Archive for category Politika Yazıları

Biden’ın hedefi ve stratejisi

ABD’nin yeni başkanı Joe Biden’ın kabinesini açıkladığı basın toplantısındaki sözleri, bir bakıma onun programı gibiydi.

Şu üç kısa cümleden oluşan açıklaması, hedefini ve stratejisini basitle özetliyor: “ABD Pasifik ve Atlantik’te küresel liderlik rolü üstlenecek. Gereksiz çatışmalarda rol almayacak. Asya-Pasifik bölgesinde ittifakları güçlendirecek” (25.11.2020).

Hedef Çin, strateji müttefiklerle cephe inşası

Biden’in bu üç cümlesi şu anlamlara geliyor:

1- ABD’nin “Atlantik ve Pasifik’te liderlik üstlenmesi” demek, pratikte AB ile ilişkileri restore etmek ve birlikte Çin’e karşı mücadeleye yönelmek demektir.

2- ABD’nin “gereksiz çatışmalarda rol almayacağını” belirtmek; Afganistan ve Irak’tan çekilmeyi sürdürmek demektir.

3- ABD’nin “Asya-Pasifik bölgesinde ittifakları güçlendireceğini” söylemek; Çin’e karşı mücadelede Japonya’yı kaybetmemek ama daha önemlisi Hindistan’ı kazanmak demektir.

‘Büyük strateji’de süreklilik

ABD başkanlık seçimi süresince ve “Trump mı, Biden mı” tartışmaları boyunca hep şuna dikkat çektik: ABD’nin “büyük stratejileri” başkandan başkana değişmez. Başkanlar bu “büyük stratejinin” alt stratejilerinde ama daha çok taktiklerde değişikliğe giderler.

Ve somut belirtmiştik: Trump’ın Çin’i “baş rakip” gören çizgisi, Obama döneminin de çizgisiydi. Trump’ın Afganistan ve Irak’tan parça parça çekilmesi, Obama döneminde başlamıştı.

Bu sürekliliği görmek şu bakımdan önemliydi: Amerikancı çevrelerde genel algı, “Trump’ın beceremediği ama Biden’ın gelip ABD’yi yeninden ‘dünyanın efendisi’ yapacağı” şeklinde…

Oysa konu Trump’un beceriksizliğiyle ilgili değil, ABD hegemonyasının zayıflamasıyla ilgili. O hegemonyayı zayıflatan en önemli neden de ABD’nin artık ticarette, üretimde, ekonomide, hatta teknolojinin bazı alanlarında geçilmiş olmasıdır.

Biden’ın elinde bu tabloyu değiştirecek sihirli bir değnek yok. Biden’ın Trump’tan farkı, ABD’nin Çin’i hedef alan “büyük stratejisini” uygulayabilmek için, geleneksel müttefikleriyle bozulan ilişkilerini tamir etmeye çalışması olacak.

ABD yerine kolektif yönetim

Bu da aslında ABD hegemonyasının zayıflamasıyla ilgili bir ihtiyaç. ABD’nin gücü zirvedeyken, müttefik aramaya ihtiyacı yoktu; Irak’ı işgal örneğinde olduğu gibi tek başına karar alıyor ve müttefiklerini o kararın arkasında sürüklüyordu. Ama artık o durum değişti.

İşte ABD’nin yeni Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in ilk mesajı da bu gerçeğe işaret ediyordu: “Dünyanın tüm sorunlarını tek başımıza çözemeyiz. Diğer ülkelerle birlikte çalışmamız gerek, onların işbirliğine ihtiyacımız var” (25.11.2020).

Bu sözler; birincisi ABD’nin artık “dünyanın efendisi” olmadığının Washington tarafından kabulü anlamına gelmektedir, ikincisi ABD’nin bu gerçeğe göre hareket ederek müttefikleriyle işbirliği arayacağını göstermektedir ama üçüncüsü de önümüzdeki yıllarda dünya düzeni açısından “ABD yerine kolektif bir yönetim” döneminin başlayacağının işaretidir. Ki, “yeni bir dünya kuruluyor” derken, bunun adım adım gerçekleştiğini de bu köşede pek çok kez yazdık.

Türkiye’nin çıkarları ABD tehdidi altında

Biden yönetiminin geleneksel müttefiklerle ilişkileri restore etme hedefi, Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Nitekim Biden’ın kazandığı kesinleştikten sonra Erdoğan’ın yaptığı şu açıklama, ABD’yle işbirliğine yine açık olduklarının ilanıydı: “ABD ile uzun ve yakın müttefiklik ilişkilerimizi, bölgesel ve küresel tüm meselelerin çözümünde kullanma niyetindeyiz” (21.11.2020).

Kuşkusuz bu “yeniden işbirliği”, Biden ve Erdoğan’ın karşılıklı niyetleri ya da AKP’nin genetik kodlarındaki Amerikancılık üzerinden kotarılabilecek bir durum değil.

Zira Türk-Amerikan ilişkilerindeki sorunlar, aslında hükümetlerden hükümetlere olan sorunlar değil, temel sorunlardır. Türkiye’nin bölgesindeki ulusal çıkarlarıyla ABD’nin çıkarları çatışmaktadır. Ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına yönelik tehditler ABD’den gelmektedir.

Bu değişmeden, Türk-Amerikan ilişkileri düzelmez.

Ama elbette iktidarını sürdürebilme kaygısı, AKP’yi -çok sık yaptığı gibi- ulusal çıkarları bir kenara koymaya götürebilir ancak o halde bile “eski türden”, “BOP eşbaşkanlığı” gibi bir işbirliği sürdürebilmeleri mümkün değildir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Kasım 2020

4 Yorum

AKP-AB ilişkilerinde yalan rüzgârı

Erdoğan iktidar olmadan önce AB’yi Hristiyan Kulübü olarak görüyordu. Ancak Erdoğan iktidar olunca en sıkı AB’ci oldu: “8 yıl sonra AB üyesiyiz” diye müjde verdi, 29 Ekim’de Papa heykelinin altında AB anayasasına imza attı…

Bu “rüya” yıllarca sürdü. Erdoğan da AB de karşılıklı birbirlerinden alacaklarını almışlardı. Yavaş yavaş birbirlerinden ayrılmaya başladılar. Erdoğan 2016’da “AB’nin kapıkulu değiliz, Ey AB, sen yoluna ben yoluma” dedi.

Ancak Erdoğan beş gün önce yine “Kendimizi başka yerde değil Avrupa’da görüyor ve orada bir gelecek inşa etmek istiyoruz” dedi! Peki ne oldu da yeniden AB’yle flört etme ihtiyacı doğdu?

Papaz elbisesi!

Erdoğan’ın iktidar olmadan önce “Hıristiyan Kulübü” diye niteleyip karşı çıktığı AB’ye, iktidar olduktan sonra hem de Hristiyanların Papa’sının heykelinin altında imza atması, Erdoğan’ın “iktidar olmak için gerekirse papaz elbisesi giyerim” şeklindeki siyaset anlayışıyla tam uyumludur!

Yoksa Erdoğan gerçekte AB’ci değildir…

Ama Erdoğan iktidar olabilmek için, dahası iktidarda kalabilmek için AB’ye sarılması gerektiğini gördü ve gerçekten de 10 yıldan fazla süre boyuna en hızlı AB’ci oldu.

Çünkü Erdoğan, AB desteğiyle, AB uyum yasalarıyla adım adım kurumları ele geçirebileceğini, dahası Türk ordusunu da AB sayesinde “dizginleyebileceğini” gördü.

Aynı “yararcılık” ilkesi AB için de geçerliydi. Brüksel de Türkiye’yi ekonomisinden hukukuna kadar istediği kıvamda biçimlendirebilmesinin Erdoğan’la mümkün olduğunu gördü.

