Archive for category Cumhuriyet Gazetesi
Irak’ta ABD-İran mücadelesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 14/01/2020
ABD’nin Kasım Süleymani suikastıyla ortaya çıkan sorun; Washington ile Tahran’ın Irak’taki “varlık” mücadelesidir: Özetle ABD İran’ı, İran da ABD’yi Irak’tan çıkarmak istiyor.
ABD’nin İran’la ilgili temel hedefi, rejimi yıkmak ve “Batı’yla uyumlu” yani ABD’nin bölge hesaplarına karşı çıkmayan bir rejimin inşa edilmesini sağlamak.
ABD bu ana hedefi gerçekleştirmek için iki alt hedef belirlemiş durumda:
1. İran’ı baskılayarak içeriye hapsetmek.
2. İçeride rejim karşıtı ayaklanma için şartları olgunlaştırmak.
ABD bu iki alt hedef için, iki ayaklı bir strateji geliştirmiş durumda.
Stratejinin birinci ayağı; “İran’ı baskılayarak içeriye hapsetme” hedefi için Tahran’ın Lübnan’daki nüfuzunu, Yemen ve Bahreyn’deki etkisini, Suriye’deki ve Irak’taki varlığını kesmek.
Stratejinin ikinci ayağı; “rejim karşıtı ayaklanma için şartları olgunlaştırma” hedefi için ambargo uygulayarak İran’ın ekonomisini zayıflatmak ve bu zeminde halk ile yönetimi karşı karşıya getirmek.
İran-Suriye bağlantısını kesme hamlesi
ABD, stratejisinin birinci ayağını gerçekleştirebilme şansı bulamadı geride kalan yıllarda. Ve İran’ı, bulunduğu en uzak noktadan başlayarak sınırlarına doğru baskılayamadı bir türlü…
Bir süredir, bu stratejisinin içinde “bağlantı koparma” taktiği için planlama yapıyordu. Örneğin silahlandırdığı PKK’nin Suriye kolu PYD’yi, Irak-Suriye sınırına konuşlandırarak, İran ile Suriye arasındaki bağlantıyı kesmek istiyordu.
Barış Pınarı Harekâtı sonrasında ABD’nin Türkiye ile imzaladığı 17 Ekim mutabakatı, kısmen bu taktik hedefle de ilgiliydi. Türkiye’nin Suriye içerisinde kısa bir derinlikte tampon kurmasına razı olan ABD, o tamponun altındaki bölgede PYD’yi tahkim ederek, İran’a karşı sete dönüştürmeyi hesapladı. Trump’ın Erdoğan ile imzaladığı 17 Ekim mutabakatından bir hafta sonra, 24 Ekim’de yaptığı “Kürtlerin petrol bölgelerine yönelme zamanı gelmiştir” açıklaması, işte o planlamayla ilgiliydi. Trump bir taşla iki kuş vurma peşindeydi.
Kasım Süleymani suikastı ise ABD’nin Irak-Suriye sınırından içeri girerek, doğrudan Irak’ın içinde İran varlığına karşı hamle yapması demekti. Nitekim Washington bu terörist saldırısını “İran’ın kolunu kesmek” şeklinde tanımladı!
ABD’nin Irak’tan çıkarılması gündemde
Ancak ABD’nin hamlesi ters tepti. ABD, İran’ı Irak’tan çıkartmak üzere hamle yapmışken, kendisinin Irak’tan kovulması gündeme geldi: Irak Parlamentosu Amerikan askerlerinin ülkeden çıkarılmasını öngören yasa tasarısını onayladı (5.1.2020).
Trump’ın buna yanıtı ise “emperyalist küstahlığını ve işgalci ahlaksızlığını” resmediyordu: “Eğer ayrılacaksak bize elçilikler için, inşa ettiğimiz yapılar için, yaptığımız yatırım için 35 milyar dolar ödemek zorundasınız. Yoksa biz orada kalacağız” (12.1.2020).
Evet, ABD’nin hamlesi ters tepti. Üstelik Amerika, İran’a karşı Trump’ın arkasında da birleşmiyor! Hatta ABD Temsilciler Meclisi, Trump‘ın İran’a yönelik askeri eylemlerine kısıtlama getiren karar tasarısını bile onayladı (10.1.2020).
Dahası Tahran yönetimi ABD’nin Irak’taki iki üssünü 8 Ocak’ta vurarak, Süleymani suikastına karşı “ölçülü” bir yanıt da verdi.
Aynı saatlerde Ukrayna Havayollarına ait bir yolcu uçağının İran’da düşmesi ve 176 kişinin ölmesi ise vahim bir olaydı…
ABD’nin uçak kazası sevinci!
ABD ve Batı hızla bu olayda İran’ı suçladı. Doğrusu biz de İran’ın Ukrayna uçağı düşürmesinin hiçbir mantığı olmadığı gerçeğine bakarak, Batı’dan gelen bu saldırıyı “komplo” olarak niteledik başta…
Ancak Tahran yönetimi üç gün sonra, uçağın, füze saldırısı olduğu gece, yanlışlıkla vurulduğunu açıkladı ve özür diledi.
Rusya Savunma Bakanlığı uzmanı İgor Korotçenko’nun değerlendirmesinde olduğu gibi, bu kazaya “tehdit seviyesinin yanlış değerlendirilmesi ve zaman yetersizliği” yol açmıştı. İran’ın Irak’taki ABD üslerini vurduğu ve ABD’nin karşı saldırısının beklendiği saatlerde meydana gelen bir “kazaydı” son tahlilde…
Kuşkusuz ABD’ye koz veren bu yanlışın muhasebesi tüm yönleriyle yapılmalı ve 176 insan hayatının hesabı verilmelidir. Tabi bunu ABD stratejisinin ikinci ayağı olan “rejim karşıtı ayaklanma için şartları olgunlaştırma” hedefini beslemeden yapmak gerekir…
1988’de “bilerek” bir İran uçağını düşüren ve 290 sivili katleden ABD, aynı emperyalist utanmazlıkla, İran’ın yanlışlıkla düşürdüğünü kabul ettiği ve özür dilediği bir uçak kazasını, “rejim karşıtı ayaklanmaya” dönüştürebilme peşinde! Trump bu hedefle Farsça tweet bile atıyor!
Fakat nafile! Er geç ABD emperyalizmi bölgemizi terk edecek; ya çekilerek, ya da anladığı şekilde kovularak!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Ocak 20120
Ankara-Moskova hattındaki sorunlar
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 10/01/2020
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 2019 yılı değerlendirme toplantısında şöyle dedi: “Rusya ile her şey iyiye gidiyor mu derseniz anlaşamadığımız noktaların olduğunu söyleyebiliriz. Gerek Suriye içinde gerekse Kırım gibi konularda ve Karadeniz’de anlaşamadığımız noktalar var. Şimdi Libya’da da iki önemli aktör haline geldik.” (6.1.2020)
Çavuşoğlu bu sözleri, Putin’in Türkiye’ye gelmesinden sadece 48 saat önce söylüyor!
Tek tek bu konulardaki sorunlara geçmeden, Putin’in Türkiye ziyaretinden 24 saat önce, 8 yıl aradan sonra gittiği Şam’dan verdiği mesajlara bakalım:
Putin’in sembolleri
1. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov’un belirttiğine göre Putin Esad’la Şam’da buluşmasında “Suriye’nin devlet kimliğinin ve toprak bütünlüğünün geri kazanılması yolunda büyük bir mesafe kat edildi” ve “Yeniden tesis edilen barışçı yaşamın belirtileri Şam caddelerinde çıplak gözle görülebiliyor” dedi.
Putin bu sözleriyle başta ABD olmak üzere Suriye’yi bölmek isteyen tüm kuvvetlere “kazanamadınız” mesajı veriyor.
2. Putin Şam ziyareti sırasında Esad’la birlikte Emevi Camisi’ni ziyaret etti.
Anımsayalım: Erdoğan hükümeti Şam rejimini devirmeyi önüne hedef koyduğunda, bunu “İnşallah Şam’a gidip, Emevi Camisi’nde namaz kılacağız” diyerek sembolleştirmişti.
Putin ise Erdoğan’a “Emevi Camisi’ne Esad’ı devirerek değil, Esad’la el ele girilebileceği” mesajını vermiş oldu!
3. Putin’in ziyaretinden hemen önce Rus donanmasının en önemli savaş gemilerinden Mareşal Ustinov İstanbul’a geldi. Boğaz’ın girişine demirleyen Rus gemisi, bir nevi, “Montrö’yü deldirtmem” mesajı verdi!
Gelelim Ankara-Moskova hattındaki sorunlara…
İdlib ve Libya sorunu
1. Erdoğan ile Putin arasındaki en sıcak Suriye sorunu, İdlib sorunudur. Moskova uzunca bir süredir masada olan bu sorunu, Ankara’yı “Washington’a itmeden” çözmeye çalışıyor.
Sorun; İdlib’de Rusya ve Suriye’nin terörist dediği ama AKP hükümetinin dost kuvvet gördüğü unsurların varlığı… Moskova Suriye ordusunun bu grupları temizlemesini ve İdlib’e egemen olmasını istiyor. AKP hükümeti ise bu unsurlar üzerinden İdlib’de bulunmak ve buraya dayanarak Afrin’deki varlığını korumak niyetinde.
2. Moskova zaman zaman Suriye ordusunun İdlib’de operasyonuna yeşil ışık yakarak Ankara’yla ilişkisine balans ayarı yapıyor. Son olarak Ankara Libya’ya asker göndermeyi gündeme getirince bu yaşandı ve Türkiye’nin iki gözlem noktasının çevresi Suriye ordusu tarafından ele geçirildi.
Öte yandan Libya konusunda Moskova doğrudan tavrını da ilan etti. Kremlin Sözcüsü Peskov, açık açık Türkiye’nin askeri müdahalesinin Libya’daki krizin çözümüne katkı sunmayacağını belirtti (26.12.2019)
Zira Ankara ve Moskova Libya’da farklı aktörleri destekliyor. Moskova’nın bu konudaki avantajı, Türkiye’nin desteklediği aktörle bağını kesmemiş olmasıdır.
Kırım ve Karadeniz sorunları
3. Çavuşoğlu’nun ilan ettiği Kırım sorunu ise en başından beri Ankara ile Moskova arasında bir sorun olarak duruyor. ABD’nin Ukrayna’yı NATO’ya alarak Rusya’nın dibine kadar girmeye çalışmasına Moskova karşı hamle yapmış ve Kırım’ı Ukrayna’dan koparmıştı.
Ancak Ankara buna karşı çıktı ve “Kırım’ın Rusya tarafından ilhakını kabul etmiyoruz” diyerek bunu resmi bir tavra dönüştürdü. Oysa Kırım Tatarlarının Ankara’ya mesajı netti: “Bu bizim tercihimiz.”
4. Çavuşoğlu Rusya ile sorunları listelerken, Karadeniz’i de eklemiş! Oysa Kanal İstanbul’dan kaynaklanacak Montrö sorununu saymazsak, Ankara ile Moskova arasında Karadeniz’de bir sorun yok. Montrö’nün delinip ABD gemilerinin Karadeniz’e “sınırsız” bir şekilde girebilmesi ise Moskova’nın kırmızıçizgisi!
İşbirliği stratejik düzeye çıkarılmalı
Biz bu makaleyi yazı işlerine teslim ettiğimizde henüz Erdoğan ile Putin bir araya gelmemişti. Umarız Ankara ile Moskova hattındaki bu sorunların en azından kolay olanları çözülür ve ABD’nin Kasım Süleymani suikastı sonrası bölge tansiyonunun daha da arttığı bir süreçte Türk-Rus işbirliği derinleşir.
AKP hükümetinin Neo-Abdülhamitçi yaklaşımı ve Erdoğan’ın ifadesiyle “Rusya’yla ilişkilerin ABD ve AB’yle ilişkilere alternatif görülmemesi” nedeniyle taktik düzeyde kalan Türk-Rus işbirliğininin stratejik düzeye çıkarılması, herkesin yararına…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Aralık 2020
Süleymani suikastının olası sonuçları
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 07/01/2020
ABD’nin İran’ın en önemli isimlerinden Kasım Süleymani’yi bir terör saldırısıyla öldürmesi, fay hatlarını yerinden oynatma özelliğine ve bölgesel bir savaş çıkarma niteliğine sahip bir “siyasi suikast”tır!
Peki ABD bu suikastla neyi amaçladı?
1. ABD Başkanı Donald Trump’ın iki taktik hedefi var: Birincisi, azil baskısı altındayken, içerideki muhaliflere güç gösterisi yapmak; ikincisi de ikinci kez seçimlere girebilecek “şeytanla savaşan lider” profili çizebilmek.
2. Ancak ABD’nin stratejik hedefi ise şu: Suriye ve Irak’ta etkinlik gösteren Kudüs Gücü komutanını ve Irak’ta etkinlik gösteren Haşdi Şabi komutanlarını vurarak, İran’ın Irak ve Suriye’deki “kollarını” kesmek.
Suikastın ilk sonuçları
1. ABD’nin Kasım Süleymani suikastı ters tepti ve İran’ı bileştirdi. Muhafazakarı da, reformcusu da, rejime muhalif diğer kesimler de ABD’nin bu terör saldırısına karşı aynı düzlemde buluştu. Oysa ABD ekonomik ambargo uygulayarak ve İran’ı kuşatarak, halk ile yönetimi, reformcularla muhafazakarları karşı karşıya getirmeyi hedeflemişti.
2. ABD’nin Kasım Süleymani suikastı ters tepti ve Irak’ta Amerikan karşıtlığını güçlendirdi. Zira Süleymani ile birlikte öldürülen Haşdi Şabi komutanı ile öncesinde ABD’nin yine hava saldırısıyla öldürdüğü Haşdi Şabi komutanları, resmi görev yapan Iraklılardır!
Irak Başbakanı Adil Abdulmehdi, bu nedenle suikastları “Resmi görev yapan Iraklı askeri liderin suikastı Irak halkı, devleti ve hükümetine karşı düşmanlıktır” diye niteledi. Ayrıca Irak Ulusal Güvenlik Konseyi toplandı ve “ABD’nin Irak’taki askeri varlığına son vermeyi” gündemine aldı. Ve öncelikle de Irak’taki ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin Irak Başbakanı ve Silahlı Kuvvetler Komutanı Abdülmehdi’nin onayı olmadan, eylem yapamayacağı ilan edildi.
3. Öte yandan yine ABD’nin askeri güç bulundurduğu Afganistan da ABD’ye karşı tutum aldı. Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani, kendisini telefonla arayan ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya “Afganistan topraklarını üçüncü bir ülkeye saldırı için kullandırtmayacaklarını” belirtti!
Bundan sonra ne olabilir?
1. İran’ın ABD’ye bir yanıtı olacaktır. Fakat bu konvansiyonel nitelikte bir yanıt değil, büyük ihtimalle İran’ın vekillerinin ABD’nin vekilleriyle yaptığı vekalet savaşı düzleminde olacaktır. Yani vekiller savaşının asiller savaşına dönüşme olasılığı çok düşüktür. Ancak vekalet savaşının seviyesinin yükselmesi hatta yeni cepheler açılması da ciddi olasılıktır. Nitekim Süleymani’ye suikastın ardından Irak’ta önce ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği yakınına, ardından da ABD’nin Irak’taki en büyük askeri üssü olan Selahaddin’deki Beled üssüne füze saldırısı düzenlendi.
2. Bir diğer olasılık ise, her ne kadar suikastın ardından ABD bölgeye ek 3.500 asker gönderdiyse de, Trump ve ekibinin, bu olayı “Ortadoğu’dan çekilerek Pasifik’e yığınak yapmak” şeklindeki ana stratejilerini uygulamaya vesile edebileceğidir.
Nitekim Trump ve ekibi uzunca bir süredir “Suriye’den çekilmek istediğini” söylüyor, ancak iç tepki nedeniyle bunu tam olarak gerçekleştiremiyordu. ABD Savunma Bakanı Mark Esper, temel hedeflerini şu sözlerle açıklamıştı: “Bizim başlıca rakiplerimiz Çin ve daha sonra ise Rusya. Dolayısıyla benim amacım Suriye olsun veya Afganistan olsun, asker sayımızı buralardan düşürüp ülkeye getirip daha büyük görevler için tekrar eğitmek veya onları Hint-Pasifik bölgesine konuşlandırmaktır.” (20.12.2019)
3. ABD eğer Ortadoğu’dan asker çekmek zorunda kalırsa, bunu ancak İsrail’in güvenliğini garantiye alarak yapabilecektir. Bu da haliyle Washington ile Tahran arasında, Obama dönemindeki gibi bir anlaşma yapılmasını gerektirir.
Nitekim tarihte buna benzer olaylar, beklenildiğinin tersine, savaşı değil, barışı getirmiştir. Trump’ın suikastın ardından verdiği şu mesajlar da bu olasılığa bir ölçüde işaret etmektedir: “Dün savaş başlatma değil, savaşı durdurma yönünde karar aldık. İran halkına son derece saygı duyuyoruz ve İran’da rejim değişikliği peşinde değiliz. İran, bölgeyi istikrarsızlaştırmak için vekillerini kullanmaya derhal son vermeli.” (3.1.2020)
Türkiye ne yapmalı?
Türkiye, ABD’nin İran’a karşı bölgesel savaşı tetikleyebilecek bu hamlesinin olası sonuçlarından etkilenecek ülkelerden biridir. Zira doğrudan İran’ı hedef alan Kürecik Radarı Malatya’dadır. Yine başta İncirlik olmak üzere ülkemizde pek çok Amerikan üs ve tesisi vardır.
Ankara bu nedenle, olayı fırsata çevirmeli ve ABD ile İran arasında arabuluculuk yapma potansiyeline en sahip ülke olarak, -bölgedeki “yalnızlığını” da giderecek- bir diplomasi atağı başlatmalıdır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
6 Ocak 2019
Kanal Çanakkale: Karadeniz’e NATO yolu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 03/01/2020
16 Aralık’ta bu köşede yazdık: “Kanal İstanbul: Karadeniz’e NATO yolu”dur!
Özetle, ABD’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi nedeniyle Karadeniz’e istediği gibi giremediğini, geride kalan yıllar içinde bu sözleşmeyi devre dışı bırakmaya yönelik kimi hamleler yaptığını, Kanal İstanbul’un ABD’ye Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni (Bulgaristan ve Romanya üzerinden) delme fırsatı yaratacağını belirttik.
Ve yine özetle ABD’nin Karadeniz’in batısındaki Bulgaristan ve Romanya’yı NATO ve AB’ye üye yaparak, Karadeniz’in doğusundaki Gürcistan’da “turuncu darbe” yaparak ve Karadeniz’in kuzeyinde Ukrayna’yı NATO’ya üye yapmaya çalışarak, geçmiş yıllarda bu denizi kuşatmaya çalıştığını, fakat başaramadığını belirttik.
İkili hukuk sitemi doğurur
Kanal İstanbul’u destekleyenlerin bu konudaki temel argümanı ise şu oldu: Montrö Boğazlar Sözleşmesi bir bütündür; Marmara Denizi ile İstanbul ve Çanakkale boğazlarını kapsar. Bir gemi, Çanakkale Boğazı’ndan geçtiği için, sonrasında İstanbul Boğazı yerine Kanal İstanbul’u kullansa bile, o bütünlük nedeniyle, Montrö Sözleşmesi’ne tabi olacaktır.
Ancak mesele şu ki, Kanal İstanbul ile o bütünlük bozulacak ve “ikili bir hukuk sistemi” oluşacaktır. Bu da Montrö’yü delmek isteyenlere, sözleşmeyi feshedip, yeni sözleşme yapma fırsatı doğuracaktır. Yeniden bir konferans toplandığında da, Deniz Hukuku Sözleşmesi artık meselenin zemini olacağından, Türkiye’nin egemenlik hakkı zayıflayacak ve ABD’ninkiler dahil her gemiye “transit geçiş hakkı” doğacaktır.
ÇED Raporu’ndaki Çanakkale Kanalı önerisi
Bu arada ÇED Raporu’nu inceledikçe, daha vahim konularla karşılaşıyoruz.
ÇED Raporu, Kanal İstanbul dışında bir de “Kanal Çanakkale” açılmasını “öneriyor”!
Evet, yanlış okumadınız; ÇED Raporu’nun 1426. sayfasında (6. bölümünün 155. sayfasında) “Zincirbozan-Gelibolu mevkiinden Saros Körfezi’ne bir kanal açılması” öneriliyor!
Yani Ege’den Marmara Denizi’ne girecek bir geminin Çanakkale Boğazı’nı kullanması yerine, boğazı devre dışı bırakarak Ege Denizi-Saros Körfezi-Marmara Denizi yolunu izlemesi isteniyor!
Yani Ege’den Karadeniz’e geçecek bir askeri gemiye İstanbul Boğazı dışında Çanakkale Boğazı’nı da kullanmama olanağı sağlanmış oluyor!
Karadeniz NATO’nun ‘mücadele alanı’
Montrö Sözleşmesi’nin Kanal İstanbul’la delinmeyeceğini, çünkü Çanakkale Boğazı’nın da Montrö’ye tabi olduğunu söyleyenler ne der şimdi bu duruma?
Bir askeri gemi Ege Denizi’nden Çanakkale Boğazı yerine Kanal Çanakkale’yi kullanarak Marmara Denizi’ne girerse, oradan da İstanbul Boğazı yerine Kanal İstanbul’u kullanarak Karadeniz’e girerse, Montrö Boğazlar Sözleşmesi iyice tehlikeye girmiş olmaz mı?
Olur, hem de iki kat olur!
“Kanal Çanakkale, ÇED Raporu’nda yer alan bir öneriden ibarettir” denilemez, zira gerçekte toplam bir planlamaya işaret etmektedir.
Daha önce de belirttiğimiz üzere, Erdoğan’ın 2016’da NATO’yu Karadeniz’e çağırmasından bu yana ittifak her toplantısında adım adım Karadeniz’e ilgisini artırmış, en sonunda da Karadeniz’i NATO için “mücadele alanı” olarak belirlemiştir!
ABD’nin Doğu Avrupa ve Kafkasya üzerinden Rusya’ya karşı “işe yarayan” bir basınç oluşturabilmesi için Karadeniz’i kullanabilmesi kritik önemdedir. ABD bu amaçla Karadeniz’e Montrö’ye takılmadan sınırsız girmek, deniz üssü kurarak Rus filosuna karşı bir filo konuşlandırmak istemektedir.
Kanal İstanbul ulusal güvenliğe tehdittir
Dolayısıyla Kanal İstanbul, ulusal güvenliğimize ve Karadeniz’i bir barış denizi olarak koruyabilmemize karşı açık bir tehdittir!
Türkiye’yi Ege’de, Doğu Akdeniz’de “fiilen” kuşatmış olan ABD’ye bir de kuzeyimizde “kuşatma” olanağı vermek, büyük gaflet olacaktır!
Ulusal ekonomiyi çökerterek, kamu kurumlarını satarak elde avuçta bir şey bırakmayanlar, şimdi iktidarlarını sürdürebilmek için toprak satmaya başlamıştır! ÇED Raporu’nda da görüleceği üzere Kanal İstanbul AKP için öncelikle bir “gayrimenkul projesi”dir!
Fakat iktidarını sürdürebilmek adına para bulma öncelikli hazırlanmış bu proje, ABD ve NATO’ya Karadeniz yolu açmaktadır!
O nedenle bu proje kesinlikle kabul edilemez ve hayata geçirilemez!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Ocak 2020
Libya’nın birliği savunulmalı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 31/12/2019
AKP hükümeti, yaptığı “deniz yetki alanının sınırlandırılması” anlaşmasının hayata geçirilebilmesi için Libya’ya asker gönderip, Trablus hükümetini savunması gerektiğini söylüyor.
Fakat, o anlaşmanın hayata geçebilmesi için Doğu’daki Tobruk hükümetine karşı Batı’daki Trablus hükümetini savunmak yetmiyor çünkü anlaşmaya konu olan deniz alanına denk gelen kıyı Trablus hükümeti egemenliğindeki topraklarda değil, Tobruk hükümetinin egemenliğindeki topraklardadır!
Bu nedenle de anlaşmanın hayata geçmesi için Trablus hükümetinin iç savaşta Türkiye desteği ile Tobruk hükümetini devirmesi ve Libya’nın tamamına hâkim olması gerekiyor.
Peki bu mümkün müdür? Sahaya ve Tobruk ile Trablus hükümetlerinin arkasındaki kuvvet dağılımına bakılırsa, pek mümkün görünmüyor!
Neden 2009’da değil de 2019’da?
Bu durumda haliyle insanın aklına şu soru geliyor: AKP hükümeti yaptığı anlaşmayı korumak için mi Libya’ya asker göndermek istiyor? Yoksa Libya’ya asker gönderebilmeye gerekçe bulabilmek için mi o anlaşmayı yaptı?
Bu soruyu şundan soruyoruz:
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, AKP hükümetinin Annan Planı’nı desteklediği süreçte kazandığı manevra alanı ile 21 Mart 2003’ten itibaren geçerli olmak üzere Münhasır Ekonomik Bölge (EB) ilan etmiş; 2003’te Mısır’la, 2007’de Lübnan’la ve 2010’da da İsrail’le MEB sınırlandırma anlaşması yapmıştı.
Bu gelişmeler üzerine Libya ve Suriye de 2009 yılında sırayla MEB ilan etmişti.
Bugün AKP hükümetine Libya ile deniz yetki alanı anlaşması yapması gerektiğini söyleyenler, o gün de söylemişti! Ancak AKP hükümeti 2009’da değil, 2019’da bu anlaşmayı yaptı?
Peki neden 10 yıl gecikti? 2009’da ne Serraj vardı ne de Hafter! O gün anlaşmayı yapsalar, Libya’nın bütünüyle yapmış olacaklardı!
Hatta şöyle de sorabiliriz: AKP hükümeti o anlaşmayı neden 2018 yılında değil de 2019 yılında yaptı?
Çünkü 2019 Nisan’ında, destekledikleri Trablus’taki İhvan rejimi saldırıya uğradı ve iş savaşı kaybetme riskiyle karşı karşıya geldi! (AKP de gayrı resmi olarak o tarihten itibaren Libya’ya kuvvet gönderdi!)
Rusya’yla gerilim
AKP hükümetinin Libya’ya asker gönderme hazırlığına Rusya’nın ilk tepkisi İdlib üzerinden oldu: Moskova, Suriye ordusunun İdlib’de ilerlemesine yeşil ışık yaktı.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 11 Aralık’ta yaptığı çıkış ile Türkiye’nin İdlib’de muhaliflerle teröristleri ayıramadığını belirtti. Rusya Dışişleri Sözcüsü Mariya Zaharova da 26 Aralık’ta yaptığı açıklamada, Ankara’yı İdlib’le ilgili Soçi Mutabakatı’nı uygulamaya çağırdı!
Ve Moskova, AKP hükümetinin Libya’ya asker gönderme girişimine doğrudan açıklamalarla da karşı çıktı.
Örneğin Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Türkiye’nin askeri müdahalesinin Libya’daki krizin çözümüne katkı sunmayacağını belirtti (26.12.2019)
Örneğin Rus parlamentosunun alt kanadı Duma’nın Savunma Komitesi Başkan Yardımcısı Andrey Krasov, Libya’da TSK’nin kullanılmasının durumu ağırlaştıracağını belirtti ve siyasi çözüme katkıda bulunulması gerektiğini söyledi. (28.12.2019)
İdlib ve Libya’daki bu tablo nedeniyle Türk ve Rus heyetlerinin Moskova’da yaptıkları heyetler arası görüşme de uzadı!
Tunus’tan Erdoğan’a ret
AKP hükümeti, Libya tezkeresi çıkarmaya hazırlanırken, ülkenin Batı komşusu Tunus’la da bir ittifak oluşturmaya çalışıyor.
Erdoğan bu amaçla geçen hafta Tunus’u ziyaret etti ve sonrasında “Libya’daki meşru hükümete siyasi destek verilmesi yönünde Türkiye ile Tunus’un müttefik olduklarını” açıkladı.
Ancak Tunus’tan gelen ses farklıydı!
Tunus Cumhurbaşkanlığı “Herhangi bir ittifakın veya safın üyesi olmayacağımız teyit edilir” dedi!
Yani AKP hükümeti Libya’da iş savaşa taraf olurken, bir müttefik de bulamamış görünüyor!
Ne yapmalı?
Türkiye’nin hızla “jeopolitikçi bakış”tan kurtulması gerekiyor. Bu bakışı şu sözlerle ifade ediyorlar: “Şam yönetimini devirmezsek, Ankara’yı koruyamayız; Libya’ya asker göndermezsek Suriye’deki kazanımlarımızı koruyamayız…”
Bu bakışın sınırı yok: Yarın da “Libya’daki payımızı korumak için Tunus’a, Cezayir’e girmemiz gerekir” derler!
Dolayısıyla bu bakıştan kurtulup, Atatürk’ün “ittifaklar kurarak, Türkiye’nin etrafında bir güvenlik kuşağı oluşturma” anlayışına dönmemiz gerekiyor.
Somut olarak:
1. Libya’dan pay kapma anlayışı yerine Libya’nın birliği savunulmalı.
2. İhvancı Trablus hükümetini askeri olarak destekleme ve Tobruk hükümetine düşman olma çizgisini bırakıp, müzakere masasında Tobruk hükümetinin de olacağı gerçeğine göre hareket edilmeli; “esnek diplomasi” yapılmalı.
3. ABD ve AB’ye karşı Libya’nın birliği için Rusya’yla işbirliği yapılmalı.
4. Türk-Rus işbirliği Doğu Akdeniz’de Ankara’ya Şam ve Lübnan işbirliği sağlar. Hatta Kahire’ye bile içinde bulunduğu mevcut ittifakları sorgulatır!
Özetle, Trablus’a asker değil, Şam’a ve Kahire’ye diplomat göndermek gerekir!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
30 Aralık 2019
ABD-Rusya enerji savaşı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/12/2019
ABD ile Rusya, Ukrayna ve Suriye’de, hatta Libya’da çatıyor. Fakat Washington ile Moskova’nın asıl güç mücadelesi AB konusundadır. Anlatalım:
Rusya’nın çok önemli iki projesi var: Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı.
Kuzey Akım-2, Rusya’dan Almanya’ya doğalgaz taşıyan boru hattı… Türk Akımı ise Rusya’dan Türkiye’ye, Türkiye’den de AB’ye doğalgaz taşıyan boru hattı…
ABD’nin AB’yi elde tutma hedefi
ABD, hem kuzeyden hem güneyden AB’ye Rus doğalgazı taşıyan bu boru hatlarının, AB’yi enerjide Moskova’ya bağımlı hale getireceğini ve AB üzerinde Rus nüfuzu oluşturacağını düşünüyor.
AB’yi denetiminde tutamayan ABD’nin ise önümüzdeki yıllarda büyük hesaplaşmaya gideceği Çin’e ve büyük ihtimalle onun müttefiki olacak Rusya’ya karşı eli çok zayıflayacak…
Washington, Trump’ın imzaladığı savunma bütçesi ile Kuzey Akım-2 bünyesindeki şirketlere yaptırım kararı aldı; bu ABD’nin artık doğrudan Rusya ve Almanya’yı hedef alması demektir.
Alman hükümeti ABD’nin bu hamlesinin “Avrupa ve Almanya’nın içişlerine müdahale anlamına geldiğini” savunarak, sert tepki gösterdi. ABD’nin Berlin Büyükelçisi Richard Grenell ise ülkesinin kararının “son derece Avrupa yanlısı bir karar” olduğunu savunarak AB’ye şu mesajı verdi: “Amaç, Avrupa enerji kaynaklarının çeşitliliğini sağlamak ve bir ülkenin ya da bir kaynağın Avrupa üzerinde enerji yoluyla çok güçlü bir nüfuz oluşturmamasını güvence altına almaktır.”
Doğu Akdeniz gazı AB’ye nereden taşınacak?
ABD’nin, enerji yoluyla Avrupa üzerindeki Rus etkisinden rahatsızlığı, kuşkusuz Suriye ve Libya meselelerini de doğrudan ilgilendiriyor.
Suriye meselesinin, esas olmamakla birlikte, bir yönüyle Katar gazının Avrupa pazarına hangi güzergâhtan taşınacağı sorunu olduğunu daha önce bu köşede incelemiştik.
İşte Doğu Akdeniz’deki cepheleşme ve buna bağlı olarak ısınan Libya konusu da, bir yönüyle ABD-Rusya enerji savaşıyla ilgilidir.
Şöyle ki, Doğu Akdeniz’de saptanan doğalgaz ve petrol rezervlerinin Avrupa’ya hangi güzergâhtan taşınacağı sorunu, güzergâhın geçtiği ülkeler kadar, ABD ve Rusya’yı da ilgilendiriyor.
Zira ABD’li diplomat Grenell’in de belirttiği gibi Washington “Rusya’nın enerji yoluyla Avrupa üzerinde güçlü nüfuz kurmasını” istemiyor. Bu ABD’yi Avrupa’ya Rusya dışında enerji tedariki seçenekleri oluşturmaya itiyor.
ABD bu amaçla bir yandan Rotterdam gibi terminaller üzerinden Avrupa’ya sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) sağlamaya çalışıyor, bir yandan da Doğu Akdeniz doğalgazını Avrupa’ya taşıyacak güzergâh konusunu netleştirmeye uğraşıyor.
Doğu Akdeniz’deki doğalgaz ya daha ucuz bir şekilde KKTC-Türkiye güzergâhından ya da daha pahalı bir şekilde Güney Kıbrıs-Girit-Yunanistan-İtalya güzergâhından geçecek.
Ankara-Moskova işbirliğinin önemi
İşte bu güzergâh konusu, başta Kıbrıs sorunu olmak üzere bölgede pek çok soruna yansıyor.
Türkiye’nin Libya’yla deniz sınırı anlaşması yapması güzergâh konusuna müdahale anlamında doğrudur; Libya’ya asker göndermesi ise iç savaşa taraf yapacağı, hatta Rusya’yla karşı karşıya gelme riski doğuracağı için yanlıştır.
ABD’nin de desteğiyle Güney Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail’in Eastmed boru hattı için imzaya hazırlandığı şu süreçte, Ankara’nın esas odaklanması gereken nokta, Rusya’nın Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınmasında bir çıkarının olup olmadığı konusudur.
ABD’nin Güney Kıbrıs ile Rusya’nın arasını açmak üzere bu ülkeye uyguladığı silah ambargosunu bile kaldırdığı “taktik savaşları” sürecinde, Ankara’nın Suriye’den sonra Libya’da da Moskova ile işbirliği yollarını araması gerekmektedir.
Türkiye’nin Trablus hükümetiyle anlaşması, pratikte Libya’yla anlaşması anlamına gelmemektedir; asker göndererek -pek mümkün olmasa da- Trablus hükümetini Libya’nın bütününe egemen kılsa dahi, o anlaşma asıl konuya çare olmayacaktır.
Zira asıl konu, Doğu Akdeniz’deki rezervlerin paylaşılması konusudur; Türkiye’nin ve KKTC’nin hakkını alabilmesidir.
Bunun yolu da önce Suriye’yle, ardından da Mısır’la anlaşmaktan geçmektedir. Suriye’yle anlaşan ve Rusya’nın desteğini alan bir Türkiye, Mısır’ı Güney Kıbrıs-İsrail-Yunanistan cephesinden koparabilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Aralık 2019
Yanlış dış politika askeri güçle düzeltilmez!
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 24/12/2019
Erdoğan 9 Aralık 2019’da “Libya yönetimi ya da halkı isterse, asker göndeririz” dedi.
Erdoğan hükümetinin Serraj hükümetiyle imzaladığı “güvenlik ve askeri işbirliği mutabakat muhtırası”, 21 Aralık 2019’da TBMM Genel Kurulunda kabul edildi.
AKP’liler tepkiler nedeniyle mutabakat muhtırasını “metinde muharip asker yok” diyerek savundu. Doğru, metinde “muharip asker” yoktu, tanımlarla ilgili 3. maddede “misafir personel” vardı. Hatta o “misafir personelin faaliyetlerine” nezaret edecek “kıdemli personel” de vardı.
Ne ki “misafir personel”in yapacaklarının tarif edildiği “güvenlik ve askeri işbirliği alanları” başlıklı 4. maddenin altındaki bölüme göre aslında misafir personel askerdi, kıdemli personel de komutanı!
Yani açıkça TBMM’de “yurtdışına tezkeresiz asker gönderme”nin yolunu yaptılar! Ki aslında zaten aylardır Libya’da Türk askeri var! Anayasa’ya aykırı olduğu için, resmi üniformaları çıkarılarak Serraj hükümetini savunmaya gönderilmişlerdi…
‘Anlaşmayı koruma’ kılıfı
Evet, aylar önce, Yeni Şafak yazdı üstelik!
Yani henüz ortada Serraj hükümetiyle yapılan “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşması yokken…
Bu, şundan önemli: Libya’ya asker göndermeyi, 27 Kasım 2019 tarihinde imzalanan “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşmasını hayata geçirmek için savunuyorlar! Ama daha o anlaşma olmadan altı ay önce Libya’ya asker gönderiyorlar!
Bir öngörü mü? Hayır, çünkü Libya’yla “deniz yetki sınırlandırılması” anlaşması yapılması gerektiği, kendilerine ilgili bahriyeli kurmaylarca bir yıldan fazla süredir söylendiği halde o anlaşmayı yapmamışlardı!
Yani önce İhvancı Serraj’ı desteklemek için Libya’ya asker gönderdiler, altı ay sonra o anlaşmayı yaptılar, şimdi de “anlaşmayı korumak için asker göndermeliyiz” diyorlar!
Asker değil, önce diplomat gönderilmeli
Bu köşede yazdık: Libya’yla “deniz yetki alanlarının sınırlandırılması” anlaşması yapmak doğru bir hamledir. Ancak bu hamleyi tamamlamanın yolu Trablus’a asker göndermek değil, Şam’a, Kahire’ye, hatta Tel Aviv’e diplomat göndermektir! Münhasır Ekonomik Bölge ilan etmektir!
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) 2 Nisan 2004’te, Libya 27 Mayıs 2009’da, Suriye 2009’da, Lübnan 19 Ekim 2010’da Münhasır Ekonomik Bölgesini (MEB) ilan etti! Türkiye hâlâ etmedi!
Dış politikadaki yanlışları askeri güçle düzeltmeye çalışmak, marifet değildir!
Peki buraya nasıl geldik?
Denktaş’ı dışlayan ve “masadan kalkan taraf olmayız” diye özetlenen AKP anlayışı, GKRY ile Yunanistan’a büyük manevra alanı sağladı.
AKP hükümeti, “Doğu Akdeniz’in önemine” dair yapılan uyarılara yıllarca kulaklarını tıkadı; neredeyse iş işten geçtikten sonra bölgeye sondaj gemisi yollayarak oyuna girmeye çalıştı.
İhvancı anlayışı nedeniyle sorunlu hale getirdiği Mısır ve İsrail’le ilişkileri, GKRY ve Yunanistan’a, bu iki ülkeyle ayrı ayrı üçlü mekanizma kurma şansı verdi. GKRY-Yunanistan-Mısır ve GKRY-Yunanistan-İsrail üçlü mekanizmaları, en sonunda Şubat 2019’da yedi üyeli (GKRY, Yunanistan, Mısır, İsrail, İtalya, Filistin ve Ürdün) Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na dönüştü! Dikkat ediniz, AKP’nin İsrail’e karşı savunduğu Filistin de oradadır, Akdeniz’e sınırı olmayan Ürdün’de!
Hepsini bir araya getiren ise kuşkusuz ABD’dir! Donald Trump’ın 21 Aralık 2019’da imzaladığı ve Türkiye’ye yaptırım içeren Savunma Bütçesi metinlerinde pek üzerinde durulmayan bir konu daha var: Washington yönetimi, İsrail, Yunanistan ve GKRY ile “ortak enerji merkezi” kuruyor!
Rusya’yla karşı karşıya gelmenin maliyeti
Hal böyleyken, AKP hükümeti şimdi Rusya’nın desteklediği Hafter’e karşı Serraj hükümetini desteklemek üzere Libya’ya asker gönderiyor.
AKP, Suriye’de İdlib sorununa rağmen süren Rusya’yla işbirliğini ve Astana Sürecini riske atıyor. Ukrayna’da karşı karşıya bulunduğu Rusya’yla bir de Libya’da karşı karşıya olmak, ciddi risktir ve maliyeti Suriye düzleminde büyük olur.
Tersinden bile! Moskova AKP’ye Libya’da alan açmaya bir şekilde razı olursa, karşılığını Suriye’de alır!
Sonuç olarak AKP’nin “milli dış politika” diye zorla kabul ettirmeye çalıştığı ve karşı çıkanı milli olmamakla, hatta vatan haini olmakla suçladığı dış politikası, bir hatalar zinciridir!
O zincire son dönemde takılmaya çalışılan kimi doğru halkalar bile, AKP dış politikasını milli dış politika yapmamaktadır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
23 Aralık 2019
Türkiye’nin altı kozu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 20/12/2019
ABD Kongresi’nin Ermeni soykırımı karar tasarısını kabul etmesine yanıt olarak Erdoğan’ın “Gerekirse İncirlik ve Kürecik’i kapatırız” demesi, gündeme oturdu. Kafalardaki ilk soru da şu: AKP hükümeti gerçekten İncirlik ve Kürecik’i kapatabilir mi?
Hatırlatalım: Her ne kadar AKP’li yazarlar Erdoğan’ın bu açıklamasını özetle “Batı’nın tehditlerine karşı sessiz kalan o eski Türkiye artık yok” diyerek cilalasa da, “eski Türkiye” İncirlik dahil tüm ABD üslerini kapatmıştı!
Erdoğan’ın Trump’a mesajı
ABD üssü İncirlik de, NATO üssü Kürecik de hemen kapatılmalıdır! Hatta İncirlik üssü çoktan kapatılmalıydı ve komşularımızı hedef alan Kürecik radarı da hiç kurulmamalıydı!
Gelelim bugüne: Erdoğan’ın “İncirlik ve Kürecik’i kapatma” mesajı, ABD Kongresi’nden geçen karar tasarısı hakkında işlemde bulunacak olan Trump’a yöneliktir. Ankara Beyaz Ev’e “Tasarıyı onaylama!” demiş oluyor. Erdoğan’ın açıklamasındaki “gerekirse” kelimesi, fiilen “Trump’ın onayı halinde” anlamına gelmektedir.
Aslında sıkıntıda buradadır: İncirlik’in kapatılması çoktan gerekmekteydi!
İncirlik zaten kapatılmalıydı
Ankara’nın İncirlik’i kapatmasını “gerektiren” nedenler zaten vardı:
1. İncirlik’in ABD’nin bir kanadınca desteklenen FETÖ darbe girişimindeki rolü ortaya çıktığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
2. ABD’den Fethullah Gülen’i iade isteğine olumsuz yanıt aldığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
3. ABD Türkiye’nin güneyinde “terör koridoru” inşa ederken, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
4. ABD PKK’nin Suriye kolu olan YPG’ye silah yardımı yapmaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
5. ABD Türkiye’ye karşı Doğu Akdeniz’de bir cephe kurmaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
6. ABD Türkiye’ye karşı yaptırım uygulamaya başladığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
7. ABD Türkiye’nin parasını ödediği F-35’leri vermediğinde ve Türkiye’yi F-35 programından çıkardığında, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
8. ABD Başkanı Trump Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’na tehdit dolu o mektubu gönderdiğinde, Ankara’nın İncirlik’i kapatması gerekirdi!
Şimdi “Gerekirse kapatırız” diyen Erdoğan için demek ki tüm bu ABD tehditleri gerçekleşirken, İncirlik’i kapatmak gerekmemiş!
Bari en azından İncirlik’teki uçuşları geçici sürelerle askıya alabilsekerdi! Bu hamle, 8 maddenin en azından bazılarını geçersiz kılabilirdi!
Kozu zamanında oynamak gerekir
Doğru, İncirlik Türkiye’nin elindeki çok önemli bir kozdur. Fakat koz güçlüyken oynanmalıdır. Zamanında oynanmayan ve değeri zayıflayan koz, gecikildiğinde etkisizleşir.
Bunu şundan söylüyoruz: Tamam, İncirlik çok önemli; ABD için sadece askeri bir üs değil, Türkiye-Amerikan ilişkilerinin de bir nevi siyasi karargâhıdır.
Ancak ABD Irak’ın kuzeyindeki Erbil üssünü askeri anlamda önemli bir üsse dönüştürüyor ve Yunanistan-Bulgaristan-Romanya aksına askeri yığınak yapıyor. Bu tablo haliyle İncirlik’in önemini azaltıyor.
O nedenle Türkiye elindeki kozu değeri azalmadan, zamanında ve gecikmeden oynamalıdır. Yani hiç beklemeden İncirlik’i kapatmalıdır.
Türkiye’nin ABD’ye karşı kozları
Kimileri “Eliminde başka koz yok, hemen oynayıp kozsuz kalmayalım” demektedir. Bu aslında “İncirlik’i kapatmaya karşı” üretilmiş bir argümanıdır.
Tersine Türkiye’nin elinde başka kozlar da var ve o nedenle İncirlik’i kapatma kozu bekletilmeden oynanmalıdır.
İşte kademeli olarak uygulanabilecek diğer kozlar:
1. Türkiye hiç beklemeden S-400’leri Doğu Akdeniz’i esas alarak aktif hale getirebilir.
2. Türkiye F-35’lerin muadili olan Rusya’nın Su-57 uçaklarından alabilir.
3. NATO’ya Karadeniz yolu anlamına gelen Kanal İstanbul projesinden vazgeçildiği ilan edilebilir.
4. Ankara, Şam’la normalleşme adımı atabilir.
5. Bölgede Türkiye-İran-Irak-Suriye ittifakı kurulabilir. Bu ABD için en olumsuz tablodur. 4 komşunun ittifakı, bölgeyi ABD emperyalizmine kapatır!
AKP hükümetin bunları yapar, yapamaz; o ayrı… Fakat hükümetlerden bağımsız olarak belirtmeliyiz ki, Ankara bu kozları adım adım her halükarda oynamalıdır. Zira altı koz da Türkiye’nin çıkarınadır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Aralık 2019
Kanal İstanbul: NATO’ya Karadeniz yolu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 17/12/2019
ABD’nin en önemli hedeflerinden biri Karadeniz’e yerleşmektir. Bunun önündeki engel ise 1936 tarihli Montrö anlaşmasıdır.
Montrö Sözleşmesi, bölge dışı devletlerin Karadeniz’de bulundurabileceği savaş gemilerini toplam 45 bin tonaj ve 21 günle sınırlamaktadır.
Montrö özetle Karadeniz’in güvenliğinin garantisidir ve bu sözleşmeyle Türkiye ve Sovyetler Birliği Karadeniz’i fiilen Batılı emperyalist ülkelere kapatmıştır. Öyle ki, ABD Soğuk Savaş döneminde bile Türkiye’yi Montrö’yü delmeye ikna edememiştir!
ABD’nin Karadeniz’e 4 hamlesi
SSCB dağıldıktan sonra kopan devletleri Batı kampına alarak Rusya’yı daha ileriden çevrelemeyi sürdüren ABD, bu süreçte de Karadeniz’e yerleşme planını uygulamaya çalıştı.
1. ABD’nin birinci hamlesi Karadeniz’in batısında kıyısı olan devletleri Atlantik kampına almak oldu. Bulgaristan ve Romanya 2004’te NATO’ya, 2007’de AB’ye üye yapıldı. O zamandan bu zamana ABD bu ülkelere askeri yığınak yapıyor.
2. ABD’nin ikinci hamlesi Kafkaslardan bir gedik açarak Karadeniz’e doğusundan girmekti. Gürcistan’da 2004’te turuncu darbeyle Batıcı Saakaşvili iktidar yapıldı ve Gürcistan’ın NATO üyeliği için düğmeye basıldı. Batıya teslim olmaya itiraz eden Osetlerin bağımsızlık girişimini Saakaşvili’nin engellemeye kalkmasına Putin’in Rusya’sı askeri olarak müdahale etti. Saakaşvili kaçtı, Gürcistan’ın NATO üyeliği rafa kalktı ve ABD’nin birinci hamlesi başarısız oldu.
3. ABD’nin Karadeniz’e üçüncü hamlesi ise kuzeyinden, Ukrayna üzerinden oldu. Putin’in karşı hamleyle Kırım’ı Ukrayna’dan koparması, ABD’nin bu hamlesini sonuçlandırabilmesini önledi: Ukrayna’nın NATO üyeliği de rafa kalktı.
4. İşte Kanal İstanbul, ABD’nin Karadeniz’e yerleşebilmesi için fiilen dördüncü hamle olacak!
Kanal İstanbul ile Çanakkale ve İstanbul Boğazlarını ABD gemilerine sınırlandıran ve Karadeniz’de 21 günden fazla kalmalarını engelleyen Montrö Sözleşmesi devredışı bırakılacaktır; hem de Türk hükümeti eliyle!
Montrö’ye en karşı ülke: ABD
Montrö Sözleşmesi’nin devredışı kalması Washington’un arayıp da bulamadığı bir olanaktır. Zira geride kalan yıllar içinde Montrö’nün bazı hükümlerini kendi çıkarlarına göre güncelletemeyen ABD, Kanal İstanbul ile tamamından kurtulma fırsatı yakalamış olacak!
Montrö Sözleşmesi normalde 20 yıllıktı ve 1956’da sona erecekti. Ancak bunun için taraf devletlerden birinin sözleşmeyi sona erdirme isteği bildiriminde bulunması gerekiyordu. Karadeniz’i bölge denizi yaparak bölge dışı devletlere kapatan özelliği ve yararı nedeniyle bugüne kadar hiçbir taraf devlet sözleşmeyi sona erdirmek için girişimde bulunmamıştı.
ABD bu nedenle, bir de Karadeniz’in “uluslararası su” olduğunu iddia ederek bu denize girmeye çalıştı. Ancak Türkiye bu teze de direndi ve örneğin dönemin Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ şöyle diyerek konuyu kapattı: “Karadeniz, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere ait bir konudur.”
Erdoğan’ın NATO’yu Karadeniz’e daveti
ABD, son yıllarda NATO üzerinden Karadeniz’de bazı hamleler yapmaktadır. Üstelik bu hamlelerin siyasi dayanağı da Erdoğan’ın NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’e 2016’da yaptığı şu çağrı olmuştur: “Karadeniz’de görünmüyorsunuz. Karadeniz’de görünmeyişiniz Karadeniz’i adeta Rusya’nın bir gölü haline dönüştürüyor. Karadeniz’i tekrar istikrar havzası kılmalıyız” (11.5.2016)
8-9 Temmuz 2016’da Varşova’da yapılan zirvede NATO’nun Karadeniz’deki varlığının artırılması karara bağlandı. Sonuç bildirgesinde Rusya’nın Karadeniz’deki askeri varlığının müttefikler ile diğer ülkelere karşı risk oluşturduğu savunuldu.
Ardından NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg imzasıyla yayımlanan “NATO: Gelecek İçin Hazır” adlı belgede, “NATO Standing Naval Forces in the Black Sea”nin 2018 ve 2019’da Karadeniz’deki varlığını artıracağı ve bu denizde yıl boyunca toplam 120 gün bulunmayı hedef aldığı ilan edildi.
Ve NATO Nisan 2019’da da Karadeniz’i “mücadele alanı” olarak belirledi.
Devlet intiharı
Görüldüğü gibi AKP’nin Kanal İstanbul projesi, ABD’nin yıllardır uğraştığı Karadeniz’e yerleşme hedefini kolayca yerine getiriyor.
Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin karşısında cephe kuran ve güneyde Türkiye’ye karşı “terör koridoru” inşa eden ABD’yi, AKP hükümeti eliyle bu kez kuzeye, Karadeniz’e yerleştirmek, ancak ve ancak bir “devlet intiharı” olur!
Türkiye buna izin veremez!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Aralık 2019
Libya’ya asker gönderme meselesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/12/2019
Geçen hafta değerlendirdik: Ankara ile Trablus arasında, Doğu Akdeniz’deki yetki alanlarının belirlenmesine ilişkin mutabakat muhtırası doğru ama eksik bir hamledir; Suriye ile tamamlanmalıdır.
Ancak Ankara’dan “eksikliği” tamamlama işareti yerine, “doğruyu” sıkıntıya düşürecek bir işaret geldi: Cumhurbaşkanı Erdoğan, canlı yayında “Yönetiminin ya da halkının talep etmesi durumunda Libya’ya asker göndereceklerini” söyledi!
Bu açıklamadan hemen sonra talep girişimi de geldi. Libya Devlet Yüksek Konseyi üyesi Abdurrahman Shater, Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Fayiz es-Serrac’dan Türk ordusunun ülkeye davet edilmesini talep etti!
Mutabakata TSK kalkanı
Bahsetmiştik: AKP hükümetinin Libya’da mutabakat imzaladığı Trablus hükümeti, “üç Libya”dan biri. Dahası güçlü olan parça da değil.
Hal böyle olunca, AKP hükümetinin imzaladığı anlaşmayı koruyabilmek için Trablus hükümetine askeri destek vermesi gerekiyor. Erdoğan Libya’ya asker gönderme konusunu bu nedenle gündeme getiriyor.
Ancak mesele bununla sınırlı değil. AKP’nin ana motivasyon kaynağı doğalgaz paylaşımı ya da deniz yetki alanı meselesinden çok, en başından beri Libya’da inşa etmek istediği İhvan rejimi konusudur!
Anımsayalım: Dönemin AKP hükümetinin başbakanı Ahmet Davutoğlu, Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerinin ABD’yi tedirgin etmesi üzerine, 14 Mart 2011 günü acilen yapılan “duruma müdahale” toplantısında şöyle demişti: “Eğer aktif bir öncülükle değişim liderliği yürütemezsek, biz bu coğrafyada bu gelişmelerden en olumsuz etkilenen ülke oluruz.”
ABD’li yetkililerin de bulunduğu o toplantının ardından hem Libya’da hem Suriye’de Atlantik kuvvetleri harekete geçti. Her iki ülke dokuz yıldır iç savaşın pençesinde…
Libya’da savaştayız zaten!
Gerçi Erdoğan’ın sözleriyle Libya’ya asker gönderme konusu resmi olarak şimdi ilk kez dile getirilmiş oldu ancak aslında AKP hükümeti çoktandır Libya’da savaşıyor!
Hayır, NATO haçlı ittifakına dahil olarak Kaddafi’yi devirme operasyonundan bahsetmiyoruz. Desteklediği İhvancı Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümetini ayakta tutabilmek için yaptıkları askeri destekten bahsediyoruz.
Özetleyelim: Bu yılın Nisan ayında Tobruk hükümeti, yani General Hafter kuvvetleri taarruza geçmiş ve adım adım ilerleyerek Trablus’a yaklaşmıştı. Ancak Hafter kuvvetleri beklenmedik bir şekilde durduruldu. O süreçte önce Türkiye’ye ait bir insansız hava aracının düşürüldüğü açıklandı. Ardından 29 Haziran’da Hafter güçleri Libya’ya gelecek Türk uçak ve gemilerini “düşman hedefi” ilan etti!
Ne olmuştu da Türkiye hedef olmuştu peki?
Yanıtı AKP medyasından öğrendik: Hafter Trablus’u alamamıştı çünkü imdadına Türkiye’nin gönderdiği destek yetişmişti! Türkiye’den gönderilen destek sayesinde Hafter kuvvetleri püskürtülmüştü! (Yeni Şafak, 3-4 Temmuz 2019)
Çözüm müttefik kazanmak
AKP’nin İhvancılığı hem Türkiye’yi komşularıyla sorunlu hale getiriyor hem de ulusal çıkarlarının gereği olan -Trablus’la deniz yetki alanı mutabakatı gibi- hamleleri boşa düşürüyor!
Önemle belirtelim: Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki çıkarlarının korunmasının öncelikli yolu askeri değil, diplomatiktir! Doğu Akdeniz’deki çıkarlarımızı en iyi şekilde, ancak bölgede müttefik kazanarak elde edebilir ve koruyabiliriz.
Bunun yolu da Trablus’la yapılan mutabakatı tamamlamak adına önce Suriye’yle anlaşmaktan, ardından da Mısır’la normalleşme yoluna girerek Kahire yönetimini deniz yetki alanını belirlemek üzere müzakereye davet etmekten geçiyor.
Bölgenin tamamını karşımıza almak, pratikte ülkemizi bölge dışı bir büyük kuvvete yaslanmaya mecbur edecektir. O durumda ise çıkarlarımız, büyük kuvvetin çıkarlarının altında kalacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
13 Aralık 2019