Archive for category Politika Yazıları

Şam karşıtlığının maliyeti

Şam’da iki gün süren önemli bir konferans vardı: Uluslararası Sığınmacı ve Yerelde Yer Değiştiren Kişiler Konferansı. 27 ülkeden heyetlerin katıldığı konferansın amacı, çoğu komşu ülkelerde bulunan Suriyeli sığınmacıların ülkeye dönüşü için bir program belirlemekti.

Şam’da “geri dönüş” konusunun gündeme gelmesi, kuşkusuz öncelikle Atlantik’in Esad’ı devirmek ve Suriye’yi etnik ve mezhepsel temelde parçalamak üzere başlattığı operasyonun artık sona geldiğine ve tersine, Suriye’nin yeniden imar sorununu, yeniden birlik sorununu çözme aşamasına geçtiğine işaret etmektedir.

Nitekim Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, konferans mesajında, sığınmacının artık eve dönüş yaparak vatanlarını yeniden inşa etmeye başlayabileceğini çünkü artık Suriye’nin büyük kısmında huzur ve istikrar oluştuğunu savundu.

Sığınmacıların önündeki iki engel

Sığınmacılar konusundaki en önemli problem, sığınmacıların bulundukları ülkelerden dönmek isteyip istemeyeceğidir. Savaşta rejim karşıtı konumlanmaktan, döndüğünde bir evi olmamaya kadar uzanan pek çok faktör, Suriyeli sığınmacıların vatana dönme kararını etkilemekte.

Ancak Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın “vatanına dönmek isteyen sığınmacılara kucak açan” mesajı, dönüşler konusunda iyimser bir olasılığa işaret ediyor.

Esad’a göre sığınmacıların dönüşünün önünde iki engel var:

1. Yaptırım: Ülkenin altyapısı yıllarca süren çatışmalar nedeniyle büyük yıkım yaşadı. Sığınmacıların dönüşünü kolaylaştırmak için altyapıyı yeninden inşa etmek gerekiyor. Ancak Esad haklı olarak “ABD ve müttefikleri, haksız yaptırımlarla Suriye’nin yeniden inşa edilmesini engelliyorlar” diyor.

2. Terör: Esad, sığınmacıların dönüşünün önündeki bir diğer problemin de ülkenin bazı bölgelerinde hâlâ terör ve şiddet sorununun yaşanması olduğunu belirtiyor.

Türkiye davet edilmedi

Şam’daki konferansta Rusya ve Çin başta 27 ülke vardı ama Türkiye yoktu!

Neden? Çünkü maalesef AKP hükümeti Şam’a, “Emevi Camisinde zafer namazı kılma” hedefiyle girmeyi planlıyordu. Geçen yıllar içinde o hedefin hayal olduğunu gördüyse de hâlâ Esad karşıtlığını sürdürdüğü ve Şam’la diplomatik bağı olmadığı için Şam’a gidemedi.

Oysa Şam’da konuşulan sorun, Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri. Zira Türkiye’de yaklaşık 5 milyon Suriyeli sığınmacı var.

Esad’ın konferans mesajında AKP hükümetine yönelttiği suçlama, ülkemizin neden Şam’da olamadığını da resmediyor maalesef. Esad, Batılı ülkelerle Türkiye’yi, sığınmacıların Suriye’ye dönmesini engellemekle suçladı. Esad’a göre kimi ülkeler, bu insani sorunu “en korkunç biçimde pazarlık konusu” yapmaktadır.

Sığınmacı, AKP için araç

Evet, acı bir gerçektir: Suriyeli sığınmacıların Türkiye’de bulunmasının baş sorumlusu AKP hükümetidir. AKP Suriye’de rejimi yıkma hedefi belirlemeseydi, dünyanın dört bir tarafından gelen savaşçılara sınırını açmasaydı, Suriyeli muhaliflerden bir ordu kurmasaydı, Türkiye’nin sığınmacılar diye bir sorunu olmayacaktı!

O nedenle AKP’nin sorumluluğunun üzerinden atlayarak, kaba bir Suriyeli sığınmacı karşıtlığı yapmak hem politik hem de insani olarak büyük yanlıştır.

AKP hükümeti için Suriyeli sığınmacılar, birincisi Suriye içinde bir tampon/güvenli bölge kazanmanın aracı olarak, ikincisi de AB’den fon alabilmenin aracı olarak kullanıldı.

Fırsat kaçıyor

Tüm bunların hayal olduğunu sıradan yurttaşlar bile görüyor ama Ankara’nın politika yapıcıları “pay kapma” hedefiyle yanlışlarında ısrar ediyorlar. 

Suriye’de PYD devletçiğini engelleme hedefli askeri operasyonlar başladığında, bunun Ankara’yı Şam’la anlaşmaya mecbur edeceği savunuluyordu. Defalarca uyardık: Şam’la anlaşmadan PYD devletçiğine karşı yapılacak askeri müdahale “eksik çözümdür”, “kesin çözüm” getirmez. Tersine AKP bunu kendi “nüfuz alanını” kurma hedefi için kullanacaktır.

Nitekim öyle oldu: Aradan geçen dört yıl boyunca AKP hükümeti Şam’la anlaşmamakta diretti ve Halep merkezli bir nüfuz alanı oluşturmaya çalıştı. Halep’te Suriye ordusu kontrolü sağlayınca da hedef Afrin-İdlip merkezli daha küçük bir nüfuz alanına dönüştü. Bunun da hayal olduğu ortada.

Ancak AKP’nin “fetih” ısrarı, şimdi Türkiye’nin önüne gelmiş olan Suriyeli sığınmacı sorununu çözme fırsatını bile tepmiş oluyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
16 Kasım 2020

1 Yorum

Damadın ‘Tek Adam’a isyanı

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sosyal medyadan istifası, hükümetin 24 saat boyunca konuyla ilgili resmi bir açıklama yapamaması, dolayısıyla hükümet medyasının en önemli habere sessiz kalması, kısacası ortaya bir “yönetememe krizi” çıkması, pek çok boyutuyla yazıldı, yazılmaya da devam ediyor.

Olayın benim daha çok önemsediğim boyutu ise şu oldu: Damat bile ‘Tek Adam’a isyan etmişti aslında!

Sarayın damadı bile olsa, bir bakan, bakanlığını ilgilendiren bir konuda, ‘Tek Adam’ın kendisine rağmen bir uygulamaya gitmesini sindirememişti!

Buradan AKP’liler için çıkarılacak en önemli ders kuşkusuz şudur: ‘Tek Adam’ rejimi uygulanamıyor, uygulanamayacak! 150 yıllık parlamento geleneği olan bir topluma, yeniden “padişahvari” bir yönetim, yeniden bir saray düzeni dayatılamıyor!

İşte en sonunda damat bile ‘Tek Adam’ uygulamasını kabullenemedi.

Fatura sadece Albayrak’a kesilemez

Bu durum, aynı zamanda ekonomi de dahil hemen her sorunumuzun kaynağıdır. Bu gerçeği dikkate almayan her analiz, son tahlilde faturayı sadece Berat Albayrak’a kesme hatasına düşecektir.

Nitekim saray merkezli bilgi akışının yansıdığı konuyla ilgili haberlerde, okurun bu sonuca ulaşması isteniyor: Bülent Arınç, bir abi olarak Erdoğan’ın koluna girip ona ekonomiyle ilgili gerçekleri anlatmıi, Erdoğan Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin erimiş olduğunu duyunca çok şaşırmış, hemen Merkez Bankası başkanı Murat Uysal’a telefon etmiş, Uysal’ın “rapor hazırlayıp, Bakan Berat Albayrak Beyle gelip size arz edelim” yanıtına kızmış, Naci Ağbal’dan brifing almış, Ağbal özetle kasanın boşaldığını anlatmış, Erdoğan bunun üzerine Murat Uysal’ı görevden alıp yerine Naci Ağbal’ı atamış…

Açıkça belirtelim: AKP’nin FETÖ’yle işbirliğine uydurulan “kandırıldım” kılıfı, bu kez de ekonomik krizin üzerine örtülmeye çalışılıyor!

Merkez Bankası rezervlerinin son iki yılda parça parça nasıl harcandığını, işin kasanın tam takır olmasına gittiğini neredeyse yazmayan “bağımsız” ekonomist kalmadı!

Erdoğan’ın kasanın boşaltıldığını önce Bülent Arınç’tan, ardından da Naci Ağbal’dan öğrendiği haberleri, “faturayı Berat Albayrak’a kesme” operasyonundan başka bir şey değildir! Güya böylece kötü ekonomi yönetiminden sarayı aklamış olacaklar!

Ancak belirtelim: Merkez Bankası kasasının boşaltılmasının üzerini örtebilecek bir kılıf yok! Bizzat Erdoğan’ın zaman zaman dile getirdiği “Türkiye ekonomisinin sorumlusu benim, ben” sözleri, o kılıfın dikilmesini engellemektedir!

Üretim devrimi için siyasi devrim

Piyasalar önce Berat Albayrak’ın istifasına, ardından da Erdoğan’ın “faiz arttırılabilir” sinyali olarak yorumlanan açıklamasına olumlu tepki verdi ve döviz düştü, TL değerlendi.

Ancak TL’deki bu değerlenme, hatta Erdoğan’ın konuşmasında uygulanacağını belirttiği “acı reçete” Türkiye’nin ekonomik krizinin çözümü değildir.

Türk ekonomisinin durumu, “ameliyatlık” sorundur. Berat Albayrak, bırakın ilaç kullanmayı, pansumanla yetindi. Erdoğan verdiği sinyallerle pansumana ek olarak ilaç da kullanılabileceğine işaret etmiş oldu. Ancak hasta acilen ameliyat olmayı bekliyor!

Yani serbest piyasaya eklemlenmiş, özelleştirilmiş, yabancılaştırılmış ekonomiye devletçilik aşısı gerekiyor. Köylünün yeniden tarlada üretebildiği, fabrika bacalarının yeniden tüttüğü bir “üretim devrimi” kısaca…

Bunun için elbette emperyalist büyük tekellerle/şirketlerle yapılan anlaşmaların iptal edilmesi ve tarıma kotaların kalkması, üreticiye, sanayiciye tam destek verilmesi gerekiyor.

Bunun için elbette son sözün Erdoğan tarafından söylendiği şeffaflığı ortadan kalkmış ihale anlayışına son verilmesinden, kamu kaynaklarının hükümete yakın vakıflara kaydırılmasına kadar uzanan “sermaye transferi” uygulamalarına son verilmesi gerekiyor.

Bunların yapılabilmesi için de Türkiye’nin “Tek Adam” rejiminden kurtulması gerekiyor!

Yani “üretim devrimi” için önce “siyasi devrim” gerekiyor!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Kasım 2020

2 Yorum

Dağlık Karabağ’ın üç kazananı, üç kaybedeni

Moskova, Bakû ve Erivan arasında imzalanan anlaşmayla çeyrek yüzyıllık Karabağ sorununa “büyük ölçüde” bir çözüm getirilmiş oldu.

Her anlaşmanın olduğu gibi, bu anlaşmanın da kazananları ve kaybedenleri var elbette. İnceleyelim:

Üç kazanan

1. Azerbaycan kazandı: İşgal altındaki topraklarının yüzde 70’ini kurtardı. Anlaşmaya göre Kelbecer 15 Kasım, Agdam 20 Kasım ve Laçin 1 Aralık’ta Azerbaycan’a iade edilecek. Yine anlaşmaya göre, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında, güvenliği Rusya’ya ait olan bir ulaşım koridoru açılacak.

2. Rusya kazandı: Anlaşmaya göre Rusya temas hattına ve Laçin koridoruna barış gücü yerleştirecek. Barış gücünün 5 yıl olan görev süresi, taraflardan birinin süre dolmasından 6 ay önce itiraz etmemesi halinde, 5 yıllık dönemler için kendiliğinden uzayacak.

3. Astana modeli ve Türkiye kazandı: Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, savaşın başladığı 27 Eylül’den dört gün önce, Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Sahiba Gafarova’ya “Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilen 5 bölgesinin geri verilmesinden yanayız” demişti. Rusya’nın Azerbaycan’a topraklarını kurtarması için yaktığı bu yeşil ışık, kuşkusuz Türk-Rus işbirliğinin bir sonucuydu.

Üç kaybeden

4. ABD kaybetti: İkinci Kafkas Seddi girişimi yıkıldı: 100 yıl önce İngiltere’nin bölgede inşa etmeye çalıştığı Kafkas Seddi, Kemalist-Bolşevik ittifakınca yıkılmıştı. Bugün de ABD’nin inşa etmeye çalıştığı ikinci Kafkas Seddi yıkıldı.

ABD 2003’te Gürcistan’da “renkli darbe” ile Batıcı Saakaşvili’yi iktidar yaparak Kafkas Saddi inşasına başlamıştı. Putin’in 2008’de sert müdahalesiyle o girişim boşa düşürülmüştü. ABD’nin ikinci girişimi, Batıcı Peşinyan’ın yine bir “renkli darbe” ile 2018’de Ermenistan’a başbakan olmasıydı. İşte o girişim de iki yıl sonra boşa düşürülmüş oldu.

Öte yandan ABD’nin iki hafta önce Ermenistan ve Azerbaycan dışişleri bakanları üzerinden denediği ateşkesin başarısız olması da kısa vadede “Washington süreci”nin, orta ve uzun vadede Minsk Grubu yaklaşımının artık geçerli olamayacağını gösterdi.

5. Ermenistan ve Batıcılık kaybetti: Peşinyan’ın şahsında cisimleşen batıcılık ve Karabağ kökenlilerin Ermenistan politikasındaki ağırlığı kaybetti; Dağlık Karabağ nedeniyle kuşatılmışlığın Ermenistan’a verdiği zarara dikkat çeken ve bölge ülkeleriyle ilişkileri normalleştirmek isteyen kesimin uzun vadede önü açıldı.

6. Hükümet içindeki Amerikancılık kaybetti: SETA Dağlık Karabağ savaşının ilk gününden beri şu üç mesajı verdi: Bir; Ermenistan’ı Rusya kışkırttı ve Azerbaycan’a saldırttı. İki; Ankara ile Moskova arasında yeni bir rekabet alanı açıldı. Üç; Batı, Türkiye’nin Batı adına Rusya’yı dengelediğini görmeli.

Bu Amerikancı ve Türk-Rus ilişkilerini sabote etmeye çalışan anlayış kaybetti. Çünkü tezleri temelden yanlıştı; Rusya Ermenistan’ı kışkırtmış değil, tersine Azerbaycan’a yeşil ışık yakmıştı. Dahası, Ermenistan’ın anlaşmalara dayanarak Rusya’yı müdahale etme çağrılarına Putin her seferinde “çatışma Ermenistan topraklarında değil” yanıtını vermişti.

Altılı barış bölgesi

Türkiye’den anlaşmaya ve bu sonuca iki sorunlu yaklaşım var:

Birincisi, tabloyu sadece Rusya’nın başarısı olarak okuyan ve Azerbaycan’ın tam topraklarının tamamını kurtaracakken Moskova’nın araya girdiğini ve bölgeye yerleşerek Azerbaycan’ı da kendine bağımlı hale getireceğini savunan sağcı yaklaşım. Azerbaycan’ın topraklarının tamamını kurtarabilmesi maalesef gerçekçi politikaya uymuyor. 25 yıl sonra Azerbaycan’ın topraklarının yüzde 70’ini kurtarması, bugünün gerçekleştirilebilir en azami hedefiydi ve gerçekleşti.

İkincisi, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında ulaşım koridoru kurulmasıyla bunun “Turan kapısı” olarak artık Türkiye’ye kesintisiz Orta Asya kapısı açtığını savunan daha sağcı yaklaşım. Irkçı Turancılığın gerici bir anlayış ve hayal olduğu ortadayken bunu zorlamak, “Asya Yüzyılı”na girildiği şu şartlarda Türkiye’yi Rusya ve Çin’le karşı karşıya getirmekten başka bir şeye yaramaz.

Artık yapılması gereken, Astana modelini kurumsallaştırarak; Güney Kafkasya’da 3+3’ü inşa etmek, yani Türkiye, İran ve Rusya üçlüsü ile Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üçlüsünü “altılı barış bölgesi”nde buluşturmaktır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Kasım 2020

2 Yorum

LİBERAL EKONOMİNİN GELECEĞİ VE 3. DÜNYA SAVAŞI RİSKİ

KAPİTALİST DÜNYANIN NAFİLE UMUDU: BIDEN

Ya savaşlar devrime yol açar ya da devrimler savaşı önler! Büyük devrimci Vladimir Lenin‘in bu sözleri, bugün yine günceldir.

Kapitalizm, 2008 küresel krizinden tam çıkamamışken, 2020’de covid salgını ile iyice krize girmiş durumda. Gelişmiş kapitalist ülkeler, ekonomilerindeki bu büyük daralmayı şimdilik emekçi halkın sırtına yükledikleri ağır yüklerle geçiştirmeye çalışıyorlar.

Peki ya sonra? Dünya Bankası’nın, Uluslararası Para Fonu IMF’nin beklenti raporları kapitalist dünya açısından hiç de iç açıcı değil. Büyük enerji, ilaç ve teknoloji şirketlerinin raporları da öyle…

Tablo, kapitalizmin önüne yeniden Keynes’i getirdi; yani piyasaya devlet müdahalesini…

Pek çok ülkede kamucu açılımlar gündemde ya da en azından tartışılıyor…

Ancak bu son tahlilde, en büyük şirketleri/tekelleri tatmin etmiyor!

ALMANYA VE JAPONYA’NIN ABD’YE ÇAĞRISI

ABD seçimlerinin tüm dünyada her zamankinden çok daha fazla izlenir olması biraz da bu nedenleydi. Kapitalist Batı dünyası, ABD seçimlerine “liberal ekonominin” geleceği bakımından odaklandı.

Nitekim Joe Biden’ın kazandığının anlaşılmasıyla, başta Almanya Şansöylesi Angela Merkel olmak üzere “kapitalist Batı”nın şefleri, ABD’ye “AB ile ABD’nin omuz omuza vererek küresel sorunların üstesinden geleceği” mesajını verdi (Sputnik, 9.11.2020).

Kapitalist dünyanın en doğudaki temsilcisi Japonya Başbakanı Suga Yoşihideikili ittifak” vurgulu bir açıklama yaptı ve ABD ile Japonya’nın “Hint-Pasifik refahı ve barışını sağlamak için” birlikte çalışması gerektiğini savundu (AA, 9.11.2020).

Hint-Pasifik refahı dedikleri, özetle ABD ile Japonya’nın Çin’i bölgesine hapsetmesiydi elbette!

Kısası Biden’ın seçilmesi ile gelişmiş kapitalist dünya liderleri, krizdeki kapitalizmi kurtaracak bir işbirliği için umutlandılar. Zira Donald Trump “önce Amerika” diyerek geleneksel müttefikleriyle işbirliğini azaltmış, rekabeti artırmış, hatta kimilerine ağır yaptırımlar uygulamıştı.

Peki Biden’lı ABD’nin ABD ve Japonya’yla işbirliğini esas alması kapitalizmi bu krizinden çıkarabilecek mi?

İNGİLTERE GENELKURMAY BAŞKANININ 3. DÜNYA SAVAŞI UYARISI

Tam bu noktada İngiltere Genelkurmay Başkanı Nick Carter’ın açıklaması dikkat çekiciydi. Carter açık açık 3. dünya savaşı olasılığına dikkat çekti: “Şu anda dünya endişe içerisinde ve belirsiz bir gidişatta yaşıyoruz. Küresel rekabet oldukça yüksek ve sahip olduğumuz risk oldukça büyük. Bunun yanında her geçen gün artan tansiyon da, yanlış hesaplamalar ve planlar yapmamıza zemin hazırlıyor. Bu durum yeni bir dünya savaşı riskini de artırıyor. Bu risklerin bilince olmamız gerek.” (Hürriyet, 9.11.2020).

Carter’a göre en büyük risk, insanların gittikçe savaşa girmenin makul olduğunu düşünmeleriydi: “Geçmişte yapılan hataları tekrarlayabilecek kişilere sesleniyorum. Önceki savaşlarda ölen insanları hatırlayın. Şu anda karşı karşıya kaldığımız en büyük risk, insanların yeni bir savaşa girmenin makul olduğunu düşünmeleridir. Geçmişi hatırlayın. Savaşa girmenin bir süreci, ritmi var. Önceki yüzyılda tansiyon arttı ve bu bazı yanlış hesaplamalara neden oldu ve sonunda da savaş çıktı. Umarım, bir daha böyle bir durumla karşılaşmayız.”

Benzer uyarılar ABD içinden de geliyor: Prof. Christopher Layne’in CFR’nin yayın organı Foreign Affairs’teki “Yaklaşan Fırtınalar” başlıklı makalesi bu bakımdan oldukça önemliydi. Prof. Layne, ABD içinde gittikçe Çin’e karşı şahinleşen bir anlayışa dikkat çekiyor ve ABD’nin Soğuk Savaş retoriğini tekrarladığına ve kamuoyunun Çin karşıtlığı üzerinden savaşa hazırlandığına dikkat çekiyordu (Aydınlık, 9.11.2020).

Bunun büyük bir hata olduğunu belirten Prof. Layne, “Çin’le savaşın faturasının çok ağır olacağını” belirtiyordu!

KAMUCULUK SAVAŞIN PANZEHRİ

ABD’deki seçimlerde ortaya çıkan “yarılma” aslında 2008’den beri toparlanamayan ve salgınla iyice derinleşen krizin de bir yansımasıydı: İşsiz Amerikalı sayısının 50 milyona yaklaştığı, en zengin yüzde 1’in malvarlığının ABD’nin yüzde 50’sinden fazla olduğu, ekonomik düzenin de siyasi düzenin de çatırdadığı bir tablo var…

Ekonomist Daron Acemoğlu’nun belirttiği gibi “Son 40 yılda yüksek eğitimliler ve geri kalanlar ile sermaye ve emek arasındaki büyük eşitsizlik arttı” (CRI Türk, 9.11.2020).

İşte hem ABD içindeki tablo hem de liberal düzenin çatırdaması, pek çok politikacı, ekonomist, diplomat ve askerde “3. Dünya Savaşı” riski endişesi yaratıyor.

Nükleer caydırıcılık başta olmak üzere kimi faktörler ise bu riskin önünde barikat olmayı sürdürüyor. Ancak asıl barikat, kapitalist dünyada hızla gelişen kamuculuk anlayışıdır. Kapitalist merkezlerde “liberal ekonominin” insanlık adına bir gelecek olmadığı, salgınla çok daha iyi görüldü. Ve bu anlayışın gelişmesi, insanlığın önündeki büyük felaket olasılığının panzehridir.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
10.11.2020

4 Yorum

Çinci Biden, Rusçu Trump’ı yendi

Başlık, ABD başkanlık seçimlerinin özetidir ve nedeni de Amerikan hegemonyasının inişe geçmiş olmasıdır.

Yaşadık: Emperyalist ABD’nin hegemonyası zayıfladıkça; seçimler içeride bir yarılmaya dönüşüyor, adaylar birbirini “düşman” bir ülkenin “adamı” olmakla suçluyor ve “dış mihrakların” seçimlere müdahale ettiği dile getiriliyor. Bunlar tipik “zayıflayan” devlet görüntüsüdür.

Trump’ın ‘Çin korkusu’ merkezli kampanyası

Donald Trump seçim kampanyası boyunca rakibi Joe Biden’ı Çincilikle suçladı!

Örneğin “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” dedi (11.8.2020). Örneğin “Sıcak Gelişme: Çin devlet medyası ve Çin liderleri, Biden’ın ABD seçimlerini kazanmasını istiyor. Bu olursa ki olmayacak, Çin ülkemizin sahibi olacaktır.” dedi (26.8.2020).

Özetle Trump, “ABD’nin büyük stratejisinde baş rakibi olan Çin” korkusu üzerinden kamuoyunu etkileyeme çalıştı.

Bu, son tahlilde, bir “küresel süper devlet” için, liderliğinin kaybedilmekte olduğunun açık işaretiydi.

Demokratların ‘Trump-Rusya işbirliği’ kampanyası

Demokratlarise neredeyse başkanlığının tüm bölümü süresince Trump’ı Rusçulukla suçlandı. Daha 2016’da seçilmesinde Rusya’nın seçimlere müdahalesinin belirleyici olduğu iddia edildi, hatta konu yargıya taşındı.

Trump, Putin’le ortak basın toplantısında “Rusya’nın seçimlere müdahale ettiğine inanmak için bir sebep olmadığını” söylediğinde kendisine Cumhuriyetçi senatörler bile tepki göstermişti. Örneğin Senatör John McCain “Daha önce hiçbir ABD Başkanı kendisini böyle bir despot karşısında hiç bu kadar sefilce aşağılamamıştı” derken, Senatör Lindsey Graham da Trump’ın Kremlin’e ABD’yle ilgili “zayıflık” mesajı verdiğini savunmuştu (17.07.2018).

Demokratlar ise Trump’a ateş püskürüyor, onu Rusçu olmakla suçluyordu. Örneğin Senatör Mark Warner, “Trump’ın açıklamalarının ABD’nin rakiplerine karşı ülkeyi korumakla ilgili görevinin ihmali anlamına geldiğini” belirtiyordu. Demokratların Senato’daki lideri Chuck Schumer, “Trump’ın ABD’nin hukuki yaptırımlarına, savunma yetkililerine ve istihbarat servislerine karşı Rusya Devlet Başkanı Putin’in yanında yer almasının düşüncesizce, tehlikeli ve zayıf olduğunu” söylüyordu.

ABD istihbarat raporu

Seçim sürecinin daha başlarında, çok çarpıcı bir ABD istihbarat raporu yayımlandı:

ABD Ulusal Karşı İstihbarat ve Güvenlik Merkezi Direktörü William Evanina tarafından kaleme alınan rapor, açık açık Rusya’nın 3 Kasım’da yapılacak seçimlerde Trump’ı desteklediğini, bu nedenle Biden’ı karaladığını savunuyordu.

7 Ağustos 2020 tarihinde yayımlanan bu rapor, Çin’in ise Trump’ın ikinci kez seçilmesini istemediğini, bu nedenle Pekin yönetiminin Beyaz Saray’ı artan dozda eleştirdiğini savunuyordu.

Amerikan Hegemonyasının Sonu

Özetle ABD başkanlık seçimlerinde başkan adaylarından biri Rusçulukla, diğeri de Çincilikle suçlandı. Bu, ABD emperyalizminin ve küresel liderliğinin durumu açısından olağanüstü bir tabloya işaret ediyor.

Ve başta da belirttiğimiz gibi bu tablo, Amerikan hegemonyasının zayıflamasıyla ilgilidir. Hegemonyası zayıflayan ABD’nin küresel politikaları da zayıflıyor, normal bir seçim yapabilme kapasitesi de!

Okumayanların, Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımı bu kapsamda incelemesini özellikle öneririm.

Türkiye’deki saflaşma!

ABD seçimleri, Türkiye açısından ise vahim bir tabloya sahne oldu:

İktidar bloğunun neredeyse tamamı Trump’ı, muhalefetin ise bir bölümü Biden’ı destekledi. Türkiye’deki siyasi kutuplaşma ve yarılma, ABD seçimlerine de yansıdı. ABD’deki yarılma da Türkiye’deki yarılmayı besledi.

“Kapitalist emperyalizm” olgusundan kopuk bu ABD başkan tahlilciliğinde son durum ise şöyle oldu: Trumpseverler üzülüyor, Bidenseverler seviniyor!

Ne acı!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
9 Kasım 2020

3 Yorum

İsrail’in Biden endişesi

Eski ABD Başkanı Barack Obama’nın son yılında, 2015’te P5+1 ülkeleri ile İran arasında nükleer anlaşma imzalanmıştı.

Joe Biden’ın yardımcılığını yaptığı Obama, bu anlaşmayla İran’ı bir yönüyle “uluslararası sisteme” dahil etmeye çalışmıştı. Böylece İran, İsrail için güvenlik tehdidi olmaktan çıkacaktı…

Trump ise başkan olduktan sonra ABD’yi bu anlaşmadan çekti.

Biden İran’la nükleer anlaşmaya döner mi?

Biden, adaylığı sırasında başkan olduğu taktirde bu anlaşmaya dönebileceğinin işaretlerini verdi.

İşte bu olasılık, İsrail’de ciddi endişe yaratmış durumda.

İsrail Yerleşim Birimleri Bakanı Tzachi Hanegbi, Joe Biden’in ABD’deki başkanlık seçimini kazanması ve Obama döneminde yapılan nükleer anlaşmaya dönmesi halinde, bunun İsrail ile İran arasında şiddetli bir çatışmaya kadar gidebileceğini söyledi (AA, 5.11.2020).

Kuşkusuz, bu oldukça abartılmış ve Amerikan kamuoyuna şimdiden verilen “o anlaşmaya dönülmesin” mesajıdır.

İsrail Trump’tan çok memnundu

İsrail devleti, Trump yönetiminden oldukça memnundu. Trump hem Obama’nın İran’la yaptığı nükleer anlaşmadan çekilmiş hem de Körfez ülkeleri ile İsrail arasında “normalleşme” başlatmıştı. İsrail-Körfez ittifakı, İran için oldukça tehditkâr bir gelişmeydi.

Önceki yazılarımızda da işlemiştik: Obama ve Trump’ın İran politikaları birbirine zıttı ama aslında aynı büyük stratejinin altındaki farklılıktı. Obama da Trump da ABD’nin büyük stratejisi gereği esas rakibi Çin’e yönelmek üzere Ortadoğu’dan asker çekmeye çalıştı, önemli ölçüde de çekti.

Bu süreçte İsrail’in güvenliği için Obama farklı bir yolu, Trump ise farklı bir yolu seçti. Fakat İsrail devleti Trump’ın yolundan memnundu, Obama’nınkinden değil…

Amerikan Yahudileri Biden’ı destekledi

Ancak buna rağmen ABD başkanlık seçiminde Yahudilerin Trump’ı desteklemediği belirtiliyor.

Eski İsrail İletişim Bakanı Eyüb Kara, Amerikan Yahudilerinin büyük çoğunluğunun başkanlık seçiminde Demokrat Partinin adayı Biden’a destek vererek Başkan Trump’a “ihanet” ettiğini savundu (Odatv, 5.11.2020).

Eyüb Kara’ya göre Amerikan Yahudilerinin yüzde 72’si Biden’a, yüzde 28’i Trump’a oy vermişti.

Bu oran doğru mudur, yoksa Trump’ın kaybetmekte olmasından İsrailli eski bir bakanın duyduğu memnuniyetsizliğinin abartısı mıdır, bilinmez ama son tahlilde İsrail’in devlet olarak Biden yerine Trump’la çalışmayı tercih ettiği ortada.

İsrail işgali genişliyor

Biden’ın nükleer anlaşmaya dönme olasılığından endişe eden İsrail Yerleşim Birimleri Bakanı Tzachi Hanegbi’nin dikkat çektiği diğer bir durum ise şu: İsrail, Biden’ın seçimi kazanması halinde işgal altındaki Batı Şeria’da yer alan yasadışı Yahudi yerleşim birimleri dahil birçok konuda sorun yaşanabileceği endişesini ise hiç taşımıyor!

Yani, Trump da seçilse, Biden da seçilse, İsrail’in işgal planına tam destek verecek, veriyor!

Nitekim, siz bunları okurken bile İsrail yeni yerleşim bölgeleri işgal etme peşinde ne yazık ki…

Önceki gün Sputnik’te bu konuda önemli bir haber vardı: “Uluslararası toplum ABD seçimiyle meşgulken, İsrail, Batı Şeria’da son 10 yılın en büyük yıkımını gerçekleştiriyor.”

Filistin Benimdir

Filistin ve bölge açısından asıl sorun budur; İsrail işgalinin kesintisiz genişlemesi…

ABD’nin başına Trump mı yoksa Biden mı geçmiş, fark etmiyor; ABD’yi bir Cumhuriyetçi mi yoksa bir Demokrat mı yönetiyor, fark etmiyor. İsrail ABD desteğiyle Filistin işgalini genişletmeyi sürdürüyor!

Bu işgale Arap tepkisini iyice sönümlemek için de İsrail-Arap normalleşmesi başlattılar. Körfez ülkeleri, karşılığında da petrollerini bir boru hattıyla İsrail limanından Doğu Akdeniz’e indirme kazancı elde etmiş olacaklar.

Kısacası İsrail’in Filistin’i işgal sorunu bölgemizin en önemli sorunlarından biri olmayı yeni dönemde de sürdürecek.

Konunun oldukça kapsamlı olan siyasi tarihi konusunda, Ortadoğu umanı Hüsnü Mahalli tarafından geçen günlerde çok önemli bir kitap yayımlandı: Filistin Benimdir (Kırmızı Kedi Yayınevi).

19. yüzyılın sonunda ortaya çıkmaya başlayan sorunun özellikle 20. yüzyılda hangi hatalarla ne noktaya geldiğini ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde nasıl şekillendiğini tüm ayrıntılarıyla okuyacaksınız.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Ekim 2020

5 Yorum

Türk-Amerikan ilişkilerinin geleceği

Önceki yazımızda belirttik: Başkanın kim olacağı, ABD’nin “büyük stratejisi”ni etkilemiyor. Hangisi gelirse gelsin, o “büyük stratejiyi” uygulayacak. Farkları, alt stratejilerde, politika ve taktiklerde, yöntemlerde olacak…

ABD’nin esas hedefi Çin’i durdurmak.

ABD’nin bu hedefi gerçekleştirmek için belirlediği “büyük stratejisi” ise Hindistan’dan Japonya’ya uzanan geniş yay ile Çin’i çevrelemek. Bu amaçla bölgede Çin karşıtı ittifaklar kurmaktan, bölgeye askeri yığınak yapmaya kadar pek çok hamleyi deniyor.

Öte yandan ABD, büyük güç mücadelesinde Çin-Rusya ortaklığı nedeniyle, “büyük stratejisi” gereği Rusya’yı da Baltıklardan başlayan, Ukrayna, Karadeniz ve Kafkasları kapsayan hat üzerinden sıkıştırmaya çalışıyor.

Asker çekme meselesi

Bu “büyük strateji” geçen yazımızda da belirttiğimiz gibi, neredeyse hazırlığı Bush’un son yılında başlayan ve Obama döneminde kesinleşen stratejiydi.

Obama bu nedenle Irak ve Afganistan’dan asker çekmek ve o askerlerin bir bölümünü Güney Çin Denizi’ne taşımak hedefini ilan etmişti ve bir ölçüde uygulamıştı.

Aynı hedefi Trump da birinci döneminde sürdürdü ve büyük oranda uyguladı.

Başkan kim olursa olsun, bu hedefi yine sürdürecek.

Ortadoğu ve İsrail’in Güvenliği

ABD açısından sorun şu: Geniş Ortadoğu’dan (Irak, Suriye ve Afganistan’dan, hatta Körfez ülkelerinden) nasıl çekilecek?

İşte Obama da Trump da bu sorunla uğraştı. İki başkanın farkı da burada oluştu.

İki başkan açısından da çekilirken değişmeyecek dört temel hedef var: Kürdistan’ın inşası, İsrail’in güvenliği, Körfez’in istikrarı, enerji nakil hatlarının kontrolü…

Obama bu hedefi sağlayabilmek için arkasında kendi çıkarlarını koruyacak bir bölge koalisyonu inşa etmeye çalıştı: Türkiye-İsrail-Körfez koalisyonu…

İsrail’in güvenliği için de İran’ı uluslararası sisteme dahil etmeye çalıştı, bu ülkeyle nükleer anlaşma imzaladı.

Trump ise İsrail’in güvenliği için farklı bir yönteme soyundu: Nükleer anlaşmayı bozdu, İran’ı ablukaya almaya çalıştı ve bu ülkeye karşı İsrail-Körfez ittifakı oluşturdu. Arap-İsrail normalleşmesi işte budur.

Çelişmeler derinleşiyor

Türkiye açısından ABD başkanının kim olacağının strateji düzleminde bir önemi yok. Hangi başkan olursa olsun, Türk-Amerikan ilişkilerini ABD lehine düzeltebilecek kudrette değil. İki nedenle; birincisi ABD hegemonyası zayıflıyor, ikincisi de Türkiye ile ABD’nin çelişmeleri derinleşiyor.

Türkiye açısından fark yok ama AKP açısından kısmen bir fark var. İktidar açısından Trump’la çalışmak, Biden’la çalışmaktan daha kolay. Zira daha önce de belirttiğimiz gibi Trump da Erdoğan gibi politikayı “şirket yöneten işadamı” kıvamında yapıyor. Bu durum ikili arasında pazarlıkçı bir ortak nokta oluşturuyor.

Ancak bu bile son tahlilde Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltemez. Şundan:

ABD başkanı kim olursa olsun, PKK’ye destek vermeyi sürdürecek, bölgede Kürdistan inşası için fırsat kollayacak.

ABD başkanı kim olursa olsun, Türk-Rus ilişkilerini sabote etmeye çalışacak; Libya’da, Suriye’de, hatta Karadeniz de Ankara ile Moskova’yı karşı karşıya getirmeye çalışacak.

ABD başkanı kim olursa olsun, Doğu Akdeniz ve Ege’de Türkiye’nin karşısında konumlanacak.

Daha pek çok alanda tablo bu…

Yeni bir dünya kuruluyor

Türk-Amerikan ilişkilerini düzeltebilmek, tüm bu meselelerde ABD’nin çıkarları lehine geri adım atabilmekle ancak mümkün olur.

O geri adımı Türkiye’de atma potansiyeline en çok sahip olan iktidar, zaten mevcut iktidardır. Zira ABD projelerine bile eşbaşkanlık yapmış bir iktidardır!

Ancak bu iktidarın bile ABD lehine geri adım atabilmesi gün geçtikçe zorlaşmaktadır.

Buna en başta dünyanın yeni dengeleri izin vermemektedir: ABD hegemonyası zayıflıyor, Çin-Rusya ortaklığı küresel liderlik mücadelesinde ABD’nin emperyalist saldırganlığını dengeliyor ve belli oranda önlüyor ve bu mücadeleye bağlı olarak da yeni bir dünya kuruluyor…

Bu tabloya rağmen ABD lehine geri adım atan ve ABD şantajlarıyla (Halkbank, Reza Zarraf) uzlaşan bir iktidar, belki bir süre daha iktidarını koruyabilir ama en sonunda ve tümden yıkılır gider!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ekim 2020

12 Yorum

İKİNCİ SOĞUK SAVAŞ

ABD RAKİPLERİYLE DE MÜTTEFİKLERİYLE DE SORUNLU

ABD’nin SSCB’yle son vuruşmayı yaptığı yıllarda, 1982-1989 arasında dışişleri bakanlığı yapan George Shultz, geçen günlerde Trump yönetimini iki konuda uyardı:

1. Eski ABD Dışişleri Bakanı Shultz, Trump’ın eylemleri nedeniyle ABD’nin Çin ve Rusya ile ikinci bir Soğuk Savaşın eşiğine geldiğini belirtti (1.11.2020).

2. Shultz, Trump’ın politikaları nedeniyle ABD’nin Avrupa ve Asya’da yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozduğunu, Beyaz Saray’ın diplomasiyi bırakıp askeri tehditleri tercih ettiğini belirtti.

ABD’NİN ONLARCA ÜLKEYLE İLİŞKİSİ BOZUK

ABD başkanlık seçiminden hemen önce yapılan bu açıklama, kuşkusuz seçimlere dönüktü. Ancak doğruları, hatta eksik doğruları içeriyordu.

İkincisinden başlarsak…

Evet, ABD Shultz’un da işaret ettiği gibi Avrupa ve Asya’daki yakın müttefikleriyle bile ilişkilerini bozdu.

Avrupa ülkelerine ekonomik ambargo uyguladı: Fransa ve Almanya ile NATO aidatları konusunda karşı karşıya geldi. Almanya’nın Rusya’yla inşa ettiği Kuzey Akım-2 boru hattını en sert şekilde hedef aldı, boru hattında yer alan şirketlere ambargo uyguladı. 5G alt yapı işlerini Çinli şirketle yürüten İngiltere’yi açıkça tehdit etti ve belli ölçülerde geri adım attırdı. Çin’e en önemli limanını 25 yıllığına kiralayan İsrail’i tehdit etti.

ABD’nin Türkiye’yle ilişkileri ise tarihinin en kötü döneminde. ABD’nin PKK’ye binlerce TIR silah vermesinden FETÖ’yü desteklemesine, Doğu Akdeniz’den Ege’ye Türkiye’nin karşısındaki bölge ülkelerini arkalamasına, Rusya’yla ilişkisi ve özellikle S-400 hava savunma sistemi nedeniyle Türkiye’yi açıkça sert yaptırımlarla tehdit etmesine uzanan bir dizi problem var…

TRUMP YERİNE CLINTON OLSA TABLO FARKLI MI OLURDU?

Mesele şu ki, bu çok kısa özetlediğimiz sorunlar acaba Trump’tan mı kaynaklandı? Geçen dönem Trump yerine rakibi Hillary Clinton başkan olsaydı, ABD bu sorunları yaşamayacak mıydı?

Üç nedenle büyük oranda yaşayacaktı.

1. ABD başkanlarının değişimi, ABD’nin “büyük stratejisinde” köklü bir değişikliğe neden olmuyor.

2. ABD’nin sadece rakipleriyle değil, müttefikleriyle de sorunlar yaşaması, hegemonyasının zayıflamasının zorunlu sonucudur.

3. Trump’ın “önce Amerika” stratejisi karma bir stratejiydi ve kökü rakibi Clinton’un da bakanlık yaptığı Obama dönemindeydi.

Dolayısıyla asıl soru şudur: Yarın Trump yerine Biden başkan olsa, Shultz’un işaret ettiği sorunlar ortadan kalkacak mı?

Yani Çin ve Rusya’yla soğuk savaşın eşiğine geldiğini belirttiği ABD, ilişkileri normalleştirebilecek mi?

TRUMP MI, BIDEN MI?

ABD’nin Trump döneminde oldukça sorunlu hale gelen Çin ve Rusya’yla ilişkisi, Biden başkan olsa bile düzelmez…

Zira Trump’ın ABD’nin “baş rakibi” Çin’e karşı uyguladığı politikalar selefi Obama döneminde de uygulandı, bu ya da bir sonraki dönemdeki halefi tarafından da uygulanacak.

Bakmayın Trump’ın kamuoyuna “Biden kazanırsa Çin kazanacak, Çin ABD’yi ele geçirecek” sözlerine…

Ki aslında bu sözler kamuoyuna “esas rakip Çin’le ben daha iyi mücadele ederim” demekten başka da bir anlama gelmiyor aslında.

Dolayısıyla Trump ya da Biden fark etmez, ABD “büyük stratejisi” temelinde Çin’i bölgesine sıkıştırma hedefini sürdürecek.

O bakımdan asıl soru şudur: Çin’i durdurma şansı olmayan ABD’nin daha az hasar alması acaba hangi başkanla mümkündür?

ABD seçmeninin asıl üzerinde durması gereken işte budur!

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
3 Kasım 2020

3 Yorum

Trump mı, Biden mı?

Herkesin sorduğu soru: 3 Kasım’daki ABD Başkanlık seçimini kimin kazanması Türkiye’nin çıkarına?

Aslında soruyu daha da genişletebiliriz: Çin, Rusya, Asya, bölgemiz, Doğu Akdeniz vd. bölgeler açısından Trump mı, yoksa Biden mı daha “yararlanılabilir” ABD başkanı olur?

Başkandan başkana büyük değişim olur mu?

ABD politikalarını birey, devlet ve sistem düzeyinde incelediğimizde, karşılaşacağımız genelleme şudur: ABD başkanlarının değişimi, ABD’nin “büyük stratejisinde” köklü bir değişikliğe neden olmuyor. Bireyin politikaya getireceği değişim, devletin hele de sistemin üzerinde olamıyor. Şöyle de söyleyebiliriz: Bireylerin farkları esasta değil, uygulamada ve yöntemdedir daha çok.

Ancak şunu da belirtelim: Soğuk savaş boyunca bir kural olan bu durum, ABD hegemonyası zayıfladıkça kaçınılmaz olarak esneyecektir, esnemektedir…

ABD’de çatışan iki görüş

ABD açısından 21. yüzyılın en önemli problemi Çin’in nasıl durdurulacağıydı. Çin ekonomisi ABD’yi yakalıyor ve geçiyordu; askeri alanda makas daralıyordu; teknolojide Çin yetişiyor ve hatta 5G teknolojisinde görüldüğü gibi ABD’yi geçiyordu.

Daha 90’lardan itibaren ABD’de iki temel görüş oluşmaya başladı:

Birinci görüş, ABD’nin bir süre geri çekilmesi ve ekonomiyi yeniden güçlendirmesi şeklinde özetlenebilecek görüştü.

İkinci görüş ise ABD’nin hâlâ çok büyük askeri güç olduğu gerçeğinden hareket ederek, “yangını çıkaralım, yangından en az hasar gören biz oluruz” şeklinde özetlenebilecek görüştü.

Bu iki görüşün temsilcisi olan emperyalist tekeller ve onların politik arenadaki ideolojik gladyatörleri, bu konuda uzun süre çatıştırlar. Sonuçta ortaya “karma” bir strateji çıktı: Hem geri çekilecek ve içeride ekonomiyi güçlendirmeyi esas alacak ama hem de kritik düğüm noktalarında yangınlar çıkaracak.

Trump, Obama döneminin devamı

İşte Obama dönemi, bu karma dönemin başlangıcıydı. Hatta Bush’un ikinci döneminin son yılı da aslında bu karma dönemin hazırlığıydı. Öyle olduğu için de Obama, Bush’un en önemli bakanı ve bürokratlarıyla çalışmayı sürdürdü ilk iki yıl.

Obama döneminde ABD, “karma stratejiye” uygun olarak önüne hem Ortadoğu’dan ve Afganistan’dan çekilmeyi koydu ama hem de kritik yerlerde, örneğin Ukrayna, Libya ve Suriye’de yangınlar çıkardı.

Bu dönemde (ve sonrasında Trump döneminde de) geri çekilme konusunda Beyaz Saray ile Pentagon arasında yaşanan çelişmeler, hep bu “karma strateji” nedeniyleydi. Başta belirttiğimiz iki görüş uzlaşsa da çatışmayı sürdürüyordu.

Trump dönemi de bu “karma stratejinin” devamıydı. O nedenle başlatılan Ortadoğu ve Afganistan’dan çekilmeyi sürdürmeye çalıştı. Karma stratejiye uygun olarak geri çekildi, “önce Amerika” stratejisi açıklayarak gümrük duvarlarını yükseltti, rakiplerine de müttefiklerine de çelikten enerjiye pek çok alanda ekonomik ambargo uyguladı.

Yine karma stratejiye göre Obama da Trump da Çin’i çevrelemeyi esas aldı, Asya-Pasifik merkezli strateji geliştirdi, Çin’e karşı ittifaklar oluşturmaya çalıştı.

ABD Türkiye’den vazgeçmeyecek

Dolayısıyla Trump ya da Biden’ın kazanması, bu özetlediğimiz “karma stratejisi” açısından büyük değişiklik göstermeyecek. Ancak Biden’ın yangın çıkarılmış bölgelerde közü yeniden harlamaya çalışması muhtemeldir. İşte Türkiye’yi esas ilgilendiren de budur.

Kişisel olarak Erdoğan’ın Trump’ı tercih ettiği ortada. Zira ikisinin politika yapma yöntemi birbirine benziyor; ülkelerini şirket gibi görüp, işadamı olarak yönetiyorlar. Dolayısıyla daha iyi frekans kuruyorlar. Halkbank’tan Rahip Brunson’a, hatta Suriye’de PYD’yi doğrudan hedef alan operasyonun frenlenmesine kadar pek çok konuda, iki işadamı olarak pazarlık yaptılar.

Dolayısıyla Biden’ın kazanması, Türkiye üzerindeki Amerikan basıncını biraz daha arttırabilecektir.

Ancak son tahlilde Washington açısından durum şudur: İster yeniden Trump kazansın, isterse Biden; ABD her koşulda Türkiye’yi “kaybetmemek” için çaba göstermeye devam edecektir. Emperyalist ABD, Türkiye gibi bir ülkeyi S-400 ya da Astana Platformu’nun varlığı gibi nedenlerle tümden karşısına almayacak. S-400 vb. konuları Trump döneminde yaptığı gibi “geciktirmeye” zorlayacak. Türk-Rus işbirliğini sabote edebilmek için de Suriye’den Libya’ya çeşitli alanlarda fırsatlar kollayacak.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
2 Kasım 2020

5 Yorum

Bayraktar’ın İHA’sı, kamunun İHA’sı değildir

Selçuk Bayraktar, bir haberdeki “Damadın İHA’sı” ifadesine tepki göstermiş. Tepkisinde bir ölçüde haklı. Zira Selçuk Bayraktar ve babası, saraya damat ve dünür olmadan çok önce bu konularda önemli işler yapıyorlardı…

İşlerini daha o zamanlarda da çok iyi yaptıklarına dair pek çok tanıdığım askerin değerlendirmesi var ki o değerlendirmeleri oldukça önemsiyorum.

Burada “Damadın İHA’sı” ifadesini haklı çıkaracak tek ölçü, Bayraktar’ın işlerinde damat olma avantajını yaşayıp yaşamadığıdır. Çünkü bu konuda kamuoyunda şu meşru soru var: Neden kamu kurumu olan TUSAŞ’ın ANKA İHA’ları değil de, Bayraktar’ın İHA’ları hep ön planda?

Menderes’in oğluna uyarısı

Damat olma avantajı konusunun, kamuoyunun hassas olduğu bir konu olmasını da Selçuk Bayraktar’ın anlayışla karşılaması lazım. Bu konuda hele de AKP’nin devamı olduğunu savunduğu Adnan Menderes’in çok önemli bir uyarısı vardır oğluna:

Adnan Menderes, 1956’da Türkiye’ye dönen büyük oğlu Yüksel Menderes’in ticarete girmesini istemedi. “Baba, izin verirsen serbest meslek, ticaret gibi konulara girmek istiyorum” diyen oğluna, yüzünü asarak şu yanıtı verdi: “İyi güzel ama Yüksel, sen serbest meslek veya ticaret konusuna girsen ne yapacaksın? Ne alıp satmış olacaksın? Bir yerde alıp sattığın ben olacağım. Ben başvekil olduğum müddetçe sen ne yaparsan yap, yaptıkların bana bağlanacak. Bu beni rahatsız edeceği gibi seni de rahatsız edecek. Kusura bakma ama bu düşünceni uygun görmüyorum.”

Menderes biliyordu ki, oğlu Yüksel’in satacağı A ürününü, piyasada daha kalitelisi ve daha ucuzu olsa bile, Adnan Menderes ailesiyle ve hükümetle alışveriş yapıyor gözükmek için gelip ondan alacaklardı…

Bayraktar-Albayrak farkı

Burada elbette Selçuk Bayraktar’a “madem saraya damat oldun, işini bırak” denemez. Selçuk Bayraktar damat olmadan önce de başarıyla yaptığı işini sürdürmelidir.

Dahası damatlık ölçeğinde Selçuk Bayraktar’la Berat Albayrak’ı eşitlemek, Selçuk Bayraktar’a yapılacak büyük haksızlıktır.

Çünkü Menderes’in uyarısıyla asıl çelişen konu, Erdoğan’ın damadı Albayrak’ı önce enerji, sonra da hazine ve maliye bakanı yapmasıdır!

TUSAŞ’ın malı, milletin malı

Selçuk Bayraktar’ın tüm bunlar nedeniyle ürettiği İHA’ların “Damadın İHA’sı” olarak nitelenmesinden rahatız olması gayet anlaşılır bir durumdur. Ama tepki gösterirken kullandığı ifade ise ekonomi-politik çerçevede oldukça sorunlu bir ifadedir!

Bayraktar “damasın İHA’sı” haberlerine “damadın İHA’sı değil, milletin İHA’sı” yanıtını verdi!

Bu, bana göre burjuvazinin klasik aldatmaca söylemidir. Çünkü Selçuk Bayraktar’ın malı, Selçuk Bayraktar’ın malıdır, Türk milletinin malı değildir. Türk milletinin malı, Selçuk Bayraktar’ın İHA’sı değil, TUSAŞ’ın ANKA İHA’sıdır.

Çünkü Selçuk Bayraktar’ın fabrikası özel işletmedir, TUSAŞ’ın fabrikası kamu işletmesidir. İlkinin ürünü şahsın malvarlığına dahildir, ikincisinin ürünü kamunun, yani bizim, hepimizin milletçe malvarlığımıza dahildir.

Türk malı başka, Tük milletinin malı başka

Bunları bu kadar basit ve ayrıntılı yazıyorum, çünkü Selçuk Bayraktar’a burjuva dediğim için beni sosyal medyada ayıplayan bile oldu! Burjuva, yani kentsoylu, kapitalist sistemde üretim araçlarını elinde bulunduran ve kendi adına üretim ve kazanç sağlayan kişidir.

Dolayısıyla bir burjuvanın malı, burjuvanındır; kamunun, milletin değildir.

Yani Selçuk Bayraktar’ın İHA’sı, Selçuk Bayraktar Türk vatandaşı olduğu için Türk malıdır ama Türk milletinin malı değildir; TUSAŞ’ın İHA’sı olan ANKA ise Türk milletinin malıdır.

Bayraktar İHA’sını sattığında kendisi para kazanır, TUSAŞ İHA sattığında milletçe kazanırız.

Bir malın Türk malı olması, Türk markası olması önemlidir ve değerlidir ama “Türk malı” başka şeydir, “milletin malı, kamunun malı” bambaşka bir şeydir.

Selçuk Bayraktar’ın ya da örneğin Rahmi Koç’un satacağı malını çıkıp “milletin malı” diye propaganda etmesi, sahte milliyetçilik olur!

Sorun şu ki, bu propaganda bir ölçüde yutuluyor maalesef. Kendi malı olan Kamu İktisadi Teşekküllerinin (KİT) özelleştirilmesine itiraz etmeyen kamunun bir bölümü, bu propagandadan “benim malım” diyerek gururlanabiliyor!

İşte asıl meselemiz de budur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
31 Ekim 2020

4 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın