Mehmet Ali Güller
This user hasn't shared any biographical information
Homepage: https://mehmetaliguller.wordpress.com
Doğu Akdeniz Konferansı – 4
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/12/2020
İlkini 13 Ağustos 2020’de yazdığımız “Doğu Akdeniz Konferansı” yazılarımızda şu iki temel tezi savunduk:
1. Doğu Akdeniz’deki enerjinin paylaşımı sorunu Türkiye’ye rağmen çözülmez, ama Türkiye’nin müttefiksiz, salt kuvvete dayanan yaklaşımıyla da çözülmez.
2. Sorun, en sonunda Doğu Akdeniz’de bir konferans toplanmasıyla ele alınacaktır ancak Türkiye o güne kadar mutlaka müttefik edinmelidir; zira müttefiksiz oturulacak masadan kazanımla kalkmak pek olası değil.
Erdoğan’ın Güney Kıbrıs rezervi kalktı
O günden bugüne Doğu Akdeniz Konferansı konusunda bazı ilerlemeler oldu. Örneğin Erdoğan’ın kurmaylarına, “Güney Kıbrıs hariç herkesle aynı masaya oturabiliriz” dediği kamuoyuna yansıdı (3 Eylül 2020). Diğer yandan AB Konseyi Başkanı Charles Michel de “Doğu Akdeniz’de gerilimi düşürmek için çok taraflı konferans düzenlenmesi” önerisinde bulundu (4 Eylül 2020).
Hatta Erdoğan kısa sürede “Güney Kıbrıs” rezervini de kaldırdı ve BM Genel Kurulu’nda “Tüm bölge ülkelerinin hak ve çıkarlarının göz önünde bulundurulduğu, içinde Kıbrıs Türklerinin de yer aldığı bölgesel bir konferans düzenlenmesini teklif ediyoruz” dedi (22 Eylül 2020).
Yine Erdoğan birkaç gün önce de “Doğu Akdeniz’e kıyıdaş tüm bölge ülkelerinin ve Kıbrıs Türklerinin yer alacağı bir konferans düzenlenmesi önerisinin halen masada durduğunu” söyledi (7 Aralık 2020).
Çavuşoğlu’ndan ABD’ye yeşil ışık
Özetle, 3 Eylül’den 7 Aralık’a kadar geçen zamanda iki değişim yaşandı:
1. AB yaptırım tehdidi arttıkça, Erdoğan “askeri duruş” denilen yöntemi geriye aldı ve diplomasiyi öne çıkarmaya başladı.
2. Erdoğan, Doğu Akdeniz Konferansı’nda Güney Kıbrıs’ın olmasını kabullendi.
Fakat, çok önemli bir değişim daha yaşandı:
3. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, AB’ye yaptıkları Doğu Akdeniz Konferansı teklifini anlatırken, “Sadece Doğu Akdeniz ülkeleri değil, sadece tüm Akdeniz etrafındaki kıyıdaş ülkeler değil, bu bölgede şirketi olan ülkelerin de katılımını biz teklif ettik” dedi (7 Aralık 2020). Böylece AKP hükümeti, masaya ABD’yi de davet etmiş oldu!
AKP Mısır’ı Yunanistan’a itti
Tablo, Türkiye’nin aleyhine gelişmektedir maalesef: AKP hükümeti Doğu Akdeniz’de tek bir müttefik bile bulamadığı gibi, bir de masaya ABD’nin oturmasını istemektedir!
Tüm bunlar, elbette AKP’nin mezhepçi yaklaşımlarının kaçınılmaz sonucudur. İhvancılık nedeniyle önce Suriye’yle, sonra Mısır’la kopan bağlar Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi yalnızlaştırdı; dahası Yunanistan ile Güney Kıbrıs’a alan açtı.
Doğu Akdeniz konusundaki hemen her yazımızda belirttik: Ankara öncelikle Şam’la anlaşmalı. Şam’la anlaşmak Kahire’yle ilişkileri düzeltmeyi kolaylaştırır. Doğu Akdeniz’de Suriye ve Mısır’la hareket eden Türkiye, Lübnan ve Libya’yı da kazanır.
Ancak İhvancılık nedeniyle AKP bunları yapmadı ve Mısır’ı da Yunanistan’la anlaşmaya itti maalesef. Mısır’ın eski Ankara büyükelçisi Abdurrahman Salahaddin’in anlaşmaya dair şu söyledikleri nasıl bir fırsatın kaçırıldığını yeterince resmediyor: “20 yıl boyunca Türkiye ve Yunanistan aralarındaki sorunları çözsünler diye bekledik. Ve bir 20 yıl daha beklemeye hazırdık, eğer ki Türkiye’nin Mısır’a karşı agresif davranışları olmasaydı” (1 Eylül 2020).
Astana işbirliği Doğu Akdeniz’e taşınmalı
Bu saatten sonra tablo değiştirilemez mi? Elbette hâlâ mümkün.
Doğu Akdeniz’deki enerjinin çıkarılması, paylaşılması ve Avrupa’ya nakli konusu, daha geniş ölçekte bir bölgesel sorundur. Haliyle Doğu Akdeniz’e kıyısı olmasa bile Avrupa’ya enerji naklinde kilit oyuncu olan ülkeleri de ilgilendirmektedir. O nedenle Ankara Doğu Akdeniz Konferansı’na Rusya, İran, Katar gibi ülkelerin de katılmasını istemelidir. Kaldı ki ABD’nin olacağı bir konferansta bu şarttır da…
Bunun için Ankara’nın elinde haklı gerekçeler de var: İsrail, Doğu Akdeniz’e kıyısı olmayan Birleşik Arap Emirlikleri’nin Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na üyeliğini teklif etti; bu ülkenin gazını Doğu Akdeniz’e bağlamak için anlaşma yapmaya çalışıyor. Dahası Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye karşıtı cephe tarafından Doğu Akdeniz’deki askeri tatbikatlara dahil ediliyor!
Türkiye tüm bunları gözeterek, Doğu Akdeniz Konferansı’na özellikle Rusya’yı dahil etmeye çalışmalıdır. Suriye’de, Karabağ’da olumlu sonuçları görülen Astana işbirliği, mutlaka Doğu Akdeniz’e taşınmalıdır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Aralık 2020
ABD’NİN PASİFİK CAYDIRICILIK İNİSİYATİFİ
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 09/12/2020
ABD’YE TAŞERONLUK KAYBETTİRİR, ÇİN’E DOSTLUK KAZANDIRIR
ABD’nin 740 milyar dolarlık savuna bütçesinin Çin ve Asya-Pasifik açısından en dikkat çeken yanı, bütçede Çin’e karşı “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi” kurulmasının öngörülmesidir.
ABD Kongresi, Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi için 2,2 miyar dolarlık bir fon ayırdı. Bu fon, ABD’nin Hint-Pasifik Komutanlığının bütçesine eklenecek.
Pek ABD bu fonla ne yapacak?
Pentagon’un bütçesinde bu fonun ABD’nin Pasifik bölgesindeki askeri gücünü tahkim etmek, bölgedeki ortak ve müttefiklere askeri destek sağlanması için kullanılacağı belirtiliyor.
ABD’NİN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ
Pentagon bütçesindeki bu fon, ABD’nin Hint-Pasifik stratejine işaret ediyor.
ABD, Obama döneminden bu yana Çin’i “baş rakip” olarak ilan etmiş durumda ve buna göre konumlanıyor.
İlk olarak Obama’nın Dışişleri Bakanı Hillary Clinton 2011’de “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesi açıklamıştı. Belgenin tezi özetle şuydu: “Politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak.”
Washington daha sonra bu esasa uygun olarak “Asya-Pasifik stratejisi” belirledi. Hindistan’ın önem kazanmasıyla da Trump döneminde “Asya-Pasifik stratejisi”ni, “Hint-Pasifik Stratejisi”ne dönüştürdü.
Pentagon’un 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir. Çünkü “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”
İşte ABD Kongresi, Pentagon’un 2019’daki bu saptamasına uygun olarak 2021 bütçesinde bir fon ayırmış oldu.
ABD’NİN ASYA’DAKİ OLASI MÜTTEFİKLERİ
Yukarıda belirttik: ABD bu fonu iki şekilde kullanacağını ilan ediyor:
1. Pasifik bölgesindeki kendi askeri gücünü tahkim edecek.
2. Bölgedeki ortak ve müttefiklerine askeri destek sağlayacak.
Peki ABD’nin bölgedeki ortak ve müttefikleri kim?
Pentagon’un 2021 bütçesinde bu sorunun da yanıtı var aslında. ABD Savunma Bakanlığı, hangi ülkelere askeri yardım yapılacağını açıklamış: İsrail, Tayvan, Baltık ülkeleri, Hindistan, Vietnam ve Japonya.
Ayrıca ABD Kongresi, bu bütçe yasa tasarısıyla, Güney Kore’deki ABD askeri sayısının azaltılmasını da yasaklamış.
Buna göre ABD’nin Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi içinde birlikte hareket etmeyi planladığı ülkeler şunlar: Hindistan, Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Vietnam.
Bu ülkeler içinde ABD açısından en kritik ülke Hindistan. Bu köşede birkaç kez yazdık. Önümüzdeki küresel mücadelenin en önemli konusu Hindistan’ı kazanmak olacak.
Zira ABD, Çin’i durdurabilmenin ancak Hindistan’la ittifak kurmaktan geçtiğini hesaplıyor ki doğrudur. Hindistan, 1,3 milyarlık nüfusuyla neredeyse Çin büyüklüğünde. Hızla büyüyen bir ekonomiye sahip. Ayrıca nükleer bir güç.
İşte ABD bu nedenle Hindistan’ı kazanmaya, Hindistan-Çin sorunlarını kaşımaya, Çin’e karşı Hindistan’a siyasi ve askeri destek vermeye çalışıyor.
ABD HİNDİSTAN’I ÇİN’E KARŞI KULLANABİLİR Mİ?
Ancak ABD’nin Hindistan’ı kazanmasının, daha doğrusu onu Çin’e karşı bir partner olarak kullanmasının öyle çok kolay olmadığını da belirtelim.
Bir kere Hindistan tarihsel kökleri derinliklerde olan bir devlet, üstelik uzunca bir süre Batı’nın sömürgesi olmuş bir devlet. Hindistan, Batı adına kolayca komşusuna karşı kullanılabilecek bir devlet değil yani…
Diğer yandan Rusya faktörü önemli. Geçen yüzyıl boyunca Hindistan’ın Rusya’yla iyi ilişkileri oldu. Öyle ki o ilişki Hindistan’ı Şanghay İşbirliği Örgütü’ne bile taşıdı. Üstelik Çin’in desteklediği Pakistan’la birlikte… Yani Çin ve Rusya ikilisi, Asya’nın iki sorunlu ülkesi Hindistan ve Pakistan’ı birliğe alarak hem birliği genişletmiş hem de Asya’nın önemli bir sorununu çözme hamlesi yapmıştı.
Diğer yandan Hindistan Çin ve Rusya’yla birlikte BRICS üyesi.
Kısacası ABD’nin Çin’e karşı Hindistan’ı kullanabilmesi pek mümkün görünmüyor.
ABD-JAPONYA-FRANSA TATBİKATI
Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi’nin Pentagon bütçesinde yer aldığı süreçte, uluslararası ajanslara bir başka dikkat çeken haber düştü.
Japon medyasına göre 2021 yılının mayıs ayında, ABD, Japonya ve Fransa, bölgede ortak askeri tatbikat yapacaklar. Haber doğruysa, ilk kez yapılacak böylesi bir tatbikatla Fransa da kendisini Pasifik’te göstermiş olacak.
Çin’i sıkıştırma amaçlı bu girişimler işe yarar mı? Yaramayacağı görüldü, görülecek.
Japonya’nın çıkarı bölgede ABD adına Çin karşıtlığı yapmak değil, tersine Çin’le işbirliği yapmaktır. ABD taşeronluğu bir şey kazandırmaz ama Çin dostluğu Japonya’ya 1980’lerdeki ekonomik atılımı yeniden sağlayabilir.
Aslında bu durum sadece Japonya için değil, Avrupa için de geçerli. Pekin’den Londra’ya kuşak ve yol inşası, yol üzerindeki her ülkeye, Avrupa dahil büyük kazanç vaat ediyor. Bundan doğrudan çıkarı olmayan tek ülke ABD.
İşte “NATO reformu” çalışmaları sürdüren AB’nin görmesi gereken de budur.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Aralık 2020
Pentagon bütçesi neye işaret ediyor?
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 08/12/2020
ABD Kongresinin Senato ve Temsilciler Meclisi kanatları, Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasa Tasarısına son halini verdi.
Buna göre 635,5 milyar doları ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) için temel bütçe, 69 milyar doları “Denizaşırı Muhtemel Operasyonlar Fonu”, 8,9 milyar doları yetki alanı dışı savunma harcamaları ve 26,6 milyar doları nükleer kapasite için savunma harcaması olmak üzere, toplam 740 milyar dolarlık bir bütçe belirlendi.
Trump’ın veto tehdidi
Tasarının bu ay içinde Beyaz Saray’a gönderilmesi bekleniyor. Ancak Trump’ın tasarı üzerinde veto tehdidi var. Trump İletişim Uygunluk Yasasının 230. maddesinin kaldırılmasını ve bu düzenlemenin savunma bütçesine konulmasını istiyor. Aksi takdirde tasarıyı veto edeceğini söylüyor.
230. maddeye göre Twitter ve Facebook gibi sosyal medya şirketleri, yayıncı olarak değil, platform olarak değerlendiriliyor ve içerikleri konusunda sorumluluktan muaf tutuluyor, dava açılamıyor.
Cumhuriyetçi ve Demokrat Kongre üyeleri ise 230. maddede değişiklik yapılabileceğini ancak tümden kaldırılmasına karşı olduklarını, ayrıca konunun savunma bütçesiyle ilgisi olmadığını, o nedenle bu yasa tasarısına konulamayacağını savunuyorlar.
Trump’ın tasarıyı veto edip etmeyeceği, tasarıda S-400’ler nedeniyle Türkiye’ye yaptırım öngören bir bölüm olması nedeniyle de önemli. Zira tasarının yasalaşmasından sonra 30 gün içinde ABD Başkanı ABD’nin Düşmanlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele Etme Yasası (CAATSA) kapsamındaki 12 yaptırım maddesinden en az 5’ini uygulamak zorunda.
Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi
Bütçesi, aynı zamanda Pentagon’un o yılki programına da işaret eder. Harcamalar hedefler, yapılacaklar, kimlerle ittifak kurulacağı, rakibe karşı hangi yolun izleneceği konusunda iz gösterir.
2021 bütçesi incelendiğinde iki temel konu önümüzde çıkmaktadır: Pentagon’un hedefinde Çin ve Rusya var.
1. Bütçede Çin’e karşı “Pasifik Caydırıcılık İnisiyatifi” kurulması öngörülüyor.
Bütçede bu inisiyatif için Hint-Pasifik Kuvvetleri Komutanlığının bütçesine ek olarak 2,2, milyar dolar fon ayrıldı.
Bu fonun ABD’nin Pasifik bölgesindeki askeri gücünü tahkim etmek, bölgedeki ortak ve müttefiklere askeri destek sağlanması için kullanılacağı belirtiliyor.
Bütçe tasarısında, Güney Kore’deki ABD askeri sayısının azaltılması da yasaklanıyor.
Avrupa Caydırıcılık İnisiyatifi
2. Bütçede, mevcut “Avrupa Caydırıcılık İnisiyatifi”ne önceki bütçede olduğu gibi yine 3,7 milyar dolarlık bir fon sağlanıyor.
ABD için Avrupa Caydırıcılık İnisiyatifi, Rusya’yı hedef alan ve bu ülkeyi Baltık- Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz hattında çevreleyen bir inisiyatiftir. Biden’la birlikte bu inisiyatifin ABD-AB ilişkilerini restore etme amaçlı kullanılacağı da anlaşılıyor.
Bu kapsamda bütçede yapılacaklar ve yasaklananlar şöyle sıralanıyor: Rusya’nın Kırım’daki egemenliğini tanıyacak fiil ve faaliyetler yasaklanıyor. Ukrayna’ya Rusya’ya karşı 75 milyonu silah olmak üzere 250 milyon dolarlık savunma yardımı yapılması şart koşuluyor. Almanya’daki ABD askeri sayısının azaltılması yasaklanıyor.
ABD’nin askeri yardım listesi
Pentagon bütçesinde hangi ülkelere askeri yardımlar yapılacağı da aslında ABD’nin “büyük stratejisine” işaret ediyor. O ülkeler şunlar: İsrail, Tayvan, Baltık ülkeleri, Hindistan, Vietnam ve Japonya.
Bu ülkelere yardımlar şu anlama geliyor:
ABD esas rakibi Çin’e karşı Hindistan, Vietnam, Tayvan ve Japonya geniş yayına dayanacak. Tayvan üzerinden Çin’i sıkıştırmak ve Çin’e karşı Hindistan ve Vietnam’ı müttefik yapabilmek, ABD’nin büyük stratejisi içindeki alt stratejiler…
ABD Rusya’yı da Baltık ülkeleri üzerinden sıkıştırmaya çalışacak. NATO’nun son kabul edilen Baltık Planı da zaten bu hedefin gereğiydi.
Ortadoğu’da ise İsrail’in güvenliği ABD için temel hedef olmayı sürdürecek.
Gayrinizami harp
Pentagon’un bütçesinde en dikkat çeken madde ise şu: ABD özel kuvvetlerinin, ABD’nin ortaklarına gayrinizami harp için destek yetkisi artırılıyor!
ABD’nin daha önce hibrit savaş ve gayrinizami harp için strateji belgesi yayımladığını anımsatalım.
Pratikte bu elbette şu anlamlara geliyor: Neo-Gladyo faaliyetleri, darbe girişimleri, ayrılıkçılık kışkırtmaları, iç karışıklıklar, suikastlar…
Hegemonyası zayıflayan ABD, açık savaş yerine dolaylı ve kuraldışı savaşları tercih edecek yani!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Aralık 2020
S-400: Silahtan fazlası
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/12/2020
Türkiye’nin S-400 almasının “siyasi ve maddi kayıpları” üzerinde duruluyor. Oysa Türkiye’nin ABD’yle sorunları S-400 kaynaklı değil, tersine S-400 o sorunların bir sonucu.
Nitekim ABD S-400’lerden önce PKK’ye destek veriyordu, S-400’lerden çok önce çıkarlarına uymayan durumlarda (Kıbrıs Barış Harekâtı) Türkiye’ye sattığı silahları kullanmasını engelliyordu, yaptırım uyguluyordu vb.
Ve ABD Balkanlardan Kafkaslara, Doğu Akdeniz’den Karadeniz’e uzanan hemen tüm sorunlarda, S-400’lerden çok önce Türkiye’nin ulusal çıkarlarının önünde duruyordu.
Asıl kayıp, S-400’leri çalıştırmamak
Maddi kayıplarla ilgili argümanlar ise şunlar:
Türkiye S-400 nedeniyle F-35 projesinden çıkarıldı, satın aldığı 8 uçak Pentagon’a devredildi, yatırdığı 1,25 milyar dolar geri ödenmedi, F-35’lerin Türkiye’de üretilen parçaları diğer ortaklara kaydırılmaya başlandı.
ABD’nin Yunanistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ne F-35 vermesi de Türkiye açısından kayıp sayılıyor.
Fakat, bana kalırsa, sıralanan bu kayıplardan ziyade asıl kayıp şudur: Türkiye, 2,5 milyar dolara aldığı S-400’leri bir yıldır çalıştırmayarak “maddi kayba” uğradı!
S-400 nelerin sembolü?
Önemle belirtelim: S-400’ler Türkiye açısından silahtan ötedir.
S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir, ondan önemlisi, kapsamlı bir siyasal konumlanmanın simgesidir.
S-400, yeni bir dünyanın kurulmakta olduğunun sembolüdür. Tek kutuplu dünyanın yerini çok merkezli dünyanın aldığının sembolüdür. Atlantik blokunun zayıfladığının, dünyanın ekonomik ve siyasi merkezinin Atlantik’ten Pasifik’e kaydığının sembolüdür. Amerikan hegemonyasının inişe geçtiğinin sembolüdür. Geleneksel müttefiklerinin ABD’yle bağımlılık ilişkisini azalttığının sembolüdür.
Ve S-400 Türkiye açısından, Washington’un değil, Ankara’nın çıkarlarına göre hareket edilmesi gerektiğini resmeden bir simgedir.
CHP’nin S-400 yanlışı
CHP’nin dış politikadan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz’ün “Biden döneminde S-400’lerin aktif hale getirilmemesi AKP hükümetinin gündemine gelecektir, gelmezse CHP’nin liderlik edeceği bir sonraki hükümetin gündeminde kesinlikle olacaktır” demesi, ana muhalefet partisinin yukarıda özetlediğimiz S-400’ün sembolize ettiği yeni dünyayı hiç kavramadığını gösteriyor.
Kurulmakta olan yeni dünyayı göremeyenler, kesinlikle iktidar olamazlar.
Doğru, AKP Amerikancılık yaptığı için iktidar oldu, çünkü ABD hegemonyasının zirvede olduğu yıllardı, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi vardı ve Erdoğan da o projeye eşbaşkan olarak iktidar oldu.
Ancak o dönem bitti ve yeni bir dünya kuruluyor. Artık önemle görülmesi gereken şudur: AKP Amerikancılık yaptığı için değil, tersine Asya açılımı yaptığı için iktidarını uzatmış durumda…
Üstelik o Asya açılımı, neo-Abdülhamitçi anlayışla yarım yamalak götürülmekte, Çin ve Rusya’yla ilişkiler ABD’yle pazarlıkta kullanılmakta, dahası sık sık ABD ve AB’ye göz kırpılmaktadır.
S-400’ün siyasi kazançları
S-400’lerin maddi kayıplarına dikkat çekenlere şu siyasi kazançları anımsatalım:
S-400 ve onun sembolize ettiği Astana Platformu olmasaydı, Rusya yeşil ışık yakmaz ve Azerbaycan çeyrek yüzyıldır işgal altında olan topraklarını kurtaramazdı.
Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliği olmasa, ABD’nin “Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyini birleştirip Doğu Akdeniz’e bağlama” projesi hayata geçebilirdi. (Projenin hâlâ kuzeydoğuda sürebiliyor olması, AKP’nin ABD-AB’yle flörtünü ve Esad karşıtlığını sürdürmesi nedeniyledir.)
Ukrayna, Romanya, Bulgaristan faktörlerine ve AKP’nin Karadeniz’i NATO’ya açmaya yeşil ışık yakmasına rağmen, ABD’nin hâlâ Karadeniz’e girememiş olması, Türk ve Rus deniz kuvvetlerinin kararlılığı nedeniyledir.
S-400’ler 20 Ocak’tan önce çalıştırılmalı
Sonuç olarak:
1. Yeni bir dünyanın kurulduğu şartlarda S-400’ü kaldıracağını ilan edenler, iktidar olamaz; S-400’ü alıp bir türlü kurmayanlar da Türkiye’yi oyalar durur. Türkiye’yi S-400’ü kararlılıkla kuracak olanların yönetebileceği bir süreçteyiz.
2. AKP’yi S-400 aldığı için değil, sistemi hâlâ çalıştırmadığı için suçlamalıyız.
3. AKP’nin S-400’leri ABD’yle pazarlığında bir kart olarak kullanması süreci artık sona erdirilmelidir. Tersine el güçlendirmek için Türkiye, Biden’ın göreve başlayacağı 20 Ocak 2021’den önce S-400’leri aktif hale getirmelidir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Kasım 2020
NATO reformu ve Türkiye-ABD sorunları
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/12/2020
AB’nin gündeminde çok önemli iki konu var; birincisi “stratejik özerklik”, diğeri de NATO reformu…
Her iki konu da doğrudan ABD’yi hedef alıyor ama dolaylı olarak Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Öte yandan bu iki konu hem birbirini bütünlüyor ama hem de AB içinde Berlin-Paris rekabetini artırıyor.
Stratejik Özerklik
AB, ABD’yle bağımlılığını azaltmak için “Stratejik Özerklik” geliştirmeye çalışıyor. Bunu “AB’nin ABD’nin koruma kalkanından çıkması ve kendi korumasını oluşturması” şeklinde tanımlıyorlar.
Bu hedefin öncülüğünü Fransa yapıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bir ölçüde Türkiye’yle yaşanan sorunlara atıfla “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” demesi, “Stratejik Özerklik” girişiminin çıkış noktası olarak kabul ediliyor.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in “Özerkliğin tersi bağımlılık demektir. Biz özerkliği tercih ediyoruz” diyerek duyurduğu çalışma için öncelikle AB Savunma Bakanları toplandı ve “Stratejik Özerklik” için “Stratejik Pusula” oluşturma çalışmasına başladı (20.11.2020).
İlk toplantıda “Stratejik Pusula’nın omurgasını oluşturacak tehdit analizi belgesini” ele aldılar. Stratejik Pusula dört ana konuya odaklanacak: Kriz yönetimi, mukavemet, kabiliyetlerin geliştirilmesi ve işbirlikleri. Bu stratejilerin oluşturulması için 2022’nin sonuna süre konuldu.
NATO reformu
Almanya’nın öncülük ettiği ama Fransa’nın da istediği çalışma ise NATO reformu. Taslak 1-2 Aralık’ta yapılan NATO Dışişleri Bakanları toplantısında ele alındı.
Bu reform girişimi, AB’nin “beyin ölümü gerçekleşen” NATO’yu “hayata döndürme” çabası olarak yorumlanıyor.
Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas’ın girişimiyle oluşturulan uzmanlar komisyonunun hazırladığı ve 140 öneri içeren reform taslağında iki konu öne çıkıyor: İttifak üyesi olmayan AB ülkelerinin de NATO zirvelerine davet edilmesi ve üye ülkelerin ittifak kararlarını veto etmesinin zorlaştırılması.
Her iki konu da doğrudan Türkiye’yi hedef alıyor. Zira Ankara AB üyesi Güney Kıbrıs’ın NATO üyeliğine karşı ve veto etmenin zorlaştırılması Ankara’nın elini zayıflatır.
Washington-Ankara gerginliği
Bu makaleyi yazdığımda NATO Dışişleri Bakanları toplantısının henüz ikinci gün toplantısı yapılmamıştı. Ancak ilk gün Washington ile Ankara arasında yaşanan tartışma çok şey anlatıyor.
Toplantıda ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Ankara’yı, “Akdeniz’de müttefikleriyle gerginliği arttırmak” ve “Rus yapımı bir hava savunma sistemi alarak adeta Kremlin’e hediye vermekle” suçladı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise Pompeo’yu “Avrupalı müttefiklere telefon açıp Türkiye karşıtı bir cephede toplamak, bölgesel çatışmalarda körü körüne Yunanistan’dan yana taraf tutmak ve Türkiye’ye Patriot hava savunma sistemi satmayı reddetmekle” suçladı.
Öte yandan Çavuşoğlu, ABD’yi Suriye’deki “terörist oluşumları” desteklemekle, Fransa’yı da “Dağlık Karabağ’da Ermenistan’a destek vererek çatışmayı daha da kötüleştirmekle” suçladı.
Yeni ABD yönetiminin taviz beklentisi
AB gözlemcileri, NATO Dışişleri Bakanları toplantısına son kez katılan Pompeo’nun, Biden yönetimine zorlaştırılmış gündem bırakmak üzere tansiyonu bilerek yükselttiğini değerlendiriyorlar.
Öyle bile olsa, bu tartışmada bazıları öne çıkmış olan sorunlar dizisi, Biden’lı dönemde de öyle kolayca çözülemeyecek türden sorunlardır. Bu sorunların çözümü, ABD’nin Türkiye’nin ulusal çıkarlarını tehdit eden yaklaşımını değiştirmesiyle mümkündür ki, o da ABD’nin ulusal çıkarlarının bazılarından vazgeçmesini gerektirir.
ABD’nin NATO Büyükelçisi Kay Bailey Hutchison’ın “Türkiye’den geçmişte olduğu gibi muhteşem bir müttefik olmasını istiyoruz” beklentisi ise AKP’nin istese bile yerine getiremeyeceği bir beklentidir. Zira ABD’ye göre “muhteşem ortaklık”, Türkiye’nin S-400’leri çalıştırmamasına, ABD’nin PKK’ye verdiği desteğe karşı çıkmamasına, Suriye’nin kuzeyinde bir PYD devleti kurulmasını kabul etmesine, Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımına itiraz etmemesine vb. tavizlere bağlıdır.
Bu konularda taviz vermeye kalkacak bir hükümet ise Türkiye’de hükmedemeyeceğini görecektir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Aralık 2020
ORTADOĞU’DA ABD-İSRAİL TERÖRÜ
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 02/12/2020
ÇİN’DEN ‘EN AĞIR ŞEKİLDE’ KINAMA
İran’ın nükleer programının öncü isimlerinden Muhsin Fahrizade 27 Kasım’da Tahran yakınlarındaki Abserd’de suikasta uğradı.
Böylece 2007’den bu yana İran’ın sekizinci nükleer bilimcisi öldürülmüş oldu.
2007’de nükleer bilimci Erşid Hüseyinpur uranyum zehirlenmesiyle, 2010’da fizik profesörü Mesud Ali Muhammedi evinden çıkarken bombayla, 2010’da Mecid Şehriyari bir motosikletlinin otomobiline yapıştırdığı bombayla, 2011’de Daryuş Rızayinejad evinin önünde silahla, 2012’de nükleer fizikçi Mustafa Ahmedi Ruşen bombayla öldürüldü.
NETANYAHU İŞARET ETTİ, MOSSAD VURDU
2010’da öldürülen fizik profesörü Mesud Ali Muhammedi’nin zanlısı Mecid Feşi bomba eğitimini MOSSAD’dan aldığını ve bu iş için 120 bin dolar ödendiğini itiraf etmişti.
Son öldürülen Muhsin Fahrizade’nin de İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun bizzat hedef aldığı isim olduğunu da belirtelim. Netanyahu, 2018’de “Bu ismi unutmayın” diyerek Fahrizade’yi hedef göstermişti. Aynı yıl İsrailli yetkililer MOSSAD’ın Fahrizade’ye suikast girişiminde bulunduğunu belirtmişti.
Son olayda İsrail’in rolü sorulunca Netanyahu “Bu hafta yaptıklarımın tamamını sizlerle paylaşamam” yanıtını verdi!
Ancak İsrail suikastın arkasında olduğunu gizlemek istememiş olmalı ki, 29 Kasım’da New York Times’a konuşan bir İsrailli yetkili suikastla ilgili “Dünya İsrail’e teşekkür etmeli” dedi!
BM: HUKUK DIŞI
Bu arada çok çarpıcıdır:
İsrailli gazeteci Yossi Melman suikastla ilgili İngilizce ve İbranice bir mesaj paylaştı: “MOSSAD tarafından yıllardır aranıyordu. Ölümü İran için büyük bir darbe.”
ABD Başkanı Donald Trump, işte bu mesajı paylaştı!
Bu Trump’ın İsrail’in suikastını onayladığı anlamına gelmektedir. Hatta geçmiş örnekleri de dikkate alırsak, MOSSAD’ın bu operasyonu Beyaz Saray ve CIA’nın oluruyla yaptığını söyleyebiliriz!
Kaldı ki ABD daha bu yılın başında İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi füzeyle öldürmüştü. Uluslararası hukuku ayaklar altına alan bu terör saldırısı, 9 kişi tarafından hazırlanan bir BM raporuyla “hukuk dışı” ilan edilmişti!
İSRAİL’İN BIDEN’A MESAJI MI?
Peki bu son suikastın hedefi neydi?
ABD başkanlık seçimi bitmiş, İsrail’in çok memnun kaldığı Trump kaybetmiş ve İsrail’in karşı çıktığı nükleer anlaşmayı İran’la imzalayan Obama’nın yardımcısı Biden başkan seçilmişti.
Biden’a koltuğa oturmadan bir ay önce, “sakın nükleer anlaşmaya geri dönme” mesajı mı veriliyordu aslında?
Burayı biraz açalım:
Obama Afganistan ve Irak’tan çekilme programı başlatmıştı. Ancak ABD yönetimi bölgeden çekilirken, İsrail’in güvenliğini garantiye almak için İran’ı “uluslararası sisteme dahil ederek” sınırlama taktiği izlemişti. İşte İran’la yapılan nükleer anlaşma bu nedenleydi. İsrail bu anlaşmaya karşı çıkmış ama Obama uygulamıştı.
Trump başkan olunca bu anlaşmadan çekildi ve İsrail’i oldukça memnun etti. Gerçi Trump da Obama döneminde başlatılan programı izliyor ve Afganistan ile Irak’tan çekilmeyi sürdürüyordu. Ancak Trump yönetiminin İsrail’in güvenliği için izlediği yol, Obama’dan farklı olarak İran’ı “tam ablukaya” almak ve İran’a karşı bölgede bir Arap-İsrail ittifakı kurmaktı.
Nitekim Trump bunu belli ölçülerde uyguladı ve Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi ülkelerle İsrail’i “normalleştirdi”. Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdı ve büyükelçiliğini buraya taşıdı, İsrail’in yasadışı bulunduğu Golan Tepelerindeki “egemenliğini” tanıdı, önceki yönetimden farklı olarak İsrail’in Batı Şeria’daki işgalini uluslararası hukuka aykırı görmediğini ilan etti vb.
Kısacası Trump, İsrail’in en memnun kaldığı ABD başkanlarının başında geliyordu.
O nedenle İsrail Yerleşim Birimleri Bakanı Tzachi Hanegbi, Biden’ın ABD’deki başkanlık seçimini kazanması ve Obama döneminde yapılan nükleer anlaşmaya dönmesi halinde, bunun İsrail ile İran arasında şiddetli bir çatışmaya kadar gidebileceğini söylüyordu (AA, 5.11.2020).
BIDEN’IN İRAN POLİTİKASI
Peki Biden’ın İran’la yeniden nükleer anlaşmaya dönme olasılığı var mı?
Aslında bu çok olası görünmüyor. Nitekim Biden’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, konvansiyonel füze teknolojisi gibi konularda önemli taviz vermediği müddetçe anlaşmaya dönüş olamayacağını zaten açıklamıştı.
Kabinesinin ağır toplarını ilan ettiği gün dile getirdiği “gereksiz çatışmalardan uzak durulacak” sözleri, Biden’ın, Obama’nın başlattığı ve Trump’ın da uyguladığı Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi sürdüreceğine işaret ediyor. Bu, kuşkusuz Beyaz Saray’ın İran politikasına da yansıyacak.
Öteden beri ABD içinde bir kanat İran’ın sadece İsrail-Körfez ittifakıyla durdurulamayacağını, asıl Türkiye’nin bu cepheye dahil edilmesi gerektiğini, nitekim ABD’nin Irak ve Suriye’den İran’ı çıkarabilmesinin de ancak Türkiye ile mümkün olabileceğini savunmaktadır.
Ancak Türkiye’nin Rusya ve İran’la Astana Platformu’nda işbirliği yaptığı, dahası bu işbirliği sayesinde bazı problemleri de (örneğin son olarak Karabağ) çözebildiği şartlarda, Washington’un Ankara’yı bu tür bir işbirliğine çekebilmesi, ancak oldukça pahalı bir koz sayesinde gerçekleşebilir. Fakat bu da değişen dünya dengeleri açısından artık pek olası görünmemektedir.
ÇİN’İN SORUŞTURMA VURGUSU
Son olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin İranlı nükleer bilimciye suikasta sert tepki gösterdiğine dikkat çekelim.
Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hua Chunying, “suikastın Çin’i şoke ettiğini ve bu şiddet eyleminin en ağır şekilde kınandığını” belirtti.
“Çin, bölgesel gerilimi artıran ve bölgesel barış ve istikrarı baltalayan her türlü eyleme karşı çıkıyor” diyen sözcü, olay hakkında soruşturma yapılması arzusunu dile getirdi.
Çin’in ABD ambargolarına rağmen hem İran’ın hem de Venezüella’nın en önemli petrol müşterisi olduğunu belirtelim.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
1 Kasım 2020
Yerli, milli, Katarcı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 01/12/2020
Katar’ın Borsa İstanbul’un yüzde 10 hissesini alması büyük tepki topladı. İktidar cephesi ise bu satışa karşı çıkanları Arap düşmanlığı ile suçladı. (Erdoğan, yıllar önce de Suriye sınırındaki mayınlı arazilerin 44 yıllığına İsrailli şirkete verilmesine karşı çıkanları “Yahudi düşmanlığı” ile suçlamıştı.)
Katar’ın aldığı hisseler, daha önce Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın elindeydi. İktidar cephesinin basındaki sözcüleri bu gerçeği hatırlatarak “Avrupa’ya neden tepki gösterilmediğini” soruyorlar ve Katar’a tepkileri “Arap düşmanlığı ve Batı hayranlığı” şeklinde yorumluyorlar.
Borsa İstanbul’un hisselerinin Katar’da olması da Avrupa Bankası’nda olması da yanlıştır.
Mesele şu ki, hisselerin Avrupa Bankası’na satışı, Katar’a satışı kadar gündeme gelmemişti. Katar’a satışın daha çok gündeme gelmesi ise iktidarın Katar’la kurduğu “özel tür” ilişkinin kamuoyunda topladığı tepki nedeniyledir. Zira Türk ordusunun Tank-Palet fabrikasının Katar’a verilmesinden Kanal İstanbul bölgesindeki arazilerin Katar’a satıldığının ortaya çıkmasına kadar pek çok “sorunlu satış” kamuoyunda tepkinin birikmesine neden olmuştu.
Büyük tepki çekmesinin bir nedeni de Borsa İstanbul’un diğer kamu kaynaklarıyla birlikte “Varlık Fonu”na konulması ve oradan ihalesiz, ikili görüşmeyle satılmasıydı.
Özelleştirme beşlisi
Tepkilerin çokluğunun bir nedeni de bu satışları yapan iktidarın sürekli kendisini “yerli ve milli” diye sunarak, yer yer muhalefet edenleri de “vatan hainliği” ölçeğinde suçlayabilmesi nedeniyledir.
Aslında bu sağ iktidarların genel karakteridir: Sürekli “yerli ve milli” olduklarını dile getirirler. Ve ne kadar çok “yerli ve milli” olduklarını dile getirirlerse, uygulamalarını eleştirenlere de o kadar çok “vatan haini” derler!
Peki nedir bu “yerli ve milli” olmanın ölçüsü?
Son 40 yılın özetidir: Bir iktidar ne kadar çok milli kurum satıyorsa, o kadar çok “yerli ve milli” olduğunu iddia ediyor!
Özal, Demirel, Çiller, Erbakan, Erdoğan… Beşi de sağcı/muhafazakâr, beşi de “yerli ve milli” ama uygulamada alabildiğine özelleştirmeciydiler. Atatürk Cumhuriyetinin tüm birikimini, kamu kaynaklarını, milletin malını 40 yılda sata sata tükettiler!
Demirel ve Erbakan’ın özelleştirmeciliği
Sosyal medyada bu değerlendirmeme kimi itirazlar geldi. Demirel ve Erbakan’ın özelleştirmeci olmadığı savunuldu. Ancak doğru değil, Demirel ve Erbakan da özelleştirmeciydi.
Örneğin Demirel 1997’de hükümete özelleştirme yapması için, meclise de özelleştirmenin önündeki hukuki engelleri kaldırması için çağrı yapıyordu. Örneğin Demirel 1999’da yürütmenin başı olarak şöyle sesleniyordu hükümete: “Şimdiye kadar 6 milyar dolarlık özelleştirme yapıldı, o da masraflara gitti. Türkiye’nin elinde 100 milyar dolarlık tesis var. Türkiye eğer bu tesisleri özelleştirmezse bütçesini denkleştiremez. Devlete dayanarak ekonomiye artık hayır.”
Erbakancılar daha keskin tepki gösterdiler değerlendirmeme. İtiraz eden Saadet Partisi’nin kimi yöneticilerine de belirttiğim gibi, Erbakan’ın başbakanlığındaki hükümet kısa sürdüğü için “az özelleştirdi” denilebilir ama kesinlikle “Erbakan özelleştirmeci değildi” denilemez! İşte TURBAN Antalya ile SÜMER Erzurum fabrikası Erbakan’ın başbakanlığı sırasında özelleştirilmiştir.
Kaldı ki Erbakan, TBMM’de okuduğu hükümet programında açık şekilde özelleştirmeci olduğunu ortaya koymuştur: “Özelleştirme faaliyetlerine devam edeceğiz”, “Özelleştirme şeffaflık ve kararlılık içinde gerçekleştirilecektir”, “Özelleştirme kapsamına alınan ve özelleştirme portföyünde bulunan kuruluşların en kısa sürede özelleştirilmesi sağlanacaktır.”
Özelleştirme şampiyonu: Erdoğan
Diyeceksiniz ki Özal, Demirel, Çiller, Erbakan ve Erdoğan beşlisi, yani sağcılar özelleştirdi de, şu 40 yılda kısa süreli iktidar ya da iktidar ortağı olan solcular özelleştirmedi mi?
Haklısınız, onlar da özelleştirdiler: Tansu Çiller-Murat Karayalçın hükümeti 1, Mesut Yılmaz-Bülent Ecevit hükümeti 9, Bülent Ecevit-Mesut Yılmaz-Devlet Bahçeli hükümeti ise 21 özelleştirme yaptı.
Fakat bu alanda şampiyonluk Erdoğan’da! Erdoğan kendinden önceki tüm özelleştirmelerin toplamının on katı özelleştirme ve yabancılaştırma yaptı. 1986 yılında başlayan özelleştirmede, Erdoğan iktidarına kadar yaklaşık 8 milyar dolar tutarında özelleştirme yapıldı. Erdoğan döneminde yapılan özelleştirme tutarı ise yaklaşık 80 milyar dolardır!
Ve kamu kurumlarımızın çoğunun da bırakın ederini, birkaç yıllık kârı büyüklüğünde paralara satıldığını içimiz acıyarak anımsatalım!
Daha acısı da Türkiye’ye özelleştirme baskısı uygulayan ülkelerde “kamu payının ağırlığının” gerçekte yüksek olduğunun “yerli ve millilerce” halktan hep gizlenmiş olmasıydı!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Kasım 2020
Biden’ın hedefi ve stratejisi
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/11/2020
ABD’nin yeni başkanı Joe Biden’ın kabinesini açıkladığı basın toplantısındaki sözleri, bir bakıma onun programı gibiydi.
Şu üç kısa cümleden oluşan açıklaması, hedefini ve stratejisini basitle özetliyor: “ABD Pasifik ve Atlantik’te küresel liderlik rolü üstlenecek. Gereksiz çatışmalarda rol almayacak. Asya-Pasifik bölgesinde ittifakları güçlendirecek” (25.11.2020).
Hedef Çin, strateji müttefiklerle cephe inşası
Biden’in bu üç cümlesi şu anlamlara geliyor:
1- ABD’nin “Atlantik ve Pasifik’te liderlik üstlenmesi” demek, pratikte AB ile ilişkileri restore etmek ve birlikte Çin’e karşı mücadeleye yönelmek demektir.
2- ABD’nin “gereksiz çatışmalarda rol almayacağını” belirtmek; Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi sürdürmek demektir.
3- ABD’nin “Asya-Pasifik bölgesinde ittifakları güçlendireceğini” söylemek; Çin’e karşı mücadelede Japonya’yı kaybetmemek ama daha önemlisi Hindistan’ı kazanmak demektir.
‘Büyük strateji’de süreklilik
ABD başkanlık seçimi süresince ve “Trump mı, Biden mı” tartışmaları boyunca hep şuna dikkat çektik: ABD’nin “büyük stratejileri” başkandan başkana değişmez. Başkanlar bu “büyük stratejinin” alt stratejilerinde ama daha çok taktiklerde değişikliğe giderler.
Ve somut belirtmiştik: Trump’ın Çin’i “baş rakip” gören çizgisi, Obama döneminin de çizgisiydi. Trump’ın Afganistan ve Irak’tan parça parça çekilmesi, Obama döneminde başlamıştı.
Bu sürekliliği görmek şu bakımdan önemliydi: Amerikancı çevrelerde genel algı, “Trump’ın beceremediği ama Biden’ın gelip ABD’yi yeninden ‘dünyanın efendisi’ yapacağı” şeklinde…
Oysa konu Trump’un beceriksizliğiyle ilgili değil, ABD hegemonyasının zayıflamasıyla ilgili. O hegemonyayı zayıflatan en önemli neden de ABD’nin artık ticarette, üretimde, ekonomide, hatta teknolojinin bazı alanlarında geçilmiş olmasıdır.
Biden’ın elinde bu tabloyu değiştirecek sihirli bir değnek yok. Biden’ın Trump’tan farkı, ABD’nin Çin’i hedef alan “büyük stratejisini” uygulayabilmek için, geleneksel müttefikleriyle bozulan ilişkilerini tamir etmeye çalışması olacak.
ABD yerine kolektif yönetim
Bu da aslında ABD hegemonyasının zayıflamasıyla ilgili bir ihtiyaç. ABD’nin gücü zirvedeyken, müttefik aramaya ihtiyacı yoktu; Irak’ı işgal örneğinde olduğu gibi tek başına karar alıyor ve müttefiklerini o kararın arkasında sürüklüyordu. Ama artık o durum değişti.
İşte ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in ilk mesajı da bu gerçeğe işaret ediyordu: “Dünyanın tüm sorunlarını tek başımıza çözemeyiz. Diğer ülkelerle birlikte çalışmamız gerek, onların işbirliğine ihtiyacımız var” (25.11.2020).
Bu sözler; birincisi ABD’nin artık “dünyanın efendisi” olmadığının Washington tarafından kabulü anlamına gelmektedir, ikincisi ABD’nin bu gerçeğe göre hareket ederek müttefikleriyle işbirliği arayacağını göstermektedir ama üçüncüsü de önümüzdeki yıllarda dünya düzeni açısından “ABD yerine kolektif bir yönetim” döneminin başlayacağının işaretidir. Ki, “yeni bir dünya kuruluyor” derken, bunun adım adım gerçekleştiğini de bu köşede pek çok kez yazdık.
Türkiye’nin çıkarları ABD tehdidi altında
Biden yönetiminin geleneksel müttefiklerle ilişkileri restore etme hedefi, Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Nitekim Biden’ın kazandığı kesinleştikten sonra Erdoğan’ın yaptığı şu açıklama, ABD’yle işbirliğine yine açık olduklarının ilanıydı: “ABD ile uzun ve yakın müttefiklik ilişkilerimizi, bölgesel ve küresel tüm meselelerin çözümünde kullanma niyetindeyiz” (21.11.2020).
Kuşkusuz bu “yeniden işbirliği”, Biden ve Erdoğan’ın karşılıklı niyetleri ya da AKP’nin genetik kodlarındaki Amerikancılık üzerinden kotarılabilecek bir durum değil.
Zira Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlar, aslında hükümetlerden hükümetlere olan sorunlar değil, temel sorunlardır. Türkiye’nin bölgesindeki ulusal çıkarlarıyla ABD’nin çıkarları çatışmaktadır. Ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına yönelik tehditler ABD’den gelmektedir.
Bu değişmeden, Türk-Amerikan ilişkileri düzelmez.
Ama elbette iktidarını sürdürebilme kaygısı, AKP’yi -çok sık yaptığı gibi- ulusal çıkarları bir kenara koymaya götürebilir ancak o halde bile “eski türden”, “BOP eşbaşkanlığı” gibi bir işbirliği sürdürebilmeleri mümkün değildir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2020
AKP-AB ilişkilerinde yalan rüzgârı
Posted in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/11/2020
Erdoğan iktidar olmadan önce AB’yi Hristiyan Kulübü olarak görüyordu. Ancak Erdoğan iktidar olunca en sıkı AB’ci oldu: “8 yıl sonra AB üyesiyiz” diye müjde verdi, 29 Ekim’de Papa heykelinin altında AB anayasasına imza attı…
Bu “rüya” yıllarca sürdü. Erdoğan da AB de karşılıklı birbirlerinden alacaklarını almışlardı. Yavaş yavaş birbirlerinden ayrılmaya başladılar. Erdoğan 2016’da “AB’nin kapıkulu değiliz, Ey AB, sen yoluna ben yoluma” dedi.
Ancak Erdoğan beş gün önce yine “Kendimizi başka yerde değil Avrupa’da görüyor ve orada bir gelecek inşa etmek istiyoruz” dedi! Peki ne oldu da yeniden AB’yle flört etme ihtiyacı doğdu?
Papaz elbisesi!
Erdoğan’ın iktidar olmadan önce “Hıristiyan Kulübü” diye niteleyip karşı çıktığı AB’ye, iktidar olduktan sonra hem de Hristiyanların Papa’sının heykelinin altında imza atması, Erdoğan’ın “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi giyerim” şeklindeki siyaset anlayışıyla tam uyumludur!
Yoksa Erdoğan gerçekte AB’ci değildir…
Ama Erdoğan iktidar olabilmek için, dahası iktidarda kalabilmek için AB’ye sarılması gerektiğini gördü ve gerçekten de 10 yıldan fazla süre boyuna en hızlı AB’ci oldu.
Çünkü Erdoğan, AB desteğiyle, AB uyum yasalarıyla adım adım kurumları ele geçirebileceğini, dahası Türk ordusunu da AB sayesinde “dizginleyebileceğini” gördü.
Aynı “yararcılık” ilkesi AB için de geçerliydi. Brüksel de Türkiye’yi ekonomisinden hukukuna kadar istediği kıvamda biçimlendirebilmesinin Erdoğan’la mümkün olduğunu gördü.
Böylece Erdoğan ile AB, “yalan rüzgârı” altında işbirliği yaptılar yıllarca…
AB’nin kazançları
Peki AB neden üye yapmayacağı bir Türkiye’yi “aday üyelik” kapsamına alarak oyalıyordu?
Yukarıda belirttiğimiz gibi ekonomisinden hukukuna kadar Türkiye’yi istediği gibi biçimlendirmek için mi? Evet, bu nedenlerden biriydi.
Ancak, bir diğer neden de Kıbrıs sorunu ve sonraki yıllarda önem kazanacak Doğu Akdeniz’di. AKP AB’yi “kullanırken”, AB AKP’yi daha çok kullanmış ve iktidarın AB’ciliği üzerinden Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğinin önünü açmış, dahası Rumların Doğu Akdeniz’de komşularıyla deniz sınırı yetkilendirme anlaşması yapmasını sağlamıştı.
Fakat asıl önemlisi, AB’nin “aday üyelik” yalanıyla Türkiye’yi AB kapısına bağlamak istemesiydi: Türkiye AB kapısında tutulacak, ne içeriye girebilecek ama daha önemlisi, ne de kapıdan ayrılabilecekti! Açalım:
28 Şubat’ın mirası
Türkiye’nin Rusya ve İran’la oluşturduğu Astana Platformu, AKP’nin çok istediği bir işbirliği modeli değil. ABD ve AB’yle gerilen ilişkiler sonrasında bir de Rusya’nın Suriye’de sahaya inmesi ve uçak düşürme olayından sonra “normalleşmemek”, iktidar için oldukça pahalı bir fatura olacaktı. “Taktik esnekliğe” sahip Erdoğan, o fatura nedeniyle bir parça dümen kırdı.
Oysa uyguladıkları bu çizgi, çok karşı oldukları 28 Şubat’ın eseriydi: Avrasyacı generaller, Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliğini savunuyorlardı.
İşte AB 1999’da Türkiye’ye aday üyelik kapısını, Ankara Moskova ve Tahran’a yönelmesin diye araladı. AKP iktidar olunca da 2004’te “üyelik görüşmelerini” başlattı.
Yani Türkiye zaten AB kapısından içeri giremeyecekti de, kapıdan dönüp bölge ülkeleriyle işbirliği yapmasın diye kapıda tutulacaktı.
Yaptırım endişesi
Peki, Erdoğan şimdi neden birden bire “Kendimizi Avrupa’da görüyoruz” deme ihtiyacı duydu? Çünkü 10-11 Aralık’taki AB Zirvesi’nden yaptırım çıkma ihtimali var. Ve Erdoğan o yaptırım ile zaten kötü olan ekonominin büyük hasar alacağını, bunun da iktidarına mal olabileceğini hesaplıyor. O nedenle “yerimiz Avrupa” mesajı veriyor, o nedenle sözcüsü İbrahim Kalın’ı bazı özel temaslar için Brüksel’e gönderiyor.
Kısacası ortada stratejik bir işbirliği hedefi ya da ilkesel bir konumlanma durumu yok. Ne var?
İktidar olabilmek için papaz elbisesi giyenler, iktidarda kalabilmek için Hıristiyan Kulübü’ne üyelik masal kitabının sayfalarını yeniden açtı!
Neyse ki bu kez masal kısa sürecek…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Kasım 2020
ABD YERİNE KOLEKTİF YÖNETİM
Posted in CGTN Türk, Politika Yazıları on 25/11/2020
YENİ BİR DÜNYA KURULURKEN
Joe Biden’ın ABD başkanı olmasıyla birlikte, ABD’nin “ara verdiği” dünyayı yönetme işine yeniden başlayacağı hayalleri kuruluyor…
Hayal çünkü birincisi ABD’nin eskisi gibi hükmedebileceği bir gücü kalmadı, ikincisi de ABD’nin gücünü dengeleyebilen bir dünya var artık.
Kısacası küresel güç mücadelesi sürecek ancak bu güç mücadelesine dair iki hatalı yargı var:
Birincisi, ABD’nin yenilmez olduğu şeklindeki görüştür.
İkincisi de “ABD gider Çin gelir ama düzen değişmez” diyenlerin yaklaşımıdır.
DOĞU-BATI MÜCADELESİ
Birinci görüş, Amerikancılığın derin etkisinin de yansımasıdır. Kültür emperyalizmi öylesine işlemiştir ki bünyeye, ABD’nin yenilmezliğini mutlak doğru kabul eder.
Bu görüşün bir türevi de batının üstünlüğü konusudur. Batı sanki hep üstündü, hep üstün kalacak gibi yorumlarlar…
Oysa MÖ 5 bini baz alırsak, bu 7 bin yılda batıdan çok doğunun üstünlüğü vardı. Daha doğru biçimde ifade edersek, uygarlığın lokomotifini batıdan çok doğu üstlendi…
Mezopotamya; Sümer, Babil, Asur…
Mısır elbette.
Hatta daha doğuda Hint ve Çin tabii ki…
Sonra Grek ki aslında Batı saymak da mümkün değil, Mısır-Anadolu birikiminin (uygarlığının) üzerinde yükselmiş ama İskender’le yeniden doğuya yönelmiş…
Ve Roma: Batının ilk üstünlüğü diyebileceğimiz zaman ancak yine de doğuyla iç içe bir batı üstünlüğü. Çünkü Roma aynı zamanda Anadolu’dur, aynı zamanda Mısır’dır…
Sonra doğu yeniden uygarlığın lokomotifi oluyor: İslam dünyası…
Ardından Türk göçü, Moğollar…
Batı, ancak 15. yüzyılda öne geçiyor: Akdeniz’de kendisine kapatılmış ticaret yolları nedeniyle coğrafi keşifler yapıp yeni yollar, hatta yeni dünyalar keşfedip, ticaretle, talanla, sermaye biriktirip gelişmiş, sonra sanayi devrimiyle bu kez “tam manasıyla” üstün olduğu dönemi başlatmış…
Yani anlayacağınız son 500 yıl…
UYGARLIĞIN LOKOMOTİFLERİ
Şu çok kısa özetle bile görülmektedir ki, üstün güç üstünlüğünü koruyamıyor; çünkü geride kalan onu geçebilmek için ondan hızlı koşuyor, hatta zıplıyor…
Uygarlık tarihi bu nedenle düz bir doğru değildir, inişleri çıkışları olan sinüzoidal bir dalgadır: Uygarlık hep ilerler ama belli bir üretim ilişkisi döneminde yeni bir güç, toplam uygarlığa lokomotiflik yapar.
Yani batının ürettiği arabada, doğuda üretilmiş at arabasının izleri vardır. Yani batının ürettiği bilgisayarda doğunun geliştirdiği cebirin, alfabenin, geometrinin izleri vardır… Yani uzaya çıkan Sputnik’te, Babil’de yıldızları gözlemleyenlerin katkısı vardır.
Zamanı daha da daraltarak söylersek, Pisagor’un, Thales’in üçgenlerinde Mısır’da Nil nehrinin taşmasını hesaplayanların izleri vardır…
AMERİKAN HEGEONYASININ SONU
Uygarlığın ilerleyişini bu tarihsel perspektiften incelediğiniz zaman, “ABD’nin mutlak yenilmezliği” gibi bir durumun olamayacağını görürsünüz. Kapitalist ekonominin lider ülkesi ABD de, daha üretken bir ekonomi modeli tarafından geçilecek, geçiliyor…
ABD’nin yenilmezliğini savunanların elinde sadece yaslanabilecekleri askeri güç istatistiği kaldı: Haklılar, o alanda ABD hâlâ açık ara üstün güç…
Ama ekonomide geçildi; üretimde, ticarette, yatırımda geçildi…
Teknolojide yakalandı, hatta bazı alanlarda orada da geçildi (5G telaşı o nedenle), dahası patent alma sayısında da geçildi…
Amerikancıların aksine, bu gerçeği ABD’nin strateji ve politika üreticileri görüyor, hem de yıllardır. O nedenle Çin’i nasıl durdurabileceklerine ilişkin planlar hazırlıyorlar…
ABD hegemonyasının inişe geçtiği ve hızla sonunun geldiği gerçeği artık batı dünyasının bile görmeye başladığı bir gerçektir özetle…
DÜZEN DEĞİŞİR
“ABD gider Çin gelir ama düzen değişmez” görüşü ise daha çok dünyanın birkaç özel aile tarafından yönetildiğini savunan komplo teoricilerinin üzerinden gelişen görüştür.
Bu görüş sahiplerine göre o özel aileler, ekonominin merkezi olarak geçen yüzyıl ABD’yi kullandılar, bu yüzyılda da Çin’i kullanmaya başladılar!
Kuşkusuz bir ciddiyeti yok…
Ama bu görüşten hareketle üretilen ve benim asıl üzerinde durmak istediğim görüşe gelebiliriz: Bu görüştekiler, ABD’nin liderliği ile Çin’in liderliği arasında, dünyanın sömürülmesi ya da baskı altında tutulması bakımında bir fark olmayacağını savunuyorlar.
Bu bakış, kuşkusuz batıdan bakmaktan kaynaklanan bir görüş; hegemonyacı yaklaşımdan kaynaklanan bir bakıştır.
Ancak Çin’in böyle bir hedefi yok. Yani Çin yönetimi, ABD’nin yerine dünyaya kendisinin hükmedeceği bir modeli savunmuyor. Çünkü komünist Çin yönetimi hegemonyacılığa karşı…
Bunu Çinli yöneticiler açık açık söylüyor; dahası Çin Komünist Partisi’nin yöneticileri, bu gerçeği daha iyi anlatabilmek için özetle “Çin emperyalist olmaya kalkarsa, Çin’e karşı ilk bir ayaklanırız” diyorlar…
YENİ DÜNYA DÜZENİ
Peki ABD gerilerken ve Çin yükselirken, nasıl bir düzen olacak bu durumda?
İşte asıl odaklanmamız gereken yer orası….
Çin’in yaklaşımı “birlikte yönetme” modeli şeklinde.
ABD gibi tek başına hükmeden değil, kolektif bir yönetim yani…
Aslında Çin bunu bulunduğu platformlarda uyguluyor da… Örneğin Şanghay İşbirliği Örgütü’nde Çin diğer üyeleri, örneğin ABD’nin NATO’daki diğer üyeleri baskı altında tuttuğu gibi tutmuyor. Şanghay İşbirliği Örgütü’nden BRICS’e, bulunduğu bütün platformlarda eşit ortaklığı savunuyor; kağıt üzerinde değil, pratikte de…
Çin’in ticaret yaptığı ülkelerle ilişkisi de bunun bir yansıması: Çin, ABD gibi yatırım yaptığı ülkeye “hukukunu değiştir” diye dikte etmiyor örneğin ya da ABD gibi kazancın büyüğünü alıp, ortağına küçük bir parça vermiyor.
Çin, birlikte kazanmayı, birlikte büyümeyi, birlikte gelişmeyi, birlikte kalkınmayı savunuyor ve bunu uyguluyor.
Çin’in Afrika’da tutulmasının nedeni de bu yaklaşımdan kaynaklanıyor. Afrikalılar, bu nedenle Çin’i, bugüne kadar kendilerini sömürmeye gelen batılılardan çok farklı yere koyuyorlar.
Çin’in bu yaklaşımının, örneğin BM’de kurumsallaştığını, Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üye sayısının arttığını, daha kolektif bir yönetim modeline geçildiğini, önümüzdeki uzak olmayan yıllarda göreceğiz…
Zira Amerikan hegemonyasının sonu, beklenenden daha önce geliyor.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Kasım 2020