Archive for category Politika Yazıları

Cumhuriyetin yeniden inşası

Atatürk’ün kurduğu ve Türk gençliğine emanet ettiği Cumhuriyet, büyük ölçüde yıkıldı. Bu gerçeği görmek, bugünün kritik sorunudur.

Bu gerçeği görmezsek, görevimiz “Cumhuriyeti koruma” aldatmacası şeklinde sürer ve “tam yıkılışı” izleriz. Bu gerçeği görürsek, Cumhuriyeti yeniden inşa etme görevimizi saptarız.

O Cumhuriyet bu cumhuriyet değil

Kuşkusuz “Cumhuriyetin büyük ölçüde yıkıldığı” gerçeğini kabul etmek güçtür, dile kolay gelmez, ağzımız mühürlenir…

Ama gerçektir, acı gerçektir…

Ali Sirmen ustamızın iki gün önce köşesinden önemle belirttiği gibidir tablo: “O Cumhuriyet, bugünkü cumhuriyet değil. Bugün 29 Ekim1923’te ilan edilen Cumhuriyetten geriye hiçbir şey kalmamıştır. Şimdi ancak onu yeniden kurmaya çalışabiliriz.”

O Cumhuriyet dünkü cumhuriyet de değil

Evet, o Cumhuriyet, yani Atatürk’ün Cumhuriyeti, bugünkü Cumhuriyet değildir ama aslında dünkü cumhuriyet de değildir.

İşte bir örnek:

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) 1994 yılında Galatasaray Lisesi’nde bir toplantı düzenler. “Atatürk’ün Cumhuriyeti Nereye Gidiyor?” konulu toplantının konuşmacısı Ahmet Taner Kışlalı’dır.

Kışlalı şöyle der: “Atatürk’ün Cumhuriyeti kaldı mı ki, nereye gittiğini tartışıyoruz? Asıl, onu nasıl yeniden kurabileceğimizi tartışmalıyız.

Ancak aradan geçen 26 yılda, “yeniden kurmayı” değil, “korumayı” esas aldık. Böyle yaptığımız için de bugünlere geldik…

Bugünün gerçeği

Cumhuriyetin “büyük ölçüde yıkıldığı” gerçeğini gösteren onlarca örnek vardır ve en önemlileri şunlardır:

1. Cumhuriyet, milletin egemenliğidir. Milletin vekilleri aracılığıyla egemenliğini uyguladığı yer de Meclis’tir. Ancak bugün egemenlik Meclis’ten saraya geçmiştir.

2. Cumhuriyet, ümmetin bir devrimle millet olmasıdır. Bugün tersine ümmetleşme süreci yaşanıyor…

3. Cumhuriyet, kulun yurttaş olmasıdır. Bugün yurttaşlığın yerini müritlik almaya başlamıştır.

4. Cumhuriyet, ortaçağ ilişkilerinin tasfiyesidir. Cumhuriyetin kapattığı tarikatlar, cemaatler bugün iktidardır; Cumhuriyetin yasakladığı şeyhler toplumun üzerinde otorite yapılmıştır.

5. Cumhuriyet, eğitimin birliğidir. Bugün pratikte ikili bir eğitim yürütülmektedir.

Bekçilik değil devrimcilik

Cumhuriyet neden “büyük ölçüde yıkıldı” peki?

Mustafa Kemal Atatürk’ün “arasız devrim” yolu tutulmadı, sürdürülmeyen devrim önce kireçlendi, sonra katılaştı ve en sonunda Cumhuriyet karşı devrimle, Cumhuriyet karşıtlarına teslim edildi.

Kısacası Cumhuriyet, “bekçilikle” korunamadı, korunamazdı…

Cumhuriyet, ancak devrimcilikle korunabilirdi.

Aynı nedenle, Cumhuriyet ancak devrimcilikle yeniden inşa edilebilir.

Bugünün büyük gerçeği budur.

Cumhuriyet cephesi

Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözü, bir devrim formülüdür: Devrimle Cumhuriyet kuranlar, devrimle milletleşmiştir.

Geniş köylü kitlesi, olduğu kadar işçisi, esnafı, zanaatkârı, tüccarı, askeri, öğrencisi, aydını tek cephede toplanmış ve önce padişahın Kuvayı İnzibatiyesine karşı, ardından da emperyalistlere karşı kuruluş ve kurtuluş mücadelesi vermiştir.

Mustafa Kemal’in devrimciliğinin büyüklüğü, sağlam bir cephe inşa edebilmesindedir; Anadolu’nun fakir köylüsüyle, İstanbul’un aydınını aynı örgütte bir araya getirebilmesidir.

Bugünün işi de cumhuriyetçilerin bir araya gelebilmesidir; bir “Cumhuriyet Cephesi”nde toplanabilmektir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
29 Ekim 2020

4 Yorum

ABD VE ÇİN ARASINDA KORE SAVAŞI SÜRÜYOR

ABD SALDIRGANLIĞININ VE YENİLGİSİNİN 70. YILI

Kore Savaşı, Türkiye için başka, Çin için başka anlamlar taşıyor. O nedenle savaşa verilen isimler bile farklı.

Türkiye için Kore Savaşı’dır, coğrafi bir adlandırmadır; vatan savunmasıyla ilgili değildir. Peki Türkiye neden Kore’dedir?

Nazım Hikmet’in “Kore’de Ölen Bir Yedek Subayımızın Menderes’e Söyledikleri” başlıklı şiirindeki o yedek subayın Başvekil Menderes’ten istediği “diyet”, Türkiye’nin neden Kore’de olduğunu anlatmaktadır: “Diyetimi istiyorum, Adnan Bey, göze göz, ele el, bacağa bacak, diyetimi istiyorum, alacağım da.”

Evet, Türk askeri Kore’ye ABD emperyalizminin çıkarlarını korumak için gönderilmiştir; Mehmetçik Türkiye NATO’ya girebilsin diye şehit olmuştur Kore’de…

Ve kahraman Mehmetçik, ABD’nin gözünde 23 sentlik asker olmuştur Kore’de…

ABD Dışişleri Bakanı Dulles, “NATO’nun en ucuz askeri Türk askeridir. Bir Türk askeri 23 sente mal oluyor” demiştir.

Yanıtını da yine Nazım Usta vermiştir: “Hani şaşmayın, yarın çok pahalıya mal olursa size, bu 23 sentlik asker, yani benim fakir, cesur, çalışkan, milletim, her millet gibi büyük Türk milleti.”

ÇİN’DEN ABD’YE ‘SAVAŞA HAZIRLIKLIYIZ’ UYARISI

Kore Savaşı 25 Haziran 1950’de başladı. Türkiye ise 26 Kasım 1950’de savaşa dahil edildi.

Bugün bu girişi yapmamızın nedeni ise Çin’in Kore Savaşı’na dahil olması nedeniyle: 1 yaşındaki Çin Halk Cumhuriyeti, 25 Ekim 1950’de Kore Savaşı’na dahil oldu.

Bu yıl 70. yılı olması ve ABD’nin Kore yarımadası üzerinden Çin’i tehdit etmeye devam etmesi edeniyle, daha da önem kazandı.

Zira 3 Kasım ABD Başkanlık seçimi de iki aday arasında “hangimiz Çin’e daha düşmanız” yarışmasına dönmüş durumda.

İşte bu şartlarda Çin, Kore Savaşı’nın 70. yılında ABD’ye “savaşa hazırlıklıyız” mesajı verdi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ülkesinin barış istediğini, ama savaştan da geri adım atmayacağını söyleyerek “Çin halkı işgalcilerle anladıkları dilde konuşmamız gerektiğini söylüyor” dedi.

ÇİN İÇİN KORE SAVAŞI’NIN ANLAMI

Başta da belirttik: Kore Savaşı, Türkiye için başka, Çin için başka anlamlar taşıyor. O nedenle savaşa verilen isimler bile farklı.

Çin’in bu savaşa verdiği isim şu: “ABD Saldırganlığına Karşı Direnme ve Kore’ye Yardım Savaşı

Çin’in bu savaşı böyle isimlendirmesi çok yerinde, zira Çin Kore Savaşı’nda hem Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne yardım etti, hem de doğrudan kendisini de hedef alan ABD saldırganlığına karşı direndi.

Nitekim savaşa 4 ay sonra, 25 Ekim’de dahil olması da bu nedenledir. Çünkü ABD 38. paraleli geçmiş ve Çin sınırına dayanmıştı, Çin’i de hedef alıyordu.

Zaten 20. yüzyılda Kore Yarımadası önce Japonya için, ardından da ABD için Çin’e saldırı amaçlı atlama tahtası olmuştur. Kore’yi 1905’te Rusya’yla savaş sonrasında işgal eden Japonya, burayı Çin’e saldırı üssü olarak kullandı. ABD de 1950’de yine bu yarımadayı “komünist Çin’e karşı” saldırı üssü haline getirmeye çalışıyordu.

Meseleye işte bu esas yönü ile baktığımızda, Kore Savaşı’nın ABD ile Çin arasında hâlâ sürdüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira ABD hâlâ Güney Kore’de ve Japonya’da asker bulundurarak Çin’i tehdit etmektedir.

EMPERYALİST ABD’NİN İLK YENİLGİSİ

Öte yandan Kore Savaşı, emperyalist ABD’nin de ilk yenilgisidir!

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarına sonradan katılan ve her iki savaştan da güçlenerek çıkan ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası emperyalist Batı blokunun liderliğini almış ve dünyayı şekillendirmeye soyunmuştu.

Dünyayı şekillendirmeye de, Kore iç savaşını fırsata çevirip bölgeye asker göndererek Kore Yarımadası’ndan başladı. Ancak ilk yenilgisini de burada aldı!

MacArthur komutasındaki ABD/NATO birlikleri (BM güçleri) Çin sınırına dayanınca, bir yaşındaki Çin Halk Cumhuriyeti “Çin Halk Gönüllüler Ordusu” oluşturarak Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti’nin yardımına koştu. Mao Zedung’un çağrısıyla 1 milyon Çinli savaşa katıldı. 1 milyon Çinlinin arasında Mao Zendung’un 28. yaşındaki oğlu Mao Anying de vardı ve bu savaşta şehit oldu.

ÇİN HEGEMONYA PEŞİNDE KOŞMAYACAK

Türkiye Kore’de 721 şehit verdi ne acı ki…

Emperyalist ABD, dünyayı şekillendirme saldırganlığında, 721 Mehmetçiğimizin de kanını kullandı…

Neyse ki ABD hegemonyasının sonu geliyor; ABD emperyalizmi “21. yüzyılı Amerikan yüzyılı” yapma hedefini çoktan yitirmiş durumda ve Hint-Pasifik stratejisi ile Çin’i durdurmaya çalışıyor.

Ancak görünen o ki, bu mümkün olmayacak. Zira ekonomik güç merkezinin ardından siyasi güç merkezi de Atlantik’ten Pasifik’e kayıyor ve 21. yüzyıl, Asya yüzyılı olarak yükseliyor.

Emperyalist saldırganlıkların son bulacağı, hegemonyacılığın kaybedeceği, emperyalist tekellerin çıkarları adına ezilen ulus askerlerinin savaşlara sürülemeyeceği, barış içinde bir yüzyıl mümkün mü?

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in “ABD Saldırganlığına Karşı Direnme ve Kore’ye Yardım Savaşı”nın 70. yılında yaptığı konuşmada söylediği şu sözler umut veriyor: “Çin asla hegemonya ve genişleme peşinde koşmayacak, hegemonyacılık ile zorbalık siyasetine kesinlikle karşı çıkacak, daima vatan savunması niteliğinde askeri politika izleyecek.”

Mehmet Ali Güller
CRI TÜRK
27 Ekim 2020

5 Yorum

AKP’nin kısa ‘Libya dış politika’ tarihi

1. Erdoğan, Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) Başbakanı Fayez el Sarraj ile “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” ve “Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakat Muhtırası” imzaladı (27.11.2019).

2. Türkiye ile Libya arasında güvenlik ve askeri iş birliği mutabakat muhtırasının onaylanmasına ilişkin kanun teklifi TBMM Genel Kurulunda kabul edildi (21.12.2019).

3. Türkiye “askeri danışmanlık hizmeti” adı altında Trablus yönetimini destekledi. Böylece Hafter kuvvetlerince kuşatılmış Trablus düşmekten kurtarıldı.

4. Türkiye ile Rusya, Libya’da “karşı karşıya gelmemek” için “çözüme ortak katkı sunma” konusunda anlaştı (24.12.2019).

5. Taraflar Berlin Konferansında buluştu ve tüm katılımcılar 55 maddeden oluşan “Libya barış planı” imzalandı (20.1.2020). Ancak ateşkes kırılgandı ve yürümedi.

6. Türkiye destekli Trablus kuvvetleri sahada önemli kazanımlar elde etti ve Sirte-Cufra hattını hedef aldı. Mısır Cumhurbaşkanı Sisi, “Sirte ve Cufra’nın kırmızı çizgileri olduğunu” ilan etti ve Mısır ordusuna “hazırlıklı olun” emri verdi (20.6.2020).

Türkiye’nin dışlanma süreci

Sirte-Cufra hattı Türkiye’yi sadece Mısır’la değil, Rusya’yla da karşı karşıya getirdi. Fransa zaten Türkiye’nin karşısındaydı. Bu tablo üzerine Libya’da Türkiye’nin devre dışı bırakılmaya başlandığı yeni bir süreç başladı.

7. Trablus merkezli UMH Başbakanı Fayez el Sarraj, askeri güçlerine ateşkes talimatı verdi. Eşzamanlı olarak General Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’nu destekleyen Tobruk Merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih de ateşkes çağrısı yaptı (21.8.2020).

8. Mısır başta pek çok ülke ateşkesi destekledi. Ancak Sarraj’ı destekleyen AKP hükümeti sessiz kaldı.

9. UMH İçişleri Bakanı Fethi Başağa Türkiye’ye çağrıldı. Başağa, Hulusi Akar’la temaslarını sürdürürken, Sarraj tarafından görevden alındı (29.9.2020).

10. Fransa Dışişleri Bakanı Le Drian, Sarraj ile telefonda görüştü. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Sarraj’ı Paris’e davet etti (30.8.2020).

11. Başbakan Sarraj ve konsey üyelerinin huzurunda, Trablus’taki konsey karargâhında beş saat sorgulanan Başağa, bir hafta sonra göreve iade edildi (3.9.2020).

12. Trablus UMH Devlet Yüksek Konseyi ve Tobruk Temsilciler Meclisi heyetleri, Fas’ın Buznika kentinde 6-10 Eylül tarihleri arasında bir araya geldiler ve anlaşmaya vardılar.

13. Tobruk merkezli hükümet, Tobruk’taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’e istifasını sundu (14.9.2020).

14. Trablus’taki hükümetin AKP destekli başbakanı Sarraj, ekim ayının sonunda istifa edeceğini ilan etti (17.9.2020).

15. Erdoğan, “Sarraj’ın istifası bizler için üzüntü verici” dedi (18.9.2020).

BM gözetiminde kalıcı ateşkes

16. 5+5 askeri komite görüşmeleri kapsamında Mısır’ın Hurghada şehrinde bir araya gelen Libyalı taraflar, görevi Libya ordusunu birleştirmek olan askeri bir organı oluşturmayı kabul etti (1.10.2020).

17. BM gözetiminde Cenevre’de yapılan görüşmeler sonucunda tarafların “kalıcı” ateşkes anlaşması imzaladığı duyuruldu (23.10.2020). İmza töreninde konuşan BM Genel Sekreteri Libya Özel Temsilci Vekili Stephanie Turco Williams, derhal yürürlüğe girecek anlaşma kapsamında “Libya’da savaşan tüm paralı askerlerin ve yabancı savaşçıların bugünden itibaren en fazla üç ay içinde Libya’yı terk etmek zorunda olduklarını” açıkladı.

18. Erdoğan anlaşmayı “Güvenilirliği bana göre çok da olabilecek gibi değil” diye yorumladı (23.10.2020).

19. Önümüzdeki ay Tunus’ta Libya tarafları arasında siyasi görüşmeler başlayacak.

Sonuç

Rusya, Mısır hatta Fransa Libya’da bir tarafa ağırlık verse dahi, diğer tarafı ihmal etmedi. AKP hükümeti ise bir tarafı daha baştan düşman ilan etti. Yani Ankara bütün yumurtaları aynı sepete koydu. Oysa Türkiye’nin denizden komşusu olan kıyı Trablus’ta değil, Tobruk’taydı!

Ankara Trablus’la yaptığı bu anlaşmayı hayata geçirebilmek için Doğu Akdeniz’de müttefik kazanmalıydı. Ankara tersine Suriye’yle anlaşmamakta diretti, Mısır yönetimini “tanımamayı” sürdürerek Kahire’yi Atina’yla deniz yetki anlaşması imzalamaya itti.

Kasımda başlayacak siyasi sürecin dışında kalmamak, ancak çok köklü bir dış politika anlayışı değişikliğiyle mümkün olabilir…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Ekim 2020

2 Yorum

Kafkaslar’a Astana Platformu

Dağlık Karabağ’da çatışma 27 Eylül’de başladı. Çatışmadan dört gün önce 23 Eylül’de, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Sahiba Gafarova’ya “Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilen 5 bölgesinin geri verilmesinden yanayız” demişti.

Bu açıklama, Ermenistan’ın Tovuz’a saldırdığı 12 Temmuz’dan sonra Moskova’nın, pratikte Azerbaycan’dan yana aldığı yeni pozisyona işaret ediyordu. Nitekim 27 Eylül’den bu yana Moskova, Erivan’ın yardım çağrısını reddediyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, “Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü kapsamında Ermenistan’a karşı sorumluluklarımız var fakat çatışmalar Ermenistan topraklarında yapılmıyor” (7.10.2020) diyerek, Ermenistan’a askeri destek vermeyeceğini kesin bir dille belirtmiş oldu.

Kremlin, Peşinyan’ı ‘terbiye etmek’ istiyor

Bu tablo şuna işaret ediyor:

1. Moskova, Azerbaycan’ın Ermenistan işgali altındaki Dağlık Karabağ’dan “bir miktar toprağını” kurtarmasını istiyor. Kremlin böylece;

a) Azerbaycan’a ve Astana ortağı Türkiye’ye “bölgesel işbirliğinin kazancını” sunmuş olacak.

b) Ermenistan’ın Batıcı lideri Peşinyan’ın “bölgede ikinci bir Gürcistan olma çizgisine” darbe vurmuş olacak.

2. Moskova, bu sürecin uzamamasını ve sahada genişlememesini istiyor. Keza Tahran da sürecin uzamasından rahatsız.

Moskova ve Tahran, süreç uzadıkça ABD’nin bölgeye çeşitli yollarla nüfuz etmesi riskinin olduğunu düşünüyorlar. Washington’un Bakû ile Ervinan’ı masaya oturtması ve bir anlaşmaya vardırması, Moskova ve Tahran için en kötü senaryo!

Moskova’nın ‘Washington süreci’ endişesi

3. Moskova bu nedenle, yeterli olduğunu düşündüğü kadar toprağın Azerbaycan tarafından kurtarıldığını varsaydığı ve Peşinyan’ın gerekli dersi aldığını düşündüğü noktada, tarafları Moskova’ya ateşkese çağırdı ve kabul ettirdi.

Ancak ateşkes uygulanamadı. Dahası, taraflar açısından “Washington süreci” başladı! ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Azerbaycan ve Ermenistan dışişleri bakanlarını Washington’a çağırdı ve iki bakanla ayrı ayrı görüşüp ateşkes masası kurmayı deneyecek. (Siz bu satırları okurken görüşmeler yapılmış olacak.)

4. Moskova, sürecin uzamasını ve sahada genişlemesini bir ölçüde Ankara’nın tutumuna bağlıyor. Üstelik bu tutumun, Moskova için Dağlık Karabağ’da en istenmeyecek durumu, yani bölgeye “radikal unsurların” gelmesi riskini doğurduğunu düşünüyor:

Rusya Dış İstihbarat Servisi Başkanı Sergey NarışkinKarabağ, teröristleri mıknatıs gibi çekiyor, burasını Rusya’ya sıçrama tahtası yapabilirler” (6.10.2010) derken; Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, “Ortadoğu’daki militanların Dağlık Karabağ’a gönderildiğine dair bilgilerden endişe duyduklarını Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a ilettiğini” açıkladı (13.10.2020). Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov da “Türkiye’yle görüşmelerde militanların Dağlık Karabağ’a gönderilmesi konusunu istişare ediyoruz” dedi (19.10.2020).

5. İşte bu noktada Rusya Devlet Başkanı’ndan önemli bir çıkış geldi. Putin, “Dağlık Karabağ sorununda Türkiye ile aynı düşüncede olmadıklarını ve iki ülkenin anlaşmazlıkları konusunda ödün verebilecekleri noktalar bulmaları gerektiğini” söyledi (23.10.2020).

Tahran’ın 3+3 önerisi

Bu tablo içerisinde Azerbaycan ve bölge için en iyi çözüm yolu ne peki?

20 Temmuz tarihli “Kafkaslar için 3+3 modeli” başlıklı makalemizde anımsatmıştık: Tahran’ın bölge için 20 yıl öncesine dayanan önerisi, 3+3 modeliydi. Buna göre Türkiye, İran ve Rusya üçlüsü bir araya gelirse Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan üçlüsü arasındaki problemler de çözülür…

Tahran bu önerisini bugün de, üstelik Astana Platformu avantajıyla daha kuvvetli öneriyor:

İran Hükümet Sözcüsü Ali Rabii, “İran, Türkiye ve Rusya’nın, barışçıl çözüme yardım edebileceğini” söylerken (30.9.2020), İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Said Hatipzade de, “Rusya ve Türkiye’yle olan üçlü inisiyatif, AGİT Minsk Grubu’nun Karabağ’da çözüm çabalarına katkı sunabilir” diyor (21.10.2020).

Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını kurtaracağı, Ermenistan’ı Kafkasya’da ikinci bir Gürcistan olmaktan caydıracak ve en önemlisi ABD’yi bölgeye bulaştırmayan çözüm, Astana Platformu’nu Kafkaslar’a taşımaktan geçmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Ekim 2020

2 Yorum

Türkiye’nin ‘aydın’ sorunu

Karşıdevrimin doruğu olarak AKP iktidarı yıllarında Türkiye’nin sadece rejimi değil, kültürü de değişti. Ciddi bir aydın erozyonu yaşıyoruz.

12 Eylül yönetimine “Aydınlar Dilekçesi” ile direnen aydınların yerini, bu dönemde 12 Eylül’ün mirasçıları olan AKP ve FETÖ’ye ideolojik gladyatörlük yapan aydınlar aldı maalesef…

300 ‘aydın’

“300 aydın” olarak 13 Ağustos 2008’de bir bildiri imzalamışlardı. AKP ile FETÖ’nün Türk ordusuna ve Atatürkçü aydınlarına kumpas kurduğu şartlarda, “Ergenekon karartılmasın, daha da derinleştirilsin” diyerek FETÖ bildirisine isimlerini yazmışlardı!

“Alt tarafı bir imza” diyerek küçümsenemeyecek bir iş yaptılar. Bildiride yer alan “Ergenekon iddianamesi özünde çok önemli suç iddiaları ve belgeleri içermektedir”, “Ergenekon iddianamesi ahtapotun kollarından birini yakalamıştır” gibi ifadeler, toplumu Türk ordusuna yapılacak kapsamlı bir operasyona hazırlamak, siyasal iklimi kumpas kurmaya normalleştirmek içindi…

Dolayısıyla o gün bu “aydınların” imzalarıyla yaptığı iş, Gülen’e hizmet bakımından, cemaatin sıradan bir müridinin yaptığı işlerden çok daha değerliydi.

Öyle olduğu için de isimleri her gün gazetelerde, ekranlarda “derin devletle mücadele eden kahramanlar” olarak propaganda edildiler. Ve uzunca bir süre “özgürlük savaşçısı” olarak rant yediler.

Yetmez ama evetçiler

İki yıl sonra 2010 yılında, AKP ve FETÖ bu kez yargıyı ele geçirebilmek için anayasa değişikliğine gitti.

Rejimin değişimi bakımından öyle kritik bir referandumdu ki, Fethullah Gülen “mezardakilerin bile kalkıp oy vermesini” istiyordu!

Mezardakilere sahte evrakla oy kullandırdılar mı bilinmez ama bir kısım “aydın” bu FETÖ hamlesine de destek verdi. AKP ve FTEÖ’nün yargıyı ele geçirebilmesi için “yetmez ama evet” diyerek bir bildiri daha imzaladılar. Kamuoyunu referandumda evet demeye teşvik ettiler.

Sonuçta yüzde 58 evet ile AKP-FETÖ ittifakı yargıyı 12 Eylül 2010’da ele geçirmiş oldu. Bugün FETÖ’den boşaltılan yerlere başka tarikatların, cemaatlerin yerleştirilmesi sorunu, işte o referanduma kadar uzanmaktadır.

AKP-FETÖ’nün ideolojik gladyatörleri

“Aydınların” bazıları da FETÖ’ye “taraf” gazetelere yönetici ve yazar yapılarak kullanıldı. Yalanları manşet yaparak, tezgâhları köşelerden propaganda ederek FETÖ’ye hizmet ettiler.

Bir kısım “aydın” da FETÖ’nün vakıf ve derneklerinin etkinliklerinde boy gösterdi: Abant Platformu’nun Abant’taki, Erbil’deki, Washington’daki, Paris’teki toplantılarına katıldı. Cemaatin derneklerinin düzenlediği etkinliklerde poz verdi. Cemaatin Türkçe Olimpiyatlarında, ödül törenlerinde onlar vardı…

Kısacası akademisyen, hukukçu, sanatçı ve gazeteci kimlikleriyle bir grup “aydın”, öyle ya da böyle, şu ağırlıkta ya da bu ağırlıkta, bir dönem AKP-FETÖ ortaklığına hizmet ettiler, “ideolojik gladyatörlük” yaptılar!

İçlerinden çok azı, “hata yaptık” diyerek kamuoyundan özür diledi. O aydınları erdemli tavırları nedeniyle kutluyorum.

Neoliberal kurnazlık

FETÖ kumpaslarıyla yıllarca Silivri’de yatan kıdemli gazeteci Hikmet Çiçek, FETÖ’nün “Solcuları” isimli bir kitap (Kırmızı Kedi Yayınevi) yazdı. Kitapta 20 “aydının” portresi inceleniyor. Bu isimlerin solculuktan dönüşerek en sonunda Gülen cemaatine hizmet eder noktasına nasıl geldikleri ele alınıyor.

Kitapta bu portrelerin dışında, bir de “tarihi vesika” olması nedeniyle, yukarıda özetlediğimiz işleri yapan aydınların da dahil olduğu bir isim listesi var: Abant Platformu’nun etkinliklerine katılanlardan “Ergenekon karartılmasın” diyerek imza verenlere, Türkçe Olimpiyatlara katılanlardan “yetmez ama evet” diyerek FETÖ’nün yargıyı ele geçirme operasyonuna destek verenlere uzanan alfabetik bir tam liste…

Hikmet Çiçek, bu listede yer alan isimleri, üstelik onları hukuken de koruyabilmek için, “Abant Müdavimleri” gibi sembolik bir kavram altında toplamış. Bunun sembolik bir isimlendirme olduğunu anlayamamak ancak çok özel çabayla mümkün olur!

Ama oldu! Bazı “neoliberal aydınlar”, “Ben Abant’a hiç gitmedim ki” pişkinliği ile o listeye itiraz edip, yeni bir “48’ler bildirisi” imzaladılar!

Pes doğrusu!

FETÖ’nün “Ergenekon karartılmasın” bildirisine imza atmışsın, FETÖ’nün yargıyı ele geçirme operasyonuna omuz vermişsin, aslında “FETÖ’ye hizmet edenler” gibi ağır bir başlığın altında listelenmeyi hak etmişsin, ama Hikmet Çiçek seni “oluşmasına omuz verdiğin” hukuktan koruyabilmek adına ismini “Abant Müdavimliği” gibi sembolik bir kavramın altına yazmış; sen ise kurnazca “Abant’a gitmedim ki” diyerek attığın imzayı gizlemeye çalışıyorsun!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
22 Ekim 2020

6 Yorum

EKONOMİYE ÇİN AŞISI

ÇİN BÜYÜRSE DÜNYA BÜYÜR

Yılın ilk aylarıydı. Çin’de koronavirüs salgını başlamıştı. ABD durumdan oldukça memnundu. Öyle ki ABD Ticaret Bakanı Wilburr Ross, 30 Ocak’ta “Çin’deki korona salgını Amerikan ekonomisine yarayacak. İstihdam Kuzey Amerika’ya geri dönecek” diye seviniyordu!

Dahası ABD Başkanı Donald Trump gayriciddi açıklamalar yapıyor, salgına dönüşmeyeceğinden çok emin şekilde virüsü küçümsüyordu. 22 Ocak’ta “salgın değil” diyerek, 10 Şubat’ta “Nisan’da biter” diyerek, 27 Şubat’ta “Mucize gibi bir anda bitecek” diyerek sürekli salgını hafife alıyordu.

Mart’ta salgın Avrupa’dan ABD’ye geçtiğinde, sağlık dünyasının uyarılarına rağmen Beyaz Saray hâlâ meseleyi küçümsüyordu.

TRUMP’IN ÇİN’İ SUÇLAMA KOLAYCILIĞI

İşin boyutu ortaya çıkmaya başlayınca, Trump kolayını buldu ve salgınla ilgili Çin’i suçlamaya başladı: Çin dünyayı geç bilgilendirişti!

 Oysa Çin merkezi hükümeti, Vuhan eyaletinin ilk iki haftaki yarım tedbirlerinin eksikliğini görmüş, tehlikeyi saptamış ve katı, disiplinli ama tam tedbirlerle Vuhan’ı karantinaya almış, dünyayı da yılın hemen başında bilgilendirmişti.

Çin’in bilgilendirmesinden üç hafta sonra, ABD Ticaret Bakanı “Çin ekonomisi yıkıma uğrayacak ve bu ABD’ye yarayacak” diye varsayarak seviniyordu!

Bu kısa özeti, yılın üçüncü çeyreğiyle ilgili ekonomik verilerin açıklanması nedeniyle anımsatıyoruz.

Tablo, salgını küçümseyen ve salgının Çin’i batıracağını düşünerek sevinenlerinin kendi ekonomilerinin nasıl “enfekte” olduğunu gösteriyor zira…

ABD KÜÇÜLDÜ, ÇİN BÜYÜDÜ

Bu kısa özetin gerçekleştiği ilk üç ayın ardından ekonominin ilk çeyrek verileri açıklandığında, Çin’in kaybı ABD’den daha çoktu.

ABD yüzde 5 küçülürken, Çin’in küçülmesi yüzde 6,8’i bulmuştu.

Ancak ABD açısından asıl korkunç tablo ikinci çeyreğin sonunda ortaya çıktı. Çin birinci çeyrekteki küçülmeyi durdurmuş, hatta yüzde 3,2 büyümeye geçmişken, ABD ekonomisi rekor bir şekilde, yüzde 32,9 küçülmüştü!

ABD-ÇİN FARKI

Bu tabloyu ortaya çıkaran üç neden vardı:

1. Salgın gibi en olumsuz şartlarda, kamucu ekonominin liberal ekonomiye olan üstünlüğü daha bariz ortaya çıkmıştı. Kamuculuğun önemi, zor zamanlarda daha iyi anlaşılıyordu. Öyle ki ABD içinde de Avrupa’da da kamulaştırma, devletin piyasaya müdahalesi gibi argümanlar konuşulmaya başladı.

2. Çin meseleyi ciddi almış ve “tam tedbir” uygulayarak sorunu zamana yaymadan 3 ayda halletmişti. ABD yönetimi ise hem meseleyi ciddiye almamıştı hem de ekonomiyi kapatmamak için yarım tedbirlerle yetinmeye çalışmıştı. Bu ise salgını Çin’dekine nazaran daha geniş zamana yaymıştı.

3. Çin devleti “önce insan” perspektifiyle taramadan maske dağıtımına, ilaçtan tedaviye kadar vatandaşının yanındaydı. Kamucu ve halk sağlığı anlayışı her Çinlinin hizmetindeydi. ABD’de ise sigortası olmayanlara test yapılıp yapılmayacağı tartışmalarından tutun, hastanelerde yüksek tedavi maliyeti nedeniyle yaşanan sorunlara kadar ciddi insanlık dramları sergilendi. Dahası Beyaz Saray’ın açıkladığı ekonomik paket de sıradan ABD’liyi değil, şirketleri desteklemeyi hedef almıştı. Üstüne, beyaz polis zorbalığı nedeniyle siyah öfke patlaması da yaşandı.

ÇİN ÜÇÜNCÜ ÇEYREKTE DE BÜYÜDÜ

Çin ve ABD ekonomilerinin durumu, haliyle tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor. ABD ekonomisinin ikinci çeyrekteki rekor küçülmesi sonrası Çin’in üçüncü çeyrekte ne yapacağı, bu nedenle önemle bekleniyordu.

Zira dünyanın dörtte biri büyüklüğündeki Çin’in ekonomik göstergelerindeki iyileşme, dünyanın ekonomik küçülmesini durdurabilecek yegâne çareydi.

İşte bu beklentiler içinde dün üçüncü çeyrek verileri açıklandı. Çin yüzde 4,9 büyümüştü!

ABD’nin üçüncü çeyrek oranı ise henüz açıklanmadı.

İkinci çeyreğin ardından Çin’in üçüncü çeyrekte biraz daha büyümesi, küçülen dünya ekonomisine bir nevi aşı oldu.

Çin ekonomisinin yeniden canlanması, özellikle Asya ekonomisine olumlu yansıyacak.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
20 Ekim 2020

2 Yorum

Türkiye’nin Ukrayna sorunu

Ankara’nın Ukrayna’yla askeri alan da dahil çok kapsamlı işbirliği yapmasının Türkiye’ye çıkarı ne?

Ukrayna, ABD’nin Rusya’ya çevreleme stratejisi içerisinde kullandığı, AB ve NATO’ya üye yapmaya çalıştığı, Obama’nın itiraf ettiği gibi Batıcı bir iktidar için Washington’un ayaklanma kışkırttığı bir ülke. Moskova da bu hamlelere karşı Kırım’ı ilhak etti.

Türkiye ise o süreçten buyana üç alanda Ukrayna’yla işbirliğini geliştiriyor:

Karadeniz’de NATO’culuk

1. Kırım’ın ilhakının reddi: Erdoğan 3 Şubat 2020’de “Türkiye olarak Kırım’ın yasadışı ilhakını tanımadığımızın altını bir kez daha çizmek istiyorum” dedi. Erdoğan Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile 16 Ekim 2020’de yayınladığı ortak bildiride, “Kırım’ın işgalinin son bulması” için verilen çabalara desteğini kayda geçti.

2. Askeri anlaşma: Türkiye, 3 Şubat 2020’de Ukrayna ile “askeri-mali işbirliği ve yardım anlaşması” imzaladı. Bu kapsamda Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ne 205 milyon TL mali yardım yaptı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, 16 Ekim 2020’de Ukrayna Savunma Bakanı Andriy Taran ile “askeri çerçeve anlaşması” imzaladı.

3. Karadeniz ve NATO: Ukrayna İçişleri Bakanı Arsen Avakov ile Türkiye Sahil Güvenlik Komutanı Tuğamiral Ahmet Kendir arasında, 6 Eylül 2018’de Karadeniz’de ortak devriye anlaşmasına varıldı. Erdoğan, 16 Ekim 2020’de Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy ile yayınladığı ortak bildiride “NATO aracılığıyla Karadeniz bölgesinde barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmesine yönelik ortak çabaların önemine dikkat çekiyoruz” dedi. Erdoğan aynı bildiride Türkiye Cumhuriyeti’nin Ukrayna’nın NATO’ya üyelik perspektifini desteklediğini de kayda geçirdi.

Bu üç alanda Ankara’nın Rusya’ya göstere göstere Ukrayna’yla işbirliği yapmasının hedefi ne?

S-400’lerin ‘sessiz’ testi

Türkiye, 16 Ekim’de S-400’leri Karadeniz’de test etti. Keşke salgın bahanesine sığınılmayıp daha önce ilan edildiği gibi nisan ayında -hatta Akdeniz’de- sistem çalıştırılsaydı. Ve keşke 16 Ekim’de Sinop’ta yapılan bu test, Ankara tarafından resmi olarak da ilan edilseydi.

Test konusunda resmi bir açıklama yapılmadı. ABD’li yetkililer de bu nedenle “haber doğruysa” diyerek teste tepki gösterdi.

Ankara, kendi ilan ettiği takvimde S-400’leri “salgın bahanesiyle” çalıştırmamaktan ya da 6 ay sonra yaptığı testi resmi olarak duyurmamaktan ne umuyor? Tepkileri yumuşatmayı mı? Zaman kazanıp 3 Kasım’da yapılacak ABD başkanlık seçimini atlatmayı mı?

Dengecilik değil rotasızlık

Benzer tablo Rusya için de geçerli…

Rusya’dan alınan S-400’lerin test edildiği gün, Ankara’nın Rusya’ya göstere göstere Ukrayna ile askeri çerçeve anlaşması imzalaması, Rusya’nın Kırım işgaline son vermesini istemesi, Ukrayna’nın NATO üyeliğine destek vermesi ve NATO aracılığıyla Karadeniz’e istikrar getirme hedefini açıklaması ne anlama geliyor?

Hem ABD’yi hem Rusya’yı dengelemek mi?

Biliyorsunuz AKP’nin çizgisi için Neo-Abdilhamitçilik diyorum uzun yıllardır. AKP, Rusya’yla anlaşarak kendisine bölgede alan açıyor, bu anlaşmayı ABD’yle ilişkisinde pazarlık olarak kullanıyor ve bu iki büyük ülkeyi de AB’yle dengelemeye çalışıyor.

İşte 16 Ekim’de hem S-400’leri test etmeleri hem de Ukrayna’yla Rusya karşıtı işbirliği yapmaları, bu Neo-Abdülhamitçi çizgilerinin gereğiydi.

Ancak mesele artık “dengecilik” olmaktan çıktı, “rotasızlık” haline dönüştü!

Kritik dönem

Moskova da buna karşılık, bir başka yanlışa yöneliyor: Bir ay önce açıkladığının tersine, bu kez büyükelçisi aracılığıyla Yunanistan’ın 12 mil tezine destek veriyor; Dağlık Karabağ konusunda “çatışma Azerbaycan topraklarında” diyerek resmi müttefiklik ilişkisinin gereği olan Ermenistan’a yardımdan uzak durma çizgisindeyken, Ankara’nın Kafkasya politikasını eleştirmeye başlıyor.

Dolayısıyla kritik bir dönemdeyiz. Ekonomi, terör, Kıbrıs sorunu, Doğu Akdeniz ve Ege başta hemen her sorunda Türkiye’ye tehdit ABD’den geliyor. Bu şartlarda Türkiye’nin Rusya ve İran’la hareket etmeyi sürdürmesi, dahası stratejik boyuta yükseltmesi gerekmektedir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Ekim 2020

2 Yorum

Devlet ve iki problemi

Türkiye Cumhuriyeti devletinin birbiriyle ilgili iki temel önemli problemi var:

1. Devlet, adım adım “anayasal devlet” olmaktan çıkıyor.

2. Çeşitli tarikat ve cemaatler devlete iyice yerleşiyor.

İktidar kaynaklı bu iki problem; birbirini bütünleyen, hatta birbirine neden ve sonuç olan problemlerdir: Tarikat ve cemaatler devlete yerleştikçe devlet anayasal devlet olmaktan çıkmaktadır. Devlet, anayasal devlet olmaktan çıktıkça, tarikat ve cemaatler devleti ele geçirmektedir.

AYM-İçişleri çarpışması

İki problem son haftalarda değişik boyutlarıyla gündeme geldi. Özetlersek:

– İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) şehirlerarası yollarda gösteri yürüyüşünü yasaklayan kanunu iptal etmesine, şu “tehdit gibi” sözlerle tepki gösterdi: “Madem onayladınız. Polis koruması almadan bisikletinle işe git gel bakalım!”

– İktidarın sözcüleri, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını uygulamayan ve “tanımayan” alt mahkemelerin tutumlarını olumlayan ve onaylayan açıklamalar yaptılar.

– Ankara’nın başkent oluşunun 97. yılında, 13 Ekim’de, Ankara’da tüm kamu kurum ve kuruluşları akşam ışıklarını açtı. AYM üyesi Engin Yıldırım “Işıklar yanıyor” diye AYM’nin binasının fotoğrafını sosyal medyadan paylaştı. “Genelkurmay’ın ışıkları yanıyor” çağrışımı gibi algılanan bu mesaja yanıt İçişleri Bakanlığından geldi: “Işıklarımız hiç sönmüyor” diyerek kendi bina fotoğraflarını paylaştılar.

– İçişleri Bakanı Süleyman Soylu “Herhangi bir inanç grubunun, devletin birtakım noktalarına sızdığı değerlendirmesi yalandır” dedi.

Cumhurbaşkanlığı çarpışması

AYM üyesi Engin Yıldırım’ım “ışıklar yanıyor” mesajı, AKP-MHP ittifakının bir süredir gündeminde olan “AYM’yi yeniden yapılandırma” girişimi için bulunmaz fırsat doğurdu. Nitekim Devlet Bahçeli başta pek çok Cumhur İttifakı sözcüsü, kamuoyuna “işte gördünüz, AYM’nin yapısı değiştirilmeli” özetli propagandalar yaptılar.

Peki Cumhur İttifakı neden AYM’nin yapısını değiştirmek istiyor? Hepsi AKP’nin iktidarı döneminde AKP’nin seçtiği isimler değil mi? (Ahmet Necdet Sezer’in seçtiği son üye iki ay sonra emekli oluyor ki zaten o üye birçok kritik başvuruda “ihlal olmadığı” yönünde oy kullandı!)

Abdullah Gül’ün AYM’ye atadığı isimlerin, AKP-MHP ittifakının hoşuna gitmeyen kararlardaki rolü AYM ile iktidar arasında soruna dönüşmüş durumda. Bu durum, AYM kararlarına uymayan alt mahkemelere iktidarın açıkça arka çıkması gibi normal bir devlette olamayacak görüntülere neden oldu.

Fakat asıl önemli konu, önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimidir. Anayasa’nın 101. maddesine göre “Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.”

İktidarı destekleyen hukukçulara göre Erdoğan, 2023’te aday olabilir. Ama kimi hukukçular da, daha önceki Abdullah Gül örneğine işaret ederek, Erdoğan’ın “üçüncü kez” seçilemeyeceğini savunuyorlar.

Erdoğan’ın adaylığı konusunda son karar sahibi AYM’nin yapısının o gün geldiğinde nasıl olacağı, iktidar açısından bugünün en önemli problemi elbette!

Tarikat hiyerarşisi devlet hiyerarşisine aykırı

Ulusal devlet, ulusun, yurttaşların toplamının devletidir. (Kuşkusuz daha çok egemen sınıfın devletidir.) Uluslaşma, tarihsel olarak feodal ilişkilerin devrimle yıkılması temelinde gelişir. Feodal düzenin ümmeti, devrimle millet (ulus) olur. Yani padişahın, sultanın kulu değil, devletin yurttaşı olunur; tarikatların ve cemaatlerin müridi değil, devletin vatandaşı olunur.

Dolayısıyla ulusal devlete tarikat ve cemaat yerleşmesi, ulusal devletin varlık gerekçesiyle çelişir. Cemaatin müridi, cemaatin hiyerarşisine tabidir, şeyhinin emrindedir. O hiyerarşiye tabi mürit, devletin hiyerarşisinin pratikte dışındadır. Nitekim FETÖ örneği bunun en çarpıcı örneğiydi: TSK’de askeri hiyerarşi yerine imamların komutasında başka bir hiyerarşi inşa edilmişti.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun devlette tarikat ve cemaatlerin olduğunu yüzlerce örneğe rağmen yalanlaması da, Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın konuyla ilgili açıklamasında tarikat ve cemaatlerin “meşru sınırlar” içinde devlette olmasını desteklemesi ve “Kemalistlerin olmasına” karşı çıkması da iki şeyi yeniden ve yeniden göstermektedir:

1. İktidar, Cumhuriyetle ve Kemalist Devrimle hesaplaşmaktadır. Kalın’ın 150 yıllık modernleşmeye itirazı bu kapsamdadır.

2. AKP “tarikatlar ve cemaatler koalisyonudur.”

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesidir
17 Ekim 2020

2 Yorum

Salgın zengini zenginleştirdi

Salgının ekonomi-politiği konusunda bu köşede daha önce birkaç makale yazmıştık. Özetlersek, o yazılardaki tezlerimiz şunlardı:

1. Virüsün bulaşıcılığı da tedavisi de sınıfsaldır: ABD’de salgında “Siyahların ve Hispaniklerin daha çok ölüyor olması” etnik değil, sınıfsal bir meseledir. Bağcılar ve Esenler’de vaka oranının, İstanbul’un diğer semtlerine göre çok daha yüksek olması, sınıfsal nedenledir.

2. ABD başta pek çok ülkede salgın nedeniyle açıklanan ekonomi tedbir paketleri, halkı desteklemek için değil, şirketleri, kapitalist sistemi desteklemek içindi.

3. Halk açısından daha vurucu kriz, salgın ilerledikçe ve hatta salgın kontrol altına alındıktan sonra ortaya çıkacak: Egemen sınıflar, salgın krizinden sonraki ekonomi krizini aşabilmek için krizin yükünü her zaman olduğu gibi emekçi sınıfların sırtına yükleyecek.

Bu tezleri dile getirdiğimiz makalelerimizi nisan ayında yazmıştık. 6 ay sonra bir durum değerlendirmesi yapabiliriz. Çünkü elimizde yeni veriler var.

İşte o verilere göre, “salgının ya da virüsün ekonomi-politiği” dediğimiz konuda, iki yeni tez daha ileri sürebiliriz:

Salgın zenginlere yaradı

1. En zengin Amerikalı milyarderlerin mal varlıkları, salgında ortalama yüzde 50’ye yakın oranda arttı. Yani salgın, zenginlere, hatta daha çok “en zenginlere” yaradı.

İşte o milyarderlerin bazıları ya da en zenginlerin en zenginleri:

Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un serveti, bu yılın başında 113 milyar dolardı. Bugün servetine 73 milyar dolar daha eklenerek, 186 milyar dolara çıktı!

Facebook’un sahibi Mark Zuckerberg’in 54 milyar dolar büyüklüğündeki servetine yılbaşından bu yana 46 milyar dolar eklendi ve 100 milyar dolara çıktı!

Tesla’nın sahibi Elon Musk’ın 25 milyar dolarlık serveti, bu süreçte 92 milyar dolara çıktı!

Yine ABD medyasındaki haberlere göre salgın sürecinde “daha az zengin olan” Michael Bllomberg ve Charles Koch gibi dolar milyarderleri de servetlerine 7 milyar dolar daha eklemiş oldular.

Yoksullar daha da yoksullaştı

2. Salgın, yoksul sayısını arttırdı. ABD’de en zenginler zenginleşirken işsizlik arttı, yardım için başvuran Amerikalıların sayısı yükseldi, kısacası halk yoksullaştı; yoksullar daha da yoksullaştı.

En zengin 50 ABD’linin toplam serveti, tam 165 milyon ABD’linin toplam servetine denk. 165 milyon Amerikalı, toplam Amerikalıların neredeyse yarısı. Yani sadece 50 ABD’li, ABD’nin yüzde 50’sinin toplam servetine sahip.

Ve bu 50 kişinin serveti, 2020 başından bu yana 339 milyar dolar artmış durumda!

Bloomberg’in ABD Merkez Bankası verilerine dayandırdığı haberine göre, ABD’lilerin en zengin yüzde 1’inin toplam mal varlığı 34 trilyon dolardan fazla. En yoksul yüzde 50’nin toplam malvarlığı ise sadece 2 trilyon dolar. Yani en zengin yüzde 1’in serveti, en yoksul yüzde 50’nin servetinin tam 17 katı!

Varlık araştırma şirketi Wealth-X’in raporuna göre servetleri en az 30 milyon dolar olan en zengin ABD’lilerin, salgının başladığı mart ayından ağustos sonuna kadar olan zamanda, servetleri yüzde 37 artarak 12,5 trilyon dolara yükseldi!

Ya sosyalizm ya barbarlık

En gelişmiş kapitalist ülkede durum özetle bu. En zengin ile zenginin, zengin ile yoksulun, yoksul ile en yoksulun arasındaki makas gittikçe açılıyor.

Elbette sistemin çarklarını bilenler için bu öngörülen bir son. Zira kâra dayalı bir ekonomi sistemi, zengin ile fakir arasındaki makası hep açar.

Sistem, iç tepkiyi frenlemek amacıyla bu makası biraz daraltabilmek için başta “savaş” olmak üzere kimi çözüm olmayan “çözümlere” başvurdu geçen yüzyılda…

Yani “ya sosyalizm ya barbarlık” sıradan bir propaganda sloganı değil, en güçlü ekonomi-politik gerçekliktir!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
15 Ekim 2020

3 Yorum

ABD ÇİN’İ HİNDİSTAN’LA DENGELEME ARAYIŞINDA

HİNT-PASİFİK BÖLGESİNDE ABD’NİN NAFİLE HAMLELERİ

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin’e karşı geliştirilen ve ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya’nın yer aldığı “Quad ittifakının” Tokyo’da düzenlediği toplantı öncesinde, Hint-Pasifik bölge ülkelerine “Çin’e karşı birlik” çağrısı yaptı (6.10.2020).

Pompeo, Güney Çin Denizi ve Doğu Çin Denizi’nde Çin’in askeri gücüyle gösteriş yaptığını iddia ederek, “Dünya uzun zamandır Çin tehdidi altında. Şimdi bu konuyu ciddi bir şekilde ele almak zorundayız” dedi.

Pompeo’nun dünyanın uzun süredir ABD tehdidi altında değil de Çin tehdidi altındaymış gibi konuşmasını, ya da Çin Silahlı Kuvvetlerinin Güney Çin ve Doğu Çin denizindeki varlığından sanki ABD sahilindeymiş gibi rahatsızlık açıklaması, elbette “basit bir propagandadan” ibarettir. O nedenle üzerinde durmayacağız.

Bizi asıl ilgilendiren, ABD’nin “Hint-Pasifik bölge” yaklaşımıdır. Çünkü bu yaklaşım, küresel mücadeledeki ABD “büyük stratejisine” işaret etmektedir.

PENTAGON’UN HİNT-PASİFİK STRATEJİ RAPORU

ABD, Asya-Pasifik stratejisini geçen yıl Hint-Pasifik stratejisi diye değiştirdi.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un 1 Haziran 2019’da açıkladığı 64 sayfalık “Hint-Pasifik Strateji Raporu” özetle şu saptamayı yapıyor: Pentagon için, ABD’nin batı kıyılarından Hindistan’ın batı kıyılarına kadar olan bölge “ABD’nin geleceği için en kritik bölge”dir.

Neden? Çünkü Pentagon raporuna göre “Dünyanın en büyük 10 ordusundan 7’si Hint-Pasifik’te bulunuyor. Bölgedeki 6 ülkede nükleer silah var. Dünyanın en işlek 10 limanından 9’u burada. Dünya deniz ticaretinin yüzde 60’ı buradan yapılıyor.”

Pentagon’a göre ABD’nin esas rakibi kim? “Ekonomik, siyasi ve askeri yükselişiyle 21. yüzyılın en belirleyici unsuru” olan Çin.

Peki Çin’e karşı ABD’nin müttefiki kim? Rapora göre ABD’nin 2016’da “büyük savunma ortaklığı” statüsü verdiği Hindistan!

ABD ÇİN’İ ANCAK HİNDİSTAN’LA DENGELEYEBİLİR

Nitekim bu rapordan bir yıl önce, 30 Mayıs 2018’de, ABD Pearl Harbour’da bulunan 375 bin kişilik Pasifik Komutanlığının (PACOM) ismini de değiştirdi; Hint-Pasifik Komutanlığı (INDOPACOM) yaptı.

Pentagon’un Pasifik ya da Asya-Pasifik stratejini Hint-Pasifik stratejisi diye isimlendirmesi ve Pasifik Komutanlığını Hint-Pasifik Komutanlığı diye yenilemesi, Washington’un Çin’i dengeleyebilecek esas müttefik olarak Hindistan’ı görmesinden kaynaklanmaktadır.

ABD’ye göre 1,4 milyar nüfuslu gelişmiş Çin’i durdurabileceği ve dengeleyebileceği yegâne kuvvet 1,3 milyar nüfuslu ve hızla gelişen ekonomisi ve nükleer askeri gücüyle Hindistan’dır.

ABD’NİN ÇİN’E KARŞI 1DAHA GENİŞ BATI” HEDEFİ

Aslında ABD SSCB’nin dağıldığı ve dünyanın “tek kutuplu” hal aldığı 90’ların başından itibaren, Çin’in hızla geliştiğini ve 2050’lerde kendisine yetişebileceğini hesap ediyordu. Ancak bu makasın çok daha erken kapanacağı görüldü.

İşte bu süreçte ABD’nin ileride Çin’i dengeleyebilmek için “daha geniş Batı” inşa etmesi fikri ortaya çıktı. Buna göre ABD, Rusya’yı Batı’ya dahil ederek, Çin’e karşı “daha geniş Batı” kurmalıydı. Nitekim ABD Yeltsin’li Rusya’yla “NATO-Rusya Konseyi” bile oluşturuldu.

Ancak bu sürecin ABD’nin SSCB ülkelerine yerleşerek doğrudan Rusya’yı çevreleyen yönünün esas olduğu anlaşıldı ve Putin’li Rusya, yönünü Çin’le işbirliğine döndü.

ABD için Çin’e karşı yeni dengeleyeci müttefik ihtiyacı doğdu: Bu AB olamazdı, hem Çin’e uzaktı hem de askeri gücü yoktu. Japonya ve Avustralya Çin’e yakındı ama Çin’i dengeleyecek askeri güce sahip değillerdi.

ABD için en uygun “dengeleyici” Hindistan’dı. Hem Çin’e komşuydu, hem Çin kadar büyük nüfusu vardı, hem Çin’in 90’lardaki ekonomi performansını gerçekleştiriyordu, hem de nükleer bir askeri güçtü. Dahası Hindistan’ın geçen yüzyılda savaşa da dönüşen Çin’le tarihi sınır sorunu da vardı.

PASİFİK YÜZYILI

İşte ABD bu süreçte “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesini açıkladı.

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Kasım 2011’de Foreign Policy’de, ülkesinin yeni dış politika yol haritasını ilan etti. Buna göre “politikaların geleceği Afganistan ya da Irak’ta değil, Asya’da belirlenecek ve ABD de bu sürecin tam merkezinde yer alacak”tı.

Clinton, Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland’ın ABD’nin Pasifik stratejisi için kaldıraç olduğunu, Washington’un bu ülkelere dayanacağını, bu ülkelerle ortak savunma ve ortak hedefler konusunda işbirliğini geliştireceğini belirtiyordu.

Ve ABD’de de buna uygun olarak Afganistan ve Irak’tan, Ortadoğu’dan adım adım çekilecekti. İşte Obama döneminde başlayan ve Trump döneminde de süren Irak ve ve Afganistan’dan çekilme konusu bu yeni strateji nedeniyleydi.

Nitekim Trump iktidarıyla birlikte ABD açıktan Çin’i “baş rakip” ilan etti ve onunla ticaret ve teknoloji alanlarında açık savaş başlattı.

ABD’NİN B2, HP4 ve G11 HEDEFLERİ

İşte 2018’de Pasifik Komutanlığının Hint-Pasifik Komutanlığına dönüşmesi ve 2019’da Pentagon’un “Hint-Pasifik Strateji Belgesi” açıklaması, 2011’de Clinton’un ilan ettiği “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesinin Hindistan merkezli güncellenmesidir.

ABD Çin’e karşı artık birbirini bütünleyen üç hedefe sahiptir:

1. B2: Çin’e karşı iki büyüğün, ABD ve Hindistan’ın blok oluşturması hedefi.

2. HP4: Çin’e karşı Hint-Pasifik bölgesinde dörtlü ittifak oluşturmak, ki kuruldu: ABD, Hindistan, Japonya ve Avustralya.

3. G11: G7’yi yeni dört ülke ile G11 yapmak. Trump 31 Mayıs 2020’de G7’ye Rusya, Hindistan, Güney Kore ve Avustralya’nın da eklenmesini ve böylece G11’in kurulmasını önerdi. Batı bloğunun 7 ülkesinden oluşan G7, gelişmiş Asya ülkelerini bulunduğu bir dünyaya artık liderlik yapmaktan uzaktı. G20 ise Çin’in bulunduğu ve ABD’nin ağırlığının gün geçtikçe azaldığı bir platformdu. İşte ABD bu nedenle Çin’i dışlayarak G11 inşa etmeye çalışıyor. Ancak Rusya sorunları çözmeye en uygun platformun G20 olduğunu savunarak ABD’nin bu önerisini reddetti.

Peki tüm bu çabalar ABD’nin Çin’i dengeleyebilmesini sağlayabilecek mi? Olamayacağı görülüyor. Bunu da bir başka makalemizde inceleriz.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
13 Ekim 2020

4 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın