KÜRT SORUNUNDA DEVLETİN YANLIŞLARI
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/02/2014
“Devlet mi değişti, Öcalan mı?” başlıklı yazımız üzerine, Öcalan’ı 1999’da sorgulayan Atilla Uğur bir mektup gönderdi:
“15 Şubat 2014 tarihli köşe yazınızı okudum. Koyu renkle işaretlediğiniz bir paragrafta ‘kuşkusuz o günkü anlayış da eksikti, yanlışlar içeriyordu, geçmişin hatalı bakışlarını hâlâ koruyordu’ diyorsunuz. Paragrafı koyu renkle vermeniz bu görüşlerinize okuyucunun daha çok dikkat etmesini hedeflediğinizi gösteriyor.
“O sorguyu yapan Türk subayı ben olduğum için yanlışların, eksiklerin, geçmişe dayalı diye belirttiğiniz ‘hatalı’ bakışların neler olduğunu bilmek isterim. Elbette neyi kastettiğinizi millet de bilmek ister.
“Bu kritik dönemeçte herkesin görüşlerini ve düşüncelerini imalarla değil açık ve net olarak belirlemesinde fayda olduğunu düşünüyorum. Cevabınızı merakla bekliyorum.”
KÜÇÜK AMERİKA DEVLETİNİN SUÇLARI
Öncelikle belirtelim: Bu köşede ima yoktur, görüşler açık ve nettir. Kuşkusuz sütunun ölçüleri içinde zaman zaman bazı görüşler yeterince işlenememektedir.
Aynı zamanda İP MKK üyesi olan Atilla Uğur, “millet de bilmek ister” dediği için, berraklaştırılmasını istediği konuyu mektup yerine, bu köşeden ele alacağız…
Ama o yazıyı kaçıran okurlarımız için özellikle anımsatalım: “Kuşkusuz o günkü anlayış da eksikti, yanlışlar içeriyordu, geçmişin hatalı bakışlarını hâlâ koruyordu” cümlesindeki özne Atilla Uğur değildir. Hatta bırakın Atilla Uğur’u, tek başına Ecevit hükümeti bile değildir. 1946’dan itibaren “Küçük Amerikalaşan” devlettir kastımız. Zaten Uğur’un dikkat çektiği cümlenin bir öncesindeki cümlede “devlet ve devleti yönetenler” denmektedir.
Ve bu devletin Kürt sorunu konusunda ciddi ve etkileri bugünlere kadar süren yanlışları olmuştur. Bunu saptamak, bu yanlışlardan birlik adına dersler çıkarmak, her devrimcinin görevidir. Zira Kürt’ü kazanma hedefi, bu konuda bütün hedeflerden daha önemlidir!
BAŞ HATA: KÜRT’Ü YOK SAYMAK
Gelelim hangi yanlışların yapıldığına, hatta hangi suçların işlendiğine… En önemli dönemeç olduğu için 12 Eylül 1980’i milat kabul edelim.
1) Türkiye’yi serbest piyasa ekonomisine eklemlemek ve 24 Ocak kararlarını uygulamak için yapılan Amerikancı 12 Eylül darbesi ile devletin ideolojisi “Türk-İslam sentezi” yapıldı. Bu ABD’nin SSCB’yi çevreleme ihtiyacından kaynaklanıyordu. Bu ideolojinin içeriye yansımalarından biri, Kürt’ü yok saymak oldu.
Kuşkusuz Kürt daha önce de yok sayılıyordu, ama 12 Eylül’den sonra “kart kurt” mertebesine indirildi. Kürt’ü inkâr etmek, Kürt’e “sen Kürt değilsin, Kürt diye bir şey zaten yok” demek, kazanda basınç uyguladı.
2) Devletin “Türk-İslam sentezi” ideolojisinin teröre karşı ürettiği çare İslamlaşmaydı. 80’ler boyunca uygulanan bu yanlış hem ters tepti, hem de başka büyük sorunlar doğurdu. Evren’in uçaklardan attırdığı İslamcı bildirilerin kimi örnekleri arşivlerde mevcuttur.
3) Türk-İslam sentezinin bir yansıması da PKK’ye karşı Hizbullah kartı kullanma yanlışıydı.
4) Kürt’ü yok sayan, Kürtçeyi de yok saydı. Dili yasaklamak, o dilde gazeteye ve dergiye izin vermemek büyük yanlıştı. Kürtçe türkü çalınan düğünlerin basılması ise sıradan olaydı.
5) Diyarbakır Cezaevi’ndeki işkenceler, dağı çareye dönüştürdü!
6) Terörle mücadele adı altında köy boşaltma ve orman yakma, etkisi bugüne kadar yansıyan önemli bir sosyolojik sorun yarattı.
7) Güvenlik birimlerinin terörle mücadele sırasında yaptıkları “bok yedirme” türünden yanlışların cezalandırılmaması, hem bunun bölgede bir devlet politikası gibi algılanmasına neden oldu, hem de bu türden işkenceleri teşvik etti.
8) Kasaplar deresi, faili meçhul cinayetler, hatta PKK’li olmadığı halde öldürülüp PKK’li sayılanlar, terörle mücadele ederken teröre başvuran devlet algısı yarattı.
Kürt’ü yok sayan, Kürt’ü en temel insan haklarından ve demokratik haklarından yıllarca mahrum bırakan bir devlet, hem yanlış yapmıştır ve hem de sonuçları itibariyle kendi ayağına sıkmıştır.
Bu bölgede Kürt’ünü kazanamayan her ülke emperyalizme karşı elini zayıflatacaktır. Hatalar en önemli öğretmendir. Açıkça belirtelim: Saddam Hüseyin, Kürt’ünü kaybettiği için emperyalizme yenildi!
KUKLA DEVLETİ ANKARA İNŞA ETTİ
Tüm bu yanlışlar birike birike geldi. Kuşkusuz 1999’daki devlet de, hatta 28 Şubat’ın Atlantik’e mesafeli milli ordusu da bu hatalardan tamamen arınmış değildi.
Devlet 90’lar boyunca, bölgeselleşen Kürt sorununu da doğru teşhis edemedi. Kuzey Irak’taki kukla devletin inşasında Türk devletinin hangi tuğlaları koyduğu bir başka yazının konusudur.
Ama bitirirken belirtelim: Dönemin başbakanı Ecevit’in “ABD Öcalan’ı bize verdi ama niye verdi anlamadık” demesi bile, devletin meseleyi doğru kavramadığını resmetmektedir.
Mesele kişilerle ilgili de değildir. Sorun, Türkiye’nin emperyalizme bağımlı olması ve önüne başkalarının programının konmuş olmasıdır!
Mehmet Ali Güller
22 Şubat 2014
Aydınlık Gazetesi
GLADYO EMNİYET’TEN MİT’E TAŞINIYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 21/02/2014
AKP’nin yeni yasa tasarısıyla; MİT’e operasyon yetkisi geliyor, sınır ötesi görev veriliyor, MİT İmralı’nın yasal ve resmi muhatabı yapılıyor, TİB dışında MİT de dinleme merkezi haline getiriliyor, tüm kamu kurum ve kuruluşlarının arşivi MİT’e bağlanıyor…
POLİS DEVLETİNDEN MİT DETLETİNE
Ayrıntılarını dün Aydınlık’ta okuduğunuz bu yeni yasa tasarısı ile Erdoğan, polis devletini operasyonel-istihbarat devletine dönüştürüyor! Ya da daha doğru bir şekilde belirtirsek, Gladyo’nun siyasi merkezi, Gladyo’nun operasyonel ağırlık merkezini Emniyet’ten MİT’e taşıyor!
Peki, bu taşınma işi Gladyo’nun merkezine, yani ABD’ye rağmen mi yapılıyor? Gladyo’nun önemli bir parçası olan F tipi yapı ne olacak?
Geleceğiz ancak önce şu saptamaları yapalım: AKP, ABD desteğiyle hükümet oldu, Irak’taki ABD askerinin varlığına dayanarak silahlı kuvvetlere savaş açtı, AB’ye dayanarak kurumları ve devletin yapısını dönüştürdü, Ergenekon tertibine dayanarak milli kuvvetleri bir ölçüde tasfiye etti, kasetlere dayanarak muhalefeti biçimlendirdi, Açılıma ve İmralı’ya dayanarak üniter devleti zayıflattı…
Daha da genellersek, AKP 12 yılda Cumhuriyeti yıktı, milleti böldü, devleti teslim aldı. Tüm bu süreçte (sorunlu) hukuk devleti, polis devletine dönüştü! Görünen o ki, AKP şimdi de cemaatle çarpışmasına dayanarak, devleti yeniden biçimlendirecek ve polis devletini istihbarat devletine dönüştürecek!
OBAMA-ERDOĞAN GÖRÜŞMESİNİN ANLAMI
Artık gelelim aynı zamanda Gladyo içyapısında değişiklik anlamına gelen bu hamlenin ABD’yle ilişkisine…
En başından beri bu köşede ABD’nin Erdoğan’ı çizdiği ve yerine Gül-Gülen-Kılıçdaroğlu koalisyonu hazırladığı tezine karşı çıktık. Çünkü ABD güç erozyonuna uğruyordu, muktedir olmadığı için eskisi gibi düğmeye basarak her şeyi dizayn edemiyordu, Erdoğan’dan vazgeçebilmesi Erdoğan’ın yaşayacağı güç kaybının büyüklüğüne bağlıydı, bu nedenle 30 Mart’ı görmek istiyordu…
Obama ile Erdoğan’ın uzun zamandır telefonda konuşmaması ya da kimi ABD’lilerin Erdoğan karşıtı tutumu, Washington’un Erdoğan’ı çizdiği anlamına gelmiyordu. Zaten o Amerikalılar aslında Beyaz Saray’ı Erdoğan konusunda sessiz kaldığı için suçluyordu.
Nitekim Kıbrıs görüşmelerinin başlamasıyla önce Beyaz Saray Erdoğan’ı yazılı bir açıklamada övdü. Ardından Gül, inceden Erdoğan’a yanaştı. Önceki gün de Obama ile Erdoğan telefonda görüştü. Washington ve Ankara’nın yaptığı açıklamalara göre ikili Irak, Suriye, İran ve Kıbrıs konularında uzun uzun ve ortak perspektife vurgu yapa yapa görüşmüştü!
FBI BASKINLARININ MESAJI
17 Aralık operasyonunun aslında ABD’nin İran’a bir operasyonu olduğu tezi zaten en başından sorunluydu ama Washington’un cemaati kullanarak Erdoğan’ı hedef aldığı tezi bir ölçüde gerçekti ama daha çok terbiye etmeyi esas alıyordu. Nitekim 1999’da Öcalan’ı Türkiye’nin kucağına bomba gibi bırakan ve yerine yine 1999’da Fethullah Gülen’i ileride patlatmak üzere dizinin dibine alan Washington, enstrümanlarını birbirine karşı kullanarak daha da bağımlı, daha da kullanışlı hale getiriyordu!
Örneğin Gülen’in sınır dışı tehdidi anlamına gelen yeşil kart sorunu, anımsayacağınız gibi Graham Fuller’in şahitliği, Abramowitz’in referans mektubu ve CIA’nın doğrudan müdahalesi ile 2008’de çözülmüştü. Bu dava ile cemaatin Ergenekon tertiplerinde aldığı rol arasında önemli bir ilişki vardı!
Diğer yandan 17 Aralık operasyonu sürecinde cemaatin bazı okullarına yapılan FBI baskınları ve cemaat karşıtı protestolara engel olmaması da araçların araçlık değerine katma değer kazandırma müdahalesiydi!
MİT’E KÜRDİSTAN GÖREVİ
Gladyo’da, ABD’nin ihtiyaçlarını esas almayan bir yeniden yapılanmaya izin verilmez. Peki, bugünün acil ihtiyacı ne?
ABD, Asya-Pasifik merkezli bir güvenlik doktrin inşa ettiği için Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine bıraktı. Ana iş Kürdistan merkezli yeni bir Ortadoğu inşasıdır; Ermeni meselesi, Kıbrıs meselesi asıl işi besleyen alt işlerdir.
İşte Gladyo bu ihtiyaca göre yeniden biçimleniyor: MİT’e Öcalan’ı bölgede kullanma ve Kürdistan görevi veriliyor!
Erdoğan’ın son iki ayda AB Açılımı yapması, Kıbrıs görüşmelerini kabul etmesi ve Kürt Açılımı’nı Özerklik Açılımı’na çevirmeyi onaylaması da 17 Aralık operasyonunun neden yapıldığını anlatıyor!
Ancak asıl gerçeği değiştirmiyor. Tüm bunlar yenilen kuvvetlerin, yani ABD’nin ve taşeronlarının savunmadaki ataklarıdır ve gerçekleşmeyecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Şubat 2014
AHLAKSIZ ÇARPIŞMA
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 20/02/2014
AKP-Cemaat kavgasını uzun bir süredir çeşitli yönleriyle işliyoruz. Bugün iki ayrı yönüne daha dikkat çekeceğiz.
AKP-Cemaat kavgası hem gerici kuvvetlerin bir iktidar mücadelesini ne seviyede yürüttüğünü göstermesi bakımından, hem de ortaklık yaptığı yıllarda ele geçirdikleri kurumları nasıl bozduklarını ortaya koyması bakımından önemlidir.
Gelin ikincisiyle başlayalım:
YAZIDAN SÖZE DÖNÜŞ
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Erdoğan hükümetinin gönderdiği “internete sansür” yasasını, tüm tepkilere rağmen onayladı. Bunu sosyal medyadan duyuran Gül, iki madde konusunda kaygılı olduğunu, hükümetin bu kaygıyı giderecek yasal düzenleme yapacağını dile getirdi.
Açık söyleyelim: Bu tablo devletin yapısal çöküşünün ifadesidir!
Cumhurbaşkanı doğru bulmadığı yasayı onaylıyor ve özetle “onayladım ama arkadaşlar söz verdi, bazı yerlerini sonra düzeltecekler” diyor!
Yazının icadından bu yana erkler sözle değil, yazıyla çalışır! Türkiye Cumhuriyeti Devleti ise 2014 yılı itibariyle yazıdan söze geçmiştir!
HUKUKUN İFLASI, DEVLETİN ÇÖKÜŞÜ
Sadece bu değil elbette, devletin yapısal çöküşünü ortaya koyan başka örnekler de var.
Örneğin Erdoğan’ın Kabataş kışkırtmasını sürdürürken kullandığı cümleler bunun göstergesidir. Başbakan halkın bir bölümünü bir bölümüne karşı kışkırtmak için söylediği “türbanlı geline taciz” yalanı görüntüyle belgelenince; yani iddia edildiği gibi türbanlı kadının dövülmediği, bebeğinin arabasının parçalanmadığı, deri eldivenli 80 sapığın üzerine idrar yapmadığı ortaya çıkınca, şöyle demeye başladı: “Görüntüye mi inanıyorsunuz, bacımın söylediklerine mi? Biz görüntüye değil, bacımın söylediklerine itibar ediyoruz.”
Sözü esas alan bu bakış, şeriatta bile yok! Orada da birden fazla tanık gerekiyor. Ama Tayyip Erdoğan sözü esas alarak, suçu saptıyor ve hüküm veriyor.
Kuşkusuz delile gerek duymayan, sözlü ifadeye göre karar verebilen bir hukuk, hukuk değildir; hukuk devleti hiç değildir!
ŞANTAJLI SİYASET
Gelin şimdi de AKP-Cemaat kavgasının ne seviyede yürütüldüğü meselesine değinelim…
Mutlaka bir televizyonda AKP ve cemaat sözcülerinin, taraftarlarının tartışmalarına denk gelmişsiniz. En seviyesiz sıfatların havada uçuştuğu bu programlarda bir konu tartışılmıyor, adeta sokak kavgası yürütülüyor…
Örneğin cemaatçi Nazlı Ilıcak, yandaş Nagehan Alçı’ya “asıl tetikçi senin kocandır” diyebiliyor. Alçı da muhatabına buraya alamayacağımız sıfatları sıralayabiliyor.
Tarafların seviyesi budur. Peki ya patronlarının seviyesi?
İmam Hoca’ya “ajan, çete lideri, haşhaşi” diyor, Hoca da İmam’a beddua okuyor!
İmam’la Hoca böyle yapınca, sözcüleri de ağızlarını açıp, gözlerini yumuyor.
En kötüsü ise her iki tarafın da tarafsızlara uyguladığı “ahlaksız çarpışma” yöntemidir.
Örneğin bir yandaş, cemaatin işine gelecek şeyler söyleyen gazeteci muhatabına hemen şu suçlamayı yapıştırıyor: “Cemaati savunuyorsun, çünkü seni kasetle korkutup teslim aldılar.”
Cemaatçi de yandaşın işine geldiğini düşündüğü şeyler söyleyen muhatabına şu suçlamayı yapıyor: “Erdoğan’ı savunuyorsun çünkü patronlarını vergi silahıyla korkutup teslim aldı.”
TEMİZLİK HAREKÂTI LAZIM
Uzatmayalım. Zaten bu “ahlaksız yöntemler” hiçbirimizi şaşırtmıyor.
Ordusuna kumpas kuran, en parlak subaylarını “yeğenini pazarlayan” türden gizli tanıkların önüne atan, ülkenin en birikimli aydınlarına sahte belge tezgâhı kuran bir zihniyetten başka ne beklenir!
Haziran’da başlattığımız Türkiye’yi güzelleştirme hamlesi, işte bu kirleri öncelikle temizleyecek. Yoksa pislikten boğulacağız!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Şubat 2014
30 MART’TA NEYE OY VERİYORUZ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 19/02/2014
Yüksek Seçim Kurulu’na bakarsak, başlıktaki sorunun yanıtı açık: Türkiye genelinde belediye başkanlarını, belediye meclis üyelerini seçiyoruz…
Ancak AKP ve PKK’den gelen açıklamalara bakılırsa öyle değil…
Örneğin Başbakan Erdoğan, hem de birkaç kez, 30 Mart’ta halkın aslında yolsuzluk olup olmadığına oy vereceğini belirtti. Yani bu hükümetin üyelerinin yolsuzluk yapıp yapmadığına mahkemeler değil, halk karar verecek!
Demek ki Erdoğan polisleri sürerek, savcıları görevden alarak, HSYK’yi doğrudan Adalet Bakanı’na yani kendisine bağlayarak yolsuzluk suçlamasından kurtulamayacağını görmüş ve ayrıca böyle hukuk dışı bir “çözüm” yaratmaya çalışmaktadır!
Yolsuzluk iddiası altındaki bir hükümetin bulduğu bu “çözüm” sadece bir hukuk katliamı değil, daha önemlisi aslında seçmenin iradesini yok saymaktır! Geleceğiz…
BDP: 30 MART ÖCALAN İÇİN REFERANDUM
Diğer yandan BDP’nin Mardin Belediye Başkan Adayı Ahmet Türk ise 30 Mart seçimlerinin Öcalan için referandum olacağını savundu. (Taraf, 18 Şubat 2013)
Hatta diğer BDP’lilerin açıklamalarıyla bileştirdiğimizde 30 Mart seçimleri aynı zamanda açılımın ve özerkliğin referandumu olacak!
Yani BDP istediği bölgede istediği oyu alırsa, BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın da belirttiği gibi fiili özerkliği ilan edecek, AKP ortaklığı ile birlikte bölünme açılımı sürecek ve Öcalan terör örgütü lideri olmaktan çıkıp özerk bölgenin başı olacak! BDP’ye göre 30 Mart seçimi bu!
Bunu o kadar pervasızca dile getirebiliyorlar ki, örneğin yine Ahmet Türk, “Mardin Ortadoğu’nun başkenti olacak” diyebiliyor. Tıpkı Erdoğan’ın “Diyarbakır ABD’nin BOP’unun merkezi olacak” demesi gibi…
BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da, “Diyarbakır’da Kürdistan’ı, Ankara’da hükümeti yönetmeye hazırız” diyebiliyor…
AKP İRADEYE ENGEL OLUYOR
Gelelim meselenin “seçmenin iradesi” boyutuna…
Erdoğan sık sık ve doğru olarak sandıkta kendisine “milli iradenin” teslim edildiğini belirtir ama yanlış bir şekilde bu teslimata dayanarak her şeyi yapabileceğini savunur! Kendisine yöneltilen diktatör suçlamasının dayanağı da bu anlayışıdır.
Tamam, sandıktan normalde “milli iradenin” çıkacağı doğrudur ama milli irade gerçekte çıkmakta mıdır?
1) Erdoğan’ın “Alo Fatih” hattından öğrendik ki, Başbakan TV’lerde muhalefetin sesine, haberine, açıklamasına, propagandasına ambargo uygulayabilmektedir.
2) Yine “Alo Fatih” hattından öğreniyoruz ki, anketlerde manipülasyon yapılıyor ve bir partinin oyu alınıp, bir başka partiye yazılabiliyor. Böylece anket sonuçları üzerinden seçmenin iradesi yönlendiriliyor!
3) İktidar ile muhalefet, seçimlere eşit olanaklarla katılamıyor. Örneğin TBMM dışı partiler hazineden yardım alamıyor ama AKP en büyük yardımı aldığı yetmezmiş gibi devlet işlerini mitinge çevirerek seçim masraflarını vergilerimize yıkabiliyor.
4) Yüzde 10 barajına yapışan AKP, bu yöntemle seçimde baraj altında kalanların oyunu kendisine yazmış oluyor. Az oyla çok sandalye kazanıyor. Böylece milletin bir bölümünün iradesi TBMM’ye ya da Belediyelere yansımamış oluyor.
5) Bağımsız anketlerde TBMM’de bulunan partiler dışında en çok oyu alan ve beşinci parti durumunda bulunan İşçi Partisi, seçimlere “zindanda” giriyor. İşçi Partisi’nin Genel Başkanı Doğu Perinçek ve önemli yöneticileri, artık AKP’nin kendi itiraflarında da görüldüğü gibi kumpas olan bir dava nedeniyle seçimlere parmaklıklar arasından katılıyor.
TÜRKİYE’NİN BİRLİĞİ OYLANACAK
Dolayısıyla artık soru şudur: Bırakın 30 Mart’ta AKP’nin dürüst olup olmadığının oylanması saçmalığını; bu şartlar altında adil bir seçim olur mu, bu şartlarda milletin iradesi sandığa gerçekten yansır mı?
Kuşkusuz açıklamalardan da görüldüğü gibi aslında 30 Mart’ta Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü oylanacaktır. O nedenle sandığa gitmek dünden daha önemlidir.
AKP’nin lehine olan adaletsizliği ise sandığa daha çok sahip çıkarak azaltabiliriz. Bunun yöntemlerini Ufuk Ötesi’nde hep birlikte tartışacağız…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Şubat 2014
ÇİN’İN ASKERİ GÜCÜ ABD’Yİ NE ZAMAN YAKALAR?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 18/02/2014
Eskiden Washington’da en çok Çin ekonomisinin ABD ekonomisini ne zaman yakalayacağı problemi üzerinde durulurdu. Her seferinde iki gücün ekonomik büyüklüğünün eşitleneceği takvim erkene alınır, öngörüler güncellenirdi.
Netice makasın çok hızlı ve önlenemez şekilde daraldığı anlaşıldı ve ABD hızla Asya-Pasifik merkezli güvenlik doktrini inşa ederek Çin’i çevrelemeye soyundu.
Ancak Washington’da yeni soru şudur artık: Çin’in askeri gücü ABD’yi ne zaman yakalar?
ABD’NİN ASYA’DAKİ ÜSLERİ ÇİN’İN MENZİLİNDE
ABD Savunma Bakan Yardımcısı Frank Kendall, ABD Kongresi’nde kendisine sorulan bu soruya şu çarpıcı yanıtı verdi: “Çin askeri modernizasyona çok büyük kaynak ayırıyor. Askeri alanda ABD’nin Çin’e karşı olan teknolojik üstünlüğünün 5 ile 10 yıllık süre kapsamında sona ereceğini söyleyebilirim.”
Pentagon endişesinde haklıdır. Zira Çin üst üste askeri hamleler yaparken, ABD ekonomik sorunlar nedeniyle örneğin şu projelerde geri adımlar atmaktadır: F-22 tipi yeni savaş uçağı üretiminde kısıtlamaya gidildi. F-35 projesi için yeterli kaynak bulunamıyor. Balistik füze tipi araç ve jetle çalışan atmosferik kruz füzesi dâhil hipersonik silahların yatırımında kısıntıya gidildi. ABD Deniz Kuvvetleri bünyesindeki “Geleceğin Savaş Sistemleri” programı tasfiye edildi.
Peki, bu süreçte Çin askeri anlamda neler yaptı? İşte bir kaçı:
1) Çin 9 Ocak’ta hipersonik füzesini başarıyla test etti.
2) Çin’in 8 bin km menzilli JL – 2 tipi balistik füzelerle donanmış yeni nükleer denizaltıları bu ay itibariyle okyanuslarda devriye görevine başladı. (ABD Deniz Kuvvetleri İstihbarat Dairesi’ne göre Pekin, Hawai ve Alaska ile ABD’nin Asya’daki tüm üslerini kendi kıyısından uzaklaşmadan vurabilecek kapasiteye sahip bu menzilden tatmin değil ve menzil modifikasyonu yapıyor.)
3) Son olarak F-22’nin muadili J-21’i üreten Çin, savunma çevrelerine göre sürpriz bir yeni projeyi hayata geçirmeye hazırlanıyor!
ÇİN ŞİMDİ DE DOĞU AKDENİZ’DE
Öte yandan Çin, Rusya’yla birlikte geçen ay Doğu Akdeniz’de ortak deniz tatbikatı yaparak açıkça ABD’ye Ortadoğu’da meydan okudu.
Rusya iki yıldır Doğu Akdeniz’de zaten ABD’yle rekabet ediyordu. ABD’den daha fazla sayıda savaş gemisini Suriye kıyıları başta olmak üzere Doğu Akdeniz’e yerleştiren Moskova, son olarak uçak gemisini de bölgeye getirerek ne kadar ileri gidebileceğini göstermişti.
Bu rekabet sonrasında ABD bölgedeki savaş gemisi sayısını azaltmıştı.
Washington şimdi, önce Çin-Rusya ortak deniz tatbikatı nedeniyle, sonra da İran’ın ABD kıyılarına kadar gelen savaş gemisine yanıt verebilme peşinde…
İşte Pentagon’un “George Bush uçak gemisinin” Ortadoğu’ya doğru yola çıktığını açıklaması bu hamlelere bir yanıt arayışı olarak değerlendiriliyor. ABD bu hamleyle ayrıca Suriye konusunda baskı yapabilme gücünü artırmak istiyor.
İNİSİYATİF PEKİN’DE
Ancak ABD’nin işi zor… Zira sadece Doğu Akdeniz’de değil, pek çok yerde Pekin’in hamlelerine yanıt üretebilmesi gerekiyor. Örneğin:
1) Çin, ABD’nin batmayan uçak gemisi olarak değerlendirdiği Tayvan’la 1949’daki devrimden sonra ilk defa üst düzey yönetim seviyesinde görüşmeye başladı.
2) Çin, Beyaz Saray’ın Çin’i çevrelemek üzere yığınak yaptığı ABD-Japonya-Güney Kore üçgenini hedef alan bazı askeri hamleler yaptı. Adalar sorununda bu üçgene karşı üstünlük kazandı.
3) Çin, ASEAN’la “2 fikir birliği, 7 işbirliği alanı” geliştirdi, ASEAN üyeleriyle tek tek ikili anlaşmalar yaptı ve ABD’nin hilalinde gedikler açtı.
4) Çin, Hindistan’a “denizden ipek yolu” projesi teklifi yaparak, Washington tarafından yarının esas rekabetinde ABD’nin dayanağı olacağı varsayılan bir bölgesel güce ortaklık önerdi.
Sizce tüm bu gelişmeler, Frank Kendall’in öngörüsünü doğrulamıyor mu?
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
18 Şubat 2014
KABATAŞ YALANI VE 8 GERÇEK
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 17/02/2014
Başbakan Erdoğan, Haziran Halk Hareketi sırasında bir yakınının türbanlı gelininin Kabataş’ta 80-100 kişilik üstleri çıplak, elleri eldivenli bir grup tarafından taciz edildiğini iddia etmişti. Hatta hem kendisi hem de kurmayları günler geçtikçe öyle ileriye gitmişti ki, o grubun bebeği de taciz ettiğini, bebek arabasını parçaladığını, gelinin üzerine idrar yaptığını bile ileri sürmüşlerdi.
Kuşkusuz Erdoğan hiçbir inandırıcılığı olmayan bu iddiayı, “Dolmabahçe camisinde içki içtiler” iddiasıyla birlikte gündemde tutarak, iki şeyi hedeflemişti:
1) Erdoğan eylemcileri ahlaksız göstermek isteyerek, eylemleri karalamaya çalışmıştı.
2) Eylemcilerin türbana saldırdığını iddia ederek, kendisini destekleyenleri eylemcilere karşı kışkırtmıştı.
Fakat aradan 8 ay geçti. Erdoğan ne iddiasını ispatlayabilecek görüntüleri ortaya koyabildi, ne de emniyet 100 tacizciden birini bile yakalayabildi…
Çünkü öyle bir olay yoktu!
Ve 8 ay sonra Kanal D tacizin olduğu iddia edilen anı ve türbanlı gelinin görüntülerini yayınladı. Ortada Erdoğan’ın iddiasını ispatlayan tek bir kare bile yoktu!
Peki, bu ne anlama geliyordu?
1) Erdoğan bile bile yalan söylemişti. Yanıltılmıştı demiyoruz çünkü sürekli ellerinde görüntü olduğunu iddia etmişlerdi. Örneğin AKP milletvekili Mehmet Metiner o görüntülerin olduğunu söyleyenlerdendi. Hatta kimi gazeteciler o görüntüleri izlediklerini bile söylediler.
2) Bu yalan, Erdoğan’ın o dönemde açıkça halkı kin, nefret ve düşmanlığa tahrik ettiğini belgelemektedir. Nitekim Erdoğan o günlerde sık sık “yüzde 50’yi evde zor tutuyorum” diyerek niyetini açıkça ortaya koyuyordu.
Bu nedenle muhalefet Erdoğan hakkında suç duyurusunda bulunmalı ve savcılar harekete geçmelidir.
3) Yalanı belgeli ortaya çıkan Erdoğan daha da saldırganlaştı. Örneğin önceki gün İstanbul’daki çeşitli açılış konuşmalarında medyaya, muhalefete, hemen herkese saldırdı.
Gazetelerin Kabataş yalanını belgeleyen manşetlerine, bulunduğu konumun saygınlığıyla örtüşmeyen bir üslupla saldırdı; “Attığınız başlıkların altında boğulacaksınız” dedi…
“Alo Fatih” ses kayıtlarının gösterdiği gibi basına her türlü baskıyı uygulayan, telefonla TV’deki altyazıyı bile kaldırttığı görülen Erdoğan’ın “başlıklarınızın altında boğulacaksanız” demesi, açık bir tehdittir, suçtur ve basına düşmanlığının ifadesidir.
4) Kabataş görüntüleri sonrası şu sözleri dile getiren Erdoğan, hem geri adım atmayacağını hem de üslubunu bozarak daha da saldırganlaşacağını ortaya koymuştur: “Görüntüleri bir kenara koyun, adli tıp raporunu nerenize koyacaksınız?”
Üsluptaki seviyeyi bir kenara bırakıyor ve bir başbakanın görüntüyü hiçe sayıp, adli tıpı esas almasındaki probleme dikkat çekiyoruz. Bu AKP’nin devlet kurumlarını gerektiğinde kendisi için kullanabileceğini göstermektedir!
5) Tüm bu gerçekler ortadayken türbanlı gelin Z.D’nin hâlâ kameraların karşısına çıkıp “kimseye ispat etmek zorunda değilim, darp edildim, ben büyük acı yaşadım” demesi hem pişkinliktir, hem de hukuk katliamıdır.
Zira Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan başta olmak üzere pek çok kurmayı iki gündür “görüntüler değil, kadının beyanı esastır” diyerek hukukun en temel ilkelerinden olan “iddia sahibi iddiasını ispatlamakla sorumludur” ilkesini ayaklar altına almaktadır.
6) Görüntülerin Erdoğan’ı zor durumda bırakması üzerine savcıya söyletilen “görüntülerin devamı var, polis inceliyor” sözleri ise çaresizliği resmetmektedir. Zira izlediğimiz görüntülerde koca gelip eşini almıştır. Z.D 8 ay önceki ifadesinde “olaydan sonra” eşinin geldiğini söylemişti. Demek ki, devam denilen yerde de bir durum yoktur.
7) Diğer yandan saldırının aslında türbana olduğu iddiası da o görüntülerle yalanlanmıştır. Zira o görüntülerde sadece türbanlı geline bir taciz olmadığı belgelenmiyor, aynı zamanda günlük hayatın devam ettiği, güvenlik görevlilerin işine baktığı ve turnikelerde o süre boyunca pek çok türbanlının gelip geçtiği de görülüyor.
Bu, yıllardır türbanı siyasete alet edenlerin, ne kadar ölçüsüzce ileriye gidebileceğini göstermiştir. Açık ki türbanı yalana maske, yolsuzluğa örtü yapmaktan çekinmemektedirler!
8) Türbanlı geline taciz edildiği, dövüldüğü, üzerine idrar yapıldığı yalan fakat Ali İsmail Korkmaz’ın alçakça katledildiği gerçektir!
Dolmabahçe Camisi’nde içki içildiği yalan fakat ayakkabı kutusunda 4,5 milyon dolar bulunduğu, gazete alımı için havuz kurulduğu, villaya kıyak yapıldığı, Alo Fatih denilerek medyaya baskı yapıldığı gerçektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
17 Şubat 2014
ER MEKTUBU GÖRÜLMÜŞTÜR
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 16/02/2014
Doğu Perinçek’in “Er mektubu görülmüştür” yazısı sonrasında o “erleri” tanımak istemiş ve gerekli yasal başvuruları yaptıktan sonra Maltepe Askeri Cezaevi’ne gitmiştim.
İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Zeynep Küçük ve yine İşçi Partili değerli arkadaşım Haydar Keskin’le birlikte askeri cezaevine yaptığımız bu ziyaret sırasında, önce kapıda CHP milletvekili Kadir Öğüt ile adından da bizden sonra gelen Maltepe Belediye Başkanı Mustafa Zengin’le karşılaştık.
Anlaşılan Doğu Perinçek’in “er mektubu görülmüştür” yazısı başka gönüllere de işlemişti…
EN GENÇ ALBAY
Ziyaret edeceğimiz “erlerden” biri karacı dördü denizciydi: Hava Kurmay Albay D. İsmet Çınkı, Deniz Kurmay Albay Ender Kâhya, Deniz Kurmay Albay M. Cem Okyay, Deniz Kurmay Albay F. Yavuz Aras, Deniz Kurmay Albay Erdinç Altıner.
Sıra sıra hepsiyle görüşecektik…
Camlı görüş odasının birine Mustafa Zengin’le birlikte girdik. Camın arkasında Deniz Kurmay Albay Erdinç Altıner vardı… Tanışma faslından sonra sohbet başladı; Mustafa Zengin Albay’a öncelikle bir ihtiyaçları olup olmadığını soruyordu…
O sırada ziyaretine gittiğimiz Erdinç Albay’ı incelemeye başladım; çok gençti, doğrusu bir Albay’a hiç benzemiyordu…
Mustafa Zengin’in sözünü kesip araya girdim ve Erdinç Albay’a şöyle dedim: “Gazetecilik mesleğinde şüphe hep vardır. Sizi pek albaya benzetemedim. O sizsiniz değil mi? Karşımıza sahte bir albay oturtmuş olmasınlar!”
Karşılıklı gülümseme sonrasında öğrendik ki, meğer Erdinç Albay Türkiye’nin en genç albayıymış! Zaten sohbet ilerledikçe ne kadar parlak, ne kadar birikimli ve çaplı bir kurmay olduğu anlaşılacaktı.
MUSTAFA KEMAL’İN EN SIKI ASKERLERİ
Sonra diğer albaylarla da tanıştık. Hepsi askerlik mesleğinin en birikimli örnekleri olduklarını ağızlarından dökülen her kelimede ve davranışta gösteriyordu…
Yani boşuna operasyona, tertibe ya da bu ziyaretten daha sonra modalaşan kavramla söylersek, kumpasa uğramamışlardı!
Sohbet sırasında Yılmaz Özdil’in köşesinde başlattığı kampanyayı ve gelen mektupları da konuştuk…
1 milyonu geçmişti; hepsini tek tek okumuş ve hepsine tek tek yanıt vermişlerdi…
Mektuplardan bazılarını bizlerle sözlü paylaşırken gözlerinin içinde olağanüstü ifadeler dolaşıyordu; kimi zaman zafer inancıyla öne atılan ve yere düşen bir er, kimi zaman da taarruz emri veren bir komutan oluyorlardı…
Tarihin derinliklerinden gelen “size ölmeyi emrediyorum” görevleri vardı ve bu nedenle gelecek konusunda en umutlu olanlardanlardı… Çünkü beşi de Mustafa Kemal’in en sıkı askeriydi…
ARSLANLI YOL MEKTUPLARI
Mektupları kitaplaştırmayı düşünüp düşünmediklerini, bu konuda kendilerine yardımcı olabileceğimizi söyledik.
Kitaplaştırmaya karar verdiklerini hatta kendileriyle irtibat kuran ilk yayıneviyle anlaştıklarını da söylediler.
İşte artık o kitap karşımızda; yani yazılı gelen milyonu aşmış mektup ve Yılmaz Özdil’in e-posta hesabına düşen milyonlarca mektup…
Yani 10 Kasım’da Arslanlı Yol’da yürüyen 1 milyon 89 bin 615 kişinin mektupları aynı zamanda…
Yani 13 Aralık’ta, 5 Ağustos’ta Silivri’yi kuşatan kahramanların mektupları…
Yani 19 Mayıs’ta Taksim’e çıkan 250 bin TGB’li gencin mektubu…
Yani Haziran’da 80 ilde ayağa kalkan ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye haykıran Türk milletinin mektupları…
Kırmızı Kedi Yayınevi o destek mektuplarının bir bölümünü “Er mektubu görülmüştür” adıyla kitaplaştırdı ve Türk milletinin subaylarına nasıl sahip çıktığını tarihe not etmiş oldu!
NOT: Bugün Ulusal Gönüllülerinin bir araya geldiği 10. Yıl Dayanışma Kahvaltısı için Maltepe’deyim. Soba borusundan nasıl füze yapıldığını ve neden bize “Alo Yener” hattı kurulamadığını anlatacağım.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
16 Şubat 2014
ÖCALAN MI DEĞİŞTİ, DEVLET Mİ?
Posted by Mehmet Ali Güller in Uncategorized on 15/02/2014
ÖCALAN MI DEĞİŞTİ, DEVLET Mİ?
Kuşkusuz hem Öcalan hem de devlet değişti. Ancak bizim başlıkta bu soruyu sormamızın nedeni, etkisi bakımından hangisinin daha çok değiştiğinin önemli olmasıdır.
Hatta şöyle bile diyebiliriz: Öcalan’ın değişmesinin çok önemi yok, asıl olan devletin pozisyonudur; nereden nereye geldiğidir, Öcalan’la ilişkisinde nasıl konumlandığıdır…
İP’İN HEDEFİ ÖCALAN DEĞİL
Bu girişi İşçi Partisi’nin Öcalan’ın 1999 sorgu görüntülerini yayımlamasıyla başlayan tartışmalar nedeniyle yaptık. İzleyebildiğimiz kadarıyla İşçi Partisi’nin hedefi Öcalan değil. Bu görüntüleri Öcalan’ı küçük düşürmek için yayımlamıyorlar.
İşçi Partisi’nin dikkat çektiği konu Kürt meselesinin Erdoğan ve Öcalan gibi iki ABD aracı üzerinden çözülemeyeceği gerçeğidir. Daha doğrusu ikisi üzerinden Türkiye yararına ve birlik temelinde bir çözümün olamayacağını göstermektir. Yoksa ayrılık temelinde bir “Amerikancı çözüm” elbette vardır.
İşte Öcalan’ın sorgu görüntüleri bu bakımdan önem kazanmıştır. O gün Kürt isyanlarını İngiliz emperyalizminin kışkırtması olarak okuyan, Kemalizm’e saygılı, Cumhuriyet’in Türk ve Kürt halkına getirdiği kazanımları önemseyen, Barzanilerin işbirlikçi rolüne vurgu yapan, Türk tanımı ve Türkçe konusunda daha gerçekçi olan bir Öcalan var.
Öcalan’ın o gün bu görüşlerinde samimi olmadığını iddia edebilirsiniz. Belki de haklısınızdır. Ama önemli olan samimiyeti değil, bu sözleri söylemiş olmasıdır.
ÖCALAN’DAKİ DEĞİŞİM AKP’NİN ESERİDİR
Peki, Öcalan bugün nerededir?
Sadece “Hakan Fidan’a sahip çıkmak lazım” dediği günden bu yana bakarsak: Kürt isyanlarına sahip çıkmaktadır. İngiliz emperyalizminin bu isyanlardaki rolünü artık yok saymaktadır. Kemalizm’e ve Kemalist devlete karşıdır. Ulusal devlet anlayışına düşmandır. Özerkçi, federalci ve en sonunda ayrı devletçidir. Cumhuriyet’in tasfiye ettiği yapı ve ilişkilere selam göndermektedir. Tarikatlara ve cemaatlere saygılıdır. Şeyh Sait artık bir kahramandır. Fethullah Gülen’e selam gönderebilmektedir. En önemlisi ABD’nin aracı olmaktan memnundur. Yardımcıları ABD’ye gitmekte ve her defasında Washington’dan rol talep etmektedir.
Acaba Öcalan 14 yılda nasıl 180 derece dönüş yapabilmiştir? Bu dönüşümü kişisel özelliklerle açıklamayı doğru bulmuyorum. Zira meselenin esası, bu dönüşümü sağlayan nedenlerdir.
İşte orada ise karşımıza devletin, devleti yönetenlerin büyük değişimi çıkmaktadır.
Kuşkusuz o günkü anlayış da eksikti, yanlışlar içeriyordu, geçmişin hatalı bakışlarını hâlâ taşıyordu ama bugünle kıyasladığımızda, en başta yerliydi. O nedenle Öcalan’a 1999’daki o görüşleri söyletebiliyordu.
Bugün Öcalan’ın tersini söylemesi, Öcalan’dan çok AKP’nin eseridir.
Salt Öcalan’daki değişim üzerinden bakarak bile 12 yıllık AKP iktidarının Türkiye üzerinde nasıl ağır bir tahribat yarattığını ve yıkımlar getirdiğini görebiliriz.
‘ÖBÜR DÜNYADA’ BİLE AYRILIK SEÇENEĞİ YOK
Sorun Erdoğan-Öcalan işbölümüyle süren Açılım’ın Türkiye’nin değil ABD’nin olmasından kaynaklanmaktadır. Böyle olunca haliyle Türkiye’nin çıkarlarına göre değil, ABD’nin bölgesel çıkarlarına göre ilerlemektedir. Birliğe değil, ayrılığa hizmet etmektedir. Türk ve Kürt adım adım ayrışmaktadır.
Nesnel bakıldığında Kürtlerin yararına da değildir. Çünkü ABD raporlarına ve Öcalan’ın açıklamalarına da yansıdığı üzere, Kürtler daha Suriye ve İran’da kullanılacaktır! Bu ise ABD’ye bölgeye sürekli müdahale imkânı sağlayacak ama Kürtlere bitmeyen savaşlar ve yıkımlar getirecektir.
Kaldı ki Erdoğan hükümetinin kimi demokratik hakları tanıması Kürtlere sevgisinden kaynaklanmamaktadır. AK-Havuz işadamlarının “en iyi Kürt ölü Kürt’tür” bakışı, AKP’nin Kürtlere bakışının aslında özetidir. Ve o zihniyetten Kürtler lehine de Türk milleti lehine de bir çözüm çıkmayacaktır.
Önümüzdeki tek çözüm, birlikte yaşama zorunluluğumuzdur. Bu tarihsel ve siyasal bir zorunluluktur.
Doğu Perinçek’in 1991’de Batman mitinginde söylediği şu söz bu gerçeğe işaret etmektedir: “Cehennemde tek bir Kürt kalsa, Türk’ün cennete girmeye hakkı yoktur.”
Bu söz Türk ile Kürt’in değil sadece Türkiye’de, “öbür dünyada” bile ayrılamayacağı gerçeğine bir göndermedir.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
15 Şubat 2014
PARALEL MECLİS
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 14/02/2014
Kendi itiraflarından öğreniyoruz: devlet içinde devlet ve devlete karşı devlet var; yani paralel devlet…
Hatta birbirine paralel üç devlet, üç otorite var; AKP, Cemaat ve PKK…
12 yıldır bazen üçü yan yana olarak, bazen ikisi kol kola girerek devleti, ülkeyi, milleti, kurumları böldüler, paylaştılar…
PARALEL YARGI, PARALEL POLİS
Paralel devlet olunca, haliyle paralel polis, paralel yargı da oldu…
Örneğin cemaatin savcıları cemaatin polislerine “tutukla” emri verdi, cemaatin polisleri tutukladı…
Ama sonra AKP’nin devleti, o polisleri; yüzlerce polis şefini, binlerce polisi görevden aldı, yer değiştirtti, sürdü, sürgüne gönderdi…
Cemaatin savcıları bir kez daha “tutukla” emri verdi, ancak bu kez AKP’nin polisleri tutuklamadı…
Sonra AKP’nin HSYK’si o savcıları görevden aldı, sürgüne gönderdi…
PARALEL MEDYA
Paralel devlet olunca, haliyle paralel medya da oldu…
Birbirine paralel olan devletler, birbirlerinin kasetlerini kendi medyalarında yayınladı…
O kasetlerde sadece “Alo Fatihleri” öğrenmedik elbette… Nasıl paralel düştükleri de vardı o kasetlerde, “Para” vardı, “El” vardı…
El Para’ya gidince Para-l-el oluyordu…
Biri CEO gibi şirketlerine talimat veriyordu, diğeri havuz kurup para topluyor, adamlarına “üçe kapatın” talimatı veriyordu…
El Para’daydı…
PARALEL SÖZLÜK
Kirler ortaya dökülünce bu kez paralel sözlük icat ettiler…
Paralel sözlüğe göre rüşvet ancak bir devlet memuruyla sivil arasında olurdu, oysa kendileri devlet memuru değildi, seçilmişlerdi…
Paralel sözlüğe göre yolsuzluk ancak devletin kasası soyulursa olurdu… Para ayakkabı kutusunda çıkmıştı, devletin kasasında değil!
Anlayacağınız bu paraleller, ahlak konusunda da paraleldiler!
YUVARLAK MECLİS
Ama şimdilik Meclis’te paralel değillerdi; yan yana oturuyorlar, birlikte “yasalar” çıkarıyorlardı…
İş bölümüne bakılırsa paralel değil, yuvarlaktılar; herkes birbirine bakıyor ama görmüyordu…
Adına demokratikleşme paketi dedikleri torba yasalarda bölücülük vardı, yiyicilik vardı, rantçılık vardı, suçu korumacılık vardı, ülkeyi yıkım vardı, halkı fakirleştirmek vardı, milleti ayrıştırmak vardı, sansür vardı, medyaya baskı vardı…
“Gözleri var görmezler, kulakları var duymazlar, ağızları var konuşmazlar” diyenler kirler ortaya dökülünce gözleri kapatmaya, kulaklara tıkaç koymaya, ağızlara bant yapıştırmaya başlıyordu…
Halk, üç maymun olsun istiyorlardı…
Milletin meclisinde, millete karşı yasalar çıkarırlarken, millete sansür de uyguluyorlardı…
Hatta dün görüldüğü gibi, AKP’nin ve cemaatin paralel polisleri millete karşı ittifak yapıyor ve milletin meclisini millete kapatarak suç işliyordu…
“Merkezden aldıkları talimatla” millete gaz bombası atıyordu…
HALK MECLİSİ, MİLLETİN MECLİSİ
İşte bu artık yolun sonuna geldiklerinin göstergesidir!
Zira “Mustafa Kemal’in askerlerine” Meclis’i yasaklamak, Meclis’in önünde kitlesel basın açıklaması yapmalarını engellemek kimsenin haddi değildir!
Jön Türkler, tıpkı dün İşçi Partisi Genel Başkanvekili Hasan Basri Özbey, İşçi Partisi Genel Sekreteri Serhan Bolluk ve TGB Genel Başkanı Çağdaş Cengiz’in şahsında görüldüğü gibi, millete barikat kuranlara en uygun şekilde haddini bildirecektir!
Öncüler sadece had bildirmiyor, aynı zamanda ve daha önemlisi, dün paraleller Meclis’te millete kaşı yasalar çıkarırlarken, Meclis’e 100 metrede kendi meclislerini, milletin meclislerini kuruyordu!
Zira iktidarı sallananlar ve yönetemeyenler ancak bıraktıkları boşluk doldukça yıkılırlar, devrilirler!
Öncü kuvvetler dün itibariyle o boşluğu doldurmaya başlamıştır!
Milletimize hayırlı olsun!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
14 Şubat 2014
İKİNCİ ONE MİNUTE
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 13/02/2014
Bir süredir özellikle AKP’ye yakın gazetelerde okuyoruz: Türkiye ile İsrail Mavi Marmara krizi konusunda anlaşmaya yakın.
Hatta hükümet üyeleri zaman zaman “şöyle ilerleniyor, şu kabul edildi, bu müzakere ediliyor” diye açıklamalar da yaptı. En son tazminat olarak “20 milyon dolarda” anlaşıldığı da basına servis edildi.
Ancak bu ilerlemeye Erdoğan birden fren koydu ve ikinci kez İsrail’e “one minute” dedi. Erdoğan özetle “Gazze ablukası kaldırılmazsa barışma yok” dedi.
SÜNNİ LİDERLİĞİ İSRAİL KARŞITLIĞINDAN GEÇİYOR
Acaba Erdoğan neden yeniden “one minute” demişti, neden sonuçlanmak üzere olan bir anlaşmaya engel olmuştu?
Yanıt belli: Erdoğan daha önce neden İsrail’e “one minute” demeye ihtiyaç duymuşsa, şimdi yine aynı nedenle ihtiyaç duyuyordu.
Açalım: Erdoğan’ın BOP görevi bölgede İran’ı dengelemek ve Şii bloğuna karşı Sünni blok kurmaktı… Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Ortadoğu Birliği adı altında Suriye, Irak ve Lübnan’la kurmaya çalıştığı birlik, bu stratejinin gereğiydi.
Peki, Erdoğan’ın bir Sünni bloğu kurması ve o Sünni bloğun lideri olması nasıl mümkün olacaktı? Tamam, bu hedefe uygun olmayan Türkiye’nin “laik” kimliği kazınmış ve yerine “Ilımlı İslamcı” kimliği konmuştu ama yeterli olmuyordu.
Yöntem belliydi: Sünni Araplara liderlik yapabilmenin yolu Filistin davasına sahip çıkmaktan ve İsrail karşıtlığı sergilemekten geçerdi. “One minute “bu senaryonun gereğiydi…
CEMAAT KARŞITLIĞINI İSRAİL’LE PEKİŞTİRMEK
Şimdi Erdoğan aynı ihtiyaç nedeniyle yeniden “one minute” dedi. Fakat bu kez dışarıdan çok içerinin ihtiyacı nedeniyle…
Açalım: Haziran Halk Hareketi’nden bu yana iktidarı sallanan Erdoğan’ın belirlediği stratejinin başarısı öncelikle saflarını sıkı tutabilmesine bağlı. Erdoğan eğer tabanını sıkı ve diri tutabilirse ve 30 Mart’tan az kayıpla çıkarsa, ABD’nin “zorunlu” desteğini alarak yola devam edebileceğini hesaplıyor.
Peki, taban nasıl sıkı tutulur?
Hatta gelin bizi bu soruya götürecek diğer soruları da soralım: Erdoğan her gün ekranlardan Fethullah Gülen cemaatini hedef alıyor, medyası dış bağlantılı diye yazıyor, hatta kimi kalemşorlar açıkça cemaati İsrail destekli olmakla suçluyor…
Peki, tam bu zamanda AKP İsrail’le barışırsa bu argümanlar inandırıcı olabilir mi? Elbette olamaz!
Hatta ihtiyaç, AKP tabanını cemaat karşıtlığında sıkılaştırabilmek için bunu İsrail ile pekiştirmektir.
İşte Erdoğan bu nedenle tam anlaşma yoluna girilirken yeniden İsrail’e “one minute” demiştir!
MEVZİ MEVZİ İLERLEMEK
Erdoğan’ın savaştan galip çıkabilmek için sarıldığı taktiklerden biri bu…
Bir diğeri de “orduya kumpas” diyerek kimi milli kesimleri 30 Mart’a kadar oyalamaktı; tutmadı…
Kuşkusuz Erdoğan’ın çantasında başka numaralar da var; çarpışmadan geri çekilmeyecek!
Ama tüm bu numaraları geçersiz kılacak esas doğru ise Ankara’nın Arslanlarının bugün yeniden yola çıkmış olmasıdır; Bugün Ankara, yarın İstanbul, İzmir, ertesi gün 30 Mart sandıkları…
Adım adım, güç biriktire biriktire, mevzi kazana kazana…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
13 Şubat 2014