Archive for category Cumhuriyet Gazetesi

Kullanışlı paranoya: darbe

Bir haftadır yoğun bir kampanya var: “Kemalistler/Avrasyacılar darbe yapacak” diye…

Bu kampanyayı yürütenlere göre darbenin işareti ne peki? RAND raporu, Kemal Kılıçdaroğlu ve İlker Başbuğ üçgeni! Buna son olarak Abdullah Gül’ün açıklamalarını da ekleyip “muhteşem kare”ye dönüştürdüler!

Peki, bu kampanyanın sahibi kim, hedefi ne? İnceleyelim:

Bahçeli’nin dikkat çeken mesajı

Öncelikle belirtelim: RAND’ın raporunu (öncesinde yazan varsa düzeltiriz) 17 Ocak’ta Odatv’de Nejat Eslen, 20 Ocak’ta da Cumhuriyet’te ben ve Yeniçağ’da Arslan Bulut yazdı. Üçümüz de raporu Türkiye’ye yönelik tehdit olarak yorumladık özetle. Sonrasında da tek tük yazan oldu ama geçen hafta başlatılan bu kampanyaya kadar RAND raporu gündem olmadı!

Diğer yandan İlker Başbuğ’un 26 Haziran 2009’da çıkan o yasaya işaret ettiği 28 Ocak tarihli tv konuşması da yeni değildi. Başbuğ o yasaya defalarca işaret etmişti tv programlarında, söyleşilerinde. Dahası Kırmızı Kedi Yayınevi’nin geçen yıl yayımladığı Ergenekon’dan Çıkış kitabında da yazdı. Fakat hiç gündem olmadı.

Aslında bu sefer de olmayacaktı. Konuşmasından bir hafta sonra, 5 Şubat’ta Erdoğan hedef almasa ve AKP milletvekillerini İlker Başbuğ’a dava açmaya çağırmasa, konuşma öncekiler gibi üstünde pek durulmadan unutulup gidecekti.

Gelelim Kılıçdaroğlu’nun “siyasi ayak” açıklamasına. Bu da yeni değil. Kılıçdaroğlu dönem dönem “hani siyasi ayak” diyor zaten. Bu kez dile getirmesi de, danışmanı ve bir belediye başkanı üzerinden yapılan CHP-FETÖ ilişkisi göndermelerine yanıt nedeniyleydi. Yani AKP’ye “asıl siz FETÖ’yle ilişkilisiniz” demeye getiriyordu.

Zaten “siyasi ayak” tartışması bu kez Kılıçdaroğlu’nun çıkışıyla değil, Devlet Bahçeli tarafından dile getirilmişti. Bahçeli 17 Ocak 2020’de şöyle bir çıkış yaptı: “Ben diyorum ki, siyasi ayak kim ise çıkarılsın. Herkes diyor ki, partilerde kim var? Herkes kimi biliyorsa söylesin. Ben kimsenin adını vermiyorum. Bizdekileri biliyordum hadi güle güle dedim. Böyle bir konseyin askeri kanadı belli, Silivri ve Sincan’da. Peki siyasi kanadı nerede? Bunları bulun diyoruz. Bulamıyorlarsa bize yetki versinler biz buluruz bunları.”

Ki asıl üzerinde durulması gereken Bahçeli’nin Erdoğan’a yönelik bu mesajıydı: Bunun güvenlik bürokrasisinde son dönemde tasfiye edilen milliyetçilerle bir ilgisi olup olmadığıydı. Ancak üzerinde durulmadı!

Kampanya ağırlıklı AKP medyasında

Tüm bu kronolojiyi ve gündeme nasıl taşındığı gerçeğini yok sayarak; yani RAND raporunun AKP medyası tarafından sonradan gündem yapıldığını, Başbuğ’un açıklamasının Erdoğan’ın konu etmesiyle gündem olduğunu ve Kılıçdaroğlu’ndan önce “siyasi ayak” tartışmasını Bahçeli’nin başlattığını es geçip; “RAND, Başbuğ, Kılıçdaroğlu; bunlar tesadüf olamaz, darbe işareti verildi” diye söylenmek, komplo teorisi üretmekten başka bir şey değildir!

Üstelik tuhaf bir şekilde “darbe olacak” yazıları AKP medyasında yazılıyor; ardından da AKP sözcüleri tarafından “darbe olabilme” ihtimaline meydan okunuyor!

Bir nevi “darbe olacak” söylentisi, yararlı paranoyaya dönüştürülüyor. Şöyle:

Darbe paranoyasından yararlananlar

1. İktidar darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: Ekonomik krizden yanlış dış politikaya uzanan konular nedeniyle, son anketler de gösteriyor ki, AKP’nin oyu düşüyor. Kamuoyu darbeyle korkutularak iniş frenlenmeye çalışılıyor.

2. FETÖ’cüler darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar sana darbe yapacak” diyerek Erdoğan’ı yeniden Ergenekonculara operasyon yapmaya kışkırtıyorlar.

3. AKP medyasında yazan “eski FETÖ’cüler” darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Darbe olacak” diyerek saray nezdindeki etkilerini diğer gruplara karşı artırmaya çalışıyorlar.

4. Bahçeli ekibi darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar sana darbe yapacak” diyerek, Erdoğan’ı Doğu Perinçek’e karşı kışkırtıyor.

5. ABD darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar darbe yapacak” diyerek, Türkiye’yi Atlantik eksenine çapalamaya çalışıyor.

6. Pentagon darbeyi kullanışlı paranoyaya dönüştürüyor: “Kemalistler/Avrasyacılar darbe yapacak” diyerek, TSK içinde fitne fesat çıkarmaya ve NATO’cuları desteklemeye çalışıyor.

Kısacası bir darbe olacak paranoyası yaratarak, bundan siyaseten nemalanmaya çalışıyor pek çok kesim. (Meselenin bir de dış politika – iç politika uyum zorunluluğu boyutu var ki, bunu ayrıca başka bir makalede ele alırız.)

Kemalistler darbeyi önledi!

Fakat önemle belirtelim: Kemalist darbe yapmaz! 12 Mart’ta, 12 Eylül’de Kemalistler darbe yapmadı; tersine “Atatürkçü maskeli” NATO’cular tarafından ordudan büyük bölümü tasfiye edildi.

15 Temmuz’da da FETÖ’ye TSK içinde direnenler Kemalist subaylardı. Gerçekte darbeyi bastıranlar da onlar oldu; FETÖ tankları egzoza atlet sokulmasıyla değil, Kemalist subayların tanklarıyla durduruldu!

Ve AKP-FETÖ işbirliğiyle ordudan tasfiye edilen emekli subayların o gece beylik tabancalarıyla sokağa çıkıp FETÖ’ye silahla direnmesiyle darbe engellendi!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Şubat 2020

3 Yorum

İdlib krizi nasıl çözülür?

Türkiye ile Rusya’yı, Türk ordusu ile Suriye ordusunu karşı karşıya getiren ve ABD-İsrail ikilisinin büyük memnuniyet duyduğu İdlib krizinin nasıl çözüleceği, Astana Platformu’nun geleceğinden Türk-Amerikan ilişkilerine kadar pek çok konuyu etkileyecek.

AKP’den ABD’ye yapılan çağrılara ve kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan “yeniden Amerikancılığa” ve hepsinden önemlisi AKP ve MHP saflarında Suriye ile doğrudan savaş çığırtkanlığı yapılmasına rağmen, Ankara’nın Moskova’yla hareket etme yolunu koruyarak bir “yeni çözüme” razı olma olasılığı hâlâ yüksek…

Üstelik Erdoğan’ın konuşmalarına hâkim olmaya başlayan tona rağmen…

Erdoğan’ın “çözümü”

Erdoğan, İdlib krizine “çözümünün” ne olduğunu önceki gün açıkladı: “İdlib’deki çözüm, rejimin saldırganlığının bir an önce durdurulması ve daha önce varılan anlaşmalardaki sınırlara çekilmesidir.”

Açık ki bu bir çözüm değil, eski “çözümsüzlüğe” dönüştür.

Zira son kriz tam da “Soçi Mutabakatı’nın gereği yapılmıyor” diyerek Rusya desteğinde Suriye ordusunun o gereği yerine getirmeye başlaması nedeniyle çıktı.

Zira 17 Eylül 2018 tarihli Soçi Mutabakatı’nın 3. maddesine göre 15-20 km’lik silahsızlandırma bölgesi kurulacak, 6. maddeye göre 10 Ekim 2018’e kadar ağır silahlar, 5. maddeye göre de 10 Ekim 2018’e kadar radikal terörist gruplar bu silahsızlandırma bölgesinden çıkarılacaktı. 8. maddeye göre de M4 ve M5 otoyolu, 31 Aralık 2018’e kadar trafiğe açılacaktı.

Ancak bunlar yapılmadı. Tersine İdlib “radikal terörist” Nusra’dan (HTŞ) temizlenecekken, Nusra/HTŞ İdlib’de kontrol ettiği alanı büyüttü. Rusya Genelkurmay Başkanlığı bu gelişmeye dikkat çeken bir rapor açıkladı: “İdlib’de El Nusra güç topluyor, bölgenin yüzde 99’u onların kontrolünde” (26.4.2019).

Bu rapor üzerine önce Putin’in Suriye Temsilcisi Lavrentyev “Türkiye’nin İdlib’de kontrolü kaybetmesi hayal kırıklığına yol açtı” (26.04.2019) dedi, ardından da Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, “Rusya’nın İdlib’deki Nusra varlığını kabullenmeyeceğini” ilan etti (29.04.2019)

Ve Moksova, 2019’un Mayıs ayından itibaren, Soçi Mutabakatı’nın hedeflerinin gerçekleşebilmesi için zaman zaman Suriye ordusuna yeşil ışık yaktı. O tarihten bu yana süreç büyük kazaya yol açmadan iki ileri bir geri şeklinde götürüldü, ta ki bu yılın başında ortaya çıkan son krize kadar…

“Rejim yıkma” hayaline sarılma hatası

Hal böyleyken Erdoğan’ın çözümü Suriye ordusunun eski sınıra çekilmeye bağlaması, krize çözüm getirmez, eski çözümsüzlüğün sürdürülmesi anlamına gelir ki Moskova artık bunun mümkün olmadığını ve siyasi çözüme geçebilmek için “radikal teröristlerin” temizlenmesi gerektiğini savunuyor.

Oysa Hulusi Akar’ın geçen haftaki “Radikaller dahil ateşkese uymayanlara karşı zor kullanılacak, her türlü tedbir alınacak” (13.02.2020) açıklaması, Ankara’nın sahadaki pozisyonunu, HTŞ’yi terörist kabul ettiği resmi pozisyonuna uyumlu hale getireceği şeklinde yorumlandı. Ki doğrusu da budur.

Ancak Erdoğan’ın önceki gün yaptığı ve yukarıda “İdlib’de çözüm”e dair olanını verdiğimiz açıklamaları, hükümetin Türkiye’yi daha da sıkıntılı bir noktaya götürebileceğinin işaretlerini veriyor maalesef.

Erdoğan “Suriye’yi terör örgütlerinden ve rejimden temizlemeden bize huzurla uyumak haramdır” diyerek Türkiye’nin önüne yeniden “rejimi yıkma” hayalini/hedefini koymuştur maalesef!

Ve Erdoğan, yeniden belirlediği bu hedefle ilgili olarak da Astana ortağı Rusya’yı uyarmaktadır: “Rusya’nın kendi halkına düşman bir rejime toprak kazandırma çabası, suni solunumla onun ömrünü uzatma gayretinden başka bir şey değildir. Bir süre sonra suni solunum da işe yaramayacak, rejim tümüyle bir celsede inşallah cesede dönüşecektir” (15.2.2020).

“Toprak kazandırma çabası” ne demek? O topraklar zaten Suriye toprağı değil mi? Vahim…

Önemle belirtelim: Şam rejiminin yıkılması üzerine inşa edilen her strateji çökmeye mahkumdur. Ahmet Davutoğlu stratejisinin çöküşünden ders almayan AKP’nin yeniden aynı hatta girmeye eğilimli tavrı, Türkiye’yi bu kez daha da büyük bir sorunla karşı karşıya getirecektir.

Soçi Mutabakatı’na güncelleme

Soçi Mutabakatı hâlâ yürürlüktedir ve sahada güncellenebilecek esnekliktedir: Güncelleme İdlib krizine bölge yararına çözüm getirecektir.

1. Türkiye Suriye ordusunun kendi topraklarındaki egemenlik tesis etme çabasına karşı çıkmamalı, tersine önünü açmalıdır.

2. M4 ve M5 otoyolları trafiğe “tamamen” açılarak Şam’ın Halep ve Lazkiye’yle bağlantısının sağlanmasına destek verilmelidir.

3. Nusra/HTŞ’ye karşı Türk, Rus ve Suriye orduları işbirliği yaparak terörle mücadele etmelidir.

4. Türkiye, İdlib’in güneyindeki gözetleme noktalarını kuzeye çekmeli ve bunları Rusya ve Suriye ile eşgüdüm halinde göçe karşı bir tampon oluşturmanın aracı haline getirmelidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Şubat 2020

1 Yorum

‌Türkiye-Suriye savaşını ABD kazanır!

Devlet Bahçeli’nin “Şam’a girmeliyiz. Yansın Suriye, yıkılsın İdlib, kahrolsun Esad” demesinin ardından, Erdoğan da savaş ilanı gibi açıklama yaptı: “Askerlerimize en küçük zarar gelmesi halinde rejim güçlerini her yerde vuracağımızı ilan ediyorum” (12.2.2020).

Görülüyor ki Ankara İdlib krizinde tansiyonu düşürme eğiliminde olmayacak ve Ankara ile Moskova arasındaki “strese dayanma” mücadelesi sürecek!

Ancak bu Türkiye için de, Suriye için de, Rusya için de oldukça sorunlu ve yararsız bir gidişattır…

Washington ve Tel Aviv’den tabloya dair yükselen memnuniyet sesleri Ankara, Şam ve Moskova için öğretici olmalıdır!

Ankara’nın dört seçeneği

‌Genel olarak da, bugünkü sürece özel olarak da ‌‌Ankara’nın önünde dört “çözüm modeli” var; bunlardan ikisi doğru, ikisi yanlış “çözüm” modelidir:

‌‌1) En doğru model Ankara’nın Şam’la işbirliği yapmasıdır. Ancak Türkiye’de iktidar değişmediği ve AKP de özel ajandasından vazgeçmediği sürece bu model uygulanamaz.

2) Doğru model Ankara’nın Moskova’yla işbirliğini sürdürmesidir. Bu model hem Ankara’nın Washington’a çapalanmasını önlemektedir hem de Türkiye-İran-Rusya ortaklığıyla ABD’ye Suriye’de oyun sahası daraltılabilmektedir.

‌3) Yanlış model Ankara’nın İdlib’de Suriye’yle çatışmasıdır.

‌4) En yanlış model ise Ankara’nın ABD’yle birlikte Suriye’yi parçalamaya kalkmasıdır.

İdlib’de teröristler temizlenmeli                           

Bu modellerden hareketle ve mevcut tabloya bakarak şunları söyleyebiliriz:

‌1) Suriye ordusunun Rusya’nın hava desteğiyle İdlib’deki teröristleri temizlemesi AKP’nin olmayabilir ama gerçekte Türkiye’nin yararınadır.

‌2) AKP’nin Türkiye’nin çıkarına olmayacak şekilde Mehmetçiği İdlib’deki teröristlere kalkan yapmaya çalışması Ankara için stratejik hatadır!

‌3) Türkiye Rusya’yla işbirliğini korumalı ve Astana Platformu’nu kurumsallaştırmalıdır.

‌4) Ankara, Şam yönetiminin kendi topraklarındaki egemenliğini tanımalı ve ortak düşmanlara/teröristlere karşı işbirliği yapmalıdır.

Türkiye-Suriye savaşı bölgeye kaybettirir

‌5) Türk ordusu ile Suriye ordusunun savaşması, hem ülkemiz için, hem komşumuz için hem de bölgemiz için felakettir.

‌6) Türkiye’nin Suriye’yle savaşa girmesi ABD ve İsrail’in en çok arzuladığı gelişmedir.

‌7) Ortadoğu hedefleri gerçekleşmeyen ABD’nin bölgemizde yeniden inisiyatif kazanması ancak Türkiye ile Suriye’nin savaştığı bir zeminde olur. Ankara ve Şam bu zeminin oluşmasını mutlaka önlemelidir.

‌8) Bilinmelidir ki Türkiye Suriye ile savaşırsa, ABD’nin fiili desteği olmayacaktır. Gürcistan /Saakaşvili örneği derslerle doludur!

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun “Türkiye’nin yanındayız” (4.2.2020) demesi ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in “sahada şehitlerimiz var” (11.2.2020) diyerek timsah gözyaşları dökmesi kimseyi aldatmasın!

Çünkü ABD’nin pozisyonu için daha gerçekçi olan tablo Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien’ın sözlerindedir: “Suriye’deki sivil katliamlarının durdurulması gerektiğini yüksek sesle söylemeye devam edeceğiz, fakat İdlib’e askeri olarak müdahale edeceğimizi sanmıyorum.” (12.2.2020)

ABD kendisi değil ama Suriye’ye NATO gücü göndermek istemektedir. Hulusi Akar’ın “İdlib’de saldırıların durması için NATO desteği sağlanmalı” (11.2.2020) açıklaması bu nedenledir ki mesele 30 Ocak’taki Wolters-Akar görüşmesinde de ele alınmıştı!

‌9) Türk milleti, komşularla barışı esas almayan bu yanlış dış politikayı daha da geç olmadan, yangın etrafı sarmadan, savaş çıkmadan mahkûm etmelidir!

Sorun: Erdoğan’ın ÖSO koridoru hedefi

Tabloya bakarak durumu “Erdoğan tuzağa düşürülüyor” diye açıklamaya çalışanlar var. Bu bakış doğru değildir ve meselenin sürekli sorun büyüten esas yanını gizlemektedir.

Erdoğan tuzağa düşürülmüyor, bile isteye belirlediği yönde, ajandasına uygun şekilde hedefine ilerlemeye çalışıyor!

Nedir o ajanda? Nedir o hedef? Yazdık: Erdoğan, Türkiye’nin ulusal çıkarı gereği Suriye’nin kuzeyinde karşı çıktığı PYD koridorunun yerine ÖSO koridoru kurmak istiyor. Öyle olmasa Rusya’yla Suriye’de ortaklık yapmaya başladığında Esad’la da anlaşma yoluna girerdi!

Buradan hareketle diyebiliriz ki, asıl Türkiye tuzağa düşürülmektedir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Şubat 2020

2 Yorum

Kıbrıs’ta yanlış iliklenen o ilk düğme

“AKP’nin dış politikasının en başından beri doğru olduğu” iddiasının konuşulacak yanı yok kuşkusuz. Ancak AKP’ye destek veren kimi kesimlerin “Tamam, AKP dış politikada dün yanlış yaptı ama bugün düzeltiyor” tezinin üzerinde durulabilir.

Fakat o tez de doğru değildir, çünkü sorun şu: AKP dün ilk düğmeyi yanlış ilikledi. Bugün dönüp o ilk düğmeyi çözüp yeniden doğru bir şekilde iliklemeden, düğme iliklemeye devam etmeye çalışıyor. Haliyle olmuyor.

Örneğin Suriye: İlk düğmeyi yanlış iliklediler ve önlerine Esad’ı devirmeyi hedef koydular. Şimdi o ilk düğmeyi çözüp yeniden doğru bir şekilde iliklemedikleri için Şam’la işbirliğine yanaşmıyorlar ve Rusya’yla yaptıkları ortaklık bile yanlış Suriye politikalarını düzeltmeye yetmiyor.

Fakat konuyu İdlib ve Suriye’yi konuşmak için değil, Kıbrıs sorununu ele almak için açtım. Zira KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın İngiliz Guardian’a yaptığı açıklamalar, üzerinde önemle durulmasını gerektiriyor.

Akıncı özetle şunları söylüyor: “Federal bir çatı altında yeniden birleşme olmazsa, Ankara tarafından yutulup de facto Türkiye ili haline gelebiliriz. Türkiye’ye bağlanma ihtimali ise korkunç.”

Asıl korkunç olan bu anlayışa sahip birinin Rauf Denktaş’ın koltuğunda oturabilmesidir aslında!

Akıncı’nın sözleri, Erdoğan’ın sözleri

Bakıyorsunuz, şimdi AKP hükümeti sözcüleri Akıncı’nın bu sözlerine tepki gösteriyorlar, güzel. Fakat Akıncı’nın bu sözlerini kendileri de söylemedi mi? Akıncı federal çatı altında birleşme istiyor. Peki AKP de federal çatı altında birleşme istemedi mi?

Oysa KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş “iki devletli konfederasyon” öneriyordu ve Türk devleti de bu öneriyi destekliyordu. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in şu açıklamasını anımsayalım: “Kıbrıs’ta çözüm hazırdır. Sayın Denktaş’ın geliştirdiği iki devletli konfederasyon önerisi ortadadır” (tccb.gov.tr, 22.06.2000).

Ancak AKP iktidarı AB’den tarih alabilme adına ve ABD’nin bölgeye dayattığı BOP planına uygun olarak Ada’da federasyonu ve Annan Planı’nı savundu; Denktaş’ı “çözümün önündeki engel” olarak gördü ve tasfiye etmeye çalıştı.

24 Nisan 2004 tarihli Annan Planı referandumundan sonra dönemin Başbakanı Erdoğan ile dönemin KKTC Başbakanı Mehmet Ali Talat arasında yapılan ve basına “Denktaş ve KKTC’yi bitirme konuşmaları” diye yansıyan o konuşmalar belleklerdedir…

AKP’nin KKTC’den asker çekme tavizi

Bir kere AKP’nin Kıbrıs konusundaki yaklaşımı, meseleye yanlış pencereden baktığı için baştan yanlıştı. Erdoğan ISO Meclis toplantısında şöyle diyordu: “Kıbrıs konusuna etnik yaklaşım içinde bakmıyoruz. Eğer böyle bakarsak işin çözümü söz konusu değil” (Milliyet, 27.1.2005). Çünkü Türklük, o dönemde “ayaklarının altına almak istedikleri” milliyetçilikti!

Ve Kıbrıs meselesinin bam teli de adadaki Türk askeriydi, kavganın esası da bunun içindi. Zira KKTC’den Türk askeri çekilirse, ABD ve AB tüm planlarını hayata geçirebilirdi. O nedenle TSK’yi hedef alan Ergenekon kumpası, Denktaş’a bile uzatılmıştı!

Anımsayalım: Erdoğan, Kıbrıs konusunda “bir adım önde olma” politikasının gereği olarak, Davos’ta görüşeceği BM Genel Sekreteri Kofi Annan‘a Rumları memnun edecek yeni bazı öneriler sunacaktı. Basına yansıyan o öneriler içinde KKTC’den Türk askeri çekmek de vardı! (Milliyet, 17.1.2005)

Buna tepki olarak Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı ziyaretinde dünyaya Türkiye’nin şu kararlılığını ilan etmişti: “Kesin ve kalıcı bir anlaşma olmadan buradan bir tek asker dahi gitmeyecektir!” (Anadolu Ajansı, 25.1.2005).

Büyükanıt’ın açıklamasından hemen sonra aradığım üst düzey bir askeri kaynak, Kara Kuvvetleri Komutanı’nın açıklamasının Erdoğan’ı frenlemeye yönelik olduğunu söylemişti (Aydınlık, 30.1.2005).

AB’den tarih alabilmek için verilen tavizler

Aslında Erdoğan ve Talat, aylardır adadan Türk askeri çekme konusunu görüşüyorlardı zaten. Talat, 6 Haziran 2004’te Erdoğan‘ı İstanbul’daki evinde ziyaret etmiş ve Türkiye’nin AB’den tarih almasını kolaylaştıracak bir dizi yeni adımda fikir birliğine varmıştı. İşte o fikir birliğine varılan yeni adımlardan biri de ilk etapta KKTC’den 5 bin Türk askeri çekme formülüydü! (Milliyet, 14.1.2004).

Peki, AKP Aralık 2004’te AB’den tarih aldı ve gündüz gözüyle Ankara’da havai fişek patlattı da ne oldu? Kocaman bir hiç!

O güne kadar verilen ve sonrasında verilmeye devam eden tavizlerle kalındı. O tavizlerden yararlanan Rumlar da AB’ye girmekten bugün sonuçları Doğu Akdeniz’deki enerji paylaşımı mücadelesine kadar uzanan konularda avantaj elde ettiler.

Şimdi Kıbrıs konusunda bir şeyleri düzeltmek istiyorlarsa, işe 26 Nisan’da yapılacak KKTC cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Denktaşçılığı destekleyerek başlamalılar!

Çünkü Kıbrıs’ta yanlış ilikledikleri o ilk düğme, Denktaş karşıtlığıydı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Şubat 2020

2 Yorum

Amerikan çengeli: Wolters-Akar görüşmesi

İdlib, sürekli ötelenen bir “düğüm” sorunuydu.

İdlib’le ilgili Soçi Mutabakatı 17 Eylül 2018’de imzalandı: 5. maddeye göre radikal terörist gruplar 15 Ekim 2018’e kadar; 6. maddeye göre ise çatışan taraflara ait ağır silahlar 10 Ekim 2018’e kadar “silahsızlandırma bölgesinden” çıkarılacaktı.

Yani aslında mutabakat daha 16 Ekim 2018’de boşa düşmüştü. Ancak belirttiğimiz gibi İdlib, ötelenen bir “düğüm” sorunuydu. Düğümün yanlış çözülmesi, tüm dengeleri alt üst edebilirdi. Moskova Ankara’yı Washington’a itmemek için düğümü çözmeyi zamana bırakıyordu. Ara ara Suriye ordusuna operasyon için yeşil ışık yakıyor ancak Ankara’nın ateşkes çağrısına kayıtsız kalmayıp, meseleyi uzun vadeye bırakmayı sürdürüyordu. Ankara da aslında zamana oynuyordu; Afrin’de tutunabilmek için İdlib düğümünü çözmek/kestirip atmak istemiyordu.

Ve ABD, gelişmekte olan Türk-Rus stratejik ilişkisinin zayıf karnı olarak gördüğü İdlib düğümünün yanlış çözülmesinin pususunda bekliyordu hep…

Wolters’ın çantasında ne vardı?

30 Ocak 2020 günü ABD’nin Avrupa’daki en üst düzey komutanı olan Org. Tod Wolters Türkiye’ye geldi.

ABD’nin Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Org. Wolters’ın ziyaretinden önce gündeminin Suriye ve İdlib olduğu açıklandı. Başka ayrıntı yoktu.

Org. Wolters Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Güler ile görüştü. Ancak bu görüşmelerle ilgili her iki taraftan da doyurucu bir açıklama yapılmadı.

Ne konuşuldu? İdlib konusu ABD’yi neden ilgilendiriyordu? ABD bir şey mi önerdi? Türkiye ne dedi? Bilinmiyor…

ABD taziye sırasının başında

3 Şubat 2020 sabahının ilk saatlerinde Türkiye’yi yasa boğan şehit haberi geldi…

TSK, 28 Ocak’tan itibaren İdlib’e askeri sevkiyat başlatmıştı. 3 Şubat günü boyunca bu sevkiyatlarla ilgili Rusya’ya haber verilip verilmediği polemik konusu oldu. Her iki başkentten de karşılıklı suçlama geldi.

Pusuda bekleyen ABD ise bu süreçte taziye sırasının en önüne koştu. “Esad rejimi, Rusya ve İran’ın İdlib halkına saldırısını” kınayan ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Morgan Ortagus “Müttefikimiz Türkiye’nin yanındayız” dedi.

Sözcünün ardından ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da mesaj verdi: “ABD, Türkiye’nin İdlib’de kendini savunan eylemlerini destekliyor.”

Pentagon’un Wolters’a verdiği görev

Akar ve Güler’le ne konuştuğunu bilmiyoruz ama Wolters’ın üç ay önce Türkiye’yle ilgili çok önemli açıklamalar yaptığını biliyoruz.

Wolters, Türk-Amerikan ilişkilerinde yaşanan sorunları “küçük anlaşmazlıklar” diye niteleyerek, yağsa bile altında yürümek zorunda olduğu yağmura benzetiyor ve şöyle diyordu: “Biz bir aileyiz. Bir ailede kardeşler, anne ve babalar arasında da anlaşmazlıklar olur.”

“Türk mevkidaşlarının kendilerine hep silah arkadaşı gibi muamele ettiğini, hatta kan bağı varmış gibi davrandığını” anlatan Org. Wolters görevini ise şöyle açıklıyordu: “Ben, Savunma Bakanı (Mark Esper) ve Başkan (Donald Trump) tarafından hem NATO Komutanı hem de ABD’nin Avrupa Komutanı olarak bu güçlü ilişkiyi devam ettirmek için elimden geleni yapmakla görevlendirildim.”

Wolters bu görevi nasıl yapacağının ipuçlarını da veriyordu: Örneğin ABD ile Türkiye’nin Akçakale’de kurduğu Müşterek Harekât Merkezi etkili şekilde çalıştırılacaktı!

SADAT’ın İdlib’deki rolü

İki konuyu anımsatarak bitirelim:

Birincisi, saraya fikir üreten SETA, 3 Şubat’tan önce ABD ve AB’nin İdlib’de devreye girmesi için çağrı yapmıştı.

İkincisi, Pentagon’a 276 sayfalık rapor hazırlayan RAND, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı, Türk-Amerikan ilişkilerinde “anahtar muhatap” ilan etmişti.

Ve ekleyelim: Türkiye’nin İdlib’de gözlem noktası kurmasına TSK’nın karşı çıktığı; komutanların, gözlem noktalarıyla yapılacak işin İHA’larla yerine getirilebileceğini savunduğu belirtiliyor. Ancak sarayın (eski) askeri başdanışmanı SADAT’çı Adnan Tanrıverdi ve ekibinin gözlem noktalarında ısrar ettiği ve Erdoğan’a kabul ettirdiği söyleniyor.

Ve not edelim: Teyit ettiremediğim ham bilgiye göre ise Wolters, Akar ve Güler’e Suriye’nin kuzeyi için yeni bir işbirliği planı önerdi!

Son noktayı koyalım: Türkiye, ABD’nin stratejik hedefi durumundadır. Amerikan çengeline takılarak Türkiye’yi yeniden ABD planlarına eklemleyenler büyük hata yaparlar!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Şubat 2020

1 Yorum

Neo-Abdülhamitçilik: Rusya’ya karşı İdlib’de ABD’yle ittifak arayışı

“Türkiye’nin Rusya’yla işbirliği ve Fırat Kalkanı Harekâtı AKP hükümetini Şam yönetimiyle işbirliğine mecbur edecek” denilen günlerden, Erdoğan’ın Şam karşıtlığını sürdürebilmek için Rusya’yla işbirliğini bozabilmeyi göze aldığı günlere geldik…

Ancak baştan belirtelim: Rusya’yla işbirliği Türkiye’nin dış politikadaki en değerli kartlarının başında gelmektedir ve Türkiye için Rusya’yla işbirliği bozmanın maliyeti çok yüksektir. Ankara, iktidara rağmen bu riski almaktan kaçınacaktır.

AKP’nin hedefi: ÖSO koridoru

Çok yazdık: Türkiye’nin çıkarı ABD’nin inşa ettiği PYD koridorunu dağıtmaktı; AKP ise PYD koridoru yerine ÖSO koridoru inşa etmek istiyordu. O nedenle içeride müttefik kazanmak için meseleyi “PYD koridorunu dağıtmak” şeklinde sundu hep. Oysa kontrolün sağlandığı Suriye topraklarına kaymakam, vali atamaktan o topraklarda Türk ve ÖSO bayrakları dalgalandırmaya kadar pek çok olgu, AKP’nin esas niyetine işaret ediyordu.

Kuşkusuz Moskova bu gerçeğin farkındaydı. Ancak Moskova, Türkiye’yi ABD’nin yanına itmemek için meseleyi zamana bıraktı. Nasılsa son tahlilde ÖSO koridoru kurulamayacak ve AKP iktidarı da Suriye topraklarından çekilmek zorunda kalacaktı.

Meselenin düğümlendiği yer ise İdlib’di. Moskova Suriye ordusunun burada tutunmaya çalışan terörist grupları dağıtmasını ve İdlib’de egemenlik tesis etmesini istiyordu. AKP iktidarı ise o grupların İdlib’de tutunabilmesi için sivilleri bahane ediyordu. Meselenin esası ise şuydu: AKP biliyordu ki, İdlib’i verirse, Afrin’de tutunamayacak!

Erdoğan’ın Astana’yı dağıtma mesajı

AKP’nin Libya’da Rusya’ya ile belli ölçülerde karşı karşıya gelmesi, İdlib konusunu yeninden ısındırdı. Rusya Suriye ordusuna operasyon için yeşil ışık yaktı. Türkiye’nin gözlem noktalarından birinin çevresi daha Suriye ordusunun kontrolüne geçti.

Erdoğan bunun üzerine Moskova’ya üç mesaj verdi: 1) “Rusya şu an Astana’ya da Soçi’ye de sadık değil.” 2) “Astana süreci diye bir şey de kalmadı.” 3) “Rusya ya Suriye ile ya da Türkiye ile olan süreci farklı yürütecek, başka yolu yok.”

Yani Erdoğan Rusya’nın ya Türkiye’yle ya Suriye’yle hareket etmesi gerektiğini söylüyor ve bunun için gerekirse Soçi’yi değil, Astana’yı da kurban edebileceğini belirtiyordu.

SETA’dan ABD ve AB’ye çağrı

Elbette bu gelişigüzel bir tepki değildi, planlıydı…

Dışişleri Bakanı’ndan SETA kurmaylarına kadar etkili bir çevre, Moskova’yı sıkıştırmaya yönelik mesajlar veriyordu.

Sarayın en önemli akıl hocalarından SETA Genel Koordinatörü Burhanettin Duran, Sabah’tan ABD ve AB’ye çağrı yaparak, Moskova’ya mesaj veriyordu: “AB ve ABD, İdlib’de devreye girmeli” diyen Duran, askeri seçeneğin de gündemde olduğunu yazıyordu (1.2.2020)

Yine SETA ekibinden Prof. Dr. Kemal İnat da Türkiye gazetesinde “Rusya’nın artık Türkiye için güvenilir ortak olmadığını” yazıyordu (1.2.2020)

Yeni Şafak’ın etkili isimlerinden Nedret Ersanel ise şöyle yazıyordu: “İkazlara rağmen, en büyük kartlardan Montrö ve Gürcistan’ın ucu bile gösterilmişken, Rusya Suriye’de bize fazla yaklaşıyor!” (1.2.2020)

Oysa Montrö Rusya’ya gösterilebilecek bir koz kartı değildi. Zira Montrö hem Türkiye’nin hem de Rusya’nın Karadeniz’e girmek isteyen ABD’ye karşı koz kartıydı. Ersanel’in koz kart dediği Gürcistan da son tahlilde Türkiye için değil, Rusya’ya karşı ABD’nin koz kartı olabilirdi.

Dışişleri Bakanlığı maalesef bu iki konuyu koz sayarak kendi ayağına kurşun sıkıyordu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Davos’taki “NATO’nun Geleceği” oturumunda koz sandığı o kartı oynadı maalesef: “Gürcistan’ı neden (NATO’ya) davet etmediğimizi anlayamıyorum. Batılı dostlarımız Rusya’yı provoke etmeme bahanesiyle Gürcistan’ı davet etmek üzere anlaşmıyor. Gürcistan’ın bize, bizim de Gürcistan gibi bir NATO müttefikine ihtiyacımız var” (23.1.2020).

Jeffrey’den Erdoğan’a çengel

AKP iktidarı, ABD’nin en rahatsız olduğu Astana platformunu dağıtmak istiyor, Rusya ve İran’la işbirliğini sorguluyor, AB ve ABD’ye İdlib’te ittifak çağrısı yapıyor, Gürcistan’ın NATO’ya üyeliğini savunuyor, hatta Montrö’yü masaya getiriyor…

Washington daha ne isteyebilir ki!

Nitekim ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey hemen çengel atmak üzere Ankara’ya şu mesajı verdi: “Esed rejimi, İran ve Rusya bilmelidir ki bu (İdlib’deki saldırılar) kesinlikle kabul edilemez. Erdoğan deneyimli bir lider. Kendisi bizim ortağımız ve NATO müttefikimiz, onun yanındayız. Kendisine Suriye’de Putin’e güvenemeyeceğini açıkça söylemiştik” (30.1.2020).

En değerli kart: Rusya’yla işbirliği

Görüldüğü üzere tablo vahimdir: AKP’nin Neo-Abdülhamitçilik dediğimiz, “kendisine Rusya’yla alan açan, bunu ABD’yle pazarlığında kullanan ve ikisini AB’yle dengelemeye çalışan” politikası, Türkiye’yi büyük sıkıntıya sokmaktadır.

AKP’nin bir uçtan bir uca savrulan dış politikası, Türkiye’yi sürekli yalnızlaştırmakta ve düşman kazandırmaktadır!

Başta da belirttiğimiz gibi, Rusya’yla işbirliği Türkiye’nin dış politikadaki en değerli kartlarının başında gelmektedir; Ankara bu kartı AKP’nin “ajandasına” kurban edemez!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Şubat 2020

1 Yorum

Filistinlileri vatansızlaştırma planı

Baştan belirtelim: Trump’ın açıkladığı “Yüzyılın Anlaşması” bir anlaşma değildir; dahası bir barış planı da değildir; hatta sonuçları itibariyle bir savaş planıdır.

Anlaşmanın fiiliyatta ne anlama geldiğini aslında en iyi haritalar gösteriyor: İsrail’i 1948’de ilk tanıyan ABD Başkanı Truman’ın haritasıyla başlayan ve Trump’ın haritasıyla neticelenen tablo, meselenin özetidir:

Truman’dan Trump’a; ABD-İsrail ortaklığında Filistin vatanı adım adım İsrail toprağı yapılmıştır.  Yani Filistinliler vatansızlaştırılmıştır!

Trump’ın planının hedefi de bunu bölgeye kabul ettirmek ve İsrail işgalciliğine meşruiyet kazandırmaktır.

“Yüzyılın Anlaşması”nın içeriği

Bahreyn, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman elçilerinin eşlik ettiği toplantıda ABD Başkanı Donald Tump’ın, İsrail Başbakanı Benyamin Neyanyahu’yla el ele açıkladığı 80 sayfalık plan özetle şu:

– İki devletli çözüm olacak ancak Filistin devletinin kurulmasının şartları arasında terörü reddetmesi var. (Terör dedikleri Filistinlilerinin İsrail işgaline karşı vatanlarını savunmasıdır. Yani Filistin vatan savunmasından vazgeçerse devlet olarak tanınacak.)

– Filistin’in İsrail’in güvenliğine tehdidi azalacak. (Yani Filistinliler kendi topraklarında daracık bölgelere sıkıştırılacak.)

– Kudüs İsrail’in “bölünmemiş” başkenti olacak.

Peki, bunların karşılığında Filistin ne alacak?

– Filistin’e 50 milyar dolarlık ticari yatırım sağlanacak ve iyi yürütülürse Filistinliler için 1 milyon istihdam yaratılacak. (Trump bu parayı da İran’a karşı İsrail’le ittifak yaptırttığı Körfez ülkelerine ödetecek.)

Özetle “Yüzyılın Anlaşması” Filistinlilere vatanlarının büyük bir kısmından vazgeçmeleri karşılığında “bağımsız” devlet vaat ediyor!

Trump yolu nasıl döşedi?

Kuşkusuz bu sürpriz değildi. Daha başkan olmadan önce Trump’ın İran karşıtlığı temelinde bölgede İsrail’in çıkarlarına uygun hareket edeceği ortadaydı. Bunu Trump açık açık dile getiriyordu.

Ve “Yüzyılın Anlaşması”na giden yolu şöyle döşedi: Kudüs’ü başkent olarak tanıdı, ABD elçiliğini Kudüs’e taşıdı, Suriye toprağı olan Golan’da İsrail egemenliğini tanıdı, İran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekildi ve Kasım Süleymani’yi bir terör saldırısıyla öldürdü.

Evet, Trump ilk günden itibaren Filistin topraklarını vatan olmaktan çıkaran bu planı hayata geçirmek için uğraştı. Ne yazı ki pek çok aydın o günlerde ve bazıları hâlâ, küreselcilerle ve derin devletle hesaplaştığını iddia ederek Trump’ı destekliyordu; hatta Trump’ın ABD’yi emperyalist bir devlet olmaktan çıkarıp milli devlet yapacağını savunanlar bile oldu! (Sanki emperyalist devlet, milli devlet değilmiş gibi…)

Trump başkanlığı boyunca, ama ABD yönetimleri uzunca bir süredir işte bu “Yüzyılın Anlaşması”nın ilanı için bölgeyi hazırlıyordu:

Baba ve oğul Bush’un İsrail’e karşı Arap milliyetçiliğini savunan Saddam Hüseyin’i ortadan kaldırmak istemesi ve Irak’ın kuzeyinde İsrail’e paratonerlik yapacak bir Kürt devleti kurmak istemesi bundandı…

Obama ve Trump dönemi ABD’sinin Suriye’yi parçalamaya çalışması, Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt devleti kurarak bunu Irak’ın kuzeyindekiyle birleştirmesi ve bölgede Arap milliyetçiliğine karşı bir Yahudi-Kürt ittifakı kurmak istemesi bundandı…

Ve ABD yönetimlerinin, Filistin direnişine destek veren İran’ı zayıflatmak için bu ülkeye neredeyse kesintisiz bir şekilde ekonomik ambargo uygulaması bundandı…

Bölgede yeni bir dönem başlıyor

Önemle belirtelim: Bu 80 sayfalık plan bölgeye barış getirmeyecek, tersine emperyalizmle işbirliği yapan Arap yönetimlerinin tahtlarının sallandığı ve antiemperyalist bir Arap milliyetçiliğinin yükseleceği bir dönemi başlatacak…

Filistin davasını satan her Filistinli, her Arap, her komşu ülke ve her bölge devleti tarihin “ihanet” sayfalarına yazılacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Ocak 2020

2 Yorum

Siyasetin tam da sırası çünkü ölümün ağzındayız

Dün Manisa, bugün Elâzığ ve Malatya…

Geçmiş olsun Türkiye…

Fakat en az hasarla geçebilmesi için depreme hazırlanmak gerek. Üstelik depremin geleceği öyle sürpriz de değil artık. Deprembilimciler bir ay öncesinden nokta atışı yapar gibi Manisa’ya da Elazığ-Sivrice’ye de dikkat çektiler.

Başta Prof. Dr. Naci Görür olmak üzere pek çok deneyimli deprembilimcimizin uyarıları ortada. Öyle olduğu için de insanlar haklı olarak “bilim adamı uyardı, siyaset adamı neden önlem almadı” diye soruyor.

Hükümet ise bu haklı soruyu bastırabilmek için “gün birlik günü, şimdi siyasetin sırası değil” diyor ve soruyu soranlara soruşturma açılacağı sopasını sallıyor!

Aman hükümet yıpranmasıncılar!

Hadi hükümeti geçtik, fakat hükümete “dışarıdan” destek verenleri anlamak mümkün değil.

“Hükümet yıpranmasın” diye “siyaset yapmayın” deme noktasına gelmiş “siyasi parti yöneticileri” var!

Bir siyasi parti yöneticisi olarak siyasetin sadece mecliste ve meclis oturum saatlerinde yapılacağını mı sanıyorlar acaba? Sorun çözme sanatı olarak sSiyaset 7 gün 24 saatlik bir uğraş değil mi peki?

Elbette siyasetin ne olduğunu da biliyorlar, her şeyin siyasete dahil olduğunu da…

Zaten “şimdi siyasetin sırası mı” diye sormaları da bal gibi siyasettir, siyasetin daniskasıdır.

Fakat halkın değil, hükümetin siyasetidir. Hükümet yıpranmasın diye yapılan siyasettir!

Nedir siyaset?

Ve ayrıca…

AKP’nin yandaş kanalının depremde evi yıkılmış ve çadıra yerleştirilmiş Elazığlıya mikrofon uzatıp tam dokuz kez “mutlu musunuz?” diye sorarak ağzından zorla “Allah cumhurbaşkanımızdan razı olsun” sözlerini alması ve tabloyu “Gerçekten insanlar mutlu. Bu çadırları zamanında ve hızlı almaları insanları mutlu etmiş” diye yorumlaması siyaset değil ama yan yana altı binadan beşi sağlam kalırken, biri neden yıkılıyor diye sormak siyaset, öyle mi?

Kızılay başkanının depremden hemen sonra “gün dayanışma günü” diyerek vatandaşlardan SMS yoluyla 10’ar TL katkı istemesi siyaset değil ama 1999’dan beri alınan deprem vergilerinin akıbetini sormak siyaset, öyle mi?

Bir bakanın “her şeyi devletten beklemek doğru olmaz” demesi siyaset değil ama vatandaşların depremde toplanılacak alanların AVM yapılmasına tepki göstermesi siyaset, öyle mi?

Valinin bakana söylediği ve açık mikrofondan duyulan “kamuoyunda algı çok iyi şu anda” demesi siyaset değil ama “niye önlem alınmadı” diye sosyal medyadan soranlar algı provokatörü, öyle mi?

Geçiniz…

Çünkü hepsi de siyasettir! Biri işini iyi yapmayan hükümeti savunma siyasetidir, diğeri hükümete neden işini iyi yapmadın diye sorma siyasetidir!

Sonra inşaat yapmak değil, önce önlem almak!

Ortada ciddi bir sorun var…

Bakınız ne diyor Cumhurbaşkanı Erdoğan: “20 yıldır hükümet ne yapmış yazanlar… Depremi durdurma şansımız var mı? Depremden sonra ne yaptığımıza gelince, Bingöl ve Van’ı yeniden inşa ettik.”

Elbette Erdoğan’ın depremi durduracak kudreti yok ve elbette hükümetler depremden sonra şehirleri yeniden inşa etmelidir.

Ancak asıl mesele o değil ki!

Asıl mesele depreme hazırlanmaktır. Ve siyaset tam da budur!

Depremden “önce” inşaatları sağlamlaştırmak, yapıların depreme uygunluğunu doğru düzgün denetlemek, toplanma alanları hazırlamak, kesintisiz iletişim için önlem almak, yolları açık tutacak planlamalar yapmak, afete müdahale için “devlet organizasyonunu” her zaman hazır tutmak ve elbette imar aflarıyla fazla kat çıkılmasına zemin yaratmamak vs. gibi yüzlerce yapılması gereken iş var.

Ve tüm bu işleri yapmak da yapılmadığında sorgulamak da siyasettir ve her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının hakkıdır!

Asıl bunu sorgulamamak vatandaşlık görevini yerine getirmemektir!

Ve evet, siyaset, deprem gibi zamanlarda ölümün ağzında olmamak için yapılmalıdır!

O nedenle diyoruz ki, ülkemizin sınırlı kaynakları örneğin Kanal İstanbul gibi çok sorunlu bir projeye değil, adım adım yaklaşan İstanbul depremine hazırlık için harcanmalı. Halk için siyasetin gereği budur…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
27 Ocak 2020

Yorum bırakın

Berlin Konferansı’nın dört sonucu

Hazırlık toplantısı 8 Ekim 2019’da yapılan Berlin Konferansı, Libya’daki iç savaşa doğrudan ve dolaylı taraf olan ülkelerin katılımıyla 19 Ocak 2020’de toplandı. Konferans, 7 başlıkta 55 madde içeren sonuç bildirgesiyle, Libya’ya “şimdilik” bir “uzlaşı” getirdi.

Uzlaşı diyoruz, çünkü hemen hepsi “Biz” ya da “Biz katılımcılar” diye başlayan 55 madde, imzacılara önemli taahhütler yüklüyor ama bunun sahaya yansıyıp yansımayacağı hâlâ soru işaretli.

Konferans’tan Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren şu dört sonuç çıktı:

1. Berlin’de Hafter güçlendi

Berlin Konferansı’nın 55 maddelik sonuç bildirgesinin öne çıkan maddelerinin başında 25. madde geliyor: “Libya Temsilciler Meclisi’nin onayladığı tek, birleşik, kapsayıcı ve etkin bir hükümetin kurulmasını destekliyoruz.”

Libya Temsilciler Meclisi ise bildiğiniz gibi Serraj hükümetini değil, Hafter’i destekliyor.

AKP hükümetinin Libya dış politikasına dayanak yaptığı “ama Serraj hükümeti BM’nin kabul ettiği meşru hükümettir” söylemi, Berlin Konferansı ile zayıflamış oldu; zira Hafter de meşruiyet kazandı ve Hafter’i destekleyen Temsilciler Meclisi esas yetkili kılındı.

Dolayısıyla 25. madde ile Berlin’de esas kazanan Hafter olmuş oldu.

2. AKP’nin anlaşmaları tartışmalı hale geldi

Sonuç bildirgesindeki bu 25. maddenin girişinde Berlin Konferansı’nın katılımcılarının “Libya Siyasi Anlaşması’nı Libya’daki siyasi çözüm için geçerli çatı kabul ettiği/desteklediği” belirtiliyor. 17 Aralık 2015’te Fas’ın Süheyrat şehrinde imzalanan Libya Siyasi Anlaşması’na göre Serraj hükümetinin yapacağı anlaşmaların işlerlik kazanabilmesi, Libya Temsilciler Meclisi’nin onayına bağlı.

Bu durumda AKP hükümetinin Serraj hükümetiyle yaptığı iki anlaşmanın, Süheyrat’ta olan ve Berlin’de bir kez daha teyid edilen Temsilciler Meclisi onayına ihtiyacı ortaya çıkıyor; yani fiilen Hafter’in onayına!

İşte bu gerçek nedeniyle ısrarla AKP hükümetinin Libya’da bütün yumurtaları aynı sepete doldurmasına itiraz etmiş; sonuçları itibariyle iç savaşa taraf olan, bir tarafa askeri destek verirken diğer tarafı düşman kabul eden anlayışın yanlış olduğunu, Ankara’nın müzakere masasında diğer tarafın da olacağı gerçeğini görerek iki tarafla “esnek diplomasi” yürütmesi gerektiğini ısrarla savunmuştuk!

3. Asker gönderme askıda

Berlin Konferansı, AKP hükümetinin Serraj hükümetini desteklemek üzere Trablus’a asker gönderme ve silah yardımı yapma girişimini de şu maddeler nedeniyle “teorik olarak” kesti:

Sonuç bildirgesinin 6. maddesine göre “Tüm katılımcılar Libya’daki silahlı çatışmalara müdahale etmeme ve Libya’nın içişlerine karışmama taahhüdünde bulunmuştur” deniyor.

10. maddede “Çatışma içerisindeki taraflar ya da onlara destek verenler, Libya topraklarında ve hava sahasında tüm askeri hareketliliği sonlandıracak” deniliyor.

Nitekim bu taahhütler nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan da Berlin’den döndükten sonra şöyle dedi: “Biz buraya şu anda askeri güç göndermiyoruz. Biz sadece eğitmen olarak, eğitici olarak buraya bir kadro gönderdik, o kadar. Bunlar da orada eğitim yaptılar.” (20.01.2020)

4. Suriye’den savaşçı sevkine engel

Berlin Konferansı sonuç bildirgesi, Suriye’den Libya’ya savaşçı sevk edilebilmesini de önleyici nitelikte…

Sonuç bildirgesindeki 13. madde, “BM’nin terörist kabul ettiği gruplarla işbirliği yapılmasını” yasaklamış oluyor. Yine sonuç bildirgesindeki “Tüm aktörleri çatışmayı körükleyici eylemlerden kaçınmaya çağırıyoruz. Buna askeri kapasitenin güçlendirilmesi için sağlanan finansman ve paralı asker desteği de dahildir” şeklindeki 19. madde de Libya’ya savaşçı sevkini yasaklıyor.

20. maddede de terörist gruplara desteğe son verilmesi gerektiği bir kez daha vurgulanıyor ve destekçinin, terörist faaliyetin failinden sorumlu tutulacağı belirtiliyor.

Ne yapmalı?

Berlin Konferansı, aslında Türkiye’ye sorunlu yürüttüğü Libya dış politikasını düzeltme fırsatı getirdi.

Libya meselesi, Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinin bir parçasıdır. Güç mücadelesi ise bölge ülkelerinin enerji paylaşımı ve enerjinin Avrupa’ya naklinin hangi güzergâhtan olacağıyla ilgilidir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki güç mücadelesinde sadece askeri güce dayanarak “iyi kazanç” elde edebilmesi olası değildir; “iyi kazanç” için cephe/ittifak kurabilmek gerekmektedir. O da Ankara’nın Şam ve Kahire’yle işbirliğinden geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Ocak 2020

2 Yorum

Pentagon için hazırlanan Türkiye raporu

Pentagon için hazırladığı raporlarla bilinen ABD’nin en etkili düşünce kuruluşlarından RAND Corporation, yeni bir Türkiye raporu hazırladı.

276 sayfalık kapsamlı rapor “Türkiye’nin milliyetçi rotası” başlığını ve “ABD-Türkiye stratejik ortaklığı ve ABD ordusu için çıkarımlar” alt başlığını taşıyor…

Raporu bir kısmını Türk kamuoyunun da yakından bildiği şu geniş kadro hazırlamış: Stephen J. Flanagan, F. Stephen Larrabee, Anika Binnendijk, Katherine Costello, Shira Efron, James Hoobler, Magdalena Kirchner, Jeffrey Martini, Alireza Nader, Peter A. Wilson.

Ayrıntılara geçmeden önce rapora dayanarak raporun hazırlanış hedefini belirtelim: “Türkiye-ABD ilişkilerinde yıkıcı bir çöküşü önlemek için uzun vadeli bir strateji geliştirmek.”

Raporun içeriği

Raporun bölüm ve konuları, içeriğe dair ipuçları veriyor zaten:

Birinci bölümde “sorunlu ortaklıkların yönetimi” üzerinde durulmuş.

“Türkiye bir dönüm noktasında” başlığını taşıyan ikinci bölümde, genel bir Türkiye incelemesi yapılmış ve otoriterlik, sivil-asker ilişkileri, askeri kapasite, milliyetçilik, eski ve yeni güvenlik tehditleri, “sıfır problemden değerli yalnızlığa” dış politika ve güvenlik politikası üzerinde durulmuş.

Üçüncü bölümde Türkiye’nin Irak ve İran’la ilişkileri “kalıcı rakipler mi, yeni geçici anlaşma mı” sorusu düzleminde incelenmiş.

Dördüncü bölümde Türkiye’nin Arap dünyasıyla ilişkisi “karışık görüşler ve ilgi alanları” bağlamında ele alınmış.

Beşinci bölümde “ihtiyatlı ortaklar” diye nitelenen “Türkiye ile İsrail’in ilişkilerinin geleceği” masaya yatırılmış.

Altıncı bölümde “huzursuz ortaklık içinde farklılıkları yönetmek” bağlamında “Türkiye-Rusya ilişkileri” incelenmiş.

Yedinci bölümde “gerçekleşmemiş hırslar” diye nitelendirerek Türkiye’nin Kafkaslar ve Orta Asya ilişkilerine mercek tutulmuş.

Sekizinci bölümde “büküm (sapma) noktasına erişme” penceresinden Türkiye’nin Avrupa’yla, Avrupa Birliği’yle ve NATO’yla ilişkileri ele alınmış.

Raporun son bölümü olan dokuzuncu bölüm ise raporun esas bölümü. Bu bölümde “ABD-Türkiye ortaklığı ve ABD ordusu için çıkarımlar” yapılmış.

ABD için ‘kaşıma’ alanları

Raporun dikkat çeken yanlarından biri, Türkiye-Rusya ilişkileri konusunda “çatışma alanları” üzerinde durulması ve deyim yerindeyse ABD yönetimi için bu alanların “kaşıma alanları” olarak belirlenmesidir.

RAND, Türkiye-Rusya ilişkilerinde şu dört alanın çatışma alanı olduğunu belirtiyor: 1) Oyun sonu ve Rusya’nın Suriye’deki varlığı. 2) Rusya’nın PYD/YPG’yle ilişkisi/bağı. 3) Karadeniz’de Rus askeri yığınağı. 4) Türkiye’nin NATO üyeliği, özellikle füze savunma sahası ve diğer konuşlanma/mevziler.

ABD’nin en büyük rahatsızlıklarının başında Türkiye’nin Rusya ve İran’la oluşturduğu Astana Platformu olduğu gerçeği dikkate alınırsa, RAND’ın Türkiye ile İran arasındaki “çatışmalı alanları” nasıl belirlediği de önem kazanıyor.

RAND, Türkiye ile İran arasında şu altı konunun çatışma alanı olduğunu belirliyor: 1) İran’ın Suriye’de enerji geçiş koridoru elde etmek için PKK ile işbirliği konusu. 2) Sünni ve Şii mezhepleri arasındaki dini farklılıklar. 3) Türkiye’nin NATO üyeliği. 4) İran’ın nükleer programı. 5) Suriye ve Irak’taki insansızlaştırılmış bölgelerin yeniden iskanı. 6) Türkiye’nin Sünni-Cihatçı gruplara desteği.

Türk-Amerikan çatışma alanları

Peki RAND’a göre Türkiye ile ABD arasındaki çatışmaları alanlar ne?

Burası ilginç! Zira ikinci maddede PYD var fakat RAND, Rusya ve İran’ın PKK-PYD ile ilişkisinden farklı olarak ABD’nin silahlandırdığı bu örgütle ilişkisini “taktik” ilişki şeklinde nitelemiş!

O çatışma alanlarını da aktaralım: 1) Suriye politikası. 2) ABD’nin PYD, YPG ve DSG ile olan taktik ilişkisi. 3) Gülen’in iadesi. 4) Erdoğan’ı suç faaliyeti içinde olmakla suçlayan altın kaçakçısı Reza Zarrab’a ABD’de açılan dava. 5) Türk hükümetinin retoriğindeki, resmi ve yarı resmi basındaki ABD karşıtlığı. 6) Türkiye’nin NATO savunma sistemi olmayan savunma sistemi (Rusya’nın S-400’ü) edinmesi. 7) Türkiye’nin ABD vatandaşlarını tutuklaması.

Amerikan çengeli

276 sayfalık bir raporu hakkıyla burada özetleyebilmek elbette mümkün değil. Ancak rapor çok önemli olduğundan başlıklar halinde de olsa üzerinde durmak istedik.

Bitirirken, raporunun esasına da birkaç maddede değinelim. Ve RAND’ın “Türk-Amerikan ikili ilişkilerindeki yıkıcı gelişmeleri önlemek üzere önerdiği uzun vadeli strateji” için atılması gereken adımlar arasında bize çok çarpıcı gelen şu üçüne dikkatinizi çekelim:

1) Rusya’yı dengelemek için NATO üzerinden sürekli Türk ordusuna angaje olunmalıdır.

2) Milli Savunma Bakanı’nın Türkiye’de giderek artan önemi ve “anahtar muhatap” rolü dikkate alınmalıdır.

3) Yeni Milli Savunma Üniversitesi’nin müfredatının geliştirilmesine yardımcı olunmalı ve TSK’nin ABD’deki okullara öğrenci-subay göndermesine devam etmesi teşvik edilmeli.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
20 Ocak 2020

1 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın