Avrupa’nın istilasını önleyen tampon ülke

6 milyona ulaşan sığınmacı varlığı, ekonomisi parlak olmayan 80 milyonluk bir ülkede ciddi sorundur. İster meseleye insan hakları gözlüğü ile bakın, isterseniz milliyetçi bir gözlükle…

Yüksek işsizlik oranına sahip, asgari ücretin yoksulluk sınırının çok altında olduğu, borcun borç ile çevrildiği bir ülkede, nüfusun yüzde 7’sine ulaşmış bir göçmen varlığı, hızla çözülmesi gereken bir sorundur.

Daha büyük sorunların ortaya çıkmaması için, yabancı karşıtlığının oluşmaması için, sorunun kırılmaya ramak kalmış bir fay hattına dönüşmemesi için, hızla çözüm aranmalıdır.

Altındağ’daki vahim olaylar, hepimiz için uyarıcı olmalıdır.

Yeni Osmanlıcığın göçmen politikası

Ne yazık ki tabloyu bizim için iki kere sorunlu hale getiren, “daha çok göçmen alacağız” diyen bir iktidarın başta olmasıdır. Zira bu durum “çözüm ama nasıl” sorusundan önce “çözüm ama kiminle” sorusunu önümüze koymaktadır.

Önümüzdeki ay başında yayımlanacak olan göç konulu kitabımda ayrıntılı inceledim: Bu iktidar emperyalizmle uyumlu Yeni Osmanlıcılığının “genişleme” hayaliyle göçmenleri bir kart olarak gördü; ümmetçi ideolojisinin bir yansıması olarak göçmenleri çeşitlilik olarak gördü; Neo-Abdülhamitçiliğinin yansıması olarak göçmenleri Batı’yla pazarlığının bir kartı olarak gördü…

Sonuç: AKP hükümetinin başbakanının “övünerek” söylediği gibi, Türkiye Avrupa’nın istilasını önleyen bir tampon ülke haline geldi!

Başbakanın Sözleri

24 Kasım 2016’da TRT’de gazetecilerin karşısına çıkan Başbakan Binali Yıldırım, Avrupa’nın güvenliğini sağlayan bir ülkenin başbakanı olmakla övündü: “Düşünün, Türkiye olmazsa ne olacak? Bütün bu Ortadoğu’dan, kargaşanın, savaşın yaşandığı bölgelerden akın akın mülteciler Avrupa’yı istila edecek ve çok büyük bir sorunla yaşamak zorunda kalacaklar. Türkiye buradan bütün bu sorunları, kendi içerisinde yönetebilen bir ülkedir. Avrupa’nın bunu görmesi lazım.

Yani AKP’nin başbakanı Binali Yıldırım, 5-6 milyon mültecinin Avrupa’yı istila etmek yerine kendi yönettiği ülkeyi istila ediyor olmasını, övünülecek bir politika olarak anlatıyor!

Emperyalist göç stratejisi

Eskiden Türkiye göç konusunda transit ülkeydi; Asya’dan ve Ortadoğu’dan göçlerde, Avrupa’ya ulaşmak isteyen göçmen için bir geçiş ülkesiydi. İstasyondu; göçmenlerin bir kısmı durakta iner, çoğunluğu Avrupa duraklarına hareket ederdi.

AKP hükümeti Türkiye’yi “son durak” yaptı: 16 Aralık 2013 tarihinde AB’yle imzaladığı “Geri Kabul Anlaşması”ndan sonra Türkiye artık “göçmen deposu” oldu!

Türkiye şimdi de ABD’nin işbirliği yaptığı Afganlara göç için işaret ettiği bir ülke olarak “bekleme odası” haline geliyor!

Sadece şu iki örnek bile, Türkiye açısından göç meselesinin sıradan bir mazlumlara kapı açma olayı olmadığını, “emperyalist bir göç stratejisi” ile karşı karşıya olduğumuzu göstermeye yetmektedir.

Çözüm için önce iktidar değişikliği

Bu iktidarla sorunu çözemeyeceğimiz gibi, sorunun daha da büyüyeceği ortada. Baksanıza, Erdoğan daha birkaç gün önce, “Finansını iyi yönettiğimiz için alıyoruz, finansını iyi yönetmeye devam ederek daha da mülteci alacağız” dedi!

Evet, açık ki bu iktidarla göçmen sorununa çözüm bulabilme şansımız yok. Çünkü sorunun kaynağı soruna çözüm bulamaz.

Türkiye’nin göç sorununun kaynağı birincisi ABD ve AB’nin emperyalist politikalarıdır, ikincisi de o politikalarla işbirliği yapan AKP hükümetidir! Sorunun kaynağı olan ABD, AB ve AKP yerine göçmenleri suçlamak ve mazlum göçmenle emperyalizm işbirlikçisi göçmeni aynı kefeye koyarak kategorik bir göçmen karşıtlığı yapmak büyük yanlıştır.

Çözüm için sıraladığımız 1) Ankara’nın Şam ile anlaşabilmesi de, 2) Türkiye ile Suriye’nin ortak bir ekonomi alanı inşa ederek Suriyelilerin vatanlarına dönüşünü sağlayabilmesi de, 3) Ankara’nın AB’yle imzaladığı geri kabul anlaşmasını yırtıp Batı’yı doğurduğu göç sorunuyla yüzleşmesini sağlaması da ancak bir iktidar değişikliğiyle mümkün!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Ağustos 2021

1 Yorum

İktidarın onuru(!) ve havalimanı bekçiliği

Kabil Havalimanı’nın Afganistan’ı terk eden ABD açısından önemi nedir? ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price açıklıyor: “Bir havalimanı olmanın ötesinde öneme sahip. Önemi, ticari ve hava taşımacılığının ötesinde. Kabil’de güvenli bir havalimanın olması bizim açımızdan bölgede diplomatik olarak da bulunmanın önemli bir noktası. Dolayısıyla bu havalimanının güvenli bir şekilde işlevini sürdürmesi bizim açımızdan son derece önemli.

Peki havalimanı ABD açısından bu kadar önemli madem, neden kendisi korumuyor? Neden AKP hükümeti ABD için çok önemli olan bu işe talip?

ABD görevine istekli olmak!

Daha üç gün önce AKP iktidarı, yönetiminden medyadaki kalemlerine kadar esip gürlüyordu: Halk, nasıl olur da yangın nedeniyle dünyadan yardım isterdi, onurları kırılmıştı!

Otel görevlisine “beni tercih et” maskesi takarak turizm reklamı vermeleri onura dokunmamıştı ama yangın nedeniyle yardım istenmesi onurlarını kırmıştı!

Evet, daha üç gün önce “onur” edebiyatı yapanlar, ABD adına havalimanı bekçiliğine talip olmaktan da hiç rahatsız değiller!

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price’ın “Türk ortaklarımızın Kabil Havalimanını korumak konusunda istekli olmalarından son derece memnunuz” (10.8.2021) sözleri de onurlarına dokunmuyor! Pentagon Sözcüsü John Kirby’nin “Türkiye’nin Kabil Havalimanı konusunda istekli olmasına minnettarız” (13.7.2021) demesi de onurlarına dokunmamıştı!

Erdoğan’ın fırsat gördüğü görev

AKP hükümeti mevcut sorunlara rağmen, ABD ve AB desteği alabilmek adına bu göreve talip olmayı, çok önemli fırsat olarak görüyor.

Bu fırsat sayesinde S-400 basıncını azaltmayı, bu fırsat sayesinde Batı’dan borç ve kredi musluklarını açabilmeyi umuyor. Seçim kazanabilmesi için para akışını ve Batı desteğini olmazsa olmaz görüyor.

Haliyle ABD de bunu görüyor. Nitekim Biden’ın 14 Haziran’da Erdoğan’la “havalimanı bekçiliği” konusunda “genel mutabakata” varmalarından bu yana, S-400 basıncı hafiflemiş durumda…

Kabil görevinin altı sorunu

Ancak AKP hükümeti açısından altı sorun var:

1) NATO misyonunun bittiği şartlarda Kabil’de Türk askeri bulundurmak, mevcut tezkereyle mümkün değil. Cumhurbaşkanı kararı yetmeyeceği ve anayasaya aykırı olacağı için yeni bir TBMM tezkeresi şart.

2) ABD’nin kendi işbirlikçisi Afganlar için Türkiye’yi “bekleme istasyonu” gibi işaret etmesi ve hızla artan Afgan göçü, bunun kamuoyunda doğurduğu tepki, AKP hükümetine kendi tabanından bile basınç oluşturuyor.

3) Kabil havalimanı bekçiliği, her ne kadar AKP buna “işletmecilik” dese de, başladığı anda Türk askerini havalimanından Batı büyükelçiliklerine kadar olan bölgeyi koruma göreviyle karşı karşıya getirecek.

4) Taliban, pek çok kez Türkiye’nin Kabil Havalimanında bulunmasını kabul etmediklerini, ABD’yle anlaşmanın gereği olarak Türk askerlerinin de çekilmesi gerektiğini açıkladı.

5) AKP hükümeti, ABD adına görevini sahada kolaylaştırabilmek için Pakistan’ı, AB desteğini alabilmek için de Macaristan’ı görevine ortak etmeye çalışıyor ancak henüz istediği sonucu alamadı.

6) AKP hükümeti, görevin zorluğu ve Taliban’la karşı karşıya gelme riskinin yüksekliği nedeniyle, ABD’den hava desteği başta askeri destek istiyor. Mali ve lojistik destek istediklerini de zaten açıklamışlardı.

İşte bu altı madde nedeniyle 14 Haziran’dan bu yana Washington ile Ankara arasında, ağırlıkla savunma bakanları üzerinden müzakere/pazarlık sürüyor.

Kamuoyu tepkisi

AKP hükümeti, oldukça sıkışmış durumda: Bir yanda iktidarını koruyabilmek için Batı’nın siyasi ve ekonomik desteğine ihtiyaç duyuyor ama bir yandan da o desteğin karşılığında talip olduğu havalimanı bekçiliği görevinin doğurduğu göç krizi sorunları nedeniyle içeride tepki görüyor ve kan kaybediyor.

Türkiye kamuoyunun bu tepkiyi sürdürmesi; hem Mehmetçiğine reva görülen havalimanı bekçiliğinin engellenmesi için hem de ABD’nin Türkiye’yi işaret etmesiyle yoğunlaşan Afgan göçünün kesilebilmesi için hayati önemde…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ağustos 2021

4 Yorum

Göç sorununa çözüm: Türkiye-Suriye Ortak Ekonomi Alanı

AKP hükümetinin İhvancı dış politikası sonucu ülkemizde bulunan resmi 3.6, gayri resmi 5 milyon Suriyeli sorunu nasıl çözülecek?

İktidarın -en azından bir kısmını bile- gönderme niyeti yok. Tersine Erdoğan “finansını iyi yönettiğimiz için alıyoruz, finansını iyi yönetmeye devam ederek daha da alacağız” diyor.

Açık ki iktidar açısından göçmen, finansal bakımdan iki yönlü öneme sahip: Birincisi ucuz işgücü olarak, ikincisi de Türkiye’yi tampon ülke yapıp karşılığında AB fonları, Batı kredi ve borcu alarak.

AKP’li Yasin Aktay’ın ve Mehmet Özhaseki’nin “Suriyelileri gönderirsek ekonomi çöker” özetli çıkışları, hiç kuşkusuz gerçeğin bir yönüne, bu finans yönüne işaret ediyordu. Yaklaşık 1 milyon Suriyelinin ucuz işgücü olarak asgari ücretin altında çalıştığı şartlar, egemen sınıfın ve o sınıfın siyasi temsilcisi olan AKP’nin işine geliyor. Dahası bunu zam isteyen sendikalı işçilere karşı kullanıyorlar.

Suriyelileri ikna sorunu

Baştaki soruya dönersek: 5 milyon Suriyeli sorunu nasıl çözülecek? Üstelik kapıda Afgan göçmen sorunu da var…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu başta olmak üzere kimi muhalefet liderleri, haklı olarak “Ankara-Şam anlaşması” gerektiğini belirtiyorlar. Biz de öyle düşünüyoruz. Çünkü o anlaşma, en azından yeni Suriyeli gelişlerini durduracaktır.

Fakat temel sorun şu: Mevcut Suriyeliler nasıl gönderilecek? Zorla sınır dışı uluslararası hukuk bakımından uygulanabilir değil. Mevcut Suriyelilerin en azından bir bölümünü ikna ederek ülkelerine gönderme dışında bir şansımız yok.

Peki İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e gelip yerleşmiş, iyi kötü iş bulmuş, ev tutmuş, burada doğan çocuğu burada okula bile yazılmış Suriyelileri geri dönüşe nasıl ikna edeceğiz?

İstanbul’daki, Ankara’daki Suriyeli, sırf Ankara ile Şam nihayet barıştı diyerek Hama’ya, Humus’a döner mi?

Suriyelileri ikna projesi

Evet, Ankara mutlaka Şam’la anlaşmalı. Ama nasıl anlaşmalı? Önerim şu:

Ankara Şam’la şu hedefle anlaşmalı: Türkiye’nin Suriye’ye komşu bölgesi ile Suriye’nin Türkiye’ye komşu bölgesi bir “ortak ekonomi alanı”na ya da “ekonomik işbirliği bölgesi”ne dönüştürülmeli.

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), bu proje için geliştirilmeli ve Türkiye-Suriye sınır bölgesinde, her iki sınırdan kabaca 100 km derinlikte olmak üzere toplam 200 km eninde bir alan, endüstriyel tarım merkezli ama içinde çeşitli noktalarda organize sanayi bölgelerinin de olduğu, zamanla birkaç teknopark da içerecek şekilde geniş bir ekonomik alana dönüştürülmeli…

Bu hem Türkiye’nin güneydoğusunu hem de Suriye’nin kuzeyini kalkındıracak bir hamle olacaktır.

Türkiye, Suriye’nin kuzeyinin imarında rol alacak, yeni konutlarla bu geniş bölgeyi geri dönüşe hazırlayacaktır.

Kısacası, İstanbul’daki, Ankara’daki, İzmir’deki Suriyeli, ülkesinde barınma ve iş sorununun çözüldüğünü gördükçe, geri dönüşe ikna edilebilecektir.

Türkiye’nin hükümet sorunu

Fakat bunun için de yapılması gerekenler var elbette: AKP hükümetinin “Esad’la barışma” ihtimali hâlâ pek olası görünmüyor. Türkiye’nin öncelikle komşusuyla yeniden barışacak bir iktidara ihtiyacı var!

İktidar, Esad yönetimini yıkamayacağını en sonunda gördü ama hâlâ İdlib üzerinden bir nüfuz alanı siyaseti izliyor. Şartlar oluştuğunda ya da mecbur bıraktığında, Suriye’nin kuzeybatısındaki ÖSO bölgesini, Suriye’nin kuzeydoğusundaki YPG bölgesine karşılık ABD’yle pazarlık yapabileceği bir kart olarak görüyor.

Kuşkusuz, Esad’ı yıkma hedefi gibi bu da tutmayacak bir hedef. Ancak bu hedef sürdükçe, mevcut Suriyelilerin en azından bir bölümünü gönderme şansını yitirdiğimiz gibi, yenilerinin de gelmesinin önü açılmış oluyor.

O nedenle Türkiye’nin öncelikle AKP iktidarından kurtulma sorunu var.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Ağustos 2021

4 Yorum

Devlet – komplo ilişkisi

AKP’li Mehmet Metiner’in yangınlarla ilgili “görüşü” şu: “Bu yangınların arkasında üst akıl var. Yangınlar Türkiye’nin ekonomisine ve Erdoğan hükümetinin algısına yöneltilmiş bir terör saldırısından ibarettir” (Yeni Şafak, 6.8.2021).

Devletler ile komplo teorileri arasında ters orantı vardır. Devletler ne kadar güçlü olursa, felaketler karşısında o kadar az komploya başvurulur. Çünkü:

1) Devlet güçlüyse, zaten felaket olmadan önlem almıştır ve felaket olduğunda da hızla kontrol eder, hasarı azaltır. Böylece “arkasında üst akıl var” gibi komplolara sığınmaz.

2) Devlet güçlüyse, karşılaştığı felaketin gerçek failinin kim olduğunu zaten saptar ve öyle “üst akıl” gibi soyut özneye gönderme yapmadan somut faile işaret eder. İşaret etmekle kalmaz, hesap sorar.

Devlet özelleştirildi

Depremlerde, yangınlarda, sellerde duyduğumuz “hani bu devlet” çığlığı, sıradan bir feryat değildir; aslında liberalizmin “her şey özel olmalı” anlayışına isyandır. Çünkü devletin/kamunun uçağı ve iş makinaları başta her türlü aracının olması gerektiği felaket anlarında daha çok anlaşılır.

Güçlü devlet, güçlü ekonomisi, güçlü ordusu, güçlü demokrasisi, güçlü kurum ve işletmeleri olan devlettir ama aynı zamanda güçlü devlet, felaketlere hazırlığı olan, gerekli ekipmanı olan, felaket anında dış yardıma ihtiyacı kalmayan devlettir.

Özal’la başlayan, Demirel-Çiller’le süren ve Erdoğan’la zirve yapan özelleştirme, son tahlilde devleti güçsüzleştirme işidir. Her felakette bu gerçekle daha çok karşılaşıyoruz.

O zaman da geriye şu kalıyor: Devleti yöneten hükümet eleştirilmesin, AKP-THK anlaşmazlığı nedeniyle yangın söndürme uçaklarının kullanılamadığı konuşulmasın, tedbirsizlik, beceriksizlik ve yönetim sorununa tepki gösterilmesin diye 40 komplo ile 40 takla atılıyor…

Güçlü devlet bilimle hareket eder

Ormanları ABD’nin yaktığı, PKK’nin yaktığı konuşuluyor sosyal medyada. İkisi de şaşırtmaz. Çünkü nükleer kaygı nedeniyle savaşlar biçim değiştirdi. Elektrik santrallerine sabotajdan orman kundaklamaya kadar her türlü “terör faaliyeti” emperyalist yöntemlerin içindedir.

Ancak güçlü devlet, bunu saptar ve gereğini yapar. Cumhuriyet Savcılıklarının açtığı soruşturmalardan henüz böyle bir sonuç çıkmadı. Kaldı ki Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli 20 gün önce “çakmak yaksalar haberimiz oluyor” demişti, “İHA’lar ve 776 gözetleme kulesiyle yangınlara müdahale eden Türkiye’nin bu alanda lider ülke olduğunu” söylüyordu (Türkiye, 13.7.2021).

Ve bilim, günler öncesinden uyarıyordu. Hava sıcaklığının mevsim normallerinin çok üzerinde seyredeceği, bu nedenle önceki yıllardan daha fazla orman yangını çıkacağı anlatılıyordu. Tam da bu nedenle orman yangınları sadece Türkiye’de değil, Yunanistan, İtalya ve İspanya’da da felaket düzeyinde yaşanıyor. ABD’de bile California eyaleti üç haftadır yanıyor.

Aslında bu tartışmaları geçen yılki yangınlar sırasında da yaptık, önceki yıl da yaptık. Örneğin Em. Hava Tümg. Beyazıt Karataş’ın 2019 yangınları sırasında Pakdemirli’nin uçak açıklamalarına verdiği yanıtlara ve hükümetin almadığı tedbirlere dikkat çektiği konuşmasını bulup izleyin; bugün de geçerlidir.

Hükümet yönetememektedir

Tablo şu dört örnekle özetlenecek kadar vahimdir:

1) Erdoğan, “Yerleşim bölgelerindeki yangının sorumluluğu büyükşehir belediyesinin” dedi. Oysa yangın ormanda başladı, yerleşim bölgelerine ulaşana kadar sorumluluk devletindi. Bu söz, hükümetin söndüremediği yangının sorumluluğunu belediyeye atma acizliğidir!

2) Yangınlar başlar başlamaz, TOKİ yangından sonra yapacağı evlerin reklamına başladı. AKP’li Gündoğmuş Belediye Başkanı Mehmet Özeren de TOKİ reklamı yaptı: “Evleri kullanılamaz hale gelenler için TOKİ tarafından cüzi faizlerle 20 yıl ödemeli evler yapılacak. Çok eski evi olan vatandaşlar keşke bizim de evimiz yansaydı diyecekler.

3) Yangının daha ilk günlerinde, 30 Temmuz’da, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “milletimiz cömerttir” diyerek “yardım hesabı açılacağını” duyurdu. Erdoğan, yangın bölgesinde -seçim propagandası sırasında yaptığı gibi- vatandaşa otobüs üstünden çay paketi dağıttı.

4) Ve RTÜK, yangın genelgesi yayınlayarak, televizyonlara “yanan yerleri değil, sönen yerleri gösterin, kaos isteyenlere hizmet etmeyin” talimatı verdi.

Son söz: Akıl ve bilimle hareket azaldıkça, “üst akıl” arama işi çoğalıyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ağustos 2021

1 Yorum

Kılıçdaroğlu’nun ‘göç mutabakatı’na tepkisi

ABD Dışişleri Bakanlığı, 2 Ağustos günü yaptığı açıklamayla, risk altındaki Afganların tahliyesi çalışmalarının kapsamını genişlettiğini duyurdu. ABD bunun için “Mülteci Kabul Programı” kapsamında “Öncelik 2” kategorisi başlattı. ABD’yle çeşitli yollarla işbirliği yapmış binlerce Afgan ve birinci dereceden aile üyeleri bu kategoriye alındı.

Yaklaşık 20 bin Afgan’ın, Özel Göçmen Vizesi kapsamına girme aşamasında olduğu, bu yeni kategori ile birlikte toplam 50 bin Afgan’ın ABD’ye alınacağı hesaplanıyor.

Gelelim bizi ilgilendiren kısmına…

ABD Afgan göçmenlere Türkiye’yi işaret etti

ABD Dışişleri yetkilileri, bu yeni programla ilgili brifingde, göç eden Afganlara Türkiye’yi işaret etti. Dışişleri yetkilisi aynen şöyle dedi: “Açıkçası, insanlar kuzeye giderlerse veya İran üzerinden Türkiye’ye giderlerse -Türkiye’ye bazı varışlar zaten gördük- bu insanlar hem ülkeye girme hem de hükümete veya BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne kaydolma fırsatına sahipler.” (www.state.gov, 2.8.21).

Peki ABD ile Türkiye arasında bu konuda varılan bir mutabakat var mıydı? Biden ile Erdoğan’ın 14 Haziran’daki görüşmesinde bu konuda da bir mutabakat oluşmuş muydu? Hem Biden hem Erdoğan “Kabil Havalimanının güvenliğini Türkiye’nin üstlenmesi” konusunda bir genel mutabakata vardıklarını açıklamışlardı ama bununla bağlantılı olarak bir “göç mutabakatı” da yapmışlar mıydı?

2 Ağustos ve 3 Ağustos gün boyu Dışişleri Bakanlığı’ndan ABD’nin açıklamasına bir “yanıt” gelmemesi, haliyle kuşkuları arttırdı. Gerçi varsa bile bir mutabakat, Dışişleri’nin bilgisi dahilinde olmaması da mümkündü. Çünkü Erdoğan, 2003 yılında başlattığı “Dışişleri yetkilisi olmadan görüşme” geleneğini çeşitli yollarla sürdürüyordu!

Kılıçdaroğlu: Biden-Erdoğan anlaşmasını tanımıyoruz

ABD’nin açıklaması ve AKP hükümeti ile Dışişleri’nin yanıtsızlığı sonrasında, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 3 Ağustos günü bitmek üzere iken, saat 23.09’da sosyal medyadan bu konuda sert bir açıklama yaptı:

“ABD Afganistan’da kendisine hizmet etmiş, Taliban’ın düşman olarak gördüğü 19.000 Afgan’ı ve aile üyelerini (toplamda 53.000 kişi) ülkesine almaya karar verdi. 1 milyona yakın destekçisine de hedef ülke olarak İran üzerinden Türkiye’yi gösterdi. Bunlar Taliban’dan kaçan gençler. Öncelikle şu aşikardır ki; Erdoğan son yaptığı görüşmede ülkemize bu Afgan sığınmacıları kabul etmiştir. Toplantıya devlet mekanizmalarının dışından, Kavakçı ailesinden getirilen genç tercümanın sebebi de belli olmuştur. Erdoğan bunun duyulmasını engellemek için bunu yapmıştır.”

Kılıçdaroğlu bu sözlerinin ardından asıl önemli çıkışını yaptı: “ABD’ye sesleniyorum: Erdoğan ile yaptığınız bu anlaşmaları, geleceğin iktidar üyesi ve ülkeyi yönetecek ittifak olarak asla kabul etmiyoruz. Kendisine ne dediyseniz, neler söylediyseniz, bunlar Erdoğan’ı bağlar, Türkiye Cumhuriyeti’ni bağlamaz.”

Dışişleri’nden zorunlu açıklama

ABD’nin 2 Ağustos’ta yaptığı açıklamaya o gün ve 3 Ağustos günü boyunca sessiz kalan Dışişleri Bakanlığı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu önemli çıkışı üzerine, 35 dakika sonra, 23.44’te bir açıklama yapmak zorunda kaldı.

Dışişleri, ABD’nin 2 Ağustos duyurusunda Afgan göçmen kabul programına başvuru için Türkiye’yi de işaret ettiğini, bunun göç krizine neden olacağını ve ABD’nin Türkiye’ye danışmadan aldığı bu sorumsuz kararın kabul edilemeyeceğini belirtti. Dışişleri ayrıca ABD’nin bu göçmenleri doğrudan uçaklarla nakledebileceğini söyledi.

Özetle Kılıçdaroğlu’nun gece yarısı çıkışı en azından Dışişleri’ni bu konuda bir açıklama yapmaya itti ve böylece ABD’nin Türkiye’ye “göçmen kayıt sorumluluğu” vermesine itiraz geldi.

Göç mutabakatının varlığı sorgulanmalı

Tabi Dışişleri’nin bu açıklaması, ABD ile Türkiye arasında, daha doğrusu Biden ile Erdoğan arasında bir “göç mutabakatı” olup olmadığını netleştirmiyor.

Erdoğan’ın ABD ve NATO’nun Afganistan’dan çekildiği şartlarda, Batı’dan siyasi ve ekonomik destek alabilmek adına “Kabil Havalimanının güvenliğini üstlenme” görevine talip olması, “Afgan göçü” sorununu zaten tetiklemişti. 14 Haziran’dan bu yana ülkemize Afgan göçünün arttığı ortada.

CHP’nin ve diğer muhalefet partilerinin “göç mutabakatı” meselesini sorgulayan bir politik hat oluşturmaları, Türkiye’nin önündeki bu büyük sorun bakımından hayatidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ağustos 2021

2 Yorum

Türkiye ile Çin’in 50 yılı

Türkiye Cumhuriyeti ile Çin halk Cumhuriyeti arasındaki diplomatik ilişkilerin 50. yılındayız…

Yarım yüzyıl; ilk 15 yılı görece sessiz ve sakin, ikinci 15 yılı karşılıklı adımların atıldığı ve son 20 yılı da ilişkilerin geliştiği bir dönem oldu.

İki ülke arasındaki ilişkilerin gelişim sıçraması, 28 Şubat süreciyle oldu. Türkiye’nin Batı ittifakıyla ilişkilerini sorgulamaya başladığı o dönem, Batı dışı silah arayışını ve Çin’le bu amaçla temasları ve işbirliğini getirmişti.

EKONOMİK TABLO

Türkiye ile Çin’in öncelikle ekonomik tablosuna kısaca göz atalım:

1987 yılında iki ülke arasındaki ticaret hacmi 275 milyon dolar. Bu hacim 1999’da 931 milyon dolara çıkıyor. 2005 yılında 7,3 milyar dolara ve 2013 yılında da 28,3 milyar dolara uzanıyor.

Bu, iki ülke arasındaki ticaret hacminin zirve yaptığı yıl oluyor. Ardından üç yıl boyunca 27 milyar dolar seviyesinde kalıyor ve 2017’de 26 milyar dolara, 2018’de 23 milyar dolara ve 2019’da da 21 milyar dolara geriliyor.

Bu 7 yıllık gerilemenin kuşkusuz Türkiye açısından iç ve dış bazı nedenleri var. Şu kadarını söyleyebiliriz; aynı yıllarda Türkiye ekonomisi de ne yazık ki küçüldü.

Tablonun iyi yanı ise şu: İki ülke arasındaki ticaret açığı azaldı. Türkiye ticaret hacminin zirve yaptığı 2013 yılında Çin’e 3,6 milyar dolarlık ihracat yaparken, Çin’den 24,7 milyar dolarlık ithalat yapmıştı. 2019 yılında Türkiye Çin’e 2,6 milyar dolarlık ihracat yaparken, Çin’den yapılan ihracat 18,5 milyar dolara geriledi.

Son yılları baz alırsak, ortalama 25 milyar dolar düzeyinde seyreden Türkiye-Çin ticaret hacmi, potansiyelinin yanında oldukça düşüktür. Bu hacmi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi içerisinde önümüzdeki yıllarda hızla yükseltmek ve 10 yıl sonra 50 milyar dolar seviyesine çıkartmak gerçekçidir.

ASKERİ TABLO

Ayrıntılı olarak bu köşede 2 Mart 2021 tarihinde, “Çin’le gizli füze anlaşması” başlıklı yazımızda incelemiştik: 28 Şubat süreciyle Türkiye, Batı dışında silah arayışına girmiş ve Çin’le füze anlaşması yapmıştı.

ABD’nin Black Hawk helikopter satışına, Almanya’nın Leopard tank satışına terörle mücadelede nedeniyle engel getirdiği şartlarda 28 Şubat süreci, dış politikada iki temel hedef belirlemişti: 1) Türkiye’nin bölgesinde Rusya ve İran’la işbirliği yapması, 2) ABD ve NATO’ya silah bağımlılığının azaltılması…

İşte bugün gurur duyulan MİLGEM projesi savaş gemileri, o günlerin mirasıdır. Bir diğer miras da füzelerdir.

Çin’den, karadan karaya 80 kilometre menzilli, toplam 19 üniteden oluşan bir WS-1 bataryası alındı. Anlaşmaya göre teknoloji transferi ile 5 batarya Türkiye’de ortak üretildi. O süreçte bu resmi olarak açıklanmadı. Türkiye, Çin’den teknoloji transferi ve ortak üretimle geliştirilen Toros füzelerini, TÜBİTAK ve SAGE üretimi olarak IDEF Fuarı’nda sergiledi. TSK envanterine giren füzeler, 70-100 km menzilli ve karadan karaya ya da denizden karaya kullanılabiliyor. Türkiye, sonraki yıllarda Toros’u geliştirdi ve 160 km menzilli Toros-260’ı üretti.

ŞİÖ ÜYELİĞİ HEDEFİ

1996 yılında Çin, Rusya, Tacikistan, Kırgızistan ve Kazakistan, “Şanghay Beşlisi” adıyla bir birlik oluşturdu. Birlik 2000 yılında Şanghay Forumu’na, 2001 yılında da Özbekistan’ın katılımıyla Şanghay İşbirliği Örgütüne dönüştü.

Örgüte 2017 yılında Hindistan ve Pakistan da katıldı. Böylece Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) 8 üyeli, 4 gözlemci ve 6 diyalog ortağı olan Asya kıtasının en önemli işbirliği örgütü oldu.

Türkiye bu çok önemli örgüte Nisan 2011’de diyalog ortağı olmak için başvurdu ve 2012 yılında kabul edildi.

Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda ŞİÖ’ye tam üye olabilmesi çok önemlidir. Bu üyelik bölge ülkeleriyle terör başta pek çok konuda işbirliğinin zeminini doğurmasının ötesinde, Türkiye’nin dış politikada elini güçlendirecek bir kart olacaktır.

İKİ PROJE

50 yıl bitip, ikinci 50 yıla girilirken, Türkiye ile Çin’in önündeki en önemli fırsat alanı Kuşak ve Yol İnisiyatifidir.

Türkiye halihazırda bu inisiyatifin Kara İpek Yolu bölümünün Orta Koridor içinde katılımcısıdır.

Ancak Türkiye’nin Deniz İpek Yolu içinde de yer bulma şansı, büyük fırsat kaçmasına rağmen, hâlâ var. Bu aynı zamanda Türkiye’nin yalnızlaştığı Doğu Akdeniz’de elini güçlendirecek bir getiri olur.

Neler yapılabilir ya da yapılmalıdır?

Doğu Akdeniz, Kuşak ve Yol İnisiyatifi adlı üç kıtayı birbirine bağlayan dev projede önemli bir yer tutmaktadır. Nitekim Çin, projenin Deniz İpek Yolu için İsrail’de ve Yunanistan’da limanlar kiralamıştır.

Türkiye geç kaldıysa da, Doğu Akdeniz’de hâlâ Çin’le şu iki projeyi hayata geçirebilir:

1) Türkiye ile Çin arasında liman-teknopark işbirliği: Ceyhan Limanı ile Çukurova’da dev bir teknopark ortaklığı, hem Çin’e, bölgeden temin ettiği hammaddeleri yine bölgede işleyerek Avrupa’ya kısa yol ve zamanda satma avantajı sağlayacak, hem de ABD ve AB’nin de yer aldığı büyük enerjipolitik mücadelede Doğu Akdeniz’de önemli bir köşe tutmasını kolaylaştıracak.

2) Çin’le İzmir Limanı merkezli bir işbirliği de Yunanistan’ın Pire Limanına rağmen hâlâ mümkündür ve Pekin yönetimi için de Ankara için de kârlı bir ortaklıktır.

Umarız, ikinci 50 yıla girilirken bu iki projeyi hayata geçirecek siyasi ilişki derinleştirilir. Çünkü Çin artık dünya ekonomisinin lokomotifidir; Çin’le ticarette avantajlı ülkeler, 21. yüzyılın ikinci çeyreğinin büyük ekonomileri olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Ağustos 2021

2 Yorum

Hindistan ABD stratejisine eklemlenir mi?

Önceki yazımızda ABD’nin Çin’e karşı Hindistan ortaklığı arayışını incelemiş, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in Yeni Delhi’de yaptığı görüşme sonunda iki ülkenin “Çin’in bölgede artan etkisine karşı aralarındaki bağları derinleştirilerek güvenlik ortaklıklarını genişletme sözü verdiği” üzerinde durmuştuk.

Peki Hindistan, ABD’nin istediği türden bir Çin karşıtlığına yönelir mi? Bu amaçla ABD’nin stratejisine eklemlenir mi? Tamam, Hindistan ile Çin’in Asya’daki potansiyel çıkarları çatışıyor ve iki ülkenin çözemediği sorunları bulunuyor olabilir; ancak buna rağmen Hindistan ABD’nin stratejisine eklemlenir mi?

Bugün bu sorulara yanıt arayacağız.

Başkasının projesine sığamayacak büyüklükte

1) Hindistan büyük bir ülke. Önceki yazıda da belirttiğim gibi küresel mücadelenin beşinci büyük merkezi. Nüfusu, hızla büyüyen ekonomisi, nükleer gücü, bilişim alanındaki önemli başarıları bu ülkeyi ABD, Çin, AB ve Rusya’nın ardından beşinci büyük güç merkezi haline getiriyor.

Bu çapta bir güç merkezinin, bir başka güç merkezinin stratejisine tamamen eklemlenmesi pek olası değil. Ortaklık, belli alanlarda işbirliği tamam ama stratejiye eklemlenmek, son tahlilde yörüngesinde olmak demek ve bu Hindistan çapında bir ülkenin kabullenemeyeceği bir durum. Üstelik Hindistan tarihi kökleri olan, uygarlık tarihi içinde çok önemli bir yeri olan ülke.

Yani Hindistan, başkasının projesine sığamayacak büyüklüktedir.

Hindistan’ın ‘bağlantısız’ geleneği

2) Hindistan, ABD ile SSCB’nin Soğuk Savaş yılları boyunca bağımsız ve bağlantısız kaldı. Bu, Hindistan’ın bugünkü güç mücadelesinde de bir başka gücün stratejisine eklemlenmeyeceğine işaret eden siyasi gelenektir.

ABD, o yıllarda Hindistan’a baskı kurmuş ve iki taraftan birini seçmeye zorlamıştı; 1974’te nükleer deneme yapmasına karşı çıkmıştı. Hindistan baskılara rağmen bağlantısız kaldı.

3) 20. yüzyılın ikinci yarısındaki Çin-SSCB rekabetinin Hindistan-Pakistan sorununa yansıması, SSCB’nin Hindistan’ı, Çin’in Pakistan’ı desteklemesi şeklindeydi. ABD de, “yeşil kuşak” stratejisi içerisinde önemli bir yer verdiği ve mücahit eğitim kampı olarak kullandığı Pakistan’ı destekliyordu.

İşte o yıllardan kalan bugünkü Moskova-Yeni Delhi işbirliği, Hindistan’ın ABD stratejisine eklemlenmesinin önünde duran bir başka engeldir.

4) Çin ve Rusya’nın Hindistan ve Pakistan’ı 2017 yılında “birlikte” Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye yapması, ABD’nin Hindistan’la Çin’e karşı ortaklık hedefinin önünde duran bir başka engeldir.

Çin-Rusya-Hindistan işbirliği

Özetle, ABD’nin Hindistan’ı Çin’e karşı stratejisine eklemleyebilmesi pek olası değil; hele de Rusya faktörü varken…

Hatta tersi bile olası. Yani Washington’un Çin-Rusya’ya karşı inşa etmek istediği “ABD-AB-Hindistan bloğu” yerine, “ABD-AB bloğuna” karşı “Çin-Rusya-Hindistan işbirliği modeli” bile kurulabilir.

Rusya’nın ünlü dışişleri bakanı ve başbakanı Yevgeny Primakov, 1990’ların sonunda ABD’ye karşı Rusya-Çin-Hindistan bloğunun oluşturulması gerektiğini savunmuştu.

Aslında bu adım blok olarak değil ama işbirliği modeli olarak adım gerçekleşiyor: Hindistan hem Şanghay İşbirliği Örgütü içinde, hem de BRICS içinde Çin ve Rusya’yla yan yana gelmiş durumda zaten.

Çin ve Hindistan’ın ortak yararı

Özetle, Hindistan ABD projesine sığmayacak büyüklükte ve coğrafi konumundan siyasi geleneğine kadar pek çok etken, bu ülkenin son tahlilde Asya’da Asyalılarla birlikte hareket etmesini gerektiriyor.

Hindistan, Rusya’nın da aracılığıyla Çin’le olan sorunlarını mutlaka çözecektir. Çin ile Hindistan’ın iyi ilişkiler geliştirmesi, ABD’nin planlarına uymasa da, iki ülkenin çok yararına zira…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ağustos 2021

1 Yorum

ABD’nin Çin’e karşı Hindistan ortaklığı arayışı

Hegemonyası zayıflayan ABD’nin Çin’e karşı, hele de Çin-Rusya ortaklığına karşı Hindistan’sız bir seçeneği yok. Peki Hindistan gerçekçi bir seçenek mi? O da oldukça soru işaretli Washington açısından…

Beş merkezli yeni dünya

Amerikan Hegemonyasının Sonu (Kırmızı Kedi Yayınevi – 2019) isimli kitabımda, hem ABD’nin hegemonyasının zayıflamasını hem de şekillenmekte olan “beş merkezli dünya”yı incelemiştim: Hegemonyası zayıflayan ABD’nin hâlâ en güçlü birinci merkez olduğunu, yükselen ekonomisi ve teknoloji makasını kapatmaya başlamasıyla Çin’in onu izleyen ikinci merkez olduğunu, ekonomik gücüyle AB’nin üçüncü, SSCB’den miras nükleer gücüyle Rusya’nın dördüncü, Hindistan’ın da potansiyeli nedeniyle beşinci merkez olduğunu yazmıştım.

21. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren, küresel güç mücadelesi bu beş merkez arasındaki mücadele olacak bir bakıma. Bu beş merkezin ikili ya da üçlü ittifakları da mücadeleyi belirleyecek en önemli etken durumunda.

‘Geniş Batı’ Putin’e takıldı

ABD’nin “Çin’e karşı geniş Batı” stratejisi içinde Rusya’yı Batı’ya eklemleme hedefi Putin engeline takıldı. Çünkü Kremlin bu eklemlenmenin SSCB alanlarının parçalanmasının ötesine geçip, Rusya’nın federasyon halini de tehdit ettiğini gördü. Moskova’ya gittikçe yakınlaşan NATO varlığı, Kremlin’in yeni baştan strateji oluşturmasını sağladı. Kısacası ABD için Çin’e karşı Rusya’yı yanına çekme defteri çoktan kapandı.

Zaten Washington artık Çin ve Rusya’yı “birlikte” düşünerek strateji oluşturuyor. Ocak 2019’daki, CIA başta tüm istihbarat kurumlarının başkanlarının bulunduğu Senato İstihbarat Komisyonu oturumunda ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Dan Coats’ın yaptığı “Çin ve Rusya, hiç olmadığı kadar ABD’ye karşı birleşmiş durumda” saptaması ABD’nin resmi görüşüdür.

ABD AB’yi ikna edemedi

Washington, bu gerçek nedeniyle sadece AB’yi değil, Hindistan’ı da yanına almaya çalışıyor. Hindistan’a geleceğiz ama öncelikle ABD’nin AB’yi bu mücadelede ne oranda yanına katabildiğine değinelim.

Hazirandaki sıralı ABD-İngiltere, G7, NATO ve ABD-AB zirvelerinin Biden yönetimi açısından temel hedefi, Çin ve Rusya’yı AB için “düşman” ilan ettirebilmekti. Washington bunu sağlayamadı; evet rakiplerdi, evet risklerdi ama düşman değillerdi. Çünkü Avrupa için kaçınılmaz ticari ortaklardı.

ABD yönetimi, Almanya’yı Rusya’yla yürüttüğü Kuzey Akım-2 projesinden bile koparamadı; onca tehdit sonunda Biden-Merkel görüşmesinde Washington Kuzey Akım-2’yi kabullenmek zorunda kaldı.

Evet, ABD AB’yi ikna edemedi ama İngiltere ABD’nin stratejisine eklemlendi. 15 gün önce ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile görüşen İngiltere Savunma Bakanı Ben Wallace, Hint-Pasifik bölgesine odaklanacaklarını duyurdu.

Ortaklık genişletme sözü

Peki ABD, AB’yi bile “tam” ikna edememişken, Çin’e karşı Hindistan’ı ikna edebilecek mi? Washington yönetimi Hindistan ile Çin’in Asya’daki potansiyel çıkar çatışmalarını ve mevcut Çin-Hindistan sorunlarını zemin görerek bunu deniyor ve zorluyor. Pentagon bu amaçla “Asya-Pasifik” stratejisinin adını bile 2019 yılından itibaren “Hint-Pasifik” stratejisi diye güncelledi. Biden yönetimi de olanca ağırlığıyla Çin’e karşı Hindistan ortaklığı arayışında. Son olarak ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, bu amaçla Yeni Delhi’yi ziyaret etti ve Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar ile görüştü.

Bu görüşme sonucunda iki bakan “Çin’in bölgede artan etkisine karşı iki ülke arasındaki bağları derinleştirerek güvenlik ortaklıklarını genişletme sözü verdi.” Evet, resmi bir anlaşma yok ama verilen söz var; bir de “savunma sanayi tedariki” konusunda imzalar…

Sözler içerisinde Blinken’in şu sözü ise ABD’nin Çin’e karşı Hindistan’la işbirliğini nasıl da önemsediğini ortaya koyuyor: “Dünyada ABD ile Hindistan arasındaki ilişkiden daha önemli çok az ilişki var.

İkili ve dörtlü model

Özetle ABD bir yandan ikili ABD-Hindistan ortaklığı modeli içinde, bir yandan da dörtlü ABD-Hindistan-Japonya-Avustralya işbirliği modeli içinde Çin’e karşı Hindistan’ı yanına çekmeye çalışıyor.

Peki Hindistan buna razı olur mu? Soğuk Savaş boyunca bağlantısızlığını sürdüren, üstelik Rusya’yla iyi ilişkileri olan, dahası artık Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi de olan Hindistan ABD’nin stratejisine eklemlenir mi? Bunu da bir sonraki yazımızda inceleyeceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Temmuz 2021

2 Yorum

Tunus’ta 10 yıllık çarpışma

Tunus’ta Cumhurbaşkanı Kays Said’in Anayasa’nın 80. Maddesine dayanarak meclisi kapatması ve başbakanı görevden alması, İhvancı Meclis Başkanı Gannuşi tarafından “devrime darbe” diye nitelendi.

Benzer şekilde AKP hükümetinin tüm sözcüleri ile AKP’den çıkan Gelecek Partisi ve DEVA Partisi de olayı darbe olarak niteledi. Böylece Erdoğan, Davutoğlu ve Babacan (ve haliyle Gül) Tunus İhvan’ını savunma hedefinde birleşmiş oldu!

Kavramlar tersyüz edildi

Devrim, darbe, demokrasi gibi kavramlar, emperyalist merkezler ve o merkezlerle işbirliği içindeki siyasal İslamcılar tarafından bozuldu. Emperyalizmin klasik numarasıdır: Sömürgeciliklerini “uygarlık götürmek”, işgallerini “demokrasi taşımak”, saldırılarını “insan hakları oluşturmak” diye makyajlamadılar mı?

Neoliberalizmin 40 yılı, aynı zamanda kamuoylarında kavramları tersyüz etme tarihiydi. Darbelere devrim, devrimlere darbe dediler çoğu zaman. Örneğin burjuva demokratik devrimi, feodalizmin ve ortaçağ güçlerinin tasfiyesiyken, emperyalizmin çıkarı gereği o güçleri yeniden iktidara taşımak “devrim” oldu! Oysa bal gibi karşıdevrimdi. İşte ülkemizde yaşananlar: Siyasal İslamcılar; cumhuriyetle, laiklikle, demokrasiyle hesaplaşmalarına “devrim” diyorlar, hatta kendilerini “muhafazakâr demokrat” diye niteliyorlar!

Arap halk hareketi

Tunus’un bugününü analiz edebilmek, 60 yıllık mücadelesinin hangi güçler arasında olduğunu saptamakla mümkün. Tunus, 1959’da Habib Burgiba’nın devrimci atılımıyla laikleşme ve modernleşme sürecini başlatmıştı. Atatürk’ün izinden giden ve Nasırcı Arap sosyalizmini savunan Burgiba, 1987’de Zeynel Abidin bin Ali tarafından devrildi. O da 2011’de Tunus halk hareketi ile devrildi ve kaçtı.

Her ne kadar yaygın olarak “Arap baharı” diye nitelense de, o dönemde yazdığımız ortak kitapta kullandığım gibi, “Arap halk hareketi” kavramını kullanacağım. Şundan: Tunus ve Mısır’daki o süreç, öyle iddia edildiği gibi ABD’nin düğmeye basmasıyla başlamadı. Arkasında 10 yıllık işçi, sendika, öğrenci, aydın eylemleri vardı. Nitekim halk hareketinin hedefindeki 30 yıllık diktatörler olan Mübarek de bin Ali de Batıcıydı.

O süreç iyi incelendiğinde görülecektir ki, ABD, Mısır’la ilişkisini kurtarmak için son dakikaya kadar savunduğu Mübarek’i feda etmek zorunda kalacak ve sistemi kurtarabilmek için de İhvan’a yeşil ışık yakacaktı. Halk hareketinin ilk günlerinde ortada olmayan İhvan ve Mursi süreci işte öyle başlamıştı. Yani İhvan Mısır devrimini çalmıştı!

Mısırlılar kısa bir süre sonra devrimine sahip çıkmak ve İhvan’ı devirmek için yeniden ayaklandığında, bu kez Sisi, sistemi kurtarabilmek için Mursi’yi devirdi. Yani bir kez daha Mısır’ın devrimi çalındı! (Mısır’ın geniş kesimleri için İhvan’dan kurtulmak olumluydu elbette).

Benzeri Tunus’ta da yaşandı. Orada da İhvan iktidara ortak olabildi.

Batı müdahalesi dönemi

Amerikancı-Batıcı 30 yıllık iktidarların bu şekilde devrilmesi, Washington’u yeni bir yol açmaya götürdü: Arap halk hareketinin yönünü Mısır ve Tunus gibi Amerikancı iktidarlar yerine, Libya ve Suriye gibi Amerikan karşıtı iktidarlara çevirmeye çalışmak!

Bu amaçla 14 Mart 2011’de İstanbul’da düzenlenen Değişim Liderleri Zirvesi’nde yapılacaklar konuşuldu. Başbakan Erdoğan “değişime yardımcı olmak, istikamet tavsiyesinde bulunmakla mükellefiz” derken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu görev ilan ediyordu: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”

AKP iktidarının Libya ve Suriye maceraları böyle başladı: “NATO, Libya’nın Libyalılara ait olduğunu tescil etmek için Libya’ya girmelidir” diyerek Kaddafi’yi devirme saldırısına katıldılar; 6 saatte Şam’a ulaşma ve Emevi Camisinde zafer namazı kılma propagandasıyla Suriye’de Esad yönetimini yıkma hedefi ilan ettiler.

İnişli çıkışlı mücadele

Tunus’ta Said’in hamlesi, Sisi’nin Mısır’daki hamlesine benziyor. İhvan’ın tasfiyesi için toplumsal kesimleri temsil eden siyasal güçler arasında geniş bir uzlaşı oluşmuş görünüyor.

2000’li yılların başından itibaren inişli çıkışlı dalgalanan Arap halk hareketleri, İhvancılıkla, siyasal İslamcılıkla mücadele edecek kadar enerjik ama iktidara taşıyacak “örgütlü bir güç”ten hâlâ yoksun. Bu nedenle mücadele inişli çıkışlı sürüyor.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Temmuz 2021

3 Yorum

ABD’den Çin’e işbirliği teklifi

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Wendy Sherman, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ve Çin Dışişleri Bakan Yardımcısı Şie Fıng ile yaptığı görüşmeleri, Associated Press ajansına değerlendirdi.

Sherman, ABD ile Çin arasında sorunlar bulunduğunu ancak küresel bir güç olan Çin’in, tüm dünyayı ilgilendiren konularda, bu sorunları bir kenara koyarak ABD’yle birlikte çalışmasını istedi.

Sherman’ın Çin’e işbirliği teklif ettiği alanların başında ise Covid-19 salgınıyla mücadele ve iklim geliyor.

ABD’NİN SALGINDA BİRİNCİ AŞAMASI

Covid-19 salgının ilk döneminde, bu salgına karşı mücadelesi nedeniyle Çin’i suçlayan, Çin’in aldığı önlemlerin insan haklarına ve demokrasiye aykırı olduğunu savunan, hatta Amerikan Ticaret Bakanının ağzından salgının Çin ekonomisine zarar vereceği için Amerikan ekonomisine yarayacağını savunan bir ABD vardı…

Bu birinci aşamada, ABD Başkanı Donald Trump başta pek çok Amerikalı yetkili, Covid-19’u küçümsemiş, griple eşdeğer tutmuştu.

ABD’NİN SALGINDA İKİNCİ AŞAMASI

Ardından ABD salgınla tanıştı ve bu kez Çin’i salgını gizlemekle ve dünyayı geç bilgilendirmekle suçlamaya başladı. Hatta Trump yönetimi salgının faturası büyüdükçe, Çin’i doğrudan salgının sorumlusu diye suçlamaya bile kalktı.

Trump’un tüm baskısına rağmen, Amerikan istihbaratı bu yönde bir “kanıt” bulamadı. Amerikan gazeteleri, Trump’ın nafile çabalarının komplodan ötesi olmadığını yazdı.

Trump’ın seçimi kaybedip Biden’ın başkan olmasına rağmen bu aşama, inişli çıkışlı olarak hâlâ sürüyor. Washington zaman zaman Çin’e baskı uygulamak için Trump’tan kalma komploları raftan indirip kullanmaya çalışıyor.

Ancak onca çabaya rağmen ABD bırakın Çin’in virüsü bilerek yaydığı saçmalığına dayanak üretebilmeyi, yanlışlıkla Vuhan’daki laboratuvardan sızdığına dair iddiasına bile en ufak bir kanıt üretemedi. Tersine, örneğin İtalya’da biliminsanları, Çin’den birkaç ay önce Covid-19’un görüldüğüne dair kanıtları raporladırlar.

ABD’NİN SALGINDA ÜÇÜNCÜ AŞAMASI

Dolayısıyla ABD Dışişleri Bakanı Wendy Sherman’ın ağzından ABD’nin Çin’e yaptığı Covid-19 salgınıyla mücadele işbirliği teklifini, ABD’nin salgında izlediği Çin politikasının üçüncü aşaması olarak isimlendirebiliriz.

Bu işbirliğinde ABD ne kadar samimi ya da Washington yönetimi salgınla mücadelede Çin’le işbirliğine gerçekte ne oranda açık, bunu önümüzdeki haftalarda göreceğiz.

Ama salgında küresel dördüncü dalganın konuşulduğu ve tüm dünyada delta varyantıyla birlikte vaka sayısının yeninden arttığı şartlarda, ABD ve Çin’in salgınla mücadelede işbirliği yapması gerektiği hiç şüphesiz ortadadır.

Zira ulaşımın kolaylığı ve küreselleşmenin geldiği boyut düşünülürse, dünyanın en zengini de olsa hiçbir devletin tek başına salgından çıkma ve kurtulma şansı yok. Dünya, salgınla topyekûn mücadele etmek zorunda.

AŞI EŞİTSİZLİĞİ

İşte bu noktada aşı eşitsizliği konusu büyük önem kazanıyor. Hindistan’ın delta varyantının dördüncü dalgayı tetiklediği şartlarda, nüfusu Hindistan’ın nüfusunun yaklaşık dörtte biri olan ABD’nin, Hindistan’dan dört kat fazla aşı yapması, dördüncü dalgadan korunmasına yetmiyor.

ABD ve Hindistan arasındaki bu 16 katlık ilişki, küresel salgına karşı küresel mücadele edilmesi gerektiği gerçeğini en açık şekilde gösteriyor.

Ancak emperyalist ve büyük kapitalist Batı devletlerinin henüz bu yönde adım atmaya hevesli olmadığı görülüyor. Aşı eşitsizliği konusunda tabloyu özetlersek:

Kanada her vatandaşı için 10.5 doz, İngiltere 8.2 doz, AB 6.9 doz ve ABD 4.6 doz aşı stoklamış durumda!

Tersine tabloda ise 1 dozun altında pek çok ülke var: Örneğin Bangladeş şimdiye kadar her vatandaşı için ancak 0.2 doz, Pakistan 0.3 doz ve Afrika Birliği 0.4 doz aşı temin edebildi.

Pakistan’ın 0.3 doz aşı oranı 3’lere çıkmadığı müddetçe, İngiltere’nin elindeki 8.2 doz aşı miktarı bu ülkeyi salgından tamamen kurtaramayacak. Antikorun vücuttaki oranının azalma hızı göz önüne alındığında, bu eşitsizlik sürdüğü müddetçe, dünyanın aynı periyotta yüzde 70’inin aşılanması mümkün olmayacak. Bu da yeni dalgaların, ek dozların artması anlamına gelecek.

NE YAPMALI?

Bu kısır döngüden çıkmak açısından dünyanın en büyük iki ekonomisi olan ABD ve Çin’in işbirliği yapması iyi bir başlangıç olacaktır.

Ancak devamında mutlaka aşıda patent sorunun çözülüp, seri üretimi kolaylaştıracak önlemlerin alınması gerekmektedir.

Unutulmamalı, salgının sürmesi, küresel ekonomiye maliyeti daha da artıracaktır. Bugün harcanacak paralar, yarın daha çok para harcanmasını önleyecektir.

Dördüncü dalganın başladığı şu günlerde, bir dört dalgayla daha karşılaşmamak için “aşı eşitsizliği” konusu, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun en önemli sorunu olarak hep gündemde olmalıdır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
27 Temmuz 2021

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın