim etmişti.
Nitekim o mutabakattan sonra terör yıllar içerisinde tamamen sıfırlanmıştı. Terörün yeniden yükselmesinde aranacak adres Suriye değil, ABD’yle Ortadoğu üzerine yapılan anlaşma ve onun gereği olan Kürt Açılımı’dır.
O anlaşma bölge ve küresel dinamiklerin katkısıyla uygulanamaz hale gelmiştir. Ancak sonuçları ne yazık ki hâlâ Gara’da kendini gösterebilmektedir.
İktidarın Gara operasyonunu iç siyaseti dizayn etme fırsatı olarak kullanması, ana soruna bir katkı getirmeyecektir. Türkiye bunun yerine Gara operasyonunu, Şam’la barışın ihtiyacı olarak doğru okumalı ve gereğini yapmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
18 Şubat 2021
Pentagon’da Çin Görev Gücü
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 17/02/2021
ABD Başkanı Joe Biden, “Eğer harekete geçmezsek Çin bizi geçecek. Hızlanmak zorundayız” dedi.
ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken de “Trump’ın Çin’e karşı sert yaklaşımı doğruydu” diyerek, aynı sertliği sürdüreceklerini işaret etmiş oldu. Nitekim Blinken o konuşmasında, Çin’e karşı askeri bakımdan caydırıcı bir şekilde konumlanarak bu ülkeye karşı güçlü pozisyonda olmak istediklerini belirtti.
Bu yaklaşım, sahaya da yansıma başladı:
ABD’nin iki uçak gemisiyle Güney Çin Denizi’nde Çin’i hedef alan tatbikatı, Covid-19 üzerinden Çin’i ve DSÖ’yü hedef alması, Uygur ve Hong Kong konularında bir ülkenin içişlerine müdahale etmenin bile ötesine geçen açıklamaları; Biden yönetiminin Çin’e saldırganca bir tutum izleyeceğini gösteriyor.
15 KİŞİLİK EKİP
Cumhuriyet gazetesinde köşemizde iki gün boyunca incelediğimiz Atlantik Konseyi’nin yayımladığı “Daha Uzun Telgraf” başlıklı “Çin’e karşı ABD stratejisi” raporu, görülmekte ki Biden yönetimi tarafından uygulanacak.
O strateji, esas olarak Çin yetişmeden bu ülkeyi olabilecek en saldırgan yöntemlerle baskılamayı, kuşatmayı hatta askeri kışkırtmalar uygulamayı öngörüyor…
Washington yönetimi neredeyse o strateji raporuna tıpatıp uyan adımlar atmaya başladı. Örneğin ABD Başkanı Joe Biden, Pentagon bünyesinde “Çin Görev Gücü” adlı bir birimin kurulduğunu açıkladı.
ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un konuyla ilgili açıklamasında “Çin Görev Gücü’nün ana odağının Çin’e yönelik politika, program ve süreçlerin analizi olacağı” belirtildi.
Açıklamada, Çin Görev Gücü’nün asker ve sivil 15 kişiden oluştuğu, direktörlüğüne Savunma Bakanlığı Özel Müsteşarı Dr. Ely Ratner’in atandığı kaydedildi.
PASİFİK CAYDIRICILIK İNİSİYATİFİ
Çin Görev Gücü direktörü olan Ely Ratner oldukça deneyimli bir bürokrat. Daha ilginci, Ratner’in Kurt Campbell’le ortak Çin karşıtı yaklaşımı sergilemiş olması…
Kurt Campbell da, Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı bir bürokrat. Campbell’ın konsey içindeki görevi Hint-Pasifik Koordinatörlüğü.
Hint-Pasifik stratejisi, ABD’nin Trump döneminde güncellediği Asya-Pasifik stratejisiydi. Özetle ABD’nin Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay üzerinde Çin’i kuşatmasını ve baskılamasını öngörüyor.
Stratejinin isminin 2019’da Asya-Pasifik’ten Hint-Pasifik’e dönüşmesi, ABD’nin Çin’i ancak Hindistan gibi bir büyük kuvvetle dengeleyebileceği gerçeğinin gereğiydi.
ABD, bu stratejiye uygun olarak Pasifik Komutanlığını da Hint-Pasifik Komutanlığına dönüştürmüştü.
Anımsatalım: Pentagon’un 2021 bütçesinde bu komutanlığa 2,2 milyar dolarlık bir ek fon ayrılmış, yine bütçede “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi”nin kurulması öngörülmüştü.
CAMPBELL-RATNER ORTAKLIĞI
İşte o fonu, o caydırıcılık inisiyatifini kullanacak konumdaki ABD Ulusak Güvenlik Konseyi Hint-Pasifik Koordinatörü Kurt Campbell ile ABD Savunma Bakanlığı bünyesindeki Çin Görev Gücü’nün direktörü Ely Ratner, 7 yıl önce birlikte çok önemli bir çalışmaya imza atmışlardı.
Dış İlişkiler Konseyi’nin ünlü dergisi Foregn Affairs tarafından 2014 yılında yayımlanan Campbell-Ratner ortak çalışması, “Uzakdoğu Vaatleri: Washington Neden Asya’ya Odaklanmalı?” başlığını taşıyordu.
İkili “21. yüzyılın tarihi büyük ölçüde Asya-Pasifik’te yazılacaktır” diyerek ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine daha fazla ilgi ve kaynak ayırmak üzere dış politikasını yeniden belirlemesini istiyordu.
İşte ikili artık daha fazla kaynakla o ilgiyi gösterecek iki ayrı kurulun başına geçmiş oldular.
BIDEN’IN ÇİN TAKIMI
Sadece Kurt Campbell ve Ely Ratner mi?
Aslında Joe Biden’ın Ulusal Güvenlik Konseyi’ne atadığı diğer isimler de oldukça özel isimler.
Örneğin Çin’den sorumlu direktörler Laura Rosenberger ve Rush Doshi… Örneğin Demokrasi ve İnsan Hakları Koordinatörü Shanthi Kalathil… Örneğin Teknoloji ve Ulusal Güvenlikten Sorumlu Baş Direktör Tarun Chhabra…
Bu dört isim Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Kurt Campbell ile birlikte ABD’nin Çin politikalarını belirleyecek takımı oluşturuyorlar.
Bu arada Biden’ın Ticaret Temsilciliğine Katherine Tai’yi ataması da, yeni yönetimin tamamen Çin’e odaklanacağına işaret ediyor. Tai’nin anne ve babası Çin kökenli; Tayvan’dan ABD’ye göçmüşler. Katherine Tai haliyle Çince biliyor ve Çin’i yakından tanıyor. Nitekim Dünya Ticaret Örgütü’nde ABD-Çin ticaret anlaşmazlıkları için hukuk müşavirliği yapmış.
ZAMAN ÇİN’İN LEHİNE, ABD’NİN ALEYHİNE
Özetle, Biden döneminde ABD Çin’e karşı oldukça saldırgan bir strateji izleyecek. Bunun için de dışişlerinde değil ama savunma bakanlığı bünyesinde “Çin Görev Gücü” kuruyor!
Yani Biden bir bakıma Çin konusunu diplomasiden askeri alana doğru kaydırmış oluyor. Ulusal Güvenlik Konseyi içindeki Çin karşıtı takımı oluşturan beş isim de Pentagon’daki “Çin Görev Gücü” ile paralel çalışacak.
Ancak bu emperyalist saldırganlığın Çin üzerinde ele geçirebileceği bir hedef yok: Çin sakince ekonomisini büyütüyor, buna paralel olarak da ABD’nin askeri saldırganlığına karşı askeri gücünü artırarak önlem alıyor. Zaman, üretimi her yıl azalan ABD’ye değil, her yıl büyüyen Çin’e yarıyor.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
16 Şubat 2021