Böylece Erdoğan ile AB, “yalan rüzgârı” altında işbirliği yaptılar yıllarca…

AB’nin kazançları

Peki AB neden üye yapmayacağı bir Türkiye’yi “aday üyelik” kapsamına alarak oyalıyordu?

Yukarıda belirttiğimiz gibi ekonomisinden hukukuna kadar Türkiye’yi istediği gibi biçimlendirmek için mi? Evet, bu nedenlerden biriydi.

Ancak, bir diğer neden de Kıbrıs sorunu ve sonraki yıllarda önem kazanacak Doğu Akdeniz’di. AKP AB’yi “kullanırken”, AB AKP’yi daha çok kullanmış ve iktidarın AB’ciliği üzerinden Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğinin önünü açmış, dahası Rumların Doğu Akdeniz’de komşularıyla deniz sınırı yetkilendirme anlaşması yapmasını sağlamıştı.

Fakat asıl önemlisi, AB’nin “aday üyelik” yalanıyla Türkiye’yi AB kapısına bağlamak istemesiydi: Türkiye AB kapısında tutulacak, ne içeriye girebilecek ama daha önemlisi, ne de kapıdan ayrılabilecekti! Açalım:

28 Şubat’ın mirası

Türkiye’nin Rusya ve İran’la oluşturduğu Astana Platformu, AKP’nin çok istediği bir işbirliği modeli değil. ABD ve AB’yle gerilen ilişkiler sonrasında bir de Rusya’nın Suriye’de sahaya inmesi ve uçak düşürme olayından sonra “normalleşmemek”, iktidar için oldukça pahalı bir fatura olacaktı. “Taktik esnekliğe” sahip Erdoğan, o fatura nedeniyle bir parça dümen kırdı.

Oysa uyguladıkları bu çizgi, çok karşı oldukları 28 Şubat’ın eseriydi: Avrasyacı generaller, Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliğini savunuyorlardı.

İşte AB 1999’da Türkiye’ye aday üyelik kapısını, Ankara Moskova ve Tahran’a yönelmesin diye araladı. AKP iktidar olunca da 2004’te “üyelik görüşmelerini” başlattı.

Yani Türkiye zaten AB kapısından içeri giremeyecekti de, kapıdan dönüp bölge ülkeleriyle işbirliği yapmasın diye kapıda tutulacaktı.

Yaptırım endişesi

Peki, Erdoğan şimdi neden birden bire “Kendimizi Avrupa’da görüyoruz” deme ihtiyacı duydu? Çünkü 10-11 Aralık’taki AB Zirvesi’nden yaptırım çıkma ihtimali var. Ve Erdoğan o yaptırım ile zaten kötü olan ekonominin büyük hasar alacağını, bunun da iktidarına mal olabileceğini hesaplıyor. O nedenle “yerimiz Avrupa” mesajı veriyor, o nedenle sözcüsü İbrahim Kalın’ı bazı özel temaslar için Brüksel’e gönderiyor.

Kısacası ortada stratejik bir işbirliği hedefi ya da ilkesel bir konumlanma durumu yok. Ne var?

İktidar olabilmek için papaz elbisesi giyenler, iktidarda kalabilmek için Hıristiyan Kulübü’ne üyelik masal kitabının sayfalarını yeniden açtı!

Neyse ki bu kez masal kısa sürecek…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Kasım 2020

5 Yorum

ABD YERİNE KOLEKTİF YÖNETİM

YENİ BİR DÜNYA KURULURKEN

Joe Biden’ın ABD başkanı olmasıyla birlikte, ABD’nin “ara verdiği” dünyayı yönetme işine yeniden başlayacağı hayalleri kuruluyor…

Hayal çünkü birincisi ABD’nin eskisi gibi hükmedebileceği bir gücü kalmadı, ikincisi de ABD’nin gücünü dengeleyebilen bir dünya var artık.

Kısacası küresel güç mücadelesi sürecek ancak bu güç mücadelesine dair iki hatalı yargı var:

Birincisi, ABD’nin yenilmez olduğu şeklindeki görüştür.

İkincisi de “ABD gider Çin gelir ama düzen değişmez” diyenlerin yaklaşımıdır.

DOĞU-BATI MÜCADELESİ

Birinci görüş, Amerikancılığın derin etkisinin de yansımasıdır. Kültür emperyalizmi öylesine işlemiştir ki bünyeye, ABD’nin yenilmezliğini mutlak doğru kabul eder.

Bu görüşün bir türevi de batının üstünlüğü konusudur. Batı sanki hep üstündü, hep üstün kalacak gibi yorumlarlar…

Oysa MÖ 5 bini baz alırsak, bu 7 bin yılda batıdan çok doğunun üstünlüğü vardı. Daha doğru biçimde ifade edersek, uygarlığın lokomotifini batıdan çok doğu üstlendi…

Mezopotamya; Sümer, Babil, Asur…

Mısır elbette.

Hatta daha doğuda Hint ve Çin tabii ki…

Sonra Grek ki aslında Batı saymak da mümkün değil, Mısır-Anadolu birikiminin (uygarlığının) üzerinde yükselmiş ama İskender’le yeniden doğuya yönelmiş…

Ve Roma: Batının ilk üstünlüğü diyebileceğimiz zaman ancak yine de doğuyla iç içe bir batı üstünlüğü. Çünkü Roma aynı zamanda Anadolu’dur, aynı zamanda Mısır’dır…

Sonra doğu yeniden uygarlığın lokomotifi oluyor: İslam dünyası…

Ardından Türk göçü, Moğollar…

Batı, ancak 15. yüzyılda öne geçiyor: Akdeniz’de kendisine kapatılmış ticaret yolları nedeniyle coğrafi keşifler yapıp yeni yollar, hatta yeni dünyalar keşfedip, ticaretle, talanla, sermaye biriktirip gelişmiş, sonra sanayi devrimiyle bu kez “tam manasıyla” üstün olduğu dönemi başlatmış…

Yani anlayacağınız son 500 yıl…

UYGARLIĞIN LOKOMOTİFLERİ

Şu çok kısa özetle bile görülmektedir ki, üstün güç üstünlüğünü koruyamıyor; çünkü geride kalan onu geçebilmek için ondan hızlı koşuyor, hatta zıplıyor…

Uygarlık tarihi bu nedenle düz bir doğru değildir, inişleri çıkışları olan sinüzoidal bir dalgadır: Uygarlık hep ilerler ama belli bir üretim ilişkisi döneminde yeni bir güç, toplam uygarlığa lokomotiflik yapar.

Yani batının ürettiği arabada, doğuda üretilmiş at arabasının izleri vardır. Yani batının ürettiği bilgisayarda doğunun geliştirdiği cebirin, alfabenin, geometrinin izleri vardır… Yani uzaya çıkan Sputnik’te, Babil’de yıldızları gözlemleyenlerin katkısı vardır.

Zamanı daha da daraltarak söylersek, Pisagor’un, Thales’in üçgenlerinde Mısır’da Nil nehrinin taşmasını hesaplayanların izleri vardır…

AMERİKAN HEGEONYASININ SONU

Uygarlığın ilerleyişini bu tarihsel perspektiften incelediğiniz zaman, “ABD’nin mutlak yenilmezliği” gibi bir durumun olamayacağını görürsünüz. Kapitalist ekonominin lider ülkesi ABD de, daha üretken bir ekonomi modeli tarafından geçilecek, geçiliyor…

ABD’nin yenilmezliğini savunanların elinde sadece yaslanabilecekleri askeri güç istatistiği kaldı: Haklılar, o alanda ABD hâlâ açık ara üstün güç…

Ama ekonomide geçildi; üretimde, ticarette, yatırımda geçildi…

Teknolojide yakalandı, hatta bazı alanlarda orada da geçildi (5G telaşı o nedenle), dahası patent alma sayısında da geçildi…

Amerikancıların aksine, bu gerçeği ABD’nin strateji ve politika üreticileri görüyor, hem de yıllardır. O nedenle Çin’i nasıl durdurabileceklerine ilişkin planlar hazırlıyorlar…

ABD hegemonyasının inişe geçtiği ve hızla sonunun geldiği gerçeği artık batı dünyasının bile görmeye başladığı bir gerçektir özetle…

DÜZEN DEĞİŞİR

“ABD gider Çin gelir ama düzen değişmez” görüşü ise daha çok dünyanın birkaç özel aile tarafından yönetildiğini savunan komplo teoricilerinin üzerinden gelişen görüştür.

Bu görüş sahiplerine göre o özel aileler, ekonominin merkezi olarak geçen yüzyıl ABD’yi kullandılar, bu yüzyılda da Çin’i kullanmaya başladılar!

Kuşkusuz bir ciddiyeti yok…

Ama bu görüşten hareketle üretilen ve benim asıl üzerinde durmak istediğim görüşe gelebiliriz: Bu görüştekiler, ABD’nin liderliği ile Çin’in liderliği arasında, dünyanın sömürülmesi ya da baskı altında tutulması bakımında bir fark olmayacağını savunuyorlar.

Bu bakış, kuşkusuz batıdan bakmaktan kaynaklanan bir görüş; hegemonyacı yaklaşımdan kaynaklanan bir bakıştır.

Ancak Çin’in böyle bir hedefi yok. Yani Çin yönetimi, ABD’nin yerine dünyaya kendisinin hükmedeceği bir modeli savunmuyor. Çünkü komünist Çin yönetimi hegemonyacılığa karşı…

Bunu Çinli yöneticiler açık açık söylüyor; dahası Çin Komünist Partisi’nin yöneticileri, bu gerçeği daha iyi anlatabilmek için özetle “Çin emperyalist olmaya kalkarsa, Çin’e karşı ilk bir ayaklanırız” diyorlar…

YENİ DÜNYA DÜZENİ

Peki ABD gerilerken ve Çin yükselirken, nasıl bir düzen olacak bu durumda?

İşte asıl odaklanmamız gereken yer orası….

Çin’in yaklaşımı “birlikte yönetme” modeli şeklinde.

ABD gibi tek başına hükmeden değil, kolektif bir yönetim yani…

Aslında Çin bunu bulunduğu platformlarda uyguluyor da… Örneğin Şanghay İşbirliği Örgütü’nde Çin diğer üyeleri, örneğin ABD’nin NATO’daki diğer üyeleri baskı altında tuttuğu gibi tutmuyor. Şanghay İşbirliği Örgütü’nden BRICS’e, bulunduğu bütün platformlarda eşit ortaklığı savunuyor; kağıt üzerinde değil, pratikte de…

Çin’in ticaret yaptığı ülkelerle ilişkisi de bunun bir yansıması: Çin, ABD gibi yatırım yaptığı ülkeye “hukukunu değiştir” diye dikte etmiyor örneğin ya da ABD gibi kazancın büyüğünü alıp, ortağına küçük bir parça vermiyor.

Çin, birlikte kazanmayı, birlikte büyümeyi, birlikte gelişmeyi, birlikte kalkınmayı savunuyor ve bunu uyguluyor.

Çin’in Afrika’da tutulmasının nedeni de bu yaklaşımdan kaynaklanıyor. Afrikalılar, bu nedenle Çin’i, bugüne kadar kendilerini sömürmeye gelen batılılardan çok farklı yere koyuyorlar.

Çin’in bu yaklaşımının, örneğin BM’de kurumsallaştığını, Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üye sayısının arttığını, daha kolektif bir yönetim modeline geçildiğini, önümüzdeki uzak olmayan yıllarda göreceğiz…

Zira Amerikan hegemonyasının sonu, beklenenden daha önce geliyor.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
24 Kasım 2020

1 Yorum

Stratejik özerklik

ABD’nin ve dünyadaki tüm Amerikancıların Joe Biden’dan iki beklentisi var:

1. ABD’yi yeniden “dünyanın efendisi” yapması.

2. ABD’nin geleneksel müttefikleriyle (özellikle AB) ilişkilerini restore etmesi.

Peki bu iki beklentinin de gerçekleşmesi olası mı?

Amerikan hegemonyasının sonu

Biden’in ABD’yi yeniden “dünyanın efendisi” yapması olası değil. Olası olsaydı, Trump da yapardı zaten.

ABD’nin durumu Trump’ın kötü yönetiminden değil; üretimde, ticarette ve ekonomik büyüklükte geçilmesinden, bilim ve teknolojide yakalanmasından kaynaklanıyor.

Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda ayrıntılı incelemiştim. Veriler ortada: ABD Trump’tan çok önce gerilemeye başlamıştı zaten. ABD hegemonyasının inişe geçtiğini, Amerikan rüyasının bittiğini, tek kutuplu dünyanın sona erdiğini, yeni bir dünyanın kurulduğunu, ABD hegemonyası zayıfladıkça geleneksel müttefiklerinin daha bağımsız hareket etmeye başladığını, kitapta somut verilerle ortaya koymuştum.

Anımsıyorum: Kitap ilk yayımlandığında, Türkiye’deki pek çok Amerikancı hayal gördüğümü, ABD’nin hâlâ dünyayı yönettiğini, tüm tezlerimin yakında çöp olacağını dile getirmişlerdi.

Oysa kitabın yayımlanmasından bu yana geçen süre içinde, tersine ABD hegemonyası daha da zayıfladı. Artık ABD döneminin kapandığı, Amerikan rüyasının bittiği, ABD hegemonyasının geride kaldığı, uygarlığın lokomotifinin batıdan doğuya geçtiği değerlendirmesi daha sık yapılır olmaya başladı.

Sonuç olarak, başta sorduğumuz ilk sorunun yanıtı ABD ve Amerikancılar adına olumsuzdur: ABD’nin yeniden “dünyanın efendisi” olması olası değil!

Yeni transatlantik ilişki

Peki, Biden’ın ABD’nin geleneksel müttefikleriyle (özellikle AB) ilişkileri restore etmesi olası mı?

Evet, bu hâlâ olası ancak restore edilebilecek ilişkinin eskisi türünden bir ilişki olamayacağını belirtelim. Yani artık Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi ya da ABD’nin Yugoslavya’yı parçaladığı, Irak’ı işgal ettiği yıllardaki gibi bir ilişki olası değil.

ABD hegemonyasının gerilemesine bağlı olarak zayıflayan ilişkilerin, bir restorasyonla eski haline dönmesi olası değil ama daha eşitler arası bir işbirliği olası elbette…

Nitekim AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in Project Syndicate’te yayımlanan makalesi, artık eskisi gibi bir işbirliği modelinin olamayacağını birinci ağızdan ifade etmiş oluyor.

Borrell özetle, “ortaya çıkan yeni koşullar nedeniyle AB’nin kendi kaderini kendi ellerine alması gerektiğini” söylüyor ve “bunun gerçekleşebilmesi için de AB’nin ‘stratejik özerklik’ geliştirmek zorunda olduğunu” belirtiyor.

AB yetkilisi, “stratejik özerklik” kavramını ise şöyle açıklıyor: “Bir yandan ittifakları güçlendirip çok taraflılık ve açıklığa bağlı kalırken, kendi adına düşünme ve kendi değerlerine ve çıkarlarına göre hareket etme yeteneği.”

Borrell, gazetecilerin “Biden döneminde ABD-AB ilişkilerinin nasıl olacağı” sorusuna verdiği yanıtla da makalesindeki görüşlerini tamamlıyor: “İki tarafın da NATO üyesi, Batı ailesinin parçası olduğunu söylemek yetmez. Aile olmaktan çok ortak olmak istiyoruz. Aile içinde her zaman biri liderlik eder, diğerleri takip eder. Biz her iki tarafın da görevlerinin ve sorumluluklarının belirli olduğu bir ortaklık istiyoruz. Yeni transatlantik ilişkisi eşitlik temelinde kurulmalı.

Yeni kaptan gereksinimi

Türkiye’deki Amerikancıların da Biden’dan beklentileri var: Türkiye’nin Rusya ve İran’la işbirliğini kesmesi, AKP hükümetini BOP eşbaşkanlığı boyutunda olmasa bile bir ölçüde Washington’a çıpalaması vs.

İktidarının kimi yeni yaklaşımları, ekonomi ve hukuk konularında verdiği yeni mesajlar, Amerikancıları umutlandırmış görünüyor.

Tamam, Erdoğan, iktidarını sürdürebilme yolunda ne derece “taktik esnekliğe” sahip olduğunu geride kalan yıllar içinde pek çok kez gösterdi. Ancak genetik kodlarındaki Amerikancılığa rağmen, AKP’nin bile ABD’yle eski tür bir ilişkiye dönme olasılığı yok.

Çünkü yeni bir dünya kuruluyor ve Asyacı, bölgeci, Çin ve Rusya’yla ortaklığı esas almayan bir hükümetin artık Türkiye’yi yönetebilme şansı yok.

Türkiye’nin yeni sorunu, bu rotayı izleyecek iyi bir kaptanı dümene geçirebilmesidir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Kasım 2020

3 Yorum

‘Tek adam’ devleti

Erdoğan “Ekonomi, hukuk ve demokraside yepyeni bir seferberlik başlatıyoruz.” diyerek, yeni bir sürece işaret etti.

Bu sözler, kuşkusuz öncelikle bir çöküşün itirafı olarak görülmelidir. Zira 18 yıldır iktidarda olan bir parti ekonomide, hukukta ve demokraside “seferberlik” ilan etmek zorunda kalmıştır. Seferberlik savaşların konusudur ve bu ifade “savaş boyutunda bir çöküş” yaşandığını göstermektedir.

Diğer yandan bu sözler, Batı’ya “birlikte çalışma” mesajı olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Nitekim Erdoğan’ın damadının istifasıyla ilgili şu değerlendirmesi, Batı’ya “birlikte çalışma” mesajını biraz daha netleştirmektedir: “Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndaki görev değişikliği küresel düzeyde, siyasi ve ekonomik değişime uygun şekilde ülkemizde hukuk ve ekonomi alanında köklü değişiklik yaptığımız zamana denk düşmüştür.”

İleri demokrasiden samimi demokrasiye

Bu sözleri elbette daha somut olarak AKP’nin Joe Biden’lı ABD yönetimiyle “uyumlu” çalışma arayışı olarak yorumlayabiliriz. Türkiye ile ABD arasındaki çelişmelerin gittikçe derinleşmesi nedeniyle “uyumlu çalışma” olasılığı gün geçtikçe azalsa da, “taktik esnekliğe” sahip Erdoğan’ın, ABD’nin “Türkiye’yi kaybetmek istemeyen” kanadının elini güçlendirecek bazı adımlar atabilmesi olasıdır.

Fakat son tahlilde bizi vatandaş olarak asıl ilgilendiren “Ekonomi, hukuk ve demokraside yepyeni bir seferberliğin” başlayıp başlamayacağıdır; reform yapılıp yapılmayacağıdır. Ancak 18 yılın deneyimiyle söyleyelim: Olası değildir!

İktidarın reform diye pazarladığı, hiçbir zaman reform olmamıştır; çünkü Erdoğan’ın kavramlarıyla bilimin kavramları örtüşmemektedir. Bunun en somut göstergesi “demokrasi” kavramıdır. Erdoğan için “demokrasi” uygun durakta inilecek tramvaydır, hedefe varmak için kullanılacak araçtır. Örtü olarak da kavram bir dönem boyunca “ileri demokrasi” şeklinde kullanılmıştır; bu dönem için de “samimi demokrasi” ifadesi seçilmiştir!

Ak-devlet

Modern dönem “tek adam” rejimleri açısından bir genellemedir: Demokrasi kullanılarak otokrasi inşa edilir; milletin oyuyla “milletin egemenliği” meclislerden saraylara taşınır. Bizde de böyle olmuştur:

Devletin yönetim biçimi, düzeni, rejimi aynı yolla bir ‘tek adam’ rejimine dönüştürülmeye çalışılmaktadır:

1. İktidar partisinin genel başkanı, ‘Reis’ sıfatıyla literatürde cumhurbaşkanlığı, fiiliyatta devlet başkanlığı yapmaktadır.

2. İktidar partisinin Reis tarafından atanan il başkanları, illerde “paralel vali” olarak görev yapmakta; bulunmaması gereken protokollerde yer almaktadır.

3. Reis, AKP’nin başarısı için çalışmayı, “milli görev” ilan etmektedir; AKP’nin bekası devletin bekası sayılmaktadır.

4. İstanbul’un muhalif partili belediye başkanına, Reis’in “Kanal İstanbul” projesine karşı çıktığı için, “devlet projesine karşı çıkılamaz” diyerek soruşturma açılmaktadır.

5. Ekranlarda “tek adam” rejimi sözcülüğü yapan eski bir Pensilvanya güzellemecisi, ana muhalefet partisinin eski bir milletvekiline “Türkiye’yi biz yönetiyoruz, Tayyip Erdoğan’a ram olacaksınız, itaat edeceksiniz” diye bağırmaktdır.

Mafya-tarikat rejimi

Örnekleri çoğaltabiliriz. Hatta şu birkaç örnekle rejimin karakterini, “mafya-tarikat rejimi” olarak da saptayabiliriz:

6. Reis ve fiili yardımcısı tarafından hapisten çıkarılan bir mafya lideri, ana muhalefet partisi liderini “kazığa oturtmakla” tehdit edebilmektedir.

7. Yine bir başka mafya lideri, Reis’e muhalif olanları açık açık tehdit edebilmesiyle tanınmaktadır.

8. Ana muhalefet partisi lideri saldırılara uğrayabilmekte, linç girişimleriyle karşı karşıya gelebilmektedir.

9. Bir “tarikatlar koalisyonu” olan iktidar partisi, devleti tarikatlara parsellemektedir; belediyelerin kaynakları vakıf adı altında tarikatlara kaydırılmaktadır.

Kitaplar dolduracak olguları elbette bu köşeye sığdıramayız. Çoğu son bir haftaya yansıyanları listeledik.

Egemenlik mücadelesi

Bunları bir karamsarlık oluşturması için değil, durumu saptamak için yazıyorum. Zira durum doğru saptanmadığında, “sistem içi çözüm arama” yanlışlığı yapılmaktadır. Dahası bu saptama, gerçeğin bir yüzüdür ama gerçeğin diğer yüzünü iyi görmemiz içindir. Nedir o diğer yüz?

18 yıldır “tek adam” rejimi inşa etmeye çalışıyorlar ama edemiyorlar, edemeyecekler! Damadın istifası bile aslında bir ölçüde bunun göstergesidir: Damat bile olsa, son tahlilde sarayın kendisine rağmen yaptığı bir atamayı sindirememiş, istifa etmiştir.

Egemenliğini bir devrimle padişahtan koparıp alarak milletleşen bir toplum, egemenliğini elbette yüz yıl sonra reislere teslim etmeyecektir. Göreceğiz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Kasım 2020

4 Yorum

ABD VE ÇİN’İN HİNDİSTAN MÜCADELESİ

BIDEN VE ABD’NİN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİ

En çok sorulan soru: Joe Biden’ın ABD başkanı olması Amerikan dış politikasında neyi değiştirecek? Biden Trump’ın hangi politikalarını değiştirir? Biden’ın Türkiye ve Ortadoğu (Güney Batı Asya) politikaları ne olur? Biden’in Çin ve Rusya politikaları ne olur?

Israrla belirttik: ABD başkanlarının değişmesi bu ülkenin “büyük stratejisi”nde köklü bir değişime neden olmuyor. Zira o büyük stratejiler uzun dönemlidir, en 3-4 on yılı kapsar ve “ana hedefi” gerçekleştirmek için belirlenmiştir.

Biden’lı dönem de o uzun dönemin içindedir.

ABD’NİN BÜYÜK STRATEJİSİ

Nedir peki ABD’nin büyük stratejisi?

Strateji, hedefi gerçekleştirmek için izlenecek yol, uygulanacak yöntem ve kullanılacak araçların bütünüdür.

ABD’nin ana hedefi, “baş rakibi” Çin’i küresel liderlik mücadelesinde önlemek ve yerini koruyabilmektir.

ABD’nin bu ana hedef için belirlediği büyük stratejisi ise Çin’i çevrelemektir. ABD Çin’i çevreleyebilmek için de iki yol belirlemiştir:

1. Malaka Boğazı’ndan Japonya’ya uzanan yay içinde kendi askeri gücüne dayanmak.

2. Hindistan’dan Japonya’ya uzanan yay içinde ittifaklar ile Çin’i kuşatmak.

OBAMA-TRUMP-BIDEN SÜREKLİLİĞİ

Bu büyük strateji, Obama döneminin de Trump döneminin de ABD’nin büyük stratejisiydi. Biden döneminin de ABD’nin büyük stratejisi olmaya devam edecek.

Nitekim Obama da Trump da bu büyük stratejinin gereği olarak Afganistan ve Irak/Suriye’den asker çekmeye ve bunları Çin’i çevreleme stratejisinde kullanmaya çalıştı. Her ikisi de bunda belli ölçülerde başarılı oldu.

Hem Afganistan’dan hem de Irak/Suriye’den tam olarak çekilememenin, bir miktar asker bulundurmanın nedenleri ABD içindeki iki farklı güç odağının stratejik yaklaşım farkı nedeniyledir. Konumuz olmadığı için ayrıntılı üzerinde durmuyoruz.

ABD ÇİN’İ KİMLE DENGELEYEBİLİR?

Biden döneminin ve Biden’dan sonraki dönemlerin de ABD açısından en önemli problemi, Hindistan’ı kazanıp kazanamama problemi olacaktır.

Yani ABD için bundan sonra en önemli problem, Hindistan’ı Çin’i çevreleme hedefi içinde büyük stratejisine dahil edip edemeyeceğidir.

Şöyle anlatalım:

ABD, Çin’in hızla kendisiyle arasındaki makası daraltmaya başladığını gördüğünden beri şunu saptadı: ABD, Asya-Pasifik devi Çin’i tek başına dengeleyemez. Asker bulundurduğu Japonya ve Güney Kore ile birlikte de dengeleyemez. Hatta Avustralya ve Yeni Zelanda gibi İngiliz Milletler Topluluğu üyeleriyle birlikte de dengeleyemez. Dahası coğrafi nedenlerle geleneksel ABD-AB transatlantik ittifakı da Asya-Pasifik devi Çin’i dengelemeye yetmeyecektir.

Peki nasıl dengelenecektir? Asya-Pasifik devi Çin, Asya’daki Çin’e komşu büyük bir kuvvetle dengelenebilir.

İşte bunun için ABD’nin stratejistleri “daha geniş Batı” kavramını ortaya attılar. “Daha geniş Batı”, Rusya’nın eklemlenmesiyle olacaktı. Nitekim Yeltsin dönemi Rusya’sı hem AB’ye hem de NATO’ya “ortak” yapılmıştı. Ancak bu tutmadı. Putin dönemi Rusya’sı hızla Yeltsin çizgisini terk etti ve bugünkü konumuna yerleşti.

İşte bu tablo üzerine ABD, Çin’i dengeleyebilmek üzere Hindistan’a yöneldi!

ÇİN’İN İKİ BÜYÜK HAMLESİ

Evet, Hindistan 1,3 milyar nüfusu ile Çin’den sonraki en kalabalık ülkeydi; ekonomisi her yıl büyüyordu, nükleer güçtü vb. Üstelik Hindistan’ın Çin’le sınır sorunu vardı, hatta bu geçen yüzyılın ortasında bir savaşa bile dönüşmüştü. Üstelik Çin Hindistan’ın baş rakibi Pakistan’a destek veriyordu.

Yani Washington için Hindistan, Çin’i dengelemede ortak edinilecek ideal ülkeydi.

Çin ise bu geniş süreçte ABD’nin müttefik bulma yaklaşımını kesebilmek için iki büyük hamle yaptı:

1. Önce ABD’nin “daha geniş Batı”ya dahil etmeye çalıştığı Rusya’yla Şanghay İşbirliği Örgütü’nü kurdu ve bunu “stratejik ortaklığa” yükseltti.

2. Ardından Rusya’yla birlikte hareket ederek Hindistan ve Pakistan’ı Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dahil etti.

ASYA-PASİFİK’TEN HİNT-PASİFİK STRATEJİSİNE DÖNÜŞÜM

Ancak ABD Hindistan’a “kayıp” gözüyle bakmadı. Çin’i dengeleyebilmenin tek aracı olduğu için Hindistan’a yoğunlaşmaya ve bu ülkenin Çin’le arasını bozacak fırsatları oluşturmaya/değerlendirmeye çalıştı.

ABD Obama döneminde “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesini açıkladı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton Kasım 2011’de Foreign Policy’de, ülkesinin yeni dış politika yol haritasını ilan etti. Buna göre “politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak”tı.

Ardından buna uygun olarak ABD “Asya-Pasifik stratejisi” belirledi.

Hindistan’ın önem kazanmasıyla da ABD “Asya-Pasifik stratejisi”ni, “Hint-Pasifik Stratejisi”ne dönüştürdü.

ABD Savunma Bakanlığı’nın 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir. Çünkü “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

SONUÇ

İşte Biden dönemi de bu büyük stratejiye uygun olarak Çin’i çevreleyebilmeyi, bunun için de Hindistan’ı kazanabilmeyi esas alacak.

Bu büyük stratejinin alt stratejilerinde ve taktik/politikalarında kuşkusuz kimi değişimler olacaktır. Örneğin Biden Trump’ın çok önemsemediği AB’yle ilişkileri yeniden güçlendirmeye çalışacaktır. Çin’in İpek Yolu projesini zaafa uğratabilmek için AB’yi kazanmaya çalışacaktır. Çin’i Afrika’da dengelemek için ABD-AB işbölümü kurmaya çalışacaktır.

Ancak önümüzdeki yılların küresel liderlik mücadelesi bakımından asıl mücadelesi, Hindistan’ı kazanma mücadelesi olacaktır.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
17 Ekim 200

2 Yorum

Şam karşıtlığının maliyeti

Şam’da iki gün süren önemli bir konferans vardı: Uluslararası Sığınmacı ve Yerelde Yer Değiştiren Kişiler Konferansı. 27 ülkeden heyetlerin katıldığı konferansın amacı, çoğu komşu ülkelerde bulunan Suriyeli sığınmacıların ülkeye dönüşü için bir program belirlemekti.

Şam’da “geri dönüş” konusunun gündeme gelmesi, kuşkusuz öncelikle Atlantik’in Esad’ı devirmek ve Suriye’yi etnik ve mezhepsel temelde parçalamak üzere başlattığı operasyonun artık sona geldiğine ve tersine, Suriye’nin yeniden imar sorununu, yeniden birlik sorununu çözme aşamasına geçtiğine işaret etmektedir.

Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, konferans mesajında, sığınmacının artık eve dönüş yaparak vatanlarını yeniden inşa etmeye başlayabileceğini çünkü artık Suriye’nin büyük kısmında huzur ve istikrar oluştuğunu savundu.

Sığınmacıların önündeki iki engel

Sığınmacılar konusundaki en önemli problem, sığınmacıların bulundukları ülkelerden dönmek isteyip istemeyeceğidir. Savaşta rejim karşıtı konumlanmaktan, döndüğünde bir evi olmamaya kadar uzanan pek çok faktör, Suriyeli sığınmacıların vatana dönme kararını etkilemekte.

Ancak Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın “vatanına dönmek isteyen sığınmacılara kucak açan” mesajı, dönüşler konusunda iyimser bir olasılığa işaret ediyor.

Esad’a göre sığınmacıların dönüşünün önünde iki engel var:

1. Yaptırım: Ülkenin altyapısı yıllarca süren çatışmalar nedeniyle büyük yıkım yaşadı. Sığınmacıların dönüşünü kolaylaştırmak için altyapıyı yeninden inşa etmek gerekiyor. Ancak Esad haklı olarak “ABD ve müttefikleri, haksız yaptırımlarla Suriye’nin yeniden inşa edilmesini engelliyorlar” diyor.

2. Terör: Esad, sığınmacıların dönüşünün önündeki bir diğer problemin de ülkenin bazı bölgelerinde hâlâ terör ve şiddet sorununun yaşanması olduğunu belirtiyor.

Türkiye davet edilmedi

Şam’daki konferansta Rusya ve Çin başta 27 ülke vardı ama Türkiye yoktu!

Neden? Çünkü maalesef AKP hükümeti Şam’a, “Emevi Camisinde zafer namazı kılma” hedefiyle girmeyi planlıyordu. Geçen yıllar içinde o hedefin hayal olduğunu gördüyse de hâlâ Esad karşıtlığını sürdürdüğü ve Şam’la diplomatik bağı olmadığı için Şam’a gidemedi.

Oysa Şam’da konuşulan sorun, Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri. Zira Türkiye’de yaklaşık 5 milyon Suriyeli sığınmacı var.

Esad’ın konferans mesajında AKP hükümetine yönelttiği suçlama, ülkemizin neden Şam’da olamadığını da resmediyor maalesef. Esad, Batılı ülkelerle Türkiye’yi, sığınmacıların Suriye’ye dönmesini engellemekle suçladı. Esad’a göre kimi ülkeler, bu insani sorunu “en korkunç biçimde pazarlık konusu” yapmaktadır.

Sığınmacı, AKP için araç

Evet, acı bir gerçektir: Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de bulunmasının baş sorumlusu AKP hükümetidir. AKP Suriye’de rejimi yıkma hedefi belirlemeseydi, dünyanın dört bir tarafından gelen savaşçılara sınırını açmasaydı, Suriyeli muhaliflerden bir ordu kurmasaydı, Türkiye’nin sığınmacılar diye bir sorunu olmayacaktı!

O nedenle AKP’nin sorumluluğunun üzerinden atlayarak, kaba bir Suriyeli sığınmacı karşıtlığı yapmak hem politik hem de insani olarak büyük yanlıştır.

AKP hükümeti için Suriyeli sığınmacılar, birincisi Suriye içinde bir tampon/güvenli bölge kazanmanın aracı olarak, ikincisi de AB’den fon alabilmenin aracı olarak kullanıldı.

Fırsat kaçıyor

Tüm bunların hayal olduğunu sıradan yurttaşlar bile görüyor ama Ankara’nın politika yapıcıları “pay kapma” hedefiyle yanlışlarında ısrar ediyorlar. 

Suriye’de PYD devletçiğini engelleme hedefli askeri operasyonlar başladığında, bunun Ankara’yı Şam’la anlaşmaya mecbur edeceği savunuluyordu. Defalarca uyardık: Şam’la anlaşmadan PYD devletçiğine karşı yapılacak askeri müdahale “eksik çözümdür”, “kesin çözüm” getirmez. Tersine AKP bunu kendi “nüfuz alanını” kurma hedefi için kullanacaktır.

Nitekim öyle oldu: Aradan geçen dört yıl boyunca AKP hükümeti Şam’la anlaşmamakta diretti ve Halep merkezli bir nüfuz alanı oluşturmaya çalıştı. Halep’te Suriye ordusu kontrolü sağlayınca da hedef Afrin-İdlip merkezli daha küçük bir nüfuz alanına dönüştü. Bunun da hayal olduğu ortada.

Ancak AKP’nin “fetih” ısrarı, şimdi Türkiye’nin önüne gelmiş olan Suriyeli sığınmacı sorununu çözme fırsatını bile tepmiş oluyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Kasım 2020

1 Yorum

Damadın ‘Tek Adam’a isyanı

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sosyal medyadan istifası, hükümetin 24 saat boyunca konuyla ilgili resmi bir açıklama yapamaması, dolayısıyla hükümet medyasının en önemli habere sessiz kalması, kısacası ortaya bir “yönetememe krizi” çıkması, pek çok boyutuyla yazıldı, yazılmaya da devam ediyor.

Olayın benim daha çok önemsediğim boyutu ise şu oldu: Damat bile ‘Tek Adam’a isyan etmişti aslında!

Sarayın damadı bile olsa, bir bakan, bakanlığını ilgilendiren bir konuda, ‘Tek Adam’ın kendisine rağmen bir uygulamaya gitmesini sindirememişti!

Buradan AKP’liler için çıkarılacak en önemli ders kuşkusuz şudur: ‘Tek Adam’ rejimi uygulanamıyor, uygulanamayacak! 150 yıllık parlamento geleneği olan bir topluma, yeniden “padişahvari” bir yönetim, yeniden bir saray düzeni dayatılamıyor!

İşte en sonunda damat bile ‘Tek Adam’ uygulamasını kabullenemedi.

Fatura sadece Albayrak’a kesilemez

Bu durum, aynı zamanda ekonomi de dahil hemen her sorunumuzun kaynağıdır. Bu gerçeği dikkate almayan her analiz, son tahlilde faturayı sadece Berat Albayrak’a kesme hatasına düşecektir.

Nitekim saray merkezli bilgi akışının yansıdığı konuyla ilgili haberlerde, okurun bu sonuca ulaşması isteniyor: Bülent Arınç, bir abi olarak Erdoğan’ın koluna girip ona ekonomiyle ilgili gerçekleri anlatmıi, Erdoğan Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin erimiş olduğunu duyunca çok şaşırmış, hemen Merkez Bankası başkanı Murat Uysal’a telefon etmiş, Uysal’ın “rapor hazırlayıp, Bakan Berat Albayrak Beyle gelip size arz edelim” yanıtına kızmış, Naci Ağbal’dan brifing almış, Ağbal özetle kasanın boşaldığını anlatmış, Erdoğan bunun üzerine Murat Uysal’ı görevden alıp yerine Naci Ağbal’ı atamış…

Açıkça belirtelim: AKP’nin FETÖ’yle işbirliğine uydurulan “kandırıldım” kılıfı, bu kez de ekonomik krizin üzerine örtülmeye çalışılıyor!

Merkez Bankası rezervlerinin son iki yılda parça parça nasıl harcandığını, işin kasanın tam takır olmasına gittiğini neredeyse yazmayan “bağımsız” ekonomist kalmadı!

Erdoğan’ın kasanın boşaltıldığını önce Bülent Arınç’tan, ardından da Naci Ağbal’dan öğrendiği haberleri, “faturayı Berat Albayrak’a kesme” operasyonundan başka bir şey değildir! Güya böylece kötü ekonomi yönetiminden sarayı aklamış olacaklar!

Ancak belirtelim: Merkez Bankası kasasının boşaltılmasının üzerini örtebilecek bir kılıf yok! Bizzat Erdoğan’ın zaman zaman dile getirdiği “Türkiye ekonomisinin sorumlusu benim, ben” sözleri, o kılıfın dikilmesini engellemektedir!

Üretim devrimi için siyasi devrim

Piyasalar önce Berat Albayrak’ın istifasına, ardından da Erdoğan’ın “faiz arttırılabilir” sinyali olarak yorumlanan açıklamasına olumlu tepki verdi ve döviz düştü, TL değerlendi.

Ancak TL’deki bu değerlenme, hatta Erdoğan’ın konuşmasında uygulanacağını belirttiği “acı reçete” Türkiye’nin ekonomik krizinin çözümü değildir.

Türk ekonomisinin durumu, “ameliyatlık” sorundur. Berat Albayrak, bırakın ilaç kullanmayı, pansumanla yetindi. Erdoğan verdiği sinyallerle pansumana ek olarak ilaç da kullanılabileceğine işaret etmiş oldu. Ancak hasta acilen ameliyat olmayı bekliyor!

Yani serbest piyasaya eklemlenmiş, özelleştirilmiş, yabancılaştırılmış ekonomiye devletçilik aşısı gerekiyor. Köylünün yeniden tarlada üretebildiği, fabrika bacalarının yeniden tüttüğü bir “üretim devrimi” kısaca…

Bunun için elbette emperyalist büyük tekellerle/şirketlerle yapılan anlaşmaların iptal edilmesi ve tarıma kotaların kalkması, üreticiye, sanayiciye tam destek verilmesi gerekiyor.

Bunun için elbette son sözün Erdoğan tarafından söylendiği şeffaflığı ortadan kalkmış ihale anlayışına son verilmesinden, kamu kaynaklarının hükümete yakın vakıflara kaydırılmasına kadar uzanan “sermaye transferi” uygulamalarına son verilmesi gerekiyor.

Bunların yapılabilmesi için de Türkiye’nin “Tek Adam” rejiminden kurtulması gerekiyor!

Yani “üretim devrimi” için önce “siyasi devrim” gerekiyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2020

2 Yorum

Dağlık Karabağ’ın üç kazananı, üç kaybedeni

Moskova, Bakû ve Erivan arasında imzalanan anlaşmayla çeyrek yüzyıllık Karabağ sorununa “büyük ölçüde” bir çözüm getirilmiş oldu.

Her anlaşmanın olduğu gibi, bu anlaşmanın da kazananları ve kaybedenleri var elbette. İnceleyelim:

Üç kazanan

1. Azerbaycan kazandı: İşgal altındaki topraklarının yüzde 70’ini kurtardı. Anlaşmaya göre Kelbecer 15 Kasım, Agdam 20 Kasım ve Laçin 1 Aralık’ta Azerbaycan’a iade edilecek. Yine anlaşmaya göre, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında, güvenliği Rusya’ya ait olan bir ulaşım koridoru açılacak.

2. Rusya kazandı: Anlaşmaya göre Rusya temas hattına ve Laçin koridoruna barış gücü yerleştirecek. Barış gücünün 5 yıl olan görev süresi, taraflardan birinin süre dolmasından 6 ay önce itiraz etmemesi halinde, 5 yıllık dönemler için kendiliğinden uzayacak.

3. Astana modeli ve Türkiye kazandı: Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, savaşın başladığı 27 Eylül’den dört gün önce, Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Sahiba Gafarova’ya “Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilen 5 bölgesinin geri verilmesinden yanayız” demişti. Rusya’nın Azerbaycan’a topraklarını kurtarması için yaktığı bu yeşil ışık, kuşkusuz Türk-Rus işbirliğinin bir sonucuydu.

Üç kaybeden

4. ABD kaybetti: İkinci Kafkas Seddi girişimi yıkıldı: 100 yıl önce İngiltere’nin bölgede inşa etmeye çalıştığı Kafkas Seddi, Kemalist-Bolşevik ittifakınca yıkılmıştı. Bugün de ABD’nin inşa etmeye çalıştığı ikinci Kafkas Seddi yıkıldı.

ABD 2003’te Gürcistan’da “renkli darbe” ile Batıcı Saakaşvili’yi iktidar yaparak Kafkas Saddi inşasına başlamıştı. Putin’in 2008’de sert müdahalesiyle o girişim boşa düşürülmüştü. ABD’nin ikinci girişimi, Batıcı Peşinyan’ın yine bir “renkli darbe” ile 2018’de Ermenistan’a başbakan olmasıydı. İşte o girişim de iki yıl sonra boşa düşürülmüş oldu.

Öte yandan ABD’nin iki hafta önce Ermenistan ve Azerbaycan dışişleri bakanları üzerinden denediği ateşkesin başarısız olması da kısa vadede “Washington süreci”nin, orta ve uzun vadede Minsk Grubu yaklaşımının artık geçerli olamayacağını gösterdi.

5. Ermenistan ve Batıcılık kaybetti: Peşinyan’ın şahsında cisimleşen batıcılık ve Karabağ kökenlilerin Ermenistan politikasındaki ağırlığı kaybetti; Dağlık Karabağ nedeniyle kuşatılmışlığın Ermenistan’a verdiği zarara dikkat çeken ve bölge ülkeleriyle ilişkileri normalleştirmek isteyen kesimin uzun vadede önü açıldı.

6. Hükümet içindeki Amerikancılık kaybetti: SETA Dağlık Karabağ savaşının ilk gününden beri şu üç mesajı verdi: Bir; Ermenistan’ı Rusya kışkırttı ve Azerbaycan’a saldırttı. İki; Ankara ile Moskova arasında yeni bir rekabet alanı açıldı. Üç; Batı, Türkiye’nin Batı adına Rusya’yı dengelediğini görmeli.

Bu Amerikancı ve Türk-Rus ilişkilerini sabote etmeye çalışan anlayış kaybetti. Çünkü tezleri temelden yanlıştı; Rusya Ermenistan’ı kışkırtmış değil, tersine Azerbaycan’a yeşil ışık yakmıştı. Dahası, Ermenistan’ın anlaşmalara dayanarak Rusya’yı müdahale etme çağrılarına Putin her seferinde “çatışma Ermenistan topraklarında değil” yanıtını vermişti.

Altılı barış bölgesi

Türkiye’den anlaşmaya ve bu sonuca iki sorunlu yaklaşım var:

Birincisi, tabloyu sadece Rusya’nın başarısı olarak okuyan ve Azerbaycan’ın tam topraklarının tamamını kurtaracakken Moskova’nın araya girdiğini ve bölgeye yerleşerek Azerbaycan’ı da kendine bağımlı hale getireceğini savunan sağcı yaklaşım. Azerbaycan’ın topraklarının tamamını kurtarabilmesi maalesef gerçekçi politikaya uymuyor. 25 yıl sonra Azerbaycan’ın topraklarının yüzde 70’ini kurtarması, bugünün gerçekleştirilebilir en azami hedefiydi ve gerçekleşti.

İkincisi, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında ulaşım koridoru kurulmasıyla bunun “Turan kapısı” olarak artık Türkiye’ye kesintisiz Orta Asya kapısı açtığını savunan daha sağcı yaklaşım. Irkçı Turancılığın gerici bir anlayış ve hayal olduğu ortadayken bunu zorlamak, “Asya Yüzyılı”na girildiği şu şartlarda Türkiye’yi Rusya ve Çin’le karşı karşıya getirmekten başka bir şeye yaramaz.

Artık yapılması gereken, Astana modelini kurumsallaştırarak; Güney Kafkasya’da 3+3’ü inşa etmek, yani Türkiye, İran ve Rusya üçlüsü ile Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üçlüsünü “altılı barış bölgesi”nde buluşturmaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Kasım 2020

2 Yorum

LİBERAL EKONOMİNİN GELECEĞİ VE 3. DÜNYA SAVAŞI RİSKİ

KAPİTALİST DÜNYANIN NAFİLE UMUDU: BIDEN

Ya savaşlar devrime yol açar ya da devrimler savaşı önler! Büyük devrimci Vladimir Lenin‘in bu sözleri, bugün yine günceldir.

Kapitalizm, 2008 küresel krizinden tam çıkamamışken, 2020’de covid salgını ile iyice krize girmiş durumda. Gelişmiş kapitalist ülkeler, ekonomilerindeki bu büyük daralmayı şimdilik emekçi halkın sırtına yükledikleri ağır yüklerle geçiştirmeye çalışıyorlar.

Peki ya sonra? Dünya Bankası’nın, Uluslararası Para Fonu IMF’nin beklenti raporları kapitalist dünya açısından hiç de iç açıcı değil. Büyük enerji, ilaç ve teknoloji şirketlerinin raporları da öyle…

Tablo, kapitalizmin önüne yeniden Keynes’i getirdi; yani piyasaya devlet müdahalesini…

Pek çok ülkede kamucu açılımlar gündemde ya da en azından tartışılıyor…

Ancak bu son tahlilde, en büyük şirketleri/tekelleri tatmin etmiyor!

ALMANYA VE JAPONYA’NIN ABD’YE ÇAĞRISI

ABD seçimlerinin tüm dünyada her zamankinden çok daha fazla izlenir olması biraz da bu nedenleydi. Kapitalist Batı dünyası, ABD seçimlerine “liberal ekonominin” geleceği bakımından odaklandı.

Nitekim Joe Biden’ın kazandığının anlaşılmasıyla, başta Almanya Şansöylesi Angela Merkel olmak üzere “kapitalist Batı”nın şefleri, ABD’ye “AB ile ABD’nin omuz omuza vererek küresel sorunların üstesinden geleceği” mesajını verdi (Sputnik, 9.11.2020).

Kapitalist dünyanın en doğudaki temsilcisi Japonya Başbakanı Suga Yoşihideikili ittifak” vurgulu bir açıklama yaptı ve ABD ile Japonya’nın “Hint-Pasifik refahı ve barışını sağlamak için” birlikte çalışması gerektiğini savundu (AA, 9.11.2020).

Hint-Pasifik refahı dedikleri, özetle ABD ile Japonya’nın Çin’i bölgesine hapsetmesiydi elbette!

Kısası Biden’ın seçilmesi ile gelişmiş kapitalist dünya liderleri, krizdeki kapitalizmi kurtaracak bir işbirliği için umutlandılar. Zira Donald Trump “önce Amerika” diyerek geleneksel müttefikleriyle işbirliğini azaltmış, rekabeti artırmış, hatta kimilerine ağır yaptırımlar uygulamıştı.

Peki Biden’lı ABD’nin ABD ve Japonya’yla işbirliğini esas alması kapitalizmi bu krizinden çıkarabilecek mi?

İNGİLTERE GENELKURMAY BAŞKANININ 3. DÜNYA SAVAŞI UYARISI

Tam bu noktada İngiltere Genelkurmay Başkanı Nick Carter’ın açıklaması dikkat çekiciydi. Carter açık açık 3. dünya savaşı olasılığına dikkat çekti: “Şu anda dünya endişe içerisinde ve belirsiz bir gidişatta yaşıyoruz. Küresel rekabet oldukça yüksek ve sahip olduğumuz risk oldukça büyük. Bunun yanında her geçen gün artan tansiyon da, yanlış hesaplamalar ve planlar yapmamıza zemin hazırlıyor. Bu durum yeni bir dünya savaşı riskini de artırıyor. Bu risklerin bilince olmamız gerek.” (Hürriyet, 9.11.2020).

Carter’a göre en büyük risk, insanların gittikçe savaşa girmenin makul olduğunu düşünmeleriydi: “Geçmişte yapılan hataları tekrarlayabilecek kişilere sesleniyorum. Önceki savaşlarda ölen insanları hatırlayın. Şu anda karşı karşıya kaldığımız en büyük risk, insanların yeni bir savaşa girmenin makul olduğunu düşünmeleridir. Geçmişi hatırlayın. Savaşa girmenin bir süreci, ritmi var. Önceki yüzyılda tansiyon arttı ve bu bazı yanlış hesaplamalara neden oldu ve sonunda da savaş çıktı. Umarım, bir daha böyle bir durumla karşılaşmayız.”

Benzer uyarılar ABD içinden de geliyor: Prof. Christopher Layne’in CFR’nin yayın organı Foreign Affairs’teki “Yaklaşan Fırtınalar” başlıklı makalesi bu bakımdan oldukça önemliydi. Prof. Layne, ABD içinde gittikçe Çin’e karşı şahinleşen bir anlayışa dikkat çekiyor ve ABD’nin Soğuk Savaş retoriğini tekrarladığına ve kamuoyunun Çin karşıtlığı üzerinden savaşa hazırlandığına dikkat çekiyordu (Aydınlık, 9.11.2020).

Bunun büyük bir hata olduğunu belirten Prof. Layne, “Çin’le savaşın faturasının çok ağır olacağını” belirtiyordu!

KAMUCULUK SAVAŞIN PANZEHRİ

ABD’deki seçimlerde ortaya çıkan “yarılma” aslında 2008’den beri toparlanamayan ve salgınla iyice derinleşen krizin de bir yansımasıydı: İşsiz Amerikalı sayısının 50 milyona yaklaştığı, en zengin yüzde 1’in malvarlığının ABD’nin yüzde 50’sinden fazla olduğu, ekonomik düzenin de siyasi düzenin de çatırdadığı bir tablo var…

Ekonomist Daron Acemoğlu’nun belirttiği gibi “Son 40 yılda yüksek eğitimliler ve geri kalanlar ile sermaye ve emek arasındaki büyük eşitsizlik arttı” (CRI Türk, 9.11.2020).

İşte hem ABD içindeki tablo hem de liberal düzenin çatırdaması, pek çok politikacı, ekonomist, diplomat ve askerde “3. Dünya Savaşı” riski endişesi yaratıyor.

Nükleer caydırıcılık başta olmak üzere kimi faktörler ise bu riskin önünde barikat olmayı sürdürüyor. Ancak asıl barikat, kapitalist dünyada hızla gelişen kamuculuk anlayışıdır. Kapitalist merkezlerde “liberal ekonominin” insanlık adına bir gelecek olmadığı, salgınla çok daha iyi görüldü. Ve bu anlayışın gelişmesi, insanlığın önündeki büyük felaket olasılığının panzehridir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10.11.2020

4 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın