Archive for category Politika Yazıları
Moskova’nın Kürt devleti endişesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 13/10/2020
Son birkaç aydır Irak, Suriye ve Türkiye’de Kürt sorunu konusunda yeni gelişmeler yaşanıyor:
1. Suriye’nin kuzeydoğusunda PKK’nin Suriye kolu PYD ile Barzani’nin Suriye kolu ENKS arasında ABD’nin koordinatörlüğünde “ikinci aşama” anlaşma yapıldı (17.6.2020).
2. ABD ile PYD, Suriye’nin kuzeydoğusunda petrol anlaşması yaptı (3.8.2020)
3. ABD’ni Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in PYD/YPG’ye “artık operasyon olmayacak” güvencesi verdiği duyuruldu (22.9.2020).
4. Türkiye’de HDP’ye karşı 6 yıl önceki “Kobani olayları” nedeniyle operasyon başlatıldı (25.9.2020).
5. Bağdat ve Erbil, PKK’yi Şengal’den çıkarmak üzere bir güvenlik ve işbirliği anlaşması imzaladı (10.10.2020).
Kalın: Jeffrey’den duymadım
Bu gelişmeler bir bütünün parçaları mı, yoksa her biri kendi içinde ayrı konular mı, hatta bir gelişme doğrudan diğer gelişmeyi mi hedef alıyor, incelemeyi gerektiriyor.
Çünkü, örneğin Barzani Suriye’de PYD ile anlaşırken, Irak’ta PKK’ye karşı Bağdat’la anlaşma yapıyor.
Diğer yandan Türkiye’nin kimi gelişmelere tepkisinin düşük tonda kaldığı görülüyor. Örneğin ABD-PYD petrol anlaşmasına ciddi bir tepki gösterilmedi, geçiştirildi.
Jeffrey’in “artık operasyon olmayacak” güvencesi ise kamuoyunda yoğun tepki doğurduğu için, ancak 15 gün sonra Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın tarafından, üstelik farklı bir şekilde yalanlandı. Farklı diyoruz çünkü Kalın “Ben James Jeffrey’in ağzından böyle bir şey duymadım, bu PYD’nin propagandası” dedi (5.10.2020).
Lavrov: ABD AKP’yi ikna etmeye çalışıyor
Tam bu süreçte, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un içeriği oldukça önemli şu açıklaması, tabloya daha geniş bir perspektiften bakmamızı gerektiriyor: “Amerikalılar (Suriye’nin kuzeyinde) yarı devlet işlevlerine sahip olacak bir Kürt özerkliği kurmaya çalışıyorlar. Türkleri de itiraz etmeyecek şekilde ikna etmeye çalıştıklarını biliyoruz. Bu durumda mesele sadece Suriye’yle ilgili değil, Kürt sorunu ile ilgilidir, Kürt sorunu bugünleri arattıracak kadar ciddi bir patlak verebilir” (5.10.2020).
ABD’nin bir Kürt devleti kurmaya çalıştığı elbette sır değil, bunun Rusya tarafından bölgeyi olumsuz etkileyecek bir gelişme olarak görüldüğü de… O nedenle açıklamada esas önemli olan Moskova’nın bildiğini söylediği “ikna” süreciydi!
Lavrov’un bu kritik açıklamasına hükümetten doyurucu bir açıklama gelmedi. Hal böyle olunca, Jeffrey’in PYD’ye verdiği “artık operasyon olmayacak güvencesi” haberi, Kalın’ın “Ben Jeffrey’in ağzından böyle bir şey duymadım” demesine rağmen, daha da önem kazanıyor.
Bu durum, aynı zamanda geçen yıl yapılan bir anlaşmayı da anımsamamızı gerektiriyor: Erdoğan ile Pence arasında 17 Ekim 2019’da imzalanan 13 maddelik mutabakat.
O mutabakatla PYD’yi hedef alan askerî harekât durdurulmuş, karşılığında da ABD Başkanı Trump “Teşekkürler Recep Tayyip Erdoğan, milyonlarca hayat kurtarıldı” demişti.
PYD’ye karşı ÖSO bölgesi
Şimdi soru şu: AKP, Suriye’nin kuzeydoğusunda bir Kürt özerkliğine, Lavrov’un ifadesiyle nasıl “itiraz etmeyecek şekilde ikna” edilebilir?
Baştan beri Şam’la anlaşmadan yapılan askeri harekatlara düştüğümüz o risk notunu anımsatalım: AKP, kendi nüfuz alanı olacak bir ÖSO özerkliği karşılığında PYD özerkliğini kabul edebilme potansiyeli taşıyor!
Bu noktada İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in şu önemli açıklamasını da anımsamalıyız: “Türkiye’de terör örgütleri nedeniyle mevcut olan, anlaşılabilir korkuların giderilmesi için en iyi yol, başka ülkelerin topraklarına güç sevk edilmesi değil, Suriye ve Irak ordusu güçlerinin sınır bölgelerine konuşlandırılmasıdır” (24.9.2020).
Evet, Türkiye’nin PYD devletini önlemesinin en maliyetsiz yolu Şam’la anlaşması ve Suriye ordusunun yeniden bu topraklarda egemen olmasını kabul etmesiydi ki hâlâ geçerlidir. Şam’la anlaşmadan Suriye topraklarında yapılacak hamleler, maalesef ABD’yle “PYD özerkliğine karşı ÖSO özerkliği” pazarlığı riskini taşıyor çünkü…
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Ekim 2020
Maraş hamlesinin hedefleri
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 11/10/2020
Erdoğan’ın, yanına KKTC Başbakanı Ersin Tatar’ı alarak 46 yıldır kapalı olan Maraş’ın açılacağını Ankara’dan müjdelemesi ne anlama geliyor? Maraş hamlesi iç ve dış siyasetlerde hangi hedeflerin hamlesidir? İnceleyelim:
1. Maraş elbette açılmalıdır. Bu her şeyden önemlisi KKTC ekonomisi için önemli bir ihtiyaçtır.
2. Ancak Maraş, Lefkoşa’da açılmalıydı, Ankara’da Erdoğan’ın sarayında değil.
Sandıkta ters tepebilir
3. Yarın KKTC’de cumhurbaşkanlığı seçimi var ve seçime 5 gün kala Erdoğan’ın adaylardan Başbakan Ersin Tatar’la birlikte Maraş açılışı yapması, seçimlere müdahaledir.
Nitekim Maraş’ın açılması KKTC’de de böyle algılandı ve hükümeti oluşturan UBP-HP koalisyonu dağıldı. Koalisyon ortağı HP Genel Başkanı Yenal Senin, Ankara’da duyurulan Maraş açılışı konusunun kendileriyle paylaşılmadığını belirterek, “Devletin bütünlüğü bozuldu, kurumları hiçe sayıldı” dedi.
KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’dan cumhurbaşkanı adaylarından Serdar Denktaş’a kadar pek çok isim, Maraş’ın açılışının bu şekilde duyurulmasını seçimlere müdahale olarak yorumladılar.
HP’li Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olan Kudret Özersay, kendisine son anda haber verildiğini söyleyerek olaya tepki gösterdi: “Daha önce defalarca ‘Kapalı Maraş’ta seçime sayılı günler kala atılacak herhangi bir adım ancak ve ancak bu kadar önemli bir projenin seçim malzemesi yapılması ve zarar görmesi sonucunu doğurur’ demiştim. Şimdi tam da öyle bir noktadayız.”
Bu arada belirtelim: KKTC’yi bilenler, bunun ters tepebileceğine ve sandıkta (Rauf Denktaş çizgisine en yakın adayların başında gelen) Ersin Tatar’a tepkiye dönüşebileceğine dikkat çekiyorlar!
4. Erdoğan ve Tatar’ın Ankara’dan müjdelediği Maraş açılışı, aslında tam bir Maraş açılışı değildir. Maraş’ın tamamı açılmıyor, yani Maraş yerleşime açılmıyor, sadece bir caddesi ve sahilinin bir bölümü açılıyor!
5. Maraş’ın “sahilinin” açılışı, Ankara’nın ve Lefkoşa’nın iç politik ihtiyacı doğrultusunda değil, Türkiye ve KKTC’nin Doğu Akdeniz stratejisi temelinde açılmalıydı. Bütünlüklü bir siyasi hedefin içinde ve hedefi gerçekleştirmenin amacı doğrultusunda açılmalıydı.
‘Maraş’ı açan Erdoğan’ profili
AKP’nin dar siyasi anlayışı sonucunda, Maraş uluslararası kazanç oluşturacak bir koz olmaktan çıkartılıp, iç siyasete harcanmış oldu!
Öyle ki Türkiye’nin Suriye’de işbirliği yaptığı ve Libya’dan Doğu Akdeniz’e, Suriye’den Kafkasya’ya uzanan geniş bir cephede yan yana olmasının en yararlı olduğu Rusya bile Maraş’ın açılışı için “endişe verici, kabul edilemez” dedi. Oysa Ankara Moskova’yla bunu öncesinde müzakere etmeliydi!
Sonuçta ne mesaj verilmiş oldu peki? “46 yıl sonra Maraş’ı kurtaran/açan Erdoğan” profili çizilmiş oldu.
Ne için? “Kerkük’ü 82. il, Halep’i 83. il yapamadı ama Maraş’ı kurtardı” imajı oluşturmak için! Yanlış politikalar sonucunda Türkiye’nin Trablusgarp’ta ciddi inisiyatif kaybetmiş olmasını perdelemek için!
6. Maraş’ın açılışını müjdeleyen Erdoğan, başbakanlığı döneminde Maraş’ın Rumlara verilmesini savunmuştu! AKP hükümetinin Rauf Denktaş’ı dışlayarak desteklediği ve KKTC’den yüzde 65 evet oyu çıkmasını sağladığı Annan Planı’nda, Maraş Rumlara veriliyordu!
Neyse ki Rumlar Annan Planı’na yüzde 76 hayır demir ve Denktaş’tan Erbakan’a kadar pek çok deneyimli siyasetçinin ifadesiyle “Rumların sayesinde Kıbrıs bir Yunan adası olmaktan kurtulmuştu!”
KKTC seçimlerinin önemi
KKTC’de cumhurbaşkanlığı seçimi yarın yapılıyor ve 11 aday yarışıyor. Mevcut Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı zaten federasyoncu ama diğer adayların çoğu da “yeniden müzakereye razı” bir profil çiziyorlar.
Dolayısıyla Türkiye ve KKTC’nin önündeki en önemli risk, AB’nin “enerji anlaşması karşılığı federasyonu kabulü” planıdır…
Bu arada bitirirken belirtelim: Sarayda Erdoğan ile Tatar’ın Maraş açılışı müjdesi verdiği tören, KKTC’ye su verilmesi töreniydi. Aslında bu tören 5 yıl önce yapılmıştı. KKTC’ye su götürecek boru hattına 2011 yılında başlanmış, proje 1,6 milyar TL’ye tamamlanmış ve açılış töreni 2015’te yapılmıştı. Ancak daha beş yıl dolmadan borular bu yılın başında kırıldı. Ardından tamir edildi ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve KKTC Başbakanı bir kez daha tören yaptı!
Yani “kırılmış borunun tamir töreni” de yapılmış oldu!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Ekim 2020
Atatürk’ün Kafkas planı
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 09/10/2020
Hürriyet’in, Türk-Rus işbirliğini hedef alarak Dağlık Karabağ sorunu için manşetten “Stalin’in Kanlı Mirası” demesine daha önce kısa bir yanıt vermiştik.
Günümüze ışık tutan yüzyıl önceki o süreci bugün biraz daha ayrıntılı aktaracağız. Hem de doğrudan Atatürk’ün telgrafıyla…
Mustafa Kemal Atatürk’ün 5 Şubat 1920’de komutanlara gönderdiği “siyasi vaziyetin muhakemesi” belgesi, Kemalistlerle Bolşeviklerin İngiliz Kafkas Seddi’ni yıkma işbirliğinin önemini tüm boyutlarıyla sergilemektedir.
Mustafa Kemal Atatürk, stratejik analizinde, Avrupa’dan Hindistan’a uzanan hat üzerinde emperyalizmin yolunun nasıl kesileceğine dikkat çekmekte ve aynı hat üzerinde bir mazlumlar ittifakına işaret etmektedir.
Oldukça uzun olan bu tarihi önemdeki belgenin konumuzla ilgili kısımlarını okurlarımızın dikkatine sunuyoruz:
İngilizlerin Kafkas Seddi planı
“Türkiye Kafkasya’dan Bolşevik istilasını kolaylaştırmak ve onunla harekât birliği etmekle batıdan doğuya doğru Anadolu, Suriye, Irak, İran ve Afganistan ve Hindistan kapılarını müthiş bir şekilde açmış olacaktır. Bu açık kapıları kapamak için Müttefikler stratejik taarruz harekâtı yapacak kuvvetleri süratle tedarik edemezler. Lüzumlu hareket üslerine ise tabiaten sahip değildirler. Böyle bir harekât ancak Batum’da söz konusu olur ki, bu halde dahi Kafkasya ile Hazar Denizi’nin arasını tıkamak için Batum’dan itibaren 400 kilometre fazla uzaklaşmak icap eder.
“Bu hal karşısında İtilaf devletleri Bolşevikler ile Türklerin arasını Kafkas milletleri vasıtasıyla kesmek planını bulmuşlardır. Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan belki de Kuzey Kafkasya hükümetlerinin bağımsızlıklarını tasdik ederek onları kendilerine çektiler. Şimdi Bolşeviklerle vuruşmalarını bir emrivaki yapmak için onları her şekilde teşvik ve takviye etmektedir. Bundan başka bizzat kuvvet sevkine de başlamışlardır ki, bu kuvvet tesiriyle hem Bolşeviklerle çarpışmayı çabuklaştırmak ve hem de Kafkas milletlerinin gerek Türklerle Bolşeviklerin herhangi bir temaslarını önlemek ve kontrol etmek fikrindedirler.
Kafkas Seddi’nin yıkılmasının önemi
“Eğer bu plan muvaffak olur ve Kafkas milletlerinin bize karşı kati bir set vaziyeti almasıyla memleketimiz kuşatılmış kalırsa, artık Türkiye için mukavemet imkânları temelinden yıkılmış olur, ondan sonra siyasi mevcudiyetlerini tamamen kaybedebilecek olan Anadolu Türkleri İtilaf devletleri subayları kumandası altında sömürge askeri olarak ordular teşkil edecek, hem Kafkasya milletlerinin İtilaf itaatinde tutulmasını ve hem Bolşevik istilasının durdurulmasını temin için kan dökeceklerdir. Bu halde İtilaf devletlerine mutlak teslimiyet halinde Türkler için canlarını feda etmekten kurtulmak emin değildir.
“Dolayısıyla Kafkasya seddinin yapılmasını Türkiye’nin kati mahvı projesi sayıp, bu seddi İtilaf devletlerine yaptırmamak için en son vasıtalara müracaat etmek ve bu uğurda her türlü tehlikeleri göze almak mecburiyetindeyiz.
Bolşeviklerle anlaşmanın önemi
“İşte 5 Şubat 1920’de aleyhimize tatbik edilmekte olduğunu gördüğümüz plan budur. Bu planın açıklanması, bize düşen tedbirleri ve vazifeleri göstermektedir. Bu tedbirler aşağıdadır.
“Doğu cephesinde resmi veya gayri resmi seferberlik yaparak Kafkas seddini arkadan yıkacak yığınaklara başlamak, yeni Kafkas hükümetleriyle ve bilhassa Azerbaycan ve Dağıstan İslam hükümetleriyle acilen temasa gelerek İtilaf planına karşı kararlarını ve vaziyetlerini anlamak, Kafkas milletleri bize set olmaya karar verdikleri halde taarruz harekâtımızı birleştirmek için Bolşeviklerle anlaşmak ve dahilen milli teşkilatı son derece genişletmek ve takviye etmek ve silah, cephane ve malzememizi vermemek için silah kullanmaktır.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.6, s.266-269)
Ne yapmalı?
Benzer tablo, aslında bugün de geçerlidir. ABD emperyalizmi, 20 yıldır Kafkasya’da bir dayanak oluşturmaya çalışmaktadır. Gürcistan örneğini yinelemek peşindedir.
ABD için Kafkaslar; birincisi Türkiye, Rusya ve İran’ın arasına girmenin; ikincisi Karadeniz’e doğudan da yerleşmenin, üçüncüsü Karadeniz-Hazar bağlantısını kesmenin, dördüncüsü de Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini düğümlemenin sahasıdır.
Bu saha, Türkiye-Rusya-İran ve elbette Çin işbirliğiyle ABD’ye kapatılabilir ve böylece Güney Kafkasya’da Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan için en yararlı “ortak çözüm” bulunabilir.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
8 Ekim 2020
ABD-ÇİN TEKNOLOJİ SAVAŞI VE TÜRKİYE
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 07/10/2020
ABD’NİN GELENEKSEL MÜTTEFİKLERİ ‘KENDİ YOLUNU’ ÇİZİYOR
ABD ile Çin arasındaki mücadele birkaç boyutlu sürüyor. Bir ucu ticaret savaşı diğer ucu da ABD’nin Çin’i askeri olarak çevreleme çabası şeklinde süren bu büyük mücadele, bir çok ülkeyi de doğrudan ilgilendiriyor.
Bunun birinci nedeni elbette Çin’in dünyadaki ülkelerin çoğunun ticarette bir numaralı partneri olmasıdır.
İkinci nedeni ise ABD’nin Çin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifini çeşitli noktalardan kesmeye çalışmasıdır. Kuşak ve Yol İnisiyatifinin Doğu Asya’dan başlayıp Batı Avrupa’ya uzanan kara ve deniz güzergâhları onlarca ülkeden geçtiği için, haliyle ABD-Çin çarpışması bu ülkeleri de ilgilendirmektedir.
Nitekim ABD doğrudan Çin’le yararlı işbirlikleri yapan bu ülkeleri açık açık tehdit de etmektedir. Bunlardan biri de Çin’le liman anlaşması yapan İsrail’di örneğin…
ABD’NİN 5G ENDİŞESİ
Bir ucu ticaret diğer ucu askeri çevreleme olan bu mücadelenin alanlarından biri de teknolojidir.
Teknoloji alanındaki mücadele, önceleri rekabet alanıyla sınırlıyken, gittikçe ABD’nin yaptırım hatta üçüncü ülkeleri tehdit ettiği bir alana dönüştü.
Rekabetin bu döşümü, kuşkusuz teknolojideki liderlik değişiminden kaynaklandı. ABD kurumlarının da saptadığı gibi, Çin son yıllarda teknolojinin bazı özel alanlarında ABD’yi geçti.
Örneğin ABD Senatosu’nda bu yaz hazırlanan bir raporda, “ABD önlem almazsa internetin kurallarını artık Beijing yazacak” deniyordu!
ABD’nin en çok endişe ettiği konu, 5G teknolojisi. Bu alanda Çin tartışmasız lider durumunda ve dünyanın pek çok ülkesinde 5G altyapısını, Huawei şirketi ile Çin kurmakta….
ABD, bu nedenle en yakın müttefiklerinden İngiltere ile bile karşı karşıya geldi.
POMPEO HUAWEI NEDENİYLE ANKARA’YI UYARDI
ABD’nin Huawei üzerinden tehdit ettiği son ülke Türkiye oldu.
ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, “Türkiye’nin Huawei ve diğer Çinli şirketlere bağımlılığının artmasının ABD ile askeri işbirliğini olumsuz etkileyebileceğini” açıkladı (23.9.2020).
Pompeo, Türkiye’de önemli miktarda veri bulunduğunu, bu verilerin Huawei üzerinden Çin Komünist Partisi’nin eline geçeceğini savundu!
Çin teknolojisinin ABD’nin iletişim, savunma ve güvenlik ağlarını tehdit ettiğini savunan ABD Dışişleri Bakanı Pompeo şunları söyledi: “İletişim ağlarımızın, savunma ve güvenlik ağlarımızın güvenli olduğundan emin olmamız gerekiyor. Huawei’in Türkiye içinde ya da başka ülkelerde gittikçe artan faaliyetinden yalnızca askeri ve güvenlik iletişim ağları etkilenmeyecek. ABD verilerinin korunmasını sağlayacağız.”
SOSYAL MEDYA YASAKÇISI ABD
ABD’nin hedefi sadece Huawei değil. Çin’in teknoloji altyapı hizmetleri veren şirketlerinden ZTE de Washington’un hedefinde…
Dahası, mesele teknoloji şirketlerinden öteye geçmiş durumda ve artık sosyal medya programları da çatışmanın konusu halinde.
Yıllarca kendisini Batı’nın “özgürlükler” ülkesi olarak sunan ve “kapalı” Çin’in facebook gibi sosyal medya uygulamalarını yasakladığı propagandasını yapan ABD, asıl yasakçılığa kendisi soyundu.
Örneğin TikTok, yasaklanmaya çalışılan Çinli sosyal medya programlarından biri. ABD yönetimi TikTok’un ya ABD’li bir şirkete satılmasını ya da yasaklanacağını dile getiriyor.
Başka Çinli sosyal medya uygulamaları için de benzer süreçler işliyor.
HERKESİN KENDİ YOLU
Sonuç olarak ABD ile Çin arasında teknoloji alanında kıyasıya bir çarpışma yaşanmakta. Çin’in iletişim teknolojisinden uydu teknolojisine kadar pek çok alanda ABD’yi geçmiş olması, Washington’daki karar vericileri daha sert hamleler yapmaya zorluyor.
Görünen o ki, 3 Kasım başkanlık seçimlerinden sonra ABD ile Çin arasındaki teknoloji savaşı daha da sertleşecek ve ülkemiz başta pek çok ülke, ABD’nin tehditleri nedeniyle konumunu daha radikal bir şekilde belirleyecek.
Çin’le ilişkileri nedeniyle ABD baskısı altındaki AB’nin “kendi yolunu” seçeceği şeklindeki açıklamaları, aslında yeni dönemin gidişatına işaret etmektedir.
Anımsayalım: AB Dışişleri Yüksek Temsilcisi Joseph Borrell, birliğin dışişleri bakanlarına yaptığı konuşmada “Frank Sinatra gibi olmalıyız: ‘My Way’ (Benim yolum). Çin’e karşı ABD’nin tarafını seçmeyeceğiz çünkü Çin ile ilişkilerimizde aynı çıkarlara sahip değiliz” demişti.
Görünen o ki, Soğuk Savaş dönemi müttefiklik ilişkilerinin gittikçe zayıfladığı ve hemen her ABD müttefikinin Washington’a rağmen Beijing’le ilişkilerini hızla geliştireceği bir sürece giriyoruz.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
6 Ekim 2020
Huntington’ın kahvesi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 06/10/2020
1 Ekim Dünya Kahve Günü nedeniyle ABD’nin ünlü Washington Post gazetesinde ilginç bir makale yayımlandı. Alan Mikhail imzalı, “Amerika’yı Değiştiren Osmanlı Sultanı: Amerika, Protestanlık ve kahvenin bir Müslüman tarihi var” başlıklı makalede şöyle deniyordu:
“I. Selim döneminden 18. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı İmparatorluğunun ekonomisini sürükleyen unsurlardan biri de küresel kahve ticaretinin kontrolü idi. Aslında bu parlak kırmızı taneli bitkiyi ilk bulan Yemen seferi sırasında Sultan Selim’in ordusuydu. Osmanlılar bu taneleri nasıl içecek haline getirebileceklerini keşfettiler ve sadece kahve içmeye özgü mekanlar inşa ettiler. Biz Amerikalıların (ve tabi ki Starbucks’ın sahibi Howard Schultz’un) kahve dükkanları için Osmanlı Sultanı I. Selim’e teşekkür etmemiz gerekir.”
Alan Mikhail’in Starbaucks’la I. Selim arasında kurduğu bu tarihsel ilişki, uygarlığın sürekliliğine işaret etmesi bakımından önemlidir.
Ülkelerin uygarlığı olmaz
Uygarlık bir kavram olarak yanlış tanımlanmaktadır. Sözlüklerdeki “Bir ülkenin, bir toplumun, maddi ve manevi varlıklarının, düşün, sanat çalışmalarıyla ilgili niteliklerinin tümü” şeklindeki uygarlık (medeniyet) tanımı, doğru değildir.
Şundan: Ülkelerin, toplumların uygarlığı olmaz!
Çoğu zaman yanlış kullanmaktayız ama “Batı uygarlığı” diye bir şey yoktur aslında. Tıpkı Grek uygarlığı, Roma uygarlığı, Osmanlı uygarlığı, İngiliz uygarlığı olmadığı gibi. Tıpkı Hristiyan ya da İslam uygarlığı olmadığı gibi. Tıpkı kapitalist ya da sosyalist uygarlık olmadığı gibi…
Ülkeler, toplumlar, dinler ya da sınıflar adına bir uygarlıktan değil, ancak bir kültürden söz edebiliriz. Batı kültürü, Alman kültürü, İslam kültürü, sosyalist kültür vb.
Uygarlık tektir, toplamdır
Uygarlık sözlüklerdeki tanımının aksine, tektir; insanlığın toplam havuzudur. Bu nedenle de bir ülke ya da toplum uygarlığından değil ama toplam bir insanlık uygarlığından, bir dünya uygarlığından bahsedebiliriz ancak.
Çünkü uygarlık, insanın kullandığı ilk aletle başlayan süreçlerin toplamıdır; tarih boyunca birbirine eklemlenmesiyle gelişmesidir.
Somut örnekleyecek olursak: Bugünkü en modern otomobilde, taşı yuvarlayarak taşımanın kolaylığını bulan insanın, atı evcilleştiren insanın, atın arkasına tekerlekli araba koyan insanın izleri vardır. Bugünkü en modern iş makinesinde, bitki köklerini çıkarmak için bir çubuk parçasını kullanan insanın izi vardır.
Yani örneğin bugünkü uygarlığın gelişmiş otomobili, taşın yuvarlatılmasıyla başlayan tüm üretim ve alet tasarımı süreçlerinin hem sonucu hem de toplamıdır.
O nedenle uygarlık tektir, süreçlerin sonucu ve toplamıdır.
Uygarlık, uzun bir tren katarı gibidir. Tarihsel süreçler içinde vagonlar eklene eklene uzar. Lokomotife kimin kumanda ettiği değişir sadece.
Yani tarihin önceki bir kesitinde, atlı arabayı bulup üretimde ve savaşlarda kullananlar uygarlığın lokomotifiydi; şimdiki kesitinde de otomobilleri geliştirenler uygarlığın lokomotifidir.
Medeniyetler Çatışması
Uygarlıkları Doğu ve Batı diye ayırmak ya da her dine her topluma özgü uygarlık olduğunu varsaymak, tarihi ve uygarlığı açıklamıyor ama egemen sınıfların siyasal hedeflerini açıklıyor.
Emperyalist ABD’nin ideologlarından Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması kitabı en çok bilinenidir. Huntington’un bu ünlü kitabının alt başlığı, esas hedefe de işaret etmektedir: “Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması”
Bu kitapta Huntington dünyayı Amerikan, Çin, Hindu, İslam, Ortodoks uygarlığı gibi çeşitli uygarlıklara ayırmıştır. Dünyayı bu uygarlıkların çarpışmasıyla açıklayan Huntington, aslında SSCB’nin dağılmasından sonraki Amerikan emperyalizmi saldırganlığına bir meşruiyet teorisi aramaktadır!
Çünkü Batı uygarlığı diye ayrı bir uygarlık yoktur. “Batı uygarlığı” dedikleri, sanayi devrimiyle birlikte Batı’nın (önce Avrupa, sonra ABD) uygarlık lokomotifini kullanmaya başlaması sürecidir ama o lokomotifin arkasında kapitalist vagon olduğu gibi, Rönesans’a katkısı olan İslam vagonu da, İslam’ın yararlandığı Antik Yunan ve Mısır vagonu da, onların yararlandığı Mezopotamya vagonları da vardır.
Öte yandan “Batı’nın teknolojisini alalım ama kültürünü almayalım” gibi bir durum da olası değildir. Uçağı alan, uçağı uçuracak bilimi ve kültürü de almak zorundadır. “Muhafazakâr tavanın” bu yaklaşımı, Batı’nın en lüks makam araçlarını kullanmaya kılıf bulma ve bunu “muhafazakâr tabana” yutturma amacıyladır!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
5 Ekim 2020
Üç cephede Türkiye-Rusya ilişkisi
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 04/10/2020
Güney Kafkasya, Suriye ve Libya’dan sonra Türk-Rus ilişkileri kapsamında üçüncü bir cephe olarak ortaya çıktı.
Peki iki ülke bu cephelerde rekabet mi etmeli, işbirliği mi?
Aslında soru, çok doğru bir soru değil. Zira gerçekte devletlerarası işbirliği belli ölçülerde rekabeti de içerir. Hatta rekabet eden devletler de belli sınırlarda işbirliği yapabilir.
Sorumuz, bu iç içe geçmiş olma haline rağmen, hangisinin Türk-Rus ilişkilerinde esas olması gerektiği üzerinedir.
Yani Türkiye, üç cephede, Suriye’de, Libya’da ve Kafkasya’da Rusya ile işbirliğini mi, rekabeti mi esas almalıdır? Hangisi Türkiye’nin çıkarlarını savunabilmenin yolu ve yöntemidir?
Rusya ve İran karşıtı propaganda
Ufuk Ötesi okurlarının büyük çoğunluğunun bu soruya “işbirliği” yanıtı vereceğinden eminim. Buna rağmen bu konuya eğilmek istememin nedeni, Güney Kafkasya kriziyle birlikte yeniden ortaya çıkan Rus karşıtlığı, hatta İran karşıtlığı…
Üstelik bu karşıtlık, AKP iktidarının, yani Rusya ve İran’la Astana Platformu’nda birlikte çalışan iktidarın içinden yapılmaktadır: Bir ucu SETA, diğer ucu Yeni Şafak olan bu eksen, Rusya ve İran karşıtı bir siyasal iklim inşa etmeye çalışmaktadır.
Bu çevreler özetle Rusya’nın Ermenistan’ı Azerbaycan ve Türkiye’ye karşı kışkırttığını, Moskova’nın bu yolla Azerbaycan’a asker yerleştirmeyi hedeflediğini, İran’ın da Ermenistan’a silah sevkiyatı yaptığını iddia etmektedir.
Bu iddialar gerçi muhataplarınca yalanlanıyor ama diğer yandan da Astana Platformu’nu dinamitliyor ve iç kamuoyunda Rusya ve İran düşmanlığını körüklüyor. Ve elbette en çok ABD’nin hoşuna gidecek bir siyasal iklimin oluşmasına yardımcı oluyor!
Batı adına Rusya’yı dengeleme misyonu
Kuşkusuz bu, kökleri “siyasal İslamcıların” ve “ırkçı Turancıların” antikomünizm üzerinden Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine girdikleri sürece dayanan bir anlayışın günümüze yansımasıdır.
AKP’nin, hatta AKP-MHP ittifakının genetik kodlarında bu anlayış fazlasıyla var. O nedenle 15 Temmuz sonrasında başlayan Rusya’yla yakınlaşmayı, stratejik bir seviyeye çıkarmıyorlar ve tersine bu yakınlaşmayı ABD’yle pazarlıklarının konusu yapıyorlar.
Hatta SETA sözcüleri, Ankara-Moskova ilişkisinin esas yönünün, Batı adına Rusya’yı dengelemek olduğunu savunuyorlar!
Türkiye’nin tek seçeneği
Türkiye’nin Rusya’yla ilişkilerinde işbirliği yerine rekabeti esas yön haline getirmesi, Türkiye’ye ne kazandıracaktır?
Örneğin Rusya’yla işbirliği yapmayan bir Türkiye, Suriye’de ABD’nin “Kürt-petrol” stratejisi karşısında daha çok zorlanmayacak mıdır? (En yararlı çözümün Şam’la anlaşmaktan geçtiği ortada elbette.)
Rusya’yla işbirliği yapmayan Türkiye, Libya’da ve Doğu Akdeniz’de, ABD destekli geniş bir blok karşısında daha zor konumda kalmayacak mı? Rusya’yla Güney Kafkasya’da işbirliği yapmayan, dahası Rusya’ya karşı pozisyon alan bir Türkiye, pratik kazanımları bakımından Bakü’ye yardımcı olmuş olur mu?
Uzatmayalım. Bu tablo karşısında iki seçenek vardır: Türkiye ya Rusya ve İran ile (ve elbette Çin ile) işbirliği yapacaktır ya da ABD ve AB ile… Tek başına hareket etmek diye bir seçenek zaten gerçekçi değildir.
Bu modelle bölge kazanır
ABD ile işbirliğinin önce Irak’ı ve Suriye’yi, ardından da Türkiye ve İran’ı bölmeyi hedefleyen bir enerji koridoru inşasına boyun uzatmak ve Doğu Akdeniz’de karasularına sıkışmayı kabul etmek olduğu ortada…
Dolayısıyla Türkiye için en gerçekçi ve en yararlı model, bölgesindeki sorunları Rusya ve İran ile işbirliği içinde çözmeye çalışmaktır. Elbette Rusya ve İran’la her konuda yüzde yüz mutabık olunamayacaktır ama rekabet yerine işbirliğini esas almanın sayısız çıkarı vardır.
Türkiye-Rusya-İran işbirliğinden kısa vadede Türkiye, orta vadede Azerbaycan ve uzun vadede KKTC yararlanacaktır.
Dahası ABD emperyalizmine karşı stratejik hale getirilecek böylesi bir işbirliği modeli ile Irak ve Suriye de kazanacaktır.
Ve en önemlisi, ABD emperyalizminin çıkarları temelinde kullanmaya çalıştığı Kürtler ve Ermeniler de rahatlayacaktır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
3 Ekim 2020
Bakü’nün avantajı: Ankara-Moskova işbirliği
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 02/10/2020
Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmalar, sorunun kaynağı/temeli zemininde ve Türkiye’nin çıkarı penceresinde incelenmelidir.
Sorunun kaynağına ve temeline Hrant Dink bir konuşmasında çok açık bir şekilde işaret etmişti: “Karabağ sorununun çözülmesi gerekiyor. Karabağ sorununa Azerbaycan, Türkiye, Ermenistan, Rusya, ABD, neyse artık, bir araya gelip orada açık ve net söylüyorum, Ermenistan’ın işgal etmiş olduğu topraklardan çekilmesi lazım.”
ABD’nin dört hedefi
Güney Kafkasya meselesi, ABD ile Çin-Rusya ittifakı arasındaki büyük güç mücadelesinin de bir parçasıdır. ABD bu çerçevede dört hedefe sahiptir:
1. Rusya’yı çevreleme: Baltık bölgesinden başlayıp Doğu Avrupa ve Batı Karadeniz’i kapsayan ve Güney Kafkasya’ya uzanan hat.
2. Rusya’yı çevrelerken tersinden Türkiye’yi de çevreleme: Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan’a yerleşen ABD Rusya’nın dışında fiilen Türkiye’yi de hedef almaktadır.
3. Suriye’yi Rusya için Afganistan’a dönüştürme.
4. Türkiye-Rusya-İran işbirliğini bozma.
SETA Ankara-Moskova ittifakını dinamitliyor
Türkiye’nin zayıf karnı, AKP hükümeti içindeki işte bu dördüncü hedefe uygun yapıların varlığıdır. Her sorunda Rusya ve İran’ı hedef alan bu yapılar, elbette merkeze rağmen konumlanmış değildir!
SETA Koordinatörünün yazısı, bu bakışı özetlemektedir: 1. Sorunu Rusya’nın Ermenistan’ı cesaretlendirmesi ve Türkiye ile Azerbaycan’a karşı kışkırtması olarak sunmaktadır. 2. Ankara ile Moskova arasında yeni bir rekabet alanının açıldığını savunmaktadır. 3. Ankara-Moskova yakınlaşmasını eleştiren Batı başkentlerinin, Türkiye’nin Batı adına Rusya’yı dengelediğini görmesi gerektiğini savunmaktadır.
Sabah’ta SETA koordinatörü ile dile getirilen Rusya karşıtı bu tutum, hızına alamayıp Hürriyet’te anti-komünist bakışla Sovyetler Birliği düşmanlığına kadar götürülmektedir. Hürriyet’in “Stalin’in Kanlı Mirası” manşeti şöyle demektedir: “1921’de Azerbaycan toprakları içinde Ermeni ağırlıklı Karabağ Otonom Bölgesi’ni oluşturdu. Ermenistan toprakları içinde de Azeri ağırlıklı Nahçıvan kuruldu” (29.9.2020).
Neredeyse “Nahçıvan’ı verelim, Karabağ’ı alalım” diyecek!
Oysa gerçek şudur: İngilizler 1918’de Batum’u işgal etmiş ve Kafkasya’ya girmiş, 1918’de bağımsızlık ilan eden Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan üçlüsüne dayanarak Kemalistlerle Bolşevikler arasında Kafkas Seddi kurmuş, Atatürk ve Lenin ise tarihi bir ittifak kurarak o seddi yıkmıştır!
Dahası, Bolşeviklerin Çarlık Rusya’sını yıkmasını, Kars, Ardahan ve Batum’u geri vermesini ve Rusya’yı Doğu Anadolu’dan çekmesini görmeyerek meseleyi “Stalin’in Kanlı Mirası” diye sunmak, en hafifinden tarihe haksızlıktır.
3+3 modeli
Türkiye’nin çıkarı açısından sorunun çözümünde izlenecek yol, öncelikle Ankara ile Moskova’yı karşı karşıya getirme potansiyeli taşıyan girişimleri bertaraf etmekten geçer.
1. Rusya’nın Ermenistan’ı kışkırttığı, İran’ın Ermenistan’a silah taşıdığı iddiaları Astana Platformu’nu dinamitlemeyi hedef almaktadır.
2. Suriye’den Güney Kafkasya’ya cihatçı taşımak, Moskova ve elbette Bakü için en istenilmeyecek durumdur. Bu yöndeki Batı propagandasına malzeme verilmemesi kritik önemdedir.
3. Ermenistan, Rusya’nın “resmi müttefikidir” ve Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nün (KGAÖ) üyesidir. Çatışmanın BM kararıyla da Azerbaycan toprağı olduğu kayda geçirilen işgal altındaki Dağlık Karabağ’dan Ermenistan topraklarına sıçramaması, Erivan’ın Moskova’yı sahaya davet etmesini zorlaştırmanın ve Moskova’nın “zorunlu dahlini” önlemenin yoludur.
4. Rusya’nın Kafkasya’da ikinci bir Gürcistan vakasına tahammülü yok. 2018’de Batı destekli “kadife devrimle/darbeyle” devlet başkanı olan Peşinyan’dan memnun değil. Peşinyan hükümetinin Moskova’yla iyi ilişkiler yanlısı ana muhalefet partisi liderini tutuklaması, Gümrü’deki Rus Üssü’ne karşı bazı bakanların açıklama yapması, Kremlin’de ciddi endişe oluşturmuş durumda. Peşinyan ise “resmi müttefikliğe” dayanarak Moskova’yı kendisine yardım etmeye zorluyor ve bunun olmamasını da Batı’yla ilişkileri geliştirmenin dayanağına dönüştürmeye çalışıyor.
5. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Azerbaycan Milli Meclis Başkanı Sahiba Gafarova başkanlığındaki heyetle görüşmesinde açıkça “Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilen 5 bölgesinin geri verilmesinden yanayız” demişti (23.9.2020). Moskova’nın bu son konumu Bakü açısından oldukça değerlidir.
Peki nihai çözüm nasıl sağlanır? 20 Temmuz’da bu köşede “Kafkaslar için 3+3 modeli” başlıklı yazımızı yeniden okumanızı öneriyorum.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
1 Ekim 2020
PATRONSUZ BİR ULUSLARARARI SİSTEM
Posted by Mehmet Ali Güller in CGTN Türk, Politika Yazıları on 30/09/2020
ÇİN’İN ‘ABD ZORBALIĞINA SON’ MESAJI
Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping’in Birleşmiş Milletler’in (BM) 75. Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma, içerdiği mesajlar nedeniyle oldukça önemliydi.
Özetlersek:
Xİ JİNPİNG’İN 6 MESAJI
1. Xi Jinping, “Kovid-19’un insanlığın karşı karşıya olduğu son kriz olmadığına” dikkat çekerek, “bütün ülkelerin el ele vermesi ve küresel zorluklara karşı birlikte mücadele etmesi” çağrısı yaptı.
2. Çin Cumhurbaşkanı “Herhangi bir ülke ile ne soğuk savaş ne de sıcak çatışmaya girme niyetindeyiz” dedi.
3. Xi Jinping, “Farklılıkları gidermek ve başkalarıyla olan anlaşmazlıkları çözmek için diyalog ve müzakereye devam edeceklerini” vurguladı.
4. Çin Cumhurbaşkanı “Sadece kendimizi kalkındırmaya çalışmayacağız ve biri kazanırken diğerinin kaybedeceği bir oyun oynamayacağız” dedi.
5. ABD’ye mesaj veren Xi Jinping, “Hiçbir ülkenin tek başına küresel meselelere hükmetme, başkalarının kaderini kontrol etme ya da kalkınma konusunda bütün avantajları kendi elinde tutma hakkı yok. Dahası kimseye, her istediğini yapma, hegemonya kurma, zorbalık ya da dünyanın patronluğunu üstlenme konusunda müsaade edilmemeli” dedi.
6. Çin Cumhurbaşkanı “Ülkeler arasında ikili ilişkilerin ‘güçlü yumruk sallamak’ yerine kurallara, uluslararası hukuka ve karşılıklı taahhütlere dayalı olması gerektiğini” savundu.
ÇİN, ABD’NİN KURDUĞU KURUMLARDA AĞIRLIK OLUŞTURUYOR
Özetle Çin Halk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Xi Jinping, merkezinde BM’nin olduğu uluslararası sistemi savundu.
Bu oldukça çarpıcı bir tablo: ABD, kurucu olduğu uluslararası sistemi tahrip ederken, Çin Halk Cumhuriyeti tersine o sistemi savunuyor!
ABD, Avrupalı müttefiklerini NATO’dan çıkmakla tehdit ediyor, Çin’in gölgesinde olduğunu iddia ederek Dünya Sağlık Örgütü’nden çekiliyor….
Dahası ABD Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına ve kendi kurduğu serbest piyasa ekonomisine karşı hareket ediyor. Tersine Çin, ABD’yi Dünya Ticaret Örgütü’nün kurallarına aykırı hareket etmemeye çağırıyor.
Ve diğer yandan, Çin’in IMF ve Dünya Bankası içindeki ağırlığı artıyor…
Bu, ilk bakışta ters görünen durum, ABD hegemonyasının inişe geçmesiyle ilgili bir durum elbette…
Çin bir yandan ABD’nin kurduğu ve liderlik ettiği uluslararası kurumlardaki ağırlığını arttırıyor ama diğer yandan da ŞİÖ’de, BRICS’te benzerlerini ve alternatiflerini (yatırım bankası gibi) oluşturuyor.
DÜZENİ DEĞİŞTİRME VE DÖNÜŞTÜRME
Bunu çok kaba biçimde, “güçlenen Çin ABD’nin rolünü alıyor ve onun düzenini sürdürüyor” diye değerlendiremeyiz.
Zira Çin o düzeni adım adım değiştiriyor ve dönüştürüyor.
İşte Xi Jinping’in BM Genel Kurulu’ndaki mesajlrı bu değişime işaret ediyor.
1. “Biri kazanırken diğerinin kaybedeceği” bir düzene itiraz, ABD’nin 70 yıldır kendi çıkarları gereği dünyanın geriye kalanını kaybetmeye zorladığı mevcut düzene itirazdır.
2. “Hegemonya kurma, zorbalık ya da dünyanın patronluğunu üstlenmeye müsaade edilmemeli” diyerek, ABD emperyalizminin “jandarmalık düzenine” itiraz edilmektedir.
Bu sözlerin anlamı şu: ABD’nin “emperyalist küreselleşmesi” değil, dünya devletlerinin “dayanışmacı küreselleşmesi” önümüzdeki dönemde egemen olacak.
O “dayanışmacı küreselleşme” de, devletler arasındaki eşitlik, karşılıklı egemenliğe saygı ve uluslararası taahhütlere bağlılık anlayışı üzerinde yükselecektir.
Gerçekleşmesi halinde bu, uluslararası düzenin değişimi demektir.
Mehmet Ali Güller
CRI Türk
29 Eylül 2020
Körfez petrol-gazını Doğu Akdeniz’e taşıma operasyonu
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 29/09/2020
ABD’nin “yüzyılın anlaşması” dediği, bazı Arap ülkelerini İsrail’le “normalleştirme” anlaşmasını İsrail’in güvenliği ve İran karşıtı cephe inşası boyutlarıyla daha önce incelemiştik. Bugün konunun enerji-politik yönüne bakacağız.
İsrail, bu “normalleşme” kapsamında önce Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile, ardından da Bahreyn ile anlaştı. Suudi Arabistan ise sürece parça parça dahil oluyor; işe İsrail’e hava sahasını açarak başladı.
Bu anlaşmanın enerji-politik hedefi, Körfez’deki petrol ve doğalgazı İsrail üzerinden Doğu Akdeniz’e taşımaktır.
Washington’un bunda üç hedefi var:
1. İran’ın etkin olduğu Körfez’i ve Hürmüz Boğazı’nı belli ölçülerde önemsizleştirmek.
2. Körfez-Çin bağlantısını hedef almak.
3. Rusya’nın Avrupa’ya enerji tedarikini baskılamak.
Doğu Akdeniz Gaz Forumu
Mısır, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İtalya, Ürdün ve Filistin, 16 Ocak 2019’da Kahire’de Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun kurulması için anlaşmıştı.
Türkiye’yi de hedef alan bu anlaşma, geçen günlerde resmiyete kavuştu: Mısır, İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, İtalya ve Ürdün, video konferans yoluyla yapılan bir törenle kuruluş anlaşmasını imzaladı ve Forum’u resmiyete kavuşturdu (22.9.2020).
İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz, Filistin Yönetimi’nin de Forum’un bir parçası olduğunu söyledi.
Forum’un hedefi, Doğu Akdeniz doğalgazını Avrupa’ya transfer etmek. Bu nedenle ABD ve AB, Forum’un arkasındaki esas belirleyici durumunda.
EastMed anlaşması
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Doğu Akdeniz gazını Avrupa’ya taşıması planlanan 1.900 kilometrelik boru hattı için bu yılın başında üçlü bir anlaşmaya varmıştı (2.1.2020).
EastMed, Güney Kıbrıs, Girit-Yunanistan ve İtalya üzerinden gazı Avrupa’ya taşımayı hedefliyor.
Doğu Akdeniz gazını Türkiye’yi dışlayarak Avrupa’ya taşıma hedefli olan bu boru hattı anlaşması, maliyetinin yüksekliği ve düşen enerji fiyatları nedeniyle her ne kadar şu aşamada hayata geçmesi olası görünmese de, Türkiye’yi baskılama aracı olarak kullanılıyor.
Öte yandan bu düşük fiyat koşullarında, botu hattının bu yüksek maliyeti açısından şu anki Doğu Akdeniz rezervlerinin de ekonomik yeterlilikte olmadığı görülüyor.
Peki nasıl ekonomik hale getirilebilir?
Körfez-Doğu Akdeniz bağlantısı
Başta belirttiğimiz Körfez petrol ve gazını Doğu Akdeniz’e taşıma hedefinin nasıl gerçekleşeceğine gelebiliriz artık…
İsrail Enerji Bakanı Yuval Steinitz, BAE Enerji Bakanı Suheyl bin Muhammed el-Mezrui ile “Avrupa’ya gaz nakli konusunda işbirliği imkanları” konulu görüşmesinden sonra yazılı bir açıklama yaptı: “Birleşik Arap Emirlikleri’nin Doğu Akdeniz Gaz Forumu’na katılması için teklif sunduk. Üye ülkeler bunu inceleyeceklerini söylediler” (24.9.2020).
BAE, OPEC ülkeleri içinde üçüncü büyük petrol üreticisi, 8 milyar metreküp civarındaki doğalgaz rezerviyle de dünya altıncısı durumunda.
Böylece BAE, Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın petrol ve doğalgazının İsrail’e akması sağlanarak, Körfez-Doğu Akdeniz bağlantısı kurulmuş olacak.
ABD, İran’la çok büyük doğalgaz “ortak havzasına” sahip Katar’ı da süreç içerisinde bu operasyona dahil etmek istiyor.
Bu operasyonun gerçekleşmesiyle de bölgede İsrail “en önemli enerji terminali” haline getirilmiş olacak.
ABD’nin hedefi Çin ve Rusya
ABD’nin bu operasyonda esas hedefi “küresel rakibi” olan Çin kuşkusuz…
Çin’in İsrail’le yaptığı 2 milyar dolarlık anlaşma doğrultusunda Hayfa Limanı’nı 2021 yılından itibaren 25 yıl süreyle işletilmesini almasına Washington’un sert tepki göstermesi bu nedenleydi.
Anımsayın, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo İsrail’i ziyaret etmiş ve Tel Aviv yönetimine baskı uygulamıştı: “İsrail’in Çin’le işbirliği yapması, Washington’un Tel Aviv’le önemli projelerde çalışmasını tehlikeye atıyor” (14.5.2020).
ABD’nin operasyonu, Avrupa’nın en büyük doğalgaz tedarikçisi Rusya’yı da hedef alıyor elbette.
Bu tablo, Türkiye’ye Çin ve Rusya’yla daha kapsamlı ve geniş çerçevede işbirliği yapması gerektiğini gösteriyor!
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
28 Eylül 2020
Doğu Akdeniz Konferansı-3
Posted by Mehmet Ali Güller in Cumhuriyet Gazetesi, Politika Yazıları on 27/09/2020
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır: 13 Ağustos’ta “Doğu Akdeniz Konferansı-1” ve 7 Eylül’de “Doğu Akdeniz Konferansı-2” başlıklı incelemeleri yayımlamıştık.
Ancak o yazılarda belirttiğimiz şartlar oluşmadan, Erdoğan’ın 22 Eylül’de “Doğu Akdeniz Konferansı” çağrısı yapması ciddi hatadır!
0 müttefikli konferans yanlışı
Önceki “Doğu Akdeniz Konferansı” yazılarımızda şunu söylemiştik: Er geç bir “Doğu Akdeniz Konferansı” yapılacak. Üstelik bu konferans, kaçınılmaz olarak Doğu Akdeniz ülkeleri dışında ABD, Rusya ve AB’nin de masada bir şekilde bulunduğu konferans olacak.
Dolayısıyla önemli olan, o konferansa Türkiye’nin nasıl oturacağıdır. Bugünkü gibi Doğu Akdeniz ülkeleri içinde neredeyse tek bir müttefiki olmayan Ankara’nın katılacağı bir “Doğu Akdeniz Konferansı”ndan, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına yönelik bir karar alabilmek güçtür.
O nedenle Türkiye, er geç yapılacak olan bu konferansa hazırlık olarak, hızla müttefik kazanmaya yönelmelidir.
2 temel hata
Oysa AKP iktidarı bunun tersini yaptı.
1. Er geç yapılacak bir konferansa müttefik bularak hazırlanacağına, hiç müttefiki olmadığı şartlarda kendisi konferans çağrısı yaptı! Erdoğan Doğu Akdeniz Konferansı çağrısını Türkiye’nin avantajlı olduğu şartlarda değil, rakiplerinin avantajlı olduğu şartlarda yaptı.
Açık ki Erdoğan bu hamleye ABD, AB ve NATO üçgeninde zorlandı. AB Konseyi Başkanı Charles Michel’in 4 Eylül tarihli “Doğu Akdeniz’de gerilimi düşürmek için çok taraflı konferans düzenlenmesi” önerisi, bu zorlamanın göstergelerinden biridir.
2. Türkiye, Doğu Akdeniz’i fırsata çevirerek Ege krizinde avantaj sağlamalı demiştik. Tersine, AKP’nin yanlış hamleleri nedeniyle, Yunanistan Ege krizini fırsata çevirerek Doğu Akdeniz’de avantaj sağlıyor maalesef…
Doğu Akdeniz Türk-Yunan konusu değildir
İşte Yunanistan’la “istikşafi görüşmeler” de bu iki temel hatadan kaynaklanan oldukça sorunlu bir girişimdir.
Şöyle ki, elbette Yunanistan’la Ege sorunu nedeniyle “istikşafi görüşmeler” yapılmalıdır.
Fakat AKP’nin yanlış hamleleri neticesinde ortaya çıkan tabloda, Doğu Akdeniz Türkiye ile Yunanistan’ın “istikşafi görüşmelerinin” konusu yapılmıştır maalesef!
Türkiye, ikili olarak Yunanistan’la Doğu Akdeniz’i değil, ancak Ege sorunu konuşabilir, konuşmalıdır!
Türkiye’nin Ege sorunu bağlamında Yunanistan’la bugüne kadar toplam 60 “istikşafi görüşme” yaptıktan sonra, 61. “istikşafi görüşmenin” ajandasına “Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarını” da eklemesi, vahim bir dış politika yanlışıdır!
Ne yapılmalı?
Bu saatten sonra yapılabilecek üç şey kaldı:
1. Türkiye, tıpkı diğer bazı Doğu Akdeniz ülkeleri gibi Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmeli.
2. Türkiye, Doğu Akdeniz Konferansı’nda KKTC’nin de bulunmasını şart koşmalı.
3. Hızla, yarını beklemeden, bugünden, konferansa yalnız katılmamak için müttefik bulma çalışmasına başlamalıdır.
Bölgesel siyasi anahtar Suriye’dir. Ankara, Esad karşıtlığından temelden vazgeçerek Şam’la anlaşmalıdır.
Suriye bölgesel siyasi anahtardır, Suriye’yle anlaşmak Türkiye’nin Mısır ve Lübnan’la anlaşmasını kolaylaştıracaktır çünkü. Türkiye, Doğu Akdeniz’de Suriye’yle “yan sınır” anlaşması yaptıktan sonra, Mısır ve Lübnan’la da “deniz yetki alanı” anlaşması aramalıdır.
Küresel siyasi anahtar Rusya’dır. Enerji-politik mücadele nedeniyle ABD ile Rusya karşı karşıyadır. Doğu Akdeniz’deki enerji-politik güç mücadelesi AB gaz baştedarikçisi konumundaki Rusya’yı yakından ilgilendirmektedir. Ankara, bu nedenle Rusya’yla Suriye’nin dışında Doğu Akdeniz’de de (ve elbette Libya’da da) işbirliği yapmalıdır.
Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
26 Eylül 2020