Archive for category Aydınlık Gazetesi Yazıları
Kuzey Suriye istemeyen Esad’la anlaşır!
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 29/01/2015
Afrika dönüşü uçakta gazetecilere açıklama yapan Erdoğan‘ın “Kuzey Suriye” uyarısı önemli. Şöyle diyor: “Biz yeni bir Irak olsun istemiyoruz. Nedir bu? Kuzey Irak… Şimdi de Kuzey Suriye doğsun! Bunu kabullenmemiz mümkün değil.” (hurriyet.com.tr, 27 Ocak 2015)
Arkasından gelen şu cümleler olmasa, Erdoğan‘ın 4 yıldır uyguladığı Suriye politikasının yanlışlığını gördüğünü, bu politikanın Suriye’yi bölünmeye götüreceği gerçeğinin Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olduğunu anladığını sanırız: “Bizim Suriye’ye yönelik politikamız bellidir. Bunun üzerinde asla oynama yapmayı düşünmüyoruz. Bizim hedefimiz rejimdir. Esad rejimi ile Suriye’de bu iş devam etmez.”
MERKEZİ HEDEF ALMANIN SONUCU
Oysa Kuzey Irak için de, Kuzey Suriye tehlikesi için de geçerlidir: Merkezi zayıflatan her türlü müdahale, kenarlarda ayrılıkçılığı besler!
ABD Irak’ta Bağdat’ı ve Saddam Hüseyin‘i hedef aldığı için Kuzey Irak’ta bir Barzanistan oluştu! Ve AKP’nin içinde yer aldığı Atlantik Koalisyonu 4 yıldır Şam’ı ve Beşar Esad‘ı hedef aldığı için Kuzey Suriye diye bir tehlike oluşmuştur!
Erdoğan‘ın Suriye politikasının esası ne? Uçakta da yeniden belirttiği gibi Esad rejimini yıkmak! İhvan’ı Suriye’de iktidar yapmak isteyen Erdoğan, pratikte zaten bu ülkenin bölünmesini önüne hedef koymuş oluyor. Zira İhvan Suriye’nin bütününü yönetemeyecek, sonuçta da ülke etnik ve mezhepsel bölünmeye gidecek.
Nitekim bu durum projenin esas sahibi olan ABD’nin ajandasındadır. Washington, bunu üç parçalı ya da zorunlu olarak şimdilik iki parçalı Suriye diye uygulamaya çalışmaktdır.
ABD’YLE MÜTTEFİKLİĞİN SONUCU
Burada Türk devleti açısından asıl alınması gereken ders şudur: Gladyo esaslı yürüyen ABD’yle “müttefiklik” ilişkisi, Türk devletini, karşı çıktığı politikaları bile uygulamak zorunda bırakır!
Örneğin Türkiye Kuzey Irak’taki oluşuma karşı çıka çıka o oluşumu inşa etti; Barzanistan’ın mimarı oldu. Üstelik 90’larda çok daha millici hükümetler vardı ve Türkiye’de iki eğilim mücadele edebiliyordu.
Oysa şimdi iktidarda BOP eşbaşkanı var ve ikinci eğilim olan millici eğilim geçmişteki gibi etkili olamıyor. (Bu kez bölgenin durumu avantaj sağlıyor tabii.)
Yani Türkiye, Kuzey Suriye’ye gerçekten karşıysa, öncelikle ABD’yle yürüttüğü bu ilişkiyi olması gereken rotaya sokmak mecburiyetindedir. Zira Suriye’nin bölünmesi hedefinin de, kuzeyinde bir Kürt oluşumu inşa edilmesi hedefinin de asıl patronu odur!
ABD Başkanı Barack Obama‘nın akıl hocalarından Michael Werz‘in Hürriyet‘e yaptığı geniş söyleşide bu gerçeğin işareti vardı. Werz şöyle diyordu: “Suriye’de de Kürt oluşumları, insanların hoşuna gitse de gitmese de kalıcı olacak.” (hurriyet.com.tr, 26 Ocak 2015)
Ve dahası Werz, PKK’nin orayı yönetmek istiyorsa kendilerine mecbur olduğunu da gözlere sokuyordu: “Cezire gibi bir bölgeyi yönetmeye başladığınızda ABD’nin askeri ve Irak Kürt Bölgesi Yönetimi’nin yardımına ihtiyacınız var.”
ERDOĞAN’IN İHVAN ŞARTI
AKP Hükümeti gerçekten Kuzey Suriye’ye karşıysa yapacağı ilk iş Esad’la barışmaktır! Çünkü Suriye’nin bölünmesinin panzehri Esad’dır!
Esad’ı, daha doğrusu Şam rejimini yıkmaya çalışan bir kuvvet, niyeti ne olursa olsun, pratikte Suriye’yi bölmüş olur!
İşte bu noktada Ayn el Arap (Kobani) kritik önemdedir. Kobani’ye Irak’tan peşmerge koridoru açan, Kobani’de çatışacak peşmergeye Irak’ın kuzeyinde Eğit-Donat kapsamında destek veren, Kobani’de çatışanlara hastanelerini açan, Suriyeli muhaliflere her türlü olanağı yaratan, sınırlarını Esad rejimini devirsin diye onlarca ülkeden gelen teröristlere açan ve bu ülkeye karşı çıkardığı tezkereyi bir tehdit gibi elinin altında tutan AKP iktidarının “Kuzey Suriye endişesi” gerçekçi değildir!
Peki o zaman Erdoğan neden bunu bir endişe gibi dillendirmektedir? Güç erozyonu içindeki ABD’nin taktik gereği “üç parçalı Suriye” hedefinden, şimdilik “iki parçalı Suriye” hedefine yönelmek zorunda kalması nedeniyle!
Kısaca Erdoğan ABD’ye, “İhvanlı parça olmazsa, Kürt parçası da olmasın” mesajı vermektedir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
28 Ocak 2015
BOP, Ortadoğu Birliği, Yeni Ortadoğu
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 28/01/2015
Büyük Ortadoğu Projesi, ABD’nin bölgede rejim ya da sınırları değiştirme hamlesiydi. AKP, planda rol kabul ettiği için 3 Kasım 2002’de sandıktan çıkarıldı. Sonrasında Erdoğan 36 defa ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olduğunu ilan etti.
Irak’ın 2004’te ABD’ye direnmesi, 2006’de Hizbullah’ın İsrail’i yenmesi, 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesi ve küresel krizle birlikte BOP daraldı.
ABD 2008’in sonuna doğru, Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine devredek, yeniden güç kazanıncaya kadar bölgeden çekilmeyi içeren bir planlama yaptı. Bu planı da Obama‘lı dönemin başlamısyla birlikte uygulamaya başladı.
Peki ya Ortadoğu’daki işler?
‘KUMŞULARLA SIFIR SORUN’ YALANI
Ahmet Davutoğlu ABD’nin 2008’in sonunda yaptığı o planlamadan kısa bir süre sonra, şu tarihi açıklamasın yaptı: “ABD ile Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar, enerji güvenliği konularına ilişkin yaklaşımımız neredeyse aynıdır. O yüzden ABD ile ilişkilerimizde önümüzde altın bir işbirliği dönemi var. Türkiye, küresel yeni düzene, çevresinde alt bölgesel düzenleri yeniden kurarak katkıda bulunacak ve bu da soğuk savaş sonrasının yeni dünya düzeni olacaktır.” (AA, 21 Mart 2009)
Davutoğlu ABD’nin küresel düzenine uygun alt bölgesel düzen kurma sözü verdikten yaklaşık bir ay sonra Dışişleri Bakanı oldu ve hemen işe koyuldu.
Davutoğlu, “komşularla sıfır sorun” diyerek Irak, Suriye ve Lübnan’la hızla ortak kabine toplantılarına kadar varan işbirliğine soyundu; “ortadoğu bölgesini birlikte inşa etme sorunuyla karşı karşıyayız” mesajı verdi. (Hürriyet, 18 Eylül 2009). Bu yeni “alt düzen” Ortadoğu Birliği’ydi.
AKP Hükümeti eşzamanlı olarak 2009 bahar aylarında Kürt Açılımı’nı da başlattı.
IRAK VE SURİYE’YE DÜŞMANLIK
Ancak Ortadoğu Birliği kurulamadı. Zira Irak ve Suriye AKP Hükümeti’nin amacını gördü: AKP Hükümeti Esad‘dan İhvan’ı iktidarına ortak etmesini istedi, Irak’ta da Kürt yönetimiyle Bağdat’a karşı ayrı bir ilişki geliştirmeye başladı.
Proje gerçekleşmeyince AKP Hükümeti Maliki ve Esad‘a karşı düşman olmaya başladı.
İçeride “Kürt Açılımı” denilerek ve dışarıda “komşularla sıfır sorun” diye maskelenerek yürütülmeye çalışılan proje, Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin “Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyine” yönelik hesaplarıyla ilgiliydi.
Daha doğrusu ABD’nin BOP’uyla ilgiliydi: Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlanacak ve Kürt Koridoru kurulacaktı.
AKP bunu içeride kamuoyuna “Türkiye’yi Kürtlerle büyütmek” propagandasıyla anlatmaya çalışıyordu.
DİYARBAKIR’DAN YENİ ORTADOĞU İLANI
İşte Suriye’ye yönelik Atlantik saldırısı böyle başladı. ABD’nin aktörleri olarak Suudi Arabistan, Katar ve AKP Hükümeti hızla görev bölüşümü yaparak Şam rejimini devirmeye çalıştı.
Ancak hesap tutmadı. Suriye iyi direndi, Rusya ve İran kararlılıkla bu ülkeyi savundu ve geride kalan 4 yılın sonunda Esad ayakta kalabilmeyi başardı. Yani BOP olmayınca, alt düzeni olan Ortadoğu Birliği’ni inşa etmeye çalışanlar, bunda da başarısız olmuş ve bölgede yalnızlaşmıştı.
Ancak varlıkları bu türden projelere bağlı olanlar yeni birşeyler denemek zorundadırlar!
İşte Davutoğlu‘nun 25 Ocak 2015 günü Diyarbakır’da yaptığı konuşma bu gerçeğe işaret ediyordu. Davutoğlu, “Ertuğrul Gazi’nin torunları ile Selahattin Eyyubi’nin torunlarının Şam ve Kudüs için yeniden biraraya geleceğini ve Suriye’deki zalimlere karşı her yerde Türklerin, Kürtlerin ve Arapların oluşturduğu yeni bir Ortadoğu inşa edeceklerini” ilan etti!
Bu sözler pratikte Suriye’ye karşı Türk-Kürt ittifakı anlamına geliyor. Davutoğlu bu nedenle (Erdoğan‘ın sözlerine rağmen) “Kobani’ye buradan selam ediyorum. Kobani’deki her kardeşimin alnından öpüyorum. Kobani bize tarihin emanetidir” demiştir!
Bu sözler, aynı zamanda eğit-donat, İncirlik ve Kobani içerikli ABD’nin IŞİD stratejisine tam eklemlenmenin mesajıdır!
Ama tıpkı öncekiler gibi, bu da sonuç alınamayacak bir hayaldir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
27 Ocak 2015
Yolsuzluk soruşturması oya nasıl yansıdı?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 27/01/2015
Gezici Araştırma, Ocak-2015 dönemine ait son anketini açıkladı. Bugün Ufuk Ötesi ile birlikte bazı gazetelerde sonuçlar ayrıntılı yayımlanıyor.
Kuşkusuz bu tür araştırmalarda en çok merak edilen “bugün seçim olsa oyunuzu kime verirsiniz” sorusuna verilen yanıtlardır. Önce onu paylaşalım sizinle.
AKP’NİN OYU YÜZDE 39
17-18 Ocak 2015’te 7 bölgede 32 ilde yapılan araştırmaya göre AKP’nin oyu 39,8’e düşmüş durumda.
CHP oylarını artırarak yüzde 30 bandına iyice yaklaşmış durumda: 29,6.
MHP’nin oyu yüzde 17,3 ve HDP’nin oyu da yüzde 7,3.
Diğer partiler de, yüzde 2,7’den başlayarak aşağıya doğru sıralanıyor.
Bu ankete göre, AKP’nin kaybettiği oylar en çok CHP’ye ve sonra da MHP’ye gidiyor. Ama MHP’nin oylarından bir bölümü de CHP’ye gittiği için sonuç böyle çıkıyor!
AKP’YE OY VERMEYENLERİN GEREKÇESİ
Peki 2011’de AKP’ye oy vermiş ama 2015’te AKP’ye oy vermeyecek olanların gerekçesi ne? İşte burası önemli veriler içeriyor:
AKP’ye oy vermekten vazgeçenlerin ilk gerekçesi, yüzde 54 ile yolsuzluk!
Yolsuzluk soruşturmasının AKP’nin oyuna yansıyıp yansımadığıyla ilgili süren tartışma açısından oldukça önemli bir veri bu. Üstelik yüzde 6,7’nin gerekçesi olan “17 Aralık operasyonu”nu da buna eklemeliyiz. Böylece ortaya yüzde 60’lık önemli bir oran çıkmış oluyor.
Dikkatimizi çeken iki veriyi daha paylaşalım. AKP’ye oy vermekten vazgeçenlerin yüzde 5’inin gerekçesi ekonomi ve yine yüzde 5’inin gerekçesi hükümetin Kürt politikası!
DİĞER SEÇMENİN PARTİLERE BAKIŞI
Gezici Araştırma‘nın dikkat çeken bir araştırması da, seçmenin seçmeni olmadığı partiye nasıl baktığıyla ilgili olanıdır…
Örneğin CHP seçmeni olmayan kitlenin yüzde 52’si “kesinlikle CHPye oy vermem” diyor. MHP seçmeni olmayan kesimin MHP’ye bakışı biraz daha olumlu: “Kesinlikle MHP’ye oy vermem” diyenler yüzde 40.
Ya AKP? AKP seçmeni olmayanların yüzde 71’i “kesinlikle AKP’ye oy vermem” diyor!
Yani seçmeni olmayan kitlenin oyunu alma şansı en az olan parti AKP olarak görünüyor!
İŞÇİ PARTİSİ’NİN OYU
Bu araştırmada yer almıyor. Ama Gezici Araştırma‘nın kurucusu Murat Gezici‘yle daha önceki sohbetlerime dayanarak belirtebilirim:
“Oy verdiğiniz partiye oy vermeseydiniz kime oy verirdiniz”, yani “ikinci partiniz kimdir” anlamına gelen sorulara verilen yanıtlarda İşçi Partisi’nin oyu yüzde 8’e kadar çıkmaktadır.
Öte yandan Murat Gezici‘nin geçmiş anketlerin toplamından çıkardığı ve bizimle paylaştığı şu sonuç önemli: “İşçi Partisi seçmeni toplumsal kutuplaşma -ve elbette baraj- nedeniyle oyunu CHP’ye veriyor.”
Ancak biz bunun bu kez değişeceğini düşünüyoruz. Zira Doğu Perinçek‘in Ermeni meselesinde Türkiye’nin elini güçlendiren hamlesi ve 28 Ocak’ta Strazburg’dan çıkacak olumlu sonuç, hem İP’in oy oranını yükeltecek, hem de baraj vb. nedenlerle başka partiye giden İP oyunu toplayacak.
DEVLETTEN YARDIM ALANLARIN OYU AKP’YE
Gezici Araştırma‘nın ilginç bazı verilerini daha paylaşalım:
Gezici Araştırma, devletten, vakıftan vs. alınan yardımların oya ne kadar yansıdığını da araştırmış. Sonuç önemli bir gerçeğe işaret ediyor.
Devletten yardım alanların yüzde 88,5’i AKP’ye oy veriyor!
Yardım alanların sadece yüzde 2,3’ü CHP’ye, sadece 3,4’ü MHP’ye ve sadece 4,6’sı HDP’ye oy veriyor!
Bu veri, siyasi tabloya rağmen AKP’nin sürekli oyunu nasıl koruyabildiğini de açıklıyor!
SEÇMEN FRANSA’DAKİ YÜRÜYÜŞE TEPKİLİ
Gelelim en çarpıcı sorulardan birine…
Başbakan Ahmet Davutoğlu‘nun Charlie Hebdo dergisine yapılan saldırıyı kınamak için Fransa’daki yürüyüşe katılmasına sizce seçmen nasıl bakıyor?
Davutoğlu’nun o yürüyüşe katılmasına olumlu bakanların oranı sadece yüzde 23,3! Olumsuz bakanlar ise yüzde 45,3! Karasızlar da yüzde 31,4’lük büyük bir kitleyi oluşturuyor…
Öyle ki, AKP’ye oy vermekten vazgeçenlerin yüzde 3’ünün gerekçesi bile Davutoğlu‘nun bu yürüyüşe katılmasıdır!
Ve milliyetçilerin yüzde 39’u da Fransa’daki yürüyüşe tepkili. Önemli…
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
26 Ocak 2015
Genelkurmay’ın ABD’ye karşı tatbikat emri
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 26/01/2015
Eski Genelkurmay Başkanı Em. Org. İlker Başbuğ‘un “Nasıl Bir Türkiye” isimli kitabı çıktı. Kaynak Yayınları‘nın yayımladığı bu kitap, basında çokça tartışılıyor. Zira Başbuğ‘un terör ve Kürt sorununa bakışı, Genelkurmay 2. Başkanlığı’ndan beri, hep dikkat çekmiştir.
Kitap benim açımdan iki konusuna birinci elden tanıklık içerdiği için büyük önem taşıyor. 20 Mart 1995 Çelik Harekatı ve 2003-2005 yılları arasında Irak’ın kuzeyinde ABD ve Türk ordusuna ait timlerin karşı karşıya gelmesi olayları…
KIRILMA: 1995 ÇELİK HAREKATI
2000’li yılların başında, Em. Korg. Hasan Kundakçı‘yı Ulusal Kanal‘da yaptığım programa davet etmiş ve komutanlığını yaptığı Çelik Harekatı’nı uzun uzun konuşmuştum.
Kundakçı‘nın yardımcısı da Tümg. İlker Başbuğ‘du. Bu kitapla, komutandan sonra, harekatın komutan yardımcısından da Çelik Harekatı’nı dinlemiş olduk.
Çelik Harekatı, sadece bir terörle mücadele harekatı değil, daha çok ABD’nin merkezinde “Kürt devleti” olan bölge planına darbe vuran stratejik bir hamleydi. Nitekim o tarihten sonra yayımlanan kimi ABD raporlarında “Türk Ordusu hizadan çıktı” yorumları yapılmıştı.
Başbuğ da o nedenle kitabının ilgili bölümünü şu saptamayla bitiriyor: “Kimi yazarlara göre, ABD, TSK’ya bir ders verilmesine Çelik-1995 harekatı esnasında karar vermişti.” (s.29)
Aslında öncesinde de diyebiliriz. Zira Gladyo’nun 12 Mart 1995 Gazi provokasyonu da aslında TSK’nin Çelik Harekatı’nı engelleme girişimlerinden biriydi!
TİMLERE MİSLİYLE MUKABELE EMRİ
Türk Ordusu’nun üst komutanları, ABD’nin bölge politikalarının Türkiye’nin güvenliğini tehdit ettiğini görüyor ve kuzey Irak merkezli bu tehdide göre konumlanıyordu.
ABD’nin 4 Temmuz 2003’te Süleymaniye’de 11 askerimizin başına çuval geçirmesi olayı, sadece 1 Mart tezkeresinin (Başbuğ bunu fırsat olarak görse de) TBMM’den geçmemesine bir tepki değil, aslında 1995’te yaşanan bu kırılmanın da bir sonucuydu.
O olay üzerine Genelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ Özel Kuvvetler Komutanı’na şu emri vermişti: “Timlerin bulunduğu bütün bölgeleri giderek gör. Timler yeterli kuvvette olsun. Tümlerin başındaki komutanların yeteneklerine bak. Güvenemediklerini hemen değiştir. Olabilecek muhtemel tehdit ve riskleri görüşün. Kendilerine şu kesin emri ver: “Eğer bir saldırı karşısında kalırsanız, bir üstünüze sormadan, misliyle mukabelede bulunacaksınız.” (s:42,43)
Genelkurmay Başkanlığı, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na böyle bir emir verdikleri konusunda ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’ni de bilgilendiriyor ve onlara ne kadar ciddi olduklarının mesajını veriyordu!
ABD SALDIRISINA HAZIRLIK
Aslında TSK’nin 4 Temmuz 2003’ten sonra ABD’ye karşı nasıl konumlandığını anlatmaya bu emir bile yetmez. Çok daha önemlisi var.
İlker Başbuğ‘un kitabından özetle anlatalım:
Plan ve Harekat Daire Başkanı elinde bir mesajla, telaşla Genelkurmay 2. Başkanı Org. İlker Başbuğ‘un odasına girer. Mesajda Irak’ın kuzeyindeki bir timin baskına uğradığı haberi vardır. Çatışma devam etmektedir ve Tim hava desteği istemektedir.
Başbuğ hazır olunması emrini verir ama öncesinde Özel Kuvvetler Komutanı’nı arar. Komutanın bilgisi yoktur. Oysa Plan ve Harekat Daire Başkanı’nından önce onun haberi olmalıdır.
Mesele anlaşılır: İleri Hava Kontrolünün çektiği mesaj eğitim amaçlı bir tatbikat mesajıdır. Ancak mesajın sonuna yazılması gereken “tatbikat – tatbikat – tatbikat” notu düşülmemiştir! (s:43)
TSK ABD TEHDİDİNE KARŞI KONUMLANDI
Fakat burada bizim için asıl önemli olan şudur: Türk Ordusu, o dönemde tehdidi doğru algılamış ve o tehdide karşı tatbikat da yapmıştır!
Bu gerçek, Ergenekon tertiplerinin asıl mimarı olan ABD’nin neden TSK’yi hedef aldığını, neden onun en seçkin komutanlarını diz çöktürmeye çalıştığını göstermektedir.
Kuşkusuz bu şaşırtıcı değildir. Zira NATO müttefikliğine rağmen, ABD ile Türkiye’nin Ortadoğu’da çıkarlarının çatıştığı herkesin bildiği bir gerçektir. Ordular da ülkelerinin çıkarlarını savunmak zorundadır!
Durum, bundan sonra daha da keskinleşecektir!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
25 Ocak 2015
PKK, Kuzey Irak’ta kanton peşinde
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 25/01/2015
IŞİD’in 9 Haziran 2014’te Musul’u işgal etmesi sonrasında Irak’ın kuzeyinde çok önemli iki gelişme yaşandı:
1) Erbil yönetimi, Kerkük’ü üşgal etti.
2) IŞİD, Erbil yönetiminin Kürt Bölgesi’ne bağlamaya çalıştığı Türkmen ve diğer azınlık bölgelerine saldırdı.
Bu bölgelerden biri de Ezidilerin yaşadığı Sincar ya da diğer adıyla Şengal’di. Sincar’ı savunmak için önce peşmerge devreye girdi, onun başarısızlığı üzerine de ek olarak PKK bölgeyi savunmaya başladı.
Sonuçta bugün Sincar artık IŞİD’den temizlenmiş durumdadır ve Ezidiler de yavaş yavaş topraklarına dönmektedir.
Fakat artık yeni bir sorun vardır:
PKK-KDP ARASINDA KANTON KAVGASI
PKK, fırsattan yararlanarak, Ezidilerin yaşadığı Sincar’ı “kanton” ilan etmeye çalışıyor!
Bu gelişmeyi şu üç başlıkta incelememiz gerekmektedir:
1) Kürt örgütleri arasındaki rekabet açısından:
KDP, PKK’nin kanton hamlesine sert bir şekilde karşı çıktı. Bölgenin Irak toprağı olduğunu ve PKK’nin de Türkiye örgütü olduğunu söyleyen Irak Kürt Bölgesi Yönetimi yetkilileri, PKK’yi içişlerine karışmaması konusunda uyardı.
PKK, etkin olduğu Suriye’nin kuzeyinde KDP’ye neredeyse söz hakkı bile vermiyor. Bu nedenle Barzani, PKK’nin Irak’ın kuzeyinde söz sahibi olmasına izin vermemeye çalışacaktır.
Bu olaylar, bölge ülkelerinde hak talep eden, demokrasiyi bir araç olarak kullanan bu örgütlerin maskesini de düşürmektedir. Zira güç kazanan ve bölge kontrol eden bu örgütler, başkasına yaşam hakkı tanımamaktadır.
PKK’nin tarihi de aslında Türk devletiyle çatışmasından önce kimi Kürt örgütlere ama daha çok sosyalist örgütlere savaş açmasıyla başlamıştır. PKK, 70’lerin sonunda Güneydoğu’da kendisinden başka kimsenin olmaması için her türlü şiddet ve terörü uygulamıştır.
ABD PKK’Yİ GÜÇLENDİRİYOR
2) ABD’nin IŞİD stratejisi açısından:
PKK’nin Irak’ın kuzeyinde yaptığı bu hamle, ABD’nin PKK’ye IŞİD stratejisinde verdiği merkezi rolle doğrudan ilgilidir. PKK, kendisini bu süreçte müttefik ilan eden ve Suriye’nin kuzeyinde Kürt Koridoru planı için esas oyuncu olarak kullanmak isteyen ABD’nin kanatları altında palazlanmaktadır.
ABD için bu olağandır. Çünkü Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeyinden Doğu Akdeniz’e bağlanacaksa, burada esas oyuncu PKK olmak durumundadır.
ABD bu nedenle hem Kürtlerin Birliği’ni sağlamaya çalışıyor, hem de PKK’yi Kürt Koridoru için başat güç haline getirmeye çalışıyor.
IŞİD ÜZERİNDEN HARİTA ÇİZMEK
3) IŞİD’in yarattığı fırsatlar bakımından:
IŞİD’in Musul’u işgal etmesiyle başlayan süreç, hem KDP’ye hem de PKK’ye altın fırsatlar yarattı. PKK, yukarıda da belirttiğimiz gibi ABD’nin müttefiki haline gelerek siyasal rolünü artırdı.
KDP ise hem Kerkük’ü işgal etti, hem de bölgesindeki Türkmen ve diğer azınlık yerleşim yerlerinde etkin konuma yükseldi. Şöyle:
IŞİD, Musul’dan sonra ve Ayn El Arap’tan önce Erbil’e yöneldi. O süreçte ara bölgede kalan Türkmen yerleşim yerlerini darmadağın etti. Türkmenlerin bir bölümü tarihi yerleşim bölgelerini terketmek zorunda kaldı. Türkmenler dağıldıkça, yerleri KDP’nin egemenlik alanı olmaya başladı.
Bu noktada Irak Türkmen Cephesi (ITC) Başkanı Erşad Salihi‘nin şu sözleri oldukça önemli ve aydınlatıcıdır: “Terör örgütü IŞİD, Irak’a bir proje getirdi. IŞİD, Sünni, Şii ve Kürt bölgesini çizdi ama Türkmen bölgelerini haritadan sildi.” (rudaw.net, 16 Ocak 2015)
Bu köşede daha önce belirtmiştik: IŞİD bir sosis gibi Irak’ta Bağdat ile Erbil’in, Suriye’de Şam ile Türkiye’nin arasına girdi. ABD, IŞİD’i gerilettikçe, sosisten kalan boşluklar Kürt bölgelerine dönüştürülmeye çalışılacak. ABD’nin IŞİD stratejisi özetle budur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
24 Ocak 2015
AKP’nin ‘ne Esad, ne IŞİD’ pozisyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 24/01/2015
New York Times gazetesi, ABD’nin Suriye’de Esad‘lı çözüme yakınlaştığını yazdı. Peki bu haber-analiz doğru mu, yoksa Washington’daki iç çarpışmayı yansıtan ve ABD içindeki yönelimlerden birine işaret eden bir hamle mi?
Görüşümüzü bazı olgulara dayandırarak açıklayacağız ama önce bu haberin Türkiye’deki etkisini inceleyelim:
DAVUTOĞLU 3. SEÇENEK ARIYOR
“ABD’nin Esad‘lı çözüme yakınlaşttığı” iddiası karşısında Ankara’nın pozsiyonunun ne olacağını, ilk olarak İngiltere’de bulunan Başbakan Ahmet Davutoğlu açıkladı.
Davutoğlu, Suriye’de Esad ile mi yoksa IŞİD ile mi devam edileceğinin sorulamayacağını belirtti: “Ortadoğu’daki halklar, ülkeler ya otokratik liderlerle ya da teröristlerle devam edecek. Bu iki seçenek çok büyük tehdit. Acil bir şekilde üçüncü seçeneği ortaya çıkarmamamız, güçlendirmemiz gerekmekte.” (El Cezire Türk, 21 Ocak 2015)
Peki nedir o üçüncü seçenek? Demokratik sistemler, yönetimler!
Davutoğlu‘nun demokratik yönetim dediğinin İhvan diktatörlüğü olduğunu biliyoruz. Zira Esad, 4 yıl önce AKP’nin istediği gibi iktidarı İhvan ile yaplaşsaydı, Erdoğan‘ın kardeşi kalmaya devam edeekti!
DIŞİŞLERİ: POZİSYONUMUZDA DEĞİŞİKLİK YOK
Davutoğlu‘nun açıklamasından sonra, bir başka açıklama da Dışişleri Bakanlığı’ndan geldi. Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç, ABD’nin Esad‘lı çözüme yaklaştığı haberinin sorulması üzerine “Suriye’de pozisyonumuzda değişiklik yok” dedi. (hurriyet.com.tr, 22 Ocak 2015)
Uzatmadan belirtelim: AKP Hükümeti’nin Suriye’de Esad karşıtlığında ısrar etmesi, bu konudaki pozisyonunda bir değişikliğe gitmemesi, sadece siyasi bir körlük değil, aynı zamanda ilan ettikleri “stratejik derinlikte” dip altı yaptıklarının resmidir!
Ancak dip altı yapanlar, Suriye’deki tablonun mimarı olan Erdoğan ve Davutoğlu ikilisidir! AKP içinde bu düşmanlık merkezli dış politikaya itiraz eden bir kesimin olduğunu biliyoruz. Geçen ay Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘ın Suriye ve Mısır ile yaşanan soğukluğun süratle giderilmesi gerektiğini açıklaması ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu‘nun “Suriye’de yeni ve kapsayıcı bir hükümetin olması konusunda bazı detaylarda farklı görüşlerimiz olsa da, İran’la aynı düşünüyoruz” demesi, AKP içindeki o eğilime işaret etmektedir.
ÖNCE IŞİD Mİ, ESAD MI?
Tıpkı Türkiye’deki gibi ABD’de de Suriye ve daha genel olarak Ortadoğu konusunda iki farklı eğilim var. Bu iki eğilimin ne düzeyde çarpıştığını, zaman zaman bu köşede inceliyoruz.
New York Times‘in “ABD’nin Suriye’de Esad‘lı çözüme yaklaşığı” haber-analizi de, bize göre bu kapsamdadır. Ve kuşkusuz ABD’nin güç erozyonundan kaynaklı zorunlu pozisyonunun bir yansımasıdır. Şundan:
ABD, Türkiye-Katar-Suudi Arabistan üçlüsüne dayanarak Suriye rejimini 4 yılda yıkamadı. Suriye’ye doğrudan açık savaş da ilan edemedi. Uluslararası platformda Rusya’yı, sahada ise hem Rusya’yı hem de İran’ı aşamadı. Dahası Rusya’nın Cenevre girişimine bile razı olmak zorunda kaldı.
IŞİD’in 9 Haziran 2014’te Musul’u işgal etmesi ise ABD’ye yeni bir hamle yapma fırsatı doğurdu. Özetle ABD havadan, peşmerge ve Suriyeli mıhalifler ise karadan IŞİD’e karşı savaşacak; Türkiye ise sınırını ve üslerini açarak, koalisyona her türlü lojistik katkıyı sunacaktı.
ABD, Rusya ve İran’ı da dikkate alarak, bu stratejisinin merkezine IŞİD’le mücadeleyi koydu. Pentagon sözcüsü John Kirby‘nin çeşitli zamanlarda açıkladığı gibi Washington için hedef önce IŞİD, sonra Esad’dı!
AKP Hükümeti ise Esad karşıtlığını dış politikasının merkezine oturttuğu ve kendisine bir esneklik payı bırakmadığı için bu pozisyondan dönemedi. Bu nedenle ABD’yle yürüttüğü IŞİD stratejisi müzakerelerinde hep “IŞİD’le birlikte Esad’ın da hedef alınmasını” şart koştu.
Eğit-Donat da dahil süren pazarlıklarda mesele bu noktada düğümlendi. Ancak Dışişleri Bakanlığı kaynaklarına göre bu düğüm şöyle çözülecek: Eğitilip donatılacak muhaliflerin kime karşı savaşacağı, imzalanacak mutabakat muhtırasına yazılmayacak!
Böylece Ankara, Washignton’un IŞİD stratejisine tamamen çıpalanmış olacak!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
23 Ocak 2015
AKP sürekli ‘ihanet şebekesi’ mi üretiyor?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 23/01/2015
Adı yolsuzluğa karışmış 4 eski bakan Yüce Divan’a yollanamadı. Kuşkusuz bunda Erdoğan‘ın özel bir gayreti var. Erdoğan “yolsuzluk operasyonu” doğrudan kendisini hedef aldığı için, soruşturma komisyonunun kimlerden oluşacağından, oylamanın tarihine kadar konunun her ayrıntısıyla özel olarak ilgilendi.
İşte Erdoğan‘ın bu gayretine rağmen, AKP’nin 48 fire vermesi, durumu daha da önemli hale getirmektedir. Kuşkusuz firelerin TBMM’de iyi bir grup kuracak sayıya ulaşması, AKP’deki çatlağa da işaret etmektedir. Fakat bizim asıl üzerinde durmak istediğimiz konu başka.
TAYYAR HAİN AVINDA
AKP milletvekili Şamil Tayyar, oylamanın yapıldığı önceki gece, canlı yayında o 48 AKP’liyi “içimizdeki ihanet şebekesi” diye niteledi ve iki günde hepsini tek tek saptayacaklarını ilan etti!
Kuşkusuz Tayyar‘ın nitelemesi, daha önce de milletvekillerinin yüzlerine baka baka “içinizde paralel yapıya inanmayanlar var” diyen Erdoğan‘ın tehditleriyle de uyumludur.
Aslında şöyle kabaca tarihine baktığınızda, AKP’nin sürekli “ihanet şebekesi” ürettiğini görürsünüz: Örneğin AKP’nin dört kurucu sütununan biri olan Abdüllatif Şener de haindi, Erdoğan‘ın özel davetiyle AKP’de milletvekili olan Hakan Şükür de… Örneğin AKP’nin ilk yıllarında süspansiyon görevi gören milliyetçi muhafazakarlar da haindi, AKP’nin tam iktidar olabilmesi için engel görülen kuvvetlere özel operasyonlar yapan Cemaat de…
Yani AKP 13 yılda sürekli bir “ihanet şebekesi” üretmişti! Peki neden?
ERDOĞAN’IN POLİS REJİMİ İHTİYACI
AKP bir koalisyon olarak kuruldu; tarikat ve cemaatlerin koalisyonuydu… Hatta ilk kabinede herhangi bir tarikat ya da cemaatle bağı olmayan sadece tek bir Bakan vardı!
Zamanla koalisyon çatırdamaya başladı. İktidarın nimetleri, tarikatlar ve cemaatler arası rekabeti artırdı, pastadan daha çok pay alma kavgası ortaya çıkmaya başladı. Öte yandan bu tür bağları olmayan kimi AKP’liler ile AKP’ye Batı adına destek veren liberaller de zamanla Erdoğan merkezli yapıyla ters düşmeye başladılar.
Neticede Erdoğan, zaman içinde güç biriktirdikçe, o gücü koalisyon ortaklarıyla paylaşmamaya başladı ve adım adım tek adamlığa gitti. Ancak her tek adamlıkta olduğu gibi Erdoğan’ın tek adamlığı da aslında bir yalnızlıktı.
Dünyada tek adam olmuş hemen her siyasi liderde görülen hastalıklar Erdoğan’da da başladı: Güvensizlik! Erdoğan‘ın özellikle son dönemde devleti MİT’e bağlama girişimi de, bir polis rejimi inşa ediyor oluşu da, AKP’yi kontrol edebilmek adına cumhurbaşkanlığı katında gölge kabine kurması da bu nedenledir.
Benzerini Abdülhamit de kurmuştu: Jurnalcisini başka jurnalcilerle izlemişti!
AK-REJİM GÜVENLİK SORUNUDUR
Tam bu noktada anımsatalım: Erdoğan, 17-25 Aralık sonrası ortalığa saçılan dinlemelerle ilgili olarak birara sık sık “cumhurbaşkanımızı da (Gül) dinlemişler” diyordu. Ancak Gül’ün tapeleri hiç ortaya çıkmadı. Hatta bu durum, Erdoğan‘ın Gül‘e şantajı diye de yorumlandı.
Önceki gün F Tipi’nin dinleme üssüne yapılan baskında Erdoğan dahil pek çok yetkilinin dinlendiği kesinlik kazandı. Ama dinlenenler arasında Gül‘ün adı yoktu! Peki Erdoğan o süreçte Gül’ün dinlendiğini nereden çıkarmıştı?
1) Aslında kaset yoktu ve Erdoğan var diyerek o süreçte Gül‘ü tarafsızlaştırmak istemişti.
2) Aslında bir kaset vardı ancak bu kasetin rejisörü diğerlerinden farklı olarak F Tipi yapı değildi!
Elbette yanıtı bir gün ortaya çıkacaktır, zira bu konu sadece Gül‘ü değil, hepimizi ilgilendirmektedir. Şundan:
AKP Hükümeti bir yıldır F Tipi yapının üzerine giderken çeşitli kasetleri, dinlemeleri ve tapeleri bulmaktadır. Hatta 360 bin kişiyi kapsayan türden bu dinlemelerin varlığı, bazı isimler açıklanarak gazetelere de yansımıştır.
Peki ya sonra? Yani AKP Hükümeti kanuna uygun olarak tek tek o 360 bin kişiyi haberdar etti mi? Suç unsuru taşımayan o kasetleri, o tapeleri imha etti mi?
Yoksa tıpkı daha önce siyasi hedeflerini tasfiyede kullandığı gibi yine o kasetleri kendi çıkarı için kullanmak üzere arşivliyor mu?
Asıl mesele buradadır ve birbirlerini kolayca “ihanet şebekesi” kurmakla suçlayan AKP’lilerin varlığı işte bu noktada hayatımız için bir güvenlik sorunu yaratmaktadır!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
22 Ocak 2015
Hrant Dink neden öldürüldü?
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 22/01/2015
Hrant Dink, bu yıl “1915’ten Hrant’a soykırım sürüyor” pankartıyla anıldı. “Hrant’ın dostları”na göre, onun ölümü de bir soykırımdı!
Hrant Dink’in öldürülmesini de “soykırım” diye değerlendirmek, açık söyleyelim, Türk düşmanlığından başka bir şey değildir!
Öte yandan “Hrant’ın dostları”nın 8 yıldır onu öldürenin Ergenekon örgütü olduğunda ısrar etmesi, tüm kanıtlara rağmen gerçek failleri görmemesi, sadece bir körlük değil ama düşmanlık gözlüğü takıyor olmalarındandır!
Hrant Dink‘i ilk günden beri F Tipi yapının katletdiğini söylüyoruz. Bugün artık daha net anlaşılmaya, mahkemelerde kanıtlanmaya başladı.
Peki neden öldürüldü Hrant Dink? Özetleyelim: Emperyalizmin hedefi milli devlettir! Milli devlet sadece tankla topla değil, öncesinde “tarihinin hakkından gelmek” çabasıyla hedef alınır. Milleti milliyetlere parçalama hedefli Açılım’larla Türk milleti, Türk milliyetine, Kürt milliyetine, Ermeni milliyetine ayrıştırılır. Milliyetler birbirine düşmanlaştırılır. Bunun için de tarihin içinden acılar çıkarılır, büyütülür, kullanılır.
Emperyalizm, tüm bunları gerçekleştirebilmek için de, engel olacak kuvvetleri öncesinde tasfiye etmeye ve etkisizleştirmeye çalışır. Ergenekon tertipleri işte bu engelleri tasfiye etme operasyonuydu.
HRANT DİNK: İLAÇ BİZİZ
Hrant Dink bu emperyalist tezgahı Türkiye’de en iyi okuyabilen insanların başında geliyordu. Çünkü gerçek bir solcuydu ve emperyalizme her koşulda karşıydı! Ermeni meselesinin de Kürt meselesinin de emperyalizmin çıkarları için kullanılmasına cepheden karşı çıkıyor, birlik ve kardeşlik temelli çözümler istiyordu. Örneğin bir röportajında batının bu meseleyi kurcalamasına karşı çıkmış ve “ilaç biziz” diye haykırmıştı:
“Hasta iki toplumuz biz, Türkler ve Ermeniler. Ermeniler büyük bir travma yaşıyor, Türklere yönelik. Türkler de Ermenilere yönelik büyük bir paranoya yaşıyor. İkimiz de klinik vakalarız. Kim tedavi edecek bizi? Fransız senatosunun kararı mı, Amerikan senatosunun kararı mı? Kim verecek reçeteyi? Kim bizim doktorumuz? Ermeniler, Türklerin doktoru, Türkler de Ermenilerin doktoru. Bunun dışında ilaç, hekim yok! Diyalog tek reçete! Bunun dışında bir çözüm yok, yok, yok!”
“Diasporaya sesleniyorum, 1915’e takılıp kalmayın, kendinizi 1915’e bağlamayın, kendinizi dünyadaki insanların soykırımı kabul edip etmemesine zincirlemeyin. Bu tarihsel bir acı mıdır? Biz yaşadık. Biz Anadolu insanıyız, acıyı onurla sırtlayıp taşırız; yaygara yapmadan, patırtıya vermeden acıyı sırtlar taşırsınız!”
“Dünyaya diyorum ki, ‘senin Ermeni soykırımını tanımış olman ya da tanımamış olman, benim için beş para etmez. Ermeniler Türkleri öldürmediler mi? Öldürdüler. 1918’li yıllarda Ruslar yukardan tekrar gelirlerken, intikam dediğimiz kavram neyse, lanet ediyorum o kavrama zaten, oldu bunlar.”
“Türklere diyorum ki, ‘Ermeniler niye bu kadar çok ısrar ediyor’ diye, bu sorunun üzerinde durun. Biraz bunun üzerine empti yapın. O zaman belki bunların o duruşu üzerinde biraz onur göreceksiniz. Ermenilere de diyorum ki, Türklerin ‘hayır bu bir soykırım değildir’ sözünün üzerinde de bir onur görmeye çalışın. Nedir o onurlu duruş? Bir Türk olarak ben soykırıma karşıyım, ırkçılığa karşıyım, benim atalarım böyle bir şey yapamaz, çünkü ben yapmam!”
HRANT DİNK’TEN KÜRTLERE UYARI
Hrant Dink‘in ölümünü ayrılıkçılıklarına malzeme yapan “dostları”, onun 25 Nisan 2006’da, Malatya İşadamları Derneği’nde yaptığı şu konuşmayı da bu 8 yılda hep perdelemişlerdir:
“Geçmişte İngilizlerin, Fransızların, Rusların, Almanların şu topraklar üzerinde oynamış oldukları rol neyse, bugün aynen tekrarlanıyor. Geçmişte Ermeni halkı onlara güvendi, kendilerini Osmanlı’nın zulmünden kurtaracak sandı. Ama yanıldı. Çünkü onlar geldiler, kendi hesaplarını yaptılar. Çekip gittiler ve burada kardeşi kardeşle kan içerisinde bıraktılar.”
“Bugün Kürtlerin yaşadığı aynı şey. Amerika geldi Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti oluşturmak üzere. Kürt kardeşlerimiz için orası bir çekim alanı mı oldu? Ümit mi oldu? Bu çok tehlikeli bir gidiş. Amerika bu. Gelir, o kendi hesabını yapar, işine bakar, işi bittiğinde de çeker gider. Ondan sonra da burada tekrar insanları burada kendi didişmesi içinde bırakır.”
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
21 Ocak 2015
Baykal kasetinin dersleri
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 21/01/2015
Baykal kaseti, AKP ile Cemaat’in kumpastaki rol bölüşümünü ortaya koyabilecek önemli düğümlerden biridir. O nedenle çözülmesi gerekmektedir.
Eski Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun‘un Kırmızı Kedi Yayınevi‘nden çıkan “İn” isimli kitabı, bu düğümün çözülmesini sağlayacak ipuçları içeriyor.
KASETİ BAYKAL’A KİM GÖTÜRDÜ
Baykal, kendisini CHP Genel Başkanlığı koltuğundan düşüren o kasetin failinin Pensilvanya olmadığını savunmuştu hep. Böyle düşünmesinin iki nedeni vardı:
1) Erdoğan kaseti dilinden düşürmüyordu; eline her mikrofonu aldığında Baykal‘ı ahlaksızlıkla suçluyordu, “beline hakim olamadın” diyordu.
2) Kaset, yayınlanmadan önce F Tipi yapı tarafından Baykal‘a ulaştırılmış ve adres şaşırtılmıştı!
Sabri Uzun bu noktada önemli bir katkı yapıyor ve Baykal‘a kaseti ilk olarak Cemaat’in polislerinin değil, bir gazetecinin götürdüğünü yazıyor. Uzun, Cemaat’in böyle durumlarda polis kullanmadığını belirtiyor.
UZUN: BAYKAL KASETİ ERDOĞAN’A KUMPAS
Kaset aynı zamanda Erdoğan‘a da götürülmüş, ona da izletilmişti. Zaten Kılıçdaroğlu, Erdoğan‘ın o kaseti izlerken çekilmiş görüntülerini izlemişti!
Uzun bu konuda şunu söylüyor: “Tayyip Erdoğan‘a götüren, Cemaat’in Emniyet imamlarından biri. Görüntüleri bilgisayarla götürüyorlar. Bilgisayar başında izlerken hem aletin kamerasından hem de ‘kravat kamera’ yöntemiyle değişik açılardan görüntülerini kaydediyorlar. Sonra bu görüntüleri de servis ediyorlar. Yani bu kasetle hem Deniz Baykal’a hem de Tayyip Erdoğan’a kumpas kurulmuş oluyor.”
Burası sorunlu bir nokta. Zira bu nasıl hem Baykal‘a hem de Erdoğan‘a kurulan bir kumpasmış ki, birinin neredeyse siyasi hayatını bitiriyor ama diğerinin önünü açıyor! 7 Mayıs 2010’da servis edilen o kaset, birkaç ay sonraki 12 Eylül 2010 referandumunu bile etkilemişti!
ERDOĞAN MİT’İ GÖREVLENDİRMEDİ
Deniz Baykal‘ın o kasetle ilgili Pensilvanya’yı aklamaya çalışması ne kadar yanlışsa, kasetin Baykal’ın yanısıra Erdoğan‘a da kumpas olduğunu iddia etmek de o kadar yanlıştır.
Kaldı ki Erdoğan sadece o kasetten faydalanmakla kalmamış, kasetin failinin bulunmasını da istememiştir! Yoksa devletin gücü ve olanakları o kaset işini çok kısa bir sürede aydınlatabilirdi. Nitekim, öyle söylemesine rağmen, geçen zaman içinde Erdoğan‘ın MİT’i bu konuda hiç görevlendirmediği de ortaya çıkmıştır.
Öte yandan Baykal‘ın Uzun‘un ortaya koyduğu somut verileri elinin tersiyle itmesi ve “bunlar boş laflar” diye yorumlaması da yeni bir yanlıştır. Hanefi Avcı‘nın da Sabri Uzun‘un da işaret ettiği noktalar üzerinden gidilmelidir!
KASETLİ SİYASETİN ÖNÜNÜ AÇTI
AKP ve F Tipi örgüt, tüm tertip ve kumpaslarda olduğu gibi, Baykal kaseti olayında da suç ortağıdır. Tamam, kaseti çeken, servis eden F Tipi örgüttür ama kasetin rantından faydalanan, kasetin faillerine siyasi kalkan olan da AKP’dir!
Erdoğan o gün kaseti kendisine getiren Emniyet imamını görevden almadı! Kaseti kırıp atmadı! İnternette yayınlanmasını, tüm Türkiye haberdar olana kadar engellemedi! Tersine miting meydanlarında o kaseti diline doladı!
O gün bunları yapan Erdoğan, aynı zamanda “kasetli siyaset” yapılabilmesinin önünü açmış oldu! (Bu arada F Tipi’nin o dönemde yaptığı dinlemeler AK-Medya’da her gün haber oluyor. Peki o dinleme kayıtları ve tapeleri imha ediliyor mu?)
BAYKAL DİRENMELİYDİ
Erdoğan kadar olmasa da kasetten yararlanan bir başka isim de Kemal Kılıçdaroğlu olmuştur! Kılıçdaroğlu o kaset sayesinde Atatürk‘ün koltuğuna oturabilmiş ve o kaset sayesinde CHP’yi adım adım dönüştürebilmiştir!
Akşam “aday değilim” deyip, sabah aday olarak uyanan Kılıçdaroğlu‘nun tavrı sorgulanmalıdır.
Fakat bize göre asıl suçlu Baykal‘dır! Baykal o gün “kasetli siyaset” şantajına boyun eğmeyip direnmeliydi. İstifa etmemeliydi. Baykal direnseydi, 12 MHP’liyi tasfiye eden kasetler de siyaseti biçimlendirememiş olacaktı!
Türk siyasetinin kasetten çıkaracağı en önemli ders, bize göre budur!
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
20 Ocak 2015
Türk-Rus ittifakı
Posted by Mehmet Ali Güller in Aydınlık Gazetesi Yazıları, Politika Yazıları on 20/01/2015
Aydınlık‘ta okudunuz: Rusya Devlet Başkanı Vlademir Putin‘in sözcüsü Sergey Markov, Türkiye ve Rusya’nın yeni bir modelde birleşmesi gerektiğini savundu. (Aydınlık, 12 Ocak 2015)
Antalya’daki 3. Türk-Rus Entelektüeller Buluşması’na katılan Markov, Türkiye’nin AB’ye değil, Avrasya Birliği’ne katılarak güçleneceğini savundu. Markov‘un dikkat çektiği konulardan biri de, çatışmaya açık sorunlu bölge olan Kafkasların da Avrasya Birliği’nde yer alması gerektiğiydi.
MARKOV 9 YIL ÖNCE VURGULAMIŞTI
Aydınlık yazarı Cüneyt Akalın anımsattı. Sergey Markov 2006’da da Türkiye’ye gelmişti ve 11-12 Eylül günlerinde İstanbul’daki Uluslararası Güvenlik Konferansı’nda konuşmuştu.
Haftalık Aydınlık Dergisi, Markov‘un açıklamalarına o zaman da dikkat çekmişti: “Rusya Türkiye ilişkilerini değerlendiren Markov, Türkiye’nin 60 yıldır ABD ile siyasal ittifak içinde olduğunu bildiklerini ama son zamanlarda bir şeylerin değişmekte olduğunu gözlediklerini sözlerine ekledi. ABD’nin Türkiye’nin sorunlarını çözmediğini, tersine yeni sorunlar yarattığını belirten Markov, sözü AB’ye getirdi. ‘Türkiye AB’ye girmek istiyor ama sorunu çözemedi. Çünkü AB yoksul ve sorunlu ülke istemiyor’ diyen Markov, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde pek çok soru işareti bulunduğuna dikkat çekti. Markov Türkiye’nin bir geçiş döneminden geçtiğini, siyaseten ABD’ye, ekonomik olarak ise komşularına (Rusya vd.) yakın olduğunu, bu durumun Türkiye’yi yeni bir mecraya ittiğini belirtti.”
2006 yılı, kuşkusuz AKP Hükümeti’nin hâlâ Türkiye’deki kimi kesimleri AB’ye tam üyelik masalıyla oyalayabildiği yıllardı. Markov‘un yeni bir siyasal yönelime işaret etmesi o bakımdan da önemliydi.
İŞBİRLİĞİNİN BAZI KAZANIMLARI
Bugün Türk-Rus ilişkilerini geliştirebilmenin zemini, Batıcı bir hükümetin varlığına rağmen, düne göre daha sağlamdır. Dahası, Türk-Rus işbirliği, Türkiye’nin önündeki güvenlik problemleri nedeniyle hayatidir. Şundan:
1) Rusya’nın merkezinde yer aldığı ve Kazakistan, Belarus, Ermenistan’ın üye olduğu, Kırgızistan’ın da yakında üye olacağı Avrasya Ekonomik Birliği, ABD ile AB arasında yapılmaya çalışılan ve Türkiye’nin dışarıda bırakılacağı görülen Serbest Ticaret Anlaşması nedeniyle özel önem kazanmıştır.
Ermenistan’ın bu birlik içinde yer alması ve Türk-Rus işbirliğinin gelişmesi, hem Ermeni soykırımı yalanını ABD’nin elinden almakta, hem de Kafkaslardaki Azeri-Ermeni sorununa barışçı bir çözüm bulmakta yararlı olacaktır.
2) Rusya’nın Çin’le birlikte merkezinde yer aldığı Şangay İşbirliği Örgütü, Türkiye açısından bir çekim merkezi olma özelliklerine sahiptir. Bir kere en başta 5 Türki Cumhuriyet bu örgütün üyesidir.
Öte yandan, Türkiye’nin gözlemci ve diyalog ortağı gibi sıfatlardan sonra bu örgüte tam üye olması, ticaretin yeni merkezi olan Asya-Pasifik’e avantajlarla ulaşması anlamına gelecektir.
KOMŞULARLA DOSTLUK GETİRECEK
3) Daha önemlisi, Türk-Rus işbirliğini geliştirme hedefi, AKP Hükümeti’nin komşularla düşmanlık politikasını önce frenleyecek ve sonra da bitirecektir. Zira Rusya, başta Suriye konusunda olmak üzere, bölgedeki sorunlarda ABD’ye karşı bölge ülkeleriyle birlikte davranmaktadır.
4) Diğer yandan Türk-Rus işbirliği büyük ekonomik çıkarlarla doludur. Örneğin Türkiye, Rus, Türkmen, Azeri ve Hazar enerji havzalarından daha rahat faydalanacaktır. Dahası, ABD’nin dayattığı boru hatlarına bekçi olmak yerine bu kez Doğu-Batı arasında söz sahibi bir enerji koridoru olacaktır.
5) Türkiye’nin önündeki Batı Asya Birliği (İran, Irak, Suriye ve KKTC) modeliyle birlikte düşünülürse, çok geniş bir coğrafyada, çok büyük bir itttifak yaratacaktır.
100 YIL SONRA
Geçen yüzyılın başında Türk-Rus işbirliği yeni bir çağ başlattı. Ruslar, Lenin‘in önderliğinde ilk Sosyalist Devrim’i yaptı. Türkler de Mustafa Kemal‘in önderliğinde emperyalizme karşı ilk Kurtuluş Savaşı’nı verdi ve kazandı.
Sadeleştirerek özetleyelim: ÇanakkaleZaferi olmasa Bolşevik Devrimi olmayacaktı, Bolşevik Devrimi olmasa, Kurtuluş Savaşı daha zor kazanılacaktı.
100 yıl sonra, bu yüzyılın başında, yine aynı ağırlıkta siyasal etkiyi sağlayacak bir ittifak seçeneğiyle karşı karşıyayız. Türkiye’yi kimin yönettiğinden bağımsız olarak, bu modele doğru yönelmekteyiz.
Mehmet Ali Güller
Aydınlık Gazetesi
19 Ocak 2015