Archive for category Politika Yazıları

İpotekli dış politika

Dış politikamıza önemli etkileri olabilecek iki yeni gelime var: FinCEN belgeleri ve Erdoğan-Trump görüşme kayıtları.

Kuşkusuz her ikisi de 3 Kasım’da yapılacak ABD başkanlık seçimleriyle ilgili ancak dolaylı olarak Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Haliyle Türk-Amerikan ilişkilerine de bir ölçüde yansıyacak.

FinCEN belgeleri

FinCEN, ABD’nin “Mali Suçlarla Mücadele Ağı”nın İngilizcesinin kısaltması.

2000-2017 yılları arasında bankaların FinCEN’e gönderdiği 2 bin 500’ü aşkın belge sızdırılmış durumda. Finans dosyalarına hâkim gazetecilerin bir süredir üzerinde çalıştığı belirtilen belgeler, haber olmaya başladı.

Bizi ilgilendiren kısmı şu:

FinCEN belgelerine göre Reza Zarraf’ın çantacısı Adem Karahan’ın Türkiye’de siyasetçilere toplam 800 milyon dolardan fazla rüşvet dağıttığı iddia ediliyor!

Öte yandan Cumhuriyet’in dünkü manşetiydi: FinCEN belgelerinde 2013-2014’te “şüpheli para transferi” yaptığı iddia edilen Çalık’ın Aktif Bank’ı da var!

Erdoğan-Trump görüşme kayıtları

ABD Senato Dış İlişkiler Komisyonu’nun Demokrat üyesi Bob Menendez, Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brein’e mektup göndererek, ABD Başkanı Donald Trump ile Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki konuşmaların kayıt ve dökümlerini Kongre’ye göndermesini istedi!

Demokratlar, Trump’ın Erdoğan’la “yakın ilişkisinin” ABD dış politikasında ve ulusal güvenliğinde olumsuz etkiler doğurduğunu iddia ederek, bunu başkanlık seçimi öncesinde gündeme taşımaya çalışıyorlar.

Demokratlar üç konuda Trump’ı suçluyorlar: “1. Erdoğan’ın S-400 satın almasının ardından yaptırım uygulamadı. 2. Ayasofya Müzesi’nin cami yapılmasına karşı çıkan bir açıklama yapmadı. 3. 1915 olaylarının soykırım olarak tanınmasını öngören yasa tasarısını engelledi.”

Bob Menendez, bu üç konuya bakarak şu değerlendirmeyi yapıyor: “Bu örneklerin her birinde Başkan Trump’ın sergilediği duruşta ya da sessiz kalmasında, ABD’nin ulusal güvenlik çıkarlarının teşvik edilmesi yerine, Erdoğan’la ilişkisinin veya başkanın Türkiye’deki şahsi çıkarlarının etkili olduğu görülüyor.”

Yani ABD’li Senatör, Trump’ın bu üç konudaki tavizi, Türkiye’deki şahsi işlerinin karşılığında verdiğini iddia ediyor.

İddialar Bob Menendez’inkilerle sınırlı değil. ABD basınında Halkbank dosyası başta olmak üzere birkaç konuda daha Trump’ın, Erdoğan’a taviz verdiği suçlaması var.

Jeffrey’den PKK’ye ‘operasyon olmayacak’ güvencesi

Ancak ABD basınında tersine, Trump’ın Erdoğan’a tavizlerinin, Ortadoğu’daki çok temel ABD çıkarlarını savunmak adına yapıldığını analiz eden yorumlar da var.

Bu yorumlarda, Trump’ın ABD vatandaşı Rahip Brunson’ı Erdoğan’la anlaşarak kurtarmasından, Erdoğan’la anlaşarak Türkiye’nin PYD’yi egemenlik ilan ettiği bölgeden çıkarma girişimini durdurmasına kadar bir kaç örnek sıralanıyor.

Kuşkusuz bu yorumları doğrulayacak kamuoyu önünde yapılmış kimi açıklamalar da var:

Örneğin Trump’ın “Brunson’un serbest bırakılmasında yardımı için Erdoğan’a teşekkür etmek isterim” (13.10.2018) demesi gibi. Öyle ki bugün Erdoğan’ın en büyük siyasi destekçisi olan Devlet Bahçeli bile o günlerde “Brunson’ın siyasi baskı ve şantajlarla serbest bırakılması düşündürücü” (12.10.2018) demişti. Ve o süreçte bazı bakanlar ABD’nin yaptırım listesinden çıkarılmıştı!

Yine, Türkiye’nin PYD’yi hedef alan askerî harekâtı da, Erdoğan ile ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in 17 Ekim 2019’da vardığı 13 maddelik anlaşmayla durdurulmuştu. Anlaşmanın ilan edilmesiyle de TrumpTeşekkürler Recep Tayyip Erdoğan, milyonlarca hayat kurtarıldı” diyerek mesaj paylaşmıştı.

Bitirirken son bir gelişmeye dikkat çekelim: ABD bir süredir Suriye’nin kuzey doğusunda PKK’nin Suriye kolu ile Barzanicilerin Suriye kolunu kapsamlı bir anlaşma yapmaya zorluyor. Diğer yandan da PKK ile petrol anlaşması yapıyor. ABD’nin Suriye Özel temsilcisi James Jeffrey bu amaçla bölgedeydi ve anlaşmayı ilerletmek için taraflarla görüştü.

Anadolu Ajansı’nın bu konudaki haberi oldukça dikkat çekiciydi: “ABD’li temsilci Jeffrey, YPG/PKK’ya ‘artık operasyon olmayacak’ iddiasıyla güvence verdi” (22.9.2020).

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
24 Eylül 2020

2 Yorum

Doğu Akdeniz için dört adım

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, “Çoğu dış aktör, Libya’da seçtiği tek bir siyasi güçle işbirliği yapmaya çalıştı” diyor ve kendi pozisyonlarını şöyle tarif ediyor: “Trablus olsun, Tobruk olsun, Libya’da istisnasız tüm siyasi güçlerle çalıştık. Çeşitli grupların tüm liderleri defalarca Rusya’ya geldi” (18.9.2020).

Lavrov’un işaret ettiği bu yanlış için Türkçede güzel bir söz var: “Bütün yumurtaları aynı sepete koymamak.”

Türkiye’ye komşu kıyı Tobruk’ta

Türkiye’nin Libya’da “bütün yumurtaları aynı sepete koymasının”, yani Tobruk’a karşı Trablus’u destekleme çizgisinin iki temel sorunu yazdık:

1. Mücadeleyi Trablus’un kazanacağının garantisi yoktu, Tobruk’un kazanması durumunda Türkiye’nin Libya kazanımı sıfırlanmış olacaktı.

2. İhtimal ki Tobruk da kazanamadı ve Libya Trablus ve Tobruk merkezli ikiye bölündü. Bunun da Türkiye’ye “Libya’yla deniz yetki alanı anlaşması” bağlamında bir yararı olmayacaktı. Çünkü Türkiye’nin denizden komşusu olan kıyı Trablus’ta değil, Tobruk’taydı!

Trablus’la yapılan deniz yetki alanı anlaşmasının, ancak Doğu Akdeniz’de birkaç ülkeyle daha anlaşma yapılarak acak “tam başarıya” ulaşabileceği de bir diğer gerçekti.

AKP’nin memnun kalmadığı ateşkes

Libya’da salt Trablus’a, üstelik Tobruk’u hedef alarak Trablus’a siyasi yatırım yapmanın sıkıntıları ortaya çıkmaya başladı maalesef…

Petrol akışını önceleyen küresel ihtiyaçlar doğrultusunda, Tobruk ve Trablus bir anlaşmaya zorlanıyor ve ilerlemeler de sağlandı.

Kuşkusuz, Libya’da hâlâ her ateşkes “kırılgan”, her anlaşma “suya yazılmış” durumdadır. Ancak mevcut tablo da şudur artık:

1. Türkiye’nin desteklediği Trablus merkezli Ulusal Mutabakat Hükümeti Başbakanı Fayez el Sarrac, 21 Ağustos’ta askeri güçlere ateşkes talimatı verdi. Eşzamanlı olarak General Halife Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu’nu destekleyen Tobruk Merkezli Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih de ateşkes çağrısı yaptı.

2. Mısır başta pek çok ülke ateşkesi destekledi. Ancak Serrac’ı destekleyen AKP hükümeti sessiz kaldı.

3. Ulusal Mutabakat Hükümeti İçişleri Bakanı Fethi Başağa Türkiye’ye çağrıldı. Başağa, Hulusi Akar’la temaslarını sürdürürken, Serrac tarafındangörevden alındı.

Serrac istifa ediyor

4. Fransa Dışişleri Bakanı Le Drian, Serrac ile telefonda görüştü. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Serrac‘ı Paris’e davet etti (30.8.2020).

5. Başbakan Serrac ve konsey üyelerin huzurunda, Trablus’taki konsey karargâhında beş saat sorgulanan Başağa, bir hafta sonra göreve iade edildi (3.9.2020).

6. Ulusal Mutabakat Hükümeti Devlet Yüksek Konseyi ve Tobruk Temsilciler Meclisi heyetleri, Fas’ın Buznika kentinde 6-10 Eylül tarihleri arasında bir araya geldiler ve anlaşmaya vardılar.

7. Tobruk merkezli hükümet, Tobruk’taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih‘e istifasını sundu (14.9.2020).

8. Trablus’taki hükümetin AKP destekli başbakanı Serrac, ekim ayının sonunda istifa edeceğini ilan etti (17.9.2020).

9. Erdoğan, “Serrac’ın istifası bizler için üzüntü verici” dedi (18.9.2020).

İhvancılığın iflası

Bütün yumurtaları aynı sepete doldurmanın sonucu oluşan tablo bu…

Türkiye’nin bütünlüklü bir Doğu Akdeniz stratejisine ihtiyacı olduğu bir kez daha görülmüş oldu.

İhvancılık nedeniyle Libya’da Serrac hükümetini desteklemek, İhvancılık nedeniyle Mısır’la ilişkileri kesmek, İhvancılık ve fetihçilik nedeniyle Suriye’de Esad’a düşman olmak ve İhvancılık nedeniyle içeride “Lozan’ı hezimet gören” bir siyasi pozisyonu sürdürmek, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye kazandırmaz.

MEB ilanı, Rusya’yla (Suriye’den Libya’ya, Karadeniz’den Akdeniz’e) kapsamlı işbirliği, Suriye’yle siyasi anlaşma, Mısır’la MEB anlaşması çabası gibi dört temel adım, Doğu Akdeniz’de başarının köşe taşlarıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
21 Eylül 2020

5 Yorum

Yunanistan’ın kozu: AKP’nin Lozan karşıtlığı

Ege krizinde Yunanistan’ın en önemli kozu AKP iktidarının “Lozan Anlaşması’nı hezimet gören” pozisyonudur!

Son olarak Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, “Yanı başımızdaki adaları vermişiz, başarı diye anlatılan anlaşma başarı değildir” diyerek, Lozan karşıtlığına bir tuğla daha ekledi.

Yine kısa bir süre önce de Erdoğan şöyle demişti: “Misakımilli sınırlarımıza sahip çıkılmamasıyla Adalar meselesinde ürkek davranılmasının ülkemize çok büyük maliyeti olmuştur” (20.8.2020).

Lozan Antlaşması’nı doğru okumak

Birkaç yazdık, yineleyelim: On İki Ada 1923’te, Lozan’da verilmiş değil. Lozan’ın 15 ve 16. maddesini gösterenler, maddeyi çarpıtarak yorumluyor. O maddelerde, zaten işgal altında ve başkasının egemenliğinde olan adaların durumu teyit ediliyor. Tıpkı Kıbrıs gibi…

Lozan’ın 20. maddesinde de Kıbrıs’ın 1914’te İngiltere tarafından ilhak edildiği teyit edilmiştir. Çünkü Kıbrıs 1878’de Abdülhamit tarafından İngilizlere kiralanmıştı/verilmişti. İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da 1914’te burayı ilhak etmişti.

Peki 15. ve 16. maddelere bakarak, “İnönü adaları Lozan’da verdi” diyenler, neden 20. maddeye bakarak “İnönü Kıbrıs’ı Lozan’da İngiltere’ye verdi” diyemiyor? Çünkü tek bir ada olan Kıbrıs’ın Abdülhamit tarafından İngilizlere verildiği gerçeği sulandırılamıyor. Ama 4 bin adanın bulunduğu, On İki Ada’nın aslında 250 civarında ada olduğu, adaların grup isimlerinin bulunduğu şartlarda, hangi adanın hangi anlaşmayla ya da hangi savaşla elden çıktığı gibi konular karışık olduğu için, sulandırılabiliyor.

On İki Ada gerçeği

On İki Ada ile ilgili gerçek şudur: İtalya 1911’de Osmanlı toprağı Trablusgarp’ı işgal etti. Ardından da On İki Ada’yı işgal ederek yeni bir cephe açtı. Osmanlı, Abdülhamit’in Haliç’te çürüttüğü donanma nedeniyle, işgali önleyemedi, yeniden ele geçiremedi; 1912’de İtalya ile Uşi Antlaşması imzaladı. (Lozan’ın bir semti olduğu için bu anlaşma tarihe Uşi Antlaşması olarak geçtiği gibi, Birinci Lozan Antlaşması diye de bilinir. AKP de bunu kullanır ve Lozan’ları propagandasında bilerek karıştırır!)

Uşi Antlaşması’na göre Osmanlı Libya’daki askerlerini geri çekecek, İtalya da karşılığında On İki Ada’yı verecekti. Donanması olmayan Osmanlı yönetimi, İtalya çekildiği taktirde Yunanistan’ın bu adaları işgal edeceğini görerek, Libya’daki subaylarının bir kısmını tuttu. Böylece On İki Ada İtalya’da kaldı. Ardından Birinci Dünya Savaşı boyunca da On İki Ada İtalya’nın olmaya devam etti.

Yani Türkiye Cumhuriyeti kurulurken On İki Ada zaten İtalya’nın egemenliğindeydi.

Tarihi çarpıtmanın üç nedeni

Peki buna rağmen Türkiye’yi yönetenler neden adaların İnönü tarafından Lozan’da verildiğini söylüyor sürekli?

Erdoğan ya da Çavuşoğlu tarih bilmiyor olabilir mi? Sanmıyorum. En azından saraydaki “Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu”ndaki kimi isimlerin bu gerçekleri bildiğini biliyorum.

O zaman tarihi gerçekler neden Yunanistan’a koz verircesine çarpıtılıyor?

Üç nedeni var:

1. “Muhafazakâr kurnazlık” nedeniyle: Son 10 yılda Yunanistan’ın Lozan’a aykırı olarak 18 adayı işgal etmesine, asker çıkarmasına, silahlandırmasına sessiz kalan AKP iktidarı, kendi hatasını “adalar Lozan’da verildi” yalanıyla örtmeye çalışıyor!

2. Muhafazakâr tabandaki “fetih” algısını yönetmek amacıyla: “Adaları CHP verdi, AKP alacak”, “Atatürk ve İnönü korkak davranıp alamadı ama cesur Erdoğan alacak” duygusu oluşturmaya çalışıyorlar.

Bunu Irak ve Suriye politikalarında da gördük: Kerkük ve Halep’e yeni plaka numarası takan manşetleri anımsayınız.

Dikkat ederseniz orada da Misakımillî’nin gereğinin yapılamadığını propaganda ediyorlardı. “Lozan hezimettir” demeleri bundandı. Yani Atatürk ve İnönü Misakımilli içinde yer alan Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki toprakları alamamıştı ama Erdoğan alacaktı; Kerkük 82, Halep 83 olacaktı!

3. Tarihi bilmediklerinden değil, işlerine gelmediğinden çarpıtıyorlar. Kendi tarihlerini yazabilmek için o tarihi kötülüyorlar.

Ancak zararı Türkiye’ye oluyor!

Bitirirken belirtelim: Lozan’a yaslanmayan hatta Lozan’ı hezimet gören bir dış politika, Yunanistan’a Ege’de avantaj doğurur!

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
19 Eylül 2020

8 Yorum

FETÖ’nün ‘Solcuları’

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ekranlarda yapılan tartışmalarda, yorumcular hep şunu sordu: “Koca koca generaller, bir ilkokul mezununun arkasından nasıl gider?”

Doğru ama eksik, hatta esası örten bir soruydu. Zira asıl soru şu olmalıydı: Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar, ülkeyi yöneten bir hükümet, bürokrasi, yargı, kısacası devlet bir tarikat liderinin arkasından nasıl gider peki?

Bu soru, ısrarlı sorulmadı, ana muhalefetin esas mücadele konusu olmadı ve Erdoğan “kandırıldık” diyerek sorunun yanıtını vermeyip, geçiştirmiş oldu. Oysa, iktidarın bir “tarikatlar koalisyonu” olduğu gerçeği sorunlarımız listesinin hâlâ en üstlerinde. “Kandıran” tarikatın boşluğu diğer “kandıracak” tarikatlarla dolduruluyor!

Kandırıla kandırıla, hepimizi kandırmış oluyorlar yani…

Nasıl Gülen’in hizmetine girebildiler?

Bir soru daha var sormamız ve üzerinde düşünmemiz gereken: Peki, iyi üniversitelerden mezun olmuş, bolca kitap okumuş, geçmişinde sol örgütlerde yöneticilik yapmış, iyi birikimli “solcular” neden FETÖ’nün peşinden koştular?

Örneğin “Atatürkçü” Toktamış Ateş nasıl “Hocaefendisinin” peşine takılabildi? Örneğin Filistin’de gerillacılık eğitimi alan ve solun teorisyenlerinden olan Şahin Alpay, nasıl Fethullah Gülen’in en önemli destekçisi olabildi? Kendisini “iki kere Evetçi” ilan eden Ufak Uras, nasıl Fethullahçıların en önemli maşasına dönüşebildi? Çetin Altan’ın oğlu, romancı Ahmet Altan, bir gazeteyi nasıl FETÖ’nün tetiği haline getirebildi?

Cengiz Çandar ve Oral Çalışlar gibi eski kuşaklardan Melih Altınok ve Ceren Kenar gibi yeni kuşaklara kadar pek çok isim, nasıl FETÖ’nün kullandığı kalemler haline gelebildiler?

İşte bu sorunun yanıtı artık kitaplaştı.

Dönek-FETÖ bağı: Emperyalizm

Kıdemli gazeteci Hikmet Çiçek, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlanan FETÖ’nün “Solcuları” isimli son kitabında, bu isimlerin hangi araçlarla, hangi yöntemlerle, hangi siyasal bağlantılarla Fethullah Gülen’in çıkarlarını savunan kalemlere dönüştüğünü inceliyor ve belgeliyor.

İçi dolar dolu zarflar, hediyeler, saatler, gömlekler, bol sıfırlı maaş karşılığı gazete köşeleri, TV programları…

Sadece bunlar değil elbette. Hatta esasın yanında bunlar tali kalıyor.

Emperyalizm, ABD ve AB’cilik gibi “ortak paydaları” görmeden, bu “solcuların” nasıl FETÖ’nün “solcuları” haline geldiğini anlamak mümkün değil elbette. Dönek solcularla bir tarikatı buluşturan, kuşkusuz emperyalizmle ilişkileridir!

Çürüyen sistemin ideolojik gladyatörleri

Ömrünün 22 yılını hapislerde geçirmiş 51 yıllık solcu, devrimci Hikmet Çiçek, çok haklı olarak FETÖ’nün “solcuları”nı tırnak içine almış.

Çünkü FETÖ’nün “solcuları”, eski solcuydu. Davadan dönmüş, başkalarının davalarına hizmet etmekteydiler. Eski solculuk günleri nedeniyle birikimliydiler. Bu nedenle Turgut Özal’a da, Tansu Çiller’e de, Tayyip Erdoğan’a da, Fethullah Gülen’e de “ideolojik gladyatörlük” yaptılar.

Neden? Çünkü FETÖ, çürüyen bir sistemin, kapitalizmin ürünüydü ve kökleri ortaçağdaydı. Çürüyen sistemler, kendi aydınını üretemez. Bu nedenle FETÖ “sosyalist aydın” döküntülerini kırpıp kırpıp, yıldız yaptı!

FETÖ’ye çeşit çeşit hizmet

Hikmet Çiçek, kitabında önemle belirtmiş: Kitapta adı geçenler solcu değil, eski solcuydu, soldan dönenlerdi. Öte yandan kitapta her adı geçen de FETÖ’cü değildi; bir dönem boyunca şu ya da bu nedenle Gülen’in cemaatine yakın durmayı tercih etmiş kişilerdi.

Kuşkusuz içlerinde AKP-FETÖ ortak yapımı listelerde; örneğin 300 aydının imzalayarak “Ergenekon kumpasına” destek olduğu 2008’deki listede ya da FETÖ’nün yargıda “tam iktidar” olmasını sağlayan 12 Eylül 2010 referandumuna destek için imzalanan “yetmez ama evet” listesinde adları olanlar var. Ama bunların tümünü FETÖ’cü ilan edebilmek elbette mümkün değil. Zira oralarda imzası olduğu için yanlış yaptığını kabul eden ve özeleştiri veren isimler de var.

Ancak çoğu bilerek, isteyerek FETÖ’ye “hizmet” ettiler; öyle ki hizmetleri, cemaatin müritlerinin hizmetlerinden bile daha değerliydi Fethullah Gülen için…

Bitirirken belirtelim: Hikmet Çiçek, FETÖ’nün “Solcuları” kitabını, FETÖ’nün “Sağcıları” kitabının izleyeceğini belirtiyor; Nazlı Ilıcaklar, Mümtazer Türköneler vb.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
17 Eylül 2020

4 Yorum

ÇİN’İN ASKERİ GÜCÜ, 2049’DA ABD’Yİ GEÇECEK

PENTAGON’UN KONGRE’YE SUNDUĞU YILLIK ÇİN RAPORU

Çin Savunma Bakanlığı Sözcüsü Wu Qian, ABD Savunma Bakanlığı Pentagon’un, ABD Kongresi için hazırladığı, Çin’in askeri çalışmalarıyla ilgili raporu değerlendirdi ve şu gerçeği açıkladı: “Yılların tecrübesi gösteriyor ki, bölgesel huzursuzlukları kışkırtan, uluslararası düzeni ihlal eden ve dünya genelindeki barışı yıkan taraf ABD’dir.

Evet, bu gerçeği dünya İkinci Dünya Savaşı sonrasından beri yaşıyor. Bölgemiz de son 30 yıldır bu gerçeği, hem de milyonlarca insanın kanıyla yaşadık, yaşıyoruz…

ABD’nin 1990 ve 2003 Irak işgalleri, 2011 Libya ve Suriye saldırıları, İran’a karşı suikastlar, operasyonlar, İsrail’i silahlandırması ve Filistin’i işgali genişletmesini teşvik etmesi, Körfez ülkelerini silah deposuna dönüştürmesi, darbeler, hükümet operasyonları, komplolar, Doğu Akdeniz’den Arap/Fars körfezine kadar bölge denizlerinde askeri gemi yüzdürmesi…

ÇİN’İN ASKERİ STRATEJİSİ: AKTİF SAVUNMA

ABD Savuma Bakanlığı Pentagon’un ABD Kongresi için hazırladığı ve 1 Eylül’de yayımladığı yıllık rapor, Çin Halk Cumhuriyeti’nin askeri ve güvenlik gelişimini inceliyor.

200 sayfalık rapor, Çin’in geriye dönük 20 yıllık stratejisi ve silahlı kuvvetlerinin incelenmesiyle başlıyor.

Rapor, Çin’in askeri stratejisinin “aktif savunma” konseptini temel aldığını belirliyor. Pentagon raporuna göre Çin’in 2035 hedefi, askeri modernizasyonu temelli sağlamak ve 2049’da da “birinci sınıf” bir askeri güç olmak.

Pentagon, “Çin’in hedefi, yüzyılın ortasında Çin ordusunun ABD ordusuna eşit olması, hatta bazı alanlarda daha da güçlü olmasını sağlamak” diye tarif ediyor.

ÇİN DONANMASI, ABD’DEN DAHA GÜÇLÜ

Pentagon, ABD ile Çin’in mevcut askeri kapasitelerini de kıyaslıyor.

Örneğin Çin donanma gücünde ABD’yi geçmiş durumda. ABD’nin 293 parça savaş gemisine karşı, Çin’in 350 savaş gemisi bulunuyor.

Pentagon, Çin’in sayısı 1250’yi bulan balistik ve seyir füzesine ve bu alandaki atılımına da dikkat çekiyor. Yine Pentagon’un önemsediği konuların başında, Çin’in Rus savunma sisteminin de kullanıldığı entegre hava savunma sistemi…

Tek tek kuvvetleri inceleyen Pentagon’a göre Çin’in kara ordusu dünyanın en geniş ordusu; Çin donanması dünyanın en geniş donanması; Çin hava kuvvetleri, dünyanın üçüncü büyük kuvveti…

ASKERİ MAKAS HIZLA KAPANIYOR

Özetle ABD Savunma Bakanlığı, 200 sayfalık incelemesiyle Çin ordusunun hızla ABD ordusuyla makası kapattığına işaret ediyor ve ABD Kongresi’ni bu konuda bilgilendiriyor.

Aslında 20 yıldır yayımlanan bu yıllık raporlar topluca incelendiğinde, o makasın ne denli hızlı kapandığı da görülüyor.

Kuşkusuz ABD bu raporları, küresel liderliğinin önünde engel gördüğü Çin’i hedef almak ve durdurabilmek için hazırlıyor. Ancak görünen o ki, tıpkı ekonomik makasın kapanma hızının 90’larda öngörülen kapanma hızından çok fazla olması gibi, askeri kapasiteler arasındaki makasın kapanma hızı da öngörülenden fazla olacak…

Bu da ABD’yi endişelendiriyor ve daha da saldırganlaştırıyor.

SALDIRGAN VE BARIŞI HEDEF ALAN ABD

Pentagon bu nedenle yıllık Çin raporlarını, ABD’nin Çin’i karalamasının bir aracı olarak kullanıyor. Çin’in ulusal savunmasını gerçekte tarafsızca ortaya koymuyor, verileri Çin’in “saldırganlığına” işaret olarak propaganda ediyor.

İşte Çin Savunma Bakanı Wu Qian’ın başta belirttiğimiz tepkisi de buna…

Çünkü gerçekte saldırgan olan ABD ordusu, Çin ordusu ise ABD ordusunun kendi bölgesindeki saldırganlığına karşı savunma geliştiriyor.

ABD’nin Hint-Asya stratejisi ortada, ABD’nin Güney Çin Denizi’nde askeri güç bulundurduğu gerçeği ortada, ABD’nin Japonya ve Güney Kore’de askeri güç bulundurarak Çin’i hedef aldığı ortada, ABD’nin Pasifikteki ülkeleri Çin’e karşı bir araya getirmeye ve onlara askeri liderlik yapmaya çalıştığı ortada…

Dolayısıyla ABD, her yerde, Pasifik’te de, Ortadoğu’da da, Afrika’da da, Güney Amerika’da da “barışı hedef alan” taraf durumunda…

Neyse ki ABD hegemonyası inişte ve ABD bu saldırganlığını gün geçtikçe sürdüremez duruma geriliyor…

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
15 Eylül 2020

4 Yorum

12 Eylül: AKP’nin ideolojik doğum günü

12 Eylül’ü Kenan Evren’den ve onun askeri yönetiminden ibaret saymak büyük yanlıştır. 12 Eylül, Nisan 1979’da başladı ve hâlâ sürmektedir. Bu çerçeve içinde, 12 Eylül bir milat olarak AKP’nin de ideolojik doğum günüdür.

Bir kere 12 Eylül askerden ibaret bir rejim değildir; iktisadi ve siyasi boyutu da vardır. 12 Eylül rejiminin askeri temsilcisi Kenan Evren, siyasi temsilcisi Turgut Özal ve iktisadi temsilcisi Feyyaz Berker’in şahsında TÜSİAD’dır.

Ve 12 Eylül’ün düğmesine Nisan 1979’da TÜSİAD basmıştır. TÜSİAD’ın Ecevit hükümetini hedef alan dört ilanı, bu hükümetin devrilmesine ve 12 Kasım 1979’da Süleyman Demirel hükümetinin kurulmasına yol açmıştır. Ve Süleyman Demirel’e de iki ay sonra 24 Ocak 1980 kararları aldırılmıştır.

12 Eylül, 24 Ocak’ın sopasıdır

Nedir 24 Ocak kararları? “Dünya ekonomisiyle bütünleşme” adı altında Türkiye’yi “serbest piyasa ekonomisi”ne geçirmek, ABD emperyalizminin müdahalesine açmak ve Cumhuriyet ekonomisini yağmalamaktır. Kararların mimarı da Turgut Özal ve ekibidir.

İşte 12 Eylül askeri darbesi, 24 Ocak kararlarının uygulanabilmesinin sopasıdır!

Yani 12 Eylül Türkiye’nin ekonomi-politik yapısının “zor kullanarak” değiştirilmesidir. Bu büyük değişim Özal’la başlamış, “son sosyalist devleti yıktık” diyerek kadeh kaldıran Çiller’le geliştirilmiş ve Erdoğan’la da taçlanmış, zirvesine ulaşmıştır.

Yani Erdoğan’ın 1998’de Kenan Evren’e “sizin zamanınızda belediye başkanı olsaydım İstanbul’u uçururdum” demesi sıradan bir iltifat değil, bir sisteme övgü ve bağlılıktır.

Erdoğan, 12 Eylül’ün hedeflerini gerçekleştirdi

Gerçi Erdoğan sık sık Özal’a gönderme yapmış ve Menderes’le başlayan siyasal zincire, kendisinin son halkası olduğunu belirterek işaret etmiştir ama biz somutlayalım:

1- 12 Eylül, Cumhuriyet’in birikimlerini, Kamu İktisadi Teşekküllerini özeleştirme rejimidir. Özal başlatmış, Çiller geliştirmiş ama çoğunu Erdoğan özelleştirerek ve yabancılaştırarak tamamlamıştır.

2- 12 Eylül, laikliğin tırpanlanması ve devletin İslamileşmesidir. Özal tarikat üyelerini devlet kurumlarına aldı, Çiller siyasal İslamcılığı iktidarına ortak yaptı, Erdoğan “tarikatlar koalisyonu” kurarak “tam iktidar” oldu.

12 Eylül’ün ideolojisi Türk-İslam sentezidir; bugün AKP-MHP koalisyonu Türkiye’yi yönetmektedir!

3- 12 Eylül sendikaları bitirme rejimidir. 1980 yılında 2,2 milyon işçinin 2 milyonu sendikalıydı. Bugün işçi sayısı 13,8 milyondur ama sendikalı işçi sayısı sadece 1,9 milyondur!

4- 12 Eylül, Kemalizm’e ve TSK içindeki solculara ve Kemalistlere de darbe demektir. 12 Eylül’de solcu ve Kemalist subayların bir bölümü tasfiye edilmiştir. Kalanları ve TSK’ye sonradan katılanları da Ergenekon-Balyoz kumpasları ile tasfiye edilmiştir.

TÜSİAD ilanlarını hazırlayanlar

12 Eylül’ün sadece bir askeri darbe ve askeri yönetimin 9 yıllık varlığı olmadığının göstergelerinin başında, kimi isimlerin “ortak kesen” özelliği gelmektedir:

Ecevit hükümetini yıkarak 12 Eylül’ün birincisi aşamasını başlatan TÜSİAD’ın o dört ilanını kimler hazırladı?

İlanların mimarı Turgut Özal’dı. 12 Eylül öncesinin DPT Müsteşarı Bilsay Kuruç, bu gerçeği TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na çağrıldığında açıklamıştı.

O ilanları doğrudan kaleme alan ekipte ise Prof. Emre Gönensay, Prof. Memduh Yaşa ve Prof. Nevzat Yalçıntaş gibi isimler vardı. Prof. Gönensay 12 Eylül’den sonra önce Cumhurbaşkanlığı Müşavirliği, ardından da ANAP-DYP hükümetinde dışişleri bakanlığı yaptı. Prof. Yaşa, Başbakan Menderes’in mali danışmanıydı, 12 Eylül’den sonra da milletvekili oldu. Prof. Yalçıntaş ise Erdoğan-Gül ikilisinin akıl hocalarının başında gelen isimdi.

Yani Erdoğan’ın Evren’e iltifatı da, Gül’ün cumhurbaşkanı olunca Evren’i Çankaya’da ağırlaması da, Arınç’ın Evren’le birlikte açılış yapması da bir bütünün içindedir.

IMF-TÜSİAD-12 Eylül

12 Eylül’ün 40 yıllık bir rejim olduğunu değil bir gün yazarak, bir hafta yazsak bile anlatamayız. O nedenle şu son notumuzla bitirelim:

TÜSİAD’ın kurucu başkanı Feyyaz Berker anlatıyor: “1969 yılında, sonradan IMF’nin başına gelen Anne Krueger de vardı. Sabaha kadar Turgut Bey ile konuştuk ve serbest piyasa mekanizmasına ikna ettik. Sonra Dünya Bankası’na gitti ve o fikirleri büsbütün perçinlendi, başka bir Turgut Özal olarak geldi ve 24 Ocak kararlarına imzasını attı.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
14 Eylül 2020

4 Yorum

Deniz Gücü

Üç tarafımız denizlerle çevrili bir yarımadayız. Üstelik bir de Marmara gibi iç denizimiz var. Dahası, en büyük kentimiz İstanbul’un altı tarafı denizlerle çevrilidir; Anadolu ve Avrupa yakalarının ayrı ayrı üç kısmı…

Kısacası ülkemizin bölgesinde çok önemli bir deniz gücü olmasının coğrafi şartları mevcuttur. Ancak buna rağmen Türkiye, henüz bir “deniz gücü” durumunda değildir.

Ancak olmalıdır, zira 21. yüzyıl, bir yönüyle deniz yüzyılıdır.

Stratejik üçgen ve dörtgen

2015 tarihli Amerikan Koridoru adlı kitabımda, “Doğu Akdeniz Gazı Batı’ya Nasıl Ulaşacak” başlığı altında Doğu Akdeniz’de şekillenen büyük güç mücadelesine dikkat çekmiştim. İsrail, Mısır, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın Türkiye’yi hedef alan bir dörtlü ortaklık inşa ettiklerini belirtmiştim. ABD ve AB’nin Doğu Akdeniz’de “enerji-politik” savaşa hazırlandığına dikkat çekmiştim.

2019 tarihli Amerikan Hegemonyasının Sonu adlı kitabımda, bu kez konuyu “Doğu Akdeniz Gaz Savaşları” başlığı altında daha da derinleştirmiştim.

Daha da ötesinde, Doğu Akdeniz’de, Karadeniz’de, Ortadoğu’da, Afrika’nın kuzeyi ve doğusunda, Kafkaslarda, Basra Körfezi’nde, kısacası Batı Asya’da “yüzyıllık çarpışmanın” yaşandığını belirterek, denizlerden oluşan stratejik üçgen ve dörtgene dikkat çekmiştim. Özetleyeyim:

Batı Asya’daki bu büyük çarpışma, daha dar bir alanda, İskenderun Körfezi, Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazı üçgeninde; daha geniş bir alanda ise, Karadeniz, Hazar Denizi, Aden Körfezi ve Umman Denizi dörtgeninde şekillenmektedir.

İşte Doğu Akdeniz’deki bu büyük mücadele de, daha geniş olarak stratejik dörtgenin içinde, daha dar olarak da stratejik üçgenin içinde anlam kazanmaktadır.

Güçlü filo, eğitimli denizci

Bu denizler, körfezler, boğazlar, kanallar arasındaki alanlarda süren büyük mücadele, Türkiye’nin “deniz gücü” olmasını gerektirir.

Önümüzdeki uzun yıllara yayılacak bu büyük güç mücadelesine Türkiye’yi bir “deniz gücü” olarak hazırlamamak, ciddi olumsuz sonuçlar doğuracaktır.

Peki nedir deniz gücü ve nasıl olunur?

Deniz gücü; ekonomik, politik, askeri ve kültürel olarak denizlerde güçlü olmayı sağlayacak araçların toplamından oluşur.

Yani güçlü bir donanma başta olmak üzere, güçlü bir deniz ticareti filosuna, yetkin bir gemi inşa sanayisine, kıyılara uygun yayılmış tersaneler ağına ve elbette tüm bunlar için iyi eğitilmiş denizci askerlere, gemi mühendislerine, gemi adamlarına, tersane çalışanlarına ihtiyaç var…

Yetmez. Deniz gücü olmak için bunlara ek olarak gelişmiş bir balıkçılık sektörümüzün olmasına, yani balıkçılık teknelerine, balıkçılık ticaretine, balık pazarlarına, balık yemek kültürüne sahip olmamız gerekir.

Yetmez. Deniz gücü olmak için deniz turizmini geliştirmeye, deniz sporlarını ilkokullardan başlayarak eğitimin her aşamasında yaygınlaştırmaya, bir denizcilik kültürü inşa etmeye ihtiyacımız var.

Yetmez. Deniz gücü olmak için bu kadar uzun kıyıya sahip bir ülkede deniz taşımacılığını ve deniz ulaşımını mutlaka artırmak gerekir. Altı tarafı denizlerle çevrili İstanbul’da, ulaşımın payını yüzde 3’lerdeki seviyesinin çok üstüne çıkarmak gerekir. (Değerli meslektaşım, Gemi İnşaatı ve Gemi Makineleri Mühendisi Sinem Dedetaş’ın Şehir Hatları Genel Müdürü olarak önüne en önemli hedef olarak bunu koyması çok önemlidir.)

Kısacası deniz gücü olmak için, denizci bir millet olmaya çalışmalıyız.

Denizcilik Bakanlığı

Denizci bir millet olmaya giden yolda ise en önemli ihtiyaç, “Denizcilik Bakanlığı” kurulmasıdır.

Geçmişte bu iktidarın denediği “Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı” şeklinde değil elbette…

Türkiye, denizcilik anlayışını “gemicik” filoları kurma, Barzani’nin petrolünü İsrail’e transfer etme gibi işlerin ötesine taşıyan bir anlayışa ihtiyaç duymaktadır.

İskenderun Körfezi’nde, Adana-Mersin hattında ihtiyaç olan tersanelerin planlanmasından, Çin’in Deniz İpek Yolu projesinden daha çok yararlanmak için başta liman olmak üzere neler yapılabileceğine kadar pek çok hedef kararlaştırabilen bir kurum olarak Denizcilik Bakanlığı kurulmalıdır.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
12 Eylül 2020

3 Yorum

Normalleşme değil, İran karşıtı cephe inşası

ABD ve İsrail’in “normalleşme” dediği, bölge ülkelerinin kendi aralarındaki ilişkilerde normalleşmesi değildir; birincisi Filistin’i “yutma”, ikincisi Arapları bölme ve üçüncüsü de İran’a karşı Arap-İsrail ittifakı kurma operasyonudur.

Trump’ın başkanlığında ABD’nin en önem verdiği işlerin başında, bu geliyordu. O nedenle adına “Yüzyılın Anlaşması” dedikleri bir projeyi adım adım 4 yılda hayata geçirmeye çalıştılar.

Trump’ın 5 hamlesi

Yüzyılın Anlaşması’nın resmi adı “Ortadoğu Barış Planı”ydı. “Barış”ın yolu ise İsrail’in genişletilmesinden ve bunun Araplarca kabul edilmesinden geçiyordu. Karşılığında ise Filistin’e “küçültülmüş” bir devlet ve mali destek sözü vardı.

Planın gereği olarak şu adımlar atıldı:

1. Trump, “Kudüs‘ü İsrail’in başkenti” olarak tanıdı (6.12.2017).

2. Trump “ABD için İsrail’in Golan Tepeleri üzerindeki egemenliğini tanımanın zamanı geldi” dedi (21.03.2019).

3. ABD Dışişleri Balanı Mike Pompeo, “Trump yönetiminin Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini artık uluslararası hukuka aykırı olarak görmediğini” duyurdu (19.11.2019).

4. ABD yönetimi, Netanyahu yönetimini “Batı Şeria’nın ilhakı” konusunda serbest bıraktı (22.4.2020).

5. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ABD’nin koordinatörlüğünde İsrail’le anlaştı. (Anlaşma 15 Eylül’de Beyaz Saray’da törenle imzalanacak). ABD yönetimi BAE’yi başka Arap ülkelerinin de izleyeceğini, bu yönde olumlu görüşmeler yaptıklarını duyurdu.

İsrail’i büyütme, komşuları küçültme 

Görüldüğü gibi ortada bir normalleşme yok aslında; normalleşme ve barış adı altında İsrail’i genişletme ve güvenliğini garantiye alma işi var.

Öyle ki, planda, İsrail’in uluslararası hukuka aykırı olarak işgal ettiği yerlerde kalmasının “normalleşen” Arap devletlerince kabul edilmesi, hatta Batı Şeria’nın ilhakını da “adım adım” onaylamak zorunda kalmaları durumu var.

Ancak Batı Şeria’nın ilhakını kabul etmenin Arap dünyasında ortaya çıkaracağı fırtına nedeniyle, İsrail “şimdilik” bu adımı ertelemiş durumda. Hatta İsrail-BAE “normalleşme” anlaşmasının, “ilhak planının askıya alınması karşılığında” yapıldığı bile propaganda edildi.

Fakat şu nokta önemlidir: ABD ve İsrail, “küçültülen” Filistin yararına Mısır ve Ürdün’den de bir miktar toprak istemektedir! Buna İsrail’in “el koyduğu” Suriye’nin Golan Tepeleri’ni de eklerseniz, ortada gerçek anlamda bir barış olmadığı görülecektir. Tersine, İsrail’i büyütmek adına Suriye, Mısır ve Ürdün’ü bile küçültme vardır!

Arap dünyasının bölünmesi

Bu “Amerikan normalleşmesi”nin ikinci hedefi ise Arapları bölmektir.

Mısır ve Ürdün’ün ardından adım adım Körfez ülkelerinin de İsrail’le “normalleşmesi”, Arap dünyasında İsrail lehine bir bölünme oluşturacaktır.

Geriye Irak, Suriye ve Lübnan kalmıştır; onlar da uzun süredir zaten ABD’nin açık saldırısı altındadır ve İsrail-Filistin meselesinde Filistincilik yapabilmekten uzaktırlar Washington-Tel Aviv hattına göre…

İran’a karşı Arap-İsrail cephesi

ABD’nin “normalleşme” ile üçüncü hedefi ise İran’a karşı bir siyasi cephe kurmaktır.

Nitekim ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brien bunu açık açık dile getirdi: “BAE ve İsrail, ABD ile birlikte İran’a karşı birleşik bir cephe kuracak” (31.8.2020).

ABD Dışişleri Bakanı Pompeo da bu hedefe işaret etti: “BAE ve İsrail, İran’ı büyük bir tehdit olarak kabul ediyor. Böylece artık bu tehdidin asla Amerikan kıyılarına ulaşmamasını veya Ortadoğu’da kimseye zarar vermemesini sağlama yönünde ittifak kurmanın bir yolunu buldular” (8.9.2020).

Gerçek normalleşme ABD’ye rağmen olur

Elbette, Ortadoğu’da barış olmalıdır ve bölge ülkeleri İsrail’le normalleşmelidir. Ama yukarıda da özetlediğimiz gibi, olan gerçek bir normalleşme değildir. ABD’nin Ortadoğu’yu kendi çıkarlarına göre şekillendirmesidir.

Ortadoğu’ya gerçek normalleşme, ABD emperyalizminin bölgeden çıkarılmasıyla gelecektir. ABD varlığı sürdükçe Türk-Kürt, Arap-Fars, Arap-Yahudi, Arap-Kürt, Arap-Arap çatışması sürecektir.

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
10 Eylül 2020

3 Yorum

ABD’NİN ÇİN KARŞITLIĞI BAŞKANDAN BAŞKANA DEĞİŞMEZ

ÇİN TRUMP’I MI, BİDEN’I MI TERCİH EDİYOR?

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Çin Komünist Partisi’ni “baş düşman” ilan ettikten sonra, şimdi de Konfüçyüs Enstitüleri’ni hedef aldı…

Öte yandan ABD Başkanı Donald Trump, rakibi Joe Biden’i “Çincilikle” suçlamayı sürdürdü. Daha önce “Çin, ABD seçimlerini Biden’ın kazanmasını istiyor” ve “Seçimleri ben kazanamazsam, Çin ABD’nin sahibi olacak. Sonra da ABD’liler Çince konuşmayı öğrenmek zorunda kalacak” diyen Trump, son olarak “Ben olmasaydım Çin ABD’yi ele geçirirdi” dedi.

TRUMP’IN ÇİN KARŞITLIĞININ TEMELİ

Trump’ın bu Çin karşıtlığının iki temeli var:

Birincisi, ilan ettiği “Önce Amerika” stratejisine dayanıyor. Trump, o stratejiye göre Çin’e ticaret savaşı açtı nitekim…

Ancak bunun Trump’a özgü olmadığını, Trump’tan önceki başkanlar döneminde ABD’nin adım adım Çin’i kuşatma stratejisi geliştirdiğini önemle not edelim.

İkincisi, Trump’ın salgınla iyice gün yüzüne çıkan kötü yönetimini perdelemeye ihtiyacı var. O nedenle “çok tanıdık” bir şekilde seçim kampanyasını “düşman” üzerine kuruyor ve rakibini de “düşmanın adamı” ilan ederek seçmen gözünde itibarsızlaştırmaya çalışıyor.

TRUMP’IN ÇİN POLİTİKASI OBAMA-BİDEN’IN DEVAMI

Peki Trump’ın iddiaları tümden temelsiz mi? Yani Çin, Trump’ın iddia ettiği gibi ABD seçiminde Biden’ı desteklemiyor mu?

Öncelikle, hiçbir ciddi devlet, bir başka devletin seçimine “açık taraf” olmaz.

Kuşkusuz bir devlet düşman ilan edilmişse, kendisini düşman ilan eden devletin kim tarafından yönetileceğinin üzerinde elbette durur. Ancak son tahlilde, bu ölçekte bir düşmanlığın, hele de küresel ticaret savaşı şeklinde sürüyorsa, bunun “şahıs değil devlet politikası” olduğunu bilir.

Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi Trump’ın uyguladığı Çin karşıtı strateji, kendisinden önceki başkanlar döneminde başlatılmıştı zaten. Ve Çinci ilan ettiği rakibi Biden da, kendisinden önce Çin’i hedef alan strateji belirleyen ABD Başkanı Obama’nın yardımcısıydı zaten.

Dolayısıyla Çin, Trump da olsa, Biden da olsa, ABD’nin Asya-Pasifik stratejisinde temel bir farklılık olmayacağını bilmektedir.

Bunu şöyle de ifade edebiliriz: ABD gibi devletlerde, temel hedefler hatta o temel hedefi gerçekleştirmek için belirlenen stratejiler başkandan başkana değişmez. Zira stratejiler uzun vadelidir. Başkanlar o stratejileri ihtiyaca göre günceller ve aralarındaki fark, o stratejinin gereği olan politikalarda ve taktik hamlelerde olur en fazla…

Yani Trump yerine Biden seçildiğinde, ABD Çin’i hedef almaktan vazgeçecek değildir!

“ÖNCE AMERİKA” STRATEJİSİNİN KÖKÜ

Daha net anlaşılması için somut verileri özetleyelim:

Örneğin Biden’ın ABD Başkan Yardımcısı olduğu 2011 yılında, Obama yönetiminin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, “ABD’nin Pasifik Yüzyılı” adlı bir belge ilan etmişti. Bu belgeye Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland, ABD’nin Çin’i hedef alan Pasifik stratejisi için kaldıraç ülkelerdi.

Obama yönetiminin 2012 tarihli “savunma stratejisi”, ABD’nin “uzun dönemli askeri operasyonlarla ulus inşası” yaklaşımına son verdiğini ilan ediyor ve Çin’e karşı Hindistan, Güney Kore ve Japonya yayının dengeleyici olacağını saptıyordu. (Yani Trump’ın Afganistan’dan ve Irak’tan çekilme politikaları, aslında kendinden önce belirlenmiş stratejinin gereğiydi. Obama o stratejiye göre “kısmen” geri çekilmiş ancak şartlar nedeniyle bunu tamamlayamamıştı. Nitekim Trump da başkan olurken ABD askerlerini bu ülkelerden tamamen çekeceğini söylemişti ancak adım adım azaltabildi.)

Yani özetle Trump’ın Çin’i hedef alan politikaları, rakibi Biden’ın başkan yardımcılığı döneminde hazırlanan stratejinin devamıdır. Yani, Trump’ın “Önce Amerika” stratejisinin kökü, Obama döneminde hazırlanan “Amerika’nın Pasifik Yüzyılı” belgesinde ve savunma stratejisindedir.

TRUMP-BIDEN FARKI

Sonuç olarak ABD için Çin, küresel liderliğini hedef alan bir rakiptir, hatta düşmandır. Çin’in küresel ölçekte ekonomik ve siyasi ağırlığı artıkça, ABD emperyalizmi için alan daralmaktadır.

Dolayısıyla ABD’yi kim yönetirse yönetsin, Çin’i hedef almayı sürdürecektir. Fark, “yoğurt yeme biçiminde” olacaktır.

Çin açısından ise önemli olan, süreci hangi başkanla daha çok masada tutabileceğidir, “açık çatışmayı” hangi başkanla daha çok geciktirebileceğidir, hangi başkanla zaman kazanabileceğidir.

Biden ile Trump arasındaki fark, Çin açısından budur.

Mehmet Ali Güller
CRI Türk
8 Eylül 2020

6 Yorum

Doğu Akdeniz Konferansı-2

Doğu Akdeniz’de -küresel güçlerin de dahil olduğu- birincisi egemenlik, ikincisi de enerji-politik mücadele var…

Bu mücadelede Türkiye’ye rağmen bir çözüm olmaz ancak Türkiye’nin İhvancı anlayışla yürüttüğü dış politikayla da bir çözüm sağlanmaz.  

Diğer Doğu Akdeniz ülkeleri açısından şu gerçek ortada durmaktadır: Türkiye’yi devre dışı bırakarak Doğu Akdeniz gazını Kıbrıs ve Girit üzerinden borularda Avrupa’ya taşımak, hele de bugünkü enerji fiyatlarıyla ekonomik değil.

Öte yandan Türkiye açısından da şu gerçek ortadadır: Esad “AKP’nin önerdiği 7 kişilik İhvan listesini” hükümetine monte etmediği için Suriye’yle, Sisi İhvancı Mursi’yi devirdiği için Mısır’la diplomatik ilişkileri kesen bir ülke, Doğu Akdeniz güç mücadelesinde yalnızdır.

Bütünlüklü strateji ihtiyacı

İşte Yunanistan da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki bu yalnızlığını fırsata çevirerek Ege sorunu üzerinden atak yapmaktadır.

Türkiye o nedenle Doğu Akdeniz ile Ege sorunu için bütünlüklü bir strateji üretmelidir.

Kaldı ki, hep belirttiğimiz gibi, Suriye-Doğu Akdeniz-Libya hattı da aslında tek cephedir ve o nedenle bütünlüklü strateji kritik ihtiyaçtır.

Ankara’nın “Suriye’yi Rusya’yla, Libya’yı ABD ile ortak çalışarak, Doğu Akdeniz’i de kuvvet göstererek çözerim” yaklaşımı gerçekçi değildir ve sonuç alabilmekten uzaktır.

Peki ne yapmalı?

Erdoğan ve AB’nin mesajları

Yaklaşık bir ay önce, 13 Ağustos’ta bu köşede, yine aynı başlıkla, “Doğu Akdeniz Konferansı” önermiştik.

Silahların patlamadığı bir çözüm için bu şart. Silahların patladığı “çözüm” ise herkes için yıkımdır ve artık “o benden daha fazla yıkıma uğrar” kaba hesaplarının yapılamayacağı “büyük silahlar” çağındayız. Bu tip bir bölgesel yıkımın tek kazananı, silah tekelleri olan küresel güçler olur.

O nedenle “Doğu Akdeniz Konferansı” toplayabilmek, bölgenin şu anda en büyük ihtiyacıdır.

Nitekim bu yönde açıklamalar da gelmeye başladı.

Erdoğan‘ın kurmaylarına, “Güney Kıbrıs hariç herkesle aynı masaya oturabiliriz” dediği kamuoyuna yansıdı örneğin (3 Eylül 2020). Diğer yandan AB Konseyi Başkanı Charles Michel de “Doğu Akdeniz’de gerilimi düşürmek için çok taraflı konferans düzenlenmesi” önerisinde bulundu (4 Eylül 2020).

Müttefik kazanma ihtiyacı

Er geç bir “Doğu Akdeniz Konferansı” yapılacak.

Üstelik bu konferans, kaçınılmaz olarak Doğu Akdeniz ülkeleri dışında ABD, Rusya ve AB’nin de masada bir şekilde bulunduğu bir konferans olacak.

Dolayısıyla önemli olan o konferansa Türkiye’nin nasıl oturacağıdır. Bugünkü gibi Doğu Akdeniz ülkeleri içinde neredeyse tek bir müttefiki olmayan Ankara’nın katılacağı bir “Doğu Akdeniz Konferansı”ndan, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına yönelik bir karar alabilmek güçtür.

O nedenle Türkiye, er geç yapılacak olan bu konferansa hazırlık olarak, hızla müttefik kazanmaya yönelmelidir.

Şam’la anlaşmak, meselenin anahtarıdır. Zira Şam’la anlaşan Ankara, Kahire’yle normalleşmeyi sağlar.

Kaldı ki Esad, tüm olanlara rağmen, Türkiye ve Suriye’nin çıkarları için Ankara’yla anlaşmaya her zaman hazır olduğunu birkaç kez dile getirmişti.

Öte yandan Mısır’ın eski Ankara Büyükelçisi Abdurrahman Salahaddin’in KRT’de Tülin Daloğlu’na şu söyledikleri de Ankara ile Kahire arasında köprülerin hızla kurulabileceğine işaret etmektedir: “20 yıl boyunca Türkiye ve Yunanistan aralarındaki sorunları çözsünler diye bekledik. Ve bir 20 yıl daha beklemeye hazırdık, eğer ki Türkiye’nin Mısır’a karşı agresif davranışları olmasaydı” (1 Eylül 2020).

AKP’nin medya operasyonu

Odatv neden 200 gündür kapalı? TELE1’e neden 5 gün ekran karartma cezası verildi? Cumhuriyet ve Sözcü yazarları ve muhabirleri neden sürekli davalık? Halk TV ve KRT’ye neden sık sık para cezası veriliyor? Barış Pehlivan, Murat Ağırel, Müyesser Yıldız ve Hülya Kılınç neden hapiste?

MİT’in deşifre edilmesiydi, Abdülhamit’e hakaretti, şuydu, buydu, geçiniz!

Yolsuzluklar öğrenilmesin isteniyor, hangi yandaşa ne büyüklükte ihale verildiği haber olmasın isteniyor, 12 yaşındaki çocukların tarikatlarda taciz edildiği duyulmasın isteniyor…

Kısacası halkın haber alma hakkı gasp ediliyor…

O nedenle 9 Eylül’de, saat 09.00’da Çağlayan Adliyesi’nde ol; Barış Pehlivan, Murat Ağırel ve Hülya Kılınç’a destek ol, diyoruz…

Mehmet Ali Güller
Cumhuriyet Gazetesi
7 Eylül 2020

2 Yorum

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın