Posts Tagged CHP
KILIÇDAROĞLU TAYYİP ERDOĞAN’IN KULVARINDA
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 25/09/2010
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Tayyip Erdoğan’ın mevzilendiği siyasal-ideolojik zemine konuşlanmayı hedefleyen açıklamalarını sürdürüyor.
12 Eylül halkoylamasının hemen ardında AB’ye çıkartma yapan Kılıçdaroğlu, Erdoğan’la yarışı, Erdoğan’ın kulvarında yapmayı kabul etmiş görünüyor!
Gürsel Tekin ile başlayan “Çarşaf Açılımı”, halkoylaması mitinglerinde “türbanı biz çözeriz” iddiasına dönüşmüş, “cemaatlere saygılıyım” teslimiyetiyle devam etmiş ve “Laiklik tehlikededir diyemem” ile de zirve yapmıştı.
KILIÇDAROĞLU, AKP ÖNÜNDEKİ CHP ENGELİNİ KALDIRIYOR
Kılıçdaroğlu’nun son bombası ise AKP’yi çok rahatlattı. CHP Genel Başkanı, AKP’ye “Genel seçimi beklemeden, Anayasa’yı hemen değiştirme” teklifi yaptı.
Kılıçdaroğlu, Hürriyet Gazetesi’nden Fatih Çekirge’ye şunları söyledi: “Biz Türkiye’de demokrasinin önünü açan bir partiyiz, yani AKP bir şeyler yapacak CHP de buna karşı çıkacak, böyle bir şey yok artık. CHP Türkiye’nin ve demokrasinin önünü kapatmaz tam tersine önünü açar, yardımcı olur, yol gösterir. Biz yeni anayasa için seçimi beklemeden çalışmaya hazırız”. (Hürriyet Gazetesi, 25 Eylül 2010)
AKP’nin önceki değişiklik paketini “demokratik” olmayan yöntemlerle yürüttüğünü, adeta sayısal çoğunluğu üzerinden siyasi partilere ve topluma dayattığını unutan Kılıçdaroğlu, “yeni anayasa” çalışmasında CHP’ye de yer verileceğini düşünüyor olmalı..! Oysa AKP “federatif anayasa” konusunda zaten BDP ile uzlaştı; Erdoğan ve kurmayları, CHP engelinin de kalkmasıyla, derin bir nefes aldı.
KILIÇDAROĞLU, CHP’NİN OLUMLU MİRASINI REDDEDİYOR
Kılıçdaroğlu’nun muhalefet yapmayı Erdoğan’ın istediği kulvarda yapma hamlesi, aynı zamanda Baykal dönemi CHP’nin ağır bir eleştirisine de dönüşüyor.
AKP’nin “Kürt Açılımı”na engel olmakla suçladığı CHP’nin yerini, Kılıçdaroğlu ile “genel af” diyen CHP aldı.
AKP’nin “Türban”ın önünde engel gördüğü CHP’nin yerini, Kılıçdaroğlu ile “türbanı biz çözeriz” iddiasındaki yeni CHP aldı.
AKP’nin dincileşmenin önünde engel gördüğü CHP’nin yerini, Kılıçdaroğlu ile “cemaatlere saygılı, laikliğin tehlikede olmadığını” düşünen, yeni bir CHP aldı.
AKP’nin “yaptığımız her kanunu Anayasa Mahkemesi’ne götürüyorlar, demokrasinin önünde engeller” diye suçladığı CHP’nin yerini, Kılıçdaroğlu ile “AKP bir şeyler yapacak CHP de buna karşı çıkacak, böyle bir şey yok artık. CHP Türkiye’nin ve demokrasinin önünü kapatmaz tam tersine önünü açar, yardımcı olur, yol gösterir” diyen yeni CHP aldı.
CHP’NİN SORUNU DEVRİMCİLİKTEN VAZGEÇMESİ
Baykal’ın CHP’si seçim yasaklısı Erdoğan’ı Başbakan yapmıştı, Kılıçdaroğlu’nun CHP’si de Erdoğan’ı Başkan yapacak!
Sorun isimlerde değil aslında, sorun CHP’nin Atatürk devrimciliğini terk etmiş olmasında!
61 Anayasası’ndan Atatürk’ün “Altı Ok”u çıkarılıp, yerine emperyalizmin sol kolu işlevini gören Batı Avrupa Sosyal Demokrasisi’nin “sosyal devlet” ilkesi konulduğundan beri, CHP adım adım devrimcilik mevzilerinden çıkıp, rakip mevzilere yerleşiyor!
Haliyle, rakibin mevzisinde hem rakibe benziyor, hem de aslında rakibin sahtesi olduğu için, rakibe sürekli yeniliyor!
KILIÇDAROĞLU TAYYİPLEŞMEYE DEVAM EDİYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 23/09/2010
“Kılıçdaroğlu Tayyipleşiyor” başlıklı yazımıza, bazı CHP’li dostlarımızdan tepki geldi. Tepkilerin ortak noktası, “Erdoğan’a alternatif olarak beliren Kılıçdaroğlu’na saldırmak siyasi bir yanlıştır” şeklinde…
CHP’li dostlarımıza söylediğimizi sizlerle de paylaşalım:
Birincisi; Kılıçdaroğlu’na saldırmadık, demokratik hakkımızı kullanarak, eleştirdik. İkincisi; Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek demek, köprüleri atmak demek değildir. Kılıçdaroğlu’nun politikalarını doğu bulursak över, yanlış bulursak yereriz.
KILIÇDAROĞLU: LAİKLİK TEHLİKEDEDİR DİYEMEM
Ama gelin görün ki, Kılıçdaroğlu, AB çıkartması boyunca övgüyü değil, yergiyi hak eden “açılımlara” imza attı! Kılıçdaroğlu Almanya durağının son gününde de laiklik açılımı yaptı!
Kılıçdaroğlu Almanya’da, bir gazetecinin sorduğu “laikliğin tehdit altında olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna şu yanıtı verdi:
“Hayır, bugün için Türkiye’de laiklik tehlikededir diyemem, böyle bir tehlike görmüyoruz”. (İsmail Küçükkaya, Laiklik tehlikededir diyemem, Akşam Gazetesi, 22 Eylül 2010).
Kaldı ki, bir gün önce, “cemaatlere saygılıyım, yeter ki siyasallaşmasınlar” diyen Kılıçdaroğlu, elbette laikliğin tehlikede olmadığını düşünecektir! (İsmail Küçükkaya, Kılıçdaroğlu’ndan cemat açılımı, Akşam Gazetesi, 21 Eylül 2010)
Ayrıca Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamasını, halkoylaması mitinglerinde yaptığı “Türbanı biz çözeriz” sözleriyle birleştirerek okumamız gerekiyor.
RECEP BEY’İN LAİKLİK AÇIKLAMALARI
Gelin “Kılıçdaroğlu Tayyipleşiyor” iddiamızın “Recep bey” köşesindeki olgularını anımsayalım önce. Yer yetmezliği nedeniyle sadece bir bölümünü anımsatıyoruz:
“Elhamdülillah şeriatçıyız”. (Milliyet, 21 Kasım 1994)
“Yılbaşına karşıyım”. (Sabah, 19 Aralık 1994)
“İçki yasaklansın”. (Hürriyet, 1 Mayıs 1996)
“Bütün okullar İmam Hatip yapılacak”. (Cumhuriyet, 17 Eylül 1994)
“Sadece imamlar resmi nikâh kıysın”. (Milliyet, 9 Mayıs 1995)
“Ben Millet Meclisi’nin de dua ile açılmasından yanayım”. (Milliyet, 8 Ocak 1996)
“Ben İstanbul’un imamıyım”. (Hürriyet, 8 Ocak 1995)
“Cumhurbaşkanı’nın imam hatipli olacağı günler yakındır”. (5 Şubat 1996)
“Bir tutturmuşlar laiklik elden gidiyor diye, millet isterse tabii ki gidecek be” diyen Erdoğan daha sonra bu vurgusunun kaynağını da ifade ediyordu: “Ben Müslüman’ım diyenin aynı zamanda laikim demesi mümkün değil”.
CHP’li dostlarımızdan “ama bunlar Erdoğan’ın ‘değiştim’ dediği dönemden önceki sözleri” yanıtı gelir diye, sonraki dönemden de birkaç “inci” anımsatalım istedik.
Erdoğan AİHM’in türban kararına da şöyle tepki gösteriyordu: “Sana mı kaldı türban konusunda karar vermek, bu ulemanın işidir. Ulema ne diyorsa o olur”.
Erdoğan, Danıştay’ın türban kararına da şu tepkiyi gösteriyordu: “Efendi sen kim oluyorsun, buna mecelle (şeriat hukuku) karar verir”.
Ve “türban, velev ki siyasal sembol olsun…” şeklindeki meydan okuması…
Yeri gelmişken belirtelim. Doğru, Erdoğan 2002 seçimlerinden sonra “değiştim” demişti; hatta “ben gelişerek değiştim” demiş ve liberallerin gönlünde taht kurmuştu. Ama sonra, yani başbakanlığının dördüncü yılında da “ben hiçbir zaman değişmedim. İslami fikirler değişmez” demişti!
Daha geçenlerde Amerikan Wall Street Journal’a röportaj veren Başbakan Erdoğan, “Bir insanın hem Müslüman hem laik olamayacağı düşüncesinde bir değişiklik olmadığını” ilan ediyordu!
SOSYAL DEMOKRATLARIN ATATÜRK’E LAİKLİK TANIMI KAZIĞI
Şimdi “Kılıçdaroğlu Tayyipleşiyor” saptamamıza kızan CHP’li dostlara soruyoruz. Yukarıda sadece bir bölümünü anımsattığımız sözlerin sahibinin iktidar olduğu bir ülkede, sizce de “Laikliğin tehlikede olmadığını” iddia etmek gerçekçi midir?
Dediğimiz gibi, biz olgularla ilgileniriz!
Ve CHP Genel Başkanlığı koltuğunda oturan bir isimden, o koltuğun ilk sahibi olan Mustafa Kemal’in “laiklik” anlayışını sürdürmesini isteriz. Kılıçdaroğlu, eğer 1950’den beri tahrif edilen ve “laiklik, din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır” diyerek özünden koparılan “sosyal demokrat laikliği” savunacak olursa, zaten varacağı yer diğerlerinden farklı olmayacaktır.
Sosyal demokratların sağcılarla en büyük uzlaşması ve Atatürk’e attığı en önemli kazık, “laiklik” tanımında yapılan bu tahrifattır!
Atatürk’ün kendi el yazısıyla “medeni bilgiler” kitabına düştüğü notta belirttiği laiklik “din ile dünya işlerinin” birbirinden ayrılması iken, devrimciliği bırakıp sosyal demokratlığa geçen CHP’de bu tanım, tıpkı DP ve AP’de olduğu gibi “din ile devlet işlerinin ayrılması” haline dönüştürülmüştü!
DÜNYA İŞLERİ BAŞKA, DEVLET İŞLERİ BAŞKA
İmam Hatiplerin açılması, Atatürk’ün yıktığı ortaçağ kurumları olan “cemaatlere” özgürlük tanınması, şeyhlik, müritlik gibi Cumhuriyet yurttaşlığıyla bağdaşmayan ortaçağ ilişkilerine, oy uğruna yeniden dönüş yolu açılması, işte bu tahrif edilen Laiklik anlayışı nedeniyledir.
Dini, dünya işleri yerine, devlet işlerinden ayırdınız mı, geriye “gardırop Atatürkçülüğü” yapan zevatın “batıcı” çizgisi kalır!
Dini, dünya işleri yerine, devlet işlerinden ayırdınız mı, laiklik bir tek Çankaya Köşkü ile Genelkurmay Başkanlığındaki resepsiyonlarda uygulanan, salt bir “türban karşıtlığına” dönüşür! Cemaatler, şeyhler, tekkeler, dergâhlar ve her türden ortaçağ kurumu ve ilişkileri “dünya işleri” içinde yerini alır ve durumunu sağlamlaştırır. Bir de bakarsınız ki, bu ilişkiler toplum içinde öyle başat hale gelmiş ki, cumhuriyet yurttaşlığı ilişkisine yer kalmamış!
Ve bu ortaçağ kurumlarının ve onların koalisyonuyla iktidar olanın, masum görünen her talebi, Cumhuriyeti içten içe bitirir!
Nasıl mı?
HÜKÜMETTEN CEMAATE, CEMAATTEN SOKAĞA
Geçenlerde bir grup değişik cemaatlere mensup olan “işçi”lerle, ekonomik durum üzerine bir sohbet yaptım. İşçilerden biri şöyle dedi: “Aslında işsizlik diye bir sorun yok. Kadınlar çalışıyor diye erkekler iş bulamıyor. Kadınları işten çıkarıp, erkekleri işe alınca sorun çözülür”.
Hükümetten cemaat yönetimine, oradan da müride uzanan sürecin sonucu bu! “Her kadın üç çocuk doğursun” diyen, “ben kadın ve erkeğin eşit olduğuna inanmıyorum” diyen birinin iktidar olduğu bir ülkede, siz kalkıp da işsizliği, kadınları sosyal yaşamdan çekerek çözmeye programlanmış bir ülkede, “laikliğin tehlikede olmadığını” iddia edebilir misiniz?
Laikliği, dünya işlerinden değil de devlet işlerinden ayrı tutarsanız sadece, dersiniz elbette! Çünkü kadının sosyal yaşamdaki yeri, devletin değil dünya işlerinin içindedir!
CHP Genel Başkanlığı, bırakın Anadolu’yu, İstanbul’daki işyerlerinde, iş saatlerinin aşamalı olarak namaz saatlerine göre programlandığını bilmiyor mu örneğin? Kuşkusuz biliyor, ama nasılsa, iş saatleri konusu, devlet işi değil dünya işi içinde yer alıyor!
İşte Kılıçdaroğlu, bu tahrif edilmiş laiklik anlayışına uygun olarak konuşuyor: “Cemaatlere saygılıyım, yeter ki siyasallaşmasınlar”. Yani demeye getiriyor ki Kılıçdaroğlu, “cemaatler dünya işleri içinde olsun ama siyasallaşmayıp, devlet işlerine karışmasınlar”.
Nakşibendî tarikatı müridi Turgut Özal, cemaatlerin siyasallaşmayan modeli midir? İskenderpaşa Dergâhı’nın müridi Recep Tayyip Erdoğan, cemaatlerin siyasallaşmayan modeli midir?
Siyasallaşmayan cemaat olabilir mi? Kılıçdaroğlu, İslam tarihini hiç mi bilmez! Erdoğan’ın “Türban, velev ki siyasal simge olsun…” şeklindeki meydan okumasından da mı hiçbir şey anlamaz?!
Anlar elbette anlar da, devrimci CHP yerine sosyal demokrat CHP’nin içine düştüğü tutumdan kendini kurtaramaz. Sonunun hüsran olduğunu bile bile, 60 yıldır uygulanan yönteme sarılır:
DP-AP imam hatip açarak oy mu kazanıyor, biz daha çok açalım; AP kuran kursu açarak oy mu kazanıyor, biz daha çok açalım; AKP çarşafı ön plana çıkararak oy mu kazanıyor, biz de çarşaf açılımı yapalım; AKP türbanı kaşıyarak oy mu topluyor, biz de türbanı savunalım; AKP cemaatlerden kuvvet mi topluyor; biz de cemaatlere saygılı olalım; AKP Fethullah Gülen’le işbirliği mi yapıyor; biz de Fethullah Gülen’e saygı duyalım…
Bu durumda, Kılıçdaroğlu, Tayyipleşmiyor da ne yapıyor?
MEHMET ALİ GÜLLER
KILIÇDAROĞLU TAYYİPLEŞİYOR
Posted by Mehmet Ali Güller in Politika Yazıları on 21/09/2010
Kurmayları ve danışmanları, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na, “politikada başarının sırrı, Tayyipleşmekten geçer” mi diyorlar acaba?
Nereden mi vardık bu saptamaya? Şuradan:
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, halkoylaması sonrası bildiğiniz gibi AB çıkarması yaptı. Kılıçdaroğlu Berlin temasları sırasında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı AB’ye şikâyet etti: “Söylediklerimizi dinlemediniz, dikkate almadınız; bundan sonra daha dikkatli dinleyeceğinizi umuyoruz. Bakın Türkiye’de bir başbakan soy sop tartışmasına giriyor, siz tepki vermiyorsunuz”. (Hürriyet Gazetesi, 21 Eylül 2010)
Doğrusu, Başbakan Erdoğan Kılıçdaroğlu’na “boy değil soy önemli” dediğinde ve Kılıçdaroğlu da, “Haider örneğinden hareketle bu konuyu Brüksel’de gündeme getireceğini” söylediğinde, “halkoylaması öncesi politik manevralar” diyip pek önemsememiştik! Ama yanılmışız; biz Erdoğan’ın sözlerini, hemen ertesi günkü yazımızda, “boy değil soy demek, liberal faşizmdir” diye milletimize şikâyet ederken, meğer Kılıçdaroğlu şikâyet adresi olarak Brüksel’i belirliyormuş!
Milletçe bir AKP uygulaması olarak sıkça karşılaştığımız bu dışarıya şikâyet konusunu, Mustafa Kemal Atatürk’ün koltuğunda oturan birine asla yakıştıramadık. Kılıçdaroğlu, yurtdışında muhataplarına askerleri, yargı mensuplarını, dışişleri personelini şikâyet eden Erdoğan’la, kendisini aynı kefeye koydu.
Yani Kılıçdaroğlu, “Recep Efendi” diye diye Tayyipleşti!
MHP DEĞİL ‘GENEL AF’ KAYBETTİRDİ
Aslında çok da şaşırmadık. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun bu ilk Tayyipleşmesi değil. Halkoylaması öncesi girmek istemediğimiz için bu konulara, hep üzerinden atladık. Ama artık sırası geldi.
Kılıçdaroğlu, 70 il ve 180 ilçede miting yaparak “çalışkanlık” konusunda büyük bir başarıya imza attı. Peki, halkoylaması sonrası akıllarda bu mitinglere dair neler kaldı? Listeleyeceğiz ama şimdi bazı kurmayları çıkıp, “listede olmayanlar da vardı ama medya vermedi, biz ne yapalım” mazeretine lütfen sığınmasın.
Kılıçdaroğlu’nun akıllarda en çok iz bıraktıran konuları şunlardı: “havuzlu villa” tartışması, “yolsuzluk ve yoksulluk”, “türbanı biz çözeriz” iddiası, “TSK iç hizmet kanununda değişiklik” önerisi, “siperde sen çömeldin, ben çömelmedim” polemiği, Erdoğan “Dersim’i CHP bombaladı” diyerek isim vermeden Atatürk’e saldırdığında “ama ben o zaman daha doğmamıştım” savunması ve ille de “Genel Af” çağrısı…
Sonra 13 Eylül sabahı uyanıp, “biz değil, MHP kaybetti” diyerek topu taca atmalar. Erzurum, Elazığ, Erzincan, Sivas, Yozgat, Çorum, Osmaniye gibi MHP ağırlıklı illerde çıkan “evet” tablosunun müsebbibi MHP midir yoksa bu illerdeki vatandaşlarımız yukarıda listelediğimiz Kılıçdaroğlu açılımlarından mı ürkmüşlerdir? CHP Genel Merkezi oturup bu soruya yanıt bulsun! “Türk” kelimesini en az kullanan Başbakan olarak tarihe geçen “Kürt Açılımı” sahibi Erdoğan, acaba neden çok bel bağladıkları Diyarbakır mitinginde “Kürt” bile diyemedi! Bu soru da CHP Genel Merkezi’ne pusula olsun.
Ya “çarşaf açılımının” devamı olarak “Türbanı biz çözeriz” sakilliğine ne demeli? Böyle çıkışlarla mı güçlenecek CHP? “Kılıçdaroğlu’nun Tayyipleşmesi” dediğimiz işte tam da bu. Ancak, aslı varken, sahtesini kim ne yapsın? AKP dururken, mütedeyyin vatandaşlarımız CHP’ye niye koşsun?
Ya o “Genel Af” çağrısına ne demeli? Sanırsın, “iki yıldır” uygulanan açılımın esas sahibi Kılıçdaroğlu’ymuş. Açılımın ayrışmaya dönüştüğü ve bölünmeye karşı duruşun “AKP Anayasası’na hayır”da birleştiği bir durumda, MHP tabanını kaçırtmak ancak “genel af” gibi bir açıklamayla mümkün olurdu; CHP onu da yaptı.
Hâlbuki denklem ortadaydı: Yüzde 84’ü ABD karşıtı olan bir ülkede, Erdoğan’ın BOP eşbaşkanlığına her gün vurmaktan daha anlamlı halkoylaması faaliyeti ne olabilirdi? Erdoğan, Amerikancılığının çektiği tepkileri saklamak için şehit cenazelerine bile vatandaşı sokturmazken, CHP elindeki böyle bir kozu kullanmadı!
Oysa Kılıçdaroğlu seçildiği kongre konuşmasıyla iyi bir rüzgâr yakalamış ve AKP’ye karşı olan tüm güçleri bir cephede buluşturacak izlenimi doğurmuştu. Gerçi daha kadrosunu oluştururken, bunun gerçek olmayacağı, Kılıçdaroğlu’nun daha ilk virajda savrulacağı belliydi. Ama dedik ya, rüzgar işte…
KILIÇDAROĞLU, CHP’NİN TEPESİNE DERVİŞ’İ OTURTTU
Kılıçdaroğlu, CHP’nin üst yönetimine kimleri getirmedi ki?
Örneğin Faik Öztrak: Kemal Derviş’in Hazine Müsteşarı olan Öztrak, CHP’ye Genel Sayman oldu! Serbest Piyasacılığı dışında en önemli özelliği sıkı bir AB savunucusu olması. İşte bu özellikleri onu 2008 Bilderberg katılımcısı yaptı.
Umut Oran: Kılıçdaroğlu Oran’ı “iş ve çalışma hayatından” sorumlu CHP Genel Başkan Yardımcısı yaptı. Demek artık bu görev CHP’de, işveren olmaktan geçiyor!
Hurşit Güneş: Türkiye’de serbest piyasacılığın teorisyenlerinden. Güneş, Kemal Derviş’in Asaf Savaş Akat, Deniz Gökçe, Taner Berksoy’la birlikte “düşünsel takım”ında yer almaktadır. Kılıçdaroğlu Güneş’i Parti Meclisi üyesi yaptı.
Uzatmayalım. Kılıçdaroğlu Kemal Derviş’i aslında CHP’nin tepesine oturttu! Ekibi, Kılıçdaroğlu’nun yöneliminin de aynasıydı. Ve o ayna daha ilk yarışta kırıldı!
ASIL SOYCU AB DEĞİL Mİ?
Gelelim Kılıçdaroğlu’nun “boy değil soy önemli” diyen Erdoğan’ı AB’ye şikâyet etmesine. Kılıçdaroğlu Türkiye’de soyun asıl meraklısının ABD ile birlikte AB olduğunu bilmiyor mu? 1999’dan beri Türkiye’de soyculuk yapan ve yaptırtan kim? Her türden alt kimliğin ön plana çıkarılmasını, Ankara’ya ev ödevi veren kim? İmzalattığı müzakere çerçeve belgesi ile soya bağlı olarak, Türkiye’nin sınırlarının değişmesi gerektiğini resmi belgeye geçiren kim? Ankara’daki soy’a uğramadan, Diyarbakır’daki soy’a koşarak resmi temaslara giden kim? Soy için Türkiye’ye satacağı Leopard tankı bile vermeyen kim?
Kılıçdaroğlu hiç mi bilmez bunları?
Bilir ama dedik ya başarının sırrını “Tayyipleşmekte” görüyor. Türkiye’nin ekseni kayıyor diye AKP’yi şikayet ederek CHP’yi iktidar yapacağını sanan Kılıçdaroğlu, bakalım kendisine bel bağlayan kesimleri birer birer nasıl uzaklaştıracak cepheden..?!
AB sosyal demokrasisini, Erdoğan’ın Ortadoğuculuğuna panzehir sanan Kılıçdaroğlu, CHP’yi bitirecek! Çünkü “Erdoğan’ın Ortadoğuculuğu” dediği aslında kendisinin de iktidar olabilmek için bel bağladığı batıcılıktan, ABD ve AB’cilikten başka bir şey değil!
MEHMET ALİ GÜLLER
GÜL’ÜN KÖKENİ DEĞİL, AMERİKANCILIĞI TEHLİKE!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 21/12/2008
Kendilerine “aydın” sıfatı takılan bir grup Soros’çu; “Ermenilerden özür diliyoruz” bildirisi kaleme aldı. Bir grup Büyükelçi de başka bir bildiri kaleme alarak Soros’çulara tepki gösterdi. İşçi Partisi’nden MHP’ye, TGB’den Genelkurmay Başkanlığı’na kadar pek çok milli kesim ve kurumdan da Soros’çu girişime tepki geldi.
Ancak tüm bu haklı ve doğru tepkileri gündemden düşüren değerlendirme CHP’den geldi. CHP milletvekili Canan Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül’ün bu girişime “Her türlü görüş açıkça tartışılabilmelidir. Bu devlet politikasıdır” diyerek “tarafsız” kalmasını, Gül’ün anne tarafından Ermeni kökenli olmasına bağladı.
Arıtman her ne kadar partisinin köken ayrımı yapmadığını söylese de; bu yaklaşım pek çok çevrenin tepkisini çekti ve “haklı ve doğru” tepkilerin yerine, Arıtman açıklamaları doldurdu medyayı…
Cumhurbaşkanlığından da üstü üste her gün açıklama yapılır oldu. Gül, son yaptığı açıklamada, sırasıyla, “Müslüman ve Türk” olduğunu ispatlamaya çalıştı.
CHP’Lİ ARITMAN, İKİ KERE YANLIŞTIR!
CHP’li Canan Arıtman niyet bakımından haklıdır, doğru noktada konumlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’ni Anayasal görevi gereği korumak ve kollamakla mükellef Cumhurbaşkanı, elbette Türkiye karşıtı girişimlere tepki göstermelidir. Bu görevi yerine getirmeyen Gül, elbette anamuhalefet partisince, milletvekillerince, topyekun milletçe protesto edilmelidir; ancak bunu yapmamasını etnik kökenine bağlamak iki kere yanlıştır!
1) Bu değerlendirmeyi yapan Canan Arıtman’ın partisinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, eşsiz bir bilimsel tanım yapmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir”
Büyük önder, bu yaklaşımı nedeniyle bir devrime önderlik edebilmiş; batan bir imparatorluğun ve saltanatın ümmetini millet yapabilmiş; Emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşı verebilmiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kurabilmiştir.
2) Gül’ün etnik kökeni nedeniyle Türkiye karşıtı hamlelere sessiz kaldığını söylemek, esas meseleyi milletten gizlemek demektir.
22 Temmuz darbesi sonrası Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Gül, Başbakanlığı döneminde ABD’yle yaptığı hizmet sözleşmesi gereği “özür kampanyasına” karşı “sessizdir”!
Abdullah Gül, ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’la, 3 Nisan 2003 günü Ankara’da “2 sayfalık, 9 maddelik gizli bir plan yaptığını” itiraf etmiştir. Gül bu itirafı, 24 Mayıs’ta, Vatan Gazetesi’nden Sedat Sertoğlu’yla söyleşisinde ağzından kaçırmıştır: “Ben bu gezileri yapmadan önce şimdi senin oturduğun koltukta (Eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki… Powell Suriye’ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var.”
ANLAŞMA MI, HİZMET SÖZLEŞMESİ Mİ?
Gül’ün ağzından kaçırdığı anlaşma, aslında anlaşma mıdır, hizmet sözleşmesi midir? Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, başka ülkelerle anlaşmaları belirli hükümlere bağlar. Bakanlar Kurulu’nun, TBMM’nin ve Cumhurbaşkanı’nın onayı, kararı, imzası olmayan bir sözleşme anlaşma değil, olsa olsa hizmet sözleşmesidir!
İŞTE 9. MADDE
Gül’ün ağzından kaçırdığı ama içeriğini daha sonra açıklamadığı bu hizmet sözleşmesini daha sonra İşçi Partisi açıkladı. Buna göre gizli hizmet sözleşmesinin 9. Maddesi şöyle: “Ermenistan’a yönelik kısıtlamaların kaldırılması”
Bu hizmet sözleşmesinde yer alan 9. Maddenin adım adım nasıl geliştirildiği belleklerdedir;
AKP ADIM ADIM İLERLEDİ!
Gül’ün Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, 2002 seçimlerinin hemen ardından, “Erivan’la ilişkileri normalleştirmeye hazırız” mesajı verdi AB’ye…
Başbakan Gül, 3 Nisan 2003’te ABD Dışişleri Bakanı Powell’a, yukarıda belirttiğimiz 9. Madde sözünü verdi.
Emekli büyükelçi İlter Türkmen’in içinde yer aldığı Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu, uluslar arası bir hukuk komisyonuna başvurmuş ve bu firma da “Ermeni soykırımı vardır” denilen bir rapor hazırlamıştır. Rapor, 2003’te yayımlanmıştır.
2004’te Washington’u ziyaret eden Başbakan Erdoğan, ABD’ye gümrük sınır kapısının en kısa sürede açılacağı sözünü verdi.
Başbakan Erdoğan, 8 Mart 2005’te, CHP Genel Başkanı Baykal’la yaptığı basın toplantısında Ermeni iddialarını kastederek “Türkiye, iktidarıyla, muhalefetiyle tarihiyle yüzleşmeye hazırdır” diye konuştur.
Gül ve Erdoğan, 2005’teki çeşitli açıklamalarında, “Ermeni meselesi için ortak bir komisyon kurulmalı ve bu mesele tarihçilere bırakılmalı” dedi.
Gül, 28 Mart 2007’de, Washington Times gazetesinden yayımlanan makalesinde, “Türk-Ermeni komisyonu kurulsun. Bu komisyon Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için olumlu bir hava yaratacaktır” dedi.
29 Mart 2008’de, Van’ın Akdamar Adası’ndaki Ermeni Kilisesi, büyün şaşaayla, Başbakan Erdoğan tarafından açıldı. Hafta boyunca, medya aracılığıyla milletimize psikolojik savaş uygulandı.
GÜL’ÜN 3. MADDELİK MUTABAKATI
Gül, maç izleme bahanesiyle 6 Eylül 2008’de Erivan’a gitti ve muhatabıyla 3 maddelik bir mutabakata vardı. Buna göre belirli bir zaman diliminde sınır kapısı açılacak, ortak tarih komisyonu kurulacak, ekonomik ve bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi konusunda ortak çalışmalar geliştirilecek.
İŞTE AB’NİN ROLÜ!
Fransız Hükümeti, “Ermenilere soykırım yapılmamıştır” demeyi suç sayan yasa teklifini senato gündemine neden almadığını 3 Aralık 2008’de şu sözlerle açıkladı: “Abdullah Gül’ün Erivan ziyareti üzerinden Türkiye bir ‘bellek çalışması’ yapmaya başladı, bunun cesaretlendirilmesi gerekir!”
Ve cesaret alan Soros’çu “aydınlar” özür dileme kampanyasını başlattılar!
İlk tebrik de Amerika Ermeni Asamblesi’nden geldi. Asamblenin direktörü Bryan Ardouny, “bu özür, bir ilk adım ve kaçınılmaz olarak Türkiye’nin, soykırım geçmişiyle yüzleşmesi sonucunu ortaya çıkaracak” dedi.
GÜL’ÜN İBRETLİK AÇIKLAMASI!
Abdullah Gül de, 16 Aralık’ta şöyle dedi: “Türkiye, görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir ülke. Herkes görüşlerini açıkça ortaya koyuyor. Sorunların, problemlerin olduğu komşularımızla sorunları konuşarak çözmek kararlılığındayız, bu mümkün. Problemlerin devam etmesinin kimseye bir yararı yok. Bizim devlet olarak tavrımız, tüm komşularımızla ilişkilerimizi, en iyi noktaya getirmek, tüm komşularımızla güven, istikrar temin etmek ve bütün bölgede refahın gerçekleşmesini temin etmek. Bunun yolu da buradan geçer.”
Şu kısa özet bile tek bir gerçeği ortaya çıkarmaktadır:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ermeni kökenli olduğu için değil, sınıfsal karakteri gereği ve ABD’yle hizmet sözleşmesi imzaladığı için Türkiye karşıtı girişimlere sessiz kalıyor, dahası destek veriyor!
MEHMET ALİ GÜLLER
SİSTEM PARTİLERİ, SİSTEMİ YIKIYOR!
Posted by Mehmet Ali Güller in Odatv Yazıları, Politika Yazıları on 02/12/2008
“AKP’nin, ‘tek bayrak, tek millet, tek devlet’ ve ‘ya sev, ya terk et’ sloganı”; “CHP’nin kara çarşaf operasyonu”; “MHP’nin Alevi açılımı”!
Her üç parti de, Mart 2009 yerel seçimleri öncesinde birbirlerinin geleneksel alanlarına giriverdiler.
AKP, MHP’nin ‘ya sev, ya terk et’ sloganına sarıldı; CHP, AKP’nin dini siyasete alet eden sembollerine sarıldı; MHP, CHP’nin geleneksel oy tabanına sarıldı. Hatırlayınız, AKP de, daha önce CHP’nin geleneksel oy tabanı olan Alevilere “açılım” yapmıştı…
Bu durumu “partilerimizin birlik beraberlik kaygısı” olarak okuma saflığında değilsek eğer, görebileceğimiz tek bir gerçek vardır. O da hepsinin sistem partileri olduğu gerçeğidir.
Döne döne birbirlerinin yedekleri oluyorlar. Döne döne birbirlerinin alanlarına sırasıyla “doldur boşalt” yapıyorlar.
Nitekim, üçünün de parti programı temelde aynı. “Serbest piyasacı”, “AB’ye tam üyelik hedefli”, “ABD’yle stratejik müttefik niyetli” programlarının gerisi teferruat nasılsa.
Normal zamanlarda birbirilerini eleştirseler de; en kritik zamanlarda hep aynılar. Hep aynı hedefe yönlendirilmiş oklar gibiler.
***
Örneğin Aytaç Durak. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı.
Bu yerel seçimler öncesinde de AKP’den istifa etti; CHP’ye geçeceği söylendi.
Şaşırmayız!
Durak, 1963-1980 yılları arasında Adalet Partisi’nden dört dönem Adana Belediye Meclis Üyeliği yaptı. 1984’de Anavatan Partisi’nden Adana Belediye Başkanı oldu. Sonra DYP’den Belediye Başkanı oldu, sonra da AKP’den…
Bu döngüsel duruma CHP içinden itirazlar gelince, Aytaç Durak’a DP’den davet gelmiş…
Aytaç Durak örneğine siyaset sahnelerimizde çok sık rastlanmaktadır.
***
Sistem partilerinin Türkiye’yi götürdüğü yer ortadadır. Sistem partileriyle sistem gün be gün yıkılmaktadır!
Mehmet Ali Güller